Sille

P4060452.JPG

Kerim’i bir yaylıya bindirdiler. 
Adapazarı. 
Sonra belki on gün, belki on beş, 
                      kağnılar, mekkâre arabaları, 
sonra, gitgide daralan nefesi, 
Yahşıhan, 
              Konya, 
                         Sile nahiyesi 
                         (burda malûl gaziler için 
                                         takma kol ve bacak yapılıyordu), 
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. 
Hâlâ rüyalarında görür Kerim 
                   incecik bir yoldan eşekle gelip 
                                          üzerine doğru eğilen 
                                          bu çiçekbozuğu insan yüzünü. 
Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar. 
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. 
Yirmi gün geçti aradan. 
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden 
                                          Kerim’i kambur çıkardılar.

nazim1Yukarıdaki dizeleri büyük şairimiz Nazım Hikmet Ran’ın “Kuvayi Milliye Destanı” adlı şiirinden aldım. Mavi gözlü şair Kuvayi Milliye Destanı’nı 1939’da yazmaya başlar, 1941’de bitirir. Kuvayi Milliye DestanıNazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşını “baplar” (başlıklar) halinde anlattığı destandır. Her bir bapta destanın kahramanlarından hareketle, destanın kendisi anlatılır. İkinci bapta Nazım Hikmet, Kambur Kerem’in öyküsünü ve onun yaralanma sonrasında cephe gerisinde şifa bulacağı yere nakil öyküsünü anlatır. Kambur Kerem bu seyahatinde Konya’nın Sille nahiyesinden de geçer.  Yazıya Nazım Hikmet’in dizeleri ile başlamamın nedeni ise bu destanda bahsedilen Konya’nın Sille yerleşim yerinin bugünkü gezi yazımın konusu olmasındandır.

IMG_0776.JPG

Sille kadar güzel ve özel bir yerin tanıtım eksikliği mi vardı? Bende mi eksiklik vardı da bu zamana kadar gezmedim? Bu kısma karar veremedim. Tamam; Bugüne kadar burayı ziyaret etmemiş olmanın faturasını kendime kesiyorum! Ama Konya turizminden  sorumlu insanların da  bence büyük eksiklikleri var. Bir kere en büyük eksiklik yönlendirme tabelalarının azlığıdır. Konya’nın tamamı için gözlemim odur ki, tarihi eserlere, mekanlara yönlendirme tabelaları neredeyse sıfır. Cep telefonumdaki Google amcanın haritaları olmasa Konya içinden çıkıp ta 8 km ötedeki Sille Köyü’nü bulmam zor olurdu. Eserlerin önlerine konması gereken bilgilendirici tabelaları hiç göremedim diyebilirim. Eserlerin çevre düzenlemesi ve restorasyonları için yapılan güzel çalışmaları, bu gibi basit şeylerle sonuçlandırmamak eksiklik bence. 

P4060426.JPG

Akşehir sonrası, Konya içinden geçip Sille’ye vardığımızda saat 17:00’leri bulmuştu. Sille daha girişte insanı etkiliyor. Sille Deresi, üstüne kurulu eski-yeni köprüler ve belediyenin dere yatağına koyduğu fıskiyelerle bir başka güzel duruyor. Önce konaklama yapacağımız Butik Konak Otel’i aradık.

IMG_0569.JPG

Burası, adı üstünde, konaktan bozma bir otel. Suit odasında kaldık. Odaya girer girmez ortama bayıldık. Pirinç yatağı, odadaki diğer otantik eşyaları ile çok güzel bir ortamda kaldık. Burada zaman içinde yolculuk ettiğim hissine kapıldım. Kim bilir ne yaşanmışlıklar vardı bu odada? İçerideki ortamı en lüks otel odasına asla değişmem. Çalışanlar ise dost insanlar. Bu sefer benden önce, onlar bana dokundular. Odamıza yerleşme sonrası bir güzel “hoş geldiniz” kahvesi içirdiler bize. Ertesi sabah sunulan kahvaltı ise muhteşemdi. Silleye geldiğinizde burada konaklamanızı hararetle tavsiye ederim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bakmayın siz Sille’nin küçük göründüğüne, Sille çok eski bir yerleşim yeri. Bugün bir cadde boyu gidip geliyorsunuz gibi gözüküyor ama mübadele öncesinde 18 bin Müslüman ve Hristiyan (Türk-Rum) bir arada yaşarmış bu topraklarda. Burası bir zamanlar Krallar Yolu  üzerinde ve İstanbul’dan yola çıkıp da Kudüs’e hacca gidenlerin uğrak yeri imiş. Daha da eskilere giden ipuçları olsa da, asıl yerleşim zamanı MS 50’li yıllar. Yani Hristiyanlığın Anadolu’da ilk yayılmaya başladığı yıllar. O dönem Roma, Pagan inanışını terk edip, din olarak Hristiyanlığa geçenlere büyük eziyetler yapıyormuş. Anadolu’ya Suriye üzerinden giren Hz İsa’nın havarileri burada halka yeni dini sevdirmişler ve kabul ettirmişler.

IMG_0602.JPG

İnsanlar ise Roma askerleri korkusundan yeni dinlerini, göz önünde olmadan, gizlice yaşamışlar. Ortamdaki kolay oyulan tüf kaya yapısı nedeni ile Takkeli Dağı eteklerinde ve sırtlarında ya kendileri mağaraları oluşturmuşlar ya da doğanın oyduğu mağaralara yerleşmişler. Burada kiliseler inşa etmişler. Hristiyanların yaptıkları oyma mağaralar yüzyıllar boyunca barınma amaçlı kullanılmış.  Bir zamanlar 200’ün üzerindeki mağarada yaklaşık 500 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Şimdilerde 50’ye yakın mağara var. Mağaralar yıllarca ev, kilise, ahır ve hatta mezar olarak kullanılmış. Bugün halen mağaralarda o dönemde sürdürülen yaşamın izlerini görmek mümkün. Bu durum 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Nüfus Mübadelesi anlaşmasına kadar devam etmiş. Bölgedeki Rumların Yunanistan’a gönderilmesi üzerine Sille’ye, mübadeleyle gelen Müslüman- Türkler yerleştirilmiş.  Burada Ak Manastır (Eflatun Manastırı) en bilinen mağara manastır. Hz Mevlana’da zamanında bu kiliseye gelip ziyaret etmiş. Ancak mağaralar ziyarete artık kapalı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arnavut kaldırımlı yolda yürümeyi hep sevmişimdir. Büyük kısmı restore edilmiş, kafe ya da restorana dönüştürülmüş eski Sille evleri sağımızda, Sille Deresi solumuzda kalacak şekilde bu kaldırımlarda yürüdük. 

IMG_0604.JPG

Burası benim tahmin ettiğimden ve olması gerektiğinden çok daha az turist ağırlıyor. Sokakta yürüyen insan sayısı az, kafeler neredeyse boş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köyü gezerken Türkler ve Rumlar’a ait eserleri yan yana görebiliyorsunuz.  Camiler ve köprüler Türk, kilise ve çeşmeler ise Rum ustaların imzasını taşıyor. Burada, birçoğunun sadece kalıntıları ayakta olsa da, ne yapılmışsa hepsinden yedi tane yapılmış; Yedi cami, yedi kilise, yedi köprü ve yedi çeşme. Yürüyüş yolumuzda köprü ile geçiş yapılan Çay Camisi gözüküyor. 

P4060455.JPG

Yolun sonunda, solumuza doğru Aya Elenia Kilisesi gözüküyor.  Bizans İmparatoru Konstantinus’un annesi Helena, hac için Kudüs’e giderken Sille’ye uğramış, buradaki ilk Hristiyanlık çağlarına ait oyma mabetleri görmüş ve Sille’de yaşayanlara layık oldukları güzellikte bir mabet yaptırmaya karar vermiş. MS 327 yılında bu kilisenin temel atma töreninde bulunmuş. Bugünkü kilise aslında en eski kilisenin yerine yapılan orta çağ Bizans kilisesi. Kilise asırlar boyu onarımlar görmüş. Sultan II. Mahmut ve Abdülmecit’de büyük onarımlarda bulununca kilise günümüze kadar gelmiş. 

P4060470.JPG

Kilise saat 17:00 den sonra ziyarete kapalıydı. Ancak ertesi gün gezebildik. Kilise düzgün kesme Sille Taşı ile yapılmış. Avlusunda kayalara oyulmuş odalar var.  Kilisenin ana kubbesi dört fil ayağı üzerinde duruyor.   Kilisenin içerisinde sanat şaheseri sayılacak ahşap işleri var. İçeride  Hz. İsa, Hz. Meryem ile havarilere ait resimler bulunuyor.

Kubbesi dışarıdan pek bir şeye benzemiyor ama içeriden oldukça hoş görünüyor. Dört yöne açılmış pencereler arasında çeşitli aziz ve azize resimleri yer alıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kilise içinde, kiliselerde görmeye pek de alışık olmadığım, küçük bir org da var. Bir de hemen sağda girişte sergilenen üzerine Osmanlıca yazılı bir  tahta yazıt var. Burada “Sıhhiye Kalemi” yazıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu kilise silah deposu olarak kullanılması yanında, savaşta kolu bacağı kopanlar için bir Alman hekim başkanlığında protez kol bacak yapımı için de kullanılmış. İşte bu tabela o bölümü gösterir tabelaymış. Büyük şairimiz Nazım Hikmet’in şiirinde konu edilen Sille  ve parantez içindeki açıklama kilisenin bu özelliği ile ilgili olsa gerek.

