Sakura Zamanı Japonya:Nikko

P4110081.JPG

Bugünümüz Tokyo’ya 150 km (yaklaşık 2 saat otobüs yolculuğu demek) mesafede olan Nikko Ulusal Parkı ziyareti ile geçecek. Aslında Japonya programımızın bir dile getirdiğim ve bir de getirmediğim ama ilkinden daha önem verdiğim bir temeli var; Bizim programın temeli Japonya’da UNESCO Dünya Kültür ve Doğa Miras Listesi eserlerini gezmeye dayanıyor. Japonya’nın UNESCO Listesine girmiş 19 Kültür ve Doğa eseri var. Biz gezimizde, süremizin ancak yettiği şekilde, bu yerlerden 6 tanesini gezeceğiz. İşte Nikko Ulusal Parkında bulunan mabet ve kutsal yerler bu listeye göre gezeceğimiz ilk yer olacak. Yani en azından bende heyecan dorukta!

Burada bir ara verip, Japonya’ya has bir dini öğreti olan-yani bu anlamda Japonya’nın milli dini olan- Şintoizm hakkında bazı bilgiler verme gereğini duyuyorum. Japonya’ya Çin’den 6. yüzyılda gelen Budizmi daha önce gezdiğimiz ülkelerden tanıyorum. Ancak Şintoizm bana da çok yabancı bir dini öğreti.

Ry6Ob6

Şintoizm dünyanın en eski dinlerinden bir tanesi. Geçmişi Milattan Önce 7. yüzyıla kadar gidiyor. Şintoizm’in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi’dir (Tanrıların Yolu). Şintoizmin bilinen bir kurucusu yok. Şintoizm’in 2 temel özelliği kısaca;
-Milli bir din olması
-Tabiata tapmaya önem vermesi.

Şintoizm inanışına göre, birbiriyle hem kardeş hem karı-koca olan Gök (Baba) Tanrı ile Yer (Ana) Tanrı bütün Japon adalarını ve diğer Tabiat Tanrılarını doğurmuşlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaşan başka Tanrı inanışları da vardır.

Nakledildiğine göre Japonya’da 8.000.000 ilah varmış. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur gibi ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı varmış. Bu inanışta ölüler, yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya ve tabii ki para konulduğu sürece mesut oluyorlar. Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. İmparator Güneş ilahesinin torunudur ve halen de öyle kabul edilir. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar.

 Şintoizm’de ibadet tapınak (Japonca Şinto Tapınaklarına Jinja deniyor) veya evde yapılabilir. Şinto Tapınakları, klasik Budist Tapınaklarının aksine bol renkli ve canlı ibadet yerleridir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Güneş Tanrısı Amaterasu’nun heykeli bulunur. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. İbadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü Müslümanların abdest almalarına benzer şekilde arınma çeşmelerinde yıkar. Mabette ibadet yerine gelen kişi ellerini 2 kez çırparak ya da çanı çalarak Tanrıya geldiğini haber verir. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker ve ibadetini tamamlamış olur. Evlenme törenleri mabetlerin bitişiğindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise, Şintoizm inancında ölü beden kirlenmiş kabul edildiğinden ,Budist rahipler yönetir. Bu anlayış Japonlar tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde dile getiriliyor. Şintoizm, Budizme göre daha çok neşeli ve dünyevi zevklere uygun sanki. Budist tapınaklar içindeki karamsarlık ve dini bir yapının mistisizmi Şinto tapınaklarında yok .

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_5722Tapınak alanlarına “Torii” (Tanrı Kapısı-Yolu) denen kapılardan geçerek girilir. Tapınağın girişinde sağlı sollu bulunan aslan, köpek veya tilki heykelleri “Koma inu” olarak adlandırılıyor. Gerçekten sonradan gezdiğimiz tapınakların girişlerinde bu hayvan heykellerinin değiştiğini gördük. Bu hayvan heykellerinin tapınağı koruduklarına inanılıyor. Ziyaretçilerin dileklerini tahta plakalara yazarak bıraktıkları kısma “ema” deniyor. El ayak çekildikten sonra Kamilerin (Tanrılar) gelerek bu dilekleri okuduklarına inanılıyor. Omikuji, içinde yazılar bulunan kıvrılmış kağıtlara deniyor. Bu bir çeşit fal aslında. İnsanlar bu fal kağıtlarını çekip okuyor, sonra da ağaç dalına bağlıyorlar. Ağaç dalına bağlanan fal iyiyse gerçekleşeceğine, kötüyse iyiye dönebileceğine inanılıyor. Tapınağa girmeden önce arınma çeşmesindeki bir kepçe ile su alarak ellerinizi yıkamanız, avucunuza aldığınız suyla ağzınızı çalkalayarak yalağa tükürmeniz gerekir. Doğrudan kepçe ile su içilmez, ağza alınan su yutulmaz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İkinci Dünya Savaşından sonra Şintoizm resmi din olma özelliğini kaybetmiş. ABD, savaştan yenik çıkmış Japonların, gelecekteki militarist/ulusalcı duygularını ortadan kaldırma yollarını ararken, Japon milli dini Şintoizmi de suçlu görmüş. Savaştan sonra silahsızlandırılmış Japonya’da feodal kültürü yansıtan Şinto uygulama ve öğretileri, savaş dönemindeki ünlerini kaybetmişler ve bugün uygulanmıyor ve öğretilmiyorlar. Japonya’da şu anda hakim olan din, daha çok Barışçı bir din olan Budizm. Bu nedenle hemen gezdiğimiz çoğu Şinto mabedi yanında bir Budist mabedi (Japonca Budist Tapınaklarına Otera deniyor) bulunuyor.

IMG_2593-001.JPG

Bu kadar Şintoizm bilgisi sonrası dönelim Nikko Ulusal Parkına..

