Kopenhag’da Üç Gün

Yeryüzündeki insanları merak eden güzeller güzeli Denizkızı, 15 yaşına basar basmaz merakını gidermek için suyun yüzüne çıkmış. O anda da bir gemiden denize bakan ve hayatının aşkı olacak olan yakışıklı prensi görmüş. Masal bu ya, prens fırtına çıkınca gemiden denize düşmüş. Prens tam boğulacakken Denizkızı onu kurtarmış. Prense olan aşkından dolayı, prensle birlikte olabilmek ve karaya çıkabilmek için, cadıya sesini vermek karşılığında, iki ayağa kavuşmuş ve prense ulaşmış.

Masal sonunu güzel bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Her aşk maalesef güzel bitmiyor ve her seven, sevdiğine kavuşamayabiliyor. Uğruna cadıya sesini veren Denizkızı prensle evlenememiş ve büyücünün kehaneti gerçekleşerek Denizkızı bir köpüğe dönüşmüş.

indirÜnlü masal yazarı Hans Christian Andersen‘in ülkesi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a kısa süren bir gezimiz oldu. Yazıya neden Denizkızının hüzünlü masalı ile başladım derseniz yukarıda gördüğünüz Küçük Denizkızı heykeli Kopenhag’ın simgesi.

Kopenhag kolay gezilebilir, sessiz, sakin ve huzur dolu bir şehir. Kopenhag gezisinden “aklında kalanlar nelerdir” diye sorarsanız, size ilk planda şunları söyleyebilirim; Pahalı bir şehir, şehrin neredeyse tüm gezi noktalarını yürüyerek gezme şansınız var, yediğim en güzel ekmekleri burada yedim ve kadınlı erkekli bu kadar güzel insanın bir arada olduğu başka bir şehir görmedim.

DenmarkPoliticalMap_Layers

IMG_9049Kopenhag’a Türk Hava Yollarının düzenli uçuşları var ve yaklaşık 3.5 saat süren bir yolculuk yapıyorsunuz. Havaalanı ve şehir merkezi arası yaklaşık yarım saat kadar sürüyor. Kopenhag’ı gezmek için en uygun zamanın yağmuru az Ağustos ayı olduğunu söylüyorlar. Ama ben hayatımın en kötü yağmurlarından bir tanesine Kopenhag’da yakalandım. Namussuz merete yol ortasında bir yakalandım ki sormayın gitsin! Islanmadık yerim kalmadı. Yağdım mı fena yağıyor, yanınızda küçük şemsiye olsa iyi olur diyeceğim ama nasıl bir yağmursa şemsiye filan da yetmiyor. Kıssadan hisse, Kopenhag’da hava her zaman ve aniden değişebilir. Orada geçirdiğim 3 günün 2 gününde yağmur vardı.

P8030126.JPG

Kopenhag’da yağmur fena yağıyor. Bisikletli Kopenhag’lıların ise pek aldırdıkları yok yağmura

Kopenhag coğrafik olarak da çok ilginç bir yapıya sahip. Bir kere Kopenhag, Zealand adlı bir ada üzerinde bulunuyor. Baltık Denizi’nin kanallar boyunca şehrin içine girmesi ile şehir adeta Venedik’e benziyor . 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Danimarka’nın Kopenhag şehri ile İsveç’in Malmö şehrini, daha doğrusu Danimarka ve İsveç topraklarını birbirinden ayıran Øresund Boğazı, bir köprü ve devamında 4 km deniz altından giden bir tünelle birbirlerine bağlanmışlar. 

002.jpeg

Kopenhag’da şehir merkezinde 700.000, kırsal alanla birlikte ise 1.250.000 civarında insan yaşıyor. İnsanoğlu bu kadar mı güzel olabilir? Kadını erkeği bebek gibi bir yüz, renkli gözler ve çok düzgün fiziğe sahipler. Candan, yardımsever ve neşeliler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir düz ayak. Tepesi, yokuşu olmayan bir şehir. Şehir düz ayak bir şehir olunca da haliyle bisiklet kullanmak kolaylaşıyor. Ben bu kadar bisikleti sadece Tayland, Çin gibi ülkelerde gördüm, Avrupa’da ise ziyaret ettiğim hiçbir şehirde bu kadar bisiklet yoktu. İnsanlar hem spor yapmış oluyorlar, hem de şehir egzoz dumanından kurtulmuş oluyor. Sizin anlayacağınız Kopenhag çevre dostu bir şehir. Kopenhag sakinleri ne yağmur, ne güneş (çamur zaten yok!) dinliyorlar, hep bisiklet üzerindeler. Bisikletlerin hiç görmediğim şekillerini burada gördüm. Bir tanesinin ön tarafında 4 küçük çocuğun oturduğu selesi bile vardı. Sanki anaokulu nakil aracı gibiydi 🙂

