Tembellik Hakkı Saklı Karya Yolları: Bu Yolların Acemisinden İlk İzlenimler, Temel Bilgiler

İnsanoğlu, var olduğu ilk çağlardan bugüne, bazen yakın bazen hiç tanımadığı uzak coğrafyalara seyahat etmeyi hiç ama hiç bırakmamış.

Seyahat olgusu, başlarda barınma ve yemek bulma gibi yaşamsal gereksinimlerin giderilmesini sağlarken, tarih boyunca dini, ticari, askeri ve sosyal amaçlarla yeni şekillere de bürünmüş. Kutsal bir alana yapılan ziyaret, ticari malların taşınması, yeni bölgelerin keşfedilmesi, askeri yolculuklar, mevsimsel göçler gibi çok sayıda seyahat biçimi insanoğlunu ve uygarlıklar tarihini şekillendirmiş. Kültürler, gelenekler, diller, dinler birbirleri ile tanışmış ve birbirlerinin içine geçmişler.

İnsanoğlunun seyahat olgusu yolların yapılmasına, rotaların oluşmasına neden olmuş. İnsan doğası gereği pratik olanı tercih ettiğinden, yerleşim yerleri ortadan kalkmadıysa, bu rotalar ve yollar hep var olmuşlar.

Son zamanlarda kayıp yolların izini süren bilimsel çalışmalar yapılıp, tarihsel değerleri ve doğa güzellikleri ile ülke turizmine kazandırılıyor. Yüzyıllar öncesinin taş yollarını takip etmek artık önemli bir aktivite oldu.

İspanya’da bulunan “Santiago de Compostela Hac Yolu” 1984 yılında ilk Avrupa Kültür Rotası olarak ilan edildi. Bu rotanın 1993 yılında UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından “dünya mirası” olarak ilan edilmesinin ardından diğer ülkeler de tarihin unutulmuş yollarını teker teker ortaya koydular ve turizme açtılar.

Bu yolların bir kısmı tarihin belirli bir döneminde gerçekten kullanılmış ulaşım güzergâhlarını oluşturuyorlar. Bu rotalara fiziksel açıdan bakıldığında yolların günümüze ulaşmış bazı kalıntıları izlemek mümkün olabiliyor. Bu kalıntılar bazen yer döşemeleri, blok taşlar, mil taşları, köprüler, kapılar olurken bazen de yol üzerinde konaklama, ticaret veya savunma amacıyla kullanılan hanlar, kervansaraylar, kaleler gibi anıtsal yapılar oluyor. Örneğin Çin’den başlayarak Anadolu üzerinden Avrupa’ya açılan İpek Yolu bu yolların en eskilerinden bir tanesi. Bu yol toplu insan hareketlerine neden olmuş, kültürel, ekonomik ve sosyal etkileri çok olmuş. Bir de Evliya Çelebi, Aziz Paul ya da Büyük İskender’in tarihte takip ettiği toplumsal olmayan ama keşif, ibadet veya fetih amaçlı yollar var ki bunları da gerçekten kullanılmış rotalar arasında sayabiliriz. Bence kültür rotası tanımına gerçekten uyan yollar bunlar.

Kültür Rotası olarak tarif edilen bir kısım rota ise geçmişte kullanılmamış ancak çeşitli amaçlarla günümüzde planlanmış ve geliştirilmiş rotaları oluşturuyorlar. Başlıca hedefleri yerel kalkınmanın desteklenmesi, alternatif turizmin canlandırılması, doğal ve kültürel mirasın korunması şeklinde belirlenen bu rotalar belirli bir tema etrafında geliştirilen, kültürel ve doğal mirasın temel malzeme olarak kullanıldığı, planlanmış güzergâhlar. Gastronomi ve şarap rotalarını bu türe örnek verebiliriz.

Ülkemizde Kültür Bakanlığının ve bazı sivil toplum kuruluşlarının desteği ile ortaya çıkan 17 adet kültür rotası var;

Likya Yolu, Hitit Yolu, Frig Yolu, Karya Yolu
St. Paul Yolu, Hz. İbrahim Yolu
İstiklal Yolu
Kaçkar Dağları, Küre Dağları, Ağrı Dağı
Via Egnatia
Evliya Çelebi Rotası
Gastronomi Rotası
Sarıkamış Rotası
Yenice Ormanları

Bunların en çok bilineni Likya Yolu, en uzun olanı ise Karya Yolu. Bu satırların sahibi de ilk defa bu yollardan bir tanesini yürüme şansını yakaladı ve taze taze sizlerle paylaşacak.

Diğer rotaları henüz bilmiyorum ve eminim onlar da müthiştir ama 4 gün boyunca bazılarını yürüdüğümüz Karya Rotasını mutlaka yapmanızı tavsiye ediyorum. Sizlere de bu yol ile ilgili genel bilgilerle, kendi izlenimlerimi aktarmak isterim. Hemen başında söyleyeyim ki bana hitap eden şekli ile tembellik hakkım saklı olarak Karya Yolunun bir kısmını gezdim. Belki bu tanım size garip gelecek ama bunu da başka bir tür seyahat olarak kabul edin. Sonuçta 800-850 km’yi bulan, 47 yürüyüş rotası olan Karya Yolu’nun tamamını yürümem de mümkün değil.

Rotanın en iyi örnek kısmını yürümek ama sindire sindire etrafı keşfede keşfede, çiçeğine böceğine ağacına selam dura dura, yol üstü yerel insanına dokuna dokuna yürümek benim tercihim. Yol üstünde yeni açmış bir çiçeği fotoğraflamadan geçsem, kendince senfonisini dillendiren bir kuşa kulak kabartmadan geçip gitsem, Bafa Gölüne bakan hakim bir tepede, bir kaya üstüne oturup manzaraya karşı çayımı yudumlamasam rotaya da, doğaya da ayıp ederim. Sonuçta bizim yaşımızdakiler için rotayı en kısa sürede tamamlayıp madalya kazanmak gibi bir amaç olamaz. Zaten emin olun ki benim tarzımda dur kalk yürüyüşlerde 6 km lik bir rotanın hissedileni de 9 km’yi buluyor.

KİMDİR BU KARYALILAR?

Karyalılar dedikleri Anadolu’nun kadim halklarından sayılıyor. Dilleri daha tam olarak çözülememiş. Türkiye’nin güneybatısında Büyük Menderes Nehri ile Dalaman Çayı arasında kalan bölge M.Ö. 11. yüzyıldan itibaren Karya olarak biliniyor. MÖ 545 yılına kadar kent devlet olarak bağımsızlıklarını korumayı becermişler. Ama sonra Persler’in hakimiyeti altına girip, onların adına ülkelerini yönetmişler.

O dönemler Persler’in en kuvvetli zamanları ve Anadolu’yu işgal ettikleri yıllar. Persler aldıkları her yeri bir Pers soylusu ya da komutanı ile satraplık denen şekilde merkeze bağlı olarak yönetiyorlar. Ama Karya’lılar iyi askerler ve civar kent devletlere karşı Perslerin savaşlarında yararlılık ve bağlılıkları nedeni ile Persler bir dönem Karya hanedanlarının satrap olarak Karya’yı yönetme ayrıcalığını onlara tanıyorlar.

Halikarnassos Mozolesi

Karya kadınları sosyal yaşamda çok etkinler, edindiğim izlenim sanki anaerkil bir toplumlar. Devleti kadınlar yönetebiliyorlar. Örneğin bilgisi, akıllı olması ve cesurluğu ile bilinen  Kraliçe Artemisia , Pers ordusunun yanında Karya ordusunun başında savaşmış. Hekatomnus ile başlayan Hekatomnidler Döneminde Karya ülkesini baba Hekatomnus’dan sonra oğulları Mausolus, Idrieus ve Pixodarus ve kızları II. Artemisia ve Ada yönetmişler. Hanedanlığın asil kanına başka kan karışmasın diye kardeşler birbirleri ile evlenmişler. Devletin yönetim başkenti önceleri Mylasa (bugünkü Milas), sonra ise Halikarnassos (Bodrum) olmuş. Karya’yı tüm dünya, dünyanın yedi harikasından birisi olan Halikarnassos Mozolesi ile tanıyor. Bugün yerinde olmayan mozolenin özelliği kolonları ile Yunan mimarisi, piramit çatısıyla ise Mısır mimarisinin özelliklerini taşıması. Çok kültürlü mimarinin en önemli eserlerinden sayılıyor.