IMG_4784.JPG

Bu kilisenin özelliklerinden bir tanesi ise giriş kapısı üstünde bulunan yazıt. Bu yazıtın özelliği Yunan harfleri ile Türkçe yazılmış olması. Bu yazıya Karamanlıca diyorlar. Rum-Türk birlikte ortak yaşamının ve mübadele yıllarında buradan gitmeye zorlanan Hristiyan  vatandaşların ağlayarak, hasret içinde Sille’yi terk etmelerinin nedeni bu yazı ile açıklanabilir. Ben her gezi sonrası, gezi yazımı yazarken daha çok öğrenir ve masa başında daha güzel gezerim. Çünkü doğru yazı yazmak, yanlış bilgi aktarmamak için araştırırım. Sille kaya manastırları ve Aya Elenia Kilisesi kapısındaki Karamanlıca yazıt, konuyu araştırmaya ve kısaca yazmaya gerek duyurdu. 

Anadolu’nun diğer toprakları gibi Konya ve civarı da tarih boyunca birçok halka ev sahipliği yapmış. Türkler öncesi bu topraklarda Frigler, Hititler, Roma ve Bizans halkları yaşamış, Makendonlar, Persler, Moğollar istila etmişler. Haçlılar yöreye sefer düzenlemişler. Gelenler yörede insan bırakmış, kalanlar yerel halk ile karışmışlar. İstilacılar zaman olmuş bölgeden insan götürmüşler. Selçuklular gelmiş, Anadolu Selçuklu’lar Konya’yı başkent olarak seçmişler. Konya’daki Türk hakimiyeti, şehirdeki gayrimüslimlerin bir kısmının kent dışına, özelikle Sille’ye göç etmesine neden olmuş. Moğol istilasından kaçan Türkmen boyları Anadolu topraklarına gelmiş, Sultan I. Alâeddin Keykubat gerek duymuş, Ermenistan seferi dönüşünde bir grup Hristiyan Peçenek Türkünü Konya’ya getirip, Sille’ye yerleştirmiş. Her gelen bazen gelenek, görenek, din ve dillerini korumuş bazen de onları ortama uydurmuş. Anadolu, özellikle de Konya tarihinde Karamanoğullları Beyliği önemli bir yer tutuyor. Karamanoğlu Mehmet Bey devletinin resmi dili Türkçe olması için ferman çıkartmış ve tarih sahnesinde kaldıkları sürece Türkçe resmi dil olmuş. Bayraklarının dalgalandığı yerlerde Türkçe konuşulması zorunluymuş. 

172581.jpgOrtodoks Karamanlılar” kavramı ile Anadolu’da yaşayan, Ortodoks mezhebinde olan, Türkçe konuşan ve Yunan harfleri ile Türkçe yazan halkı anlamalıyız. Bu halkın kullandıkları dile literatürde Karamanlıca deniliyor. Bu halkın kaynağı tartışmalı da olsa, gerçek olan bu halkın var ve bu bölgede yaşamış olduğudur. İşte bu kilisenin kapısındaki yazıtın bu şekilde yazılmasının nedeni Yunan harfleri ile yazan, Türkçe konuşan ama dinleri Ortodoks halkın varlığındandır. Mübadele yıllarında Ortodoks Hristiyan oldukları için Yunanistan’a göçe zorlanan ama Rumca bilmeyen Karamanlılar, bu ülkede de çok hoş karşılanmadılar. Karamanlıca ile ilgili olarak  http://www.beyaztarih.com/makale/anadolunun-ortodoks-toplulugu-karamanlilar adresine bakmanızı tavsiye ederim. 

Sille’de gün ışıklarının son zamanlarında, Sille Barajına giden asfalt yolu takip ederek mezarlığa çıktık. Aslında amacım tepelik bir yerden Sille içindeki köprülerden olan Şeytan Köprüsünü, Sille’nin panoramasını uzaktan fotoğraflamaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama mezarlığa girince asıl olayın burada olduğunu gördüm. Burada bazı mezar taşları sanki Ahlat’ta gördüğüm Selçuklu mezar taşlarına benziyorlardı. Oradakiler çok daha uzun taşlardı. Çok eski oldukları her hallerinden belli olan bu mezar taşlarını görmek için bu tepedeki mezarlığa mutlaka gidin derim. Buradan aynı zamanda Sille’nin harika panoramik fotoğraflarını alabilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sadece 50 cm genişliği ile iki yakayı birleştiren Şeytan Köprüsü’nün yakınına gidemedik ve sadece uzaktan fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de, içindeki ahşap işleri nedeni ile içleri, dışlarından daha güzel olan camiler var. Bunların içlerini sadece Subaşı ve Çay Camisinde dışarıdan görebildik. Bunlardan tepedeki Karataş Camisi ise pek açık olmazmış. Subaşı ve Karataş Camilerinin minareleri çok güzeller. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Artık gün ışıkları iyice zayıflayınca otele geri dönüş yoluna koyulduk. Dönüş yolunda, turizm araçlarının park ettiği geniş boşlukta at sırtında gençleri gördük. Bir de güzel fotoğraflarını çektik.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de akşam yemeğini Sille Konak Restoranda yedik. Otantik bir ortamda güzel yöresel yemekler denemek isterseniz Sille’de mekanınız burası olmalı. Bamya çorbası, Tirit ve yaprak dolması siparişi verdik. Ama yanında gelen ikram mezeler bile on numaraydı. Yemeği fazla kaçırınca tatlıya yer kalmadı. Sacarası yemem lazımdı. Konya’da yemekleri bir türlü ayarlayamadım, tatlı faslına kadar gelemeyecek kadar çok yedim…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otel dönüp, duş aldık ve hoppala derin, kesintisiz bir uyku çektik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün ilk ışıklarla ayaktaydık. Otelin balkonuna çıkıp, oradan sabah manzaraları aldım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Esas olay sabah kahvaltısındaydı. Ben hayatımda bu kadar çok kahvaltılığı yan yana görmedim. Sille Deresi kenarına kurulu soframızda güne muhteşem bir kahvaltı ile başladık. Son kahveleri içtik ve Sille’de kalan gezmediğimiz yerler için gezi günümüze başladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce Aya Elenia Kilisesi’ni ve eskiden şapel olan ama günümüzde Zaman Müzesi olarak hizmet veren mekanı gezdik. Zaman müzesi sabahın o saatinde hala kapalıydı, gezemedik. Ancak bu alandan günün aydınlığında Sille panoramasını bir kez daha fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille gezimizin son durağı Sille Müzesi oldu. Burası minik ama güzel düzenlenmiş bir müze. Eski bir konak, müzeye dönüştürülmüş. Sille’nin geçmişi ve kültürü anlatılmış, eski eşyalar sergilenmiş. Belki Sille gezinize önce buradan başlamanız daha uygun olacaktır.

P4060459.JPG

Evet sevgili gezginler… Yazımıza Nazım Hikmet’le başladık, onunla bitirelim;

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim…

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…”

Bu memleket bizim.. Ona eskisinden daha çok sahip çıkalım. Gezdiğimiz toprakları, üzerinden yaşayan insanları daha doğru tanırsak, onun güzelliğine daha çok aşık olacağız.

Bu aşk bizim…

Gezekalın…

19.04.2018 Saat 12:47

Dünyanın Ortası Akşehir

P4060387.JPG

Temsili anlamda da olsa, 2007 den beri Türk Patent Enstitüsü’nden tescilli, Dünyanın Ortası Akşehir’e bir gezimiz oldu. Akşehir’e bu üçüncü gidişim. Ama her gidişimde beni şaşırtan, “Tüh! Yine eksik bir şeyler kaldı!” diyerek ayrıldığım bir ilçe burası. Aslında Tıp Fakültesinden doktor arkadaşım Hakan Semersatan ve gezgin arkadaşım Erdoğan Özden aileleri ve sonradan tanıştığım Akşehir’in değerli eski Belediye Başkanı Dr. Nuri Köksal’ın varlıkları bile Akşehir’e ziyaret gerçekleştirme nedenim olabilir. Eh! Bu ziyareti kiraz çiçeği zamanına ya da kiraz yeme zamanına denk getirdik mi, hem dostları görme, hem doğaya ve tarihe doyma olayı gerçekleşmiş demektir. Akşehir kiraz çiçeklerini yazdım ama Akşehir’i ayrı yazmam lazım diye düşündüm ve sayfayı tamamen Akşehir’e ayırdım.

IMG_4631

Akşehir’e girer girmez doğrudan Dr. Hakan’ın diş hekimi eşi, sevgili Bengü’nün muayenehanesine yöneldik. Arka bahçesinde önceden hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturduk. Ya hu biz İstanbul’da betonlar içinde kalmışız, Akşehir’de arkadaşımın muayenehanesinin bahçesinde çiçekler, ağaçlar ve hamak mevcut! Bizim İstanbul’da bırak yeşili, yüksek binalarla güneşimizi çalmışlar, arkadaşlar hasta arası 10 adım atıp çay kahve içmeye bahçeye çıkıyor! Şakası bir yana güzel bir ortamda, güzel dostlarla kahvaltımızı ettik.

