Konya’da Kelebek Peşinde

IMG_1187-002.JPG

Kelebekleri çok severim…

Çok renkli ve cezbedici, bir o kadar da kırılgan ve  hassas ama en çok da ilginç hayvanlardır  kelebekler. Yaşam döngüleri inanılır gibi değildir. Gezilerim de, özellikle de tropikal bölgelere yaptığım gezilerimde, hep onları arar gözlerim. Hele bir de bol renkli, iri kelebeği görmüşsem, elimde makine, düşerim peşine…

IMG_1206.JPG

Konya gezimizin bir bölümünü Selçuklu Belediyesi’nin Tropikal Kelebek Bahçesine ayırdık. Öyle az buz bir alandan bahsetmiyorum!  Gezi alanı 3.500 m², toplam alanı 7.600 m² olan dev bir kompleks burası. Türkiye’nin tek, Avrupa’nın en büyük kelebek parkı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İçerisinde çeşit çeşit tropikal bitki, küçük bir şelale, müze ve yüzlerce kelebek ve kelebeğin pupası bulunuyor. Geniş bahçesi ise ayrı bir güzellikte. Bahçesinde biz gittiğimizde rengarenk laleler vardı.

IMG_0882.JPG

15 Tl giriş ücretini verip, içeriye girdik. Daha girişte tropikal iklimin sıcak ve nemli ortamı size merhaba diyor. Bir gezi rotası boyunca yürüyüş yolunu takip ediyorsunuz. Etraf uçuşan rengarenk kelebeklerle dolu. Hangisine bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Hele bir de benim gibi onları fotoğraflamak için peşlerinde koşturmaya başlamışsanız, dışarıdan komik görüneceksiniz. Ama merak etmeyin! Bu konuda yalnız kalmayacaksınız. Burada hemen hemen herkes aynı şekilde kelebek peşinde koşturuyor. Şanslıysanız peşinde koştuğunuz kelebek bir yere konuyor ve fotoğraflayabiliyorsunuz. 

P4070116.JPG

Kelebekler pupa olarak başta Filipinler, Kenya gibi ülkelerden getiriliyormuş. Gezi yolu boyunca çok sayıda içinde kelebek pupaları dizilmiş dolaplar gördük. Kelebekler yumurta ile çoğalıyorlar. Yumurtadan çıkan larva, tırtıl olarak adlandırılıyor. Sonra bu tırtıllar, iyice beslendikten sonra, kendisine bir pupa oluşturuyor. Pupanın içerisinde başkalaşıma uğrayan tırtıllar, kelebek olarak pupadan çıkıyorlar. Ne kadar ilginç bir yaşam öyküsü değil mi? Bir formdan, başka bir forma dönüşüm oluyor. 

IMG_0874.JPG

Kozasından çıkan kelebekler hemen uçamıyorlar, çünkü kanatları açık olmuyor. Vücutlarından salgıladıkları vücut sıvısı ile kanatlar canlanıp, sonrasında uçma yeteneğini kazanıyorlar. Tropikal Kelebek Bahçesinde bir bölüm içinde, çeşitli kelebek türlerinin tüm yaşam döngüsünü gösteren küçük bir müze de var. Küçük sinema salonunda bu döngüyü anlatan bir sunum da oluyor.

IMG_0932.JPG

Bu mekanda yaklaşık 15 farklı kelebek türü ve 98 farklı türden, 20.000’den fazla tropikal bitki sergileniyor. Böceklerde sergileniyor burada. Ama size bir sır vereyim; Böceklerle benim pek aram yoktur.

Kelebeklerin rahatça yaşayabileceği koşullara uygun biçimde tasarlanan yapı, üstten bakılınca kelebek formunda. Yapının dış kısmını kaplayan farklı ölçülerdeki 1760 cam, kelebeklerin yönlerini bulmasını sağlayan ultraviyole ışınlarını geçiriyor. Kelebekler narin canlılar oldukları için yaşadıkları ortamdaki en küçük değişiklikten bile kolayca etkileniyorlar. Bu nedenle yapay da olsa yaşam ortamlarındaki sıcaklık, nem gibi koşulların kontrol altında tutulması gerekiyor. Konya Tropikal Kelebek Bahçesinde ortam sıcaklığı devamlı olarak 280C (+20C), nem oranı ise %80 (+%5) civarında tutuluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Etrafta yüzlerce kelebek uçuşuyor. Hangisine bakacağınızı ve takip edeceğinizi şaşırıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kelebekler ilginç hayvanlar; 3 çift ayağı ve 2 çift kanadı var. Ağızları, bilindik ağız değil, hortum şeklinde. Kanatlar ise aslında uçları yassılaşmış kıllardan oluşuyor. Bu kıllar üst üste kiremit şeklinde dizilip kanatları yapıyor. Kelebekler ayakları ile tat alabiliyorlar. Bir nevi ayaklarında dilleri var diyebiliriz. 

IMG_1202.JPG

Tropikal Kelebek Bahçesinin çıkışında bir de hediyelik eşya satılan bölüm var. Burada ana tema tabi ki kelebek. Kelebek motifi işlenmiş kupalar, seramikler, oyuncaklar, takvimler, T şhirtlar.. Yani aklınıza gelen her türlü hediyelik eşyalara işlenmiş kelebek motifli hediyelikleri satın alabileceğiniz bir mağaza burası. Bir de kurutulmuş, mumyalanmış kelebekler var satılık. Bunların meraklıları ve koleksiyonunu yapanların olduğunu biliyorum. İlgilerini çekebilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Derler ki kelebeğin ömrü bir gündür. Bakın bu külliyen yanlış bir bilgi. Kelebekler 1 yıla kadar uzun ömürlü olabiliyorlar.  Hayatta kalma mücadeleleri de çok ilginç. Kral (Monark) Kelebekleri Kanada-Meksika arasındaki çok uzun mesafeli göç döngüsünü tamamlayamadan ölüyor ancak doğan yavruları döngüyü devam ettiriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ülkemizde 440’tan fazla, dünyada ise 18 binden fazla kelebek türü yaşıyormuş. Gezilerimin önemli bir bölümünü Güney Amerika ve Uzak Doğu Ülkelerine yaptım. Bu gezilere mutlaka küçük yürüyüşler koydurdum ve hem bu ülkelere özgü kelebekleri ve hem de kuşları görüp fotoğraflamaya çalıştım. Yani burada sergilenen bazı kelebekleri ben yerinde, doğasında görmüştüm. Ama burada, kendi ülkemde, yapay bir ortamda bile olsa onları etrafımda dolaşırken görmek beni çok mutlu etti.

Kelebekleri narin, çok renkli ve alımlı oldukları için mi seviyorum yoksa çoğu zaman boş bir çaba olmasına rağmen onların peşinde koşup fotoğraflama  arzusu mudur beni bu canlılara çeken bilmiyorum. Ama benim size tavsiyem Konya’ya kadar gitmişseniz bu güzel mekanı ve bu güzel canlıları ziyaret etmenizdir. Ya da alın size Konya’ya gitmek için bir sebep daha; Konya Tropikal Kelebek Bahçesi…

IMG_1099

Gezekalın…..

