• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.500 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: İpek Yolu’nun Kalbi: Adım Adım Eski Buhara-1

Hive’deki masalsı yolculuğumuzu tamamlayıp, rotamızı heyecanla beklediğimiz Buhara’ya çevirdik. Bu kadim şehre ulaşmak için önce araçla Urgenç’e geçtik, ardından bulutların üzerinden Buhara’ya doğru süzüldük. İpek Yolu’nun bu en bilge durağı, keşfedilmeyi bekleyen hikayeleriyle bizi bekliyordu. Buhara’nın hakkını verdik, her sokağını soluduk; şimdi ise bu kadim şehirden heybemde kalan izlenimleri sizlerle paylaşıyorum.

Özbekistan’daki ikinci iç hat uçuşumuzu da rötarsız ve sorunsuz tamamlayıp, havalimanında bizi bekleyen yeni gezi otobüsümüze geçtik. Buhara’ya ayak bastığınızda, Hive’nin o daha ‘müze şehir’ havasından farklı, çok daha canlı bir ortamda olduğunuzu hemen hissediyorsunuz. Bu fark sadece hislerde değil, rakamlarda da gizli: Buhara’nın nüfusu Hive’nin neredeyse iki katı (250.000’e karşı 140.000). Çevredeki yerleşimlerle birlikte tüm Buhara Vilayeti’ni düşündüğümüzde ise bu sayı 2 milyona yaklaşıyor.

İpek Yolu üzerinde olması nedeniyle tarih boyunca her milletten insan Buhara’ya akın etmiş. Çin’den yola çıkan bir ipek kervanının, Hindistan’ın baharatıyla veya Anadolu’nun kültürüyle buluştuğu kavşak Buhara olmuş.

Henüz İslamiyet bölgeye gelmeden çok önce, bu toprakların asıl sahibi olan Soğd halkı, İpek Yolu’nun adeta ‘diplomat tüccarları’ gibiydi. Buhara’nın o kendine has estetiğinin, ziraat bilgisinin ve ticaret zekasının temellerini onlar attı. Çin saraylarından Bizans kapılarına kadar her yerde sözü geçen bu çalışkan halk, Buhara’yı sadece bir durak değil, dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirdi. Şehir zenginleştikçe sadece ticaret değil, fikirler de yükseldi ve çeşitlendi. Düşünsenize; bugün tıp dünyasının rehberi sayılan İbn-i Sina, hadis denince akla gelen ilk isim İmam Buhari veya evrenin sırlarını çözen Biruni hep bu topraklarda nefes almış, bu medreselerin kütüphanelerinde çalışmışlar.

BUHARA ŞEHRİ POİ KALYAN TARAFI GİRİŞİ

Samaniler Buhara’nın ruhuna öyle bir asalet katmışlar ki; şehir sadece tuğlayla değil, bilgelikle örülmüş. Buhara’yı sadece bir başkent değil, bir akıl şehri haline de getirmişler. Şehir Timur döneminde eşsiz bir sıfat da kazanmış;“Kubbetü’l-İslam”, yani İslam’ın Kubbesi. Şehirde yürürken sadece tarih değil, Nakşibendilik gibi köklü tasavvuf ekollerinin bıraktığı o dingin, manevi havanın da size eşlik ettiğini hissediyorsunuz.

KONAKLADIĞIMIZ OTELDEN POİ KALYAN VE BUHARA DA GÜN BATIMI

Tabii tarih, bu topraklara her zaman nazik davranmamış. Samaniler’den Selçuklular’a, Gazneliler’den Buhara Hanlığı’na kadar pek çok medeniyete kucak açan bu kadim şehir, Cengiz Han’ın o meşhur yakıp yıkan öfkesinden de payını almış. 1917 Devrimi sonrasındaki o hüzünlü yıkımların izleri de hâlâ hafızalarda… Ama ne olursa olsun Buhara; o karakteristik kerpiç rengi dokusunu ve Orta Çağ’ın o büyüleyici estetiğini günümüze kadar korumayı başarmış. Bugün UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nin en nadide mücevherlerinden biri olan bu şehirde zaman, sanki biz gezginler için biraz daha yavaş akıyor.

Havalimanından bizi alan otobüsün bugünkü görevi, bizi sadece eski Buhara’da bulunan otelimize transfer etmekti. Poi Kalyan’ın hemen arkasında yer alan ve iki gece konaklayacağımız otelin kapısına kadar otobüsle gitmemize izin verilmiyor; zaten teknik olarak o dar sokaklara büyük bir aracın girmesi de mümkün değil. Bu nedenle eski şehrin surlarına vardığımızda valizlerimizi küçük bir araca aktarıp otelimiz Hotel Minorai Kalon’a gönderdik; biz ise o sırada Buhara gezimize ilk adımlarımızı atmış olduk. Şimdi hazırsanız, o dar sokaklara dalıp bu bilge şehri beraberce yürüyerek keşfedebiliriz.

POİ KALYAN GECE GÖRÜNTÜSÜ

BUHARA’NIN SEMBOLÜ: POİ-KALYAN – “BÜYÜKLERİN EŞİĞİ”

POİ KALYAN SABAH ERKEN SAATLERDE GÖRÜNTÜSÜ

İsmi ‘Büyük Olanın (Minarenin) Kaidesi’ anlamına gelen Poi-Kalyan, aslında sadece bir meydan değil; gökyüzüne uzanan bir taş ve inanç ormanıdır. 12. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar ilmek ilmek işlenen bu toplulukta; bir cami, bir minare ve bir medrese sanki asırlardır birbirine bakarak sessiz bir sohbet sürdürüyor.

Buhara’da kaldığımız süre boyunca sabahın erken, akşamın ise geç saatlerinde buraya her fırsatta uğradık. Her köşesinden, her farklı ışıkta sayısız fotoğrafını çektim; ancak o mistik atmosfere bir türlü doyamadım.

CENGİZ HAN’I DURDURAN DEV: KALYAN MİNARESİ

Meydanın kalbinde, her şeyin merkezinde o meşhur Kalyan Minaresi duruyor. 1127 yılında Karahanlı Arslan Han tarafından inşa ettirildiğinde, o kadar devasaydı ki (45,6 metre!), bölgenin en yüksek yapısı ünvanını kazandı.

Minare gövdesinde yükselen 14 farklı kuşak, adeta tuğladan örülmüş birer dantel gibi… 47 metrelik bu devasa yapıda, her kuşaktaki geometrik desenin birbirinden tamamen farklı olması ve hiçbir motifin kendini tekrar etmemesi hayranlık uyandırıcı. Bu benzersiz kompozisyon, Karahanlı dönemi tuğla işçiliğinin ulaştığı o eşsiz ustalığın en somut kanıtı.

Minarenin 9 metrelik devasa kaidesi, yüzyıllardır depremlere ve fırtınalara meydan okuyan gizli bir dengeyle inşa edilmiş. Efsaneye göre minarenin mimarı, yapıyı tamamladıktan sonra temellerin tam oturduğundan emin olmak için yıllarca ortadan kaybolmuş. O kadar titiz, o kadar kendinden emin bir işçilik ki, üzerinden 900 yıl geçmesine rağmen tek bir tuğlası bile ‘yoruldum’ demiyor. Bu minare eskiden kervanlar için çölde bir deniz feneri gibi yol gösterici rolü oynamış.

Burada tüyler ürperten bir detay saklı: 1220 yılında Cengiz Han’ın orduları Buhara’yı yerle bir ederken, efsaneye göre Cengiz Han minarenin önünde durur ve başını yukarı kaldırıp tepeye bakmak isterken miğferi arkaya düşer. Han, yerden miğferini alırken: “Burası o kadar büyük ki, miğferimi bile önünde eğilmek zorunda bıraktı” diyerek minarenin yıkılmamasını emreder. Söylence o dur ki işte bu yüzden minare, 13. yüzyılın o büyük yıkımından sağ çıkan, o döneme ait tek kalıntıdır.

Caminin ayrılmaz bir parçası olan Kalyan Minaresi, yüzyıllar boyunca sadece ezan okumak veya kervanlara fener olmak için kullanılmadı. Aynı zamanda suçluların en üstten aşağı atılarak infaz edildiği bir yer olduğu için halk arasında “Ölüm Kulesi” olarak da anılırdı.

KALYAN CAMİ VE MİNARESİ SABAH GÖRÜNÜMÜ

BİR İNANÇ AYNASI: KALYAN CAMİ VE MİRİ-ARAB MEDRESESİ

KALYAN CAMİ İÇ AVLUSU ANA GİRİŞ EYVANI

Meydanın iki devi, Kalyan Cami (Mescid-i Kalan) ve Miri-Arab Medresesi, “Koş” (karşılıklı) düzeninde birbirlerine bakıyorlar. Kalyan Camisinin temelleri 12. yüzyıla dayansa da, bugünkü görkemli halini 1514 yılında almış. Avlusuna girdiğimizde bizi karşılayan devasa açıklık ve yüzlerce sütun, Buhara’nın “İslam’ın Kubbesi” unvanını neden hak ettiğini kanıtlıyor.

Kalan” kelimesi Farsça “Büyük” anlamına gelir. Cami o kadar geniştir ki, avlusunda aynı anda 12.000 kişi saf tutup namaz kılabilir. Bu rakam, inşa edildiği dönem düşünüldüğünde devasa bir mühendislik başarısıdır.

Caminin çatısı, dışarıdan bakıldığında düz gibi görünse de aslında 288 küçük kubbeden oluşuyor. Bu mimari yapı, içeride inanılmaz bir akustik sağlamaya neden oluyor. Eskiden hoparlör yokken, mihraptaki imamın sesi bu kubbeler sayesinde en arka saflardaki binlerce kişiye net bir şekilde ulaşabiliyordu.

Kalyan Cami eyvanlarındaki yazılar, ziyaretçiye Allah’ın yüceliğini (Azamet), İslam’ın hakimiyetini ve ibadetin huzurunu hatırlatmak için tasarlanmış. Çoğunlukla sabır, şükür ve Allah’ın birliği üzerine olan bu ayetler, Orta Asya Türk-İslam mimarisinin karakteristik “konuşan duvarlar” geleneğinin en güzel örneği kabul ediliyorlar. Kuran’dan çeşitli ayetler ve Kelime i Tevhid geometrik kufi veya sülüs hatla caminin avluya bakan yüzlerinde tekrarlanıyor.

Miri-Arab Medresesi biz orada iken restorasyon nedeni ile kapalıydı. Yani içine giremedik. Miri-Arab ismi, kelimenin tam anlamıyla “Arapların Prensi” anlamına gelir ve kısa ömürlü Şeybanî hanedanlığının kurucusu Muhammed Şeybanî döneminde Buhara Müslüman toplumunun başı olarak ünlenen Yemenli Şeyh Abdullah Yamani’ye atıf yapar.

Şeyh Yamani, birçok Han’ın piri (manevi danışmanı) olarak görev yapmış ve nihayetinde şu anda kendi adını taşıyan ve Miri-Arab Medresesinde toprağa verilmiş.

MİRİ-ARAB MEDRESESİ

16. yüzyılda Medreseyi, Buhara’yı ana başkenti yapan ilk Şeybanî hükümdarı olan Ubeydullah Han inşa ettirmiştir. Çoğu medresede olduğu gibi dikdörtgen planlıdır ve anıtsal bir giriş kapısı (bir eyvan), büyük bir merkezi avlu ve içe bakan dört eyvan vardır. Diğer bir ilginç bilgi de Ubeydullah’ın Horasan savaşlarında ele geçirdiği 3.000 kölenin satışıyla medresenin inşasının finanse edildiğidir.

Poi Kalyan Meydanı’ndan çıkıp Khodja Nurobobod Caddesi üzerinde Tak-ı Zargaron‘a (Kuyumcular Kubbesi) doğru yürüdüğünüzde, cadde üzerinde sol kolda gördüğümüz farklı mimarideki binalar büyük oranda Çarlık Rusyası döneminden kalmadırlar. Buhara, 1860’lardan itibaren Çarlık Rusyası’nın koruması (protektorası) altına girdiğinde, şehrin bu bölgesinde Avrupa tarzı mimariyle inşa edilmiş yapılar yükselmeye başlamış. Bugün farklı amaçla kullanılsalar bile genellikle tuğla işçiliğiyle dikkat çeken bu binalar, o dönemde açılan Rus bankaları, ticaret ofisleri ve konsolosluk binalarıdır.

RUS İŞGAL DÖNEMİ BUHARA’SINDA RUS BİNALARI

O hat üzerinde sol kolda kalan en görkemli yapılardan biri, eski Rus-Asya Bankası (veya Rus Devlet Bankası’nın Buhara şubesi) binasıdır. 19. yüzyılın sonunda inşa edilen bu bina, İpek Yolu’nun o dönemki küresel finans ağlarına nasıl bağlandığının en somut kanıtıdır.

Bugün bu binaların bir kısmı müze, ofis veya turistik işletme olarak kullanılmakta. Emir, Rusların şehrin tam kalbine girmesine çok sıcak bakmasa da ticaretin dönmesi için Tak-ı Sarafon (para bozdurulan çarşı) ve Tak-ı Telpakfuruşan arasındaki bu aksın finans merkezi olmasına izin vermiştir. Yani aslında o cadde, bir zamanlar Buhara’nın “Wall Street“i gibiydi; bir yanda geleneksel sarraflar (Tak-ı Sarafon), diğer yanda ise modern Rus bankaları vardı.

Buhara’nın yerel mimarisi genellikle kerpiç rengi ve sıvalı duvarlardan oluşurken, Rus döneminin bu binaları daha koyu renkli ve fırınlanmış tuğlalarla yapılmış. Bu binalar, Buhara’nın bin yıllık Orta Asya dokusu içinde “modern ve Batılı” birer ada gibi duruyor.

Buhara’daki bazı kubbeli yapılar (Toki Zargaron, Toki Sarrafon vb.) genellikle ana yolların kesiştiği noktalarda bulunan “açık geçit” şeklindedirler.

TOKİ ZARGARON

Orta Çağ Buhara’sının kalbinde yürürken, ana caddelerin kesiştiği noktalarda göğe yükselen o devasa kubbeleri görmemek imkansızdır. O dönemin ana caddelerinde kubbeli alışveriş pasajlarına Buharalılar “Tok” (Toq) derlerdi. Bu yapılar; sadece birer “kemer” veya “tonoz” değil, Büyük İpek Yolu’nun en canlı, en sesli ve en renkli ticaret terminalleriydi. 16. yüzyılın o telaşlı ticaret hayatından günümüze miras kalan bu üç devasa pasaj, hala şehrin ruhunu ayakta tutuyor. Biz bunların tamamını ziyaret ettik.

Işıltının Merkezi: Toki Zargaron (Kuyumcular Kubbesi)

Kalyan Camii’nin hemen gölgesinde, iki ana caddenin tam kalbinde yükselen bu yapı, adından da anlaşılacağı üzere mücevher tutkunlarının adresiydi. Zargaron, yani “Kuyumcular”

TOKİ ZARGARON

Sekizgen bir kaide üzerinde yükselen 16 pencereli devasa kubbesiyle Toki Zargaron, içindeki 30’dan fazla atölyeye ve dükkana ev sahipliği yapardı. Burası sadece bir satış yeri değil, aynı zamanda bir zanaat okuluydu. İçerideki serin salonlarda ustalar; yüzükten kolyeye, pullardan o dönemin en kıymetli eşyası sayılan muhteşem işlemeli silah setlerine kadar her şeyi büyük bir titizlikle üretirdi. Tonozlu geniş kapıları ise dev kervanların içinden rahatça geçebileceği kadar mağrur inşa edilmişti.

Toki Telpak-Furuşon (Başlık Satıcıları Kubbesi)

TOKİ TELPAK FURUŞON

1571 yılından beri ayakta duran bu çarşı, Buhara’nın o meşhur “başlık” kültürünün kalbiydi. Eski zamanlarda buraya girdiğinizde; göz kamaştıran kürk şapkalar, heybetli koyun derisi paltolar ve dünyanın dört bir yanından gelen egzotik türbanlar arasında kaybolurdunuz.


İpek Yolu’nun Bankası: Toki Sarrafon (Sarrafçılar Kubbesi)

TOKİ SARRAFON

Şehrin en önemli meydanı olan Registan’a doğru uzanan yolda Toki Sarrafon‘la karşılaşıyorsunuz. Ama burası diğerleri gibi mal satılan bir yer değil, bugünün bankası veya döviz bürosuydu. İsmi üzerinde: Sarrafon, yani “Sarraflar”. Uzak diyarlardan gelen tüccarlar buraya uğrar, çantalarındaki yabancı paraları Buhara parasıyla değiştirirlerdi. İlginç bir detay: Son arkeolojik kazılar, bu kubbenin altında Cengiz Han dönemindeki büyük yangından kalma izler taşıyan antik tuğla temeller olduğunu gösteriyor. Yani Toki Sarrafon, küllerinden doğan bir ticaret kalesi gibi eski temeller üzerine yükselmiş..