Nikko, meşhur bir Japon Atasözü’ne konu olmuş: “Nikko wo minakereba “kekkō” to iu na. Bunu”Nikko’yu görene kadar muhteşem/yeter deme! ” şeklinde tercüme edebiliriz. Ben Nikko’nun güzelliğini anlatan bu Atasözüne tamamen katılıyorum. Hem asırlık ağaçlar ve yeşillik ve hem de tarih iç içe; Şinto Tapınaklarının en güzel örnekleri var Nikko’da. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nikko yerleşim yerini otobüsle geçer geçmez aniden karşımıza Shinkyo Köprüsü çıktı. Biz Japonya’nın en güzel ve romantik 3 köprüsünden bir tanesinin önünden geçtiğimizi fark ettiğimiz de otobüsümüz köprüyü çoktan geçmişti. Tüm gezimizin en lanet Japon Şöförüne gezimizin bu bölümünde çattık. Ne yaptık, ne ettiysek bir köşede durup da, bu güzelim köprünün fotoğrafını çekemedik. Yolda ilerlemiş bulunduğumuzdan ve biraz yolun dar olması da müsade etmeyince adamı bir türlü bir yerde durmaya ikna edemedik. Tuttu bir kere Japon inadı adamın! Dönüşte görürüz sözünü aldık ama onu da yapmayınca göz ucuyla görebildik Shinkyo Köprüsünü. Buradaki fotoğraf bana ait değil maalesef…

Gezi alanına hemen girişte sağımızda kalan tapınak Rinnoji Tapınağı. Ama bu tapınak tadilatta olduğu için kapalı. Zaten Japonya 2020’de yapılacak yaz olimpiyatları nedeni ile toptan bir tadilata girmiş durumda. Hemen her gezdiğimiz yerde bunu gözlüyoruz.

IMG_2588.JPG

İki tarafı asırlık ağaçlarla dolu yoldan yürüdükten sonra girişinde Tokugawa Ieyasu’nun tuğrasının bulunduğu bir anıt ve hemen arkasında da kapıyı (Torii) görüyorsunuz. 1616 yılında ölüm döşeğindeki Tokugawa Ieyasu varislerinden bir istekte bulunur. Nikko’ya küçük bir mabet yapılmasını ve oraya cesedinin konulmasını diler. “Ben buradan Japonya’da barışı koruyan Tanrı olacağım” der. Sonuçta Nikko, Tokugawa Şogunlarının anıt mezar yeri olur.  İnce işçilikle yapılmış bol renkli tahta oymalar ve altın yapraklı işlemeler nedeni ile buradaki şatafat başka bir tapınakta yokmuş ve Çin etkisinin en fazla gözlendiği tapınaklarda buradaymış.Tüm alanda yaklaşık 13000 civarında asırlık sedir ağaçları bulunuyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Toshogu Mabedi buradaki en önemli tapınak ve Tokugawa Ieyasu “Doğudan Parlayan Işığın Büyük ilahı-Tosho Daigongen” olarak Toshogu’da kutsanmış. Başlangıçta çok basit bir mabet iken Ieyasu’nun torunu Iemitsu tarafından 1600’lü yılların ilk yarısında genişletilmiş. Toshogu Mabedi bir kompleks yapı ve içeride bir düzine kadar yapı var. Bunların üzerinde çok güzel tahta oymalar var. Bunların içinde en meşhur olanı “3 maymun” oyması. 

IMG_2645.JPG

Toshogu Mabedinde dikkatimizi çeken bir başka özellik de hem Şinto ve hem de Budist öğeler taşıyan Tapınakların belirgin olarak bir arada olması. Meiji dönemine kadar tüm ülke tapınaklarında bu birliktelik çok belirginmiş ama Meiji dönemi sonrasında Şintoizme ait öğeler belirgin olarak Budizim ögelerinden ayıklanmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tapınağa adanmış sake fıçılarının bulunduğu depo evlerin arkasında  Yomeimon Kapısı var. Bu kapı işçiliği iyice abartılı bir güzellikte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yomeimon Kapısından sonra ise Toshogu Mabedinin ana binasına giriyorsunuz. Ama burada fotoğraf çekmek yasak. Yomeimon Kapısından sola doğru gidince  “Ağlayan Ejder” (Honjido Hall) adlı bir bölüme gidiyorsunuz. Burada bir rahip eline aldığı iki tahtayı birbirine vurunca akustik garip bir ses yankılanıyor. Ağlayan ejder ismi de bu sesten geliyor. Ana tapınaktan çıkınca arkaya doğru giden bir başka kapıda ise “uyuyan kedi” oyması meşhur. Bundan sonrası ise merdivenleri tırmanarak Tokugawa Ieyasu’nun mozelesine ulaşıyorsunuz. Bize verilen zaman diliminde ancak bu kadar bölümü gezebildik ama Nikko daha fazla zamanı kesinlikle hak ediyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ayaklarım geri geri giderek tapınaklar bölgesinden çıktık. Bu park içinde Futarasan Tapınağı’da bulunuyor. Onu ise hiç görme şansımız olamadı. Neyse! Bazen azla da yetinmeli. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Öğle yemeğimizi Chuzenji Gölü kenarındaki, Chuzenji Kanaya Otelin restoranında yedik. Nefis bir mısır çorbası, salata, alabalık ve dondurmadan oluşan bir öğündü. Bu otelin konumu müthişti doğrusu.