Yemeklerinin ahım şahım olmadığını söyleyebilirim. Yediğim yemeklerden aklımda kalan bir şey pek olmadı. Amma lakin o ekmekleri var ya o ekmekleri! Muhteşemdi. Bir restorana gittiğimizde sepette gelen ekmeklerin bitme süresi 10 dakikayı bulmuyordu. Garsonlar bize ekmek taşımaktan fenalık geçirdiler. Vallahi biraz mahcup olduk ama sıcak ekmeği zeytin yağına bandıra bandıra yemenin dayanılmaz çekiciliğine karşı koyamadık. Bir daha mı geleceğim Kopenhag’a? Varsın “Bu Türkler de ne ekmek canavarı kardeşim” diye düşünsünler.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Şehrin kuruluşu Vikingler zamanına, 10. yüzyıla kadar gidiyor. Kopenhag  o zamanlar küçük bir Viking balıkçı köyü imiş. 15. Yüzyılda Kopenhag, gelişen ticaret sayesinde, artık Danimarka’nın başkenti olacak kadar önemli bir şehir haline gelmiş. Zaten şehrin Dan dilindeki söylenişi København, “Ticaret limanı” anlamına geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir benim gördüğüm en pahalı şehirlerden. Benim kıyaslamam bira fiyatı ile oluyor. Kopenhag’da Carlsberg fıçı bira fiyatı 65 Kron yani 8.7 Euro. Ortalama bir restorandan 100 Euro civarı ödeyerek çıkıyorsunuz. Hediye olarak “ne aldın” diye sorarsanız, vallahi ben pek alınmaya değer bir şey göremedim. Andersen masal kahramanları düşünülebilir belki ama o kadar pahalı ki! Ben boş verdim, bence siz de aynısını yaparsınız. İster inanın ister inanmayın hediyelik olarak ekmek götürsem mi diye düşünmedim değil.. 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce 18. yüzyıldaki büyük yangın ve veba salgını, 19. yüzyılda da İngiltere’nin meşhur amirali Nelson’un şehri topa tutması gibi şehri yıkan önemli felaketler  sonrasında, şehir büyük ölçüde yeniden imar edilmiş. Bugün gördüğümüz neoklasik tarzda binalar hep o yeniden inşa döneminden kalma. Şehir öyle güzel bir şekilde planlanmış ki yolunuzu kaybetmeniz çok zor. Tarihi eserleri,  müzeleri de ulaşımı kolay olan mesafelerde. 2 tam günde şehri hakkını vererek gezebilirsiniz.

P8050579.JPG

Benim size bir tavsiyem olacak; Kopenhag’ı gezmeye başlamadan önce Hop-on Hop-off denen gezi otobüsleri ile tur satın alın. Hop-on Hop-off turlar  Mermaid Tur (kırmızı hat), Christiania Tur (Mor Hat) ve  Carlsberg Tur (Yeşil Hat) olmak üç çeşit. Ben Denizkızı son durak olan uzun turu seçtim. Böylece hem en uzak noktadan tura başlamış ve hem de şehir hakkında bilgilenmiş olacaktım. Tur fiyatı 180 Kron civarında. Bu turlarda bir yerde inip, o bölgeyi gezip sonra arkadan gelen otobüslerle geziye devam da edebilirsiniz. Benim bunu yapma şansım zaman kısıtlılığı nedeni ile olmadı. 

Kopenhag’da Gezi Noktaları: 

Kopenhag gezmesi çok kolay olan bir şehir. Kendinize güveniyorsanız şehrin tüm gezi noktalarını yürüyerek gezebilirsiniz.

P8050665-001.JPG

Önce şehir merkezinden uzaktan, “Küçük Deniz Kızı (Little Mermaid)” heykelinden başlayalım. Bir kaya üzerinde oturan denizkızı ile temsil edilmiş heykel, ünlü bira üreticisi Carl Jacobsen’in Kopenhag şehrine bir hediyesi. Seyrettiği bir bale temsilinde hem Denizkızı karakterini canlandıran balet Ellen Price’dan ve hem de masalın hüzünlü hikayesinden çok etkilenen Carl Jacobsen bronz ve granitten bu heykeli 1913 yılında yaptırmış. Heykeli Edvard Eriksen adlı bir heykeltıraş yapmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Balet çıplak poz vermeyi reddedince, Edvard Eriksen model olarak kendi eşini kullanmış. Bu heykel bir kaç kez vandal saldırıya maruz kalmış. Şimdi gördüğümüz heykelin birkaç kez tamir görmüş hali. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu heykelin devamında yatların demirlediği liman ve liman arkasında ise bir başka heykel bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1843’de kurulmuş olan Tivoli Bahçeleri belki çocuklulara göre ama benim hoşlanacağım bir yer değildi. Andersen ve Walt Disney’de parkı bol bol ziyaret edenlerden. Yine de Kopenhag’da gezilecek yerlerin başında gelen bu büyükçe lunaparkı gezmeden yapamadım. Üstelik hem gündüz ve hem de gece gezdim. Aksiyon sevenler için bir sürü aktivite var. Hafta sonları burada konserler de oluyor. Biz bir tanesine denk geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkı yine de ihmal etmeyin derim. İçinde gezip, sonra bir kafeye oturup bir yandan biranızı yudumlarken, bir yandan da tepenizden geçen vagonlarda ters dönerken çığlık atan insanları izlemek eğlenceli gelebilir. 

P8030191.JPG

Nyhavn adlı yer aslında dünyanın dört bir yanından gemilerin yanaşması için yapılan bir limanken sonradan bir eğlence yeri niteliği kazanmış. Limanın iki yanına yerleşmiş 3-4 katlı ve rengarenk boyalı evleri ile çok şirin bir yer. Burada bulunan en eski ev 9 kapı numaralı ve 1681 yılına ait. Bu ev orijinal hali ile korunmakta.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nyhavn gündüzü gibi gecesi de çok hareketli bir yer. Burada bir akşam yemeği yedik. Hans Christian Andersen, burada bulunan 20, 67 ve 18 numaralı evlerde oturmuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9301.JPG

Strøget Kopenhag’ın en önemli alışveriş merkezi ve 1.1 km uzunluk ile Avrupa’nın en uzun yaya yolu. Bu cadde boyu mim sanatçıları, sokak çalgıcılarını göreceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9139-001.JPG

Ny Carlsberg Glyptotek müzesi hemen şehrin göbeğinde, Tivoli Bahçeleri yanında bir heykel müzesi. 1888 tarihinde şehrin ve hatta ülkenin zengini biracı Carl Jacobsen tarafından finanse edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9084Ben Kopenhag gezimin ilk günü yağmurdan kaçmak için içeri daldım ama bu kadar zengin bir müze ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. İçeride hem modern ve hem de Mısır, Yunan, Asur, Roma, Bizans gibi antik dönemlere ait heykeller var. Burası heykel severler için vazgeçilemeyecek bir yer. En az 1.5-2 saatinizi buraya ayırmanız gerekecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belediye Binası (City Hall), şehrin merkezinde bulunan ve 300 basamakla çıkılan 106 metreyi bulan kulesi ile Kopenhag’ın en yüksek binaları arasındadır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1892-1905 yılları arasında İtalya’daki Siena Belediye Binası örnek alınarak yapılmış. Binanın Tivoli Bahçelerine bakan köşesinde 1965 yılında bronzdan yapılan Andersen’in heykeli bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P8040286.JPG