Kahvaltı sonrası sevgili  Hakan’ın eşliğinde Akşehir sokaklarını dolaşmaya başladık. İlk durağımız Batı Cephesi Karargahı Müzesi oldu. Burası eski Belediye binası. 1904 yapım tarihi. 18 Kasım 1921′ de Karargaha dönüşen binada, 24 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz için cepheye hareket edilene kadar çalışılmış. Geçen dokuz buçuk aylık sürede, Büyük Taarruz hazırlıkları buradan yönetilmiş, planlar burada yapılmış ve son taarruz kararı burada verilmiş. Bu arada Mustafa Kemal birçok kez Akşehir’e gelerek çalışmaları bizzat denetlemiş, hazırlıkları yönlendirmiş.

P4060326.JPG

Daha sonradan ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Akşehir’de, içlerinde sevgili arkadaşlarımın da bulunduğu, Akşehir için eskiden beri gönülden çalışan ve bu uğurda birlikte hareket eden, öncü olan bir grup güzel insan var. Onlara göre Büyük Taarruzun kutlamalarına, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Akşehir’de Batı Cephesi Karargahında karar aldıkları  günden başlamak lazım.  Bu konuda girişimleri de olmuş ama olayı, kutlamaların başlangıcı olarak, kabul ettirememişler.

1965 yılında Belediyenin başka bir binaya taşınması üzerine, müze olması kaydıyla, bina Bakanlığa bağışlanmış. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü de müze olarak hizmete girmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen güney köşedeki büyük oda, Atatürk‘ün çalışma ve Büyük Taarruz’un kararının alındığı oda. Bu odanın her iki yanında yer alan odalar ise, Karargah Komutanı İsmet İnönü ile Kurmay Başkanı Asım Gündüz‘ün çalışma odaları. Bir oda da Ulu Önder’e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ile silahları sergileniyor. Ben en çok Atatürk’ün giysilerinin güzelliğinden etkilendim.

Müze gezisi sonrası Akşehir içini gezerken bir eski hana girdik. Burası yerli halkın daha çok kullandığı ismi ile Melek Girmez ( Rüştü Bey) İşhanı. Bu bitik, harap hali ile bile beni bir etkiledi ki, anlatamam.

P4060360.JPG

Zamanında Akşehir’in sosyal hayatında önemli bir yer oynayan bu işhanına adını Akşehir halkı uygun görmüş. Belli ki eskilerde bu handa içkili mekan da vardı ve adı olasılıkla buradan geliyor. Akşehir’in ilk matbaası da bu hanın içinde faaliyet göstermiş. Şimdilerde ise adından mıdır, mazisinden midir anlamadım, ölüme terk edilmiş sanki. Ortadaki fıskiyesi, dörtgen şeklinde alanda birbirine bakan ve şimdilerde terk edilmiş dükkanları, dört yönde bulunan kapıları ile güzel ve tarihine uygun bir restorasyonla aslında nasıl da cazip bir turist uğrak yeri olabilirdi!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bundan sonra Akşehir’in çarşısını yani Arasta‘sını ziyaret ettik. Akşehir’de yerleşim Neolitik Çağa kadar uzanıyor. Hititler, Frigler, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı hep bu alanda yaşamış. Akşehir, Krallar Yolu olarak adlandırılan ticaret yolu üzerinde bulunuyor. Bu nedenle sürekli bir gelişim ve zenginlik içinde olmuş. Bunun bedeli olarak da iştah kabartıp tarih içinde çok defa yağma ve yıkıma sahne olmuş. Arasta’da bir zamanlar çok canlı ticaret oluyormuş. Bugün de burada restore edilen 300’e yakın iş yeri ile Akşehir ticaretinin merkezi durumunda.

IMG_0527.JPG

Bu gezi sonrasında Akşehir Evi’ne gittik. Ben Akşehir Evi’ni hem mekan olarak hem de öyküsüyle çok severim. Bu öykünün tamamı https://eksisozluk.com/aksev–1965561 adresinde uzun uzun var. Okuyabilirsiniz. Öyküsü kısaca şöyle; Akşehir’den çıkıp büyük kentlere okumaya giden bir grup Akşehir’li genç (ki aralarında sevgili Dr. Hakan ve Dr. Nuri Köksal’da var), öğrencilik dönemlerindeyken eğitimleri sonrasında Akşehir’e dönmeye ve burada yaşamaya sözleşmişler. Burada kendileri için yaşam alanları yapmayı da kafalarına koymuş ve bunun içinde para biriktirmeye başlamışlar. Hepsi Akşehir’e dönmese de, dönen eğitimli idealist ve ütopik gençler,  sonradan kendilerine toplu olarak ev yapmak yerine Akşehir’de eski ve harap bir evi satın alıp onu restore etmeye karar vermişler. Yöre insanını güzel niyetlerine inandırmışlar ve katkılarını, emeklerini yanlarına almışlar. Bu ev öyle güzel ve aslına uygun restore edilmiş, halkın da katkıları ile öyle doğru objelerle döşenmiş ki bir ara ödül bile almış. Onaltı gençle başlayan gruba, içlerinde Erdoğan arkadaşım gibi Akşehir dışından da olabilen yeni gönüllü katılımlar olmuş. Sonuçta 41 kişilik mütevelli heyetli AKSEV (Akşehir Kültür Sağlık Eğitim Vakfı)  vakfı oluşturulmuş. Bu vakıf halen öğrenci okutuyor, fakire aş dağıtıyor, destek oluyor ve eski eserler için imkanlar ölçüsünde harcama yapıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte bu gezdiğimiz Akşehir Evi bu AKSEV Vakfının ilk eseri. Son olarak Gıcılı Bahçe (Akşehir ağzıyla Gıcılı  yani süslü, albenili) ve konuk evi olarak da Hasan Muallim Konukevi (Hasan Muallim cumhuriyet döneminin ilk öğretmenlerinden) restore edilerek açılmış. Bu konuk evini de gezdik. Akşehir’de otantik bir konakta kalmak isterseniz adresiniz bu mekan olmalı. Bizim sonraki hedefimiz burada konaklamak olacak.

IMG_0539.JPG

Bu arada diğer arkadaşlarımla Akşehir Evi’nde buluştuk. Tok olmamıza rağmen sunulan nefis börekleri bir güzel yeyip çay kahvelerimizi içtikten sonra Akşehir gezimize devam ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Akşehir’in, en çok da, eski evlerine hayranım. 18-19 yüzyıla tarihli evlerinin her birisinin ayrı bir öyküsü var. Yaklaşık olarak tescilli 300 üzerinde Akşehir evi mevcutmuş. Tescilli olmayanlarla bu sayı 600’e yakınmış.  Sevgili Dr. Nuri Köksal bu evlerin neredeyse tamamının hikayesini biliyor. Belediye Başkanlığı döneminde bu evlerin bir kısmının restorasyonunu, büyük bölümünün de restorasyon projesini hazırlatmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akşehir’de bir zamanlar Ermeni ve Rum vatandaşlarımız da yaşarmış. Akşehir evleri hem Türk, hem Ermeni ve hem de Rum mimari özelliklerine sahipler. Bir dönem burada insanlar kardeş kardeş yaşamışlar. Onlar mübadelede gitseler de yaşam tarzlarına uygun evleri geride kalmış. Bir zamanlar ibadet edilen, ibadet edeni kalmayınca restore edildikten sonra içinde sergiler, tiyatro eserleri sahnelenen bir Ermeni Kilisesi mevcut. Şimdilerde bu kilise yeniden restorasyona alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Selçuklu eserlerine bayılırım. Çinileri, mezar taşları dahil Selçuklu eserlerinin hepsini şaheser bulmuşumdur. Akşehir’de irili ufaklı 154 adet tescilli Selçuklu eseri var; Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi, Ulu Cami benim maalesef uzaktan gördüklerim. Geride kalan Selçuklu eserlerini görmek için bile yeniden Akşehir’e gideceğime eminim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Seyyid Mahmut Hayrani’nin Sandukasının fotoğraflarını gördüm. Tahta oymacılığının şaheseri. Tarihi eser kaçakçılarınca yurt dışına çıkarılırken yakalanmış ve şimdi Türk İslam Eserleri müzesinde sergileniyor.

Akşehir gezisi sonrasında, bizim Akşehir sevdalısı arkadaşların bir başka projelerini görmek üzere bu sefer Sultandağı eteklerinden yukarılara doğru yola düştük.

IMG_0566.JPG

Yükseklere çıktıkça, beyaza bürünmüş kiraz bahçeleri ile Akşehir ve artık acınası halde Akşehir Gölü panoramik olarak ayaklarımızın altında gözüküyor. Bir zamanlar yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük 5. gölü olan Akşehir Gölü, bilinen alanının sadece onda biri kadar kalmış. Kaçınılmaz olan iklim değişiklikleri ve yanlış sulama politikaları ile bu sona hızla gidilmiş. Türkiye’nin coğrafyası o kadar hızlı değişiyor ki!

IMG_0551.JPG

Akşehir’in tarihte çeşitli isimleri mevcut. Bölgeye Frigler,  Phrygia Paroreia  (Dağlık Frigya) demişler. Akşehir’e ise o zamanlar Philomelion ( Bal veya elma sevenler anlamında) denmiş. Araplar Akşehir’i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı “Belde-i Beyza” (Beyaz Şehir) olarak anmışlar. Bir dönem ismi Akşar iken en son Akşehir olarak isimlendirilmiş ve öyle de kalmış. Bizim arkadaşlar yıllardır hayalini kurdukları Akşehir dışında, dağlık alanda doğal yaşamı ve doğası ile bir yaşam örneğini hayata geçirmeye ve bunu insanlarla paylaşmaya çalışıyorlar. Ben bu projeyi arkadaşlardan yıllardır dinlerdim ama artık bu projenin ilk örnekleri gözükür hale gelmiş ve kurmaya çalıştıkları tesisin adına da  Philomelion adını vermişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kurulan evler orijinal ve tesisin ortasındaki direkte asılı duran keçi kafatasının bile bir öyküsü, anısı var. Burasının yaşama geçirilmesi bir seneyi bulacak ve diğer bölümler aşama aşama gerçekleşecek diyorlar. Vallahi ne diyeyim? Dr Nuri Köksal ve arkadaşları diyorlarsa yaparlar. Daha önceki hayallerinin gerçekleşmiş halini gördüm. Biz doğa ve tarih sevdalısı gezginler de bir gün oralarda konaklarız inşallah..

