• Arşivler

  • Diğer 528 takipçiye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 268.924 ziyaretçi
  • Ekim 2022
    P S Ç P C C P
     12
    3456789
    10111213141516
    17181920212223
    24252627282930
    31  

Tembellik Hakkı Saklı Karya Yolları: Karya Rotaları Taştan

Bugünkü yazıma bir şiirle başlamak isterim.

Şiirin sahibi Besalet Alkaya.

Çağımın delisiyim ben
Savrulur dururum
Bir uçtan bir uca
Orta karar yok benim
                    defterimde
Belki yüz
Belki bin
Belki de on bin yıl sonra
Çare bulunur dertlerime
Düşmanlığım sadece
Ayaklarımdaki
Ve beynimdeki zincirlere

Yukarıdaki fotoğrafta otururken gördüğünüz Besalet Alkaya, emekli edebiyat öğretmeni. Kendisini İç Karya yürüyüşümüzün ikinci gününde, Karyalılar için kutsal bir alan olan Labranda’yı gezerken tanıdık.

Antik kent gezimizi tamamlayıp, müze bekçisi Ersin Bey’in sunduğu çayları yudumlarken sevgili Reyhan’ın ortama uygun şiir okuyacağı tuttu. O güzel sesi ile hakkını vererek şiirini okurken, sandalyesinde oturan bir beyefendinin kulak kabarttığını fark ettim. Belli, sohbete katılmak istiyor ama kibarlığından davet bekliyor hissine kapıldım. İlk adımı ben attım ve “selam” deyivermiş oldum. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi tabii ki. O zaman tanıttı kendisini, o zaman öğrendik edebiyat öğretmeni olduğunu. İstanbul, Ankara, İzmir derken bir tercih yapmış, gelivermiş Milas’a. Ortamını, insanını, sakinliğini, yeşilini, börtü, böcek ve hayvanını sevince de yerleşmiş buralara. “Madem edebiyat öğretmenisiniz, bir şiir de sizden dinlemek isteriz” dedim. Yukarıdaki kendi yazdığı ve “kendimi anlatayım” diyerek başladığı ilk şiirini okuyuverdi. O ortam içinde, o güzel sesi ile bir şiirle de bırakmadık tabii ki kendisini. Program sarktı ama gezimizin adı üstünde; Tembellik hakkı saklı gezi. Günün ilk tembellik hakkını şiir dinletisi için Labranda’da kullandık.

Günümüz insanları gelişmiş mimari bilgileri ve çağa uygun iş makinaları sayesinde dağları delip, denizlerin altından geçip tüneller yapabiliyorlar. Kilometrelerce uzunlukta köprüleri denizler üstüne inşa edebiliyorlar. Ama bundan binlerce yıl öncesinde yaşamış olan insanlar yollarını o dönem şartlarında, doğanın kendilerine izin verdiği ölçülerde yapabiliyorlardı. O zamanın otobanları yol kenarlarına hedefi ve mesafeleri gösteren mil taşları yerleştirilmiş, blok taş döşeli yollardı.

İhtiyaç halinde bugün bile yöre insanları bu yolları kullanıyorlar. Günümüzde bu yolların diğer kullananları, bizim gibi kültür rotası yolcuları. Sizlerle İç Karya gezisi yazımın son bölümünde yürüdüğümüz 4 rota üzerine paylaşımlarda bulunacağım

1-Sarıkaya Köyü-Gökseki Köyü-Ketendere Köyü-Çomakdağ/Kızılağaç Köyü Rotası (8,5 km)

Doğası ve yol üstü güzel köyleri ile harika bir rota olmasına rağmen gezimizin ilk günü için yorucu bir tercihti. İstanbul’dan sabahın çok erken saatlerinde yola çıkmak zorunda olduğumuzdan güne zaten yorgun başlamıştık. İnişli çıkışlı yol yapısı nedeniyle 8.5 km’lik mesafeyi, 12,5 km gibi hissettik. Yani size vermek istediğim mesaj rotaların tabela üstünde yazan kilometresi ile hissedilen kilometresi farklı olabiliyor. Alttaki link takip ettiğimiz rotanın yaklaşık koordinatlarıdır. (https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-sarikaya-comakdag-hiking-16-3-2019-34187226 )

Yürüyüşe Sarıkaya Köyünden başladık. Ülkemizde bulunan diğer uzun yürüyüş rotaları gibi, uluslararası tarzda, kırmızı-beyaz renkleri içeren ve yolun takibini ve yönlendirmeyi sağlayan işaretleri takip ede ede yol aldık. İşaretlere dikkat etmeniz gerekiyor. Standartta işaretlemeler zorlu yollarda daha sık aralıklarla, kolay yollarda ise 200 metre aralıklarla yerleştiriliyormuş. İşaretler genelde taşlar, bazen de ağaçlar üzerinde bulunuyor.

Sarıkaya Köyü ile Gökseki Köyü arası doğa çok güzel. Çiçek ve yol fotoğrafları çeke çeke Gökseki ve Ketendere Köylerini geçtik. Bu köylerdeki taş evler, bugüne kadar gördüğüm taş evlerden farklıydılar. Özellikle de evlerin bacaları çok değişik görünüyor.

Yolun sonunda Çomakdağ‘a vardık. Çomakdağ halkı yürüyüşçülere alışık. Köy meydanındaki bakkalın önüne konan masa ve sandalyelere oturup otlu gözlemelerimizi yedik. Reyhan’ın önceden ayarlaması sayesinde köyün içindeki bir evi gezme, bu güzel taş evleri yakından tanıma şansını yakaladık. Evin sahibesi bir zamanlar bu tek göz oda içinde 7 kişi yaşadıklarını anlattı. Odanın içinde tahtalar üzerine kök boyalarla yapılan her bir çizimin anlamı varmış. Kapılar ve pencereler üzerine çok estetik ve figüratif şekiller yapılmış. Ev sahibesi gezi için ücret talep etmiyor ama bizler satış yaptıkları objelerden satın almayı ihmal etmedik.

2-Labranda-İlamet Köyü-Kargıcak Köyü Rotası (7 km)

İkinci günkü yürüyüş rotamıza Karyalılar için kutsal alan olan Labranda‘yı (ya da Laburanda) gezerek başladık.

Mutlaka burada rahipler ve aileleri ile hizmetliler yaşıyordur ama civarda yapılan kazılarda yerleşim yeri bulunamamış. Yani Karyalılar için Labraunda sadece kutsal bir alanmış. İnsanlar buraya Milastan başlayan ve 14 km uzunluğunda olan 8 metre genişlikte taş döşeli yolu yürüyerek ya da at sırtında geliyorlarmış.  Labranda’nın kutsal alan sayılması hemen yukarısındaki dikkat çekici bir kayaya dayandırılıyor. Bu kaya adeta bir yıldırım çarpmasıyla ikiye yarılmış gibi ayrık duruyor. O dönem insanlarınca bu kayanın, gök tanrısının ikamet yeri olduğuna inanılırmış.