P4040135.JPG

Bu bölgedeki son aktivitemiz ise Chuzenji Gölünün sularının dışarı çıkış noktası olan Kegon Şelalesi’ni ziyaret etmek. Nikko Ulusal Parkı içinde çok sayıda şelale var. Ancak Kegon Şelalesi yaklaşık 100 mt’den düşen suları ile sadece buranın değil aynı zamanda tüm Japonya’nın en güzel 3 şelalesinden bir tanesi olarak kabul görüyor. Kegon Şelalesini en iyi görebilmek için asansörle bulunduğumuz seviyenin 100 mt altına inmeniz gerekiyor. Asansörle indikten sonra ise bir platformdan nefis şelale manzarası alabiliyorsunuz. Bu kısmı yazmak kolaydı da asansörden çıkışta şelale gördün mü? diye sorarsanız size yanıtım “hayır” olacaktır. Bunun nedeni ise o anda ve  o yerde çok yoğun bir sisin olmasıydı. Şelalenin sesi var ama kendisini görmek mümkün değildi.Bir süre o platformda oyalandık ama grubun büyük bölümü şelale görmekten umudu kesip  asansörle tekrar yukarı çıktı. Benim gibi umudunu yitirmemiş bir kaç kişi daha kısa süreliğine daha beklemek istedi. İşte ne olduysa o beklemede oldu. Sis 10-15 dakikalığına, tam olmasa da, dağılıverdi. Şelalenin yukarıdan düştüğü yeri seçebilir hale geldik. Burası açık bir havada müthiş olur eminim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kegon Şelalesinin güzelliği hakkında bir fikir vermesi açısından açık bir havada yukarıdan çekilmiş bir video bağlantısı verdim.

Nikko gezimiz sonrasında 2 saat süren geri dönüş sonrasında Tokyo’ya vardık. Yemeğimizi daha tipik bir Japon menüsü sunan bir restoranda yedik ve günü bitirdik.

Evet Sevgili Sanal Gezginler.. İkinci günü de anlatmış olduk. Keşke hava biraz daha açık, yağmursuz, sissiz yani fotoğrafa daha uygun olsaydı. Keşke Nikko bölgesinde daha çok vakit geçirebilseydik…Ah! Keşke… Ah! Keşke….

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

21.04.2016 saat 01:44

 

 

Sakura Zamanı Japonya

IMG_7538-001.JPG

IMG_8118Sakuralar açarken Japonya’da olmayı tam bir yıl öncesinden planlamıştık. Bu karara varmak benim açımdan öyle pek de kolay olmadı doğrusu. Gelişmiş ülkeleri gezmeyi, bir gezgin olarak hep ötelemişimdir. Sanayileşmiş, eski kültürünü ve doğasını yok etmiş ve bunları gezginlere sadece salonlarda veya müzelerde ya da doğal olmayan ortamlarında sunan ülkeleri, gezi sıramda arkalara koyarım. Bunun yerine hızla tükenmesi olası kültürel ortamların ve doğanın bulunduğu ülkeleri ön sıralara taşımaya ve gezmeye  çalışırım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezi grubumdan sevgili Gülendam Bozdayı arkadaşımın ısrarlı tavsiyelerine kayıtsız kalmayıp Japonya’yı incelediğimde okuduğum bir yazı beni çok etkiledi.Bu kitapta yazdığına göre;

1994 Yılında Nobel Edebiyat ödülünü alan Japon roman yazarı Kenzaburo Oe ödül töreni sırasında bir konuşma yapar ve Japon edebiyatını üç modele uygun olarak sınıflandırır:  “Birincisi Japonya’nın “sıra dışı “ kültürüne odaklanır; ikincisi “evrenselliği” amaçlar ve dünya edebiyatı üretir, esas olarak popüler edebiyattan oluşan üçüncüsü ise ulusal zihniyetin sınırlarını “aşar”. Bu üç edebi model yani -sıra dışılık, evrensellik ve ihlal- daha geniş anlamda Japonya’nın tarih boyunca değişen çehresine de uygulanabilir.” Bana göre bu önemli ödül törenindeki konuşmasında yazar, Japon insanının günümüzü yaşarken, geçmişle bağlarını sıkı sıkıya koruduğuna , ulusallığı ve evrenselliği bir arada götürdüğüne vurgu yapıyordu. Bu bana çok ilginç geldi ve Japonya hemen görülesi  ülke kategorisine yükseldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Bir gezginin bir ülkeyi ziyaret etmesi için bazen bir fotoğraf karesi yeterli olabilir ve “tamam burası görülecek mutlaka” dedirtir. Benim kararımı kesinleştiren ise bir sakura fotoğrafı oldu. Bu nedenle de  Sakuraların (kiraz ağacı çiçeği) pembe pembe açtıkları zamanda orada olmaya karar verdik.

IMG_7699IMG_7706

Geziyi Nar Gezi ile gerçekleştirdik ama programımız Türkiye’den firmaların yaptıkları standart Japonya gezi programı değildi. Program Japonya’nın UNESCO Doğa ve Kültürel Mirası Listesi yerlerinin de bulunduğu kırsal sayılacak yerlerini de içeriyordu. Nar Gezi’den sevgili Aykut’a program üzerinde çalışmasını ve ayrıntılandırmasını rica ettik. Gezimizin sonunda tüm grup arkadaşlarımızın ortak ifadesi ile her şey zamanında, hiç aksamadan yapıldığıydıydı. Bunun yanında gezi sırasında ufak sayılmayacak fazlalıklarımızın da gerçekleştiğini gördük. Japonlar Nuh deyip, peygamber demeyen insanlardan. Programda neyi taahhüt vermişlerse hepsini aksatmadan yapıyorlar. Ama fazladan isteklerinizi, karşılığını ödemeyi teklif etseniz de, yerine getirmeye pek hevesli değiller. Çok saygılılar ama bir o kadar katılar ve taviz vermiyorlar. Yani biz Japonları biraz Türkleştirdik gezimizde. En son gelirken Japon rehberimizle dans ediyorduk.