TİM ABDULLAH HAN

Buhara’nın o meşhur kubbeli çarşılarını (Tokları) gezerken karşınıza çıkan Tim Abdullah Han, aslında diğerlerinden küçük ama çok önemli bir farkla ayrılır. Diğerleri açık yolların kesiştiği birer “pasaj” gibiyken, burası kapıları olan, daha korunaklı ve adeta ipek ticaretine adanmış devasa bir kapalı kervansaray-çarşı hibritidir. 1577 yılında, ismini aldığı o meşhur II. Abdullah Han tarafından inşa ettirilen bu yapı, döneminin en prestijli ticaret merkezlerinden biriydi. “Tim” kelimesi, buranın sadece bir geçiş yolu değil, aynı zamanda malların depolandığı ve toptan satıldığı bir “ticaret hanı” olduğunu gösteriyor.

Bugün de burada bir büyük halıcı dükkanı var. Burayı işleten de bir Türk firması çiktı.

Buraya kadar ki gezimiz sonrası grubun karnı acıktı ve yakındaki Anor Restorana girip karnımızı doyurduk. Bu sefer de buranın pilavını denedik.

ABDÜLAZİZ HAN VE ULUĞ BEY MEDRESELERİ

Buhara’nın kadim sokaklarında adımlarımızı bu kez, zamanın iki farklı ucunu tek bir meydanda buluşturan o meşhur noktaya çeviriyoruz: Uluğ Bey ve Abdülaziz Han Medreseleri.

ULUĞ BEY MEDRESESİ

Türk-İslam mimarisinin o vakur “Koş” (çift) geleneğinin en asil temsilcileri olan bu iki yapı, aralarındaki 200 yılı aşan yaş farkına rağmen, sanki hiç yaşlanmamış iki eski dost gibi karşılıklı olarak duruyorlar. Biri Timur’un torunu, bilim sevdalısı Uluğ Bey’in o sade ve vakur dehasını, diğeri ise Abdülaziz Han’ın renklerle dans eden ihtişamlı hayallerini fısıldıyor kulaklarımıza.

ABDÜLAZİZ HAN MEDRESESİ VE MEYDAN-SABAH SAATLERİ

Bu meydan, sadece iki medresenin değil, aslında Orta Asya mimarisinin geçirdiği o muazzam evrimin de açık hava galerisi gibi. Biri bilimle harmanlanmış geometrik bir disiplini temsil ederken, diğeri sanatta sınır tanımayan bir estetiğin zirvesini haykırıyor. Aralarındaki iki asırlık mesafe, sanki bu meydanda eriyip gidiyor; o birbirlerine meydan okuyan ama saygı da duyan duruşları fotoğraf karelerimize hapis oluyor.

Uluğ Bey henüz 15 yaşında Semerkant Valisi olduğunda, yaşıtları iktidar oyunları peşindeyken o; matematik, astronomi ve felsefenin büyüsüne kapılmıştı. Belki de bu yüzden, tarihin gördüğü en naif ama en dahi karakterlerinden biri oldu. Saltanatın geçici parıltısı yerine, bilimin kalıcı ışığını seçti.Uluğ Bey, sadece bir hükümdar değil; elinde kılıç yerine usturlap tutan, gözünü tahttan ayırıp gökyüzüne diken bir “yıldızlar sultanı”dır. Uluğ Bey’i Semerkant’ta daha ayrıntılı olarak konuşabiliriz ama bugün burada Uuğ Bey’in hayatta iken yatırdığı üç medreseden Buhara’da yaptırdığını konuşacağız.

1417 yılında inşa edilen Buhara’daki Uluğ Bey Medresesi’nin kapısına geldiğinizde durun ve yukarıda fotoğrafını sizinle paylaştığım medrese ana giriş kapısı üstünde yazan o meşhur kitabeye bakın. Uluğ Bey, Orta Çağ’ın karanlığını delecek o meşhur sözü buraya kazıtmıştı: “Talebü’l-ilmi farîzatün alâ külli müslimin ve müslimetin” yani Türkçesi ile “İlim aramak her Müslüman erkek ve kadının görevidir.” Bugün bile kulağa çok güçlü gelen bu mesaj, 15. yüzyılın dünyasında tam bir devrimdi. O, eğitimin sadece seçkinlere ya da sadece erkeklere mahsus olmadığını savunuyor; kadınların da ilim yolunda yürümesini teşvik ediyordu. Kapıdaki bu yazı, medresenin sadece bir bina değil, bir aydınlanma merkezi olduğunun en büyük kanıtı.


Daha önce de bahsettiğim gibi Buhara’daki bu medrese, Uluğ Bey’in yaptırdığı üç büyük medreseden (diğerleri Semerkant ve Gicduvan’dadır) biridir. Cephesi diğerlerine göre daha mütevazı görünse de, yaklaştıkça yerel ustaların ellerinden çıkan o muazzam geometriyle büyülenirsiniz. Mozaikler, majolikalar ve tuğla işçiliğiyle işlenmiş Kufi yazılar, sanki birer matematik formülü gibi cepheye nakşedilmiş. Bakarken, Ali Kuşçu gibi dev isimlerin bir zamanlar bu kapıdan geçtiğini, bu avluda astronomi tartıştığını hayal etmek insanı heyecanlandırıyor.

ABDÜLAZİZ HAN MEDRESESİ’NDEN ULUĞ BEY MEDRESESİ’NE BAKIŞ

Uluğ Bey Medresesi’nin o matematiksel nizamından çıkıp başınızı tam karşıya çevirdiğinizde, sizi adeta renk ve süsleme cümbüşüyle dolu bir başka dünya selamlar: Abdülaziz Han Medresesi. Meydanın iki yanındaki bu iki yapı, aslında Buhara’nın iki farklı yüzüdür.

ABDÜLAZİZ HAN MEDRESESİ

Biri aklın ve bilimin sadeliği (Uluğ Bey), diğeri ise sanatın ve kudretin zenginliği (Abdülaziz Han). Birini görmeden diğerini anlamak eksik kalır. 1651-1652 yıllarında inşa edilen Abdülaziz Han Medresesi, Buhara’nın o devasa medrese geleneğinin “son büyük eseri”dir.


Bu medreseyi sadece bir eğitim binası olarak düşünmeyin; burası aynı zamanda 17. yüzyılın konfor anlayışını bugüne taşıyan bir yaşam alanıdır. İçeriye adım atıp “hücre” adı verilen öğrenci odalarına baktığınızda, karşınıza sadece birer taş oda çıkmaz. Buradaki yaşam alanları; giriş holü, ana oda, eşya nişleri ve hatta çatı katlarıyla (asma kat) dönemin şartlarına göre oldukça lüks tasarlanmıştı.

MAGOKİ ATTARİ CAMİ

Buhara’nın sokaklarında yürürken ayaklarınızın altında sadece toprak değil, koca bir tarih katmanının yattığını en çok da Magoki Attari Cami önünde hissediyorsunuz. Burası Orta Asya’nın ayakta kalan en eski camisi.

Caminin ismi ilk duyduğunda biraz merak uyandırıyor, değil mi? “Magok” çukur, “Attar” ise şifalı ot satıcısı demek. Yani burası tam anlamıyla “Çukurdaki Baharatçılar Camisi”. Bugün camiye girmek için merdivenlerden aşağı inmeniz gerekiyor; çünkü şehir yüzyıllar içinde üzerine yeni katmanlar eklemiş ama bu kadim yapı olduğu yerde, yani “çukurdaki” o kutsal derinliğinde kalmış.

Bir efsaneye göre, buradaki Zerdüşt tapınağının yerine yapılan “Mokh” (Ay) adında bir cami varmış. Ancak 937 yılında Buhara’yı kavuran o meşhur yangında o eski yapı yerle bir olmuş. Bugün karşımızda duran ve tüm ihtişamıyla bizi selamlayan o meşhur güney kapısı ise 12. yüzyıldan kalma. Karahanlılar dönemine tarihlenen bu kısım, Türk-İslam sanatının dünyadaki en nadide örneklerinden birisi kabul ediliyor.

Ben bu camiyi çok sevdim. Bir kere çok farklı bir mimari yapı karşısında olduğunuz çok bariz. Magoki Attari, sadece bir cami değil, Buhara’nın dini dönüşümünün de sessiz tanığı olarak nitelendiriliyor. Arkeolojik kazılar, caminin altında bir Budist ve daha eski bir Zerdüşt (ateşperest) tapınağının kalıntılarını ortaya çıkarmış. İslamiyetin ilk yıllarında, Buhara’daki Yahudi toplumunun ve Müslümanların bu yapıyı farklı saatlerde ortaklaşa kullandığına dair çok güçlü bulgular varmış. Bu yönüyle yapı, Orta Asya’daki hoşgörü kültürünün en somut simgelerinden birisi olarak görülebilir.

NUGHAY KERVANSARAY GİRİŞİ

Bu caminin gölgesinden ayrılıp, Buhara sokaklarını Leb-i Havuz’a doğru adımlıyoruz. Yol boyu karşımıza çıkan arkeolojik kazı alanları, bize eski hamamların hikayelerini fısıldıyor; restore edilen kervansaraylar ise geçmişin görkemini günümüze taşıyor.

BUHARA’DA KERVANSARAYLAR

Buhara gibi İpek Yolu ticaretinin kalbinin attığı bir kentte, her köşe başında bir kervansarayla karşılaşmak şaşırtıcı değil, aksine çok doğal. Biz de bu kadim dokunun içine süzülüp, Nughay Kervansarayı gibi kendine has ruhu olan özel durakları bir bir keşfediyoruz.

NUGHAY KERVANSARAY

18. yüzyılda, Buhara Emirliği’nin o en şaşaalı ticaret günlerinde yükselen Nughay Kervansarayı, ismini bozkırın rüzgârını Buhara çarşılarına taşıyan Tatar kökenli Nogay tüccarlarından alıyor. O dönemde Buhara, adeta dünyanın dört bir yanından gelen kervanların, farklı dillerin ve kültürlerin harmanlandığı devasa bir buluşma noktasıydı. Şehrin her köşesi ayrı bir uzmanlık alanıydı ve her tüccar grubu, bu kadim kentte kendi güvenli limanını, yani kendi kervansarayını kurardı. İşte Nughay, o dönemin kozmopolit ticaret ruhunu bugün hâlâ avlusunda hissettiren en özel duraklardan biri.

SEYFEDDİN KEYVANSARAY

Seyfeddin Kervansaray’da gezdiğimiz diğer kervansaraylardan oldu. Yanlarındaki büyük kervansarayların aksine küçük ama samimi bu kervansaray. Orta Asya’nın o geleneksel avlulu yapısına sadık kalarak inşa edilmiş. İki katlı yapının alt katları genellikle depo ve hayvanların barınağı, üst katları ise tüccarların konakladığı odalarmış. Eskiden yorgun kervanların ve uzak diyarlardan gelen tüccarların soluklandığı bu taş odalar, bugün birer sanat atölyesine dönüşmüş. Ortada ise yemek yiyebileceğiniz bir restoran bulunuyor.

Buhara’nın Kalbi: Leb-i Havuz Kompleksi

Eski Buhara’nın tozlu sokaklarında yürürken “Buhara’da karşınıza çıkan en ferah, en “yaşayan” yer neresi?” diye sorasanız, cevabım kuşkusuz Leb-i Havuz olur. İsmi kulağa biraz egzotik gelse de anlamı aslında çok yalın: Havuz Kenarı. Ama burası sadece bir su kenarı değil; asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde dervişlerin zikir seslerinin, tüccarların pazarlıklarının ve bugün de demlenen çayların ve açlık dindiren mekanların birbirine karıştığı koca bir tarih sahnesi.

Kompleksin kalbinde yer alan o büyük havuzun (rezervuarın) inşasıyla ilgili anlatılan efsane, bize dönemin güç dengelerini fısıldıyor. Anlatılan o ki; Buhara Hanlığı’nın güçlü veziri (Divan Beyi) Nadir, bu görkemli meydanı kuracağı kervansaray için hayal eder ama tam ortadaki arazi yaşlı bir kadına aittir. Kadın yerini satmaya yanaşmaz. Vezir Nadir de pes etmez; “ikna” yöntemi biraz sert olur. Kadının evinin altından bir kanal geçirir ve su, temelleri içten içe kemirmeye başlar. Sonunda çaresiz kalan kadının arazisi havuz olur. Belki de bu yüzden halk arasında buraya bazen “Şiddet Havuzu” denmiş.

NADİR DİVAN BEYİ MEDRESESİ
NADİR DİVAN BEYİ MEDRESESİ

Meydana bakınca birbirine selam veren üç dev yapı görürsünüz. Ama en ilginç hikaye doğudaki Nadir Divan Beyi Medresesi’nde saklı. Vezir burayı aslında bir kervansaray olarak inşa ettirmiş. Ancak açılış töreninde İmam Kuli Han, yapıyı o kadar beğenir ki, “Bu hayır kurumunu Allah’ın şanı için bir medrese olarak inşa ettiğin için teşekkürler” diyerek veziri köşeye sıkıştırır. Han’ın sözü üstüne söz söylenmez; kervansaray bir gecede “medrese” oluverir!

NADİR DİVAN BEYİ MEDRESESİ

Vezir Nadir, binayı medreseye uydurmak için alelacele dev bir giriş kapısı (portal) ve talebe odaları (hücreler) ekletir. İşte bu yüzden bu medrese, alışılagelmiş cami veya derslik bölümlerine sahip olmayan, biraz “devşirme” ama bir o kadar da özgün bir yapıya dönüşür.

KUKELDAŞ MEDRESESİ

Lebi Havuz kompleksinin o keyifli kargaşasından başınızı biraz kuzeye çevirdiğinizde, sizi tüm ihtişamıyla Kukeldaş Medresesi karşılıyor. Çoğu gezgin burayı meydanın bir parçası sansa da, aslında Kukeldaş oraya sonradan eklenmiş bir misafir değil; meydan daha ortada yokken orada olan, şehrin asıl ve ağırbaşlı ev sahibidir. Arkeolojik kazılar da doğruluyor ki; o meşhur havuz ve diğer yapılar henüz hayal bile edilmemişken (1620-1623 tarihleri arasında yapılmıştır), Kukeldaş 1568’den beri oradaydı.

Peki, bu dev yapıya adını veren Kulbab kimdir? Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda karşımıza sadece bir vali değil, tam bir denge insanı çıkıyor. Buhara’nın mimari açıdan en çok geliştiği, ticaretin canlandığı ve “Rönesans” benzeri bir kültürel yükseliş yaşadığı o meşhur altın çağın tam ortası olan 1560-1598 yıllarıdır. II. Abdullah Han döneminde yaşamış olan Kulbab, hanedanın içindeki herkesle o kadar iyi geçinmiş, o kadar güven kazanmış ki, kendisine saraydaki en yüksek rütbelerden biri olan “Kukeldaş” unvanı verilmiş. Anlamı ise çok samimi: “Süt Kardeş”.

İşte bu “Süt Kardeş” Kulbab, servetini ve gücünü Orta Asya’nın en büyük eğitim yuvalarından birini inşa etmek için kullanmış. Bugün içine girdiğinizde o devasa avlunun sessizliği, size bir zamanlar burada yüzlerce talebenin dünya ve din ilmi üzerine tartıştığını fısıldıyor.


Kukeldaş sadece Buhara’nın değil, tüm Orta Asya’nın en büyük medreselerinden biri. 160’tan fazla hücresi var. O dönemde bu büyüklükte bir yapı inşa etmek, sadece bir gövde gösterisi değil, aynı zamanda Buhara’nın bir “ilim başkenti” olduğunun tüm dünyaya ilanıydı. II. Abdullah Han döneminin o parlak, güçlü ve istikrarlı günlerinin taşlaşmış hali gibidir Kukeldaş.

Bu medresenin kapısına dikkatli bakın. İslam mimarisinde pek alışık olmadığımız bir manzara sizi karşılayacak: Güneşe doğru uçan efsanevi Semerk kuşu (mutluluk kuşu) ve insan silüetini andıran detaylar! Semerkant’taki Şerdor Medresesi’nden ilham alan bu süslemeler, Buhara’nın sanat anlayışındaki o özgür ruhu temsil ediyor sanki.

Len-i Havuz’daki üçüncü ve daha sade bir yapı duruyor: Hankah. Burası dervişlerin dünyadan el etek çekip tefekkür ettikleri, zikir çektikleri ve bir süre konakladıkları o sessiz liman. Medresenin o şaşaalı süslemelerinin aksine, Hankah daha içe dönük, daha ruhani bir tasarıma sahip.

Leb-i Havuz’un çevresinde adımlarken ve deklanşöre her bastığınızda; bir yanda derin bir tefekküre dalan dervişlerin, bir yanda ‘burası mutlaka ilim yuvası olmalı’ diye direten hanın, diğer yanda ise evini vermemek için zamana karşı direnen o inatçı kadının hikayesini hayal etmeye çalışın. İşte o zaman bu taş yapılar, sadece soğuk birer ‘mimari kompleks’ olmaktan çıkıp; yüzlerce yıl öncesinden bize seslenen, nefes alan ve yaşayan birer destana dönüşecek.