Yarık kayanın yanında bir anıt mezar var. Kime ait olduğu belli değil. Bu yarık kayanın tam altında bir pınar kaynıyor ve buradan hala su geliyor. Antik çağda buraya bir çeşme yapıldığı düşünülüyor. Su kaynağı ve tapınak terasının hemen üzerindeki büyük kaya Tanrı Zeus Labraundos için kutsak sayılmış ve bu alanda ilk tapınak M.Ö. 6. yy’da yapılmış. O dönemde sadece kutsal alanda küçük bir tapınağa sahip bir teras ve çınar ağaçlarından oluşan bir koruluk bulunuyormuş M.Ö. 4’üncü yüzyıl ortalarında Karia Satrapı Kral Maussollos Labranda’yı ailesi için kutsal alan haline getirmiş. O ve kardeşi Idreieus Zeus Tapınağı, iki büyük Andron (dinsel yemek salonları) ve başka yapılarla alanı genişletmiş.  Bu kutsal alanın en önemli olayı, muhtemelen arka arkaya beş gün süren ve Zeus’a kurbanlar sunulan şenliklermiş. Bu şenliklerde Zeus’a kurbanlar sunulup, Andron denen büyük salonlarda ileri gelenler için ziyafetler çekerlermiş.

Labranda Kutsal Alanı gezimiz sonrasında günlük Karya Rotası yürüyüşümüze başladık. İyi dinlendiğimiz bir gecenin ardından, yokuş aşağı giden yürüyüş yolu sayesinde, düne göre çok rahat bir rotaydı. Yani tabela kilometresi ile hissedilen kilometre aynıydı. İlamet Köyünde “merhaba” dediğimiz ve tarlalarında çalışan yöre insanlarının kahvelerini içmek de nasip oldu.

Yürüyüş Kargıcak Köyünde tamamlandı. Kargıcak büyük sayılabilecek bir köy. Buradaki taş evlerin sayısı daha çok. Kargıcak’da daracık sokaklar ve taş evler arasında gezmeyi sakın ihmal etmeyin.

(İzlediğimiz yaklaşık rotanın linki https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-labranda-kargicak-hiking-33464569 )

3-Karahayıt Köyü-Yediler Manastırı-Gölyaka/Bafa Gölü Rotası (5.8 km)

Karahayıt Köyüne giderken yolumuz üzerinde olduğundan, Milas’a 12 km uzaklıktaki Euromos Antik Kenti‘ni gezerek güne başlamış olduk. Bu kentte bulunan Zeus’a adanmış tapınak, Anadolu’da en iyi korunmuş tapınak olarak kabul ediliyor.

Daha öncekilerde fark etmemiş de olabilirim ama ilk defa buradaki tapınak sütunlarının üstüne kazınmış yazılar görüyorum. Euromos küçük bir alan, burası için kısacık bir zaman ayırmanızı tavsiye ederim. Özellikle amfi tiyatroya çıkan yolda bulunan terastan görünen kuşbakışı tapınak manzarası çok etkileyici.

Yürüdüğümüz en güzel rota olarak bugünkü Karahayıt-Gölyaka/Bafa Gölü rotasını seçtik. Doğanın yeşili göz yakıyor, çiçekler coşmuş ve rengarenkler. Yalancı lavantalar, lavanta tarlasında yürüdüğünüz izlenimi yaratacak kadar yoğunlar.

Yediler Manastırına gelmeden önce Bafa Gölü’ne tepeden bakan, rüzgarın ve yağmurun zamanla şekillendirdiği büyük blok taşların bol olduğu bir düzlüğe geldik. Bafa Gölü tüm güzelliği ile ayaklarımızın altında. Antik çağda adı Maiandros olan Büyük Menderes Nehrinin taşıdığı alüvyonlar körfezi delta haline getirince Bafa Gölü denizden 30 km içeride kalmış. Bu alanda mola vermemizin bir nedeni var. Burada bulunan bir mağara içindeki duvarlarda, 8000 yıl öncesi insanlarından kalma duvar resimlerini göreceğiz.

Dr. Anneliese Peschlow bir Alman arkeolog. 1994 yılında antik Latmos (Beşparmak Dağlarının antik dönemdeki ismi) Heraklia Kentinde araştırmalar yaparken, yöre çobanlarından birisi mağarada gördüğü resimlerden ona bahseder. Dr Peschlow çobanın peşinde mağaraya gidip resimlere bakar ve 8000 yıl öncesine ait mağara duvarlarına çizilmiş boyamaları, dünyaya arkeolojik keşif olarak sunar. Sonrasında Latmos Heraklia Kentinden çok, mağara mağara bu resimlerin diğer örneklerini aramaya başlar. Dr. Peschlow, o günden sonra, içinde 500 insan çiziminin de yer aldığı 160 değişik resim grubu daha bulmuş.

Latmos duvar resimlerinde bireysel insan değil, insan toplulukları, özellikle “aile” kavramı öne çıkartılmış. Kadın-erkek çiftler, çocuklu aileler, çocuğu ile oynayan anneler çizilmiş duvarlara. Biz de Aykut’un rehberliğinde resimlerin bulunduğu bir mağarayı ziyaret ettik. İnsan gerçekten etkileniyor. Erkekler çöpten adam misali ama kadınlar profilden büyük popoları ile betimlenmiş. Ben önce kadın figürlerini tavus kuşuna benzetmiştim. Ama bu yazı için araştırma yapınca bunların kadın betimlemesi olduklarını öğrendim.

O daracık mağara içinde 8000 yıl öncesinden birilerinin yaşadığına, ev olarak gördüğü mağarasının duvarlarına ailesini, hayvanlarını çizdiğine şahit olmak müthiş bir duygu. 8000 yıl öncesinden bize miras bırakılan eserleri daha özenli korumak lazım. Araştırma yaparken gazete haberleri arasında bir tur şirketinin şirket adını, bu resimlerin yanına sprey boya ile yazdıkları haberini okudum. Kahroldum!

Bu Karya rotasındaki diğer bir durak ise Yediler Manastırı. 7. yüzyılda Anadolu’ya gelen rahipler ve keşişler tarafından inşa edilmişler. Düşmanlarından saklanmak için sarp kayalıklar arasında kalan bu coğrafyada manastırlar ve çilehaneler inşa etmiş ve buralarda inzivaya çekilmişler. Oldukça basit bir yapı kompleksi görünümünde.

Manastırın avlusu olan düzlüğün az ilerisinde fresklerin olduğu bir kaya oyuğu var. Yüzlerce yıldır bu kayanın altındaki freskler doğal şartların avantajı ile nemden ve güneşten saklanabilmiş olsa da yer yer insan eli ile zarar görmüş. Freskler en iyi tavanda seçilebiliyor. Hazreti İsa’nın hayatından bazı sahneler var.

Manastırı devam edip kayaların üzerinden kısa bir yürüyüşle tüm manastırı yukarıdan gören bir mevkiye çıktık ve kayalara yayıldık. Reyhan burada bize çok hoş bir ilahi okudu. Bu manzarada, bu ortamda çok güzel geldi.