IMG_6111.JPG

Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim iki insan var; Bunlardan bir tanesi firmanın bizim grup için bulduğu rehberimiz Huriye Yılmaz. Huriye Türkiye’de Japonca’yı en iyi bilen ve yıllarını Japonya’da geçirmiş, yerinde dil eğitimini almış muhteşem bir insan. Bugüne kadar oldukça kıymetli rehber tanıdım ama tanıdıklarım arasında en iyi olanı o oldu diyebilirim.  Yerel rehberimiz Kotomisan ile birlikte ona ayrıca teşekkür etmeyi borç bilirim. Bir diğeri ise Aykut beyle operasyonu ortak götüren Oğuz Erdal bey. Sürekli olarak Türkiye’den tur ile ilgili bilgi aldı. Japon yemekleri bize zor gelebiliyor ama katkıları sayesinde öyle kararında ve tadında yemekler yedik ki kilo bile aldık diyebilirim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rehberimiz Huriye Yılmaz bize Japonya’daki gezimizin  ilk günü otobüste Japonca bir atasözü söyledi. Sonradan bana yazılı olarak vermesini rica ettiğim bu cümlecik “Hyaku bun wa, ikken ni shıkazu”şeklindeydi. Türkçe meali“ Bin kere duymak mı, bir kere görmek mi?”  Bizdeki “Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı bilir? sorusuna yaklaşık olarak benzer anlamda bu Japon sözü gerçekten çok hoşuma gitti. Okumuş ya da duymuş olabilirsiniz ama size bir görenin kaleminden Japonya sunmaya niyetim var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezgin dostlarım; Bugün sabaha 04:40’da ülkeye geldim ve tazesi tazesine yazmaya başlıyorum. Emek benden, okuması sizden..

Buyurun bakalım; Sakura Zamanı Japonya…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2016 Saat 17:15

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İstanbul İçinde Kurtarılmış Cennet: Atatürk Arboretumu

IMG_1082

IMG_1079Bugün siz Sanal Gezginlere henüz keşfetmemiş olanlar için, İstanbul’un içinde kurtarılmış cennet bir köşe olan Atatürk Arboretumu’ndan bahsedeceğim ..

Burasını ilk ne zaman ziyaret ettim ve kaç kez gittim hatırlamıyorum. Bir ara hastaneden nöbet çıkışı buraya gitmeyi adet haline getirdiğimi ise gayet net hatırlıyorum. Hemen her mevsimde burayı ziyaret ettim. Her mevsimde bir başka güzel oluyor Atatürk Arboretumu.

Atatürk Arboretumu Belgrad Ormanı’nın güneydoğusunda 296 hektarlık bir orman parçası üzerinde kurulmuş.

Arboretumlar bilimsel araştırma ve gözlem amacıyla orijini ve yaşları belli, her biri doğru ve dikkatli bir şekilde bir araya getirilmiş olan çoğunluğu ağaç ve diğer odunsu bitki taksonlarının uygun seçilmiş alanlarda yetiştirilip sergilendiği tabiat parçaları. Yani aslında arboretumlar eğitim ve bilimsel yanları ağır basan bilgi, emek ve sabırla meydana getirilmiş birer canlı bitki müzeleri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Orman Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hayrettin KAYACIK’ ın 1949 yılında Orman Genel Müdürlügü’ne Bahçeköy’de bir arboretum kurma önerisinin uygun karşılanmasıyla, Orman Fakültesi ve Bahçeköy Orman İşletme Müdürlüğü’nün ortaklaşa çalışması sonucu Büyükdere-Bahçeköy-Kemerburgaz asfaltı kenarındaki 38 hektarlıklık bir alanda arboretum kurma çalışmalarına başlanmış. Daha sonra arboretumun projesini hazırlaması için Sorbon Üniversitesi Botanik Bahçesi enspektörlerinden Mösyö Camille Guınet İstanbul’a davet edilmiş ve onun çalışmaları da 1959-1961 yılları arasında aralıklı olarak devam etmiş. Guinet’in çalışmaları yarım kalmış ama 1982 yılına kadar alt yapı ve dikim çalışmaları yavaşta olsa  devam ettirilmiş ve Arboretum alanı 296 hektarı bulmuş. Bu tarihte Atatürk’ün 100. doğum yılı kutlamaları nedeniyle Atatürk Arboretumu adını almış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_1087Atatürk Arboretumu aslında meşe ve türleri ağırlıklı olarak ekilecek bir yer olarak planlanmış. Bugün burada 2000 den fazla bitki çeşidi var.

Alan 17 bölüme ayrılmış. Tabii en çok ilgi çeken kısımlar Göl ve Küçük Gölet çevresi. Girişten sonra Çamlı Yol karşınızda uzanıyor ve bu yol da her zaman ziyaretçi ile dolu oluyor. Göl ve göletteki ördek ve kazlar her zaman ziyaretçilerden yiyecek bekliyorlar. Ancak hemen belirtelim ki içeriye yiyecek sokmak yasak. Kapıda tespit ederlerse bırakmanızı isteyebiliyorlar. IMG_1170

Ben bugün klasik rota dışına da çıkıp iyice orman içlerine daldım. Buraya yakışmayan tek şey asfalt yol bence ama ben yine de buranın halinden çok memnunum. Burada seneler içinde gelişmeler olumlu yönde bence.

İçeriye giriş ücretli. Pazartesileri ziyaret yok. Bu her zaman da böyleydi. Eskiden hafta içi günlerde ziyaret herkese açıkken, hafta sonu sadece yıllık üyelik ücreti ödeyenlerin ziyaretine müsaade vardı. Bu kısıtlama artık kaldırılmış ve hafta sonları da herkese açık hale gelmiş. Giriş her zaman ücretliydi. Ancak sembolik bir ücret vardı. Bugün ise giriş için 5 TL ödedim. Öğrenci ücreti 2 TL. Hafta sonu ise ücretler 15 TL ve öğrenci için 5 TL haline dönüşüyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili dostlar bu güzel köşeyi ziyaret etmenin tam zamanıdır.Mangal kokuları altında kalmadan doğa ile baş başa kalıp yürüyüş yapabileceğiniz bu cenneti ziyaret edin bence…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

12.03.2016 Saat 00:51

Bir Festivalin, Bir Kültürün Peşinde: Sıcak İnsanlar Ülkesi Moğolistan-Karakurum/Orhun Vadisi

Pek adetim olmadığı halde kendi fotoğraflarımdan birisini koymadan bugünkü yazıma başladım. Orhun Yazıtlarını ziyaret etmekten ne kadar etkilendiğime bir vurgu yapmak istediğimden Orhun Yazıtlarından bir bölümü üstte yazıttaki orijinal runik yazı, altta ise günümüz Türkçesi ile yazılı halde verdim.