HANKAH

Buhara’nın kalbinde, Kukeldaş’ın gölgesinde yürürken birden karşınıza Akşehir’den tanıdığımız o eski dost çıkıveriyor. Nasreddin Hoca, burada ‘Efendi’ sıfatıyla, binlerce kilometre öteden bize gülümsüyor. Aslında bu heykel, Türk dünyasının mizah ve zekada nasıl tek bir dilde buluştuğunun en somut kanıtı. Anadolu’da mayaladığı gölü, burada Lab-i Havuz’un serin sularında yaşatmaya devam ediyor sanki.

Günlük Buhara programımız Kukeldaş Medresesi ile resmi olarak noktalanıp otele dönsek de ruhumuzun hala o kadim sokaklarda asılı kaldığını fark etmemiz uzun sürmedi. Kısa bir dinlenmenin ardından, benimle birlikte bu bilge şehre doyamayan birkaç gezgin dostumla sözleştik: Buhara’yı bir de gece ışıkları altında, o masalsı gece elbisesiyle görecektik. Tam o sırada, gündüzün yoğun temposunda gözden kaçırdığımız gizli bir hazineyi, Chor Minor’u ziyaret etmeyi unuttuğumuzu fark ettik. İyi ki de fark etmişiz; çünkü Buhara’nın gecesi, gündüzünden bambaşka bir hikaye anlattı.

CHOR MİNOR

Chor Minor’u bulmak için Buhara’nın o görkemli ve ağırbaşlı meydanlarından biraz uzaklaşıp ara sokaklara dalmanız gerekiyor. Sonra birdenbire karşınıza dört turkuaz kubbeli, minyatür bir şato çıkıyor. Burası Chor Minor, yani tam çevirisiyle “Dört Minare”. Ama bu isim sizi yanıltmasın; o kuleler aslında ezan okunan minareler değil, bu zarif binanın dört köşesini tutan dekoratif kulelerdir.

1807 yılında Türkmen bir tüccar olan Halife Niyaz Kuli tarafından yaptırılan bu yapı, inşa edildiği dönem itibarıyla aslında bir “meydan okuma”dır. O yıllarda Buhara, Şeybaniler dönemindeki o parıltılı günlerinden yorgun düşmüş, mimari kalite biraz zayıflamıştı. Ancak Niyaz Kuli, bu genel düşüşe inat, yaratıcılığın sınırlarını zorlamış ve ortaya yüzyıllar geçse de unutulmayacak, kendine özgü bir mücevher çıkarmış.


Chor Minor’un en büyüleyici yanı, dört kulesinin de birbirinden farklı süslemelere sahip olmasıdır. Bazı gezginler ve tarihçiler bu farklılığı, dünyadaki dört büyük dini (İslam, Hristiyanlık, Budizm ve Hinduizm) simgeleyen semboller olarak yorumlar. Belki de Niyaz Kuli, ticaret yaptığı o uzak diyarlardan getirdiği hoşgörü kültürünü bu taşlara nakşetmek istemişti.

Aslında bugün gördüğümüz bu yapı, muhtemelen zamanında çok daha geniş olan bir medresenin giriş kapısıydı. O medrese zamanla yok olup gitse de, bu mağrur giriş kapısı “tek başına da bir şaheser olunur” dercesine ayakta kalmayı başardı. Ertesi gün sabah erkenden yine buraya gidip bu sefer sabah ışıkları altında Chor Minor fotoğraflamaya çalıştık.

Aşağıdaki karelerde, Buhara’nın geceye bürünmüş halini sizlerle paylaşıyorum. Size naçizane bir gezgin tavsiyesi: Tıpkı Hive’de olduğu gibi, burada da fotoğraf mesainiz bitmesin. Hem günün ilk ışıklarında hem de akşamın o büyülü saatlerinde kendinizi mutlaka sokaklara atın, bir ‘fotoğraf safarisine’ çıkın. Çünkü Buhara’da ışık, kadim duvarlarla birleşince size dünyanın en güzel oyunlarını oynamaya başlıyor; her köşe başında bambaşka bir hikâyeyi vizörünüze sığdırıyorsunuz.

Fotoğraf turundan dönerken acıkma belirtileri olunca Leb-i Havuz civarında mekan bakmaya başladık. Size şimdi tavsiye edeceğim yerde mutlaka yemek yemenizi isterim. Buhara’nın o daracık, tarih kokan sokaklarında gizli bir hazine gibi karşımıza çıkan Ayvan Restaurant, aslında sadece bir yemek durağı değil; adeta 19. yüzyıldan kalma bir sanat galerisi gibiydi.

AYVAN RESTORANT

İsmini o meşhur sütunlu teraslardan alan bu mekan, aslına sadık kalınarak restore edilmiş Yahudi mahallesinin tam kalbinde yer alıyor. İçerideki o muazzam ahşap işçiliği ve duvarlardaki zarif kalem işleri arasında yemeğinizi beklerken, kendinizi yüzyıllar öncesinin bir tüccar sofrasına konuk olmuş gibi hissediyorsunuz. Buhara’nın ruhunu tabağınıza taşıyan bu atmosfer, şehri sadece gezmekle kalmayıp her duyusuyla ‘yaşamak’ isteyenler için biçilmiş kaftan.

Küçük ama hayati bir not: Bu masalsı sofrada yer bulmak, en az kervan yollarını aşmak kadar zor olabiliyor. Özellikle akşam yemekleri için önceden yerinizi ayırtmayı sakın ihmal etmeyin. Kapıda kalıp bu lezzetlerden ve atmosferden mahrum kalmanızı hiç istemem.

AYVAN RESTORANT

Buhara sokaklarında geçen her saat, aslında bir insanın kendi iç dünyasında yaptığı bir yolculuğa dönüşüyor. Leb-i Havuz’un neşeli kalabalığından çıkıp, Magoki-Attari’nin o sessiz ve derin çukuruna indiğinizde; ya da Uluğ Bey’in yıldızlara bakan gözlerinden, Abdülaziz Han’ın dünyevi ihtişamına geçtiğinizde şunu anlıyorsunuz: Buhara, zıtlıkların uyumudur.

Bu şehirde taşlar sadece üst üste dizilmemiş, sanki her biri bir hikayeyi muhafaza etmek için mühürlenmiş. Cengiz Han’ın önünde eğildiği o mağrur Kalyan Minaresi’nin gölgesinde yürürken, zamanın ne kadar göreceli olduğunu hissediyorsunuz. İpek Yolu’nun o eski tüccarları artık burada yok; ama Tim Abdullah Han’daki dokuma tezgahlarından çıkma ipek halılar o kadim ipeğin hala aynı sabırla eğrildiğini hatırlatıyor.

Buhara ile işimiz henüz bitmedi; bu kadim şehrin yarını ve tren saatine kadar geçecek o dopdolu zaman dilimi de bizi bekliyor. Biliyorum, bu yazı biraz uzadı ama dostlarım, sanal ortamda da olsa Buhara’yı geziyoruz, dile kolay; Buhara’yı! Şunu unutmayın ki; Buhara hakkında az yer tutan bir gezi yazısı görürseniz hiç okumakla vakit kaybetmeyin. Eksik bir yazıdır o, eksik bir duygudur.

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

12.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: İpek Yolu’nun Yaşayan Müzesi-Hive

Bana ‘Özbekistan seyahatinde en çok hangi şehirleri sevdin?’ diye sorsanız, cevabım bir saniye bile duraksamadan iki isim olur: Hive (Hiva) ve Buhara. Aralarında bir ayrım yapmam mümkün değil ama Hive’nin kalbimdeki yeri bambaşka.

Neden mi? Çünkü Hive sadece bir şehir değil; 500’e 600 metrelik bir alana sığdırılmış devasa bir zaman makinesi. Batı Kapısı’ndan (Ata Darvoza) Doğu Kapısı’na (Palvan Darvoza) doğru yürümeye başlasanız, yolculuğunuz sadece 500 metre sürüyor. Adımlarınızın sonunda şehrin bittiğini görüyorsunuz ama o birkaç yüz metre içinde aslında yüzyıllar arası bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Hive’yi gezdiğimiz gün için adım sayarım 12 km’ye yakın yürüyüş mesafesini gösteriyordu. Bugün kendinizi bir film setinde değil, tam anlamıyla yaşayan bir Orta Çağ masalında hissedeceğiniz o büyüleyici kenti, Hive’nin dar sokaklarını adım adım birlikte arşınlayacağız.

Hive gezi notlarımın satır aralarına dalmadan önce, bu kadim şehri sadece gezmek değil, ‘yaşamanız‘ için size can alıcı bir önerim var: Hive, günün her saatinde farklı bir maske takan, iki ruhlu bir şehir. Onu hem sabahın o ürkek ilk ışıklarında, sokaklar henüz sadece tarihle baş başayken; hem de akşamın kehribar sarısı aydınlatması altında, o cıvıl cıvıl hareketli halinde görmeden, ‘bu şehri tanıdım‘ demeyin. Hive sanki çölün ortasındaki bir mücevher gibi.

Gündüz gördüm, akşam görmesem de olur” yanılgısına sakın düşmeyin. Aşağıda paylaştığım iki fotoğrafı, aynı mekanın farklı zaman dilimlerinde nasıl bambaşka hikayeler anlattığının bir kanıtı olarak görmenizi isterim.

Lütfen sabah uykularınızdan feragat edin ve en geç saat 06:30’da İçan-Kala’nın o dar sokaklarına kendinizi atın. O saatte ne manzarayı kapatan hediyelik eşya tezgahları var, ne de kadrajınıza girecek kalabalıklar… Sadece siz, kerpiç duvarlar ve bin yıllık bir sessizlik başbaşa olacaksınız. Şehrin gerçek yüzüyle o an tanışacaksınız. Günün ilk ışıklarının mavi-beyaz seramikler ve sarı kerpiç tuğlalar üzerindeki o eşsiz dansını fotoğraf makinenizin karesine hapsetmek ise bu yolculuğun en kıymetli ödülü olacak.

Zamanın Kum Saati: Hive’ın Kalbi İçan Kale

Hive, aslında bir matruşka bebek gibi iç içe geçmiş iki farklı dünyadan oluşuyor; İçan Kale (Itchan Kala) ve Dışan Kale. Ancak bizim bugünkü gezimiz, 1990 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne Orta Asya’dan giren ilk “onur konuğu” olan İçan Kale’de geçecek. Burası sadece bir sit alanı değil; 26 hektarlık daracık bir alana sığdırılmış koca bir tarih hazinesi.

TERRACE CAFE DEN PANORAMİK İÇAN KALE GÖRÜNÜMÜ

Her ne kadar bugün dokunduğumuz o devasa kerpiç yapılar 18. ve 19. yüzyılların imzasını taşısa da, adımlarınızı attığınız toprağın altında milat öncesi 5. yüzyıla kadar uzanan kadim bir uygarlığın izleri gizli. 20. yüzyılın başlarında, sadece İçan Kale’nin o dar sokaklarına 50’den fazla medrese sığdıran Hive; paradokslarla dolu bir kentti. Bir yanda çöllerin ortasında yükselen bu devasa ilim yuvaları, diğer yanda ise tarihin tozlu sayfalarında kentin üzerine sinmiş o karanlık ‘köle ticareti merkezi’ etiketi… Hive, adeta zarafetle vahşetin, bilimle hüznün aynı kum tanesinde buluştuğu o kötü şöhretli ama büyüleyici vahaydı. Bir zamanlar Büyük İpek Yolu kervanları buradan geçiyordu. Hive, aynı zamanda Hive Hanlığı’nın da başkentliğini yapmıştı.

Bir Uçtan Bir Uca 6 Dakika, Ama Bitmesi Saatler Süren Bir Yolculuk

Şöyle hayal edin: Doğu Kapısı’ndan girip Batı Kapısı’na doğru hiç durmadan yürürseniz, yolu bitirmeniz sadece 6-8 dakikanızı alır. Ama işin tılsımı tam da burada başlıyor. Yol boyu bir tarafınızda yükselen turkuaz bir minare, diğer tarafınızda el emeği göz nuru ipekler, önünüzde bin yıllık oymalı ahşap sütunlar derken; o 6 dakikalık yol bir bakmışsınız koca bir güne yayılmış. Kuzeyden güneye uzanan 600 metrelik rota da farklı değil; Hive’de mesafe kısa, ama her köşe başında sizi durduracak bir hikaye çok.

KALTA MİNOR VE MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ

Amuderya’nın Değişen Yatağı ve Hive’nin Yükselişi

Hive’nin kaderi, aslında bir nehrin hırçın hikayesiyle başlıyor. 1221 yılında Cengiz Han’ın orduları, direncini kıramadıkları Gürgenç’i (bugünkü Köhne Ürgenç) dize getirmek için tarihin en yıkıcı hamlelerinden birini yaptılar: Amuderya’nın hırçın sularını dizginleyen o devasa barajları yıktılar. Koca bir başkent sular altında kalıp haritadan silinirken, nehir de küsüp kendine yeni bir yatak çizdi. Coğrafyanın çehresini sonsuza dek değiştiren bu ‘su suikastı’, eski başkentin ihtişamını çamura gömerken, bir vaha şehri olan Hive’nin gelecekteki yükselişine giden yolu açıyordu.

KALTA MİNOR VE MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ GECE GÖRÜNÜMÜ

İşte Hive, bu büyük yıkımın küllerinden doğan bir ‘teselli’ gibidir. Nehir yatağının değişmesiyle susuz kalan başkent mecburen buraya taşındı ve 1598’de Hive Hanlığı’nın kalbi burada atmaya başladı. 17. yüzyıldan itibaren bir İslam ilim merkezine dönüşen şehir; medreseleri, camileri ve çini işlemeli saraylarıyla 18. ve 19. yüzyıllarda adeta bir mimari altın çağ masalı yazdı. 1873’te Rus gölgesinin düştüğü bu topraklar, 1920’de son hanın vedasıyla bir devri kapattı ve 1924’ten itibaren bugün bildiğimiz Özbekistan’ın o en mağrur parçası haline geldi.

Efsaneyle Gerçek Arasındaki Kuyu: Heyvak

HEYVAK KUYUSU

Hive’ın ismi bile bir mucizeye dayanıyor. Efsaneye göre Hz. Nuh’un oğlu Sim, çölde susuz kalınca bir kuyu kazmış. Suyun tadına baktığında ise o kadar ferahlamış ki ağzından “Hey vah!” (Ne güzel!) nidası dökülmüş. Şehrin adı da işte bu “lezzetli” haykırıştan geliyor. İşin söylence kısmı bu ama en heyecan verici yanı ise; o kuyunun bugün hala şehrin tam kalbinde, tüm zamana meydan okurcasına duruyor olması!

Şehrin Dört Kapısı, Dört Farklı Hikaye
Dört Kapı, Dört Farklı Hikaye… İçan Kale’yi gerçek bir kale yapan, onu yüzyıllardır sımsıkı saran dört ana kapısıdır. Yandaki şematik görselde, bu kadim şehre ruhunu veren başlıca gezi noktalarını görebilirsiniz.

Şehrin ana giriş kapısı Batı Kapısı’ dır (Ata Darvoza). Günümüzde turistlerin İçan Kale’ye girmek için en çok kullandığı, Muhammed Emin Han Medresesi ve Kalta Minor‘un hemen yanında yer alan en işlek nokta da burasıdır. Ticaretin kalbi olan Doğu Kapısı (Palvan Darvoza) eskiden pazarların kurulduğu, bugün ise geleneksel çarşı havasını hala soluyabileceğiniz en süslü kapı.

Soldaki fotoğrafta gördüğünüz Kuzey Kapısı (Baghcha Darvoza) ise kervanların Urgenç’ten gelen tozunu silkelediği, şehri modern dünyaya bağlayan kadim giriş kapısıdır. Kalabalıktan kaçıp tarihin sessizliğiyle baş başa kalmak isteyenlerin rotası ise Güney Kapısı (Tash Darvoza) olmalı.

Güneşte Kuruyan Dev: Kerpiç Surlar

Hive’yi kuşatan yaklaşık 2,5 kilometrelik o devasa surlara baktığınızda, sanki çölün kızıl kumları el birliğiyle ayağa kalkmış da şehre siper olmuş sanırsınız. Bugün hayranlıkla izlediğimiz bu kerpiçten zırh, aslında bir küllerinden doğuş hikayesi… 1220’de Cengiz Han’ın gazabıyla yerle bir olan antik surların yerine, 18. yüzyılda Hive Hanları tarafından adeta bir mühendislik meydan okuması olarak yeniden inşa edilmişler.