Karyalılar önce Büyük İskender’in sonra da Roma’nın hakimiyetine giriyor.

KARYA YOLU

Karia (Karya) antik bölgesinde uzun mesafeli yürüyüş yolu rotası çalışmaları 2009 yılında başlamış ve 2012 yılında tamamlanmış. Karya Yolu, Muğla ve Aydın illerimizin sınırları içinde kalan, 820 (kimi kaynakta 850) km uzunluğunda, 47 yürüyüş parkurundan oluşan, bir yürüyüş rotası. Parkurlar Bozburun Yarımadası (9 rota), Datça Yarımadası (12 rota) , Gökova Körfezi (8 rota) , İç Karya (11 rota) , Muğla ve Çevresinde (7 rota) bulunuyor.

Biz bu gezimizde İç Karya Bölgesine ait parkurlardan 4 tanesini yürüdük. Mavi olarak sadece Bafa Gölünü gören bir rota olsa da Karya tarihine ait antik kalıntılar içinden, zeytin ağaçları, çam ağaçları aralarından geçen, yürüyüşün zamanı olarak da çiçeklerin adeta birbirleri ile yarışırcasına renk verdiği bir doğa içinde, çok tipik ve kendine özgün köy evleri ve tabii ki müthiş sıcakkanlı insanları ile rahatlıkla tekrar yürüyebileceğim bir parkurdu. Tembellik hakkımızı da kullanarak yaptığımız İç Karya rotası yürüyüşü fotoğrafik açıdan da müthişti.

Bir sonraki bölümde size bu parkurları bol fotoğrafla anlatmaya çalışacağım. Ve tabii ki uzun bir bahsi hak eden başka bir yer olan Milas’da yeteri kadar ayrıntılı paylaşımı hak ediyor.

Şimdilik Gezekalın

Karadeniz Yaylalarından Renk Cümbüşü; Aman Dikkatli Gez Dostum !

P7041632.JPG

Hey dostum!

Gezerken çevreni görebiliyor musun gerçekten? Yoksa sadece bakıyor musun?

Yeşil sadece yeşil, çiçek sadece çiçek midir senin için? Yeşile, çiçeğe bakarken için kıpır kıpır olup gözlerinin kamaştığı oluyor mu hiç? Kendini mutlu ve çok şanslı hissettiğin olur mu o anlarda?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu an keşke hiç bitmesin” dedin mi ya da ” Sağlığım ve zamanım müsaade etse de bu anı bir daha  yaşasam” diye düşündün mü hiç? Dakikalarca o çiçeğin güzelliğini seyredip de yanından ayrılamadığın oldu mu?

Farklı bir çiçek göreceğim diye sağa sola bakınırken hiç tökezleyip düştüğün ama umursamadığın olur mu?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yağmur sonrası ağaçların, çiçeklerin yapraklarına düşen damlacıklara dikkat ettin mi hiç? Nasıl da güzelleştirirler yaprağını, dalını o ağacın ve çiçeğin! Biliyor musun? Dikkatle bakarsan o damlacık içinde yansıyan kendini bile görebilirsin…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Peki o çiçeğin, yaprağın üstünde devam eden yaşama şahit oluyor musun? Örneğin bir çiçekten nektar toplayan arılara denk geldin mi hiç? Ayaklarına yapışan ve bazen uçmasına bile engel olacak kadar çok olan polene dikkat ettin mi? Bir kilo bal için arıların tam 14 milyon çiçeğe uğraması gerektiğini biliyor musun?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kelebekler, sabah erken saatlerde kanatlarını açarak kuruturlar, yani kanadı açık ve hareketsiz bir kelebek fotoğrafı çekmek istersen, şansını sabah deneyeceksin. Küçük bir yağmur damlası o hayvancıklar için nasıl bir bomba etkisi yaratıyordur bir düşünsene!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yapraklar üzerinde dolaşan, hiç doymayacakmış gibi yaprağı yiyen çekirgeleri görür müsün? Bir yandan ” Bunlar ne obur, ne zararlı hayvanlar” derken, bir yandan da “Yapraklara nasıl da şekil vermişler? Dantel gibi işlemişler yaprağı!” diye hayranlık duydun mu?

Kaçkar Dağları Milli Parkı, içerdiği nadir flora, fauna çeşitliliğinden dolayı Dünya Doğa Koruma Vakfı (WWF-World Wildlife Fund for Nature) tarafından, dünyanın korunması öncelikli 100 bölgesinden biri olarak seçilmiş, haberin var mı?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaçkar yaylalarını gezerken “Kaç tane çiçek görmüşümdür acaba?” diye meraklanır mısın? Gözlerin farklı olarak başka hangi çiçeği görebilirim diye etrafı  radar gibi  tarar mı?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hiç gördüğün çiçeklerin adını merak ettin mi? “Bu kadar çok çeşide doğa neden gerek gördü acaba?” diye düşündün mü? Yöre insanı hangi bitkinin çayını içer, hangi hastalığa şifadır diye toplar biliyor musun? “İyi bir bitki olsa ineğim yerdi” diyen bir yöre insanına denk geldin mi?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yaylalarda otlayan ineklerin memeleri ne kadar da büyük olabiliyor! Sanki sütle dolu memeleri patladı patlayacak gibiler. Yaylalarda gezerken ilk defa sizi görse de, yüzünüze yansıyan sevgiyi hissettiklerinde, kuyruklarını sallaya sallaya yanınıza gelen ve yol boyu size eşlik eden çoban köpeklerine denk gelmişsindir mutlaka….

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ve o yaylalarda yaşayan insanlar.. Yüzyıllardır sürdükleri yaylacılık geleneğini, günümüzde de devam ettirme çabaları ne muhteşem değil mi? Avusor Yaylası mezarlığında yatan ölülerin yaklaşık yarısının ölüm nedeninin, temmuz ayında gerçekleşen donma sonucu ölüm olduğunu öğrenmek beni çok sarsmıştı, seni de sarsmalı ve yaylacıların mücadelelerine olan saygını arttırmalı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bilir misin? Yaylacılar evlerini toprak seviyesinde, yamaç sırtlarında ve mutlaka tek katlı olarak yaparlar. Adına yörede pag dedikleri bir katlı evlerde, en fazla 3 odada tüm aile paylaşırlar yaşamı. Onların çok katlı evden gelecek rant dertleri yoktur, dağlardan gelebilecek olan çığdan sağ kalmaktır tek dertleri. Kaçkar Yaylalarını severler ama ondan gelebilecek şerden de korkar ve önlemlerini alırlar.

Yaylacılara, yöre insanına mutlaka bir dokun, onlarla iletişime geçmeye çalış. Geleneklerini bozuyoruz, hayvanları için hayati öneme sahip  otlaklarını çiğniyoruz diye bazıları bizlere kızgınlar. Ama olsun! Yine de bir dene, zarar vermeye gelmediğini göster. Onlardan öğrenebileceklerinin bazılarını kitaplar yazmıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Unutma ki biz ne kadar onları merak ediyorsak, onlar da bizi en az o kadar merak ediyor ve izliyorlar. 

Ve yayla çocukları.. Sanki onlar, şehirde yaşayan yaşıtlarına  göre daha mı mutlular nedir? Ellerinde cep telefonları, bilgisayarları yok ama sence de daha çok gülmüyorlar mı şehirli yaşıtlarından? Daha girişken, daha atılgan ve daha sevecen değiller mi?

Yaylalara astıkları derme çatma tabelaları sakın okumadan geçme derim! Birkaç kelime ile aktarılan bilgeliği görebilirsin o yazılarda..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaçkar Dağları Milli Parkı, şırıl şırıl akan dereleri, renk renk çiçekleri, asırlık ağaçları, ne zaman geleceği belli olmayan sisi ve yağmuru, dikkatli bakmazsan gözden kaçan mikro yaşamı, çevresi ile uyum içinde ve kendine özgü hayat felsefesine sahip yöre insanı ile bir bütünlük gösteriyor. 