Dr Ümit Kuru

04.05.2018 Saat 09:58

Sille

P4060452.JPG

Kerim’i bir yaylıya bindirdiler. 
Adapazarı. 
Sonra belki on gün, belki on beş, 
                      kağnılar, mekkâre arabaları, 
sonra, gitgide daralan nefesi, 
Yahşıhan, 
              Konya, 
                         Sile nahiyesi 
                         (burda malûl gaziler için 
                                         takma kol ve bacak yapılıyordu), 
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. 
Hâlâ rüyalarında görür Kerim 
                   incecik bir yoldan eşekle gelip 
                                          üzerine doğru eğilen 
                                          bu çiçekbozuğu insan yüzünü. 
Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar. 
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. 
Yirmi gün geçti aradan. 
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden 
                                          Kerim’i kambur çıkardılar.

nazim1Yukarıdaki dizeleri büyük şairimiz Nazım Hikmet Ran’ın “Kuvayi Milliye Destanı” adlı şiirinden aldım. Mavi gözlü şair Kuvayi Milliye Destanı’nı 1939’da yazmaya başlar, 1941’de bitirir. Kuvayi Milliye DestanıNazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşını “baplar” (başlıklar) halinde anlattığı destandır. Her bir bapta destanın kahramanlarından hareketle, destanın kendisi anlatılır. İkinci bapta Nazım Hikmet, Kambur Kerem’in öyküsünü ve onun yaralanma sonrasında cephe gerisinde şifa bulacağı yere nakil öyküsünü anlatır. Kambur Kerem bu seyahatinde Konya’nın Sille nahiyesinden de geçer.  Yazıya Nazım Hikmet’in dizeleri ile başlamamın nedeni ise bu destanda bahsedilen Konya’nın Sille yerleşim yerinin bugünkü gezi yazımın konusu olmasındandır.

IMG_0776.JPG

Sille kadar güzel ve özel bir yerin tanıtım eksikliği mi vardı? Bende mi eksiklik vardı da bu zamana kadar gezmedim? Bu kısma karar veremedim. Tamam; Bugüne kadar burayı ziyaret etmemiş olmanın faturasını kendime kesiyorum! Ama Konya turizminden  sorumlu insanların da  bence büyük eksiklikleri var. Bir kere en büyük eksiklik yönlendirme tabelalarının azlığıdır. Konya’nın tamamı için gözlemim odur ki, tarihi eserlere, mekanlara yönlendirme tabelaları neredeyse sıfır. Cep telefonumdaki Google amcanın haritaları olmasa Konya içinden çıkıp ta 8 km ötedeki Sille Köyü’nü bulmam zor olurdu. Eserlerin önlerine konması gereken bilgilendirici tabelaları hiç göremedim diyebilirim. Eserlerin çevre düzenlemesi ve restorasyonları için yapılan güzel çalışmaları, bu gibi basit şeylerle sonuçlandırmamak eksiklik bence. 

P4060426.JPG

Akşehir sonrası, Konya içinden geçip Sille’ye vardığımızda saat 17:00’leri bulmuştu. Sille daha girişte insanı etkiliyor. Sille Deresi, üstüne kurulu eski-yeni köprüler ve belediyenin dere yatağına koyduğu fıskiyelerle bir başka güzel duruyor. Önce konaklama yapacağımız Butik Konak Otel’i aradık.

IMG_0569.JPG

Burası, adı üstünde, konaktan bozma bir otel. Suit odasında kaldık. Odaya girer girmez ortama bayıldık. Pirinç yatağı, odadaki diğer otantik eşyaları ile çok güzel bir ortamda kaldık. Burada zaman içinde yolculuk ettiğim hissine kapıldım. Kim bilir ne yaşanmışlıklar vardı bu odada? İçerideki ortamı en lüks otel odasına asla değişmem. Çalışanlar ise dost insanlar. Bu sefer benden önce, onlar bana dokundular. Odamıza yerleşme sonrası bir güzel “hoş geldiniz” kahvesi içirdiler bize. Ertesi sabah sunulan kahvaltı ise muhteşemdi. Silleye geldiğinizde burada konaklamanızı hararetle tavsiye ederim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bakmayın siz Sille’nin küçük göründüğüne, Sille çok eski bir yerleşim yeri. Bugün bir cadde boyu gidip geliyorsunuz gibi gözüküyor ama mübadele öncesinde 18 bin Müslüman ve Hristiyan (Türk-Rum) bir arada yaşarmış bu topraklarda. Burası bir zamanlar Krallar Yolu  üzerinde ve İstanbul’dan yola çıkıp da Kudüs’e hacca gidenlerin uğrak yeri imiş. Daha da eskilere giden ipuçları olsa da, asıl yerleşim zamanı MS 50’li yıllar. Yani Hristiyanlığın Anadolu’da ilk yayılmaya başladığı yıllar. O dönem Roma, Pagan inanışını terk edip, din olarak Hristiyanlığa geçenlere büyük eziyetler yapıyormuş. Anadolu’ya Suriye üzerinden giren Hz İsa’nın havarileri burada halka yeni dini sevdirmişler ve kabul ettirmişler.

IMG_0602.JPG

İnsanlar ise Roma askerleri korkusundan yeni dinlerini, göz önünde olmadan, gizlice yaşamışlar. Ortamdaki kolay oyulan tüf kaya yapısı nedeni ile Takkeli Dağı eteklerinde ve sırtlarında ya kendileri mağaraları oluşturmuşlar ya da doğanın oyduğu mağaralara yerleşmişler. Burada kiliseler inşa etmişler. Hristiyanların yaptıkları oyma mağaralar yüzyıllar boyunca barınma amaçlı kullanılmış.  Bir zamanlar 200’ün üzerindeki mağarada yaklaşık 500 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Şimdilerde 50’ye yakın mağara var. Mağaralar yıllarca ev, kilise, ahır ve hatta mezar olarak kullanılmış. Bugün halen mağaralarda o dönemde sürdürülen yaşamın izlerini görmek mümkün. Bu durum 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Nüfus Mübadelesi anlaşmasına kadar devam etmiş. Bölgedeki Rumların Yunanistan’a gönderilmesi üzerine Sille’ye, mübadeleyle gelen Müslüman- Türkler yerleştirilmiş.  Burada Ak Manastır (Eflatun Manastırı) en bilinen mağara manastır. Hz Mevlana’da zamanında bu kiliseye gelip ziyaret etmiş. Ancak mağaralar ziyarete artık kapalı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arnavut kaldırımlı yolda yürümeyi hep sevmişimdir. Büyük kısmı restore edilmiş, kafe ya da restorana dönüştürülmüş eski Sille evleri sağımızda, Sille Deresi solumuzda kalacak şekilde bu kaldırımlarda yürüdük. 

IMG_0604.JPG

Burası benim tahmin ettiğimden ve olması gerektiğinden çok daha az turist ağırlıyor. Sokakta yürüyen insan sayısı az, kafeler neredeyse boş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köyü gezerken Türkler ve Rumlar’a ait eserleri yan yana görebiliyorsunuz.  Camiler ve köprüler Türk, kilise ve çeşmeler ise Rum ustaların imzasını taşıyor. Burada, birçoğunun sadece kalıntıları ayakta olsa da, ne yapılmışsa hepsinden yedi tane yapılmış; Yedi cami, yedi kilise, yedi köprü ve yedi çeşme. Yürüyüş yolumuzda köprü ile geçiş yapılan Çay Camisi gözüküyor. 

P4060455.JPG

Yolun sonunda, solumuza doğru Aya Elenia Kilisesi gözüküyor.  Bizans İmparatoru Konstantinus’un annesi Helena, hac için Kudüs’e giderken Sille’ye uğramış, buradaki ilk Hristiyanlık çağlarına ait oyma mabetleri görmüş ve Sille’de yaşayanlara layık oldukları güzellikte bir mabet yaptırmaya karar vermiş. MS 327 yılında bu kilisenin temel atma töreninde bulunmuş. Bugünkü kilise aslında en eski kilisenin yerine yapılan orta çağ Bizans kilisesi. Kilise asırlar boyu onarımlar görmüş. Sultan II. Mahmut ve Abdülmecit’de büyük onarımlarda bulununca kilise günümüze kadar gelmiş. 