Akşehir ve arkadaşlara doyamadan veda edip Sille’ye doğru yollara düştük. Akşehir bitmedi tabii ki. Gezilmedik çok yeri var, Nasreddin Hoca Türbesini ise daha önce gezmişliğimiz vardı. Dar zamanda burayı atladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim konumun başlığına; Dünyanın Ortası sahiden Akşehir mi? Bunun yanıtı Nasreddin Hoca’nın fıkrasında saklı.  Fıkra şöyle; Çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca’yı çevirip ”Hocam size bir sorumuz var, dünyanın ortası neresi?” demişler. Hoca, 5-10 adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış; ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam?” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye cevap vermiş.

Evet sevgili Gezekalın Dostları, kıssadan hisse; Dünyanın ortası Akşehir. İnanmazsanız gidin Akşehir’e ölçün. Bu arada Akşehir’i gezin, güzel insanları ile temas edin. 

Gezekalın ve hep Gülekalın

14.04.2018 Saat 01:22 

 

Baharın Müjdecisi Çiçeklerin Peşinde

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Artık benim için baharın müjdecisi kiraz çiçekleri oldu.

Son üç sene Nisan ayını,  kiraz ağacı çiçeklenmesini izlemekle geçirdim. Önce 2016 yılında Japonların yeniden doğuşu ve baharı simgeleyen sakuralarını  görmek için Japonya’ya  gittim.

2017 yılı baharını Uluborlu’da, 2018 yılı baharını ise Akşehir’de kiraz ağaçları arasında gezinip, çiçeklerini fotoğraflamakla geçirdim (Uluborlu kiraz bahçeleri ile ilgili gezi yazımın adresi; : https://gezekalin.com/2017/05/10/hizirlar-ve-bilgeler-cografyasinda-uluborlu-sakuralari-egirdir-golu/ ).

Aslında bu seneki gezi amacım Konya ili sınırları içinde 400 dönümün üstünde tarlalara renk renk ekilmiş laleleri fotoğraflamaktı. Konu baharı karşılamak ve çiçekler olunca, Akşehir’in kiraz bahçelerinde, Japonya’dakilerin aksine zamanla meyveye dönüşecek yerli sakuraları, yani kiraz çiçeklerini fotoğraflamadan geçip gitmek olmazdı. Biz de Akşehir’in köylerinde kiraz bahçelerini ziyaret ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geçen sene Uluborlu’da kiraz çiçeklerinin dökülmeye yüz tutan zamanına denk gelirken, bu sene Akşehir’de kiraz ağaçlarının yeni çiçeklendiği zamana rastladık. Bizim gibi yörede yaşamayan ama dar zamanda hedeflediği olaya şahit olmaya çalışan gezginler için zamanlama her zaman tutmayabiliyor.

Anadolu toprakları medeniyetlerin olduğu kadar, pek çok meyve türü için de çıkış noktası. Ülkemiz kirazı en çok üreten olduğu halde, kirazını en çok ihraç eden ilk ülke değil. Üreticisine sorsan haklı şikayetlerini ardı ardına sıralayacak halde. Kazanan maalesef hep aracı oluyor. Betonlaşmadan nasibi alan kiraz ağaçları ekili alanlarının kaybı da işin ayrı tarafı.

Akşehir kiraz üretiminin önemli olduğu bir ilçemiz. Bu ilçenin en iyi kiraz cinsi Napolyon Kirazı. Bu kirazı geçen senelerde dalından yemiştim. Muhteşemdi. Akdeniz’e deniz tatiline giderken yanımıza aldığımız 9 kasa Napolyon kirazını karavana yüklediğimizde içimden “Abarttık arkadaş!” demiştim ama daha İstanbul’a dönmeden tek bir kiraz kalmamıştı geride…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Miharu Takizakura

Japonya’da Sakuramori dedikleri kiraz ağacı doktorları bile mevcutmuş. Hele  Miharu Takizakura adlı yaşlı bir kiraz ağacının özel bir doktoru varmış. Japonya’da insanların ve politika üretenlerin meyve vermeyen ama çiçekleri yüzünden kutsiyet atfettikleri kiraz ağacına ne kadar saygı duyduklarına bizzat şahit olmuş birisi olarak, ülkemizdeki bu önemli ağaca yeteri kadar değer verilmemesi ise ayrı bir konu. Zeytin ağacını yok eden zihniyetin kiraz ağacını koruması mümkün mü? Bu konuda gazeteci-yazar dostum sevgili Yusuf Yavuz’un linkini verdiğim yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim .

(https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/04/02/kiraz-agacinin-anlattigi-bu-masala-kulak-verin/ )

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiraz ağacı çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür.  Yani hızlı yaşarlar ve döküldüklerinde gençtirler. Bu nedenle Japonlara göre sakuralar,  baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle, ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade ediyorlar. Rüzgar estiğinde dökülen kiraz çiçekleri Japonya’da pembe, Uluborlu’da ise beyaz renkli kar tanecikleri hissini vermişti bana.

Hanami nedir bilir misiniz? Hanami, geleneksel Japon kiraz çiçeği seyretme festivalinin adı (aslında gündüz kiraz çiçeğini izlemeye deniyor, gece için bile farklı bir adlandırması var). Yani Japonlar kiraz çiçeği açtığı zaman bunu kutlar ve parklarda kiraz ağaçlarının altı gece gündüz insanla doludur. Yerli turistler dışında, tüm dünyadan 500000 üstünde insan sadece bu özel gün için Japonya’ya gidiyor. Akşehir’in Kiraz Festivali var ama kiraz çiçeği ile ilgili bir aktivitelerinin olduğuna dair bir bilgi edinemedim. Uluborlu bu konuda biraz daha aktifti. Uluborlu’da kiraz çiçeği döneminde fotoğraf gezilerine öncülük ediyorlardı. Ben yine de bu tür tanıtım ve faaliyetlerin çok az olduğunu düşünüyorum. Kiraz çiçeği günlerini ülkemin tüm insanları duymalı ve görmek için fırsat yaratmalı. Bu konuda tabii ki yörenin insan ve yönetimlerinin çaba göstermeleri gerekir. 

IMG_1983.JPG

Gelelim Lale tarlası gezimize…

Konya ilginç bir memleket! Sizlerle kısa Konya gezimizi de sonra paylaşacağım. Bir gezgin için çok önemli gezi noktaları ve hedefleri içeriyor. Gezdiğimiz lale çiftliği, Ali YETGİN Yapı Tarım Hayvancılık ve Ltd. Şti.  bünyesindeki Asya Lale firmasına ait. 1998 yılında lale yetiştiriciliğine başlamış. 400 dönüm dikili alanda, bir yılda 50 milyon adet lale soğanı üretiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale tarlaları eskiden Çatalhöyüğe yakınmış. Ama muhtemelen zamanla alan yetmediğinden, Konya’nın İsmil Kasabası’nın Çınaroba mevkine taşınmış ve Konya merkeze uzaklığı 76 km. Lale tarlalarını gezmenin bir zamanı ve süresi var. Yani çiçeklendiği zaman serbest gezi imkanınız yok. Bu sene 8 Nisan Pazar günü ve sonraki bir kaç gün için gezme imkanı vardı. Biz de gezimizi 8 Nisan’da yaptık. Bu günün tanıtımı güzel yapılmış. Çok sayıda firmaya ait tur otobüsü vardı ve alan da oldukça kalabalıktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale çiftliği renk cümbüşü ve düzenlemesi ile çok güzeldi. Yeryüzünde, gök kuşağını hissettim.  Doğada (örneğin Tota Dağı’nda mevsiminde açan kırmızı lale), doğanın verdiği şekil ve dağılımla açan vahşi laleyi, hiç bir parktaki lale ile değişmem. Ama burada, bu yoğunlukta laleleri görmek de ayrı bir güzellik olsa gerek.

IMG_1933.JPG

1550 yılları civarında lale soğanları, Osmanlı topraklarından götürülmüş. 17. yüzyılda Hollanda’da lale çılgınlığı başlamış. İnsanlar nadir bulunan bir tek lale soğanı için servet ödemişler. Lale ülkemiz tarihinde bir döneme isim verecek kadar sevilmiş, önemsenmiş. Şiirlere konu, zarafetin, inceliğin ve masumiyetin sembolü olmuş lalelerin ülkemizdeki en büyük bu çiftliğini gezmek, laleleri ışığa-açıya göre fotoğraflamak neredeyse yarım gününüzü alabilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Beni gezi öncesi dedikleri,  “Ne yapacaksın lale çiftliğini? Konya’ya bu iş için gidilir mi? Emirgan Parkı’nda en kralı var lalenin!” sözleri yolumdan engellemedi. Sizi de sakın engellemesin ve zamanı gelince insan eli ile yaratılan bu görsel şölene şahit olun. Hem Konya’ya gitmek için başka sebepleriniz de var.