Vor Frelsers Kirke (Kurtarıcımız Kilisesi) 1696 yılında yapımı tamamlanan barok tarzı bir kilise. Kilise spiral tarzda kulesi ile önemli. Kulenin boyu 90 metre ve tam 400 basamakla çıkılıyor. Bu kilisenin çan takımı da meşhur.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Vor Frelsers Kirke ziyareti yaptıysanız sakın üşenmeyin ve 400 basamağı çıkıp kulenin tepesinden şehir manzarasına bakın derim.  Kuleden şehrin manzarası harika.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9260.JPG

Holmens Kirke (Gemiciler Kilisesi) 1619 yılında özellikle sefere çıkmadan önce gemicilerin ibadet etmeleri için yapılmış olan bir kilise. Ben bu kilise içinde tahta oymalara bayıldım. Bu kilise sadece içinde bulunan bu oymalar için bile ziyaret edilir. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Borsa Binası şehrin bence en güzel binalarından bir tanesi. Bu bina ayrıca Kopenhag’ın en eski binalarından sayılıyor. Christian IV bölgesel ticaretin önemini anlayarak 1625 yılında bu görkemli binayı yaptırmış. Binanın orjinalde kurşun olan çatısı İsveç’le savaş sırasında sökülerek top gülle ve kurşun yapımı için kullanılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Christiansborg Sarayı ve Meydanı ise turistlerin uğrak yerlerinden. Christiansborg Sarayı bir zamanlar krallara ve kraliçelere ev sahipliği yapmış, ancak 1800’lerin sonlarında sarayda çıkan yıkıcı yangınlardan sonra kraliyet ailesi, bir daha dönmemek üzere Amalienborg Sarayı’na taşınmış. Kule, 1907-1928 yılları arasında yapımı tamamlanan Christiansborg Sarayı’nın üçüncü kısmı olarak inşa edilmiş. Yüksekliği 106 metre olan Christiansborg Sarayı Kulesi, Belediye kulesini 40 santimetre aştığından Kopenhag’ın en yüksek kulesi sayılıyor. Bakmayın siz benim Kopenhag’da 3 gün geçirdiğime. Aslında bir eğitim toplantısı için gittiğim Kopenhag’da sarayları gezecek zamanım maalesef yoktu. Ben ancak dışarıdan görebildim. Saray bugün  Danimarka parlamentosuna ev sahipliği yapıyor. Saray meydanı ise çok hareketli. Buradan aynı zamanda bot turları da kalkıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

St. Nikolaj Kilisesi’nin tarihi 1200’lü yıllara kadar gidiyor. Kopenhag’ın en eski kiliselerinden bir tanesi. 1795’deki büyük Kopenhag yangını sonucu kilise olarak görev görmesi durdurulmuş. Yani burası artık bir kilise değil. Nikolaj Kunsthal olarak geçiyor adı. Sonraki tarihlerde yangın kulesi, deniz müzesi ve halk kütüphanesi olarak işlev görmüş. Bugünde çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor. Kulesine çıkılabiliyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Merkez Tren İstasyonu 1911 yılında açılmış. Buradan  Øresund Trenleri de kalkıyor. Yani buradan İsveç’in Malmö kentine seyahat edip,  Øresund Boğazını hem köprü ve hem de tüneli kullanarak geçebilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kopenhag’ın kanallar sayesinde adeta Venedik Şehri gibi olduğundan bahsetmiştim. Buraya gelip de kanallarda bot turu yapmadan dönmek de olmaz. Bot, Küçük Denizkızı heykeline kadar gidip kanallarda gezinti yapmanızı sağlıyor. Kopenhag’ı bir de bottan görmek güzel oluyor. Botların kaptanlarının daracık kanallarda seyahat ederken ki ustalıkları müthiş doğrusu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Frederik Kilisesi ve Amalienborg Sarayı’nı ancak dışarıdan görebildim. Gezemedim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet siz Sanal Gezgin arkadaşlarıma Kopenhag gezim ile ilgili olarak bunları anlatabilirim. Dediğim gibi bu gezi daha çok mesleğimle ilgili bir eğitim gezisiydi. Yani daha çok boş vakitlerimde gezebildiklerim bu kadar. Andersen’in masal dünyasını tamamlayan bu güzel şehri ve insanlarını tanıma fırsatınız olursa kaçırmayın…

Gezekalın, sevgisiz kalmayın…

Dr Ümit Kuru

11.08.2017 Saat 11:17

Yeni Bir Hobiye Doğru

IMG_0208.JPG

Aslında bu yazıyı yazayım mı, yazmayayım mı bilemedim.. Bu yazı blok gezi takipçilerine pek bir şey vermeyebilir. Ancak yine de yazmaya karar verdim. Çünkü benim gibi denizin altındaki yaşamı ilginç, çekici bulan ve yine benim gibi “Ben yapabilir miyim acaba?” ya da “Aman! Benden geçti. Bu yaştan sonra ne yapabilirim ki?” diyen varsa deneyimlerim ve hissettiklerimden faydalanabilir diye düşündüm. Şimdi düşünüyorum da gezilerimde dünyanın bir çok kıyısında bulunma şansım oldu. Ancak denizin üstünü görmekle yetindim, denizin altındaki yaşamı ıskaladım. Yaşamımız da dünümüz geçmişte kaldı, yarınımız ise meçhul. Yani yaşanacak bir tek bugünümüz kalmış ve o da bugünümüz ise o zaman kimse ilgisini ötelemesin ve bir an önce bir yerlerden başlasın isterim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu sene kendim de bir boşluk hissedip, yeni bir şeyler yapmak istedim. İlk defa 2 gün önce bir arkadaşımdan duydum “bana özel zaman, benim zamanım” anlamında kullanabileceğimiz İngilizce kelimeyi yani “Me Time” ‘ı. Sevdim ve burada da kullanacağım. Meğer bir süredir kendime ait, “Me Time” aranıyormuşum. Bu zamanda ne öğrenebilir ya da yapabilirim diye epey bir düşündüm. Aklımdan bir sürü ilgi duyduğum aktivite geçti. Bazıları Yunanca öğrenmek, fotoğraf kursuna gitmek gibi zaten ilgilendiğim şeylerle ilgili iken bazıları da, en azından benim için, çok uçuk kaçık ilgi alanlarıydı. Tesadüfen gördüğüm bir su altı fotoğrafı hep ilgilendiğim ama bir türlü yapamadığım bir aktiviteyi yapma isteği doğurdu bende; Dalış eğitimi almak.