Hemen baştan söyleyeyim ki; Bugünkü yazım çokça tarih dersi gibi olacak ama doğrusu bu ya ben konuyu hazırlarken bazı şeyleri hatırlamaktan ve öğrenmekten büyük zevk aldım. Paylaşmam gerektiğini düşünüyorum. Günümüzde hep Osmanlı’yı ön plana çıkaran ancak ondan çok önce var olan ve maalesef tarih kitaplarımızda ikinci planda kalan bir bölümün hatırlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu coğrafyaya gezi planlayan gezgin, bir gün mutlaka bu yazıya ulaşacak ve okuyacaktır. Böylece Orhun Yazıtlarını gezerken alelade bir yeri gezmediğini hissedecektir.

IMG_8325

Ger Kampındaki gecemiz yağmur nedeni ile oldukça sıkıntılı geçti. Sabaha yağmur yoktu ama dokunsan değecek kara bulutlar tepemizde dolaşıp duruyorlardı. Kahvaltımızı keyifle yapıp Orhun Vadisinde Karakurum kentine, ama daha da önemlisi tarihte Türk adının ilk kez geçtiği Orhun Yazıtlarına doğru yollara düştük.

Yolda Ugi Gölü kenarından geçerken dün geceki fırtına ve yağmurun yıkıcı izlerini daha da belirgin olarak gördük. Naadam Festivali (Bayramı) nedeni ile ulusal tatili fırsat bilip göl kenarına çadır kuran Moğol vatandaşların çadırları alt üst olmuş ve kendileri de belli ki çok sıkıntılı anlar yaşamışlardı. Eski okuduklarıma göre; Karakurum’a doğru yollar bilindik yollardan değildi. Ama benim gördüğüm, çoğu zaman tek şerit bile olsa ,yol diyebileceğimiz bir yol vardı.

Bu arada Orhun Vadisi ve Karakurum hakkında bir ara bilgi vermek uygun olabilir.

Tam ekran yakalama 01.08.2015 004814

Çangay Dağlarından doğan Orhun Nehri, kıvrılarak kuzeye doğru akar, daha Rusya sınırına gelmeden Selenge Nehri ile birleşir ve Baykal Gölüne dökülür. Toplam uzunluğu 1124 km olan Orhun Nehri ismini Orhun Vadisi’ne de verir.

Orhun Vadisi Moğolistan’ın göbeğinde, başkent Ulan Batur’dan 370 km uzaklıkta Orhun Nehrinin etrafında bulunmaktadır. 220 km² alanı kaplayan Orhun Vadisi 2004 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alınmış. Orhun Vadisinin tarih açısından büyük önemi vardır. Uygur İmparatorluğu ve bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğunun başkentleri Orhun Vadisindedir. Bu yüzden Orhun Vadisi Hun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu, Uygur İmparatorluğu, ve Moğol İmparatorluğu’na ait arkeolojik kalıntılar, eski şehir ve yerleşim merkezlerinin enkazları, yazılı ve dikili taşlar, mezarlar, ve Budist tapınaklarının bulunduğu, çok sayıda tarihi bilgi içeren kültürel bir miras olarak kabul edilmektedir.

Orhun Nehri boyunca tarihi önemli yerler;

  • Orhun Yazıtları: 8. yüzyılda Göktürk Kağanlığı zamanında dikilen Bilge Kağan Yazıtı, Kül Tigin Yazıtı ve Bilge Tonyukuk Yazıtı.
  • İlk Uygur Kağanlığı başkenti Ordu-balık.
  • 13. yüzyılda Moğol İmparatorluğu başkenti Karakurum.
  • 13 ve 14. yüzyıldan geriye kalan, Öğedi Kağan’ın ikametgâhı sanılan toprak tepede Moğol palası.
  • 1586 yılında  Karakurum şehrinde, Moğolistan’da ilk inşa edilen Budist tapınağı olan, Erdene Zuu Budist Manastırı.
  • Orhun Nehrinin yukarı havzasında 2600 metre yükseklikte bulunan Tuvçun Manastırı.

Karakurum, Moğolistan’ın güneybatısındaki Övörkhangay eyaletinde, bugünkü Harhorin (Kharkhorin) kenti yakınlarında.bulunan antik bir şehir.

Göktürkler, Hangay Dağları yakınlarındaki Ötüken’de yerleşti, Uygurlar ise Karabalgasun’u başkent yaptılar ancak daha sonra ülkenin merkezini Karakurum’a taşıdılar.

Bir süre Harzemşahlar’a ait olan Karakurum, 1218/19 yıllarında Cengiz Han’ın saldırısına uğradı, kenti ele geçiren Moğol Devleti 1220’de yeni bir başkent oluşturma isteğiyle kenti yeniden yapılandırmaya başladı.

İşte biz bugünkü gezimizi bu kente ve yakınındaki Orhun Yazıtları Alanı ve Müzesine yapacağız. Günümüzden binlerce yıl öncesine yolculuk yapıp, tarihte Türk isminin geçtiği ilk belgeler olan yazıtları ve atalarımızın bir zamanlar at koşturduğu yerleri göreceğiz. Gezinin bu kısmı ve günü bizim için duygusal olacak.