P4060470.JPG

Kilise saat 17:00 den sonra ziyarete kapalıydı. Ancak ertesi gün gezebildik. Kilise düzgün kesme Sille Taşı ile yapılmış. Avlusunda kayalara oyulmuş odalar var.  Kilisenin ana kubbesi dört fil ayağı üzerinde duruyor.   Kilisenin içerisinde sanat şaheseri sayılacak ahşap işleri var. İçeride  Hz. İsa, Hz. Meryem ile havarilere ait resimler bulunuyor.

Kubbesi dışarıdan pek bir şeye benzemiyor ama içeriden oldukça hoş görünüyor. Dört yöne açılmış pencereler arasında çeşitli aziz ve azize resimleri yer alıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kilise içinde, kiliselerde görmeye pek de alışık olmadığım, küçük bir org da var. Bir de hemen sağda girişte sergilenen üzerine Osmanlıca yazılı bir  tahta yazıt var. Burada “Sıhhiye Kalemi” yazıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu kilise silah deposu olarak kullanılması yanında, savaşta kolu bacağı kopanlar için bir Alman hekim başkanlığında protez kol bacak yapımı için de kullanılmış. İşte bu tabela o bölümü gösterir tabelaymış. Büyük şairimiz Nazım Hikmet’in şiirinde konu edilen Sille  ve parantez içindeki açıklama kilisenin bu özelliği ile ilgili olsa gerek.

IMG_4784.JPG

Bu kilisenin özelliklerinden bir tanesi ise giriş kapısı üstünde bulunan yazıt. Bu yazıtın özelliği Yunan harfleri ile Türkçe yazılmış olması. Bu yazıya Karamanlıca diyorlar. Rum-Türk birlikte ortak yaşamının ve mübadele yıllarında buradan gitmeye zorlanan Hristiyan  vatandaşların ağlayarak, hasret içinde Sille’yi terk etmelerinin nedeni bu yazı ile açıklanabilir. Ben her gezi sonrası, gezi yazımı yazarken daha çok öğrenir ve masa başında daha güzel gezerim. Çünkü doğru yazı yazmak, yanlış bilgi aktarmamak için araştırırım. Sille kaya manastırları ve Aya Elenia Kilisesi kapısındaki Karamanlıca yazıt, konuyu araştırmaya ve kısaca yazmaya gerek duyurdu. 

Anadolu’nun diğer toprakları gibi Konya ve civarı da tarih boyunca birçok halka ev sahipliği yapmış. Türkler öncesi bu topraklarda Frigler, Hititler, Roma ve Bizans halkları yaşamış, Makendonlar, Persler, Moğollar istila etmişler. Haçlılar yöreye sefer düzenlemişler. Gelenler yörede insan bırakmış, kalanlar yerel halk ile karışmışlar. İstilacılar zaman olmuş bölgeden insan götürmüşler. Selçuklular gelmiş, Anadolu Selçuklu’lar Konya’yı başkent olarak seçmişler. Konya’daki Türk hakimiyeti, şehirdeki gayrimüslimlerin bir kısmının kent dışına, özelikle Sille’ye göç etmesine neden olmuş. Moğol istilasından kaçan Türkmen boyları Anadolu topraklarına gelmiş, Sultan I. Alâeddin Keykubat gerek duymuş, Ermenistan seferi dönüşünde bir grup Hristiyan Peçenek Türkünü Konya’ya getirip, Sille’ye yerleştirmiş. Her gelen bazen gelenek, görenek, din ve dillerini korumuş bazen de onları ortama uydurmuş. Anadolu, özellikle de Konya tarihinde Karamanoğullları Beyliği önemli bir yer tutuyor. Karamanoğlu Mehmet Bey devletinin resmi dili Türkçe olması için ferman çıkartmış ve tarih sahnesinde kaldıkları sürece Türkçe resmi dil olmuş. Bayraklarının dalgalandığı yerlerde Türkçe konuşulması zorunluymuş. 

172581.jpgOrtodoks Karamanlılar” kavramı ile Anadolu’da yaşayan, Ortodoks mezhebinde olan, Türkçe konuşan ve Yunan harfleri ile Türkçe yazan halkı anlamalıyız. Bu halkın kullandıkları dile literatürde Karamanlıca deniliyor. Bu halkın kaynağı tartışmalı da olsa, gerçek olan bu halkın var ve bu bölgede yaşamış olduğudur. İşte bu kilisenin kapısındaki yazıtın bu şekilde yazılmasının nedeni Yunan harfleri ile yazan, Türkçe konuşan ama dinleri Ortodoks halkın varlığındandır. Mübadele yıllarında Ortodoks Hristiyan oldukları için Yunanistan’a göçe zorlanan ama Rumca bilmeyen Karamanlılar, bu ülkede de çok hoş karşılanmadılar. Karamanlıca ile ilgili olarak  http://www.beyaztarih.com/makale/anadolunun-ortodoks-toplulugu-karamanlilar adresine bakmanızı tavsiye ederim. 

Sille’de gün ışıklarının son zamanlarında, Sille Barajına giden asfalt yolu takip ederek mezarlığa çıktık. Aslında amacım tepelik bir yerden Sille içindeki köprülerden olan Şeytan Köprüsünü, Sille’nin panoramasını uzaktan fotoğraflamaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama mezarlığa girince asıl olayın burada olduğunu gördüm. Burada bazı mezar taşları sanki Ahlat’ta gördüğüm Selçuklu mezar taşlarına benziyorlardı. Oradakiler çok daha uzun taşlardı. Çok eski oldukları her hallerinden belli olan bu mezar taşlarını görmek için bu tepedeki mezarlığa mutlaka gidin derim. Buradan aynı zamanda Sille’nin harika panoramik fotoğraflarını alabilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sadece 50 cm genişliği ile iki yakayı birleştiren Şeytan Köprüsü’nün yakınına gidemedik ve sadece uzaktan fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de, içindeki ahşap işleri nedeni ile içleri, dışlarından daha güzel olan camiler var. Bunların içlerini sadece Subaşı ve Çay Camisinde dışarıdan görebildik. Bunlardan tepedeki Karataş Camisi ise pek açık olmazmış. Subaşı ve Karataş Camilerinin minareleri çok güzeller. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Artık gün ışıkları iyice zayıflayınca otele geri dönüş yoluna koyulduk. Dönüş yolunda, turizm araçlarının park ettiği geniş boşlukta at sırtında gençleri gördük. Bir de güzel fotoğraflarını çektik.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de akşam yemeğini Sille Konak Restoranda yedik. Otantik bir ortamda güzel yöresel yemekler denemek isterseniz Sille’de mekanınız burası olmalı. Bamya çorbası, Tirit ve yaprak dolması siparişi verdik. Ama yanında gelen ikram mezeler bile on numaraydı. Yemeği fazla kaçırınca tatlıya yer kalmadı. Sacarası yemem lazımdı. Konya’da yemekleri bir türlü ayarlayamadım, tatlı faslına kadar gelemeyecek kadar çok yedim…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otel dönüp, duş aldık ve hoppala derin, kesintisiz bir uyku çektik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün ilk ışıklarla ayaktaydık. Otelin balkonuna çıkıp, oradan sabah manzaraları aldım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Esas olay sabah kahvaltısındaydı. Ben hayatımda bu kadar çok kahvaltılığı yan yana görmedim. Sille Deresi kenarına kurulu soframızda güne muhteşem bir kahvaltı ile başladık. Son kahveleri içtik ve Sille’de kalan gezmediğimiz yerler için gezi günümüze başladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce Aya Elenia Kilisesi’ni ve eskiden şapel olan ama günümüzde Zaman Müzesi olarak hizmet veren mekanı gezdik. Zaman müzesi sabahın o saatinde hala kapalıydı, gezemedik. Ancak bu alandan günün aydınlığında Sille panoramasını bir kez daha fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille gezimizin son durağı Sille Müzesi oldu. Burası minik ama güzel düzenlenmiş bir müze. Eski bir konak, müzeye dönüştürülmüş. Sille’nin geçmişi ve kültürü anlatılmış, eski eşyalar sergilenmiş. Belki Sille gezinize önce buradan başlamanız daha uygun olacaktır.