Çalıştığım hastanenin kantininde oturuyoruz, bu işlerle ilgisini bildiğim arkadaşıma sordum: “Dalış eğitimi almak istiyorum. İstanbul’da bildiğin ve tavsiye edebileceğin kurs veren yer var mı?” Yanıtı o kadar netti ki; “Ağabey, dalış kursuna İstanbul’da niye bakıyorsun? Bu işin Kabe’si Kaş’dır. “Orada arkadaşlarım var, oraya gitsene! Ben de gelirim, beraber dalarız.” Daha uzatmayayım, öyle tanıştık Barakuda Dalış Merkezi http://www.barakuda-kas.com/tr) ve Hasan Kırbaş kaptan’la. Telefonlaşmalar, hastaneden izin almalar derken biz 1 ay öncesinden kayıt olduk bu merkeze. Olay gözümde büyüyor ama kime değsem herkes de bir yıldız dalış brövesi var. Ya hu meğer bir ben kalmışım sanki dalış ehliyeti olmayan! Ama yine de işi ciddiye aldım ve 1 ay öncesinden internette bulduğum bir yıldız dalış eğitimi kitapçığını okumaya başladım. Asıl amacım su altında canlı-cansız yaşamı fotoğraflamak. Bunun için ehliyetim olsun yeter.

Ulen! Okudukça bu iş ciddi, anladım.. Nasıl herkes de ehliyet var ? İşte onu anlamadım! Çoğu ehliyetli arkadaş “kolay kolay ” diyor. Ben de “Nasılsa alırım” diyorum, “Kendimi kasmaya gerek yok!” “Kaş gecelerini nasıl değerlendiririm? Meis’e nasıl giderim? Nerede sirtaki oynarım?” derdim bunlar. Onları araştırıyorum.

IMG_0213.JPG

Gün geldi, dalışın Kabe’si denen Kaş’a vardım. Otele yerleştim. Yol yorgunluğu filan demeden Barakuda Dalış Merkezi sahibi Hasan Kırbaş kaptanı, gece vakti de olsa, buldum. Aracı olan ortak arkadaşımın selam-kelamı, çay faslı derken Hasan kaptan 3 günlük kurs hocam olacak olan İlker Acar hoca ile tanıştırdı beni. İlker hoca eski asker, şimdilerde emekli. Hasan kaptan ve diğer kurs hocaları gibi güler yüzlü. Ama yüzü gülüyor, disiplini tam asker. Hasan kaptan ” Getirin hocaya kurs kitabını, pratik slaytlarını da verelim” dedi. Ben de hava atacağım ve  “Beni zorlamayın arkadaşlar! Zaten arkadaşımın da selamı var. Ben anlatacaklarınızı biliyorum. Verin ehliyeti, ben su altında fotoğraf çekeceğim” mesajı vereceğim ya; “Hocam ben zaten çalıştım, internetten kitabı okudum” demiş bulundum. İlker hoca, “Oh ne güzel! Sabah erken geliyorsunuz teorik çalışması kısa sürer o zaman. Öğlen öncesi 2, öğle sonrası 1 dalış yaparız” dediğinde, içimden ” Eyvah bu iş gerçekten sıkı galiba” düşüncesi ile ayıktım. Ulen! Sular seller gibi biliyorum her şeyi anlamında “Kitabı okudum ” dedim ama unuttum arkadaş! Hasan kaptanın verdiği kitap koltuğumun altında, canlı bir Kaş akşamında sağa sola takılmak varken düştük mü otel yoluna? Serde yarına rezil olmak var! Başladık verilen kitabı baştan okumaya…Mereti sanki hiç okumamışım gibi, tıp kısmı hariç, bir de yabancı geliyor ki her yazılan!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün, saat tam 09:00’da Anemon adlı tekneye gittim. Palet, maske (kurs boyunca maskeye, alışkanlıkla gözlük dedim durdum), bir garip yelek, kurşun ağırlık taşıyan kemer, bir de tüp yani dalışla ilgili her şey hazırlanmış, bir plastik kutuya konmuş beni bekliyor. Bir de ismim yazılı bir köşe var; Ümit Kuru köşesi.. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İlker hoca başladı anlatmaya; Başlangıç kısımlarını iyi çalışmışım, ne anlatsa anlıyorum, zaman zaman da ukalalık yapıyorum. Gel gör ki maskeye, gözlük deyip duruyorum. İlker hoca askerin kibarı… ” Gözlük yok! Deniz gözlüğünde plastik burun kısmı olmaz! Buna maske denir” dese de, bendeniz inatla gözlüğe takıldım. “Gözlük de gözlük” diyorum. İyice debil gibi hissettim kendimi.