Göktürkler hakkında neler anlatabiliriz: Bumin Kağan Türk adıyla kurulmuş ilk devlet olan Göktürk Kağanlığının kurucusudur (552). Avarlar’a (Juan Juan’lar olarak da biliniyor) isyan ederek bağımsız bir Türk ulusu kurmuştur. Bu devlet bir süre genişledikten sonra Çinlilerin egemenliği altına girmiştir. Elli yıllık bir esaretin ardından 680 yılında Aşina soyundan gelen Kutluk, akıl hocası Bilge Tonyukuk’la birlikte Çin’e isyan etti. Kutluk az zamanda Ötüken başkent olmak üzere kağanlığı örgütledi Bu yüzden İl’i (devleti) derleyip toparlayan anlamına gelen İl Teriş ünvanı verildi ve 2. Göktürk imparatorluğu kurulmuş oldu. Kapgan Kağan’dan sonra başa Bilge Kağan geçti. Kardeşi Kül Tigin ile taht kavgasına girişmedi ve beraberce devleti yönettiler. En büyük yardımcıları baba ve amcalarının da veziri olan Tonyukuk’du.  Bilge Kağan 32 yaşında, Kül Tigin de 31 yaşındaydı. Resmi lider Bilge Kağan olsa da ülkede asıl güç, ordu komutanı Kül Tigin’in elindeydi. Ağabeyi ile birlikte ülkelerindeki isyanları bastıran Kül Tigin’e ilişkin en sağlıklı bilgiler Orhun Yazıtlarında yer alıyor. Kül Tigin hem başarılı bir savaşçı, hem de başarılı bir komutandır.Bununla birlikte onu daha da büyük yapan tarihte ender görülen bir olay olarak, iki kardeşin taht kavgasına tutuşmadan devleti birlikte yönetmesinde olan payıdır. kultegin1

Kül Tigin 27 Şubat 731’de 47 yaşında iken öldü.1 Kasım 731’de kendisine büyük bir cenaze töreni düzenlendi. 732 yılında ağabeyi Bilge Kağan onun adına bir yazıt taşı diktirmiştir. Ağabeyi Bilge Kağan ise 734 yılında ölmüştür. Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kül Tigin’in yaptıkları Göktürk Yazıtlarında (Orhun Kitabeleri) tüm sadeliğiyle anlatılmış, Türk Milletine anlatılmış, gelecek için de nasihatler verilmiştir.

Otobüsümüz Orhun Anıtları Müzesine vardığında hepimizi bir heyecan kapladı. Müzenin düzenlenmesinde ve müzeye ulaşan yolun önemli bir bölümünün inşasında Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı ya da kısaca TİKA’nın büyük katkıları var. Zaten müze girişinde de Moğol bayrağı yanında Türk bayrağı da dalgalanıyor ve müze içinde sergilenen eserlerin altında Moğolca ve İngilizce yanında Türkçe açıklamalar var.

IMG_8328

IMG_8408Müze kapısında bir grup fotoğrafı aldıktan sonra müzeye girdik. Müzede bir görevli bize müze ve sergi eserleri hakkında bilgiler verdi. Müzede bulunan heykellerin hemen tümünün kafaları kesik. Müze görevlisinin anlattığına göre bunu Göktürkleri tarih sahnesinden silen kavimler yapmışlar. Müze içinde bir zamanlar var olduğuna dair bulgular elde edilen Kül Tigin’in Anıt mezar kompleksini gösteren maket var. Bu makete göre Kül Tigin Anıt taşının üstünde oturduğu ortası oyuk kaplumbağa heykeli ve mezar odasına giden yol boyunca dizili sağlı sollu heykeller varmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Müzenin temel sergi eserleri hiç şüphesiz ki Orhun Yazıtları. Göktürk Yazıtları ya da Köktürk Yazıtları olarak da bilinen yazıtlar Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun alfabesi ile yazılmış yapıtlardır. Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarını Yolluğ Tigin yazmış. Yolluğ Tigin aynı zamanda Bilge Kağan’ın yeğeni. Yazıtlara bu abidelerin sonsuzluğa kadar kalması temennisi ile “Bengü Taşlar” denmiştir.

IMG_8368

Yazıtlar, 1889 yılında bulunmuşlar. Bulunduğu zamanlarda çok önem verilen yazıtlar 1893 yılında Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Radlof’un da yardımıyla çözülmüş ve aynı yılın 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisinde bilim dünyasına açıklanmış.

IMG_8364Yazıtlardan 3.75 mt yüksekliğe sahip Kül Tigin’e ait olanı daha iyi durumda ancak Bilge Kağan Yazıtı yılların ve doğanın kötü etkilerine maruz kalmış. 71 satırdan oluşan Kül Tigin Yazıtında olaylar Bilge Kağan’ın ağzından anlatılmakta.

Bilge Kağan’ın ölümünden bir yıl sonra dikilen Bilge Kağan Yazıtı hem devrilmiş, hem de parçalanmış. O yüzden tahribat ve silinti Bilge Kağan yazıtında çok fazla.

Türklerin İslam dinini kabul etmesinden önce yazılan Orhun Yazıtlarında Türklerin yabancıların siyasetine alet olduğu zamanlarda bozulduğu, devlet kademelerinde bilgili ve ehil olmayan kadronun iş başına getirildiği zaman yönetim düzeneğinin iyi çalışmayıp, ahalide hoşnutsuzluk görüldüğü, yabancı kültürünün Türk birliğini zedeleyip, kişiliğini kaybettirdiği konuşma sanatına uygun bir anlatımla verilmiş. Türk milletinin en zor şartlarda bile içinden kuvvetli şahsiyetler çıkıp, ülkeyi kurtarıp, devleti yeniden kurup güçlendirdiği anlatılan abidelerde; devlet deneyimi yanında Türklük, bağımsızlık fikrine yer verilmiş. Bu yazıtlar aynı zamanda  kağanların ulusa hesap vermesi olarak da algılanabilir. Sizlere aktardığım bu bilgileri öğrendiğimde bu yazıtlarda anlatılanların ne kadar da anlamlı olduğunu düşündüm. Konuyu bu kadar uzatmamın asıl nedeni binlerce yıl öncesindeki yazıtlardan günümüze gelen dersler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Müze gezisi sonrasında hemen yakındaki yazıtların çıkarıldığı alanı gezdik. Burada yuva yapmış bir çift atmaca bu alanın bekçileri gibiler sanki.