Burayı gezerken bu bütünü gezmen, görmen ve yaşaman gerekiyor. Biri olmadan, diğeri mutlaka eksik kalacaktır. Böyle yaklaşırsan daha çok zevk alacak ve nasıl bir güzelliğe şahit olduğunu anlayacaksın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ve horon! Horon içkisidir, eğlencesidir ve yaşamıdır Karadeniz insanının. Dağda, yaylada olması fark etmez, Kaçkar Yaylaları onun eğlence mekanıdır. Bir yerden gelen bir tulum, bir kemençe sesi mutlaka duyarsın. Eee! Kemençe, tulum duyar da oynamaz mı yayla insanı? Katıl onlara, çekinme.. Bırak ellerini onlar yönlendirir seni, çekip çeviriverir. Türkülerinin sözlerine bir kulak ver, sözlerin içindeki yaşanmışlıkları mutlaka hissedeceksin. Kendileri ile alay edebilirler türkülerindeki sözlerle.

P7062229-001.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kendin tek başına da gezebilirsin ama yanında duygularını paylaşan biri ya da birileri varsa ne şanslısın! Ama seninle aynı duyguları, zevki, heyecanı yaşamıyorsa yanındakiler, koyver gitsin, sen doğanın keyfini çıkar…..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meraklısına Dip Not 

Adının kökeni Ermenice’den kaynaklanan Kaçkar (khachkar-Ermenice Haçlı taş anlamında) Dağları’nın, Çamlıhemşin civarında bulunan güzel yaylalarını (Elevit, Çat, Palovit, Sal, Pokut, Gito, Ambarlı, Kavron, Avusor, Ayder, Çiçekli Yaylası, Galer Düzü) Temmuz ayı ilk haftası içinde Horonevi‘nin bir etkinliği olarak 1 hafta boyunca gezme şansımız oldu.  Çat Köyü sınırları içinde Toşi Pansiyon adlı tesiste konakladık. Konakladığımız yerden günlük gezilerle civar yaylalara (rehberin dediğine göre 38 tane irili ufaklı yayla mevcutmuş) çıktık. Ulaşım ve rehberlik hizmetini Kaçkarlı Turizm şirketinden aldık. Tüm gezi boyunca bize kemençesi ve güzel türküleri ile tanıdığım en amatör ruhlu ama en profesyonel sanatçı Yunus Emre Kurt eşlik etti. Hepsine teşekkür ederim.

P7072374.JPG

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

11.07.2019 Saat 19:23

Ozanlar Diyarı Sivas’ta Bir Ozanla Tanışmak:Aşık Veysel İzinden Gidenler

fft16_mf10121310Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

          Aşık Veysel Şatıroğlu

Yukarıdaki dizeler halk ozanı Aşık Veysel‘e ait. Aşık Veysel Sivas’ın Şarkışla İlçesi doğumlu.

Suyundan mı, toprağından mı, insanlarının genlerinden mi? Nedendir bilinmez, ama bilinen bir şey var ki Sivas’ın topraklarından halk ozanı fışkırmış. Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Aşık Hüseyin, Hasan Devrani, Talibi Coşkun, Muhlis Akarsu, Ali İzzet Savaş, Serdari, Ruhsati, Feryadi bu kentin ismi çok bilinen ozanları. Sivas’lı ozanlar içinde adı yayılmamış, yazılmamış olanlar yok mudur? Mutlaka vardır. Onları yöre insanları dinlediler ve adı yazılmamış bu ozanların şiirleri, türküleri derlenemeden, onlarla birlikte yitip gittiler…

P4280185.JPG

25 Ekim Aşık Veysel’in doğum günü. Bu sene gezdiğim ve http://www.gezekalin.com  (https://gezekalin.com/2018/07/05/sivasda-bir-gun/) sayfalarında hikayesini sizlerle paylaştığım Sivas’ta bir gönül insanını, bir ozanı, bir saz yapım üstadını tanıdım ve hikayesinden, sazından, sözünden, hayat görüşünden çok etkilendim. Onun adı Şentürk İyidoğan. Aşıkların büyüklerinden, Aşık Veysel’in doğum gününde, onun ayak izlerinden giden sevgili Şentürk İyidoğan’ı siz sanal gezginlere kendi ağzından, benim izlenimlerinden anlatmak isterim.

İlkokul yıllarında mesleğine destek olmadan başlayan bağlama ustası Şentürk İyidoğan, 4 Eylül Sanayi Sitesi’ndeki küçük atölyesinde bağlama imalatı ve tamiri yapıyor. O bir saz üstadı ve günümüz ozanlarından.

Yedi kardeşten en küçüğü Şentürk, babasının kıymetlisi. Kendi ağzından dinlediğimize göre saz ile onu tanıştıran da babası. Babası ona gürgen ağacından yapılma bir saz alıyor.  Küçük Şentürk sazını alıp, yıllarını saz yapmaya adamış ama istediği kalitede sazı bir türlü yapamamış köydeki Hıdır amcasına götürüyor ve ondan sazını akort etmesini ve mümkünse saz çalmayı öğretmesini istiyor. Onu dinleyen Hıdır amcası, onun hayatını değiştirecek sözü söylüyor; “Oğlum! Sen saz çalmayı niye öğreneceksin? Sen saz yapmayı öğrensene. Bak! Orada köy yolu üzerinde diken ardıcı ağacı var. O artık tam sazlık olmuştur, onu kes ve saz yap”

Bu söz onu başka bir yola sokmuş.  Hıdır amcası tarifleri ve yardımları ile 2 senede ilk sazını yapmış. Sazı yapan, sazı çalmaz mı? Saz çalmayı da öğrenmiş ve ilkokul 2. sınıfta, 23 Nisan şenliklerinde kendi sazını çalıp, arkadaşlarına dinletmiş.  Sazı yapmış ama zamanla yaptığı ile yetinmemiş. Ne de olsa acemi işi! Sazı onun istediği şekilde düzeltmesi için ilkokul 3-4. sınıflarda iken uzak bir köyde, şimdilerde adı Bakımlı olan, o zamanların Fertelli Köyünde, zamanının iyi bilinen saz yapım ustası Celal Ustaya ulaşmış.  Celal Usta işin ustasıdır ama yıllardır saz yapmak için diken ardıcı ağacı bulamamış. Küçük Şentürk, diken ağacından yapılma acemi işi kendi sazını Celal Ustaya gösterdiğinde ve onun takdirini kazandığında doğru yolda olduğunu anlamış. Artık Şentürk sadece sazı iyi çalmayı değil bunun yanında, işin geleneği ve göreneğini de koruyarak iyi bir saz yapım ustası olmayı da hedefine koymuştur. İlerleyen zamanlarda ilk saz yapım atölyesini 1992 yılında Zara’da açar sonra da atölyesini Sivas’a içine taşır. Gerek Zara’da gerekse de Sivas’ta iyilerle tanışır ve kendini iyiden iyiye geliştirir. Sazlarını eski geleneklere göre yapar, sözlerini yazar ve bir aşık olarak söze döker. O aynı zamanda bir Aşıktır

Saz Üstadı Şentürk, Aşık Şentürk yaklaşık 40 yıldır bağlama üretiyor. Sazlarını hala geleneksel yöntemlerle imal ediyor ve çoğunlukla dut yaprak, ardıç yaprak ve dut oyma sazlar yapıyor. Balta sazları, dede düzeni sazlar, zaman zaman cura ve kopuz da imal ediyor. Ama daha önemlisi kişinin ses tonuna özel saz yapıyor. Yaptığı her bağlamanın kendine has bir kimliği var. Bağlama onun için bir şahsiyet ve onlarında her birini, diğerinden ayıran bir kimliği olmalıdır. Şentürk İyidoğan elinden çıkma bağlamasını alan birisi ne aldığını, hangi ses tonunda olduğunu ve bu bağlamayı alanın hangi seste eserlerini okursa iyi olacağını söyleyen bir kimlik kartına sahiptir. Ülkede adı bilinen çok sayıda saz sanatçısına, ozana bağlama yapmış Şentürk İyidoğan.