P4060459.JPG

Evet sevgili gezginler… Yazımıza Nazım Hikmet’le başladık, onunla bitirelim;

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim…

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…”

Bu memleket bizim.. Ona eskisinden daha çok sahip çıkalım. Gezdiğimiz toprakları, üzerinden yaşayan insanları daha doğru tanırsak, onun güzelliğine daha çok aşık olacağız.

Bu aşk bizim…

Gezekalın…

19.04.2018 Saat 12:47

Dünyanın Ortası Akşehir

P4060387.JPG

Temsili anlamda da olsa, 2007 den beri Türk Patent Enstitüsü’nden tescilli, Dünyanın Ortası Akşehir’e bir gezimiz oldu. Akşehir’e bu üçüncü gidişim. Ama her gidişimde beni şaşırtan, “Tüh! Yine eksik bir şeyler kaldı!” diyerek ayrıldığım bir ilçe burası. Aslında Tıp Fakültesinden doktor arkadaşım Hakan Semersatan ve gezgin arkadaşım Erdoğan Özden aileleri ve sonradan tanıştığım Akşehir’in değerli eski Belediye Başkanı Dr. Nuri Köksal’ın varlıkları bile Akşehir’e ziyaret gerçekleştirme nedenim olabilir. Eh! Bu ziyareti kiraz çiçeği zamanına ya da kiraz yeme zamanına denk getirdik mi, hem dostları görme, hem doğaya ve tarihe doyma olayı gerçekleşmiş demektir. Akşehir kiraz çiçeklerini yazdım ama Akşehir’i ayrı yazmam lazım diye düşündüm ve sayfayı tamamen Akşehir’e ayırdım.

IMG_4631

Akşehir’e girer girmez doğrudan Dr. Hakan’ın diş hekimi eşi, sevgili Bengü’nün muayenehanesine yöneldik. Arka bahçesinde önceden hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturduk. Ya hu biz İstanbul’da betonlar içinde kalmışız, Akşehir’de arkadaşımın muayenehanesinin bahçesinde çiçekler, ağaçlar ve hamak mevcut! Bizim İstanbul’da bırak yeşili, yüksek binalarla güneşimizi çalmışlar, arkadaşlar hasta arası 10 adım atıp çay kahve içmeye bahçeye çıkıyor! Şakası bir yana güzel bir ortamda, güzel dostlarla kahvaltımızı ettik.

Kahvaltı sonrası sevgili  Hakan’ın eşliğinde Akşehir sokaklarını dolaşmaya başladık. İlk durağımız Batı Cephesi Karargahı Müzesi oldu. Burası eski Belediye binası. 1904 yapım tarihi. 18 Kasım 1921′ de Karargaha dönüşen binada, 24 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz için cepheye hareket edilene kadar çalışılmış. Geçen dokuz buçuk aylık sürede, Büyük Taarruz hazırlıkları buradan yönetilmiş, planlar burada yapılmış ve son taarruz kararı burada verilmiş. Bu arada Mustafa Kemal birçok kez Akşehir’e gelerek çalışmaları bizzat denetlemiş, hazırlıkları yönlendirmiş.

P4060326.JPG

Daha sonradan ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Akşehir’de, içlerinde sevgili arkadaşlarımın da bulunduğu, Akşehir için eskiden beri gönülden çalışan ve bu uğurda birlikte hareket eden, öncü olan bir grup güzel insan var. Onlara göre Büyük Taarruzun kutlamalarına, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Akşehir’de Batı Cephesi Karargahında karar aldıkları  günden başlamak lazım.  Bu konuda girişimleri de olmuş ama olayı, kutlamaların başlangıcı olarak, kabul ettirememişler.

1965 yılında Belediyenin başka bir binaya taşınması üzerine, müze olması kaydıyla, bina Bakanlığa bağışlanmış. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü de müze olarak hizmete girmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen güney köşedeki büyük oda, Atatürk‘ün çalışma ve Büyük Taarruz’un kararının alındığı oda. Bu odanın her iki yanında yer alan odalar ise, Karargah Komutanı İsmet İnönü ile Kurmay Başkanı Asım Gündüz‘ün çalışma odaları. Bir oda da Ulu Önder’e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ile silahları sergileniyor. Ben en çok Atatürk’ün giysilerinin güzelliğinden etkilendim.

Müze gezisi sonrası Akşehir içini gezerken bir eski hana girdik. Burası yerli halkın daha çok kullandığı ismi ile Melek Girmez ( Rüştü Bey) İşhanı. Bu bitik, harap hali ile bile beni bir etkiledi ki, anlatamam.

P4060360.JPG

Zamanında Akşehir’in sosyal hayatında önemli bir yer oynayan bu işhanına adını Akşehir halkı uygun görmüş. Belli ki eskilerde bu handa içkili mekan da vardı ve adı olasılıkla buradan geliyor. Akşehir’in ilk matbaası da bu hanın içinde faaliyet göstermiş. Şimdilerde ise adından mıdır, mazisinden midir anlamadım, ölüme terk edilmiş sanki. Ortadaki fıskiyesi, dörtgen şeklinde alanda birbirine bakan ve şimdilerde terk edilmiş dükkanları, dört yönde bulunan kapıları ile güzel ve tarihine uygun bir restorasyonla aslında nasıl da cazip bir turist uğrak yeri olabilirdi!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bundan sonra Akşehir’in çarşısını yani Arasta‘sını ziyaret ettik. Akşehir’de yerleşim Neolitik Çağa kadar uzanıyor. Hititler, Frigler, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı hep bu alanda yaşamış. Akşehir, Krallar Yolu olarak adlandırılan ticaret yolu üzerinde bulunuyor. Bu nedenle sürekli bir gelişim ve zenginlik içinde olmuş. Bunun bedeli olarak da iştah kabartıp tarih içinde çok defa yağma ve yıkıma sahne olmuş. Arasta’da bir zamanlar çok canlı ticaret oluyormuş. Bugün de burada restore edilen 300’e yakın iş yeri ile Akşehir ticaretinin merkezi durumunda.

IMG_0527.JPG

Bu gezi sonrasında Akşehir Evi’ne gittik. Ben Akşehir Evi’ni hem mekan olarak hem de öyküsüyle çok severim. Bu öykünün tamamı https://eksisozluk.com/aksev–1965561 adresinde uzun uzun var. Okuyabilirsiniz. Öyküsü kısaca şöyle; Akşehir’den çıkıp büyük kentlere okumaya giden bir grup Akşehir’li genç (ki aralarında sevgili Dr. Hakan ve Dr. Nuri Köksal’da var), öğrencilik dönemlerindeyken eğitimleri sonrasında Akşehir’e dönmeye ve burada yaşamaya sözleşmişler. Burada kendileri için yaşam alanları yapmayı da kafalarına koymuş ve bunun içinde para biriktirmeye başlamışlar. Hepsi Akşehir’e dönmese de, dönen eğitimli idealist ve ütopik gençler,  sonradan kendilerine toplu olarak ev yapmak yerine Akşehir’de eski ve harap bir evi satın alıp onu restore etmeye karar vermişler. Yöre insanını güzel niyetlerine inandırmışlar ve katkılarını, emeklerini yanlarına almışlar. Bu ev öyle güzel ve aslına uygun restore edilmiş, halkın da katkıları ile öyle doğru objelerle döşenmiş ki bir ara ödül bile almış. Onaltı gençle başlayan gruba, içlerinde Erdoğan arkadaşım gibi Akşehir dışından da olabilen yeni gönüllü katılımlar olmuş. Sonuçta 41 kişilik mütevelli heyetli AKSEV (Akşehir Kültür Sağlık Eğitim Vakfı)  vakfı oluşturulmuş. Bu vakıf halen öğrenci okutuyor, fakire aş dağıtıyor, destek oluyor ve eski eserler için imkanlar ölçüsünde harcama yapıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte bu gezdiğimiz Akşehir Evi bu AKSEV Vakfının ilk eseri. Son olarak Gıcılı Bahçe (Akşehir ağzıyla Gıcılı  yani süslü, albenili) ve konuk evi olarak da Hasan Muallim Konukevi (Hasan Muallim cumhuriyet döneminin ilk öğretmenlerinden) restore edilerek açılmış. Bu konuk evini de gezdik. Akşehir’de otantik bir konakta kalmak isterseniz adresiniz bu mekan olmalı. Bizim sonraki hedefimiz burada konaklamak olacak.