Manastır avlusunda biraz açlığımızı ve susuzluğumuzu giderip Bafa Gölü kıyısındaki Gölyaka Köyüne doğu yürüyüşümüze devam ettik. Buradan da Kapıkırı Köyüne geçip orada bir pansiyonda konakladık.

(Yürüyüşümüzün yaklaşık rotasının linki https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-karahayit-yediler-manastiri-golyaka-10-02-2018-22556503 )

4-Tekeler Köyü-Alinda Antik Kenti-Karpuzlu Rotası (6.8 km)

Son rotamızın başlangıcı Tekeler Köyüden oldu. Bu yolun benim için en ayırt edici özelliği ise en fazla taş döşeli yol olması. Tekeli Köyünden, Alinda Antik Kentine kadar yine doğanın içinde, zeytin ve çam ağaçları arasından yürüyeceksiniz. Nisan ayı gibi baharın en civcivli ayında giderseniz renk renk çiçekler başınızı döndürecektir.

Yürüyüşümüz sonunda Alinda Antik Kentine geldiğimiz de kente kemerler altından geçerek girdik. Şehrin nekropol denen mezarlık kısmından yürüyüşe devam ettik.

Alinda, Karyalılar döneminden de eski bir kent ama parlak zamanı Hekotomnos’un kızlarından Ada’nın hüküm sürdüğü zamanlara denk geliyor. Aslında Satrap Ada’nın burada bulunmasının nedeni onun için Alinda’nın sürgün yeri olmasından dolayı. Ada’nın kardeşi Piksodaros onu satraplıktan devirip Alinda’ya sürmüş.

Alinda Antik Kentinin tiyatrosunda hissettiğim mistik duygu da beni etkiledi ama buradan en çok aklımda kalan şehrin Agorası olacak. Benim gezdiğim antik kentler arasında bütünlüğü bozulmamış en güzel antik alışveriş yeri, Alinda’nın Agorası oldu. Zamanında 3 katlı olan agora, bugün neredeyse bir bütün halinde duruyor.

En sonunda Karpuzlu‘ya vardık ve meydandaki çay bahçesinde Karya yürüyüşlerimizi tamamladık (Bu yürüyüşümüzün yaklaşık rotası https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-tekeler-alinda-antik-kenti-i-28-1-2021-64698384 ).

Evet sevgili Sanal Gezgin Dostlarım. Bu gezi yazısını, bu gezinin benim için unutulmazlarından olan Besalet Alkaya’nın bir şiiri ile bitirmek çok güzel olacak. Besalet beyin bana yolladığı onlarca güzel şiiri arasından, ruhuma en uygun gelen şiir oldu bu;

Ayaklarım sana teşekkür ederim

Gitmek istediğim yerlere

Hala götürüyorsun beni

Hem de koşar adım

Şikayet etmeden erinmeden

Gözlerim sana da teşekkür ederim

Kulaklarım sana da

Sana da ellerim

Görüyorum hala en saklı gizlileri

Duyuyorum uzaktaki fısıltıları

Ellerim elliyor ellenecekleri

Zihnimi unuturmuyum hiç

Döndürüp dolaştırıp evime getiriyor

Sapkın tezgin kaybolmuyorum hala

Bir yüreğime teşekkür etmiyorum

Zalim çok yoruyor beni

Besalet Alkaya

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2021 Saat 07:51

Tembellik Hakkı Saklı Karya Yolları: Bu Yolların Acemisinden İç Karya Rotaları

Karya Kültür Rotalarının temelde 5 ana bölgede ve 47 ayrı rota üstünde yapıldığını bir önceki yazımda belirtmiştim. Nar Gezi Tur Firması ile Nisan ayı için doğru seçilmiş bir programla 4 gün içinde, İç Karya rotalarından dördünde yürüyüşler gerçekleştirdik.

Bu rotalar; Sarıkaya Köyü-Gökseki Köyü-Ketendere Köyü-Çomakdağ/Kızılağaç Köyü Rotası (8,5 km)

Labranda-İlamet Köyü-Kargıcak Köyü Rotası (7 km)

Karahayıt Köyü-Yediler Manastırı-Gölyaka/Bafa Gölü Rotası (5.8 km)

Tekeler Köyü-Alinda Antik Kenti-Karpuzlu Rotası (6.8 km)

Bu yürüyüşler için toplamda 3 gece olan konaklamamızın 2 gecesini Milas‘da yaptık. Yıllardır Milas’tan geçer giderim ama içine girip de “Milas nasıl bir yerdir acep? Ne vardır burada?” diye merak etmemişim. Çok büyük ayıp etmişim Milas’a! Bu nedenle Milas üzerine biraz konuşmamız lazım.

Gezimiz, tam da pandemi belası nedeni ile, hafta sonu sokağa çıkma yasaklarının başladığı zamana denk geldi. Sağ olsunlar Nar Gezi ekibi, Reyhan ve Aykut, Muğla Valiliğinden özel izinle turun gerçekleşmesini sağladılar. Elimizde izin belgesi, bizler aslanlar gibi sokaklardayız. Ama gelgelim Milas halkı ve esnafı evlerde hapis. Dolayısı ile ne Milas’da akşam için planlanan lokantalara gidebildik ne de Milas esnafı ile Cumartesi-Pazar teşviki mesaimiz olabildi. Bir tek döneceğimiz gün (Salı) yerel halkın satış yaptığı otları ile meşhur Salı Pazarını gezebildik. Ama ben kendimi tanıyorsam bunun acısını çıkartırım ileri tarihlerde! Bize yeniden Milas yolları görünür ve diğer rotalarını da yaparız.

Milas tarih boyunca önemli bir yerleşim yeri olmuş. En az 5 bin yıllık tarihi geçmişinin var olduğu yazılıyor. Zamanında Karya (Karia) döneminin başkentliğini yaptığı gibi Menteşe Beyliğinin de başkenti olmuş. Bu nedenle de Milas’ın altında, üstünde olandan daha fazla tarih yatıyor. Sodra Dağı eteklerine kurulmuş, antik dönemdeki adıyla Mylasos ya da Mylasa, adını rüzgarlar tanrısı Ailos’un soyundan gelen Mylasos’dan alıyor.

Milas tarih boyunca çok etnik kökenli yaşama sahne olmuş. 19. yüzyıl sonlarında Milas nüfusunun %61’i Türk, %32’si Rum, %4’ü Ermeni ve %3’ü Yahudi cemaatten oluşuyormuş. Gümüşkesen Mezar Anıtı‘nın da bulunduğu bölgenin arka taraflarında Yahudi Mezarlığı bulunuyor.