Şentürk İyidoğan’ın diğer bir iş edindiği konu ise ünlü ozanların eski sazlarını toplamak. Aşık Veysel, Davut Sulari gibi birçok ünlü ozanın sazlarını toplayan Şentürk Usta, zamanla bu sazları bir müze içinde sergilemeye karar vermiş ve atölyesinin karşısına günümüz bazı sanatçılarının da maddi manevi desteği ile küçük bir müzeyi, Ozanlar Müzesi‘ni kurmuş. Hangi sanatçı kimin eserini okuyorsa onun küçük heykelinin yapım maliyetini karşılamış ve o ozanın eski sazı heykelin yanında yer almış.  Aşık Şentürk’ün gezdirdiği müzede, Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Neşet Ertaş, Aşık Mahsuni Şerif, Davut Sulari, Ruhsati, Ali Ekber Çiçek, Muzaffer Sarısözen, Feyzullah Çınar, Kaygusuz Abdal, Nesimi Çimen, Murat Çobanoğlu, Seyit Meftuni gibi ozanların büstleri yer alıyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

O bu müzeyi bir edep, erkan odası olarak görüyor. Buraya gelen ziyaretçilerin, özellikle çocuk ve gençlerin, burada dinleme kültürünü öğrenmelerini ve edep, erkan odasının da gelecek kuşaklara aktarılmasını istiyor. Aşıklarımızı ve toplumdaki yerlerini özellikle bizden sonra gelecek kuşaklara aktarmayı, onları tanımalarını ve felsefelerini anlamalarını istiyor. 

P4280131.JPG

Atölyesini ve müzesini ziyaretimizde hem kendisi şahsen tanıdık ve hem de o güzel insanı sazı ve sözü ile dinledik. Sivas’a gelmişseniz sakın ola bu güzel gönül insanını, ozanı ve bağlama yapım ustasını ziyaret etmeyi unutmayın. Size anlatacak örnek bir yaşamı, dinletecek güzel sesi, kulaklarınızdan silinmeyecek bağlamasından çıkan tınıları ve kendi elleri ile sunacağı demli bir çayı olacaktır. 

Aşık Veysel’lerin, Şentürk İyidoğanları’n bol olduğu bir ülkem olsun…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

25.10.2018  Saat:21:30

 

Sivas’ta Bir Gün

IMG_2148.JPG

Bir yere gittiniz. Bir güzel gezdiniz ve kısacık zamana bir çok güzellik sığdırıp, geziyi tamamladınız. O şehri gezerken, yeni tadilata alındığını öğrendiğiniz bir eseri ancak dışarıdan ve örtüler ardından görmekle yetindiniz. Gezi dönüşü kendinize sormaz mısınız ve boşu boşuna hayıflanmaz mısınız?

“Ah! Ben neden buraları daha önceden gezmedim? Neden bu güzellikleri daha önceden yaşamadım ve tatmadım? Keşke vakit yaratıp Sivas’ı daha önce ziyaret etseydim de , Divriği Cami Kapısı kadar güzel sayılabilecek kapısıyla, Gökmedrese’nin içini de görebilseydim !”

IMG_0724

Sivas gezimin sonunda “keşkeleri” oldukça fazla söyledim. Bir gezgin için “keşkeler” her zaman var olur gider ama ben size bu yazımda keşkelere daha fazla yer vermeden 28 Nisan-01 Mayıs 2018 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz Sivas-Divriği-Kemaliye gezimizi aktaracağım. Biz bu gezinin sadece Sivas ve Divriği kısmını tamamlayabildik. Sonrasında bir sağlık sorunu yüzünden, gezinin en can alıcı yeri olan Kemaliye kısmına başlayamadan, apar topar İstanbul’a döndük. Bugün siz Sanal Gezginlerle Sivas gezimiz ile ilgili izlenimlerimi paylaşacağım.

Kızılırmak, Yeşilırmak ve Fırat Nehri’nin oluşturduğu havzalar arasında kurulu, ülkemizin yüz ölçümü olarak Konya’dan sonraki en büyük kenti Sivas, sıcak insanları, içinde barındırdığı değerleri ile güzel bir kentimiz. 

IMG_1991.JPG

Sivas Havalimanına sabahın erken saatlerinde indik. Bizi karşılayan sevgili rehberimiz Reyhan bu civarların hakimi. 

ilk durağımız kahvaltı yapacağımız Yeşil Konak. Hüdai Konağı da denilen Yeşil Konak, 1850 Geç Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyor.  Konağın ilk sahipleri Anadolu Ermenilerinden bir aile.  Konak daha sonraları çok el değiştirmiş ve bir süre sonra da harabe ve atıl duruma düşmüş. 2005 yılında konak, Hüdai Ailesinin eline geçmiş. Mimar Ahmet Haşim Hüdai babasından kalan konağı 2006 yılından itibaren restore etmiş ve bugünkü haline kavuşturmuş. 2008 yılından beri de konak, Yeşil Konak adı ile turistik bir mekan, kafe ve restoran şeklinde hizmete açılmış. Konağa girip, avluyu geçtikten sonra havuz başına kurulmuş kahvaltı sofrasını görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sofrada yok yok! Çok güzel bir ortamda,  müthiş bir kahvaltı ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvaltı sonrasında yaşamının ve servetinin önemli bir bölümünü her türden antika eser toplamaya adamış Ahmet Haşim Hüdai rehberliğinde konağı gezdik. Karşımıza çıkan eserler bizi çok şaşırttı desek yeridir. Osman Hamdi Bey, Sami Yetik, Zonaro gibi önemli ressamların tabloları, Osmanlı Sarayından koltuk takımı ve başkaca eşyalar, avizeler ve dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanmış çok sayıda antika eşya ve objeler konağın odalarına yerleştirilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Antika eşya ve objelerin toplanması, uygun şekilde saklanması ve sergilenmesi çok masraflı bir şey, kabul ediyorum. Bu kadar değerli antikanın, böyle güzel ve aslına uygun bir konakta sergilenmesi çok doğru ama yine de serginin sunumu ve korunmasında bence eksiklikler var.   Ahmet Beyin bilgisi ise çok etkileyiciydi.  Sivas geziniz için Yeşil Konak (Hüdai Konağı) bence çok doğru bir başlangıç noktası olacaktır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yeşil Konak’da kahvaltı sonrasında Sivas turumuza başladık. Sivas, Anadolu Selçuklularına ait çok sayıda tarihi eser barındırıyor. Biz gezimize Buruciye Medresesi ile başladık. 

P4280014.JPG

Medrese kelimesi, Arapça “de-ra-se” kökünden geliyor. Kelime anlamı olarak “Ders verilen yer” demek.  Medreselerin İslam medeniyetinde eğitimin verildiği, orta ve yüksek öğretimin yapıldığı birimler olarak yaygınlaşmasında Büyük Selçuklu Devleti’nin payı büyük. Anadolu Selçukluları ise bu geleneği daha da yaygınlaştırmışlar. Medreselerde önceleri sadece din eğitimi verilirken Anadolu Selçuklu döneminde yapılan medreselerde bu sistem farklılaşmış, dini eğitimin yanı sıra mantık, felsefe, fıkıh, kozmoloji, astronomi, matematik, geometri, cebir ve kimya eğitimi  de verilmeye başlanmış.

Eski eserlerde ve özellikle de dini yapılarda en dikkat ettiğim şey o yapının bende yarattığı ilk etkidir. Beni etkilemesi için o eserin illa çok büyük olması da gerekmez. Ancak estetikle, mistisizmi, simgesel mesajları taşa, tahtaya işleyen mimarların ve sanatçıların eserleri beni, benden alıp götürüyor. Eseri yaratanın inceden inceye yaptığı mimarı hesaplamalar, taşa yapılan oymalar ya da kabartmalar, figürler, geometrik şekiller ve onların simetrisi beni çok etkiliyor. Selçuklu yapılarında bu özellikleri bir arada çokça bulduğumdan, onlara olan hayranlığım fazlaca.  

P4280029.JPG

Buruciye Medresesi, sağlam kalmış muhteşem taç kapısıyla, Sivas’ın ve Anadolu’nun en ünlü yapıları arasında yer alıyor. 1271 yılında Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yapılmış. Medresenin yapımını isteyen, İran’ın Burucerd şehrinden gelme Muzaffer Burucerdî. 