IMG_0539.JPG

Bu arada diğer arkadaşlarımla Akşehir Evi’nde buluştuk. Tok olmamıza rağmen sunulan nefis börekleri bir güzel yeyip çay kahvelerimizi içtikten sonra Akşehir gezimize devam ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Akşehir’in, en çok da, eski evlerine hayranım. 18-19 yüzyıla tarihli evlerinin her birisinin ayrı bir öyküsü var. Yaklaşık olarak tescilli 300 üzerinde Akşehir evi mevcutmuş. Tescilli olmayanlarla bu sayı 600’e yakınmış.  Sevgili Dr. Nuri Köksal bu evlerin neredeyse tamamının hikayesini biliyor. Belediye Başkanlığı döneminde bu evlerin bir kısmının restorasyonunu, büyük bölümünün de restorasyon projesini hazırlatmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akşehir’de bir zamanlar Ermeni ve Rum vatandaşlarımız da yaşarmış. Akşehir evleri hem Türk, hem Ermeni ve hem de Rum mimari özelliklerine sahipler. Bir dönem burada insanlar kardeş kardeş yaşamışlar. Onlar mübadelede gitseler de yaşam tarzlarına uygun evleri geride kalmış. Bir zamanlar ibadet edilen, ibadet edeni kalmayınca restore edildikten sonra içinde sergiler, tiyatro eserleri sahnelenen bir Ermeni Kilisesi mevcut. Şimdilerde bu kilise yeniden restorasyona alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Selçuklu eserlerine bayılırım. Çinileri, mezar taşları dahil Selçuklu eserlerinin hepsini şaheser bulmuşumdur. Akşehir’de irili ufaklı 154 adet tescilli Selçuklu eseri var; Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi, Ulu Cami benim maalesef uzaktan gördüklerim. Geride kalan Selçuklu eserlerini görmek için bile yeniden Akşehir’e gideceğime eminim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Seyyid Mahmut Hayrani’nin Sandukasının fotoğraflarını gördüm. Tahta oymacılığının şaheseri. Tarihi eser kaçakçılarınca yurt dışına çıkarılırken yakalanmış ve şimdi Türk İslam Eserleri müzesinde sergileniyor.

Akşehir gezisi sonrasında, bizim Akşehir sevdalısı arkadaşların bir başka projelerini görmek üzere bu sefer Sultandağı eteklerinden yukarılara doğru yola düştük.

IMG_0566.JPG

Yükseklere çıktıkça, beyaza bürünmüş kiraz bahçeleri ile Akşehir ve artık acınası halde Akşehir Gölü panoramik olarak ayaklarımızın altında gözüküyor. Bir zamanlar yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük 5. gölü olan Akşehir Gölü, bilinen alanının sadece onda biri kadar kalmış. Kaçınılmaz olan iklim değişiklikleri ve yanlış sulama politikaları ile bu sona hızla gidilmiş. Türkiye’nin coğrafyası o kadar hızlı değişiyor ki!

IMG_0551.JPG

Akşehir’in tarihte çeşitli isimleri mevcut. Bölgeye Frigler,  Phrygia Paroreia  (Dağlık Frigya) demişler. Akşehir’e ise o zamanlar Philomelion ( Bal veya elma sevenler anlamında) denmiş. Araplar Akşehir’i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı “Belde-i Beyza” (Beyaz Şehir) olarak anmışlar. Bir dönem ismi Akşar iken en son Akşehir olarak isimlendirilmiş ve öyle de kalmış. Bizim arkadaşlar yıllardır hayalini kurdukları Akşehir dışında, dağlık alanda doğal yaşamı ve doğası ile bir yaşam örneğini hayata geçirmeye ve bunu insanlarla paylaşmaya çalışıyorlar. Ben bu projeyi arkadaşlardan yıllardır dinlerdim ama artık bu projenin ilk örnekleri gözükür hale gelmiş ve kurmaya çalıştıkları tesisin adına da  Philomelion adını vermişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kurulan evler orijinal ve tesisin ortasındaki direkte asılı duran keçi kafatasının bile bir öyküsü, anısı var. Burasının yaşama geçirilmesi bir seneyi bulacak ve diğer bölümler aşama aşama gerçekleşecek diyorlar. Vallahi ne diyeyim? Dr Nuri Köksal ve arkadaşları diyorlarsa yaparlar. Daha önceki hayallerinin gerçekleşmiş halini gördüm. Biz doğa ve tarih sevdalısı gezginler de bir gün oralarda konaklarız inşallah..

Akşehir ve arkadaşlara doyamadan veda edip Sille’ye doğru yollara düştük. Akşehir bitmedi tabii ki. Gezilmedik çok yeri var, Nasreddin Hoca Türbesini ise daha önce gezmişliğimiz vardı. Dar zamanda burayı atladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim konumun başlığına; Dünyanın Ortası sahiden Akşehir mi? Bunun yanıtı Nasreddin Hoca’nın fıkrasında saklı.  Fıkra şöyle; Çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca’yı çevirip ”Hocam size bir sorumuz var, dünyanın ortası neresi?” demişler. Hoca, 5-10 adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış; ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam?” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye cevap vermiş.

Evet sevgili Gezekalın Dostları, kıssadan hisse; Dünyanın ortası Akşehir. İnanmazsanız gidin Akşehir’e ölçün. Bu arada Akşehir’i gezin, güzel insanları ile temas edin. 

Gezekalın ve hep Gülekalın

14.04.2018 Saat 01:22 

 

Baharın Müjdecisi Çiçeklerin Peşinde

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Artık benim için baharın müjdecisi kiraz çiçekleri oldu.

Son üç sene Nisan ayını,  kiraz ağacı çiçeklenmesini izlemekle geçirdim. Önce 2016 yılında Japonların yeniden doğuşu ve baharı simgeleyen sakuralarını  görmek için Japonya’ya  gittim.

2017 yılı baharını Uluborlu’da, 2018 yılı baharını ise Akşehir’de kiraz ağaçları arasında gezinip, çiçeklerini fotoğraflamakla geçirdim (Uluborlu kiraz bahçeleri ile ilgili gezi yazımın adresi; : https://gezekalin.com/2017/05/10/hizirlar-ve-bilgeler-cografyasinda-uluborlu-sakuralari-egirdir-golu/ ).

Aslında bu seneki gezi amacım Konya ili sınırları içinde 400 dönümün üstünde tarlalara renk renk ekilmiş laleleri fotoğraflamaktı. Konu baharı karşılamak ve çiçekler olunca, Akşehir’in kiraz bahçelerinde, Japonya’dakilerin aksine zamanla meyveye dönüşecek yerli sakuraları, yani kiraz çiçeklerini fotoğraflamadan geçip gitmek olmazdı. Biz de Akşehir’in köylerinde kiraz bahçelerini ziyaret ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geçen sene Uluborlu’da kiraz çiçeklerinin dökülmeye yüz tutan zamanına denk gelirken, bu sene Akşehir’de kiraz ağaçlarının yeni çiçeklendiği zamana rastladık. Bizim gibi yörede yaşamayan ama dar zamanda hedeflediği olaya şahit olmaya çalışan gezginler için zamanlama her zaman tutmayabiliyor.