Teorik kısım bitti, sıra geldi dalışa. Allah için dalış kısmında bende hiç heyecan yok! Bir an evvel suya girip fotoğraf çekmek istiyorum. Bu iş için yeni makine almışım, teşkilatı düzmüşüm, çekeceğim fotoğraflarla atacağım havayı hesaplıyorum. Gözümün önünden cins cins balıklar, Carettalar geçip duruyor. Dalış kıyafetini de giymişim havalı havalı. Önüme verdiler BC denen garip yeleği, tüpü ve regülatör adlı bir garip hortumu! İlker hoca başladı anlatmaya ve nasıl dalışa hazırlanacağımıza. Orada bir daha anladım ki bu iş ciddi! Makinemi çaktırmadan bıraktım çantasında. “Nasılsa öğle sonrası canavar gibi olurum, o zaman alırım makineyi” dedim. Şansıma İlker hoca hem tecrübeli hem de profesyonel sualtı fotoğrafçısı. Halden anlar” dedim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kursun ancak 3. günü kolay gelen bu dalışa hazırlık kısmı, bana 2 gün eziyet oldu. Hoca anlatıyor ama başta hep bir şeyleri eksik bıraktım. Haydi bunlar teknik işler anladım ama zar zor giyinip kuşanmışken, 2-3 defa yerimden kalkamadığım durumlar oldu. Tüp düşmesin diye demirlere sabitliyorlar. Ben de o halde iken kalkmaya çalışmışım. Uyardılar tabii… Adam anlattı be mübarek Ümit! Haydi bir defa yaptın, normal! İkinci, üçüncü kez de insan demire bağlı tüple kalkmaya çalışır mı?

IMG_0228.JPG

Bir de yanıma bir Alman dalgıç düştü mü? Ben dalış malzemelerini hazırlamaya çalışırken, adamın gözü bende! Bıyık altından gülüyor. “Pis Alman” dedim içimden. Hatta, “Devlet büyüklerimiz haklı galiba. Bu Alman her Alman’ın, her Türk’ü kıskandığı gibi beni kıskanıyor!”. “Yeni su altı makinemi gördü tabii elimde gavurcuk, kıskandı”. İşin şakası bir tarafa, sonradan adının Manfred olduğunu öğrendiğim Alman, yıllardır dalış yapan ve dünyanın neredeyse her denizinde dalmış olan tecrübeli dalgıçtı. Tipik bir Alman! Titiz, asla hata kabul etmeyen ve işine ciddiyetle yaklaşan bir insandı. Hangi insan yanında makas taşır? Hangi insan yanında fotoğraf makinesi asmak için fazladan demir askı ve özel ipini taşır bilmem? Ama ben taşımazdım. Almışım son model makine ama askısı yok! “Nereye asacağım, su içinde nereme sokacağım?” diye düşünürken Manfred imdadıma koştu. Manfred ne gerekiyorsa çantasından çıkarttı getirdi. Adam kendine özel mühür bile yaptırmış, son gün benim dalış defterime mührünü bile vurdu! Havasını attığım yeni aldığım su altı fotoğraf makinesi bile adamın makinesi yanında cücük kaldı! Manfred’de çat pat İngilizce, bazen anlamasam da Almanca, ben de çat pat İngilizce, bazen o anlamasa da Türkçe kurs boyu konuştuk durduk. Bana çok yardımı oldu. Bu adam Alman olamayacak kadar sevimli ve yardım sever diye düşünsem de daha akıla yatkın olan, insan olmanın milliyetinin olmadığıydı.

İlk anda bana eziyet gelen dalış hazırlığı sonrası malak gibi daldım denize!  İlker hoca aslında anlattı durdu ama anlattığı ilk anda akılda kalmadı ki! Dalışın da bir adabı var! Ama  Allah için suya daldıktan sonra heyecan filan hiç yoktu. Sorun hoca aşağıda kalıyor, ben üstte ya da tersi.. Başlarda bu kısımı hiç ayarlayamıyorsunuz. Ama suyun altında olmak, çevrenizde dolaşan balıkları görmek çok bir duygu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ürkütücü, savunmasız hissetirici ama bir o kadar da zevk verici duygu. Ayrı bir gezegendesiniz. 

DCIM100GOPROGOPR0933.JPG

İlker hoca, ben su altının bu zevkli kısmındayken başladı su altı eğitimine. Yukarı da teknede bu kısımlar kolay gözüküyordu ama su altındaki teorik benim pratiğime uymadı. Adam bir de titiz! Olmadı baştan, olmadı baştan. Ben sıkıldım pes ettim ama o sıkılmadı. İlk günün sonunda çoğu zorunlu pratikleri yapar hale geldim ama su altında regülatör bulmak kısmı beni iyice çıldırttı. Bir türlü yapamadım ilk gün! Kıl oldum kendime…Öğle öncesi yine fena değilken, öğle sonrası dalışta iyice mental retardeye (zeka özürlü) bağladım. Moral bozuk, “Ben bu işi kıvıramayacağım galiba”. Namussuz Alman Manfred bir de su altında çektiği fotoğraflarını bana göstermesin mi? İlk gün darbe üstüne darbe yedim anasını satayım!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akşam kurs bitimi tekne Kaş limana yanaşınca kös kös otel yoluna düştüm. Moral bozuk, aldım önüme kitabı baştan okumaya başladım. Pratikleri de videolarından izliyor, gün içinde öğrettiklerini ve akşam videodan izlediklerimi yatakta dikilip uygulamaya çalışıyorum. Su içinde regülatör bulma hareketini yaparken kafamı bir kaldırdım ki anam! Karşı otelin müşterisi bana bakıyor. Muhtemelen “Bu deli ne yapıyor ki” diye düşünmüştür. “Ulen regülatör buluyoruz işte cahil” diye perdeyi çektim. Yatakta regülatör bulma çalışmasını yapmaya devam ettim. İleri de yatakta regülatör bulma pratiğini nerede kullanırım bilmem ama ertesi gün denizde işe yaradığı kesin. Bağlı tüple yine kalkmaya çalışırken Manfred’e yakalanıp, kocaman bir “Nein” yedik ama denizdeki pratiklerde bu sefer daha iyiydim. İlker hoca ile su altında “Aferin, iyi yaptın anlamında el sıkıştık durduk. Moralim yerimde. Öğle sonrası makineyi alayım mı diye soracağım ama  su içinde hala denge problemim var, bu halde hem fotoğraf çek hem suya paralel dur, hocanın bir şey demesine gerek yok. Ama makine bari suya girsin diye İlker hocaya verdim makineyi ve ondan gerektiğinde çekmesini rica ettim. Öyle ya! Sağa sola hava atmam da lazım 🙂 O da sağ olsun çıkmaya yakın çekti fotoğraflarımı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hain Manfred ise her dalışta bir yığın güzel fotoğraf ile çıkıp geliyor. Bu duyguyu bilirim, ilginç ve güzel bir fotoğraf yakalamışsanız, kendinizi ayrıcalıklı hisseder ve başkası ile paylaşmak istersiniz. Manfred’de aynı duygularla fotoğraflarını benimle paylaşıyordu. Ben de kıskançlık diz boyu! Ne zaman bu hale geleceğim ben kardeşim?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Düne göre daha iyi bir halde otele döndüm. Şaka filan derken Kaş’da tekne, eğitim, otel üçgenine girdim. Ne hayaller vardı halbuki bu gezi için! O geceyi de ders çalışmakla geçirdim. Üstelik bu gece iş daha da ciddi! Çünkü ertesi gün yazılı sınav var.. Ben mi bu işi abarttım diyeceğim ama aslında bu iş abartılması gereken ve ciddi bir iş. Kursta da insanlar bu işi ciddi tutuyorlar tabii ki. “Bu kadar ciddi eğitim veriyorlarsa, bunların sınavı nasıl olur ki  acep?” diye düşünce ve beraberinde stres aldı mı beni! Geceyi yine okumakla geçirdik tabii ki. 