IMG_2097.JPG

Bir zamanlar Sivas’ın zenginlerinden olan Muzaffer Burucerdî, bu güzel eseri, bugün adı bilinmeyen bir mimara yaptırmış. Bu medresede fizik, kimya, astronomi öğretimi ve eğitimi verilmiş.  Anadolu’da simetrisi en düzgün medrese olarak kabul ediliyor. Açık avlulu, dört eyvanlı olan Buruciye Medresesinin en çarpıcı yeri dışa taşkın taç kapısı. Size tavsiyem medrese içine girmeden önce, medresenin karşına geçip ona şöyle bir bakın; Ana kapının ve yanlarındaki iki pencerenin taşlarına işlenmiş geometrik şekiller, köşelerdeki yivli kuleler sizi mutlaka çarpacaktır. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Taç kapıdan içeri girdiğinizde açık bir avluya çıkıyorsunuz. kapının  hemen sol tarafında bir türbe var. Türbenin üçgen kubbe duvarlarında göz alıcı çinilerin bir kısmı dökülmüş, kalanların ise bakımsızlığı göze çarpıyor. Ama bu haliyle bile çiniler o kadar güzel duruyorlar ki! Türbede bulunan mezarlar Muzaffer Burucerdî ve ailesine ait. 

IMG_0705.JPG

Buruciye Medresesinin karşısında Osmanlı Dönemi eserlerinden olan, 1580 tarihli Kale Cami var. Ben hala Buruciye Medresesinin güzelliğinin etkisi altında onu fotoğraflamaya çalıştığımdan gruptan koptum ve bu camiyi sadece dışarıdan fotoğrafladım. Benim bakış açımdan Kale Cami, Buruciye Medresesi yanında sönük kalıyor. Ama bu yazıyı yazarken  cami avlusunda bulunan iki adet “Sadaka Taşını” atladığımı fark ettim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

https://www.haberler.com/sadaka-taslari-artik-alan-el-ile-veren-eli-5124923-haberi/Osmanlı yardımlaşma kültürünün bir örneği olan sadaka taşlarından günümüze çok az örnek gelebilmiş. Osmanlı döneminde sadaka taşının üzerindeki deliklere hayır sahipleri para bırakır, sonra ihtiyacı olanlar bunları alırlarmış. Bu taşlar, bir zamanlar ülkenin her yerinde varmış. Bunlar genellikle silindir şeklinde, ortasında bir elin sığacağı kadar delik olan taşlarmış. Genellikle geceleri buraya elini sokan insanların fakirler için bırakılan parayı  alan mı ya da fakirler için sadaka bırakan mı oldukları anlaşılamazmış.  Yani fakirin muhtaçlığı, zenginin bağışı gizli olurmuş. Günümüzde insanların fakirliğini yüzüne vura vura yapılan görgüsüzlükten ne kadar farklı bir anlayış değil mi?

P4280046.JPG

Sivas’ta İnönü Bulvarı üzerinde çok sayıda eski eser mevcut. Kale Camisini arkanıza alır ve yol boyunca yürürseniz sağda Çifte Minareli Medrese, hemen onun karşısında ise, solda, Şifaiye Medresesi’ne geleceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

cengizhanTarihte yaptığı katliamlar yanında, büyük bir askeri deha olarak da anılan Cengizhan, Moğol ordularını Anadolu topraklarını ele geçirmek için  yollamış. Selçuklular savaşı kaybetmişler. Sonradan bu ordular bu bölgede kalıcı olmuşlar ve İlhanlılar adını alacak olan bir devlet ortaya çıkmış. Anadolu Selçuklu Devleti bir süre İlhanlılara vergi veren beyler ve vezirler tarafından yönetilmiş. Çifte Minareli Medrese, medresenin taç kapısı üzerinde yer alan kitabesine göre, 1271 yılında İlhanlılar Veziri Şemseddin Cüveyni tarafından yaptırılmış. Medresenin çok güzel süslemeli bir taç kapısı ve tuğla-çini örgülü ikiminaresi var. Medresenin doğu cephesinde bulunan anıtsal kapısı dışında, tamamı yıkılmış. Kapı o kadar muhteşem ki açık avlulu, dört eyvanlı, iki katlı olan asıl medresenin yıkılmamış halinin güzelliği dillere destan olsa gerek. Medrese, sanki daha sonradan gezimizin devamında ancak dışarıdan görme şansına erişebileceğimiz Gökmedrese’yi yapan mimar,  Kölük bin Abdullah‘ın elinden çıkmış gibi ama kitabesi yok olduğundan Çifte Minareli Medresenin mimarı bilinmiyor. Tarihte yıkıma çok maruz kalmış bu medresenin 1882’de tamamen yıkılıp, yerine hastane yapılmasına karar verilmiş. Osmanlı tarihinde bazı insanlara ayrı bir saygı duyuyorum. Bunlardan bir tanesi Osman Hamdi Bey. Osman Hamdi Bey ressamlığının yanında,  imparatorlukta eski eserlerin toplanması, sahip çıkılarak yok olmasının engellenmesi ve modern müzeciliğin temellerinin atılmasında çok önemli bir role sahip. Bu yazıyı hazırlarken bir önemli kişiyi daha öğrendim: Halil Edhem Bey. Halil Edhem Bey, yıkılarak hastane yapılmasına karar verilen medresenin tamamen yok olmasını engellemeye çalışmış ve bugün görünen muhteşem ön kapısını ve ön cephesini kurtarmış. Bu kısma arkadan destek verilerek tamamen yıkılması önlenmiş. Bir dönem okul olarak da hizmet vermiş.  

Çifte Minareli MedreseSivas Gök Medrese ve Erzurum Çifte Minareli Medrese ile benzerlik gösteriyor.  

IMG_2179.JPG

Çifte Minareli Medresenin karşısında bulunan Şifaiye Medresesi (Sivas Darüşşifası)  dışarıdan daha az görkeme sahip. Ana kapıdan içeri girip avluya girdiğinizde sağlı sollu hediyelik eşya satan dükkanları görüyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugünkü görüntüsü alışveriş merkezi havasında olsa da, aslında zamanında Selçuklu Devrinde, hastaların tedavi edildiği ve aynı zamanda tıp tahsilinin de yapıldığı önemli bir medreseymiş. Anadolu’nun en büyük şifahanesi olan medrese 1217/18 yıllarında İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılmış. İçeride ana eyvanın sağında, hilal içinde saçları iki yanda örgülü bir kadın başı kabartması, soldakinde çok tahrip olmuş figürün çevresinden güneş ışınları çıkan sakallı bir erkek başı kabartması var. Selçuklu eserlerinde kadın ve erkek başı figürlerine rastlayabiliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1. İzzettin Keykâvus genç  yaşta tüberkülozdan ölmüş. Vasiyeti üzerine burada kendisine bir türbe yapılmış. Kendisi aynı zamanda şairmiş. Kendisine ait aşağıdaki dizeler yaşamın ne kadar fani olduğu üstüne ne kadar anlamlı değil mi?

Biz ki dünyayı terk edip göçtük,
Gönül derdi ektik, matemler biçtik,
Şimdiden sonra da nöbet sizdedir,
Biz sıramızı savdık ve geçtik.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Türbe kapısının hemen üzerinde bulunan kitabede;
“Yazıklar olsun ki biz geniş görkemli saraylardan dar kabirlere girdik. Zenginliğimizin ve servetimizin çokluğunun bize faydası olmadı. Saltanatımız yok olup zevalin eşiğinde fani dünyadan baki dünyaya ölüm yolculuğu gerçekleşti. Bu yolculuk 617 yılının 4 Şevval´inde gerçekleşti (4 Kasım 1220)” yazıyor. Gezi sonrası Şifaiye Medresesinde oturup çayımızı içtik. 

P4280041.JPG

Çay molamız sonrasında Sivas’ı Sivas yapan başka bir tarihi mekan için yollara düştük. Hedefimiz Sivas Kongre Binası (Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi).

