• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.503 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Sanat Sürgününden İpek Yolu’nun Bekçilerine: Nukus ve Harezm Kaleleri

ÇÖLDEKİ LOUVRE: IGOR SAVİTSKY’NİN SANAT SIĞINAĞI

Nukus’ta Jipek Joly Art adlı bir otelde konakladık. Nukus’ta bu oteli konaklama için seçmemizin en önemli nedeni adeta bir serap gibi bozkırın ortasında yükselen Savitsky Güzel Sanatlar Müzesi’ne yakın olması. Gezimizin en önem verdiğim bölümlerinden bir tanesi bu müzeyi ziyaret etmek. Müzenin bir süredir tadilatta olması ve sadece resimlerin olduğu ana salonun ziyarete açık olması biraz şansızlık olsa da, müzeden içeri adım atmak bile başlı başına bir zaman yolculuğu. Müzeler konusunda bu gezimizde tam bir “bahtsız bedevi” durumu yaşıyoruz!

Bir Aşk Hikayesi
Her şey 1915 Kiev doğumlu bir ressam ve arkeolog olan Igor Savitsky’nin 1950’lerde bir arkeolojik keşif gezisi için bu topraklara gelmesiyle başladı. Harezm’in kumları altına gizlenmiş tarih Savitsky’yi öyle bir büyüledi ki Karakalpakistan onun için bir aşk, ömür boyu sürecek bir tutkunun adı oldu. Kazılar bittiğinde herkes gitti, Savitsky ise kalmayı seçti.

Bir Sanat Kurtarıcısı ve Yasaklı Renklerin Gardiyanı: Igor Savitsky
Savitsky sadece toprak altındaki eserleri değil, ruhları hapsedilmiş sanatçıları da kurtarmaya niyetliydi. Sovyet rejiminin “sakıncalı” bulduğu, avangart tarzları nedeniyle kınanan, unutulan veya yok edilmek istenen Özbek ve Rus sanatçıların eserlerini toplamak gibi tehlikeli bir işe girişti. Moskova ve St. Petersburg’daki gizli bir ağ sayesinde, kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptı: Rejimin “çöp” dediği, oysa her biri birer şaheser olan binlerce tabloyu satın alarak Özbekistan’ın bu en ücra köşesine taşıdı.

İnanmış Bir Adamın Zaferi
Savitsky’nin inancı ve azmi öylesine sarsılmazdı ki, en katı Sovyet bürokrasisini bile dize getirmeyi başardı ve 1966 yılında o mucizevi müzenin kapılarını dünyaya açtı. Bugün onun için yapılan ‘Sanatın Nuh Peygamberi’ yakıştırması ne kadar da yerinde! Tıpkı Nuh gibi o da, yaklaşan ideolojik fırtınanın farkındaydı ve insanlığın sanatsal mirasını çölün ortasındaki bu sığınağa toplayarak yok olmaktan kurtardı. Eğer o olmasaydı, bugün dünya sanat tarihinin en önemli sayfalarından bazıları muhtemelen çoktan küle dönüşmüş olacaktı. İşte bu yüzden burası bugün dünya çapında “Çöldeki Louvre” olarak anılıyor.

Otelimiz yakın olduğu için müze kapısına varmamız uzun sürmedi. Açılışa henüz on dakika vardı ve o an etraftaki tek yabancı ziyaretçiler bizdik. “Müze bize kaldı, rahat rahat gezeriz” derken, okul aktivitesi olarak ziyarete getirilen çocukların neşeli kalabalığı müze önünde belirdi. 10-15 yaşlarındaki bu çocukların, ellerinde telefonlarla bizimle selfie çekilme telaşları gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Bir anda hepimizin etrafı meraklı bakışlarla çevrildi. Bu pırıl pırıl çocukların hevesini kırmak olur muydu hiç? Biz de onlarla bol bol poz verip bu güzel anı paylaştık.

Müzenin Ruhu: Sessiz Çığlıklar ve Saklı Renkler

Nihayet müze kapıları açıldı ve içeri adımımızı attık. Normalde her sergiyi mutlaka görmeliyim diyen o tutkulu resim sergisi gezginlerinden değilimdir; ancak buradaki atmosfer beni daha ilk andan yakaladı. Bazı tabloların önünde durduğunuzda, sanki eser sizinle konuşmaya başlıyor, sizi derin bir sorgulamanın içine çekiyor. O kadar etkilendim ki, her bir detayı hafızama kazıma isteğiyle neredeyse tüm koleksiyonu fotoğraflarken buldum kendimi.

Müzede eserleri bulunan ve Stalin döneminin dayattığı “Sosyalist Gerçekçilik” akımına uymadıkları için ana akımdan dışlanmış, ancak Savitsky sayesinde eserleri günümüze ulaşmış dev isimlerin bazılarını sizler için yazayım.

NİKOLAİ KARAHAN-REGİSTAN’DA ADLI TABLOSU

Müzedeki koleksiyonun temelini oluşturan Rus avangard ustaları şunlardır: Alexander Volkov, Mikhail Kurzin, Elena Livach, Nikolai Karahan ve Ural Tansykbaev. Özellikle Karahan ve Volkov’un tablolarına bayıldım.

NİKOLAİ KARAHAN-YOL İNŞAATI ADLI TABLOSU

Batı eğitimi ile Doğu’nun mistisizmini harmanlayarak benzersiz bir Orta Asya ekolü ortaya çıkartan Özbek sanatçılar ise Alexander Nikolaev (Usto Mumin), Victor Ufimtsev.