G0613841.JPG

Üçüncü gün sabah dalışında kendimi beğendim ama yine makineyi elime alamadım. Ama sınav işinin stresi hala üstümde. Öğlene doğru “Çıkart kağıt kalemi, sınav yapacağım” anı geldi.. Neyse sınavı kazasız belasız bitirdik. Yıldızlı pek iyi alamasak da geçmeye yeterli olan notu aldık. Ben de havalar 1500. Yürüyüşüm değişti.. Deneme dalışı yapanlara artık ağabeylik yapar havalarındayım. Ama maskeye hala gözlük demeye devam edip de İlker hocadan ” Gözlük yok, maske var” lafını işitince daha çok dalış gerekiyor bu işe” mesajını alarak havamı söndürdüm. Üçüncü gün sonunda da Manfred’in o gün çektiği fotoğrafları izleyip imrenmekle geçirdim. Tek fark, gün sonunda artık resmi olarak bir yıldız dalış sertifikamın olmasıydı.

O gece kendimi ödüllendirdim ve hatta Kaş gecesi de kesmedi, Meis Adasına 5 saatliğine de olsa gittim. Adayı kısaca bir gezip, bir sürü sahil restoranı arasından, kapısında Anthony Quinn’in Zorba filmindeki afişi asılı olanına oturdum. Namussuz Yunanlı beni içeri çekmeyi nasıl da biliyor! O akşam ellerimle denizde Caretta beslerken uzoyu içtim, balığımı yedim. Gerçi ertesi günde dalış için kalmaya karar verdim ve alkol almasaydım iyi olurdu ama kaçamak yaptım vallahi.  

G0513735.JPG

Aslında dördüncü gün kalmaya niyetim yoktu ve planım başkaydı ama o günü de dalışla geçirmeye karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım. Kaş’ta belirli noktalara uçak, gemi ve hatta tank batırmışlar. dalgıçlara buralara gezi düzenliyorlar. Güzel bir yaklaşım. Bugün yani 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekatının yıl dönümü. Bu nedenle Kıbrıs Barış Harekatına katılmış ve sonradan çürüğe çıkartılmış C47 Dakota uçağına dalınacak ve Türk bayrağı açılacakmış. İyi ki kalmışım. Bugün artık izin alarak makineyi de aldım yanıma. Hoca izin verirse çekeceğim bir şeyler, ne çıkarsa bahtıma artık!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gün sonunda bir yavru Caretta, bir sürü diğer dalgıçlar ve C47 ye ait fotoğraflarım oldu. Eh! Şimdilik yetsin, buna da şükür. “20 dalış tecrübesinden sonra fotoğraf çekseniz iyi olur” dedi hocalarım. Bekleyeceğiz artık ne yapalım! Sonunda olacaktır elbet fotoğraf çekmek imkanı. Hep Manfred’in fotoğraflarına bakacak halim yok ya!

Bu gezi benim “Me Time” gezim oldu. İstediğim bir hobinin eğitimini aldım. Yeni bir dünyaya adım attık. Gidebildiği kadar da devam edilecek artık. Yola girdik bir kere..

Gezekalın, dalakalın 🙂

22.07.2017 Saat 17:28

 

 

İçeride Sapık Var!!!

FullSizeRender (1)

Zamane çocukları müthiş. Ne zaman ve nasıl davranacaklarını önceden kestirebilmek mümkün değil. Çocukları muayene ederken her zaman ve hep ilginç şeyler yaşamıyoruz tabii ki ama eminim Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanları ya da çocuk hasta ile uğraşanlar, diğer branşlara göre daha sık olarak ilginç olaylara şahit oluyordur. Aşağıdaki olay benim meslek hayatımın en ilginç ve biraz da beni için utanç verici anısıdır. Onun için onu sona sakladım. 

27.10.2016 tarihli yaşanmışlığımdır:

IMG_8402

7 yaşında bir erkek çocuk öksürüğü için muayeneye getirildi. Muayenesini ettim ve kendimce hastalığının reçetesini aileye verdim. Muayeneye gelen hastalarda, şikayeti ne olursa olsun, mutlaka genel olarak her şeyine bakmaya, dinlemeye ve ellemeye çalışırım. Rutinde yaptığım ama bu çocukta ihmal ettiğim bir muayeneyi  annesi hatırlattı;

“Doktor bey çocuğumun testisleri eskiden oynak testisti. Yerinde mi acaba? Bir baksaydınız!”

Anne haklıydı, zaten bakmalıydım.