Neler mi? Arkası yarına…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

11.04.2018 Saat 16:21

IMG_1897 - Copy

Hızırlar ve Bilgeler Coğrafyasında-Uluborlu Sakuraları-Eğirdir Gölü

 IMG_9186.JPG

Bu gezimizin iki amacından bir tanesi de, ülkemizde en kaliteli kirazların yetiştiği yerlerden olan Isparta’nın Uluborlu ilçesinde kiraz çiçeklerini görebilmekti. Aslında aynı gün Kuyucak Köyü’nde zambak tarlalarını da görecektik. Ancak kötü giden hava şartları zambakların açmalarını geciktirince, programdan bu bölümü çıkartmak zorunda kaldık. Kuyucak Köyüne lavanta zamanı, Temmuzda, gitmemiz şart oldu. Keçiborlu’nun Kuyucak köyü, Fransa’nın Provence bölgesini aratmıyor diyorlar.

Kuyucak lavanta koyu.jpg

Al Jazeera Turk sayfasından alınmıştır

Gezimize perşembe akşamından başlayıp, konaklamayı da Afyon Sandıklı’da yaptığımızdan, gezinin bu yoğun günü rahat geçti. Ankara’dan gezgin arkadaşlar, Sevgili Yusuf Yavuz ve eşi ile Sandıklı’da buluştuk. Böylece gezi ekibimiz tamamlanmış ve gezimiz de resmen başlamış oldu. 

kalkış Sandıklı, Afyonkarahisar varış Uluborlu, 32650 UluborluIsparta - Google Haritalar - Google Chrome 09.05.2017 113340.jpg

Keçiborlu sınırında, Eldere bölgesinden kaynaklanan ve 548 km yol takip ederek Ege’de denize dökülen Menderes Nehri’nin doğuş yeri olan topraklardan geçerek Uluborlu’ya vardık. Önceleri Torosların uzantısı Kapıdağı eteklerine kurulu iken, 1950’li yıllarda Uluborlu Ovasına taşınan 7000’e yakın nüfuslu Uluborlu, bizim için sürpriz bir ilçe çıktı. Yol üstü yapıp, bugüne kadar hiç uğramadığımız bu şirin ilçeye haksızlık etmişiz. Umarım bu yazıdan sonra sizlerde güzel yurdumun bu özel köşesini ziyaret edersiniz.

IMG_3258-001.JPG

Uluborlu’ya ulaştığımızda burada bir başka dost ile tanıştık. Aslen buralı iken İstanbul ve İzmir’de yoğunlaşan iş hayatı sonrası tekrar memleketine dönen sevgili Meltem Onur, bizi Uluborlu’da karşıladı. Yusuf bey gezi planlaması sırasında kendisinden bize Uluborlu’yu gezerken rehberlik etmesini rica etmiş. O da sağ olsun bize eşlik etti ve bize Uluborlu’da bayağı iddialı bir program uyguladı. Meltem hanım Uluborlu Belediye Başkanı Sn Mehmet Ünverdi ile de görüşerek İstanbul ve Ankara’dan bir grubun ilçeye ziyarete geleceğini bildirmiş. Sn Belediye Başkanı da sonradan öğreneceğimiz bir hazırlık yapılmasını sağlamış. Bir başka sürpriz ise tarihçi akademisyen Sn Abdullah Bakır’ın da bize ilçe tarihi ile ilgili olarak rehberlik etmek üzere eşlik etmesiydi. Tüm bu ayarlamaları sevgili Meltem Onur yaptı. Kendisi sayesinde hiç beklemediğimiz güzellikte bir gezi günümüz oldu. Başta Meltem Onur’a, Sn Uluborlu Belediye Başkanına ve Sn Abdullah Bakır’a yazı başında teşekkür etmeyi borç bilirim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3260-001

Önce Uluborlu’nun merkezinde  bir çay bahçesinde çay ve kahvelerimizi içtik ve grup ile Meltem hanım ve Abdullah beyi tanıştırdım. Konu hakkında zaten bilgisine sık sık müracaat ettiğimiz Yusuf Yavuz yanında, Yusuf’un eşi Naciye hanım da sanat tarihi üzerine eğitim alan birisi olduğunu söyleyince bir anda muhteşem bir gezi rehberleri grubumuz oldu. Bundan daha şanslı hissettiğim bir gezi ekibim olmamıştı hiç.

IMG_9196

Önce Belediye Başkanını ziyaret ettik. Belediye Başkanı ilçesi hakkında bilgi verdi. Yöresini seven ve hizmet veren bir belediye başkanı ile tanışmaktan mutlu olduk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Uluborlu kirazı ile meşhur. Öyle ki toplanan tadı meşhur kiraz, hiç iç pazara girmeden doğrudan yurt dışına ihraç ediliyormuş. Bu kirazı bir tatmam şart oldu. Bu kirazın bir de festivali var tabii. Haziran sonları- Temmuz başı gibi yapılıyor. Aynı zamanda güreş de ilçe için önemli.

IMG_3276

Yağlı Pehlivan Güreşleri Uluborlu’da, Edirne Kırkpınar’dan çok önce başlamış. İlçede güreşin eski bir gelenek olduğunu kanıtlayan M.S.153 tarihli bir kitabe mevcut. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıkları içinde aralıksız süren bu gelenek bölge halkının vazgeçilmez bir tutkusu olmuş. Güreşi buraya Kuman Kıpçak Türklerinin getirdiği düşünülüyor.

IMG_3305

Saat 14:00’de bitmesi planlanan gezimize, kalesi ve eski Uluborlu’dan başlamak üzere yola düştük. Önce Uluborlu Kalesine gittik. Antik Apollonia Kenti şimdiki şehrin altında. Kapıdağı eteğinde, etrafı kayalıklarla çevrili olan Uluborlu Kalesinin, Psidia’lılar döneminde yapıldığı tahmin ediliyor.

IMG_3329

Buradan itibaren Abdullah bey bize kale hakkında bilgi verdi. Hititler ile başlayan yaşanmışlık hikayesi Luwi, Frigya, Lidya, Pers, Büyük İskender, Seleukoslar, Roma, Bizans, Selçuklu, Hamitoğulları ve Osmanlıya kadar devam ediyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben burada en çok Selçuklu eserlerini sevdim. Selçuklu eserleri bana her zaman, Osmanlı dönemi eserlerinden daha güzel gelmiştir. Selçuklu mimarisini daha sade ama o sadelik içinde daha alımlı ve özgün bulurum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kalenin büyük kapısı da çok güzel. Kale dışında, eski yerleşim yerinde bulunan hamam ve çeşmeler görülmeye değer. Her taraf çeşme dolu. Cirimbolu Su Kemeri Kapıdağı zirvesinden çıkan kaynak sularını şehre kadar ulaştıran bir su kemeri.

IMG_3285

Hamitoğullarından günümüze kalan Salih Efendi Camisinin ise sadece minaresi ayakta kalabilmiş. Minarenin arkasında bir başka Hamitoğlu dönemi eseri Şeyh Muhittin Çeşmesi.

IMG_3291

Alaaddin Camisi Selçuklu döneminden kalma. Yapım tarihi 1231 ama günümüze kadar orijinal olarak gelen bölümleri mihrabı, minaresi ve kitabesi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama ben en çok cami içindeki kapı kilitlerini beğendim. Ama, gel gelelim, cami içindeki mermer görünümlü sütunların aslında ağaç olduğunu öğrenince üzüldüm. Beyşehir’deki Eşrefoğlu Camisi sütunlarının güzelliğini hatırladım. Teknik bir gereklilikten yapılmadıysa o güzelim ağaçlara mermer görünümü verilmesini yadırgadım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kale kapısından girince ortada bulunan duvar Müslüman ve Müslüman olmayanların yerleşim yerlerini birbirlerinden ayırırmış. Bölgede yaşayan Kuman Kıpçak Türkleri mübadele sırasında ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kale içinden yukarı kısımlara doğru yürüyünce eşsiz görünümde Uluborlu Ovası ve ilçenin üstten çok güzel bir manzarası ile karşılaştık. Burada bir süre oturduk. Aşağımızda göz alabildiğine kiraz bahçeleri uzanıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra kaleden çıkarak bir Roma dönemi eseri olan Arslanlı Çeşme ve Selçuklu Dönemi eseri olan Büyük Çeşmeyi ziyaret ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bence bu iki çeşmenin de daha iyi bir durumda korunmaları gerekiyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Uluborlu Kale gezisi sonrası yemek için bize hazırlık yapılan mekana gittik. Böyle bir yemekle karşılaşmayı hiç ummuyorduk.

IMG_9203

Yemeğin bir kısmını belediye hazırlamış ama çok özel tatları sevgili Meltem hanım yöre kadınlarına hazırlatmıştı. Tattığımız yemekleri Uluborlu’nun herhangi bir lokantasında yemek mümkün mü bilmiyorum ama yöre insanı evlerde kendilerine mutlaka yapıyorlar. Önce nefis bir tarhana çorbası içtik. Kuyruğu Sulu bir çeşit börek, nefis bir tadı var.