IMG_2102.JPG

Osmanlının son zamanlarında, özellikle de Tanzimat Devrinde, Batılılaşma hareketleri dolu dizgin giderken, ülkedeki her merkezi yerleşim yerinde olduğu gibi, Sivas’da da abidevi kamu binaları yapılmaya başlanmış. Sivas’daki Göğüs Hastanesi (şimdiki Sivas Çevre Kültür ve Sanat Evi), Sivas Hükümet Konağı, Sivas İdadisi (Sivas Atatürk-Kongre ve Etnografya Müzesi), Sivas Sanayi Mektebi (şimdiki Sivas Açık Cezaevi), Sivas Ziya Bey Kütüphanesi, Sivas Sanayi Mektebi Demircilik Atölyesi (şimdiki Sivas Endüstri Meslek Lisesi), Sivas Erkek Öğretmen Okulu (şimdiki Selçuk Anadolu Lisesi), Sivas Erkek Öğretmen Okulu (Selçuk Anadolu Lisesi) o dönemin Sivas’da bulunan Geç Osmanlı Dönemi mimari eserlerinden. 

IMG_2187

Sivas Kongre Binası, 1892 tarihinde Mülki İdadi (Lise) Binası olarak yaptırılmış. Uzun yıllar lise olarak hizmet vermiş. Ama binanın önemi sadece yapının güzelliğinden kaynaklanmıyor. Bu binayı gezerken lütfen ama lütfen herhangi bir tarihi eseri gezermiş gibi gezmeyin. Hata ve hatta Atatürk’ün kendi eseri olan Nutuk‘daki Sivas Kongresinden bahsettiği ilgili bölümü açın ve tekrar okuyun. Bu bina Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkelerinin ve Kurtuluş Savaşının temellerinin atıldığı bir bina.

IMG_2091.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Erzurum Kongresi sonrasında, Sivas’da bir kongre yapılması kararı alınır. Sivas’ta kongre kararı alınmasından hemen sonra, Sivas içinde bu kongre için uygun olan bina aranır. O zamanın çocuklarına modern eğitim verilmesi için yapılan Sivas Mülki İdadi binası bu iş için tam biçilmiş kaftandır. Kongre yapılır ve biter ama bu tarihi binanın işlevi bitmez. Bu tarihi bina Sivas Kongresine ev sahipliği yapması yanında, 108 gün Sivas’ta kalan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kullandığı bir karargah olarak da hizmet verir.

Atatürk-Sivas-Kongresi-001.jpg

2 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Sivas’a gelir. Sivas halkı yollarda, coşkulu bir şekilde Çanakkale Savaşı kahramanı Kemal Paşa’sını bağrına basar.  Kongre 4 Eylül 1919 Perşembe günü öğleden sonra saat 14:00 de açılır.  Anadolu’daki Milli Mücadele hareketinin teşkilatlandırılarak millet iradesinin her türlü baskının, kişi ve zümre idaresinin üstünde olduğu kararı bu binanın odalarında alınır. Birkaç satıra sığdırdığım bu olay kurtuluş savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin başlangıcının bir özetidir aslında. Bu okulda gerçekleşen kongre ve takip eden günlerin her anı dolu dolu yaşanmış ve ayrı bir öneme sahip olmalıdır. Yani bu heyecanı her ziyaretçinin hatırlaması, öğrenmesi ve anlamasını beklersiniz, bunun olması gerekir. Dahası bunun müze düzenleyicilerince, siz-biz ziyaretçilere yansıtılması gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Binada en sıcak bulduğum köşe, yukarıda fotosunu gördüğünüz Atatürk’ün odası oldu. Sivas’lı genç kızların Atatürk’ün odası için çeyiz sandıklarından çıkardıkları oyalı, işlemeli çarşaflar, yastık kılıfları dışında sıcak, yaşanmışlık göstergesi olan bir şey yok burada. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazıyı yazarken Atatürk’ün Nutuk adlı kitabının Sivas Kongresi ile ilgili bölümünü okudum. Atatürk’ün Sivas’a maceralı ulaşması, Sivas halkının onu bir kurtarıcı edası ile karşılaması, Sivas’a ulaşabilen delegelerin, çağrılı delegelere göre az olmasına rağmen kongre için duyulan heyecan,  Fransızların kongre yapılmasını engellemeye yönelik baskıları ayrıntılı olarak Atatürk’ün ağzından ve belgeleri ile anlatılıyor. Bu büyük heyecan ve yaşanmışlık binayı gezen bizim gibi gezginleri, daha binaya girerken kucaklamalıydı. Bu kongrede hem Atatürk’ün bazı yakın arkadaşları ve hem de dönemin bazı ileri gelen düşünür, yazar ve siyasetçilerince Amerikan mandası altına girilmesi yönündeki tavsiyelerini bildiren ve Atatürk’ün bunlara karşı verdiği yanıtlarla yaşanan telgraf savaşını, telgraf odasında hissedebilmeliydik.

IMG_2190

Kongre sürerken ve sonrasında duyuruları basan matbaa makinesi sergilenmiş ama o baskı makinesinin yayımladığı gazete ve bildirileri sergilemek müzecilik adına hiç mi akla gelmedi?

Hele o kongre toplantı odası! O odada bir tarihin başlangıcı yaşandı. Kongrenin ilk üç gününde, ülkenin Amerikan mandası altında yaşamasını isteyenlerle, kurtuluşu tam bağımsızlıkta görenler arasında hararetli tartışmalar geçti. Kavgalar oldu. Yukarıdaki eski fotoğrafta Atatürk dahil, toplantıya katılanların yüz ifadesine dikkat edilirse, yüzlerdeki gerginlik hissedilebiliyor. Bu salonda o kavgaların izi, mücadele havası asla hissedilmiyor. Burada tam bağımsız bir Türkiye için hem İstanbul hükümetine ve hem de yedi düvele kurtuluş savaşı vermeye karar alan Anadolu ve Trakya delegelerinin heyecan duygusu da alınmıyor. Sonuçta bu ziyaretten beklentim çoktu ama bana biraz hayal kırıklığı yaşattı doğrusu. Umarım müze daha canlı bir hale getirilir.

IMG_2231-001.JPG

Kongre Binası gezisi sonrasında Cumhuriyet Meydanından yürüyüşümüze devam ettik. Bu meydandaki 1908 yapım tarihli, L planlı Jandarma Binası Sivas’ta en sevdiğim yapılardan oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meydanın merkezinde bulunan Hükümet Konağı ise aslen 1884 yapım tarihli. 1978’de yangın geçiren yapının son hali, 1982 yılında yapılan restorasyon sonrasından günümüze gelen hali. 

IMG_2232.JPG

Bir sonraki ziyaret yerimiz ise şu ana kadar hayatım boyunca en üzüldüğüm ve insanlığımdan utandığım olaylardan birinin yaşandığı Madımak Oteli oldu. Uzaktan bakınca masum, alelade bir bina gibi gözüken Madımak Otelinde 33 tane aydın ve sanatçı ile 2 tane otel çalışanı yakılarak katledildi. Bu kara lekeyi kimse diline almak istemiyor ama unutulacak gibi bir olay da değil. Artık bu bina otel değil, Bilim ve Kültür Merkezi adı altında hizmet veriyor. Bina o gün kapalıydı içeriyi gezemedik. Doğrusu bu ya gezmeyi de hiç arzu etmedim. Sanki binadan hala o güzel insanların çığlıkları duyuluyor.

IMG_2234.JPG

Yürümeye devamla Taşhan’a geldik. 19. yüzyılın ikinci yarısında kesme taştan yapılmış, açık avlulu ve iki katlı bir ticaret merkezi burası. Avlunun ortasında elips şeklinde bir havuz ve havuzun ortasında zıt yönlerde ağzından su akan iki adet çift başlı aslan var. Aslında bence burası çok sevimli bir yer. Ancak burada bulunması gereken dükkanlar herhalde bavul satan dükkanlar olmamalıydı.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ziya Bey Kütüphanesi‘ni dışarıdan gördük ama özelliği olan bir yer burası. Mütevellioğlu  Yusuf  Ziya Başara tarafından 1908 yılında  özel kütüphane olarak kullanılmak üzere yaptırılmış. Bir insan düşünün; 1900’lü yıllarda özel servetini harcasın ve kütüphane yaptırsın. Bu amaç bile benim için kutsaldır. Sivas’a giderseniz bu binayı dışarıdan da olsa mutlaka görün derim.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çerkezin Kahvesi, Sivas’a geldiğinizde kaçırmamanız gereken bir yer. Buradaki gibi bir kahveyi başka hiçbir yerde içmedim. Zaten kahveleri tescilli. Kahveyi geniş ağızlı bir fincanda getiriyorlar. Kahvenin köpüğü, telvesine kadar devam ediyor. Bu mekanda kağıt, okey filan oynamak da yasak. Sivas’da çok sayıda eski eserlerin yer aldığı, adeta küçük müze gibi çok sayıda kafe var. Çerkezin Kahvesi’nin içi de adeta küçük bir müze. Burada bir kahve içmeyi sakın kaçırmayın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1525 yılından kalma Vakıf Subaşı Hanı, içinde bolca aktar dükkanının bulunduğu bir başka Sivas tarihi mekanı. 