Anadolu toprakları medeniyetlerin olduğu kadar, pek çok meyve türü için de çıkış noktası. Ülkemiz kirazı en çok üreten olduğu halde, kirazını en çok ihraç eden ilk ülke değil. Üreticisine sorsan haklı şikayetlerini ardı ardına sıralayacak halde. Kazanan maalesef hep aracı oluyor. Betonlaşmadan nasibi alan kiraz ağaçları ekili alanlarının kaybı da işin ayrı tarafı.

Akşehir kiraz üretiminin önemli olduğu bir ilçemiz. Bu ilçenin en iyi kiraz cinsi Napolyon Kirazı. Bu kirazı geçen senelerde dalından yemiştim. Muhteşemdi. Akdeniz’e deniz tatiline giderken yanımıza aldığımız 9 kasa Napolyon kirazını karavana yüklediğimizde içimden “Abarttık arkadaş!” demiştim ama daha İstanbul’a dönmeden tek bir kiraz kalmamıştı geride…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Miharu Takizakura

Japonya’da Sakuramori dedikleri kiraz ağacı doktorları bile mevcutmuş. Hele  Miharu Takizakura adlı yaşlı bir kiraz ağacının özel bir doktoru varmış. Japonya’da insanların ve politika üretenlerin meyve vermeyen ama çiçekleri yüzünden kutsiyet atfettikleri kiraz ağacına ne kadar saygı duyduklarına bizzat şahit olmuş birisi olarak, ülkemizdeki bu önemli ağaca yeteri kadar değer verilmemesi ise ayrı bir konu. Zeytin ağacını yok eden zihniyetin kiraz ağacını koruması mümkün mü? Bu konuda gazeteci-yazar dostum sevgili Yusuf Yavuz’un linkini verdiğim yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim .

(https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/04/02/kiraz-agacinin-anlattigi-bu-masala-kulak-verin/ )

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiraz ağacı çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür.  Yani hızlı yaşarlar ve döküldüklerinde gençtirler. Bu nedenle Japonlara göre sakuralar,  baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle, ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade ediyorlar. Rüzgar estiğinde dökülen kiraz çiçekleri Japonya’da pembe, Uluborlu’da ise beyaz renkli kar tanecikleri hissini vermişti bana.

Hanami nedir bilir misiniz? Hanami, geleneksel Japon kiraz çiçeği seyretme festivalinin adı (aslında gündüz kiraz çiçeğini izlemeye deniyor, gece için bile farklı bir adlandırması var). Yani Japonlar kiraz çiçeği açtığı zaman bunu kutlar ve parklarda kiraz ağaçlarının altı gece gündüz insanla doludur. Yerli turistler dışında, tüm dünyadan 500000 üstünde insan sadece bu özel gün için Japonya’ya gidiyor. Akşehir’in Kiraz Festivali var ama kiraz çiçeği ile ilgili bir aktivitelerinin olduğuna dair bir bilgi edinemedim. Uluborlu bu konuda biraz daha aktifti. Uluborlu’da kiraz çiçeği döneminde fotoğraf gezilerine öncülük ediyorlardı. Ben yine de bu tür tanıtım ve faaliyetlerin çok az olduğunu düşünüyorum. Kiraz çiçeği günlerini ülkemin tüm insanları duymalı ve görmek için fırsat yaratmalı. Bu konuda tabii ki yörenin insan ve yönetimlerinin çaba göstermeleri gerekir. 

IMG_1983.JPG

Gelelim Lale tarlası gezimize…

Konya ilginç bir memleket! Sizlerle kısa Konya gezimizi de sonra paylaşacağım. Bir gezgin için çok önemli gezi noktaları ve hedefleri içeriyor. Gezdiğimiz lale çiftliği, Ali YETGİN Yapı Tarım Hayvancılık ve Ltd. Şti.  bünyesindeki Asya Lale firmasına ait. 1998 yılında lale yetiştiriciliğine başlamış. 400 dönüm dikili alanda, bir yılda 50 milyon adet lale soğanı üretiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale tarlaları eskiden Çatalhöyüğe yakınmış. Ama muhtemelen zamanla alan yetmediğinden, Konya’nın İsmil Kasabası’nın Çınaroba mevkine taşınmış ve Konya merkeze uzaklığı 76 km. Lale tarlalarını gezmenin bir zamanı ve süresi var. Yani çiçeklendiği zaman serbest gezi imkanınız yok. Bu sene 8 Nisan Pazar günü ve sonraki bir kaç gün için gezme imkanı vardı. Biz de gezimizi 8 Nisan’da yaptık. Bu günün tanıtımı güzel yapılmış. Çok sayıda firmaya ait tur otobüsü vardı ve alan da oldukça kalabalıktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale çiftliği renk cümbüşü ve düzenlemesi ile çok güzeldi. Yeryüzünde, gök kuşağını hissettim.  Doğada (örneğin Tota Dağı’nda mevsiminde açan kırmızı lale), doğanın verdiği şekil ve dağılımla açan vahşi laleyi, hiç bir parktaki lale ile değişmem. Ama burada, bu yoğunlukta laleleri görmek de ayrı bir güzellik olsa gerek.

IMG_1933.JPG

1550 yılları civarında lale soğanları, Osmanlı topraklarından götürülmüş. 17. yüzyılda Hollanda’da lale çılgınlığı başlamış. İnsanlar nadir bulunan bir tek lale soğanı için servet ödemişler. Lale ülkemiz tarihinde bir döneme isim verecek kadar sevilmiş, önemsenmiş. Şiirlere konu, zarafetin, inceliğin ve masumiyetin sembolü olmuş lalelerin ülkemizdeki en büyük bu çiftliğini gezmek, laleleri ışığa-açıya göre fotoğraflamak neredeyse yarım gününüzü alabilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Beni gezi öncesi dedikleri,  “Ne yapacaksın lale çiftliğini? Konya’ya bu iş için gidilir mi? Emirgan Parkı’nda en kralı var lalenin!” sözleri yolumdan engellemedi. Sizi de sakın engellemesin ve zamanı gelince insan eli ile yaratılan bu görsel şölene şahit olun. Hem Konya’ya gitmek için başka sebepleriniz de var.

Neler mi? Arkası yarına…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

11.04.2018 Saat 16:21

IMG_1897 - Copy

Lavantaya Gönül Veren Dostlar Arasında

IMG_8769.JPG

………………………………………………………

Ufuklara bakakalan bir çift göz
Ve içimden geçen bin bir söz
Hüzün yazıyor kalem, böyle anlarda
Özlemlerim dolaşıyor
Mor çiçekler soluyor nefesim
Bir güzel kadın düşümde deniz deniz
Kokusunda lavantaların…

Nevin Kalafatoğlu

IMG_8668.JPG

İnternette, içinde lavanta geçen ne kadar çok şiir olduğunu bir bilseniz şaşarsınız…Yukarıdaki şiir gibi, beğendiklerimden bir tanesini sizlerle paylaştım diğerlerini ise kaydettim bir taraflara. Kokusu, rengi, görünüşü ve yıllardır kullanım yaygınlığı ile aşklara, şiirlere konu olmuş lavanta çiçeği…

Nereden çıktı bu lavanta merakı derseniz, Fransa’nın Provence Bölgesinden çıktı. Benim gezilere başlangıcım, genelde, hayranlık uyandıran bir fotoğraf sayesinde olur. Fransa’nın Provence Bölgesinde lavanta tarlaları ile ilgili şurada burada müthiş fotoğraflar görüp duruyorum ve bu bölgeyi de mutlaka bir gün göreceğim. Ama son zamanlarda Türkiye’nin Kuyucak Köyü’nden de benzer fotoğraflar görüp duruyordum. Bu sene farklı bir program vardı ama kattım araya lavanta zamanı Kuyucak Köyünü de ve sizlerle paylaştım izlenimlerimi.