Daha sonra Karakurum’a öğle yemeği yiyeceğimiz restorana gittik. Moğol yemekleri et ağırlıklı ama benim damak zevkime pek uymadı bir türlü.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası bu şehirdeki bir başka önemli yeri, Erdene Zuu Manastırı’nı gezmeye gittik: . Bu manastır da Moğolistan’ın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi eserlerinden bir tanesi.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Manastır, Moğol hükümdarı Abtai Sain Han’ın (daha sonra Moğolistan’ın bağımsızlığında önemli rol oynayacak olan Zanabazar’ın büyük babası) Tibet Budizminin Moğolistan’ın resmi dini olduğunu deklare etmesinden sonra, 1585 yılında inşa ettirilmiş. Manastırın inşasında Karakurum’daki antik kentin taşları kullanılmış. Tapınağı çevreleyen büyük duvarların üstünde 102 adet stupa var. Aslında Budizm’in kutsal sayısı olan 108 stupanın olması gerektiği düşünülüyor ama 6 tanesi hiç bulunamamış. Manastır 1688 yılındaki savaşta büyük zarar görmüş. Bir zamanlar burada 62 tapınak varmış ama 1939’da komünist rejim zamanında tapınaklar büyük oranda tahrip edilmiş ve ibadet de yasaklanmış. 1990 yılından sonra ise rejim devrilince manastır tekrar ibadete açılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastırı gezdikten sonra duvarların dışındaki alanı ve Altın Tapınağı’da görüntülemek için manastırın arka kapısına kadar yürüdük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 En sonunda manastırı arkamıza alarak meşhur “Duran Adam” pozumuzu verip alandan ayrıldık. Manastıra girdiğimiz ön kapıdan çıktık. Manastır karşısında küçük hediyelik dükkanların fiyatları çok uygun ve değişik objeler var. Manastırı gezdikten sonra bu dükkanları ziyaret etmeyi de unutmayın derim.

IMG_8747

Karakurum’un müzesini gezmeyi de ihmal etmedik. Bu küçük ama iyi düzenlenmiş müze Karakurum ve çevresinden çıkan eserlerin sergilendiği bir yer. Müzenin üstünden karşıdaki Erdene Zuu Manastırı’nın panoramik fotoğrafını çekmeyi ihmal etmeyin.

IMG_8753

Karakurum’daki son aktivitemiz Karakurum’a ve Orhun Vadisine tepeden bakacağımız bir noktaya gitmek oldu. Buraya vardığımızda bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Ama aşağılardaki manzara çok güzeldi.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında konaklama yapacağımız ger kampına doğru yola çıktık. Yaklaşık 2 saat kadar sonra kampa vardık ve çadırlarımıza yerleştik. Bayan Gobi adlı kampımız kaldığımız kamplar içinde en güzel olanıydı. Lokalizasyonu da çok güzeldi. Yürüyüş ve çevreyi keşfetmek için de çok uygundu. Ama yağan yağmur bunlara pek fırsat vermedi. Moğolistan’da ani başlayan sağanak yağmurları sakın yabana atmayın. Şemsiyeniz ve yağmurluğunuz mutlaka yanınızda olmalı bence.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buna rağmen biz mutluyduk. Gün, yağmura rağmen iyi değerlendirilmişti. Binlerce yıl uzakta kalmış atalarımızın at koşturduğu alanları görmüş, yıllar öncesinden sanki günümüze, bize seslenişlerine tanıklık etmiştik. Grubun mutluluktan zıplamasına engel var mıydı ki?

IMG_8841Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

02.08.2015 Saat 02:47

Baharı İtalya’da Tarihin İzlerinde Yaşamak-Positano/Ravello/Amalfi/Salerno

IMG_1668

Sabah kahvaltıdan  sonra Positano’dan başlayıp Salerno’ya kadar sürecek olan olan Amalfi Kıyıları gezimize başladık. Yol, kağıt üzerinde 60 kilometre gözüküyor. Ama gelgelelim hep virajlı ve daracık yollardan gidiyorsunuz. Bazen sadece tek arabanın geçebileceği kadar dar yollarda beklemek gerekebiliyor. Bizim orada bulunduğumuz zaman dilimi bu yolculuk için uygundu ve yola da erken çıkınca yollar pek dert olmadı. Ama yazın bu yollar korkunç kalabalık oluyormuş. Ancak yollardaki manzaralar müthişti.

Positano’dan çıktıktan hemen sonra fotoğraf molası için otobüsü durdurduk. Positano’nun içinden pek bir şey anlaşılmıyor ama uzaktan bakınca burası çok güzel bir kasaba gözüküyor.

Google Haritalar - Google Chrome 14.05.2015 000948

Yol deniz boyu devam edecek ve önce Ravello’ya gideceğiz. Sonrasında Amalfi Kıyılarına adını veren Amalfi kasabasını göreceğiz. En son olarak Salerno’yu gezip Positano’ya dönüşü otobandan yapacağız. Tüm günün programı bu olacak.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yol boyu dikkatimizi çekecek sıklıkta kaleler veya kuleler gördük. Kuleler birbirlerini görecek kadar yakın mesafelere kurulmuşlar. Bunlar, bir zamanlar bu kıyıların belalısı korsanların yaklaştığını iç kısımlara haber verme ve olabildiğince de savunma amaçlı yapılmışlar. Bir diğer gözlemimiz ise yol boyunca gördüğümüz limon bahçelerinin çokluğuydu. Buraları Avrupanın limon ihtiyacını karşılıyormuş. Fotoğraflamak için durduğumuz yerlerden birinde bir tezgahta gördüğümüz sfusatolardan (bir tür kalın kabuklu, tatlı ve iri limon) birine gözlük takılmıştı. Bir insan yüzü büyüklüğünde limon düşünebiliyor musunuz?