IMG_3433

Kuyruğu Sulu

Masada bulunan ve yöreye özgü “Gıcı” denen bir ot ilk defa yediklerimizdendi. Çok güzel bir aroması vardı. Biz tarhana çorbası kasesinin dibini getirip de, Kuyruğu Sululardan 3-5 tane götürünce, Meltem hanım ana yemeği yiyemeyeceğimiz konusunda bizi uyardı. “Bunun üzerine ne olabilir ki ?” diye düşünürken meşhur Banak denen yemeklerini önümüze getirdiler. Gel de yeme!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Banak

Uluborlu Belediyesinin aşağıya linkini verdiğim yazısında geçen bir cümleyi aynen yazıyorum: “Banak “bir et yemeğidir” dersek yanlış olur. Banak “etin yemeğidir.” Gerçekten de öyle arkadaşlar!”Çatladık, patladık, öldük, yiyemeyiz” diye nazlanırken bu yemeğin iliğini, kemiğini sömürdük. Uluborlu’ya sadece bu yemek için bile gidilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meltem hanımı durduramıyor muyuz, durdurmak mı istemiyoruz bimiyorum. Ama o getiriyor biz yiyoruz! Ayvaaşı, irmik helvası ve sonunda ceviz helvası derken, neredeyse Uluborlu’yu yemiş vaziyette sofradan kalktık. Tek kelime edebilirim: Muhteşemdi..Pardon! Bir de cümle kurmalıyım: Çok teşekkürler Meltem hanım ve sn Belediye Başkanım.

IMG_9180

Uluborlu’ya gelme nedenimiz kiraz çiçeklerini gezmekti. Ama kaleydi, yemekti derken aklımızdan çıkan kiraz çiçeklerini, yani Uluborlu Sakuralarını görmeye gittik. Aslında Isparta Merkez, Uluborlu, Senirkent, Keçiborlu, Atabey ilçeleri başta olmak üzere, Isparta genelinde Kiraz üretimi yapılıyor. Uluborlu kirazının en önemli özellikleri yola dayanımı çok iyi, meyve eti sert, uzun saplı olması, çok lezzetli ve aromatik olmasıymış. 0900 Ziraat Çeşidi ağırlıklı olmak üzere Lambert, Stella, Starks Gold, Regina, Sweetheart, Cordia, Bing ve Lapins çeşitleri üretiliyormuş. Biz bu ağaçların çiçeklerini görmeye gittik ama 1 hafta kadar geç kalmışız. Bize üzerinde yoğun sayılabilecek çiçek bulunan kiraz ağacı bahçesi aradılar. Sonunda bir tanesini bulduk. Aslında 1 hafta kadar önce tamamen beyaz olan Uluborlu’da, kiraz çiçeklerinin sonunu yakalamış olduk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Olasılıkla rakım, iklim farkı ya da başka nedenlerle Eğirdir’e yakın daha çok çiçekli bahçe görüp fotoğraflasak da, Meltem hanım bana geçen haftadan çektikleri kiraz bahçesi fotoğrafları yolladı. Hem onlar ve hem de Eğirdir yakınlarındaki bahçeden çektiğim kiraz çiçeklerini yayınladım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meyvesiz Japon kiraz ağaçlarının çiçeklerinin (sakura) güzelliği bir başka. Ancak tadı ile dünyaca meşhur (bizim ise henüz tadamadığımız ama bir gün mutlaka!) Uluborlu kirazlarının çiçeklerini de en beyaz hali ile görmek gerekiyor. Meltem hanım öncülüğünde, son 2-3 yıldır 15-25 Nisan arasında, Uluborlu’nun kiraz çiçekleri (bir anlamda Sakuraları) temalı fotoğraf, yürüyüş etkinlikleri düzenleniyormuş. Bu konu ile ilgilenenler olursa Uluborlu Belediyesi aracılığı ile etkinlikler hakkında bilgi sahibi olabilirler. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Uluborlu gelenek, görenekleri, söylenceleri ve türküleri ile de önemli bir merkez. Beni yakinen tanıyanlar bilirler ki, Zeybetiko ve Sirtaki başta, Ege Oyunları üzerine ders alıyorum. Meltem hanımın bana yolladığı Uluborlu hakkında bilgi veren dosya içinde bulunan Serenler Zeybeğini ilk defa gördüm ve bayıldım. Sizlerle paylaşmak istedim.

kalkış Uluborlu, 32650 UluborluIsparta varış Eğirdir, Isparta - Google Haritalar - Google Chrome 10.05.2017 140522.jpg

Uluborlu’da bizlere eşlik eden Meltem hanım ve Abdullah beye veda ederek gece konaklayacağımız Eğirdir’e doğru yola çıktık. Yukarıdaki haritada olduğu gibi Eğirdir’e iki yoldan da gidebiliyorsunuz ama siz bence mavi ile işaretli yolu takip edin. Böylece Eğirdir’i Batı yönünden de görmüş olacak ve yolda mola verip göle en yakın olabileceksiniz.

IMG_3485.JPG

Eğirdir’i daha önce 3-4 kez gittik. Ben bu şirin ilçeyi ve Eğirdir’i kıymetli yapan Eğirdir Gölü’nü seviyorum.  Eğirdir Gölü, Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü. Alanı 482 km². Doğal içme suyu havzası olmasının yanı sıra biyolojik çeşitlilik değerleri bakımından uluslararası öneme sahip bir sulak alan. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Avrupa’da 514, Türkiye’de ise 454 farklı kuş türü bulunurken, Türkiye’de bulunan kuş türlerinin 225’i Eğirdir Gölü ve çevresinde barınıyor. Bu göl sakinken ve ışık da güzelken enfes fotoğraflar veriyor. Biz yaklaşık 1 saat kadar göl kenarında mola verip yürüyüş yaptık. Nefisti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gün ışığı, alaca karanlığa dönerken Eğirdir’e vardık. Aslında bugün olan Yazılı Kanyon programını ertesi güne attığımızdan Eğirdir’e tepeden bakan tesislerden birisine doğru gittik. Geçen senelerde burada olan tesis, çardaklar şeklinde açık alanı daha fazla olan bir yerdi. Bu sene ise orayı da betona gömmüşler ve kapalı alanı fazla hale getirmişler. Manzaranın güzelliği olmasa gidilecek yer değil benim için. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Son durağımız ise Charly’s adlı moteldi. Göle yakın motele bavullarımızı atar atmaz yemeğe gittik. Yemek bahane, esas amaç Ankara grubumuzdan sevgili Mithat’ın kendi mahsulü olan şarapları tatmaktı. Eh! keyiflenince içtik, içtikçe acıktık, acıkınca Eğirdir’in balıklarından yedik, yedikçe de daha da keyiflendik ve konuştuk. Ana konumuz hakkında herkesin tek cümlesi vardı: “Ne güzel bir gündü, ne yemeklerdi be kardeşim! Uluborlu’ya bir daha mı gelsek ne?“.

Gezekalın, dostlukla kalın. Neşeniz ne evinizden, ne çevrenizden eksik olsun…

Dr Ümit Kuru

10.05.2017 Saat 20:56

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaynaklar

http://www.uluborlu.gov.tr/festivalgures
http://www.isparta.gov.tr/uluborlu
http://www.uluborlu.bel.tr/banak.htm
http://www.isparta.gov.tr/isparta-kirazi
http://www.wwf.org.tr/ne_yapiyoruz/doga_koruma/doal_alanlar/egirdir_golu/

 

 

Hızırlar ve Bilgeler Coğrafyasında-Barajlar Altında Bir Köy:Darıbükü

IMG_4650

Aslında her gezi yazımı gün ve gün olarak sırasıyla yazarım. Ama bu sefer farklı bir yol seçip, gezinin esas amacını oluşturan farkındalık yaratma kısmı ile, yani Kasımlar Barajı suları altında kalan Darıbükü Köyü ve mermer ocağı işletme izni verilen Çukurca Köyü ziyaretlerimizin yapıldığı 3. günden yazıya başlayacağım. Bu gün benim ve gezi grubu arkadaşlarımızın en çok etkilendiği, duygularımızın darmadağın olduğu gündü.

18318582_1186446081480858_207662276_o.jpg

Darıbükü Köyünde Enerji ihtiyacının karşılanması adına doğanın, doğadaki bitkisi-hayvanı ile yaşamı ve onunla yaşamayı öğrenmiş, kendini ona uydurmuş ve onun sayesinde üretimini yapmış olan yöre insanının yüzyıllardır süre giden yaşamının nasıl darmaduman edildiğini gördük. Öte yandan Çukurca Köyünde yaklaşık 100 hektarlık, jeolojik özelliği olan bir alanda mermer çıkartma için yapılan girişimleri takip ettik. Bu girişimlerin çevreye etki değerlendirme (ÇED) sürecine gelme aşamasını öğrenip umutsuzluğa kapıldık.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Gezi izlenimleri öncesinde kısaca Yukarı Köprüçay Havzası ve Kasımlar Barajı hakkında biraz bilgi vermek, konuyu anlamak için gerekli galiba. Ancak hem gezi öncesi ve hem de gezi sonrası sizlere doğru bilgi verme adına bilgilenmeye çalışsam da ne yazsam eksik kalabileceğini, belki de yanlış olabileceğini baştan kabul etmeliyim. Bu nedenle, çoğunluğu konu hakkında yıllardır yazan sevgili Yusuf Yavuz’a ait, çeşitli yazı ve belgesellerinin linkini aşağıya verdim. Bunlardan da yararlanmanızı isterim.