IMG_8680.JPG

Isparta’ya 47 kilometre uzaklıkta olan Kuyucak Köyü, Torosların eteğinde yüksek bir tepeye kurulmuş, etrafındaki yamaçların ve ovaların çoğu lavanta tarlalarıyla çevrili şirin bir köy. Kıraç ve susuz arazileri yüzünden yıllar önce göç vermeye başlayan Kuyucak Köyü’nün kaderi, bir adam sayesinde tersine dönmüş. Bölgeyi 1971’de lavanta tarımıyla tanıştıran kişi, dönemin Fransız firması Robertet ile Türkiye’de Gül Yağı Fabrikası ortaklığı yapan Zeki Konur. Fransızlarla ortaklığı babası başlatıyor aslında. Benim bu gezide tesadüfen tanıştığım ve bilgisine inandığım bir arkadaşın anlatmasına göre,  Zeki Konur Fransa’ya eczacılık okumaya gitmiş ve lavanta ile orada tanışmış. Fransa’dan melez lavanta olarak adlandırılan Lavandula İntermedia türüne ait Super çeşidini de ithal etmiş. Kuyucak Köyü başta, Keçiborlu’da bazı arazileri ekim için kiralayarak lavantanın bu türünü ektirmiş ve sonradan bu ürünleri onlardan satın almış. Belli bir süre bu kiralama ve ekim işi devam etmiş. Bu arada ürün zahmetsiz ve araziye uygun, parası da çok olunca diğer köylüler de lavanta ekimine geçmişler. Başlangıçta ekim yapılan Aydoğmuş ve Kuyucak Köylerini, Kuşçular, Çukurören ve Özbahçe köyleri takip etmiş. Yani sizin anlayacağınız yörede lavanta dikim alanları 40 yılda 15 dekardan 3000 dekara ulaşmış. Bugün Kuyucak köyünde tarım arazilerinin yüzde 75’i lavantayla kaplı. Türkiye’nin lavanta üretiminin % 93 lük kısmını bu yöre karşılıyor. Bugün köyde Birleşmiş Milletler destekli bir kalkındırma projesi uygulanıyor. Son zamanlardaki geniş medya yazıları sayesinde de Kuyucak Köyü iyice meşhur olmuş. Ben Kuyucak Köyü gezimde bir yerlerde bu insan anısına bir tabela ve hatırlatıcı bir anıt göremedim. Belki vardır, bilemiyorum. Ne olursa olsun, Zeki Konur’a bir vefa borcu var yöre insanının.

IMG_8677

Bizim ülkemize getirilen lavanta türü, hibrid bir tür. Verimi yüksek ama makbul olan Fransa’nın Provence Bölgesinde ekilen lavanta türü, Lavandula Angustifolia adlı bir tür. Daha az verimi var ancak kozmetikte daha çok tercih edilen türmüş. Bunların da alt türleri var ama rengi genelde bizimkinden daha koyu ve daha yoğun kokuya sahip.

lavandula-angustifolia-vicenza-blue-o9930-1.jpg

Lavandula Angustifolia

Yani demem o ki, galiba, o masmavi ya da daha mor lavanta türü değil bizim buralardaki lavanta türü. Lavanta bitkisi, 1 metreye kadar boylanabilen, yarı çalımsı, çok yıllık bir bitki. Lavanta bölgede özellikle haziran ayı içerisinde çiçeklenmeye başlıyor ve çiçeklenme kademeli olarak yaklaşık 45-50 gün sürüyor. Temmuz ortasından ağustos ortasına kadar lavanta biçiliyor. İlk hasat kuru çiçekte kullanılırken, yağ üretimi için geç biçim yapılıyor. Lavanta bitkisinin ekonomik olarak kullanılan kısmı ise çiçekleri. Bitkinin çiçek ve çiçek saplarından elde edilen uçucu yağ, dünyada ticareti en fazla yapılan 15 uçucu yağdan birisi.  Uçucu yağ kalitesi bu bileşenlerden linalil asetat oranına göre belirleniyor ve bizim ekili melez türden daha fazla yağ elde edilmesine rağmen, linalil asetat oranı düşük olduğundan kozmetikteki kıymeti düşük. Bu lavanta türü daha çok sabun ve suyundan tonik elde etme amaçlı kullanılıyor. Yani Lavandula Angustifolia türü pahalı kokularda bulunan lavanta türü. Bizimkini ise daha çok sabun, şampuan içine katmak için alıyorlarmış.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ne olursa olsun Kuyucak Köylülerinin girişimlerini ve lavantaya bu kadar sahip çıkmalarını çok önemsiyorum. İlaç sanayinden kozmetiğe, gıdadan parfümeri sektörüne kadar pek çok kullanım alanı bulunan lavantaya sahip çıkmaları ve iyi bir reklam sayesinde dışarıya olan göçü tersine çevrilmiş. Köye başka bir canlılık gelmiş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kuyucak Köyüne Pazar günü gittim. Gördüğüm tur otobüsleri ve kalabalık anlatılacak gibi değil. Yalnız bu köyü bulmanız gerçekten zor. Keçiborlu’yu geçtikten sonra “Oto Sanayi” yazan tabelayı takip edip oraya sapmanız gerekiyor. Benim gibi, bir an “Ne işim var burada?” izlenimi yaşasanız da, bozuk bir yoldan ve köprü altından geçip, yaklaşık 5 km kadar sonra Kuyucak Köyüne ulaşıyorsunuz. Önce Kılıç Köyünü geçiyorsunuz sonra da Kuyucak köylülerinin tarlaları başlıyor zaten.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben de kalabalığı ilk gördüğüm tarlada durup bol bol lavanta fotoğrafı çektim. Rengi beklentimin altında, “ya koku?” derseniz, koku alacağım diye zorlamak lazım. Ama görüntü güzel ve fotoğrafik.

Bu arada 1 hafta kadar önce o yörede gezmiş olan Teoman Cimit arkadaşımı arayıp önerisi var mı diye sordum. İyi ki sormuşum ve o da sağ olsun bana yöreden bir isim ve telefon numarası verdi. Günüm çok renklendi sayesinde. Bana verilen numarayı aradım ve telefona çıkan Hasan bey isimli Keçiborlulu birisinden Kuyucak lavanta tarlaları için tavsiyelerini sordum. Söylediği “Orayı gezin ama ben sizi daha güzel bir lavanta tarlasına götüreceğim” oldu. Kendisi ile 1 saat kadar sonra Kılıç Köyü’nde buluşmak üzere randevulaştık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yola devamla Kuyucak Köyüne geldim. Köyün girişinde Kadın Girişimciler Kooperatifi var. Burada köyü ziyarete gelenlere hem yemek hizmeti sunuluyor ve hem de lavanta ürünleri satışı yapılıyor. Köy, şirin bir köy. Evlerin çoğu lavantaya atfen mor renge boyanmış. Kerpiçten, avlulu evleri ile köy gibi bir köy! Her evin önünde lavanta ve ürünleri satılıyor. Lavantadan taçlar yapılıyor. lavanta yağı, sabunu, suyu, kurusu satılıyor. İş, lavanta balı üretimi, lavanta dondurması, lavanta çayına kadar ilerletilmiş. Her tezgahın önünde ise müşteri var.