IMG_1691

Bir süre yol alınca önce Amalfi’ye vardık ama burada durmadan doğrudan Ravello’ya devam ettik. Gezinin ilk ziyaret yeri Amalfi’ye göre daha tepede kalan ve güzelliği ile 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınan Ravello oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ravello 5. yüzyılda Barbar istilasından korunmak için kurulan bir yerleşim alanı. Dokuzuncu yüzyılda ise ticarette önemli olan Amalfi’ye rakip olacak kadar gelişmiş. Bu gelişimin nedeni ise buraya gelen ve bu şehirde işlenip boyanan yün ticaretiymiş. Amalfi ileri gelenleri bu gelişimi ve öne geçmeyi hazmedemeyince ani bir baskınla Ravello’nun tüm ileri gelenlerini ortadan kaldırmış. Bundan sonrada Ravello’da bir daha hiç eski gücüne kavuşamamış.

IMG_1727

Otobüsten indikten sonra ilk olarak Villa Rufolo‘yu ziyaret ettik. Ravello’da önemli iki tane villa var; Villa Cimbrone ve Villa Rufolo. Biz Anıl’ın önerisi ile Villa Rufolo’yu gezmeyi tercih ettik. Buraya giriş 7 EUR. Burası bir zamanlar Ravello’nun en zenginlerinden Nicola Rufolo tarafından 1270 yılında inşa ettirilmiş. Muhteşem bir bahçesi var ve buradan çok güzel bir manzara seyredebiliyorsunuz. Günümüzde bu bahçede zaman zaman konserler düzenleniyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Villa sonrasında Ravello Katedral’ini gezdik. Burası 1087 yılında yapılmış ve içindeki mermer vaiz kürsüleri ile meşhur.

Daha sonra Ravello’nun dar sokaklarına dağıldık ve kısa bir yürüyüş yaptık. Burada bulunan çini atelyöleri de çok güzel ürünler satıyorlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ravello gezisi sonrasında Amalfi’ye indik.Amalfi 839-1200 yılları arasında Amalfi Düklüğü olarak bilinen ülkenin başkenti ve önemli bir ticaret şehriymiş. 12.yy’da Amalfi yerlileri, Araplarla olan sıkı ilişkileri sonucu onlardan kağıt yapmayı öğrenmişler ve kasabada kağıt fabrikaları kurulmuş. Ürettikleri kağıtları Avrupa’ ya yollamışlar ve böylece koyun derisinden üretilen parşömenin yerini kağıt almış. Bizans tarafından yönetilen kasabanın 10. Yy’ da kendine ait parası bile varmış. Adı da “Tari” imiş. Burada yetiştirilen ve adı “Sfusato Amalfitano” olan iri limonlar, “limoncello” adındaki meşhur likörün yapımında da kullanılıyor.

1920-30’lu yıllarda ise İngiliz asilzadelerinin gözdesi olan bir tatil beldesi olarak ünlenmiş. Bugün dahi güzelliği ile önemli bir turistik belde. Bu arada Amalfi’nin de UNESCO Dünya Kültür Mirası listesi içinde olduğunu söyleyelim.

IMG_1860

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Amalfi ana mIMG_1862eydanı, Piazza Duomo, her daim kalabalık. Meydanda şehrin koruyucu azizi Aziz Andrea (Andrew) heykeli var. Meydanda ilk dikkatinizi çeken yapı, yapımına 9. yüzyılda başlanan ve sonraları pek çok kez onarılan St. Andrea Katedrali. kente hakim durumda. Katedralin görkemli bronz kapıları 1065’te Konstantinopolis’te (İstanbul) yapılmış, çan kulesi ise 1180-1276 arasında tamamlanmış. Önce katedralin merdivenlerini adımlayarak katedralin içini gezdik. Katedralin içinde ilk olarak kıymetli din motifli eşyaların saklandığı bir bölüm gezildi. Daha sonra ise Katedrali gezdik. Tavan işlemeleri ve altarı çok güzeldi. Aziz Andrea, Hz İsa’nın haç şeklinde çarmıhı aksine çapraz bir çarmıha asılı olarak betimleniyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra ise meydan boyu yürüyerek Amalfi sokaklarını gezdik. Bu küçük şehir insanda güzel bir his yaratıyor. Sevdik bu şehri. En son vakitleri meydanda bir şeyler içerek geçirdik ve Salerno’ya doğru yola çıktık.

IMG_1913

Salerno bir Roma kolonisi olarak MÖ 197’de kurulmuş. Şehri gezerken kapıldığım ilk izlenim Ravello veya Amalfi’den sonra burasının sevimsiz bir yer olduğuydu.

IMG_1922

IMG_1928Salerno’nun tarihsel önemi, Avrupa’nın ilk tıp okulunun merkezi olmasından geliyor. Ün kazandığı 11. ve 12. yüzyıllarda Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’dan öğrencilerin akın ettiği okul, günümüzde de öğretimini sürdürüyor.II. Dünya Savaşı sırasında Müttefikler’in Güney İtalya’ya yaptıkları üç çıkarmanın en önemlisi 9 Eylül 1943’te Salerno koyunda gerçekleşti.

Kentin başlıca anıtı 1076-85 arasında Roberto Guiscardo tarafından yeniden inşa edilen San Matteo Katedrali. Efsaneye göre cesedi 10. yüzyılda Salerno’ya getirilen Aziz Matta’nın mezarı, katedralin altında.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Salerno sonrasında otobana çıkarak Positano’ya akşam saatlerinde vardık. Bu güzel günün ardından, Positano’ya özel bir gece ile veda etmek istedik. Akşam yemeğini grupça yiyebileceğimiz bir restoran aradık. Bu arada sahile kadar yürüyerek şehrin tadını son kez çıkardık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek için Ristorante Max adlı bir yeri gözümüze kestirdik. Bu restoranın içi sanki müze gibiydi. Yemekleri de müthişti doğrusu. Ancak fiyatı epey bir kazıktı.

Evet Sevgili Sanal Gezginler…

Bir bölüm daha tamam. Yarın Selanik’e gidiyoruz. 19 Mayıs’ta Atatürk’ün evi önünde harmandalı oynamaya niyetim var. Yani yazıya bir süre ara vereceğiz.. Kimbilir belki Selanik’ten yeni bir yazı konusu ile döneriz..

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

15.05.2015 Saat 01:49