Milas’da eski Roma Nekropolünün olduğu yerdeki tepeye MS 2. yüzyılda yapılan Gümüşkesen Mezar Anıtı dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozelesinden esinlenerek yapılmış. Biz gittiğimizde mozelenin çevresi inşaat alanı olarak kapatılmıştı. Aralardan ancak yukarıdaki fotoğrafı alabildim. Esin kaynağı olan Halikarnas Mozolesinin kopyası bu ise, bir zamanlar Bodrum’da bulunan  ve Kral Mausolos adına karısı ve kız kardeşi Artemisia tarafından yapılan mozolenin güzelliğini düşünemiyorum bile!

Amazonlar kraliçesi Hippolyte’e ait çift taraflı Altın Savaş Baltası’nı, kraliçe ile olan savaşı sonrası ondan alan Herakles, baltayı Zeus’a hediye etmiş. Efsane bu ya! Lidya kralı Giges kutsal emanet olarak saklanan Herakles’in “Altın Savaş Baltası”nı Karyalılara hediye etmiş. Onlar da baltayı; Karya, Lidya ve Mysia’nın ortak haç yeri olan, Milas yakınlarındaki Zeus Karios Mabedine gömerler. Labrys adlı bu çift taraflı balta Karya’lıların sembolü olarak tüm anıtsal yapılara kazınmış. Bunun en iyi örneğini Baltalı Kapı denen ve Milas’ın kuzeyinde bulunan kapının üstündeki kilit taşında göreceksiniz. Karyalılar Labranda (ya da Labraunda) Zeus Tapınağında sonlanan festival yürüyüşünü bu kapıdan başlatırlarmış.

Milas’ın gezi bakımından en önemli noktası üzerinde bulunan leylek yuvası nedeni ile halkın Uzunyuva adını taktığı Roma dönemi eserlerinden Menandros Sütunu, mezar hırsızlarının soyduğu içinde sadece lahtin kaldığı Hekatomnos Anıt Mezarı ve Hekatomneion Kutsal Alanı, Milas Evi Konağı, Milas Halı Müzesi olan Arkeopark. Buraya epey bir zaman ayırmak ve müze içinde 20 dakika kadar süren tanıtım videolarını izlemekte fayda var.

Zeus Karius-Hekatomnos Mezar Anıtı

Tur sırasında rehberimiz Reyhan’dan dinledikçe, yetinmeyip eve dönüşte okudukça ve videoları izledikçe sinirden kudurduğum bir öyküsü var buranın (önereceğim en güzel video yandaki linkte https://www.youtube.com/watch?v=G55q9H0hhyY ).

Zeus Karios Tapınak kalıntıları

Siz de bu satırları okuyup hikayeyi öğrenince eminim benim gibi köpüreceksinizdir. Aslında 2400 yıl önce bu alanda sadece Karyalı büyük devlet adamı ve savaşçı Kral (ya da Satrap demek daha doğru olur) Hekatomnos’un Mezar Anıtı mevcutmuş. Bulunması Tutankamon’un Anıt Mezarının bulunması kadar heyecan yaratan ve bu alanın geçici Dünya Kültür Mirası listesine girmesine neden olacak kadar önem verilen mezar odası, toprak düzeyinden 18 metre aşağıda bulunuyor.

İlerleyen zaman içinde Roma, bu anıt mezar üzerine Zeus’a adanmış bir tapınak yapmış ve yukarıda fotoğraflarını gördüğünüz büyük blok taşlar tapınağın podyum denen kısmını oluşturuyor. Üzerinde bulunan Zeus Kairos Tapınağı nedeni ile, 1995 yılına kadar, Hekatomnos’a ait anıt mezardan kimsenin haberi olmamış. Bu sırada burada (Zeus Karios Tapınak alanı) kazı çalışmaları yapan Alman arkeolog Frank Rumscheid tapınak altında bir anıt mezar olabileceğini dillendirmiş. Ancak 1,8 metre kalınlıkta kocaman mermer blokların altında bir anıt mezar olacağına da kimse ihtimal vermemiş. Hazine arayıcıları hariç tabii ki! Onlar bu teoriyi ciddiye almışlar. Yükte hafif pahada ağır her hangi bir tarihi esere, en kısa zamanda ulaşmak için her şeyin mubah olduğu bu insanlara göre en küçük bir olasılık bile değerlendirilmelidir. Onlar da öyle yapmışlar zaten!

Daha önce podyum üzerinde bulunan eskilerden kalma metruk bir evi satın almışlar ve ufak tamiratlar yaparak oturur hale getirmişler. Asıl amaçları da evin altından kazı yaparak Hekatomnos’un Anıt Mezarına ulaşmak. 2008 yılından 2010 yılına kadar da bu işi yapmışlar. Elmas uçlu dev matkaplarla büyük mermer blok taşları oymuşlar. Mahalleli “Buradan anormal gürültüler geliyor, evlerimiz sarsılıyor, titriyor. Bu eve giren çıkan belli değil, yabancı plakalı arabalar gelip gidiyor” diye şikayet etseler de ne polis ne adli makamlar işin üstüne eğilmişler. İstanbul’dan tanışıklığımız olup da sonradan Milas’a taşınan karı-koca dostlarımızla Milas’da görüştüğümüzde söyledikleri cümle “Bu soygunu göz göre göre yaptılar, kimse de ilgilenmedi. İlgileneni de, delil göstereni de kasıtlı olarak ciddiye almadılar!” oldu. En son artık lahit kaçırılacakken, lütfen bir baskın yapılmış ve lahit kurtarılmış. Ne kaçırıldı? Nereye kaçırıldı? Kimse bilmiyor. 2018 yılında bu anıt mezardan kaçırılan Hekatomnos’un yukarıda fotoğrafı bulunan altın tacı İskoçya’da yakalandı ve bu eser Türkiye’nin girişimleri ile geri alınıp, Ankara’daki Medeniyetler Müzesinde sergileniyor. İnşallah bu lahitten kaçırılan diğer eserler de geri alınabilir.

Lahitin aslını görme şansımız yoktu. Arkeopark’ın tanıtım bölümünde, yukarıda, fotoğrafını gördüğünüz alçıdan imitasyonunun dört bir yanında bulunan kabartmalar lahitin eşsizliğini gösteriyor. Arkeopark’ta bulunan ve Milas Konaklarının örneklerinden olan Emin Ağa Konağı (1890 tarihli), Milas Halı Müzesi gezmeye değer yerler, lütfen zaman ayırın.

Milas’ın gezilecek yeri çok. Meraklısı için, Milas’ı hakkıyla gezmek için bir tam gün gerekir. Milas içinde konakların restorasyon görmüş olanından fazla, yıkıldım-yıkılacağım diye bağıranları var. Yani her taraf eski Milas Evi dolu. Milas’da bir de Macar Evleri denen ve Avrupa’da gördüğümüz taş evlere benzer evler var. 1919 yılında Rodos’u ziyaret eden Milas’ın Kaymakamı, orada gördüğü evleri beğenip, Milas’a davet ettiği Macar mimarlara bu evleri yaptırmış, bu nedenle de evlerin ismi Macar Evleri kalmış .