IMG_8721

Hemen köyün kahvesine gidip, ziyaretçileri büyük bir memnuniyetle seyreden köy halkı arasına karıştım. Benim esas ilgilendiğim onların ne gördüklerini öğrenmek ve onlarla temasta bulunmak. Mutlaka güzel bir şeyler çıkar köyün kahvelerinden. Güzel sohbetimiz oldu, çaylarını içtim. Memnuniyetlerini dinledim. Birisi ne meslek yaptığımı sordu. “Doktorum, İstanbul’dan geldim” dedim. Bir an da kahve halkı ayaklandı ve başıma üşüştüler. Belli, herkesin sağlık sorunu var. Ne doktoru olduğumu sordular. “Çocuk Doktoruyum” dedim. Bir anda hepsi tekrar yerine oturdular. Biraz bozulsam da, tatilimde meslekle ilgili sorunlarla karşılaşma olasılığının kaybolduğuna sevinmedim değil 🙂 Belli köy halkının nüfusu yaşlı ve çocuk sayısı az… Bir tanesi bir umut sordu; “Benim dizlerim çok ağrıyor. Ne yapsam doktor bey ?” Ben de “lavanta yağı iyi geliyormuş ya! Sürmüyor musun? ” demiş bulundum. Amcamın gözlerinde bir hınzır gülüş gördüm ya! Hayra yordum 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kuyucak Köyüne gelince lavanta çayı ve dondurmasını yemeyi tavsiye ediyorlar. Ben de “Bu sıcakta çayı boş ver, dondurma ye!” dedim kendi kendime ve bir yere oturup dondurma sipariş ettim. Yediğim güzel bir dondurmaydı ama lavanta kuruları dışında lavanta tadı pek alamadım. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazdıklarımdan kimse olumsuz bir anlam çıkartmasın. Bu köy sadece sadece insanlarının sıcaklığı, samimiliği ve köyünün güzelliği için bile gidilesi bir köy. Lavanta tarlaları ise gerçekten güzel ve özel. Ama Fransa’nın Provence Bölgesinin lavanta tarlalarının sadece fotoğraflarını görmüş bir kişi olarak da aynen orası gibi demek olmaz benim için.

IMG_8767-001.JPG

Hasan Ali Erken beyle Kılıçlar Köyü kahvesinde buluştuk. Sanki 40 yıllık dostmuşuz gibi de arkadaş olduk. Kendisinin göstereceği lavanta tarlası için yollara düştük. Keçiborlu’yu geçtik ve ana yoldan saptık. Anam! Arabayı yeni almışım.. Daha yeni 1000 km yapmışım! Girdik mi stabilize yollara.. Bata çıka gidiyoruz. Biliyorum bunun sonunda mutlaka bir güzellik çıkacak ama Allah var, kendime de söyleniyorum arabayı soktum bu yollara, lavanta göreceğim diye!!

IMG_0081.JPG

Bu yolların arabaları bunlardır işte 🙂

Yaklaşık 15-20 dakikalık bozuk yoldan gittik (bizim arabalar için tabii.. Gözünü seveyim Renault Broadway’lerin, Tofaşların..Tam bu yolların arabaları 🙂 ). Neyse Hasan bey bir tarlada durdu. Ağzımdan kocaman bir “Vayyyy” çıktı. Aşağıda gerçekten göz alabildiğine uzanan lavanta bahçesi. Renk daha koyu! Bu sefer başladım hoplamaya, zıplamaya, Hasan beye de beni buraya getirdiği için teşekkür etmeye!

IMG_0118.JPG

IMG_0079

Gerçekten 20 dönüm alana yayılmış bu lavanta bahçesi daha güzeldi. Bu arada hava bozdu, yağmur yağdı ama bu bile keyfimi hiç mi hiç kaçırmadı..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_8796.JPG

Beni esas sürpriz, bundan sonra bekliyordu. Hasan bey eğer istersem gül yağı ve lavanta yağının geleneksel yöntemlerle elde edildiği bir yere göndereceğini söyledi. Daha Kaş’a 4 saatlik yolum var, saat oldu 17:00! Çok gecikeceğim, karanlıkta araba kullanmaktan nefret ederim. Ama yine kuralı bozmadım. “Bu insanlar bir şey diyorlarsa dinleyeceksin oğlum Ümit!” diyerek tarladan da 15 km ötede, Güneykent teki Hasan beyin ortağı İsmail Baltacı’nın gül ve lavanta yağı tesisine doğru yola düştüm.

IMG_8855.JPG

Bir yere kadar Hasan bey önde, ben arabamla arkada yol aldık. Sonra o bana yolu tarif etti ve onunla iki samimi dost gibi sarılıp ayrıldık. 15 km sonunda yol kenarında İsmail bey beni karşıladı ve aslında evi olan küçük işletmesine götürdü. Önceleri bir şeye benzetemediğim yerin sonradan aslında bir hazine olduğunu fark ettim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dünyanın en tatlı insanları ile karşılaştım burada. İsmail bey kayınpederinin mesleği olan geleneksel yöntemle elde ettikleri gül yağı ve suyu elde etme sistemini devam ettiriyor. Yanında bir başka tatlı insan, komşusu Veli beyle birlikte yapıyorlar bu işi. İsmail bey halen kütüphanede çalışıyor ve işini daha çok hafta sonları yapabiliyor. Kayınpederinden öğrendikten sonra, artık en azından bu köyde, kimsenin yapmadığı bir işi devam ettiriyor. Civarda ne kadar eskiden kalmış ve artık kullanılmayan damıtma ibriği varsa toplamış ve 7-8 tane havuzda gül ve lavanta yağı,  gül suyu ve lavanta suyu elde ediyor. Buradaki her alet en az 70-80 yıllık.. Fazlası var eksiği yok. Bu ibrikleri artık yapan da yok!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Olay kısaca şu; Bu ibrikler içine gül ya da lavanta artık ne elde edeceklerse atılıyor. Altta odun ateşi ısıtılıyor. Buharlaşan ürün soğuk havuz içinden borularla geçirilip yoğunlaştırılıyor. Sonra da bir damacanada toplanıyor. Bu yöntemle elde edilen ürün daha yoğun ve doğal oluyor. Gerçekten burada elde edilen yağ daha koyuydu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha bitmedi. Hasan ve İsmail bey bir şekilde bir araya gelmişler. İsmail bey işin geleneksel tarafında ama ortağı Hasan bey ise yurt dışı görmüş işin pazarlama tarafında. İsmail beyin elde ettiği gül yağını yurt dışına yollamış ve buradan talep olmuş. Ondan sonra da İbrahim bey civarda kullanılmayan ne kadar eski ibrik varsa peşine düşmüş. 5-6 tane havuz yapabilmişler. Küçük ama kaliteli ürünle, civarda aynı işi yapanlara göre 5-6 kat daha fazla kazanabiliyorlar. Bana gönderdikleri gül yağının kullanıldığı dünyaca meşhur parfümlerin örneklerini gösterdiler, inanamadım!! 

IMG_8847.JPG

Gider ayak dondurmalarından da yedim. Rengi bile farklı, kokusunda ise lavanta kokusu vardı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İsmail ve Veli dayıya bir güzel sarıldım, teşekkür ettim ve yoluma düştüm. Kuyucak Köyü diye çıktım ama tesadüfen kaybolmaya yüz tutmuş bir olaya şahit oldum. Bu iki güzel insan, Hasan ve İsmail beyler iş ortakları olarak birbirlerini öyle güzel tamamlamışlar ki, insan hayranlık duyuyor. Tanımadığı bir insanı kolundan tutup, zaman, benzin harcayıp kendi güzelliğine ortak eden kaç insan kaldı bu ülkede? Bir günaydını, bir selamı esirgeyen, gönlü ayrı, aklı ayrı insanlarla dolu çevremizde bu insanların varlığını hissetmek, onlara dokunmak ne kadar hoş geliyor insana! Aslında Hasan, ibrahim ve Veli dayıya öncelikle insan kaldıkları için teşekkür ettim ve yol boyu da düşündüm. İnsan yolda yalnızken ne kadar düşünüyor bir bilseniz!

Gezekalalım ve hep dostlarla kalalım…

18.07.2017 Saat 00:17