Dile kolay; 10 metre yükseklik, 6 metre kalınlık… Güneşte pişmiş çamur tuğlaların sabırla üst üste dizilmesiyle yükselen bu dev gövdeyi, her 30 metrede bir selam duran o kavisli kuleler ayakta tutuyor. Bu kuleler sadece düşman gözlemek için değil, o ağır kerpiç kütlesine omuz veren birer sadık ‘payanda’ gibi tasarlanmış. Eğer bölgenin o kupkuru, nemsiz havası olmasaydı, bu devasa toprak yapıların zamana karşı bu kadar diri kalması mümkün olamazdı. Tabii, Sovyet dönemindeki o titiz restorasyonun hakkını da teslim etmek gerek.

Ücretini ödemek şartıyla isterseniz Doğu Kapısının civarından veya Kunya Ark’da surlara çıkabiliyorsunuz.

Zaman Tüneline Giriş: Batı Kapısı ve Gökyüzünün Yarım Kalan Rüyası

İçan Kale yürüyüşümüze, şehrin ana giriş kapısı ve en işlek noktası olan Batı Kapısı (Ata Darvoza) ile başlıyoruz. Kapıdan içeri adım attığınız an modern dünya dışarıda kalıyor; kendinizi bir film setinde değil, bin yıllık bir tarihin tam merkezinde buluyorsunuz. Buradan girerken alacağınız 250.000 Özbek Somu tutarındaki bilet ile —İslam Hoca Minaresi, Cuma Camisi Minaresi ve Pehlivan Mahmud Türbesi hariç— şehrin hemen her noktasını gezebiliyorsunuz. Bu üç özel yapı için ayrıca bilet almanız gerekiyor. Ziyaretler sırasında biletinizi yanınızda bulundurmanız şart. Bir de Kuzey Kapısı’nın orada surlara çıkmak için ücret talep edildiğini de hatırlatayım. Gündüz saatlerinde girişler turnikelerden denetlense de akşam belli bir saatten sonra geçişler serbestleşiyor. Kapıdan geçer geçmez gözleriniz büyüleyici bir silüetle karşılaşacak ve ister istemez tek bir noktaya kilitlenecek: Kalta Minor.

Kalta Minor (Kısa Minare): Gökyüzüne Uzanan Turkuaz Bir Dev

Sanki dev bir el tarafından yarıda kesilmiş gibi duran bu heybetli yapı, şehrin en ikonik sembolü. 1851’de inşaatına başlanan bu minarenin, aslında Orta Asya’nın en yüksek minaresi olması planlanmıştı. Kalta Minor Minare’nin temelleri 15 metre derinliğe ulaşıyor. İnşaatı başlatan Muhammed Emin Han savaşta ölünce, bu turkuaz rüya 29 metrede donup kaldı. Ama bu “eksiklik” onu dünyanın en fotojenik yapılarından biri haline getirdi. Tamamı çiniyle kaplı dünyadaki ender minarelerden biridir. Üzerindeki geometrik desenler ve mavinin her tonu, günün her saatinde farklı bir parıltı sunar.

1851-1854 yılları arasında inşa edilen Muhamed Emin Han Medresesi yapıldığı dönemde Orta Asya’nın en büyük eğitim kurumu olma unvanına sahipti. İki katlı yapısı ve 125 hücreli düzeniyle, aynı anda 260 öğrenciye barınma ve eğitim imkanı sunabiliyordu.

MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ
MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ-GECE GÖRÜNTÜSÜ

Çoğu medresede hücreler tek katlıyken, burada zemin kattaki odalar derslik, üst kattakiler ise yatakhane olarak tasarlanmış. Bu çift katlı mimari, yapıya saray benzeri bir ihtişam katıyor. Dış cephesindeki beş kule (guldasta) ve geometrik çini süslemeleri, Hive’nin o meşhur mavi-turkuaz estetiğinin zirvesidir. Yanında bulunan yarım kalmış minare aslında bu medresenin bir parçası olarak tasarlanmıştı.

Muhammed Emin Han Medresesi, sadece bir eğitim yuvası değil; hanlığın gücünü göklere ulaştırmak isteyen bir hırsın ve o hırsın yarım kalmış ama yine de büyüleyici hikayesinin sessiz tanığıdır.

Bu tarihi medrese günümüzde Orient Star Khiva oteli olarak hizmet veriyor. Bir zamanlar talebelerin Kur’an ve astronomi çalıştığı o vakur taş hücreler, bugün dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerin ağırlandığı otel odalarına dönüştürülmüş durumda. Kalta Minor’un hemen arkasında uzanan kısım ise otelin restoranı olarak işlev görüyor. Medrese kapısından içeri adım attığınızda karşınıza çıkan resepsiyon masası, size kısa bir ‘Acaba girsem mi, girmesem mi?’ ikilemi yaşatsa da tereddüt etmeyin; içeriye giriş serbest. O devasa avluyu mutlaka gezin. Hatta vaktiniz varsa, bu bin yıllık atmosferin tadını çıkarmak için avluda bir yorgunluk kahvesi içmeyi de ihmal etmeyin.

Kunya-Ark: Kale İçinde Kale

Batı Kapısı’ndan girer girmez solunuzda yükselen o mağrur yapının adı Kunya (Kuhna) Ark. Yani ‘Eski Kale’. 1688’de tamamlanan bu yapı, aslında Hive’ın yönetim beyniydi. İçan Kale’den yüksek duvarlarla ayrılmış bu ‘kale içindeki kale‘, Han’ın haremi, darphanesi, camileri ve hatta hapishanesiyle tamamen izole bir dünyaydı. Kale meydanında askeri geçit törenleri ve eğitim savaşları yapılırdı. Ayrıca cezaların infaz edildiği bir hapishane de vardı. Kale, 19. yüzyılın başlarında restore edildi.

Saray avlusunun ortasındaki o dairesel platforma dikkatli bakın. Hanlar, devasa saraylar yaptırsalar da onların gönülleri hep bozkırdaydı; kışın bu yükseltinin üzerine keçe çadırlarını (yurt) kurar, göçebe atalarının geleneğini sarayın kalbinde yaşatırlardı.

Kunya Ark içinde en beğendiğim yer Yazlık Cami oldu. Caminin en çarpıcı özelliği, duvarlarının tamamen geleneksel mavi-beyaz ve turkuaz çinilerle (mayolika) kaplı olması. Bu çiniler, karmaşık bitkisel desenler ve geometrik motiflerle bezeli.

Kunya Ark içindeki Ak Şeyh Baba Kulesi’ne çıkıp, Hive’nin turkuaz minarelerini ve kerpiç damlarını özellikle gün batımında izlemek neredeyse her gezginin ortak tavsiyesi. Ancak biz, kalabalık bir kule tırmanışı yerine daha dingin bir tercihte bulunduk. Kaldığımız otelin terasının da bize aynı keyfi vereceğini düşündük. Aşağıdaki fotoğraf, otelimizin terasından yakaladığımız o eşsiz gün batımı anına ait.

Kunya Ark içindeki Yazlık Cami’nin duvarlarındaki o baş döndürücü mavi çinilere dokunmayı, kabul salonunu görmeyi ihmal etmeyin.

Daha sonra Muhammed Rahim Han Medresesi ziyaretine gittik. İkinci Muhammed Rahim Han sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda “Feruz” mahlasıyla şiirler yazan bir şair, müzisyen ve tam bir bilim tutkunu olan Hive Hanı olarak tanımlanıyor. 1864-1910 yılları arasında hüküm süren Han, Hive’nin Rus imparatorluğu korumasına girdiği zorlu dönemde tahtta kalmış olsa da, enerjisini halkının eğitimine ve sanatın gelişimine harcamış. Hive’ye ilk matbaayı getiren ve bölgede modern eğitimin önünü açan isim odur.

Muhammed Rahim Han Medresesi sadece taş ve tuğladan ibaret bir yapı değil; Hive’nin aydınlanma döneminin en önemli simgesi kabul ediliyor.

MUHAMMED RAHİM HAN II MEDRESESİ

Medresenin kapısından içeri süzüldüğünüzde, geniş avlusu sizi o meşhur Hive sessizliğiyle sarmalar. İki katlı bu devasa yapı, bir zamanlar 76 hücrede ders çalışan talebelere ev sahipliği yapıyordu.

Ancak bu medreseyi diğerlerinden ayıran en önemli özellik, banisi olan Muhammed Rahim Han II’nin vizyonudur. O, burayı sadece dini eğitimin verildiği bir yer değil; edebiyatın, matematiğin ve astronominin konuşulduğu bir bilim merkezi olarak kurgulamıştı. Medresenin içinde, Han’ın hayatına ve bölgenin eğitim tarihine ışık tutan bir müze bulunuyor.

Hive Cuma Cami: Bir Orman Sessizliği

İçan Kale’nin labirent sokaklarında karşınıza çıkan Cuma Cami, Orta Asya’nın o görmeye alışık olduğumuz devasa kubbelerinden ve görkemli girişlerinden çok uzak, şaşırtıcı bir yapı. Dışarıdan bakıldığında son derece mütevazı duran, hatta minaresi olmasa belki de fark etmeden önünden geçip gideceğiniz bu caminin asıl büyüsü, kapısından içeri adım attığınız anda sizi karşılıyor.

CUMA CAMİ GİRİŞİ VE MİNARESİ (SABAH YÜRÜYÜŞÜNDEN)

Caminin içine girdiğinizde kendinizi bir yapının içinde değil, devasa bir ahşap sütun ormanında bulursunuz. Salonun çatısını taşıyan tam 213 adet ahşap sütun var. Bu salon, Hive’ın yüzyıllara yayılan ahşap oyma sanatının sergilendiği bir açık hava müzesi gibi.

Caminin bugünkü hali 18. yüzyılın sonlarında yaptırılmış olsa da, temelleri 10. yüzyıla kadar uzanıyor. İnşaat sırasında eski caminin ruhuna sadık kalınmış, hatta daha eski yapılardan ve askeri ganimetlerden getirilen sütunlar da buraya dahil edilmiş.

Sütunların yaklaşık 20 tanesi, 11. ile 14. yüzyıllar arasından günümüze ulaşan gerçek antikalar. Her bir sütun, ait olduğu dönemin oyma stilini ve hikayesini üzerinde taşıyor. Caminin bir kısmı biz orada iken restorasyon nedeni ile kapalıydı. Neredeyse tüm sütunlara dokunarak camiyi gezdim.

Sütunların alt kısımlarına dikkatli bakın; çoğunun kaidesi, içinden bereketli bitkilerin fışkırdığı yuvarlak bir testiye benzer. Bu, bölgenin kadim “hayat pınarı” sembolizmini yansıtır.

Caminin kubbesi yoktur ancak tavanın ortasında açılmış küçük kare pencereler bulunur. Bu açıklıklardan süzülen ince ışık huzmeleri, tozlu hava ve ahşap sütunların arasında süzülürken camiye mistik bir hava katar.

Gökyüzünün Bekçisi: İslam Hoca Kompleksi

İçan Kale’nin neresinde olursanız olun, başınızı yukarı kaldırdığınızda göz göze geleceğiniz bir yapı var: İslam Hoca Minaresi. 1908-1910 yılları arasında inşa edilen bu külliye, Hive’ın en genç ama en gösterişli sakinlerinden biridir.

Zıtlıkların Estetiği: Dev Minare, Minik Medrese

İSLAM HOCA MEDRESE VE MİNARESİ GECE GÖRÜNTÜSÜ

Mimarının dahiyane dokunuşuyla bu külliye, bir zıtlıklar sanatı üzerine kurulmuş. Yanındaki medrese Hive’ın en küçüğü olsa da, hemen eteğinden yükselen 56,6 metrelik dev minare, bu küçüklük sayesinde olduğundan çok daha görkemli görünür. Eskiden çölde yol alan kervanlar, henüz şehre kilometrelerce mesafe varken bu minarenin parıltısını görür ve yönlerini ona göre tayin ederlermiş.

İSLAM HOCA MEDRESE VE MİNARESİ SOKAĞI GECE GÖRÜNTÜSÜ

Buhara’ya Selam: Kalyan’ı Geçen Yükseklik

İslam Hoca’nın finansmanıyla inşa edilen bu kule, bir güç gösterisidir. Öyle ki, tamamlandığında meşhur Buhara Kalyan Minaresi’ni geride bırakarak bölgenin en yüksek noktası olmuştur. Ancak onu özel kılan sadece boyu değil, gövdesini bir kuşak gibi saran masmavi, beyaz ve turkuaz majolika işlemeleridir.

Bu yatay şeritler, 9,5 metre çaplı devasa bir gövdenin sanki havada süzülüyormuşçasına hafif ve zarif görünmesini sağlıyor. Eğer dizlerinize güveniyorsanız ve o daracık 120 merdiveni tırmanmayı göze alırsanız, 45. metredeki seyir terası sizi bekliyor. Biz denemedik. Yukarıya çıkarsanız buradan baktığınızda Hive, 60’tan fazla tarihi anıtıyla ayaklarınızın altına serilen bir Orta Çağ haritasına dönüşüyor diyorlar.

Külliyeye adını veren İslam Hoca, sadece bu yapıyla değil, Hive Hanlığı’na ilk Avrupa tipi okulu getiren ilerici görüşleriyle de tanınıyordu. Külliyenin hemen girişindeki 42 hücreli küçük medrese, işte bu vizyoner devlet adamının eğitim ve sanata verdiği önemin en zarif kanıtıdır. İçerideki caminin mihrabındaki alçı süslemeler, minarenin çinileriyle kusursuz bir uyum içindedir. Hive’de lezzet durakları arasında sıkça ismi geçen Cafe Zarafshon, şehrin sembolü İslam Hoca Medresesi’nin hemen yanı başında yer alıyor. Görkemli minarenin gölgesinde, tarihin tam kalbinde bir yemek molası vermek için en ideal noktalardan birisi burası olabilir.

Şehrin Manevi Bekçisi: Pehlivan Mahmud Kompleksi

Hive yürüyüşümüze, şehrin en kutsal ve manevi anlamda en güçlü noktasına, Pehlivan Mahmud Kompleksi‘ne doğru devam ediyoruz. Burası sadece bir türbe değil; bir kürkçünün, bir şairin, bir filozofun ve hepsinden öte yenilmez bir güreşçinin ebedi istirahatgahıdır.

Pehlivan Mahmud, Hive halkı için bir insandan fazlasıdır. 14. yüzyılda yaşamış olan bu efsanevi isim, o kadar güçlü bir karaktere sahipti ki, bugün bile profesyonel İranlı güreşçiler er meydanına çıkmadan önce onun adını anarak dua ederler. 1320’lerde hayata gözlerini yumduğunda, vasiyeti üzerine kendi kürk atölyesine gömülen Mahmud, zamanla Hive’ın “koruyucu piri” ilan edildi.

1701 yılında mütevazı bir mezar olarak başlayan bu yapı, yüzyıllar içinde muazzam bir külliyeye dönüştü. Pehlivan Mahmud’un beyaz ve mavi çinilerle bezeli mezar taşının etrafı, zamanla Hive Hanları (Muhammed Rahim Han, Abdülgazi Han ve aileleri) tarafından paylaşıldı. Böylece burası bir halk kahramanının mezarı olmaktan çıkıp, hanedanın da ebedi uykusuna yattığı görkemli bir kraliyet türbesine dönüştü.

Türbenin mimarisi kadar, içindeki sosyal doku da hikaye doludur. 19. yüzyılın sonunda buraya bir cami ve medresenin yanı sıra, körler için dört adet hayır evi inşa edildi. Bu, Hive’ın acı bir gerçeğinin sonucuydu: Çölün bitmek bilmeyen kum fırtınaları, o dönemde pek çok kişinin görme yetisini kaybetmesine neden oluyordu. Bu hayır evleri, Pehlivan Mahmud’un kucaklayıcı ruhuna uygun olarak ihtiyaç sahiplerine kapılarını açtı.

Pehlivan Mahmud Medresesi yakınında ziyaret ettiğimiz bir başka özellikli medrese Shergazi Han Medresesi (Şergazi Han). Bu medresesinin özelliği yetiştirdiği önemli alimlerden geliyor. Bunlardan birisi Türkmen edebiyatının babası kabul edilen ve bu medresede eğitim görmüş olan büyük şair Mahtumkulu, diğeri ise Karakalpakların dünyaca ünlü şair ve düşünürü Ajiniyaz. Bu nedenle bu medreseye Alimler Yurdu” anlamında Maskan-i Fazilan da deniyor.

Medresenin serin hücrelerinde dolaşırken Mahtumkulu’nun şu dizeleri çarpıyor kalbinize; adeta üç yüz yıl öncesinden bugüne fısıldanan bir hayat dersi gibi:


Keşke insan bu dünyaya gelmese,

Geldikten sonra ömür sürse, ölmese,

Elden gelen iyi bir işin yoksa,

Gönül içinde iyi niyet iyidir!

Medrese hücrelerinde Orta Asya edebiyatının ve düşünce dünyasının dev isimlerine adanmış çok kıymetli belgeler, el yazmaları ve canlandırmalar sergileniyor.