Arasta, restore edilmiş Çöllüoğlu Hanı, 1737 tarihli Ağa Camisi, artık kullanılmayan ama gördüğüm en güzel binalardan olan Öğretmenevi ve renkli Salı Pazarı Milas’ta gezmeniz gereken diğer yerler arasında. Arasta içinde Arastam adlı lokantada yediğimiz kavurma, özellikle ciğer müthişti. Ciğer yanında süzme yoğurt, közlenmiş acı biber ve tazecik pide de veriyor. Ciğer boş gitmez diyene de içecek servisi yapılıyor. Ne demek istediğimi anlamışsınızdır

Şundan eminim ki Milas yemeklerinden hiç bir şey tadamadık. Böyle olmasa Milas Yemek Kültürü diye kocaman bir kitap yazılmazdı. Milas’a yeniden gitmek için bir diğer nedenimiz yemeklerini tanımak için olmalı.

İç Karya yazımın yürüyüş bölümü kaldı. Onu da yakında yazar ve konuyu bitiririm.

Şimdilik hoşça kalın, gezekalın…

Dr Ümit Kuru

Saat 18:25

12.04.2021

Tembellik Hakkı Saklı Karya Yolları: Bu Yolların Acemisinden İlk İzlenimler, Temel Bilgiler

İnsanoğlu, var olduğu ilk çağlardan bugüne, bazen yakın bazen hiç tanımadığı uzak coğrafyalara seyahat etmeyi hiç ama hiç bırakmamış.

Seyahat olgusu, başlarda barınma ve yemek bulma gibi yaşamsal gereksinimlerin giderilmesini sağlarken, tarih boyunca dini, ticari, askeri ve sosyal amaçlarla yeni şekillere de bürünmüş. Kutsal bir alana yapılan ziyaret, ticari malların taşınması, yeni bölgelerin keşfedilmesi, askeri yolculuklar, mevsimsel göçler gibi çok sayıda seyahat biçimi insanoğlunu ve uygarlıklar tarihini şekillendirmiş. Kültürler, gelenekler, diller, dinler birbirleri ile tanışmış ve birbirlerinin içine geçmişler.

İnsanoğlunun seyahat olgusu yolların yapılmasına, rotaların oluşmasına neden olmuş. İnsan doğası gereği pratik olanı tercih ettiğinden, yerleşim yerleri ortadan kalkmadıysa, bu rotalar ve yollar hep var olmuşlar.

Son zamanlarda kayıp yolların izini süren bilimsel çalışmalar yapılıp, tarihsel değerleri ve doğa güzellikleri ile ülke turizmine kazandırılıyor. Yüzyıllar öncesinin taş yollarını takip etmek artık önemli bir aktivite oldu.

İspanya’da bulunan “Santiago de Compostela Hac Yolu” 1984 yılında ilk Avrupa Kültür Rotası olarak ilan edildi. Bu rotanın 1993 yılında UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından “dünya mirası” olarak ilan edilmesinin ardından diğer ülkeler de tarihin unutulmuş yollarını teker teker ortaya koydular ve turizme açtılar.

Bu yolların bir kısmı tarihin belirli bir döneminde gerçekten kullanılmış ulaşım güzergâhlarını oluşturuyorlar. Bu rotalara fiziksel açıdan bakıldığında yolların günümüze ulaşmış bazı kalıntıları izlemek mümkün olabiliyor. Bu kalıntılar bazen yer döşemeleri, blok taşlar, mil taşları, köprüler, kapılar olurken bazen de yol üzerinde konaklama, ticaret veya savunma amacıyla kullanılan hanlar, kervansaraylar, kaleler gibi anıtsal yapılar oluyor. Örneğin Çin’den başlayarak Anadolu üzerinden Avrupa’ya açılan İpek Yolu bu yolların en eskilerinden bir tanesi. Bu yol toplu insan hareketlerine neden olmuş, kültürel, ekonomik ve sosyal etkileri çok olmuş. Bir de Evliya Çelebi, Aziz Paul ya da Büyük İskender’in tarihte takip ettiği toplumsal olmayan ama keşif, ibadet veya fetih amaçlı yollar var ki bunları da gerçekten kullanılmış rotalar arasında sayabiliriz. Bence kültür rotası tanımına gerçekten uyan yollar bunlar.

Kültür Rotası olarak tarif edilen bir kısım rota ise geçmişte kullanılmamış ancak çeşitli amaçlarla günümüzde planlanmış ve geliştirilmiş rotaları oluşturuyorlar. Başlıca hedefleri yerel kalkınmanın desteklenmesi, alternatif turizmin canlandırılması, doğal ve kültürel mirasın korunması şeklinde belirlenen bu rotalar belirli bir tema etrafında geliştirilen, kültürel ve doğal mirasın temel malzeme olarak kullanıldığı, planlanmış güzergâhlar. Gastronomi ve şarap rotalarını bu türe örnek verebiliriz.

Ülkemizde Kültür Bakanlığının ve bazı sivil toplum kuruluşlarının desteği ile ortaya çıkan 17 adet kültür rotası var;

Likya Yolu, Hitit Yolu, Frig Yolu, Karya Yolu
St. Paul Yolu, Hz. İbrahim Yolu
İstiklal Yolu
Kaçkar Dağları, Küre Dağları, Ağrı Dağı
Via Egnatia
Evliya Çelebi Rotası
Gastronomi Rotası
Sarıkamış Rotası
Yenice Ormanları

Bunların en çok bilineni Likya Yolu, en uzun olanı ise Karya Yolu. Bu satırların sahibi de ilk defa bu yollardan bir tanesini yürüme şansını yakaladı ve taze taze sizlerle paylaşacak.

Diğer rotaları henüz bilmiyorum ve eminim onlar da müthiştir ama 4 gün boyunca bazılarını yürüdüğümüz Karya Rotasını mutlaka yapmanızı tavsiye ediyorum. Sizlere de bu yol ile ilgili genel bilgilerle, kendi izlenimlerimi aktarmak isterim. Hemen başında söyleyeyim ki bana hitap eden şekli ile tembellik hakkım saklı olarak Karya Yolunun bir kısmını gezdim. Belki bu tanım size garip gelecek ama bunu da başka bir tür seyahat olarak kabul edin. Sonuçta 800-850 km’yi bulan, 47 yürüyüş rotası olan Karya Yolu’nun tamamını yürümem de mümkün değil.

Rotanın en iyi örnek kısmını yürümek ama sindire sindire etrafı keşfede keşfede, çiçeğine böceğine ağacına selam dura dura, yol üstü yerel insanına dokuna dokuna yürümek benim tercihim. Yol üstünde yeni açmış bir çiçeği fotoğraflamadan geçsem, kendince senfonisini dillendiren bir kuşa kulak kabartmadan geçip gitsem, Bafa Gölüne bakan hakim bir tepede, bir kaya üstüne oturup manzaraya karşı çayımı yudumlamasam rotaya da, doğaya da ayıp ederim. Sonuçta bizim yaşımızdakiler için rotayı en kısa sürede tamamlayıp madalya kazanmak gibi bir amaç olamaz. Zaten emin olun ki benim tarzımda dur kalk yürüyüşlerde 6 km lik bir rotanın hissedileni de 9 km’yi buluyor.