InkedTam ekran yakalama 4.05.2017 233250_LI.jpg

Yukarı Köprüçay Havzası

Yukarı Köprüçay Havzası, Isparta’nın Sütçüler ilçesi sınırlarında kalan ve yaklaşık 60 kilometrelik bir vadi boyunca uzanıyor. Kuzeyde Aksu, güneyde Çukurca arasındaki bölgenin genel adı. Yani Köprülü Kanyonun kuzey bölgesi. Isparta’ya bağlı Aksu İlçesinin yaklaşık 8 km kuzeyinde yer alan Anamas Dağları’nın güney yamacından doğan küçük dereler, vadiler boyu ilerleyip Ayvalı Çayı adını alıyor. Kartoz Çayı ile birleşip Köprüçay adını alan akarsu, yol boyu diğer yer üstü ve altı sularını da kendisine katarak Antalya Serik yakınlarında Akdeniz’e dökülüyor. Köprüçay adı, Antalya sınırlarındaki tarihi köprüden geliyor. Köy ve belde olarak 26 yerleşimi kapsıyor. 

Türkiye Elektrik Üretimi - Enerji Atlası - Google Chrome 5.05.2017 230317.jpgTürkiye Elektrik Üretimi, üretimdeki paylarına göre sırasıyla doğalgaz, hidroelektrik (HES), taş kömürü ve linyit, ithal kömür, rüzgar, motorin ve fuel-oil gibi sıvı yakıtlar, jeotermal, biyogaz ve güneş enerjisi ile yapılıyor. Elektrik üretiminin %70’ini özel sektör karşılıyor. Devlet alım garantili yapılan Hidro Elektrik Santralleri, Türkiye’nin ihtiyacının yaklaşık %34’lük kısmını karşılıyor.

IMG_4400.JPG

Kasımlar Barajı ve HES  hikayesi ise tam Türkiye işi. Baraj, Türkiye’nin 54. büyük Hidroelektrik Santrali. Resmi olmayan rakamlara göre Türkiye’deki HES’lerin tamamı 27000 MWe (Megawatt elektrik) sağlıyor ve Kasımlar HES’in buna katkısı %0.1 civarında. Santral ilk planlanan yere değil, daha ekonomik diye daha aşağılara kurulmuş. Barajın bölgenin jeolojik yapısından kaynaklanan şekilde yeteri kadar verimli olamayacağına dair yazılar okudum. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı planı tamamlanmamış alanda hukuka aykırı biçimde inşaatı başlayan HES projesine ÇED olumlu kararı vermiş. Özel bir şirket tarafından inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesinin kapsadığı alanın yaklaşık yüzde%70’i orman arazisi. Küçük bir bölümü de hazineye ait. Isparta ve Antalya’ya bağlı toplam 6 köyde yaklaşık bin parsel araziye baraj projesi için EPDK (Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu) tarafından el konulmuş. İşin ilginci kamulaştırmayı yapması gereken devlet, yöre halkı ile şirketi baş başa bırakmış ve kenardan seyretmiş. Yöre halkından, evlerini ve arazilerini ya verilen küçük bir bedele, ya da kendilerine yapılacak 50-60 metrekare yaşam alanlı TOKİ tarzı evlere razı olarak terk etmeleri istenmiş. Köylüye açıklamalar yapılmadan sadece köyün muhtarı ve ileri gelenleri ile muhatap olunarak konuşulmuş. Mülkiyeti ormana ait olan araziler ise baraj yapımı için bedelsiz olarak devredilmiş. On binlerce ağaç kesilmiş, 5000 kadar ağaç ise sular altında kalmış. Bu konuda ayrıntılı bilgilere aşağıda kaynaklar bölümündeki linklerden ulaşabilirsiniz. Yukarıdaki fotoğraflar Kasımlar Barajı öncesi ve su tutması sonrası Yusuf Yavuz’un çektiği fotoğraflar.

IMG_4317.JPG

Sabah Kasımlar Köyünde kaldığımız St Paul Yol Pansiyonunda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra yollara düştük. Önce Kasımlar içinde küçük bir yürüyüş yaptık. Daha önce iki kez kaldığım bu köyde çok sevdiğim eski bir kahve vardı. Ogün kapalıymış. Güzelim kahvesini içemedik. Kasımlar’ı kısacık da olsa turladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ise Darıbükü’ne doğru yola koyulduk. Kasımlar ile Darıbükü arası 11 km kadar. Yol bir yerden sonra Köprüçay’a paralel olarak devam ediyor. Yol kenarları Karaçam ve Kızılçam ağaçları ile kaplı. Köprüçay iyice cılız akıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Darıbükü’ne gelmeden önce Kasımlar Barajı Regülatörünün bulunduğu yerde mola verdik. Sevgili Yusuf bize barajın hikayesini orada anlattı. Bu hikayeyi sonradan Darıbükü’nde konuştuğumuz köylülerde doğruladılar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Baraj 2011 yılında projelendirilmiş ve 2012 yılında da inşaatına başlanmış. Kasımlar Barajı, Kasımlar I, Kasımlar II ve Değirmenözü Hidroelektrik Santralleri Projenin tamamını oluşturuyor. Bu proje özel bir şirkete verilmiş. 49 yıllığına işletim hakkına sahip şirketin ürettiği elektriğe devlet alım garantisi vermiş. Bu projeden Manavgat’a kadar az çok her yöre ve yöre insanı etkilenmiş ve etkilenecek. Ancak en çok da bir zamanlar 85 haneli olan Darıbükü Köyü etkilenmiş. Başlangıçta “80 metre yükseklikte olacak, evler sular altında kalmayacak” dense de sonradan yükseklik 105 metreye çekilince evler, bağ bostan, köy camisi, okulu ve sağlık ocağı sular altında kalmış.

IMG_4411.JPG

Köylüye ait ev ve arazi “Acele Kamulaştırma” denen bir yöntemle kamulaştırılmış. Bu yöntem yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda uygulanan bir durum aslında. Köylü ne olduğunu anlayamadan şirketin dayattığı satın alma koşullarına razı olmak zorunda kalmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir yandan barajın dolmaya başlayan suları yüzünden yükselen su seviyesi ile yüzyıllardır devam eden bir yaşam tarzının değişmesinin yarattığı travma, bir yandan malını şirkete devretmediği zaman devletin takdir edeceği para ile zarara uğrayacağı iddialarının yarattığı korku ile bir kısım köy halkı malını şirkete satmış. Bir kısım köylü ise kamulaştırma istemeyerek eski evlerinin yerine ev yapılmasını istemiş ve kendilerine Hümmet, Arpa Düzü Mevkiinde depreme dayanıklı konut yapılmasını kabul etmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Anlatılanları Yusuf Yavuz ağzından dinledikten sonra Darıbükü’ne, yeni yapılan konutlarda oturan köylülerle buluşmaya gittik. Yoldan geçen aracımızın ve karşı yönden gelen araçların toprak yoldan çıkarttığı toz bulutu çok yoğun. Köylüler bu toz bulutunu 5 yıldır çekiyorlarmış. Bir hekim olarak bu tozun, bu köyün çoğu yaşlı olan insanlarının, zaten var olan solunum problemlerini arttırmasını beklerim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu arada bir konteyner önünden geçtik. Bize bunun köyün camisi olduğu söylendi. Önce inanamadık. Ama eski köyün camisi sular altında kalınca köylüye geçici olarak bu konteyner, cami olarak verilmiş. Geçici dense de uzun süredir köyün camisi bu konteyner olmuş.

IMG_4501

Bizi Darıbükü tabelasının altında köyün bir zamanlar kalaycısı olan Sefer Cengiz bey karşıladı. Onu da araca alıp aşağıya yeni yapılmış konutlar arasında bulunan evine gittik. Konutlar bildiğimiz TOKİ evleri. 360 mt² alana, 50 m² tabanlı iki katlı küçük konutlar yapılmış. Tahmin edeceğiniz gibi evin ahırı yok ve dolayısıyla bir zamanlar her evde en az birkaç tane küçük-büyük baş hayvan da pek kalmamış. Zaten köylünün hayvancılık yapmasını da pek istemiyorlarmış. Hemen her evin önünde bir tamirat var. Bazı bölümlere ev sahiplerinin kendileri, imkanları seviyesinde eklenti yapıp alan kazanmaya çalışıyorlar. Etraf sanki bir şantiye alanı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sefer bey ve eşi bizleri o küçük, onlar için pek eğreti duran evlerinde ağırladı. Önce yaşanan süreci birinci ağızdan yani olayların tam içinde olan kişilerden biri olarak ondan dinledik. Daha önce Yusuf beyden dinlediklerimizi, bir kez de onun ve eşinin ağzından duyduğumuzda daha çok üzüldük. Bir zamanlar yüzlerle diye söz ettiği keçileri, tavukları kalmamış. Evlerinin önlerinde, arkasında olan küçük ama kendilerine yetecek kadar ürün aldıkları bahçeleri de yok artık. Kalay atölyesi kalmadığı için buradan gelecek bir kazancı da yok artık Sefer dayının. Olsa da kime, ne yapıp gelir elde edecek! Köyde her evde olan dokuma tezgahları kalkalı çok olmuş ama olsa da burada, bu evde çok komik dururdu doğrusu. Adına devlet deyin, şirket deyi, sistem sanki bu insanlara “bu bölgeden gidin” diyor.