KUTLUĞ MURAD İNAKA MEDRESESİ

Doğu Kapısından (Palvan Darvaza) girdiğinizde karşınıza çıkan meydanda birbirine eklemlenmiş üç medrese görüyorsunuz. Sol tarafınızda büyük cephesiyle Kutluğ Murad İnaka Medresesi‘ni görürsünüz.

ALLAKULİ HAN VE KHOJAMBERDİBAİ (KHURJUM) MEDRESLERİ

Sağ tarafınızda ise devasa Allakuli Han Medresesi yükselir. Sağınızdaki o dev yapının hemen dibinde/girişinde ise küçük, alçak ve iki bölmeli Khojamberdibai (Khurjum) medresesini fark edeceksiniz. Sonuncusu bölgenin en eski medreselerinden. Allakuli Han Medresesi yakınlarında Hive’de çok tavsiye edilen Khorzem Art Restaurant bulunuyor. Bizim sadece bir gecemiz olduğundan akşam yemeği için Terrace Cafe’yi tercih ettik.

Allakuli Han Medresesi bu bölgenin “devidir”. 19. yüzyılda inşa edilen bu medrese, bölgedeki diğer yapıların üzerine adeta çökmüş gibidir. Çok yüksek bir portalı (giriş kapısı) vardır ve oldukça görkemlidir. Hive’de hemen her köşede büyük küçük medreselere rast geleceksiniz. Bu medreselerin bazılarının içi sergi salonları haline dönüştürülmüş. Bu medrese içinde de el sanatları ve dokuma ile ilgili sergiler vardı.

Kutluğ Murad İnaka Medresesi Hive’de inşaatında tamamen pişmiş tuğla kullanılan ilk yapılardan biridir. Bu özelliği, yapının daha sağlam ve detaylı bir işçiliğe sahip olmasını sağlamıştır. Medresenin en karakteristik özelliği avlusunun tam ortasında yer alan sarnıçtır.

Taş Havli Sarayı: Harezm’in “Taş Avlulu” Mücevheri

TAŞ HAVLİ SARAYI

Doğu kapısının o yoğun medrese dokusunu geride bırakıp ilerlediğinizde, kendinizi bir anda Hive Hanlığı’nın hem ekonomik hem de estetik gövde gösterisi olan Taş Havli Sarayı’nın önünde buluyorsunuz. 1830-1838 yılları arasında yükselen bu saray; Allakuli Han’ın vizyonunu, Harezm’in o dönemki zenginliğini ve ‘taşın’ mavi çiniyle olan o muazzam aşkını ilan eder gibi.

TAŞ HAVLİ SARAYI

Han, sarayın yapımı için hiçbir masraftan kaçınmamış; hatta dönemin en usta zanaatkarlarını buraya toplamış. İlginç olan ise sarayın inşaat sırası: İnşaat, hanın en özel alanı olan harem ve kendi odalarıyla başladı. Sarayın geri kalanı, yani kabul salonu ve devasa avlular, bu mahrem alanın etrafında şekillendi. 8 yıl süren bu hummalı çalışma, sonunda ortaya labirent gibi birbirine bağlanan üç büyük avlulu devasa bir yapı çıkardı.

Sarayın avlularına girdiğinizde sizi karşılayan şey sadece taş değil, adeta bir sanat galerisidir: Duvarlar, Hive’ın imzası olan o meşhur mavi-beyaz seramiklerle tamamen kaplıdır. Desenlerin karmaşıklığı ve renklerin canlılığı, o dönem Harezm’in komşu krallıklarla olan güçlü ekonomik bağlarının ve kültürel zenginliğinin bir göstergesi.

TAŞ HAVLİ SARAYI

Taş Havli’deki ahşap sütunlar ve tavan süslemeleri, Cuma Camisi’ndekiler kadar zarif, ancak sarayın görkemine uygun olarak daha gösterişliler.

Günün programı olan gezilerimizi tamamladıktan sonra akşam yemeğini Cafe Terrace da yedik. Bir gün öncesinden yer ayırtmak istemiş ama yer bulamamıştık. Sonunda bu gece için, o da saat 21:00 için yer ayırtabildik. Gruplar için çok uygun bir mekan ve hızlı servisi var. Yemekler çok güzeller. Fiyat performans ilişkisi çok iyi. Ortam ise Kalta Minor ve Kunya Ark gece manzaralı. Kesinlikle tavsiye ederim.

TERRACE CAFE

Hive, sadece bir şehir değil; zamanın kum saatinden süzülüp bugüne kalmış bir serap sanki. Batı Kapısı’ndan girerken sizi karşılayan o devasa turkuaz yarım kalmışlık (Kalta Minor), Cuma Camisi’nin asırlık sütun ormanındaki huşu ve gün batımında surların üzerinden şehre düşen o kızıl gölge… Hepsi size aynı şeyi fısıldar: “Burada zaman, sizin saatinize göre değil, tarihin ritmine göre akar.”

Sizce de zaman burada biraz durmuş gibi görünmüyor mu?

Gezekalın, merakla kalın… Çünkü dünya, keşfedilmeyi bekleyen bu masallarla dolu.

Dr Ümit Kuru

10.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Sanat Sürgününden İpek Yolu’nun Bekçilerine: Nukus ve Harezm Kaleleri

ÇÖLDEKİ LOUVRE: IGOR SAVİTSKY’NİN SANAT SIĞINAĞI

Nukus’ta Jipek Joly Art adlı bir otelde konakladık. Nukus’ta bu oteli konaklama için seçmemizin en önemli nedeni adeta bir serap gibi bozkırın ortasında yükselen Savitsky Güzel Sanatlar Müzesi’ne yakın olması. Gezimizin en önem verdiğim bölümlerinden bir tanesi bu müzeyi ziyaret etmek. Müzenin bir süredir tadilatta olması ve sadece resimlerin olduğu ana salonun ziyarete açık olması biraz şansızlık olsa da, müzeden içeri adım atmak bile başlı başına bir zaman yolculuğu. Müzeler konusunda bu gezimizde tam bir “bahtsız bedevi” durumu yaşıyoruz!

Bir Aşk Hikayesi
Her şey 1915 Kiev doğumlu bir ressam ve arkeolog olan Igor Savitsky’nin 1950’lerde bir arkeolojik keşif gezisi için bu topraklara gelmesiyle başladı. Harezm’in kumları altına gizlenmiş tarih Savitsky’yi öyle bir büyüledi ki Karakalpakistan onun için bir aşk, ömür boyu sürecek bir tutkunun adı oldu. Kazılar bittiğinde herkes gitti, Savitsky ise kalmayı seçti.

Bir Sanat Kurtarıcısı ve Yasaklı Renklerin Gardiyanı: Igor Savitsky
Savitsky sadece toprak altındaki eserleri değil, ruhları hapsedilmiş sanatçıları da kurtarmaya niyetliydi. Sovyet rejiminin “sakıncalı” bulduğu, avangart tarzları nedeniyle kınanan, unutulan veya yok edilmek istenen Özbek ve Rus sanatçıların eserlerini toplamak gibi tehlikeli bir işe girişti. Moskova ve St. Petersburg’daki gizli bir ağ sayesinde, kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptı: Rejimin “çöp” dediği, oysa her biri birer şaheser olan binlerce tabloyu satın alarak Özbekistan’ın bu en ücra köşesine taşıdı.

İnanmış Bir Adamın Zaferi
Savitsky’nin inancı ve azmi öylesine sarsılmazdı ki, en katı Sovyet bürokrasisini bile dize getirmeyi başardı ve 1966 yılında o mucizevi müzenin kapılarını dünyaya açtı. Bugün onun için yapılan ‘Sanatın Nuh Peygamberi’ yakıştırması ne kadar da yerinde! Tıpkı Nuh gibi o da, yaklaşan ideolojik fırtınanın farkındaydı ve insanlığın sanatsal mirasını çölün ortasındaki bu sığınağa toplayarak yok olmaktan kurtardı. Eğer o olmasaydı, bugün dünya sanat tarihinin en önemli sayfalarından bazıları muhtemelen çoktan küle dönüşmüş olacaktı. İşte bu yüzden burası bugün dünya çapında “Çöldeki Louvre” olarak anılıyor.

Otelimiz yakın olduğu için müze kapısına varmamız uzun sürmedi. Açılışa henüz on dakika vardı ve o an etraftaki tek yabancı ziyaretçiler bizdik. “Müze bize kaldı, rahat rahat gezeriz” derken, okul aktivitesi olarak ziyarete getirilen çocukların neşeli kalabalığı müze önünde belirdi. 10-15 yaşlarındaki bu çocukların, ellerinde telefonlarla bizimle selfie çekilme telaşları gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Bir anda hepimizin etrafı meraklı bakışlarla çevrildi. Bu pırıl pırıl çocukların hevesini kırmak olur muydu hiç? Biz de onlarla bol bol poz verip bu güzel anı paylaştık.

Müzenin Ruhu: Sessiz Çığlıklar ve Saklı Renkler

Nihayet müze kapıları açıldı ve içeri adımımızı attık. Normalde her sergiyi mutlaka görmeliyim diyen o tutkulu resim sergisi gezginlerinden değilimdir; ancak buradaki atmosfer beni daha ilk andan yakaladı. Bazı tabloların önünde durduğunuzda, sanki eser sizinle konuşmaya başlıyor, sizi derin bir sorgulamanın içine çekiyor. O kadar etkilendim ki, her bir detayı hafızama kazıma isteğiyle neredeyse tüm koleksiyonu fotoğraflarken buldum kendimi.

Müzede eserleri bulunan ve Stalin döneminin dayattığı “Sosyalist Gerçekçilik” akımına uymadıkları için ana akımdan dışlanmış, ancak Savitsky sayesinde eserleri günümüze ulaşmış dev isimlerin bazılarını sizler için yazayım.

NİKOLAİ KARAHAN-REGİSTAN’DA ADLI TABLOSU

Müzedeki koleksiyonun temelini oluşturan Rus avangard ustaları şunlardır: Alexander Volkov, Mikhail Kurzin, Elena Livach, Nikolai Karahan ve Ural Tansykbaev. Özellikle Karahan ve Volkov’un tablolarına bayıldım.

NİKOLAİ KARAHAN-YOL İNŞAATI ADLI TABLOSU

Batı eğitimi ile Doğu’nun mistisizmini harmanlayarak benzersiz bir Orta Asya ekolü ortaya çıkartan Özbek sanatçılar ise Alexander Nikolaev (Usto Mumin), Victor Ufimtsev.

IGOR SAVİTSKY

Karakalpakistan’ın sesi olan sanatçılar arasında Igor Savitsky’nin yeri bambaşka. O, sadece vizyoner bir koleksiyoner değil, aynı zamanda müze duvarlarını kendi eserleriyle de süsleyen yetenekli bir ressamdı. Müzenin ‘Mona Lisa’sı’ olarak kabul edilen meşhur ‘Mavi Boğa’ tablosunun yaratıcısı Vladimir Lysenko ise, serginin ruhunu şekillendiren bir diğer dev isim.

Vladimir Lysenko’nun ‘Mavi Boğa adlı tablosu

1920’lerin sonunda fırçalanan Mavi Boğa adlı bu devasa figür, sadece bir hayvan değil; yükselen siyasi baskıya karşı atılmış en güçlü sanatsal çığlık olarak kabul ediliyor. Tabloya yaklaştığınızda, boya katmanlarının altındaki o hırçın fırça darbelerine ve boğanın gözlerindeki hapsolmuşluk hissine odaklanın. Rejimin, sanatçısını ‘delilikle’ yaftalamasına sebep olan o dizginlenemez, vahşi enerjiyi bugün bile iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

NİKOLAİ KARAHAN TABLOSU

Özbekistan’ın Gauguin’i’ Ural Tansykbaev‘in fırçasından çıkan Orta Asya tasvirleri, alışılagelmişin dışında, mistik ve dışavurumcu bir renk cümbüşü olarak kabul ediliyor. Müzede ‘Güneşin ve Narın Ustası’ Aleksandr Volkov’un aşağıdaki eserini pek sevdim.

ALEXANDER VOLKOV-NAR İLE DİNLENENLER TABLOSU

Otoriteler, Volkov’un tuvallerindeki o derin ve sıcak kırmızı tonlar, sadece bir meyveyi değil, bu coğrafyanın tükenmek bilmeyen yaşam enerjisini ve bereketini de simgeledeğini söylüyorlar.

Müzedeki önemli sanatçılardan biri olan Mikhail Kurzin insanı idealleştirilmiş ‘mutlu işçi’ kalıplarıyla değil; olduğu gibi, bazen kaba, bazen trajik ve yer yer komik bir abartıyla resmedermiş.

Savitsky’nin bu ücra çöle sakladığı bu isimler, aslında sadece resim yapmadılar; her biri fırçalarıyla tarihe birer direniş notu bıraktılar.

İLYA MAZEL-GÖÇ TABLOSU

Müzenin diğer bölümleri ziyarete kapalı olsa da seçilen bazı kıymetli parçalar bu alanda sergiye dahil edilmiş. Envanterde çok daha zengin bir etnografik koleksiyonun saklı olduğuna şüphe yok. Yine de Karakalpak kadınlarının meşhur ‘Saukele‘ başlıkları, göz alıcı gümüş takıları, zarif seramikleri ve kadim arkeolojik buluntuları içeren o küçük ama etkileyici seçkiyi büyük bir ilgiyle inceledik.

BOZKIRIN SAHİBİ: HAREZM VE KUMLARIN ARASINDAKİ KALELER

Nukus’un modern sanat sırlarından ayrılıp, tarihin en eski katmanlarına, yani Asya’nın Mısır‘ına doğru yolculuğumuza başladık.

Bozkırın Sahibi: Harezm ve Kumların Arasındaki Kaleler
Müzeden ayrıldıktan sonra önümüzde yaklaşık 300 kilometrelik, 6 saat sürecek uzun bir yol var. İstikametimiz; tarihin, tozun ve ihtişamın başkenti Hive… Ancak yol boyunca içinden geçeceğimiz topraklar sıradan bir coğrafya değil; burası antik dünyanın en gizemli havzalarından biri olan Harezm.

Asya’nın Mısır’ı: Suyun ve Toprağın Dansı
Ceyhun Nehri’nin (Amu Derya) Aral Gölü’ne döküldüğü o devasa delta, tarihin en eski çağlarından beri “Harezm” olarak anılıyor. Bu isim, Arap fetihlerinden önce gururlu bir kavmin adıydı; Milat öncesi 6. yüzyıldan, milat sonrası 7. yüzyıla kadar var olmuşlardı. Onlar tarihin sahnesinden çekildikten sonra Harezm bu bereketli coğrafyanın adı olarak kaldı. Bugün İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında bölüşülmüş olsa da, Harezm’in kalbi hala burada, bu topraklarda atıyor. Tıpkı Nil Nehri’nin Mısır’ı var etmesi gibi, Ceyhun da bu çölün ortasında Harezm medeniyetini doğurmuş.

Harezmşahlar ise bu bölgeyi merkez alarak kurulan, zamanla dev bir imparatorluğa dönüşen ve 1231 de yıkılana kadar hüküm sürmüş bir Türk-İslam devletinin adı. İkisini birbirinden ayırt etmek lazım.

ESKİ SU KANALLARI VE HAREZM KALESİ

Kanallar, Kervanlar ve Kılıç Sesleri
Harezm medeniyeti, çölün acımasız sıcağında hayatta kalabilmek için adeta doğayla bir pazarlık yapmıştı. Amu Derya’dan çekilen devasa sulama kanalları, bozkırı yeşerterek burayı bir tarım vahasına dönüştürdü. Öyle ki, 1558’de burayı ziyaret eden gezgin Anthony Jenkinson, “Bütün bu ülkeye hizmet eden su, Ceyhun Nehri’nden hendeklerle çekiliyor” diyerek bu mühendislik harikasının büyüklüğüne hayranlığını gizleyememişti. Ancak bu refahın bir bedeli vardı. İpek Yolu’nun altın yüklü kervanları ve bu hayati su yolları, bozkırın göçmen kavimleri için her zaman iştah kabartıcıydı. İşte bu yüzden Harezmler, çöle devasa bekçiler diktiler: Antik Harezm Çöl Kaleleri.

KIZIL KALE (KALA)

UNESCO Mirası: Kumdan Yükselen Devler
Bugün Hive yolunda, UNESCO Geçici Listesi’nde yer alan bu kalelerin en mağrur olanlarına misafir olacağız. Ancak sizden isteğim bu kerpiçten örülmüş kale surlarının gölgesinde, rüzgarın size 2500 yıl öncesinin kılıç seslerini ve kervan çıngıraklarını fısıldamasını duyarak yürümenizdir. Konforun yerini keşfe bıraktığı, bozkırın ortasında yükselen bu antik “Kala”lar, Harezm’in ruhunu Hive’ye varmadan önce damarlarımızda hissetmemizi sağlayacak.