Çorapçı Hanı (İhramcızade Kültür ve Sanat Merkezi) aslında eskiden bir konakmış. Sonradan restore edilmiş ama bugünkü hali ile konak demeye bin şahit ister. Gerçekten konaksa kötü bir restorasyon örneği. Burada sevdiğimiz tek şey tahta oyma yapan bir sanatçıyı izlemek oldu. 

P4280089.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas’da sizlere tanıtmak istediğim yerlerden bir tanesi ise Müze Cafe ve sahibi Muhabbet Olgaç. Yukarıda da bahsettiğim gibi Sivas’ta küçük müze tarzı mekanlar fazlaca var. Adından da tahmin edeceğiniz gibi Müze Cafe içinde bol miktarda eski eşya mevcut. Burayı bizim için özel yapan 45’lik plaklar ve sahibi Muhabbet bey. Zeki Müren’i, Aşık Veysel’i plaktan dinlerken, Muhabbet bey ile güzel sohbet ve çay, yorgunluk üstüne müthiş güzel geldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas gezimizde sona yaklaşırken bir başka şaheseri ziyaret ettik; Asıl adı Sahibiye Medresesi olan Gökmedrese.

Medresenin adı, Anadolu Selçuklularının güçlü vezirlerinden olan Sahip Ata Fahreddin Ali‘den geliyor. Bu yazıyı hazırlarken araştırdığım Fahreddin Ali, Anadolu Selçuklu vezirlerinin en zengini olarak kabul ediliyor. Bende, sanki her devirde işini bilen devlet adamlarından birisi olduğu izlenimi bıraktı. Moğolların Anadolu topraklarını işgal ettiği ve idarenin merkezi Selçuklu Sultanı yerin haraca bağlanmış beyler ve emirler elinde olduğu yıllarda, Fahreddin Ali bir dönem tek söz sahibi ve en güçlü kişi olmuş. Zaman zaman servetinin bir kısmını  Moğolların akıl almaz derecedeki haraç isteklerini karşılamak için kullanmış ve yerini bu sayede korumuş. Bu dönemlerde Konya, Akşehir, Sivas başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hanlar, kervansaraylar, camiler, hamam ve çeşmeler yaptırmış. Mal ve mülkü, iktidar oyunları ile elinden bir anda gitmesin diye de onları “vakıf” adı altında toplamış. Haksızlık etmeyelim ki Sahip Ata’nın hayır amaçlı işleri de olmuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her büyük padişahın, sultanın, vezirin mutlaka bir ya da birkaç favori mimarı vardır ya, işte Sahip Ata Fahreddin Ali’nin de iki tane değer verdiği mimarı varmış; Bunlardan birisi Mimar Kölük (Kelük olarak da geçebiliyor) bin Abdullah, diğeri ise Mimar Konya’lı Kaluyan (Kaluyan el-Konevi). İşte Sivas’ta gezdiğimiz 1271 yapım tarihli Gökmedrese, adı geçen sonuncu mimarın, yani Kaluyan’ın eseri. Konya gezisinde ziyaret ettiğim Mimar Kölük’ün Konya’daki İnce Minareli Medrese adlı yapıtı tam bir sanat şaheseri. Zaten bu mimar, Selçukluların Mimar Sinan’ı olarak kabul ediliyor. Doğrusu bu ya, Mimar Kölük’ün eserleri bana daha ince ve sanatsal geldi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gökmedrese’nin taç kapısı ve kapının üzerindeki süslemeler çok görkemli ve etkileyiciler. Süslemelerde 12 tür hayvan başı, yıldız ve hayat ağacı motifleri kullanılmış. Bunlar taşa adeta dantel gibi işlenmiş. Duvarları yontma kalker taşından yapılan medresenin minareleri 25 metre uzunluğunda. Sırlı tuğla ve mavi çini işçilikli, tuğla örgülü minareler taç kapıya daha da güzellik kazandırıyor. Minare kaidelerinden aşağı doğru inen mermer yüzeyde büyük boyutlarda geometrik, yazı ve bitkisel motifler simetrik yapılmış. Mimarın taç kapıda kullandığı mermer malzeme nedeniyle yarattığı ışık gölge sistemi, medresenin genel görünümünü ışığın durumuna göre etkiliyor. Mimar adeta bir plastik sanat yaratmış. Gökmedrese biz Sivas’ta iken tadilattaydı. Yani içini gezemedik. Çok üzüldüğümü ve daha önce gelmediğime çok pişman olduğumu itiraf etmeliyim.

IMG_2283

Sivas Ulu Cami, Sivas’da gezdiğimiz son tarihi mekandı. Ulu Cami, Anadolu’nun en eski camilerinden bir tanesi olma özelliği yanında, Pisa Kulesi gibi eğik ve sonradan eklenmiş minaresi ile de önemli bir yer.

P4280109.JPG

Ana girişten sonra geniş bir avlu var. Bana esas ilginç gelen yer ise caminin içi oldu. Cami içinde cemaatin namaz kıldığı alandan (hıram), mihraba kadar 50 kadar çatıyı taşıyan ayak, birbirlerine kemerlerle bağlanmış. İçerisi sanki bir cami değil,  kervansaray. Bazı ayakların dibine bağdaş kurmuş ve oturmuş insanların bir kısmı kuran okuyor, bir kısmı ise tespih çekip dua ediyorlar. Bu görüntü ortama çok mistik bir hava katıyor.

IMG_2276

Dikdörtgen planlı ve zamanında ahşap damlı cami 1196/1197 yılları arasında Kul Ahi adlı bir mimar tarafından yapılmış. Minaresi ise sonradan, 1213 yılında eklenmiş. Ben İslamiyetin erken dönem camilerinin sadeliğini de çok beğeniyorum. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas’a geldiğimizden beri durmadan geziyoruz. Acıktığımız kesin ama yemeği Sivas’ın dar zamanda gezebileceğimiz son yeri olan Ulu Cami gezisi sonrasına saklamıştık. Hedefimiz ise Köfteci Kirli Ahmet Usta

Adı başlangıçta sizi ürkütse de aslında Kirli Ahmet’in Köftesi Sivas’ta tam bir marka. Ahmet Usta işi babasından devralmış, baba da kendi babasından. Yani köftecilik dededen gelme. Kirli lakabı ise seyyar arabada sanayide köftecilik yapan Ahmet ustanın ocak başında kirlenen önlüğünden gelmekte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada köfte sinirsiz kıymadan yapılıyor ve içinde sadece tuz var, başka malzeme koyulmuyor. Amaç sadece ve sadece güzel etin tadına varılmasının istenmesi. Tadı mı nasıldı? Tek kelime ile mükemmel! Bir de mekanda akşam yapılacak olan sıla gecesi için hazırlık  yapan sanatçılara denk geldik mi! Değmeyin keyfimize..

Sivas’tan Kirli Ahmet’te köfte yemeden ayrılmak çok ama çok yanlış olur…

Evet sevgili Sanal Gezginler, Sivas gezimizin bu kısmından sizlere aktaracaklarım bunlardır. Sivas’ta bir gece konaklayıp ertesi günde geride kalan konakları gezmek ve tavsiye edilen diğer yerlerde yemek içmek gerekirmiş ama olmadı.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Aslında Sivas gezimizi çok değerli bir halk ozanı olan Şentürk İyidoğan’ın atölyesini gezerek bitirdik. Ancak Şentürk İyidoğan ve Sivas’ın ozanları ayrı bir tanıtımı hak ediyor. Onu bir sonraki yazıya sakladım.