IMG_4463.JPG

Bu fakir ama gönülleri zengin insanlar bizlere hemen bir yer sofrası kurdular. Allah ne verdi ise paylaştılar bizlerle. Sunulan gönül yemeğini hepimiz aynı tencerelerden kaşıkladık. O sofra hepimize en lüks lokantadaki yemekten daha güzel, en özel insanlarımızla karşılıklı yediğimiz yemek ortamından daha samimi geldi. Bu bölgeye yöre halkı geçmişten beri “Hızırlar Diyarı” demiş. Onlara göre dışarıdan gelen her misafir insan kılığına girmiş Hızır olabilir. Bu nedenle misafir en iyi şekilde ağırlanmalı ve konuk edilmeli. Biz de o fakirhanede bu konukseverliği gördük, onlara dokunduk.

IMG_9169.JPG

Bir ara dışarı çıktığımda sonradan adının Hamit olduğunu öğrendiğim ve tek yanı felçli ve bastonla yürüyen köyün diğer bir sakini yanıma geldi ve oturdu. “Amca nereden geldin?” dedi. Ben de “İstanbul’dan, dert yükünüze ortak olmaya geldik” dedim. “O zaman gel sana evimi göstereyim. Bak dertlerimizi gör” dedi. 50 metre ötedeki evini gösterdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evin arka istinat duvarı yakın zamanda gelen sel nedeniyle çökmüş. Onu gösterdi. “Daha yapmadılar, paramda yok yaptıramıyorum” dedi. “Ne güzel yeni ev yapmışlar sana” dedim. “Yok” dedi, “Neresi güzel?” “Eski evimi gez, anlarsın farkı” dedi. Sefer dayıdan dinlediklerimi ilavelerle o da anlattı.

idam_yeni.jpg

Sıra, köyde bulunan 85 hanesinden 30 tanesinin sular altında kaldığı eski köy ziyaretine gelmişti. Yukarıdan sular altında kalmış ağaçlar ve evler ile eski Darıbükü köyünün görüntüsü, biraz evvel dinlediğimiz yaşanmışlık öyküsü ile daha da hüzün verici bir hal aldı. Yusuf bize, eski köye inmeden Türkiye’de ilk idam edilen kadın olan Fatmana’nın mezarının da sular altında kaldığı yeri gösterdi. Taylak lakaplı Ümmüşani adlı kadının kocası ile evlenebilmek uğruna, bu kadını öldüren 3 kadının öyküsü çok çarpıcı. Buna ait ayrıntılı bilgiyi aşağıdaki linkinde bulabilirsiniz. Milli mücadele sonrası savaştan Darıbükü köyüne dönen erkeklerin sayısı bir elin parmakları kadarmış. Dul kalan kadınlardan 3 tanesi planlayarak ve muhtemelen Taylak kadının kocası ile de anlaşarak kadını öldürmüşler. Cesedi de Köprüçay’ın sularına bırakmışlar. Amaç kadının kocası ile aralarından bir kadının evlenmesiymiş. Ceset kıyıya vurunca cinayet ortaya çıkmış ve suçu tek başına üstlenen Fatmana 1931 yılında idam ile cezalandırılmış. Taylak kadının mezarı ise Köprüçay kenarına yapılmış. Bu mezar, baraj su tutunca sular altında kalmış. Yani yıllar sonra Taylak kadın tekrar Köprüçay’ın suları altında. Bu köyün her yeri geçmişte de, bugün de sanki dram öyküleri ile dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Eski köye ulaşmak bile büyük bir çaba gerektiriyor. Sular altında kalmamış birkaç evde yaşamaya devam edenlere eziyet olsa gerek.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köyün o eski, dokunsan yıkılacak gibi duran ama bir o kadar da sevimli, yeşillikler içindeki evleri, yukarıda gezdiğimiz evler yanında kesinlikle daha tercih edilebilir gözüküyor. Evler sanki, kendilerinden ayrılmış köylüye küskünler. Daracık sokaklarda yürüdük. Baraj sularına en yakın, ama suları altında henüz kalmamış son eve kadar gittik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bazı basamakları düşmüş merdivenlerinden eve çıktım. Evin kapısı bile sanki hayat dolu. Kapı girişi üstünde birkaç fotoğraf var. Bir tanesi aileye ait olsa gerek. Bir tanesi ise Emel Sayın’ın fotoğrafı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Baraj altında kalmış evleri ve ağaçları son kez  fotoğraflayarak Darıbükü’nden ayrılmak üzere aracımıza bindik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizi gelişte karşılayan Sefer dayı, gidişte de el sallayarak uğurladı.

P4300249.JPG

Buradan, bu güzel yaşlı ve hüzünlü insanlardan ayrılırken duygularımız karmakarışık. Günümüz enerji ihtiyacının, geçmişin izlerini ve yaşam tarzını ortadan kaldırdığı Darıbükü Köyü’nden, yaklaşık 100 hektarlık bir alanda mermer çıkartma amacı ile verilen izinin doğayı yok etmeye aday olduğu bir başka yere, Çukurca Köyü’ne doğru yola düştük. Yolda Kasımlar Barajından bırakılan can suyu denen cılız suyu da, baraja girmeden önce kendi halinde ve özgür iken  gürül gürül akan ve Köprüçayı besleyen küçük dereleri de gördük. İnsanoğlunun doğaya hakim olmadaki bencilliği korkunç  gerçekten.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Darıbükü Köyü ile Çukurca Köyü arası yaklaşık 35 km ve 1 saate yakın sürüyor. Yol boyu doğa o kadar güzel ki. Ardıç, Ahlat, Karaçam ve Kızılçam ağaçları içinden gidiyorsunuz. Bir de baharın gözü yoran yeşili, yolu daha da zevkli hale getiriyor.

IMG_4686.jpg

Çukurca Köyü halkı da, Darıbükü örneğinden hareketle mermer çıkartılmasına, madene pek hevesli değil. Yusuf Yavuz ve ekibinin çabaları sonucunda yakın zamanda çevre ile ilgili keşfe gelinmiş. Şimdilik durmuş işler ama yarın ne olacağı belli değil tabii ki.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası karstik yapıda taşların, zaman içinde rüzgar ve suyla şekillendiği çok özel bir yer. Bu mevsim yeşille birlikte her birini doğanın yonttuğu taşlar o kadar güzel görüntüler veriyor ki! Böyle bir alanı korumak, kollamak aslında tek amaç olmalı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çukurca Köyünde bu özel alanda uzun süre gezdik. Aslında buradan Beydilli Köyü adlı başka bir özel köye daha gidilebilir. Arkadaşlarımın da burayı görmelerini çok arzu ederdim. Biz geçen senelerde oraya ancak traktörle çıkabilmiştik. Aklınızda olsun, buralara kadar gelen gezgin, mutlaka Beydilli Köyünü de ziyaret etmeli. Beydilli Köyü masalsı bir yer. Aşağıdaki linkten buraya daha önce yaptığımız geziyi okuyabilirsiniz (https://gezekalin.com/2014/06/04/toroslarda-baharkasimlar-koyu-beydilli-koyu/)

Evet sanal Gezgin arkadaşlarım..

Farkındayım, bu yazı epey uzun oldu. Ama bu gezinin esas konusu günümüz modern yaşamın getirdikleri yanında bizlerden, yöre halkının yaşamlarından, gelenek ve göreneklerinden ve hatta gelecek nesillerden neler götürdükleri konusunda, Darıbükü Köyünden hareketle, bir fikir edinmek ve yerinde olayı görmekti. Bu aslında doğaya nasıl hoyrat davrandığımızın, doğa ile bütünleşmiş insan, hayvan ve bitki gibi canlıların nasıl etkilendiğinin paylaşılmasıydı.

Son olarak aşağıdaki tabelanın fotoğrafını paylaşmak istiyorum. Bu tabela Darıbükü’nde HES yakınındaydı. Burada ağacın bırakabilecek en güzel miras olduğu yazıyordu. O zaman soru şu olmalı: Bu söze inanıyor mu tüm insanlarımız ve ona göre davranıyor mu gerçekten?

IMG_4664.JPG

Gezekalın, doğayla kalın ve onu gerçekten koruyun..

Lütfen duyarlı olun…

Dr Ümit Kuru

09.05.2017 Saat 01:34

Kaynaklar:

http://www.atlasdergisi.com/gundem/trajikomik-bir-baraj-hikayesi.html
http://www.enerjiatlasi.com/elektrik-uretimi/
https://www.evrensel.net/haber/104907/once-baraji-sonra-planini-yaptilar
http://odatv.com/bir-vadiyi-tarihten-silmenin-bedeli-kac-para-2704111200.html
http://odatv.com/hes-yapanlar-bu-ismi-hicbir-zaman-unutamayacak-0202121200.html
http://odatv.com/koyluler-bakanliga-dava-acti-muhtarlar-bakanlik-yaninda-yer-aldi-0701131200.html
http://odatv.com/o-proje-durmazsa-yok-olacak-1012151200.html
http://odatv.com/5-binden-fazla-agaci-bogdular-0206161200.html
http://odatv.com/once-hes-sonra-da-sel-vurdu-3006161200.html
http://odatv.com/hayalet-koyde-adalet-isyani-1907161200.html
http://odatv.com/hes-yuzunden-koyunun-sulara-gomulmesini-boyle-izledi-1810161200.html
http://odatv.com/analitik-isiktan-yoksun-iddialar-toplulugu-0701171200.html
http://odatv.com/acilan-yuzlerce-baraj-ve-hes-elektrik-krizine-neden-care-olamadi-0501171200.html
http://odatv.com/o-barajlar-calismiyor-0607151200.html
http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/daragacindaki-ilk-kadinin-82-yillik-sirri-haberi-63560