KIZIL KALE

Nukus’dan yola çıktığımızda bizi bölgenin “Altın Halkası” olarak bilinen Ellik Kala, yani “50 Kale” bölgesi karşıladı. İsmindeki “50” rakamı aslında sembolik; bu uçsuz bucaksız coğrafyada kumların altında hala keşfedilmeyi bekleyen onlarca kale olduğu biliniyor. Günümüzde ise bu kadim krallığın görkemini yansıtan yaklaşık yirmi kaleden geçerek Hive’ye uzanacağız. Bu kalelerin bir kısmı gayet iyi restore edilmiş, bir kısmı ise sadece bir höyük görünümündeler.

CHİLPİQ KALA

Bu kaleler sadece askeri karakollar değildi; aynı zamanda Zerdüştlüğün kutsal ateşlerinin yandığı tapınaklar, zanaatın kalbinin attığı atölyeler ve hayat dolu küçük şehirlerdi. Öyle ki, bazı tarihçiler bu toprakların bizzat Zerdüşt’ün anavatanı olduğuna inanır.

Nukus’tan yaklaşık 45 kilometre sonra karşımıza çıkan Chilpiq (Shilpiq), gökyüzüne uzanan sessiz bir tanık gibi bizi selamlıyor. Burası aslında bir “Sessizlik Kulesi-Dakhma”. Zerdüştlerin kadim ritüelleri burada yerine getirilirmiş. Milat öncesi 1. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle Chilpiq, klasik bir kaleden çok farklı bir amaca hizmet ediyordu. Milat sonrası 2. ve 4. yüzyıllarda Kuşan İmparatorluğu döneminde burası yoğun olarak kullanılmış, 7. ve 10. yüzyıllarda ise bölgedeki yerel hanedanlar tarafından restore edilmiş.

Zerdüşt inancında toprak, su ve ateş kutsal sayıldığı için cenazelerin defnedilmesi veya yakılması yasaktı. Bu yüzden ölüler, güneşin ve yırtıcı kuşların ruhu bedenden ayırması için bu yüksek kulenin zirvesine, doğanın kucağına bırakılırdı. Kalan kemikler temizlenip kutsandıktan sonra aileleri tarafından özel kaplara (ossuar) konularak toprağa verilirdi; tıpkı Mizdakhan’da gördüğümüz o antik kemik kutuları gibi.

Yaklaşık 160 basamaklı merdivenleri tırmanarak tepeye çıktık. Tepeden altınızda uzanan uçsuz bucaksız Harezm topraklarını görebiliyorsunuz. Tepede bulunan dilek ağacına bağlanmış çaputlar hala devam eden ritüellerin varlığına bir işaret.

Ardından, kare planlı yapısı ve 16 metre yüksekliğe ulaşan devasa surlarıyla Kızıl Kala’ya varıyoruz. Milat sonrası 1. yüzyılda yükselen bu kale, 12. yüzyılda Moğol kasırgasına karşı direnmek için yeniden restore edilmiş; bugün bile iç mekanlarındaki o sağlam duruşuyla hayranlık uyandırıyor. Aslında gezi programımızda yer almayan bu kadim yapıya, yol üstünde kısa bir mola vermek ve o görkemli silüetini fotoğraflamak için kayıtsız kalamıyoruz.”

Harezm’in Kayıp Başkenti: Toprak Kala
Yolculuğumuzun en önemli duraklarından biri olan Toprak Kala, sıradan bir kale değil, MS 3. yüzyılda Harezmliler’in tahtına ev sahipliği yapmış görkemli bir başkent. 1938’de arkeologlar tarafından keşfedilen bu antik kasaba, Kuşan döneminin en kıymetli mücevheri kabul ediliyor.

TOPRAK KALA

Dikdörtgen planı, saray kalıntıları ve kazılarla gün yüzüne çıkan şehir yapısıyla burası, bir zamanlar ipekli kumaşların uçuştuğu, devlet kararlarının alındığı gerçek bir güç merkeziydi.

AYAZ KALA

Çölün Gözcüsü: Ayaz Kala
Hive’ye varmadan önceki o heyecan verici son durağımız, belki de bölgenin en görkemli yapısı olan Ayaz Kala. Ancak kalenin büyüleyici atmosferine kendimizi bırakmadan önce, hemen karşısındaki yurtda yerel bir sofraya konuk oluyoruz. Ortam gerçekten büyüleyici; fakat küçük bir not düşmek gerekirse, Özbekistan yolculuğumuzun en yüksek fiyatlı yemeğini de burada yiyoruz. Çöl şartlarında başka alternatif olmayınca bunu normal karşıladık.

Verdiğimiz bu kısa yemek molasının ardından bir kısım arkadaşla Ayaz Kala’ya geziye gittik. Yemek sonrası iyi bir yürüyüşle ulaştığımız bu site alanı, MÖ 4. yüzyıldan MS 7. yüzyıla uzanan üç farklı kaleden oluşuyor.

AYAZ KALA

Kızılkum Çölü’nün kıyısında, bir dizi kalenin en stratejik parçası olan Ayaz Kala, göçebe akınlarına karşı göğüs geren bir zırh gibi inşa edilmiş.

Kuşan İmparatorluğu’nun izlerini taşıyan bu surların tepesine çıktığımızda, önümüzde uzanan sonsuz bozkır bize neden bu kalelerin “Harezm’in muhafızları” olduğunu fısıldıyor.

AYAZ KALA – 3 KISIM

Nukus’un yasaklı tablolarından başlayıp, Harezm kavminin çöle mühürlediği devasa kalelerden geçerek yaptığımız bu yolculukla aslında bir tarihin izini sürmeye çalıştık.

Günün sonunda, yüzümüzde Kızılkum’un tozu, zihnimizde binlerce yıllık surların silüetiyle Hive’nin kapılarına varıyoruz. Eski şehre adeta bir nefes mesafesinde olan otelimiz Bankhir Khiva’ya yerleşir yerleşmez, bu masalsı kenti keşfetmek için sabırsızlanıyoruz. Önümüzde sadece iki gece ve bir günümüz var; bu yüzden vakit kaybetmeden kendimizi Hive’nin yaşayan tarihine, o daracık sokakların kollarına bırakmak istiyoruz.

Şimdi, bin bir gece masallarının gerçek olduğu Hive sokaklarına adım atma vakti… Ama o, başlı başına başka bir hikaye.

Gezekalın, keşifte kalın!

Dr Ümit Kuru

08.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Aral’ın Gözyaşları-Paslı Gemiler Şehri Muynak

Bugün Taşkent’e veda edip, Özbekistan’ın en uzak, en mahzun ama bir o kadar da mağrur topraklarına; Karakalpakistan’a doğru yola çıkıyoruz. Ülkenin neredeyse yarısını kaplayan bu uçsuz bucaksız özerk cumhuriyet, bizi sadece başka bir şehre değil, sanki başka bir zamana davet ediyor. Bizim gibi gezginler için davete icab etmemek olamaz! Türkiye’den çok az sayıda tur firmasının programına dahil ettiği bu bölgeyi görmeden yapılacak bir Özbekistan gezisi, emin olun ki hep bir yanıyla eksik kalacaktır.

Güne, güneş henüz yüzünü göstermeden, Taşkent’in o huzurlu karanlığı ve derin sessizliği içinde başladık. Elimizde kahvaltı paketlerimiz, rotamızda ise ülkenin batı ucundaki Karakalpakistan’ın başkenti Nukus var… Bu yolculuk aynı zamanda Özbekistan semalarındaki havayolu ile ulaşım maceralarımızın da ilk uçuşu olacak. Uçağımız havalanırken, altımızda uzanan bu uçsuz bucaksız coğrafyayı keşfedecek olmanın heyecanı içindeyiz.

Nukus’un bozkır havasına “merhaba” der demez, vakit kaybetmeden bizi bekleyen otobüsümüze ve rehberimiz Yusup Kamalov’a yöneldik. Karşımızda 70’li yaşlarını süren ama dinçliğiyle hepimize taş çıkartan bir ‘bilge’ duruyordu. Soyu son Karakalpak Hanı’na dayanan bir aileden gelen Yusup Bey, hayatını Aral Gölü ve Amu Derya ekosistemini korumaya adamış gerçek bir doğa aktivisti. Bilimler Akademisi’ndeki rüzgar enerjisi çalışmalarını, sivil toplum liderliğiyle birleştiren bu donanımlı insanla yola çıkmak, gezimizin en büyük şanslarından biriydi.

Otobüsümüze yerleşip tanışma faslı sonrası yola koyulduk. Bölge halkının deyimiyle bir zamanlar Aral Denizi’nin hırçın dalgalarının dövdüğü ama şimdilerde kum denizinin ortasında sessizliğe bürünmüş bir liman kasabası olan Muynak‘a doğru 3,5 saati bulacak olan uzun bir otobüs yolculuğumuz var. Bunun bir de gece konaklamamızı yapacağımız Nukus’a dönüşü olacak. Ancak Muynak’a varmadan önce, tarihin uykuya daldığı, efsanelerin mezar taşlarına fısıldandığı Mizdakhan Nekropolü’ne uğrayacağız. Dünyanın saatini temsil eden o meşhur duvarın dibinden geçerken, zamanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hissedeceğiz. Hazırsanız, Aral’ın çekilen sularından geriye kalan o masalsı ve hüzünlü hikayeyi paylaşmaya başlayayım. Önce bölge ile ilgili biraz bilgi vermenin tam sırasıdır.

BÖLGENİN TARİHİ DERİNLİĞİ: MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ-SÜRGÜNLERİN EVİ

Karakalpakistan sadece bir çöl değil, aslında devasa bir açık hava müzesi. Burası bir zamanlar “Antik Harezm” medeniyetinin kalbiydi. Toprak altından fışkıran Ayaz Kala ve Toprak Kala gibi 50’den fazla antik kale (Kala), bu toprakların 2500 yıl önce ne kadar görkemli olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu kaleler, o dönemde Mezopotamya ile yarışacak kadar gelişmiş bir sulama ve savunma sistemine sahipti. Bu kaleleri Hive’ye olan yolculuğumuz sırasında ziyaret edeceğiz.

“Karakalpak” ismi, bu halkın giydiği geleneksel siyah koyun yünü kalpaklardan geliyor. Karakalpaklar tarih boyunca Don Nehri kıyılarından Orta Asya’nın kalbine kadar göç etmiş, dirençli ve özgür ruhlu bir halk.

Sovyet döneminde yasaklanan “avangart” sanatın, Moskova’dan kaçırılıp saklandığı yer de Nukus’tur. Igor Savitsky’nin Nukus’un ortasında yarattığı o mucizevi müze, Karakalpakistan’ı dünya sanat haritasına yerleştirmiştir. Bu müzeyi bir sonraki gün gezeceğiz. Şimdiden muhteşem bir müze olduğunu söyleyeyim. Nukus’a sadece bu müze için bile gidilebilir.

COĞRAFİ KİMLİK: “VAHŞİ BATI VE KAYIP DENİZ”

Özbekistan’a Vahşi Batı” benzetmesini kullanmak doğru bir yaklaşım. Çünkü burası konforun bittiği, ancak keşif ruhunun ve gerçekliğin tüm çıplaklığıyla başladığı bir yer. Karakalpakistan’da birbiri ile örtüşen üç çöl var; Coğrafik olarak çoğu Türkmenistan topraklarında bulunduğu halde batıda küçük kısmı Karakalpakistan topraklarında olan Karakum Çölü, Karakalpakistan’ın kuzeybatısında sınır bölgesinde, Aral Denizi ile Hazar Denizi arasında yer alan nisbeten geniş ve yüksek rakımlı bir plato olan Ustyurt Platosu ve Karakalpakistan’ın güney ve güneydoğusunda en büyük çöl alanını oluşturan Kızılkum Çölü. Böylece Karakalpakistan; kadim çöllerin kıskacında, rüzgarın her yönden başka bir kum rengi getirdiği devasa bir sahneler bütününe dönüşüyor.

Aslında son zamanlarda tüm bunlara bir çöl daha eklendi;Aral Kum Çölü. Hikayenin en hüzünlü kısmı da burası. Bu çölü doğa değil, maalesef insan eli yarattı. Bir zamanlar Aral Gölü’nün (ya da halkın deyimiyle denizinin) masmavi sularının olduğu yerde, deniz çekilmesi ile bembeyaz, tuzlu ve paslı kum örtüsü kalmış. İşte biz Özbekistan’ın bu vahşi batısına, Antik Harezm yurdunu gezmeye geldik.


MİZDAKHAN: ZAMANIN DURDUĞU, KIYAMETİN BEKLENDİĞİ YER

Karakalpakistan topraklarına ‘merhaba’ dedikten hemen sonra, bizi bekleyen o derin sessizliğe, Mizdahkan Nekropolü’ne doğru yola koyulduk. Burası sadece iki yüz hektarlık dev bir mezarlık değil; bir zamanlar yaşayanların sığınağı, şimdiyse ölülerin ebedi şehri. Zerdüştlükten İslamiyet’e uzanan defin ritüellerinin harmanlandığı Mizdahkan, dünyanın en eski ve en etkileyici nekropollerinden biri olma özelliğini koruyor.

Zerdüştler toprağı kutsal saydıkları için cenazeyi doğrudan gömmez, beden doğada (genelde dakhma-sessizlik kuleleri- denilen kulelerde) çözüldükten sonra kalan kemikleri “ossuar” adı verilen küçük ev şeklindeki kutulara koyarlarmış. Bugün bu alanda gördüğümüz ve kadim uygarlıklardan gelen, islamiyetin bölgeye gelmesinden sonra da yapılmaya devam edilen o ev şeklindeki yapılar, bu antik “kemik evi” geleneğinin modern ve mimari bir devamı gibi. Bu mezarları ölen kişinin “öteki dünyadaki evi” olarak sembolize edebiliriz.

Mizdakhan’ın hikayesi hüzünlüdür. Milattan önce 400’lerden başlayan yaşam, önce Arapların, sonra Cengiz Han’ın ve nihayetinde 1388’de Timur’un kılıcıyla son bulmuş. Timur şehri yerle bir ederken sadece mezarlıklara dokunmamış; böylece yaşayanların şehri Mizdakhan, o günden sonra “ölülerin şehri” olarak büyümeye devam etmiş. Biz de bu ilginç yeri sevgili Yusup’un rehberliğinde gezmeye başladık.

Mizdakhan’da yürümek, tarihin sayfalarını geriye doğru çevirmek gibi. Bir yanda Zerdüştlerin kemiklerini sakladığı antik kutuların izleri, diğer yanda 7. yüzyıl Hristiyanlığının ve 9. yüzyıldan itibaren de İslamiyet’in sembolleri… Burası inançların birbirine karıştığı devasa bir kültürel hafıza merkezi.

Aziz Erezhep (Recep) Türbesi

Tepelerin arasında yürürken karşımıza çıkan Aziz Erezhep (Recep) Türbesi, aslında dünyanın kaderini elinde tutan bir saat gibi. Yerel halk buraya “Kıyamet Saati” diyor.

9. yüzyıldan kalan bu dikdörtgen yapının efsanesi ürpertici: Bu yapıda her yıl bir tuğla düşer ve son tuğla düştüğünde de kıyametin kopacağına inanılır. Bu yüzden burayı ziyaret edenler, o son tuğlanın düşüşünü geciktirmek ve kıyameti durdurmak için antik taşlardan binlerce küçük piramit inşa ediyorlar. Biz de o taşların arasından geçerken onları devirmemeye özen gösteriyoruz.

Hatta bizlerden de kıyameti geciktirmeye katkıda bulunup düşen taşlardan kuleler yapmaya başlayanlar oldu. Burası zamanın kum saati gibi aktığını düşünmemizin istendiği bir yerdi.

Mazlum Sulu Han Türbesi.

Mizdakhan’ın en dokunaklı köşesi ise şüphesiz yeraltına gizlenmiş Mazlum Sulu Han Türbesi. Burada valinin güzel kızı Mazlum ile fakir bir mimarın hikayesi anlatılıyor.

Mazlum Sulu Han Türbesi.

Hikayenin bir tarafında minareyi bir gecede bitirene kızını vaat eden kurnaz bir vali var. Diğer tarafta ise bu imkansız görevi aşkı için gerçeğe dönüştüren fakir bir mimar ile ona gönlünü kaptıran valinin kızı var. Minareyi inşa etmesine rağmen sevdiğine kavuşturulmayan valinin kızı Mazlum, o meşhur minarenin tepesinden atlayıp ölünce bu yeraltındaki türbe aşıkların ebedi istirahat evi olmuş. Dışarıdan bakıldığında sadece toprağa gömülü bir kubbe gibi duran yapı, içeri girdiğinizde masmavi çinileriyle sizi bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Restorasyonla yenilenmiş olsa da o mavi derinlik, hüzünlü bir aşkın sessiz çığlığı gibi duruyor.