KİMDİR BU KARYALILAR?

Karyalılar dedikleri Anadolu’nun kadim halklarından sayılıyor. Dilleri daha tam olarak çözülememiş. Türkiye’nin güneybatısında Büyük Menderes Nehri ile Dalaman Çayı arasında kalan bölge M.Ö. 11. yüzyıldan itibaren Karya olarak biliniyor. MÖ 545 yılına kadar kent devlet olarak bağımsızlıklarını korumayı becermişler. Ama sonra Persler’in hakimiyeti altına girip, onların adına ülkelerini yönetmişler.

O dönemler Persler’in en kuvvetli zamanları ve Anadolu’yu işgal ettikleri yıllar. Persler aldıkları her yeri bir Pers soylusu ya da komutanı ile satraplık denen şekilde merkeze bağlı olarak yönetiyorlar. Ama Karya’lılar iyi askerler ve civar kent devletlere karşı Perslerin savaşlarında yararlılık ve bağlılıkları nedeni ile Persler bir dönem Karya hanedanlarının satrap olarak Karya’yı yönetme ayrıcalığını onlara tanıyorlar.

Halikarnassos Mozolesi

Karya kadınları sosyal yaşamda çok etkinler, edindiğim izlenim sanki anaerkil bir toplumlar. Devleti kadınlar yönetebiliyorlar. Örneğin bilgisi, akıllı olması ve cesurluğu ile bilinen  Kraliçe Artemisia , Pers ordusunun yanında Karya ordusunun başında savaşmış. Hekatomnus ile başlayan Hekatomnidler Döneminde Karya ülkesini baba Hekatomnus’dan sonra oğulları Mausolus, Idrieus ve Pixodarus ve kızları II. Artemisia ve Ada yönetmişler. Hanedanlığın asil kanına başka kan karışmasın diye kardeşler birbirleri ile evlenmişler. Devletin yönetim başkenti önceleri Mylasa (bugünkü Milas), sonra ise Halikarnassos (Bodrum) olmuş. Karya’yı tüm dünya, dünyanın yedi harikasından birisi olan Halikarnassos Mozolesi ile tanıyor. Bugün yerinde olmayan mozolenin özelliği kolonları ile Yunan mimarisi, piramit çatısıyla ise Mısır mimarisinin özelliklerini taşıması. Çok kültürlü mimarinin en önemli eserlerinden sayılıyor.

Karyalılar önce Büyük İskender’in sonra da Roma’nın hakimiyetine giriyor.

KARYA YOLU

Karia (Karya) antik bölgesinde uzun mesafeli yürüyüş yolu rotası çalışmaları 2009 yılında başlamış ve 2012 yılında tamamlanmış. Karya Yolu, Muğla ve Aydın illerimizin sınırları içinde kalan, 820 (kimi kaynakta 850) km uzunluğunda, 47 yürüyüş parkurundan oluşan, bir yürüyüş rotası. Parkurlar Bozburun Yarımadası (9 rota), Datça Yarımadası (12 rota) , Gökova Körfezi (8 rota) , İç Karya (11 rota) , Muğla ve Çevresinde (7 rota) bulunuyor.

Biz bu gezimizde İç Karya Bölgesine ait parkurlardan 4 tanesini yürüdük. Mavi olarak sadece Bafa Gölünü gören bir rota olsa da Karya tarihine ait antik kalıntılar içinden, zeytin ağaçları, çam ağaçları aralarından geçen, yürüyüşün zamanı olarak da çiçeklerin adeta birbirleri ile yarışırcasına renk verdiği bir doğa içinde, çok tipik ve kendine özgün köy evleri ve tabii ki müthiş sıcakkanlı insanları ile rahatlıkla tekrar yürüyebileceğim bir parkurdu. Tembellik hakkımızı da kullanarak yaptığımız İç Karya rotası yürüyüşü fotoğrafik açıdan da müthişti.

Bir sonraki bölümde size bu parkurları bol fotoğrafla anlatmaya çalışacağım. Ve tabii ki uzun bir bahsi hak eden başka bir yer olan Milas’da yeteri kadar ayrıntılı paylaşımı hak ediyor.

Şimdilik Gezekalın

Karadeniz Yaylalarından Renk Cümbüşü; Aman Dikkatli Gez Dostum !

P7041632.JPG

Hey dostum!

Gezerken çevreni görebiliyor musun gerçekten? Yoksa sadece bakıyor musun?

Yeşil sadece yeşil, çiçek sadece çiçek midir senin için? Yeşile, çiçeğe bakarken için kıpır kıpır olup gözlerinin kamaştığı oluyor mu hiç? Kendini mutlu ve çok şanslı hissettiğin olur mu o anlarda?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu an keşke hiç bitmesin” dedin mi ya da ” Sağlığım ve zamanım müsaade etse de bu anı bir daha  yaşasam” diye düşündün mü hiç? Dakikalarca o çiçeğin güzelliğini seyredip de yanından ayrılamadığın oldu mu?

Farklı bir çiçek göreceğim diye sağa sola bakınırken hiç tökezleyip düştüğün ama umursamadığın olur mu?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yağmur sonrası ağaçların, çiçeklerin yapraklarına düşen damlacıklara dikkat ettin mi hiç? Nasıl da güzelleştirirler yaprağını, dalını o ağacın ve çiçeğin! Biliyor musun? Dikkatle bakarsan o damlacık içinde yansıyan kendini bile görebilirsin…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Peki o çiçeğin, yaprağın üstünde devam eden yaşama şahit oluyor musun? Örneğin bir çiçekten nektar toplayan arılara denk geldin mi hiç? Ayaklarına yapışan ve bazen uçmasına bile engel olacak kadar çok olan polene dikkat ettin mi? Bir kilo bal için arıların tam 14 milyon çiçeğe uğraması gerektiğini biliyor musun?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kelebekler, sabah erken saatlerde kanatlarını açarak kuruturlar, yani kanadı açık ve hareketsiz bir kelebek fotoğrafı çekmek istersen, şansını sabah deneyeceksin. Küçük bir yağmur damlası o hayvancıklar için nasıl bir bomba etkisi yaratıyordur bir düşünsene!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yapraklar üzerinde dolaşan, hiç doymayacakmış gibi yaprağı yiyen çekirgeleri görür müsün? Bir yandan ” Bunlar ne obur, ne zararlı hayvanlar” derken, bir yandan da “Yapraklara nasıl da şekil vermişler? Dantel gibi işlemişler yaprağı!” diye hayranlık duydun mu?