“Hemen bakayım ”

dedim ve çocuğu masadan alıp yere indirdim. Dostuma;

“Gel bakalım, senin testislerine bakalım”

diyerek, külotunun ön kısmını aşağıya çekip, testislerine baktım.. İkisi de yerindeydiler..

Anneye durumu anlattım ama bu arada bizim küçük dostla göz göze geldim. Gözleri fal taşı olmuş bir şekilde bana bakıyordu. “Eyvah!” dedim. “Fırtına geliyor” diye düşündüm. Ama kasırga da hiç beklemiyordum doğrusu.

Küçük dostum  gözümün ta içine bakarak;

” Sen benim testislerime ne diye elliyorsun? Sapık mısın sen?”

diye bağırarak odadan çıktı.. Anne bana, ben anneye bakıştık.. O kızardı, ben kızardım.. Bizim çocuğun sesi dışarıdan gelmeye devam ediyordu;

“İçeride sapık doktor var, sapık doktor var!!!”

Dr Ümit’in günlük olaydan aldığı ders;

Eh be adam! Sen ki şu kadar yıllık doktorum dersin. İzin almadan, sadece söyleyerek yapılır mı bu iş? Küçük dostun haklı.. Çocuk bile olsa izin alman gerekirdi. İzin vermiyorsa bir yolunu bulman gerekirdi.  Yoksa dost-most dinlemez, küçük dostlar böyle rezil ederler adamı…

Gezekalın, dostsuz kalmayın...

14.07.2017 Saat 23:30

FullSizeRender (2)

Elini Çenesine koyup, Kafasını Kaldırıp, Gözlerini Kapatan Çocukları Rahatsız Etme!

İnsanları davranışlarına göre soğuk, karizmatik, havalı gibilerinden sınıflamayı severiz. Bir de “cool” denen bir tipleme var ki bu davranış özelliklerine sahip olanı tanımlayacak tam doğru Türkçe karşılık yok. Kendisi ile hayat arasına mesafe koyma, kendinden menkul olma hali sanki biraz denk düşüyor gibi. Benim aşağıdaki anım “cool” bir dostumla ilgili..

 

29/11/2016 tarihli yaşanmışlığımdır.

4-5 yaşlarında delikanlı havalı ve rahat bir tavırla içeri girdi. Öksürük şikayeti nedeni ile getirilmişti. Kendiliğinden hiç sohbet etme niyeti olmadığı her halinden belliydi. Havayı yumuşatma ve muhabbet başlatma adına ne sorduysam evet, hayır, yok, var gibilerinden kısacık  yanıtlar verdi. Yanıtları sorulandan ne bir eksik, ne de bir fazla oluyordu.

“Ya arkadaş çocuklarla muhabbet açma özelliğimi yitirdim galiba” diye düşünmeye başladım. Ama Allahı var, muayenesini çok güzel yaptırdı. Üzerindeki cool tavırlar da halen sürüyor. Aileye sırası ile öneri ve reçetesini verdikten sonra hak ettiği balonu da uzattım. “Bu da böyle bir dost” diye düşünüp aileyi yolcu ederken babası çocuğuna döndü ve sordu;

-“Oğlum doktor amcan hangi takımı tutuyor sormadın?

Belli ki dostumun biraz muhabbeti olduğu insanlarda ilk merak ettiği, karşısındakinin hangi futbol takımının tuttuğuydu..

Ben mal bulmuş mağribi gibi hemen daldım konuya;

-“Evet ya! Sormadın hangi takımı tutuyorum ben…”

Cool dostum kafasını döndürmeden;

“Fenerbahçe..”

dedi ve yine kestirdi attı. “Bu dostun benle muhabbete niyeti yok, bana kıl kaptı anlaşılan” derken babası yeni hamlesini yaptı;

-“Yok oğlum! Sen tuttuğun takımı söylüyorsun..Sen sorsana hangi takımı tutuyor doktor amcan?

Çocuk babasına odadan çıkışı geciktirdiği için biraz bozularak ama cool edasını da bozmadan bana dönerek sordu;

“-Hangi takımı tutuyorsun?”

“İntikamım korkunç olacak” diye içimden geçirip karşı hamlemi yaptım;

-“Haydi sen bil bakalım! Ben hangi takımı tutuyorum sence?”

Hedef yerini bulmuştu. Cool dostum konunun ilgisini çektiğini belli eder bakışını bana attı. Ben de onun gözlerindeki hayati bir karar verme bakışını gördüm.

Dostum bir elini çenesine attı, kafasını yukarı kaldırdı ve arkasından gözlerini kapattı. Oda da ölüm sessizliği oldu. Dostumun çözülmesi gereken ve çözülmezse dünyanın sonu gelecek türden düşüncelere dalışı, odada bulunan herkesin merakını arttırdı. Yaklaşık 20-30 saniye çocuk bu pozisyonda kaldı. 20-30 saniye deyip geçmeyin! Bu kadar kısacık zaman dilimi bazen daha uzun gibi algılanıyor. Artık odada bulunanların hepsinde merak tavan yapmıştı ki,  dostum sorunun yanıtını bulmuş olmanın verdiği rahatlama ve öz güvenle gözlerini açtı, ellerini bu sefer beline koydu ve sorumun yanıtını kendinden emin bir tavırla verdi;

-“Beşiktaşlısın doktor amca!”

Aslında, sağ olsun Fatih Terim sonrasında,  futbolla pek de ilgim kalmamıştı ama taraftarı çarşı olan Beşiktaş futbol takımına ilgi duyduğum doğruydu.

Bu sefer ben meraklandım ve sordum; 

-“Aferin sana! Yalnız merak ettim, nasıl anladın Beşiktaşlı olduğumu?

Küçük dostum verdi işin sırrını;

-“Elimi çeneme koydum, kafamı yukarı kaldırdım ve gözlerimi kapattım. Düşündüm. Sonra da buldum Beşiktaşlı olduğunu.”