Şamun Nebi Türbesi

Mezarlığın bir diğer şaşırtıcı durağı ise Şamun Nebi Türbesi. İnsanlar arasında bir dev olduğuna inanılan bu peygamberin mezarı tam 25 metre uzunluğunda! Efsane o ki; bu mezar her yıl 2,5 santimetre daha uzuyor. Bu kısım artık abartının tavan yapmış hali olsa da bu mezar için söylence budur.

Şamun Nebi Türbesi İçindeki Mezar
Jumarat Kassab (Kasap) Tepesi

Hemen yakınındaki Jumarat Kassab (Kasap) Tepesi ise umudun adresi. Eskiden yoksullara et dağıtan o iyi yürekli kasabın mezarına (aslında burada mezar değil, en tepeyi gösteren işaret), bugün çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar tırmanıyor.

Tepeden aşağı yuvarlanarak edilen dualar, Hindistan’ın kadim tapınaklarındaki ritüelleri anımsatan tuhaf ve etkileyici bir gelenek olarak hala yaşıyor.

Mizdakhan’dan ayrılırken arkamızda sadece bir mezarlık değil, 2400 yıllık bir insanlık dramını, hikaye ve söylenceleri bıraktık. Şimdi sırada, denizini kaybetmiş o hüzünlü limanın, Muynak‘ın ziyareti var.

DENİZİ GİDEN ŞEHİR: MUYNAK VE ARAL’IN HAZİN VEDASI

Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi Resimlerinden

Mizdakhan’ın kadim sessizliğinden ayrılıp, yaklaşık 200 kilometrelik bir yolculukla modern zamanların en büyük ve en hüzünlü ekolojik felaketlerinden birinin kalbine, Muynak’a doğru direksiyon kırıyoruz. Burası, bir zamanlar dünyanın dördüncü büyük iç denizi olan Aral Denizi’nin (Orol Dengizi), sadece bir insan ömrü kadar kısa bir sürede nasıl buharlaşıp yok olduğunun en çıplak kanıtı.

Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi İçindeki Fotoğraflardan

BİR ZAMANLAR MAVİ BİR RÜYA: ESKİ MUYNAK
Bugün tozlu ve susuz görünen Muynak, 1960’lara kadar Orta Asya’nın en önemli balıkçılık limanlarından biriymiş. O dönemde Aral Denizi öyle bereketliymiş ki, müzede fotoğraflarını gördüğümüz gibi, Muynak’taki devasa balık konservesi fabrikası tüm Sovyetler Birliği’nin ihtiyacını karşılarmış. Kasabanın sokakları balık kokar, limanda onlarca gemi her sabah bereketli avlarla dönermiş. Muynak, denizin kıyısında refahın ve neşenin hüküm sürdüğü, “Mavi Liman” olarak anılan canlı bir şehirmiş.

EKOLOJİK İNTİHAR: ÇÖLLEŞEN BİR DENİZ
Bölgenin kaderi Stalin’in, Orta Asya Cumhuriyetlerini devasa pamuk tarlalarına dönüştürmeye karar vermesi ile çizildi. Ancak dünyanın bu bölgesindeki kurak iklim, pamuk gibi çok suya ihtiyaç duyan bir ürünü yetiştirmek için uygun değildi ve Sovyetler, Amu Derya ve Siri Derya Nehirlerinden gelen suyu çevredeki çöle yönlendirmek için binlerce kilometre uzunluğunda sulama kanalları kazarak dünya tarihinin en iddialı mühendislik projelerinden birini üstlendiler.

Aşağıda soldaki fotoğrafta olduğu gibi yüzbinlerce işci bu kanalların yapımında çalıştılar ve sağdaki gibi dev yapay su kanalları yaparak suyun yönünü değiştirdiler.

Aral Denizi’ni “işe yaramaz bir buharlaştırıcı” ve “doğanın bir hatası” olarak nitelendiren zamanın Sovyet bilim adamları ne yaptıklarını aslında başından beri biliyorlardı. Ancak tahmin edemedikleri şey sonunda ortaya çıkacak olan ekolojik felaketin büyüklüğü ve kalıcı etkileriydi. 1960’lardan itibaren, denizi besleyen Amu Derya (Ceyhun) ve Siri Derya (Seyhun) Nehirlerinin suları, pamuk tarlalarını sulamak adına bilinçsizce yönlendirilince trajedi de başladı. Deniz her yıl metrelerce geri çekilmeye başladı. Bir zamanlar 68000 km2 alan kaplayan Aral Denizi zaman içinde küçüldü, suları çekilmeye başladı. 1987 yılına gelindiğinde Aral Denizi’nin su seviyesi önemli ölçüde düştü ve deniz iki ayrı su kütlesine ayrıldı: Kazakistan’da bulunan Kuzey Denizi ve Karakalpakistan’da bulunan daha büyük Güney Denizi. 2002 yılında güney denizi o kadar alçaldı ki, o da Doğu ve Batı Denizleri olarak ikiye ayrıldı. 2014 yılı Temmuz ayında ise Doğu Denizi tamamen kurudu. Aşağıdaki fotoğraf, bir denizin zaman içinde nasıl parça parça can verdiğinin ve haritadan silinişinin dilsiz tanığıdır.

Bu vahim olaylar zincirindeki tek olumlu nokta, Kuzey Denizi’nin son zamanlardaki toparlanması. 2005 yılında, Dünya Bankası’nın finansmanıyla Kazaklar, Kuzey Denizi’nin güney kıyısında 13 km uzunluğunda bir baraj inşa ederek, Siri Derya Nehri’nden beslenen tamamen ayrı bir su kütlesi oluşturdular. Baraj inşa edildiğinden beri, Kuzey Denizi ve balıkçılığı beklenenden çok daha hızlı bir şekilde toparlandı. Ancak baraj Güney Denizi’ni hayati su kaynaklarından birinden, Siri Derya’nın sularından mahrum bıraktı. Yani Aral Denizi’nin Güney tarafı hala çok kötü durumda.

Bu pamuk işi Özbekistan coğrafyasında ayrıca incelenmesi gereken ilginç bir konu galiba. 2021 yılına kadar pamuk hasat dönemi geldiği zaman ülkede hayat dururmuş. Okullar tatil edilir, hastanelerdeki doktorlar, öğretmenler ve memurlar tarlalara gönderilirmiş. Yani devlet tarafından organize edilen devasa bir “zorunlu emek” kullanım sistemi uygulanmış. Hatta bu alanda çocuk işçilerin kullanımı, uluslararası alanda Özbek pamuğuna boykot uygulanmasına neden olacak kadar yaygınmış. Neyse ki yeni Özbekistan Cumhubaşkanı bu zorunluluğu kaldırmış.

İşte Aral Denizi’nin ve ona bağlı olarak ziyaret edeceğimiz Muynak’ın böyle hüzünlü bir geçmişi ve gerçeği var. Aral Deniz’nin suları bugün kentten yaklaşık 180 kilometre uzakta. Muynak uçsuz bucaksız bir kum denizinin (Aralkum) ortasında yapayalnız kalmış durumda. Nüfusu 12 bine düşen Muynak, artık denizin değil, toz fırtınalarının kıyısında bekliyor. Kurumuş deniz nedeniyle ortaya çıkan zehirli seviyelerdeki sodyum klorürün yanı sıra iyi bilinen kanserojen pestisitler de burada yaşayan insanlarca solunuyor. Yemek borusu ve diğer kanser türleri ortalamanın çok üstünde seviyelerde görülüyor. Yani işin özü aslında biz Muynak’a insan eliyle yaratılan trajediyi görmeye geldik..

Muynak’a vardığımızda karnımız iyice acıktığından yemek için Yusup’un yönlendirmesi ile bir konuk evine gittik. Burada bizi çok güzel ağırladılar. Ev ortamının sıcaklığında basit bir menü içeren ama nefis bir yemek yedik. Yemek sonrası Muynak gezimize başladık.

PASLI DEVLERİN DANSI: GEMİ MEZARLIĞI

Muynak gezimizde ilk durağımız, eski deniz tabanında birer iskelet gibi yatan Gemi Mezarlığı oldu. Tepelik bir alandan önce uçsuz bucaksız çöle ve paslı gemilere baktık. Bir zamanlar dalgaları aşan o koca gövdeli balıkçı tekneleri, şimdi kızgın kumların üzerinde paslanmış halde birer hayalet gibi duruyor.

Fotoğrafçı gözüyle bu paslı dokular ve arkadaki sonsuz boşluk, doğanın insanoğlundan aldığı intikamın en dramatik karesini sunuyor. Fotoğraf çekmek için aşağıya inip gemiler arasında gezmeye başladık. Etrafta uçuşan ve buraya mahsus saksaul ağaçlarından kopan çalı parçaları ortama dramatik bir hava veriyor. Bir an için kendimi rüzgarla bir oraya bir buraya sürüklenen çalıların bulunduğu, terk edilmiş bir kovboy kasabasında zannettim.


SANATIN HAFIZASI: BÖLGESEL ARAŞTIRMALAR MÜZESİ
Gemi mezarlığını gezdikten sonra Muynak’ın küçük müzesini gezdik. Sadece dışarıdaki sessizliği değil, o kaybolan hayatı anlamak için Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi’ni mutlaka gezmelisiniz.

Burada sanatçıların tuvaline yansıyan o eski Aral Denizi manzaralarını, balıkçıların gülümsediği eski fotoğrafları gördük; denizin “önceki” ve “sonraki” halini karşılaştırırken insanın doğa üzerindeki o yıkıcı etkisine bir kez daha şahitlik ettik.

İçeride bulunan toplantı salonunda Aral Denizi ve Muynak’ın yıllar içindeki değişen acıklı öyküsünün anlatıldığı ve 10 dakika kadar süren bir videoyu izledik.

Gezimizin sonunda otobüsümüze binerek, zihnimizde paslı gemiler ve çekilen suların hüznüyle tekrar Nukus’a geri döndük. Bugün bedenimiz yoruldu ama ruhumuz, dünyanın bu en büyük derslerinden birini yerinde görerek bambaşka bir farkındalıkla doldu. Geçmişin ekolojik hatalarını bugün ‘çılgın proje’ ambalajıyla pazarlayanlar, yarattıkları tahribatın boyutunu görmek için buraya; yani doğanın can çekiştiği bu açık hava müzesine zorunlu bir keşif turuna çıkarılmalıdırlar. Zira Kanal İstanbul gibi projelere alkış tutanların, tarihin tekerrür eden bu ekolojik felaket senaryolarıyla yüzleşmeden uyanmaları imkansız görünüyor….

İnsanın doğaya düşmanlığı, ona karşı hoyratlığı mutlaka bir son bulmalı. Bu düşmanlığın ve hoyratlığın sonu, daima insanlığın felaketi oluyor. Kanıt mı istiyorsun? İşte Muynak, işte Aral Denizi…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

08.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-3

Rahat bir yatakta güzel bir uyku, doyurucu bir kahvaltı ve üzerine içilen keyif kahvesinin o son yudumu … Gafur Gulom metrosunun hemen yanındaki otelimizde bu sabahı bu şekilde yaşayınca, Taşkent’teki ikinci gezi günümüze hazır olduğumu hissettim.

Aslında gezi programımızı yaparken bugüne niyetimiz Taşkent Ulusal Tarih Müzesi’ni gezmekti. Planlarımızı neredeyse bir yıl öncesinden yaptığımızdan, restorasyon haberlerine rağmen ‘nasıl olsa biz gidene kadar ziyarete açılır‘ diye umut etmiştim. Ancak öğrendik ki mesele basit bir onarım değilmiş; ünlü mimar Tadao Ando’nun imzasını taşıyacak ultra modern bir kompleks için kollar sıvanmış. Kağıt üzerinde 2028’de açılacağı yazılı olsa da Orta Asya’nın o kendine has yavaş akan zaman dilimi içinde bu projenin ne zaman biteceği sanki biraz muamma. Müzede taş Devri’nden modern döneme uzanan 250 binden fazla antik eser ve Özbekistan’ın dört bir yanından gelen arkeolojik buluntular sergileniyordu. Turumuzun başında bu müzeyi gezmek, ülkenin derin tarihini anlamak için harika bir ‘önsöz’ olacaktı. Kısmet değilmiş..

Müzeyi sadece içindeki eserler için değil, binanın kendisi için de görmek istiyorduk. Yapı, Brütalist mimarinin bölgedeki en estetik örneklerinden biri kabul ediliyor. Mevcut brütalist binanın ileride korunup korunmayacağı henüz belirsiz ancak müze içi koleksiyonun Ando’nun tasarladığı modern binaya aktarılacağı kesin. Güneşin sert açısını bir tül gibi süzen bu beton kafesler (pandzhara), Sovyet modernizmi ile Doğu’nun geleneksel estetiğinin en mağrur buluşması kabul ediliyor. Bu nedenle binanın eski bir fotoğrafını yukarıda sizlerle paylaşıyorum.

ZANGİ-ATA KOMPLEKSİ

Günlük gezimize Taşkent’ten yaklaşık 15 kilometre güneybatıda bulunan Zangi-Ata Kompleksi ziyareti ile başladık. Burası Zangi-Ata’nın türbesi etrafında şekillenmiş geniş bir avlu, medrese ve camiden oluşuyor. Arka tarafta ise uçsuz bucaksız bir mezarlık bulunuyor.

AMBAR BİBİ TÜRBESİ

Külliyeye ismini veren Zangi Ata, aslında 13. yüzyılda bu topraklarda derin izler bırakmış olan Sufi evliya Şeyh Ay Hoca’dır. “Zangi” kelimesi, muhtemelen koyu ten renginden dolayı “karanlık” veya “zenci” anlamına geliyor. Ancak asıl hikaye onun manevi köklerinde saklı. Zangi Ata, Türk dünyasının büyük şairi ve mistiği Ahmed Yesevi’nin manevi soyundan geliyor. Hatta bu görkemli türbenin yine o meşhur isme, Emir Timur’a dayanan bir hikayesi de var.

Anlatılanlara göre Timur, aslında ilk olarak Türkistan’daki Ahmed Yesevi Hazretleri için bir türbe yaptırmak istemiş. Ancak inşa edilen duvarlar her gece gizemli bir şekilde yıkılmış. Timur, rüyasında Ahmed Yesevi’yi görmüş ve Yesevi ona; önce kendi müridi olan Zangi Ata’nın kabrini onurlandırması gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Timur Zangi-Ata türbesini inşa ettirme işini başlatmış. İşin hikaye kısmı böyle ama 14. yüzyılda başlanan inşaatın, 15. yüzyılda Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından tamamlandığı bir gerçek. Yapının ana gövdesi 600 yılı aşkın bir tarihe sahip olsa da, dış görünüşü ve çevre düzenlemesi Özbekistan’ın bağımsızlık sonrası dönemde gerçekleştirdiği büyük restorasyon hamleleri sayesinde oldukça bakımlı ve “yeni” görünüyor.

Sufi geleneklerinde genellikle büyük zatların eşlerine ait müstakil türbeler görmenin pek olağan olmadığı yazılıyor ama burada durum biraz farklı!

Zangi-Ata Türbesi’nin ve camisinin arkasında bulunan mezarlığa doğru giderseniz hala kullanılan bir müslüman mezarlığı ile karşılaşıyorsunuz. Mezarlığın ortasında da Zangi Ata’nın eşi olan Ambar Bibi‘nin sade türbesi bulunuyor.

Ambar-Bibi için kocasının türbesinin hemen güneydoğusunda ona özel bir türbe inşa edilmiş olması, halkın ona duyduğu derin sevgi ve saygının en somut işareti. Bölge kadınları, Ambar-Bibi’yi bir ‘koruyucu azize’ gibi görüyor ve asırlık gelenekleri burada yaşatmaya devam ediyorlarmış. Öyle ki; mutlu bir evlilik düşleyen genç kızlar türbenin etrafını yedi kez süpürüyor, çocuk özlemi çeken anneler ise türbe çevresinde saat yönünde üç kez dönerek dualarını ediyorlarmış.

Türbesinde Zangi-Ata’nın mermerden mezarını ancak kafesler ardında görebiliyorsunuz. Türbeler içinde bir kenara dizili halde sandalyeler konulmuş ve din alimini ziyarete gelen inananlar bu sandalyelere oturarak rahatça dualarını yapabiliyorlar. Sadece bu türbede değil ama ziyaret ettiğim çok sayıdaki türbede de benzer durum söz konusuydu.

Bu alanda bir başka dikkatimi çeken olay ise türbenin etrafında bulunan çok sayıda odanın her birinde birer imamın bulunması ve bazı insanların bu odalarda imamlardan kendileri adına hayır duaları okumalarını istemeleriydi. Türbe çevresindeki bu odaların, o mekanın manevi enerjisinden faydalanmak için ayrılmış sakin alanlar olduğu söylendi.