Kaçkar Dağları Milli Parkı, içerdiği nadir flora, fauna çeşitliliğinden dolayı Dünya Doğa Koruma Vakfı (WWF-World Wildlife Fund for Nature) tarafından, dünyanın korunması öncelikli 100 bölgesinden biri olarak seçilmiş, haberin var mı?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaçkar yaylalarını gezerken “Kaç tane çiçek görmüşümdür acaba?” diye meraklanır mısın? Gözlerin farklı olarak başka hangi çiçeği görebilirim diye etrafı  radar gibi  tarar mı?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hiç gördüğün çiçeklerin adını merak ettin mi? “Bu kadar çok çeşide doğa neden gerek gördü acaba?” diye düşündün mü? Yöre insanı hangi bitkinin çayını içer, hangi hastalığa şifadır diye toplar biliyor musun? “İyi bir bitki olsa ineğim yerdi” diyen bir yöre insanına denk geldin mi?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yaylalarda otlayan ineklerin memeleri ne kadar da büyük olabiliyor! Sanki sütle dolu memeleri patladı patlayacak gibiler. Yaylalarda gezerken ilk defa sizi görse de, yüzünüze yansıyan sevgiyi hissettiklerinde, kuyruklarını sallaya sallaya yanınıza gelen ve yol boyu size eşlik eden çoban köpeklerine denk gelmişsindir mutlaka….

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ve o yaylalarda yaşayan insanlar.. Yüzyıllardır sürdükleri yaylacılık geleneğini, günümüzde de devam ettirme çabaları ne muhteşem değil mi? Avusor Yaylası mezarlığında yatan ölülerin yaklaşık yarısının ölüm nedeninin, temmuz ayında gerçekleşen donma sonucu ölüm olduğunu öğrenmek beni çok sarsmıştı, seni de sarsmalı ve yaylacıların mücadelelerine olan saygını arttırmalı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bilir misin? Yaylacılar evlerini toprak seviyesinde, yamaç sırtlarında ve mutlaka tek katlı olarak yaparlar. Adına yörede pag dedikleri bir katlı evlerde, en fazla 3 odada tüm aile paylaşırlar yaşamı. Onların çok katlı evden gelecek rant dertleri yoktur, dağlardan gelebilecek olan çığdan sağ kalmaktır tek dertleri. Kaçkar Yaylalarını severler ama ondan gelebilecek şerden de korkar ve önlemlerini alırlar.

Yaylacılara, yöre insanına mutlaka bir dokun, onlarla iletişime geçmeye çalış. Geleneklerini bozuyoruz, hayvanları için hayati öneme sahip  otlaklarını çiğniyoruz diye bazıları bizlere kızgınlar. Ama olsun! Yine de bir dene, zarar vermeye gelmediğini göster. Onlardan öğrenebileceklerinin bazılarını kitaplar yazmıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Unutma ki biz ne kadar onları merak ediyorsak, onlar da bizi en az o kadar merak ediyor ve izliyorlar. 

Ve yayla çocukları.. Sanki onlar, şehirde yaşayan yaşıtlarına  göre daha mı mutlular nedir? Ellerinde cep telefonları, bilgisayarları yok ama sence de daha çok gülmüyorlar mı şehirli yaşıtlarından? Daha girişken, daha atılgan ve daha sevecen değiller mi?

Yaylalara astıkları derme çatma tabelaları sakın okumadan geçme derim! Birkaç kelime ile aktarılan bilgeliği görebilirsin o yazılarda..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaçkar Dağları Milli Parkı, şırıl şırıl akan dereleri, renk renk çiçekleri, asırlık ağaçları, ne zaman geleceği belli olmayan sisi ve yağmuru, dikkatli bakmazsan gözden kaçan mikro yaşamı, çevresi ile uyum içinde ve kendine özgü hayat felsefesine sahip yöre insanı ile bir bütünlük gösteriyor. 

Burayı gezerken bu bütünü gezmen, görmen ve yaşaman gerekiyor. Biri olmadan, diğeri mutlaka eksik kalacaktır. Böyle yaklaşırsan daha çok zevk alacak ve nasıl bir güzelliğe şahit olduğunu anlayacaksın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ve horon! Horon içkisidir, eğlencesidir ve yaşamıdır Karadeniz insanının. Dağda, yaylada olması fark etmez, Kaçkar Yaylaları onun eğlence mekanıdır. Bir yerden gelen bir tulum, bir kemençe sesi mutlaka duyarsın. Eee! Kemençe, tulum duyar da oynamaz mı yayla insanı? Katıl onlara, çekinme.. Bırak ellerini onlar yönlendirir seni, çekip çeviriverir. Türkülerinin sözlerine bir kulak ver, sözlerin içindeki yaşanmışlıkları mutlaka hissedeceksin. Kendileri ile alay edebilirler türkülerindeki sözlerle.

P7062229-001.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kendin tek başına da gezebilirsin ama yanında duygularını paylaşan biri ya da birileri varsa ne şanslısın! Ama seninle aynı duyguları, zevki, heyecanı yaşamıyorsa yanındakiler, koyver gitsin, sen doğanın keyfini çıkar…..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meraklısına Dip Not 

Adının kökeni Ermenice’den kaynaklanan Kaçkar (khachkar-Ermenice Haçlı taş anlamında) Dağları’nın, Çamlıhemşin civarında bulunan güzel yaylalarını (Elevit, Çat, Palovit, Sal, Pokut, Gito, Ambarlı, Kavron, Avusor, Ayder, Çiçekli Yaylası, Galer Düzü) Temmuz ayı ilk haftası içinde Horonevi‘nin bir etkinliği olarak 1 hafta boyunca gezme şansımız oldu.  Çat Köyü sınırları içinde Toşi Pansiyon adlı tesiste konakladık. Konakladığımız yerden günlük gezilerle civar yaylalara (rehberin dediğine göre 38 tane irili ufaklı yayla mevcutmuş) çıktık. Ulaşım ve rehberlik hizmetini Kaçkarlı Turizm şirketinden aldık. Tüm gezi boyunca bize kemençesi ve güzel türküleri ile tanıdığım en amatör ruhlu ama en profesyonel sanatçı Yunus Emre Kurt eşlik etti. Hepsine teşekkür ederim.

P7072374.JPG

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

11.07.2019 Saat 19:23

Ozanlar Diyarı Sivas’ta Bir Ozanla Tanışmak:Aşık Veysel İzinden Gidenler

fft16_mf10121310Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

          Aşık Veysel Şatıroğlu

Yukarıdaki dizeler halk ozanı Aşık Veysel‘e ait. Aşık Veysel Sivas’ın Şarkışla İlçesi doğumlu.