Küçük dostuma hayran hayran baktım. Denecek bir şey yoktu. Hepsini yapmıştı. Ben daha önce verdiğim sarı balon yanına lacivert balonunu da verdim ve iki yanağından öptüm. 

Dr Ümit’in günden ve çocuktan aldığı ders:

Bir çocuğun eli çenesinde, kafası havada ve gözleri de kapalı ise mutlaka bir şey düşünüyordur. Rahatsız etme, bekle çözsün problemini, yapsın kendi kriterlerince sentezini.

(Dip notumdur: Biraz da büyükler, benim bu cool ama sentez yapma kabiliyeti olan dostum gibi, ellerini çenelerine koysalar, kafalarını yukarı kaldırsalar, gözlerini kapasalar ve ülkedeki gidişatı biraz düşünüp sentezlerini yapsalar ne güzel olurdu 😦 )

IMG_0018

Benim bu pozumdan daha havalıydı “cool” dostum 🙂

Kahramanlar Dolusu Dostum…

Çocukların hemen hepsi bir kahramana özenme, örnek alma duygusu  içindedirler. Kendilerini, kahramanlarına ait giysiler ya da onların hareketlerini taklit ederek onlarla özdeşleştirirler. Şimdinin kahramanları, benim zamanımın çocukluk kahramanlarına göre değişti tabii ki. Benim çocukluğumda Tarzan, Tarkan, ya da Malkoçoğlu gibi kahramanlarımız vardı.  Yalnızken çoğu zaman Tarzan narası attığımı ya da bir Tarkan filminden çıkmışsam Tarkan gibi kılıç salladığımı hatırlarım. Tarkan kişiliğim ile hayalimde, ilkokul aşkımı kocaman bir ahtapottan kurtarmışlığım bile vardır.

Aşağıdaki hikaye kahramanlığın çocuklardaki abartısı hakkında güzel bir anımdır. Haydi bakalım küçük dostumla maceramızı dinleyiniz…

06.12.2016 tarihli yaşanmışlığımdır;

Geçen sefer ki ilk tanışma sonrası doktor gerginliğini üzerinden atmış olan 5.5 yaşında erkek çocuk, bu sefer kendine ve bana daha güvenerek içeri girdi. Geçen seferden, kendinde olan doktor fobisi ile bana çıkarttığı zorlukları anımsadım tabii ki. Yaşından daha büyük akla sahip, dili bu sefer iyice çözülmüş küçük dostumun üzerinde Süperman işlemeli mont vardı. Ateşli olduğu için getirilen bu delikanlı ile muhabbet için ilk adımı attım;

-“Oooo Delikanlı!! Bugün Süperman kostümü içindesin?”

Küçük dostum yanıt vermedi ama güzel yüzüne daha da güzellik katan mavi çerçeveli gözlüğü ile oynadı. Gülümsedim.. Gözlüğe mi dikkat çekmek istedi yoksa ihtiyaçtan mı gözlükle oynadı karar veremedim. Sanki küçük dostum Clark Kent gibi gözlüğü olduğuna işaret ediyordu. 

Annesi çocuğu soymaya devam etti. Bu sefer mont altından çıkan kalınca tişört üzerinde Batman resmi işlendiğini gördüm. Sordum;

-“Dostum üstte Süperman kostümü, içeride Batman kostümü! Bu nasıl iş? Sen hangi kahramansın Allah aşkına?”

Çocuğun yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Ateşten allanmış yanakları daha da güzelleşti.

Annesi;

“Daha bekleyin doktor bey!”

dedi ve tişörtünü de çıkarttı.  Bu sefer de fanilası üstünde Spiderman resmi olduğu ortaya çıktı.

İşte o an bana malzeme çıktığını anladım ve çocukla muhabbeti derinleştirdim;

-” Ya dostum ! Üç kahraman bir arada olmaz! En çok hangisisin?

İlk defa ağzını açan küçük dostum;

-” Ayakkabıma bak anlarsın doktor!” dedi

Bu sefer kendisi ayakkabısını çıkarttı ve bana doğrulttu. Ben ve odada bulunan herkes bir anda çocuğun çıkarttığı ayakkabıya doğru baktık. Kahraman kıyafetleri ile ilgili bilgim, kahraman resimleri işlenmiş giysilerle sınırlı olunca ayakkabıyı pek bir şeye benzetemedim. Dostum durumu anladı ve açıklamaya başladı;

-“Bu bir Örümcek ağlı Spiderman ayakkabısı.. Hem de siyah-beyaz Beşiktaşlı..”

İki sokak öteden duyulan meşhur kahkahamı bastım;

-“Vay be dostum! Spiderman’sin öyle mi? Hem de Beşiktaşlısından. Vallahi bravo sana..”

Annesine dönüp;

-“Ya annesi! Ben bu dostumdan istiyorum. Nereden aldınız bu Beşiktaşlı spiderman’i? Nereden alabilirim?

diye sordum. Amacım küçük dostumu iyice havalara sokmaktı.

Annesi de küçük dostuma dönüp sordu;

-“Ben bilmem doktor bey! Nereden aldık oğlum biz seni?

Muayene masasında oturan ve odada bulunanlar üzerindeki etkisi ile iyice gevşemiş oğlu hiç düşünmeden ve yüzünde hınzır bir ifade ile olaya son noktayı koyan yanıtını verdi;

-“Toys Shop’dan.. Beni Starcity’deki Toys Shop dan almışlar doktor amca!!

Dr Ümit Kuru’nun bu çocuktan çıkarttığı dersler;
Her çocukta bir kahraman olmaz, bazen aynı çocuk birkaç kahramanı birden içinde barındırır.

(Meraklısına Not: İnsanın kahramanları zamanla değişiyor. Ben de hep elimde kılıç, Tarkan halimle kalmadım tabii ki… En son özdeşleştiğim kahraman, Zorba filminin kahramanı Anthony Quinn’dir 🙂 )

zorba-the-greek

Gezekalın, dostsuz, sevgisiz ve içinizde kahramansız kalmayın…

12.07.2017 Saat 23:30