Bu gezi sonrası otobüsümüze atlayıp Taşkent’e geri döndük. Dün gruptan bazı arkadaşlarımız yorgunluğa yenik düşüp otelin yolunu tutunca, Taşkent metrosunun o meşhur sanat galerisini andıran durakları onlar için eksik kalmıştı. Hem bu güzelliği ilk kez görecek arkadaşlarımızın heyecanına ortak olmak hem de dün metro gezisi yapanlarımızın keşiflerini bir adım öteye taşımak istedik. Bu niyetle yeraltına bu kez farklı bir rotadan; estetiği ve modern dokusuyla ayrışan Yeşil Hat’tan (Yunusabad Hattı) giriş yaptık.

Yeşil Hat, şehrin kuzeyini merkeze bağlıyor. 2001 yılında hizmete giren bu hat, diğerlerine göre daha “genç” olduğu için geleneksel Özbek zarafetiyle modernizmin en taze buluşmalarına ev sahipliği yapıyor. Grupça Mavi Hat ile kesişen Oybek aktarma istasyonundan yola çıkarak, son durak Turkistan‘a doğru bir yeraltı safarisine başladık. Yine 4 metro istasyonu seçtik.

OYBEK AKTARMA İSTASYONUNDA YEŞİL METRO HATTINA GİRİŞ

MİNG URİK METRO İSTASYONU
YUNUS RAJABİY METRO İSTASYONU
MİNOR METRO DURAĞI
BODOMZOR METRO İSTASYONU

Dün yaptığımız gibi her durakta inerek her istasyonun temasını inceledik ve fotoğrafladık. Yunus Rajabiy, Minor ve Bodomzor duraklarını fotoğrafladık. Bu duraklardan Bodomzor istasyonundaki dairesel tavan ışıklandırmalarını ve Yunus Rajabiy‘deki klasik sütunlu yapıyı pek beğendik.

Bugünün en heyecanla beklediğim gezisi Uygulamalı Sanatlar Müzesi (Museum of Applied Arts) ziyaretiydi. Taşkent’te gezeceğimiz tek müze de buydu. Bina, 19. yüzyılın sonunda Çarlık Rusyası diplomatı II. Aleksandr Aleksandroviç Polovtsov (1867–1944) için özel bir konut olarak inşa edilmiş. Binanın kendisi bile tek başına bir müze sayılır. Hikayesinden başlayarak bu müzeyi anlatmaya başlayalım.

Taşkent 1865 yılında General Çernyayev komutasındaki birliklerle Rusya tarafından ele geçirilmişti. Polovtsov’un diplomatik ve idari görevler üstlendiği dönemde Taşkent, Rusya’nın Orta Asya’daki yönetim merkezi olan Türkistan Genel Valiliği’nin başkentiydi. Yani o dönemlerde Özbekistan toprakları siyasi bağımsızlığını tamamen yitirmişti. Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı kağıt üzerinde “vasal” (bağımlı) devletler olarak kalsa da, tüm stratejik kararlar St. Petersburg’dan atanan Rus genel valiler tarafından alınıyordu. Alexander Polovtsov gibi yüksek düzey diplomatların ve aristokratların bölgedeki varlığı, Rusya’nın burayı “ehlileştirme” ve “modernleştirme” iddiasını yansıtıyordu.

İşte bu ortamda Polovtsov, Rusya İçişleri Bakanlığı tarafından Orta Asya ve Kafkasya’daki yerleşim meselelerini ve demografik süreçleri incelemek üzere görevlendirilerek 1896 yılında Taşkent’e gelmiş. Taşkent’te yaklaşık 4 yıl (bazı kaynaklara göre 1896-1900 arası) aktif olarak bulunmuş. Bugün “Özbekistan Uygulamalı Sanatlar Müzesi” olarak kullanılan meşhur konağı 1896 yılında satın almış ve yerel ustalarla birlikte orayı oryantal bir saraya dönüştürmüş. 1900’lerin başında bölgeden ayrılsa da, mülkiyeti bir süre daha elinde tutmuş ve en nihayetinde 1909 yılında evi şehire bağışlamış.

Polovtsov, tam bir Orta Asya ve Doğu sanatları tutkunuydu. Birçok Rus yetkili Avrupa mimarisini Taşkent’e taşımaya çalışırken, Polovtsov’un yerel sanatçıları (Buhara ve Hive ustalarını) onurlandırması, onun aslında bu kültüre duyduğu samimi hayranlığının da bir kanıtı olarak kabul ediliyor. Öyle ki, bu evi inşa ederken Buhara, Semerkant ve Hive’den en mahir ustaları, hattatları ve ahşap oymacılarını Taşkent’e getirmiş.

Sonuç duvarları nakış gibi işlenmiş, tavanları gökyüzü gibi boyanmış bir sanat eserinin ortaya çıkması olmuş. Müzenin küçük ama huzurlu bahçesinde yürürken, şehrin gürültüsü bir anda kesiliyor. Semerkant’ın çinisini, Buhara’nın altın işlemesini ve Hive’nin ahşap işçiliğini tek bir çatı altında, hem de bir “ev” sıcaklığında görebileceğiniz nadir yerlerden birisi bu müze. Ama heyecanla beklediğimiz bu müze ziyaretinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

Rehberimiz İlkhom telaşla yanımıza gelip devlet protokolünden birilerinin ziyarete geleceğini ve müzenin bu nedenle ziyarete kapalı olduğunu söyleyince başımdan kaynar sular döküldü. İçeride gezen bazı ziyaretçilerden de cesaret alarak biletimizin olduğunu ve hızlıca da olsa gezmemiz gerektiğini görevlilere anlatmaya başladık. İçerideki görevli de “biletiniz varsa gezebilirsiniz” deyince daldık hemen müzeye. Etrafta bolca “siyah giyen adamlar” dolaşmaya başlayınca her an gezimiz yarıda kesilecek korkusuyla müzede hangi eser varsa fotoğrafını çekmeye koyuldum. Gerçekten bizden sonra da kimseyi müzeye almamışlar. Bize “Özbekistan da bu türden sürprizlere alışık olmalısınız” dendi.

Müzenin her odası, Özbekistan’ın farklı bir bölgesinin ruhunu fısıldıyor. Müzenin ana salonuna girdiğinizde başınızı bir kez kaldırıp tavana baktığınızda bir daha kolay kolay aşağıya indiremiyorsunuz. Tavan santim santim, ince ince işlenmiş. Alçı oyma sanatı olan “ganch“ın en zarif örnekleri burada. O kadar ince işlenmiş ki, betonun veya alçının bu kadar yumuşak görünebileceğine inanmak güç.

Bu müzede Özbekistan’ın meşhur ipek dokumalarının en seçkin örneklerini görmek mümkün. Yüzde yüz saf ipek Atlas ve ipek-pamuk karışımıyla elde edilen Adras kumaşlara işlenen nakışlar birer tablo eserleri görünümündeler. Dokuma öncesi ipliklerin tek tek boyanmasıyla sabırla işlenen o efsanevi ‘ikat‘ desenleri, sergilenen her parçada ayrı bir ruha bürünüyor. Bu kumaşlarda her motif bir sembolü, her renk ise köklü bir geleneğin hikâyesini anlatıyor.

Özbekistan Fergana Vadisi‘nde Rishtan ve Gurumsaray adlı seramik sanatı ile meşhur yerleşim yerleri var. Bu müzede o yörelerin sanatçılarına ait ve sanki gökyüzünü bir tabağın desenine sığdırdıkları seramikleri de göreceksiniz.

Suzani, Orta Asya’ya (özellikle Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan) özgü, el emeğiyle yapılan muazzam bir nakış sanatı. İsmi, Farsça’da “iğne” anlamına gelen “suzan” kelimesinden türetilmiş. Bu müzede gördüğümüz ve odaların duvarlarını süsleyen devasa el işlemeleri (Suzani), Orta Asya kadınlarının sabrını ve estetik anlayışını gözler önüne seriyor.

Bu müze gezisi sonrasında Kukeldaş Medresesi gezimizi yaptık. Bu medreseyi aslında dünkü programda gezecektik. Vakit darlığı nedeni ile gezi bugüne kaldı. Bu medrese klasik Orta Asya medrese mimarisinin en güzel örneklerinden birisi sayılıyor.

Kukeldaş” kelimesi, Özbekçe’de “sütkardeş” anlamına geliyor. Medrese, 16. yüzyılda (yaklaşık 1570 civarı) Şeybani Hanedanı döneminde, dönemin güçlü veziri ve Han’ın sütkardeşi olan Derviş Han tarafından yaptırılmış ve bu yüzden halk arasında “Kukeldaş” adıyla anılagelmiş.

Medrese görkemli bir girişe (Piştak) sahip. Medresenin ana kapısı 20 metre yüksekliğinde ve turkuaz tonlarındaki çinilerle süslenmiş. Binanın içinde, öğrencilerin kaldığı küçük odaların (hücrelerin) açıldığı ferah bir avlu bulunuyor. Yapımında sarı tuğla kullanılmış ve duvarlarında geleneksel geometrik motifler işlenmiş. Bu yapı sadece bir eğitim merkezi olarak kullanılmamış, tarihin akışına göre farklı amaçlara hizmet etmiş: 18. yüzyılda tüccarların konakladığı bir kervansaray ve hatta bir kale olarak kullanılmış. Sovyet döneminde dinsizleşme politikaları gereği medrese kapatılmış, bir dönem sergi alanı ve müze olarak kullanılmış. Özbekistan bağımsızlığını kazandıktan sonra yapı aslına uygun şekilde restore edilmiş ve bugün tekrar aktif bir medrese olarak hizmet vermeye başlamış.

Rusların hüküm sürdüğü 19. yüzyıl sonları Taşkent’inde en az 30 gösterişli kilise bulunuyormuş. Ancak 1917 Devrimi’nin o durdurulamaz coşkusu ve ardından gelen yıllar, bu yapıların çoğunu maalesef tarihin tozlu sayfalarına gömmüş. Kiliselerin kimi bakımsızlıktan harabeye dönmüş kimi ise yeni ideolojinin kurbanı olmuş. İşte bu koca tarihten geriye, o eski ruhu taşıyan sadece iki yapı kalabilmiş; Biri Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali, diğeri ise zarif Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi. Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi, Botkin Mezarlığı içinde bulunuyor. Bilimden sanata kadar Taşkent’e değer katan pek çok isim de bu mezarlıkta ebedi uykularındalar.

Bizim asıl niyetimiz ve programımız Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi ve Botkin Mezarlığı’naydı ama Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali’ne götürülmüş bulunduk. Orada iken de fark etmedik ve bu katedrali bir güzel gezmiş olduk. Kilise niyetine katedrali gezerken Botkin Mezarlığını da aramadım değil. Ama yine de mezarlığı bulamadığım halde Aleksandr Nevski Kilisesi‘nde olmadığım aklıma gelmemişti doğrusu. Neyse en azından Ruslara ait iki dini yapıdan birini gezmiş olduk. Özbekistan’da oluyor böyle şeyler…

MERYEM ANA’NIN GÖĞE KABULÜ KATEDRALİ

Taşkent’te bulunan Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali (Uspensky Katedrali), Özbekistan’daki Rus Ortodoks Kilisesi’nin ana katedrali. Katedralin temelleri 1871 yılında atılmış ve başlangıçta bir askeri hastane kilisesi olarak inşa edilmiş. Yerel halk arasında hala “Hastane Kilisesi” olarak da biliniyormuş. Sovyetler 1933 yılında burayı ibadete kapatmışlar ve bir dönem askeri depo olarak kullanılmış.

II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945’te tekrar ibadete açılmış ve Meryem Ana’nın Göğe Kabulü’ne (Uspensky) adanarak Taşkent Piskoposluk merkezi haline getirilmiş.

Daha önce 1966 depreminin Taşkent’in çehresini tamamen değiştirdiğinden bahsetmiştim. Kerpiç evlerden oluşan eski şehrin çoğu yıkılmış, ardından başlatılan büyük imar hareketiyle bugün gördüğünüz geniş caddeli, parklı ve modern binalı Taşkent inşa edilmişti. Ama Taşkent’liler bu yıkıcı olayı ve bu olayda hayatlarını kaybedenleri asla unutmak istemiyorlar. Bu nedenle Cesaret Anıtı” (Monument of Courage) olarak bilinen çok önemli ve etkileyici bir deprem anıtını Taşkent’e, depremin merkez üssü olduğu kabul edilen bölgeye, Anhor Kanalı kıyısına dikmişler. Anıt, sadece bir felaketi değil, aynı zamanda şehrin küllerinden doğuşunu ve modern kimliğini de simgeliyor.

Yerden çıkan siyah granitten yapılmış bir küpün üzerinde depremin gerçekleştiği tarih ve saat (26 Nisan 1966, sabah 05:22) yazılı. Küpün üzerindeki derin bir çatlak, topraktan başlayarak heykelin ayaklarına kadar uzanıyor; bu, yerin yarıldığı anı simgeliyor. Çatlağın önünde bir kadın ve çocuğu göğsüyle siper ederek koruyan bir erkek figürü bulunuyor. Bu kompozisyon, felaket karşısındaki insan iradesini, dayanışmayı ve cesareti temsil ediyor. Heykelin arkasında, kavisli bir duvar üzerinde Taşkent’in yeniden inşasını anlatan bronz kabartmalar yer alıyor. Burada, Sovyetler Birliği’nin her yerinden gelen yardımlar ve şehrin el birliğiyle nasıl modern bir görünüme kavuşturulduğu betimleniyor.

Bugün burası hem turistler hem de yerel halk için önemli bir ziyaret noktası. Yeni evlenen çiftler sık sık çiçek bırakmak için bu anıtı ziyaret ediyorlarmış.

Bu anıtın arkasında Anhor Kanalı ve güzel bir park bulunuyor. Kanalın su kaynağı Bozsu adlı bir çay. Kanalın çevresi çok güzel düzenlenmiş. Biz de bu kanal çevresinde kısa bir yürüyüş yaptık.

ŞEYHANTAUR ANIT KOMPLEKSİ

Günün son gezi yeri Taşkent’teki Şeyhantaur Anıt Kompleksi (Shayhantaur Memorial Complex) oldu. Burası Özbekistan’ın başkentindeki başlıca tarihi yapılardan birisi. Kompleks 1355 yılında ölen yerel Şeyh Khavendi Takhur’un mezarı etrafında şekillenmiş. Günümüzde Özbekistan İslam Enstitüsü’ne ait olan kompleks üç türbe ve bir cami içeriyor.

Zamanında burada bulunan 16 türbeden sadece 3 tanesi günümüze ulaşmış. Kompleksteki ilk türbe, inancını yaymak için Taşkent’e gelen saygıdeğer bir Sufi dervişi olan Şeyh Khavendi Takhur (Şeyhantaur) için 14. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş. Rivayete göre türbeyi Emir Timur’un kendisi yaptırmış.

Bu türbe içinde neredeyse taşa dönüşmüş, Büyük İskender’in zamanından kalma olduğu rivayet edilen çok eski bir ağaç da bulunuyor.

Bir sonraki türbe 15. yüzyıldan kalma Kaldirgoch-Bi Türbesi. Şeyh Khavendi Takhur Türbesi’nin yakınında inşa edilen türbe, konik kubbesi ve o dönemde Taşkent’te oldukça sıra dışı bir tasarıma sahip sade tuğla dış cephesiyle dikkat çekiyor. İç mekan, türbe ve ziyarethane olarak bilinen bir ibadet ve anma odasından oluşuyor.

Üçüncü türbe 15. yüzyıla tarihleniyor. Şehri kısa bir süre yöneten Cengiz Han’ın soyundan gelen Yunus Han Türbesi olarak biliniyor.

Taşkent’teki ikinci günümüzde öğle yemeği mekanımız, somsasını denemek için sabırsızlandığımız Anjir Restoran oldu. Burası kalabalık gruplar için hem ferah hem de oldukça uygun bir mekan. Günün yorgunluğu üstüne keyifli akşam yemeğimizi ise Taşkent City Mall içerisinde yer alan Boboy Restoran’da yedik. Modern atmosferi ve gerçekten etkileyici zenginlikteki menüsüyle günün finaline çok yakışan bir akşam yemeği yedik. Özbekistan’da her güzel restoranda yapmanız gerektiği gibi önceden yer ayırtmanız iyi olur.

Böylece Taşkent defterini şimdilik keyifli anılar ve damağımızda kalan eşsiz tatlarla kapatıyoruz. Ancak Özbekistan hikayemiz burada bitmiyor; aksine daha mistik ve vahşi bir coğrafyaya doğru evriliyor. Yarın sabah erkenden, ülkenin bambaşka bir yüzüyle tanışmak üzere Nukus’a uçuyoruz. Bizi orada Savitski Müzesi’nin büyüleyici koleksiyonu ve Aral Gölü’nün hüzünlü hikayesini barındıran Muynak bekliyor. Sonrasında ise rotamız kadim Hive sokaklarına uzanacak.
Tüm bu yolculuğun detayları, kaçırılmaması gereken duraklar ve çektiğim en taze karelerle maceraya gezekalin.com’da devam edeceğiz.

Şimdilik Taşkent’e veda, çöle ve tarihe merhaba…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

07.05.2026