Suyundan mı, toprağından mı, insanlarının genlerinden mi? Nedendir bilinmez, ama bilinen bir şey var ki Sivas’ın topraklarından halk ozanı fışkırmış. Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Aşık Hüseyin, Hasan Devrani, Talibi Coşkun, Muhlis Akarsu, Ali İzzet Savaş, Serdari, Ruhsati, Feryadi bu kentin ismi çok bilinen ozanları. Sivas’lı ozanlar içinde adı yayılmamış, yazılmamış olanlar yok mudur? Mutlaka vardır. Onları yöre insanları dinlediler ve adı yazılmamış bu ozanların şiirleri, türküleri derlenemeden, onlarla birlikte yitip gittiler…

P4280185.JPG

25 Ekim Aşık Veysel’in doğum günü. Bu sene gezdiğim ve http://www.gezekalin.com  (https://gezekalin.com/2018/07/05/sivasda-bir-gun/) sayfalarında hikayesini sizlerle paylaştığım Sivas’ta bir gönül insanını, bir ozanı, bir saz yapım üstadını tanıdım ve hikayesinden, sazından, sözünden, hayat görüşünden çok etkilendim. Onun adı Şentürk İyidoğan. Aşıkların büyüklerinden, Aşık Veysel’in doğum gününde, onun ayak izlerinden giden sevgili Şentürk İyidoğan’ı siz sanal gezginlere kendi ağzından, benim izlenimlerinden anlatmak isterim.

İlkokul yıllarında mesleğine destek olmadan başlayan bağlama ustası Şentürk İyidoğan, 4 Eylül Sanayi Sitesi’ndeki küçük atölyesinde bağlama imalatı ve tamiri yapıyor. O bir saz üstadı ve günümüz ozanlarından.

Yedi kardeşten en küçüğü Şentürk, babasının kıymetlisi. Kendi ağzından dinlediğimize göre saz ile onu tanıştıran da babası. Babası ona gürgen ağacından yapılma bir saz alıyor.  Küçük Şentürk sazını alıp, yıllarını saz yapmaya adamış ama istediği kalitede sazı bir türlü yapamamış köydeki Hıdır amcasına götürüyor ve ondan sazını akort etmesini ve mümkünse saz çalmayı öğretmesini istiyor. Onu dinleyen Hıdır amcası, onun hayatını değiştirecek sözü söylüyor; “Oğlum! Sen saz çalmayı niye öğreneceksin? Sen saz yapmayı öğrensene. Bak! Orada köy yolu üzerinde diken ardıcı ağacı var. O artık tam sazlık olmuştur, onu kes ve saz yap”

Bu söz onu başka bir yola sokmuş.  Hıdır amcası tarifleri ve yardımları ile 2 senede ilk sazını yapmış. Sazı yapan, sazı çalmaz mı? Saz çalmayı da öğrenmiş ve ilkokul 2. sınıfta, 23 Nisan şenliklerinde kendi sazını çalıp, arkadaşlarına dinletmiş.  Sazı yapmış ama zamanla yaptığı ile yetinmemiş. Ne de olsa acemi işi! Sazı onun istediği şekilde düzeltmesi için ilkokul 3-4. sınıflarda iken uzak bir köyde, şimdilerde adı Bakımlı olan, o zamanların Fertelli Köyünde, zamanının iyi bilinen saz yapım ustası Celal Ustaya ulaşmış.  Celal Usta işin ustasıdır ama yıllardır saz yapmak için diken ardıcı ağacı bulamamış. Küçük Şentürk, diken ağacından yapılma acemi işi kendi sazını Celal Ustaya gösterdiğinde ve onun takdirini kazandığında doğru yolda olduğunu anlamış. Artık Şentürk sadece sazı iyi çalmayı değil bunun yanında, işin geleneği ve göreneğini de koruyarak iyi bir saz yapım ustası olmayı da hedefine koymuştur. İlerleyen zamanlarda ilk saz yapım atölyesini 1992 yılında Zara’da açar sonra da atölyesini Sivas’a içine taşır. Gerek Zara’da gerekse de Sivas’ta iyilerle tanışır ve kendini iyiden iyiye geliştirir. Sazlarını eski geleneklere göre yapar, sözlerini yazar ve bir aşık olarak söze döker. O aynı zamanda bir Aşıktır

Saz Üstadı Şentürk, Aşık Şentürk yaklaşık 40 yıldır bağlama üretiyor. Sazlarını hala geleneksel yöntemlerle imal ediyor ve çoğunlukla dut yaprak, ardıç yaprak ve dut oyma sazlar yapıyor. Balta sazları, dede düzeni sazlar, zaman zaman cura ve kopuz da imal ediyor. Ama daha önemlisi kişinin ses tonuna özel saz yapıyor. Yaptığı her bağlamanın kendine has bir kimliği var. Bağlama onun için bir şahsiyet ve onlarında her birini, diğerinden ayıran bir kimliği olmalıdır. Şentürk İyidoğan elinden çıkma bağlamasını alan birisi ne aldığını, hangi ses tonunda olduğunu ve bu bağlamayı alanın hangi seste eserlerini okursa iyi olacağını söyleyen bir kimlik kartına sahiptir. Ülkede adı bilinen çok sayıda saz sanatçısına, ozana bağlama yapmış Şentürk İyidoğan.

Şentürk İyidoğan’ın diğer bir iş edindiği konu ise ünlü ozanların eski sazlarını toplamak. Aşık Veysel, Davut Sulari gibi birçok ünlü ozanın sazlarını toplayan Şentürk Usta, zamanla bu sazları bir müze içinde sergilemeye karar vermiş ve atölyesinin karşısına günümüz bazı sanatçılarının da maddi manevi desteği ile küçük bir müzeyi, Ozanlar Müzesi‘ni kurmuş. Hangi sanatçı kimin eserini okuyorsa onun küçük heykelinin yapım maliyetini karşılamış ve o ozanın eski sazı heykelin yanında yer almış.  Aşık Şentürk’ün gezdirdiği müzede, Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Neşet Ertaş, Aşık Mahsuni Şerif, Davut Sulari, Ruhsati, Ali Ekber Çiçek, Muzaffer Sarısözen, Feyzullah Çınar, Kaygusuz Abdal, Nesimi Çimen, Murat Çobanoğlu, Seyit Meftuni gibi ozanların büstleri yer alıyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

O bu müzeyi bir edep, erkan odası olarak görüyor. Buraya gelen ziyaretçilerin, özellikle çocuk ve gençlerin, burada dinleme kültürünü öğrenmelerini ve edep, erkan odasının da gelecek kuşaklara aktarılmasını istiyor. Aşıklarımızı ve toplumdaki yerlerini özellikle bizden sonra gelecek kuşaklara aktarmayı, onları tanımalarını ve felsefelerini anlamalarını istiyor. 

P4280131.JPG

Atölyesini ve müzesini ziyaretimizde hem kendisi şahsen tanıdık ve hem de o güzel insanı sazı ve sözü ile dinledik. Sivas’a gelmişseniz sakın ola bu güzel gönül insanını, ozanı ve bağlama yapım ustasını ziyaret etmeyi unutmayın. Size anlatacak örnek bir yaşamı, dinletecek güzel sesi, kulaklarınızdan silinmeyecek bağlamasından çıkan tınıları ve kendi elleri ile sunacağı demli bir çayı olacaktır. 

Aşık Veysel’lerin, Şentürk İyidoğanları’n bol olduğu bir ülkem olsun…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

25.10.2018  Saat:21:30