Sivas yazısını 2 Temmuz Madımak Oteli katliamını anma gününe denk getirmeyi planlamıştım. Ama sizlere doğru ve öz bilgi vermek adına bu yazı için parça parça da olsa çok okumak gerekti ve ancak bugüne denk geldi.

Olsun…

Geç olsun ama doğru ve güzel olsun, masa başında bu yazıyı okuyan siz gezginlerde “Benim Sivas’ı gezme zamanım gelmiş” hissi doğuran bir yazı olsun..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

06.07.2018 Saat 00:51

Kaynaklar:

http://www.xn--sahipatamzesi-4ob.gov.tr/?
http://www.filozof.net/Turkce/tarihi-sahsiyetler-kisilikler/14027-kaluyan-konyali-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi.html
http://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/gok-medrese-sivas
http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/ilhanlilar-devleti-buyuk-kaganli-1429
http://www.bik.gov.tr/tarih-ve-kultur-kenti-sivas-burujiye-medresesi/
http://www.sivasirade.com/haber/sifaiye-medresesi-14438.html
https://www.sivaskulturenvanteri.com/kongre-binasi/

Konya’da Kelebek Peşinde

IMG_1187-002.JPG

Kelebekleri çok severim…

Çok renkli ve cezbedici, bir o kadar da kırılgan ve  hassas ama en çok da ilginç hayvanlardır  kelebekler. Yaşam döngüleri inanılır gibi değildir. Gezilerim de, özellikle de tropikal bölgelere yaptığım gezilerimde, hep onları arar gözlerim. Hele bir de bol renkli, iri kelebeği görmüşsem, elimde makine, düşerim peşine…

IMG_1206.JPG

Konya gezimizin bir bölümünü Selçuklu Belediyesi’nin Tropikal Kelebek Bahçesine ayırdık. Öyle az buz bir alandan bahsetmiyorum!  Gezi alanı 3.500 m², toplam alanı 7.600 m² olan dev bir kompleks burası. Türkiye’nin tek, Avrupa’nın en büyük kelebek parkı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İçerisinde çeşit çeşit tropikal bitki, küçük bir şelale, müze ve yüzlerce kelebek ve kelebeğin pupası bulunuyor. Geniş bahçesi ise ayrı bir güzellikte. Bahçesinde biz gittiğimizde rengarenk laleler vardı.

IMG_0882.JPG

15 Tl giriş ücretini verip, içeriye girdik. Daha girişte tropikal iklimin sıcak ve nemli ortamı size merhaba diyor. Bir gezi rotası boyunca yürüyüş yolunu takip ediyorsunuz. Etraf uçuşan rengarenk kelebeklerle dolu. Hangisine bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Hele bir de benim gibi onları fotoğraflamak için peşlerinde koşturmaya başlamışsanız, dışarıdan komik görüneceksiniz. Ama merak etmeyin! Bu konuda yalnız kalmayacaksınız. Burada hemen hemen herkes aynı şekilde kelebek peşinde koşturuyor. Şanslıysanız peşinde koştuğunuz kelebek bir yere konuyor ve fotoğraflayabiliyorsunuz. 

P4070116.JPG

Kelebekler pupa olarak başta Filipinler, Kenya gibi ülkelerden getiriliyormuş. Gezi yolu boyunca çok sayıda içinde kelebek pupaları dizilmiş dolaplar gördük. Kelebekler yumurta ile çoğalıyorlar. Yumurtadan çıkan larva, tırtıl olarak adlandırılıyor. Sonra bu tırtıllar, iyice beslendikten sonra, kendisine bir pupa oluşturuyor. Pupanın içerisinde başkalaşıma uğrayan tırtıllar, kelebek olarak pupadan çıkıyorlar. Ne kadar ilginç bir yaşam öyküsü değil mi? Bir formdan, başka bir forma dönüşüm oluyor. 

IMG_0874.JPG

Kozasından çıkan kelebekler hemen uçamıyorlar, çünkü kanatları açık olmuyor. Vücutlarından salgıladıkları vücut sıvısı ile kanatlar canlanıp, sonrasında uçma yeteneğini kazanıyorlar. Tropikal Kelebek Bahçesinde bir bölüm içinde, çeşitli kelebek türlerinin tüm yaşam döngüsünü gösteren küçük bir müze de var. Küçük sinema salonunda bu döngüyü anlatan bir sunum da oluyor.

IMG_0932.JPG

Bu mekanda yaklaşık 15 farklı kelebek türü ve 98 farklı türden, 20.000’den fazla tropikal bitki sergileniyor. Böceklerde sergileniyor burada. Ama size bir sır vereyim; Böceklerle benim pek aram yoktur.

Kelebeklerin rahatça yaşayabileceği koşullara uygun biçimde tasarlanan yapı, üstten bakılınca kelebek formunda. Yapının dış kısmını kaplayan farklı ölçülerdeki 1760 cam, kelebeklerin yönlerini bulmasını sağlayan ultraviyole ışınlarını geçiriyor. Kelebekler narin canlılar oldukları için yaşadıkları ortamdaki en küçük değişiklikten bile kolayca etkileniyorlar. Bu nedenle yapay da olsa yaşam ortamlarındaki sıcaklık, nem gibi koşulların kontrol altında tutulması gerekiyor. Konya Tropikal Kelebek Bahçesinde ortam sıcaklığı devamlı olarak 280C (+20C), nem oranı ise %80 (+%5) civarında tutuluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Etrafta yüzlerce kelebek uçuşuyor. Hangisine bakacağınızı ve takip edeceğinizi şaşırıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kelebekler ilginç hayvanlar; 3 çift ayağı ve 2 çift kanadı var. Ağızları, bilindik ağız değil, hortum şeklinde. Kanatlar ise aslında uçları yassılaşmış kıllardan oluşuyor. Bu kıllar üst üste kiremit şeklinde dizilip kanatları yapıyor. Kelebekler ayakları ile tat alabiliyorlar. Bir nevi ayaklarında dilleri var diyebiliriz. 

IMG_1202.JPG

Tropikal Kelebek Bahçesinin çıkışında bir de hediyelik eşya satılan bölüm var. Burada ana tema tabi ki kelebek. Kelebek motifi işlenmiş kupalar, seramikler, oyuncaklar, takvimler, T şhirtlar.. Yani aklınıza gelen her türlü hediyelik eşyalara işlenmiş kelebek motifli hediyelikleri satın alabileceğiniz bir mağaza burası. Bir de kurutulmuş, mumyalanmış kelebekler var satılık. Bunların meraklıları ve koleksiyonunu yapanların olduğunu biliyorum. İlgilerini çekebilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Derler ki kelebeğin ömrü bir gündür. Bakın bu külliyen yanlış bir bilgi. Kelebekler 1 yıla kadar uzun ömürlü olabiliyorlar.  Hayatta kalma mücadeleleri de çok ilginç. Kral (Monark) Kelebekleri Kanada-Meksika arasındaki çok uzun mesafeli göç döngüsünü tamamlayamadan ölüyor ancak doğan yavruları döngüyü devam ettiriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ülkemizde 440’tan fazla, dünyada ise 18 binden fazla kelebek türü yaşıyormuş. Gezilerimin önemli bir bölümünü Güney Amerika ve Uzak Doğu Ülkelerine yaptım. Bu gezilere mutlaka küçük yürüyüşler koydurdum ve hem bu ülkelere özgü kelebekleri ve hem de kuşları görüp fotoğraflamaya çalıştım. Yani burada sergilenen bazı kelebekleri ben yerinde, doğasında görmüştüm. Ama burada, kendi ülkemde, yapay bir ortamda bile olsa onları etrafımda dolaşırken görmek beni çok mutlu etti.

Kelebekleri narin, çok renkli ve alımlı oldukları için mi seviyorum yoksa çoğu zaman boş bir çaba olmasına rağmen onların peşinde koşup fotoğraflama  arzusu mudur beni bu canlılara çeken bilmiyorum. Ama benim size tavsiyem Konya’ya kadar gitmişseniz bu güzel mekanı ve bu güzel canlıları ziyaret etmenizdir. Ya da alın size Konya’ya gitmek için bir sebep daha; Konya Tropikal Kelebek Bahçesi…

IMG_1099

Gezekalın…..

Dr Ümit Kuru

04.05.2018 Saat 09:58