IGOR SAVİTSKY

Karakalpakistan’ın sesi olan sanatçılar arasında Igor Savitsky’nin yeri bambaşka. O, sadece vizyoner bir koleksiyoner değil, aynı zamanda müze duvarlarını kendi eserleriyle de süsleyen yetenekli bir ressamdı. Müzenin ‘Mona Lisa’sı’ olarak kabul edilen meşhur ‘Mavi Boğa’ tablosunun yaratıcısı Vladimir Lysenko ise, serginin ruhunu şekillendiren bir diğer dev isim.

Vladimir Lysenko’nun ‘Mavi Boğa adlı tablosu

1920’lerin sonunda fırçalanan Mavi Boğa adlı bu devasa figür, sadece bir hayvan değil; yükselen siyasi baskıya karşı atılmış en güçlü sanatsal çığlık olarak kabul ediliyor. Tabloya yaklaştığınızda, boya katmanlarının altındaki o hırçın fırça darbelerine ve boğanın gözlerindeki hapsolmuşluk hissine odaklanın. Rejimin, sanatçısını ‘delilikle’ yaftalamasına sebep olan o dizginlenemez, vahşi enerjiyi bugün bile iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

NİKOLAİ KARAHAN TABLOSU

Özbekistan’ın Gauguin’i’ Ural Tansykbaev‘in fırçasından çıkan Orta Asya tasvirleri, alışılagelmişin dışında, mistik ve dışavurumcu bir renk cümbüşü olarak kabul ediliyor. Müzede ‘Güneşin ve Narın Ustası’ Aleksandr Volkov’un aşağıdaki eserini pek sevdim.

ALEXANDER VOLKOV-NAR İLE DİNLENENLER TABLOSU

Otoriteler, Volkov’un tuvallerindeki o derin ve sıcak kırmızı tonlar, sadece bir meyveyi değil, bu coğrafyanın tükenmek bilmeyen yaşam enerjisini ve bereketini de simgeledeğini söylüyorlar.

Müzedeki önemli sanatçılardan biri olan Mikhail Kurzin insanı idealleştirilmiş ‘mutlu işçi’ kalıplarıyla değil; olduğu gibi, bazen kaba, bazen trajik ve yer yer komik bir abartıyla resmedermiş.

Savitsky’nin bu ücra çöle sakladığı bu isimler, aslında sadece resim yapmadılar; her biri fırçalarıyla tarihe birer direniş notu bıraktılar.

İLYA MAZEL-GÖÇ TABLOSU

Müzenin diğer bölümleri ziyarete kapalı olsa da seçilen bazı kıymetli parçalar bu alanda sergiye dahil edilmiş. Envanterde çok daha zengin bir etnografik koleksiyonun saklı olduğuna şüphe yok. Yine de Karakalpak kadınlarının meşhur ‘Saukele‘ başlıkları, göz alıcı gümüş takıları, zarif seramikleri ve kadim arkeolojik buluntuları içeren o küçük ama etkileyici seçkiyi büyük bir ilgiyle inceledik.

BOZKIRIN SAHİBİ: HAREZM VE KUMLARIN ARASINDAKİ KALELER

Nukus’un modern sanat sırlarından ayrılıp, tarihin en eski katmanlarına, yani Asya’nın Mısır‘ına doğru yolculuğumuza başladık.

Bozkırın Sahibi: Harezm ve Kumların Arasındaki Kaleler
Müzeden ayrıldıktan sonra önümüzde yaklaşık 300 kilometrelik, 6 saat sürecek uzun bir yol var. İstikametimiz; tarihin, tozun ve ihtişamın başkenti Hive… Ancak yol boyunca içinden geçeceğimiz topraklar sıradan bir coğrafya değil; burası antik dünyanın en gizemli havzalarından biri olan Harezm.

Asya’nın Mısır’ı: Suyun ve Toprağın Dansı
Ceyhun Nehri’nin (Amu Derya) Aral Gölü’ne döküldüğü o devasa delta, tarihin en eski çağlarından beri “Harezm” olarak anılıyor. Bu isim, Arap fetihlerinden önce gururlu bir kavmin adıydı; Milat öncesi 6. yüzyıldan, milat sonrası 7. yüzyıla kadar var olmuşlardı. Onlar tarihin sahnesinden çekildikten sonra Harezm bu bereketli coğrafyanın adı olarak kaldı. Bugün İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında bölüşülmüş olsa da, Harezm’in kalbi hala burada, bu topraklarda atıyor. Tıpkı Nil Nehri’nin Mısır’ı var etmesi gibi, Ceyhun da bu çölün ortasında Harezm medeniyetini doğurmuş.

Harezmşahlar ise bu bölgeyi merkez alarak kurulan, zamanla dev bir imparatorluğa dönüşen ve 1231 de yıkılana kadar hüküm sürmüş bir Türk-İslam devletinin adı. İkisini birbirinden ayırt etmek lazım.

ESKİ SU KANALLARI VE HAREZM KALESİ

Kanallar, Kervanlar ve Kılıç Sesleri
Harezm medeniyeti, çölün acımasız sıcağında hayatta kalabilmek için adeta doğayla bir pazarlık yapmıştı. Amu Derya’dan çekilen devasa sulama kanalları, bozkırı yeşerterek burayı bir tarım vahasına dönüştürdü. Öyle ki, 1558’de burayı ziyaret eden gezgin Anthony Jenkinson, “Bütün bu ülkeye hizmet eden su, Ceyhun Nehri’nden hendeklerle çekiliyor” diyerek bu mühendislik harikasının büyüklüğüne hayranlığını gizleyememişti. Ancak bu refahın bir bedeli vardı. İpek Yolu’nun altın yüklü kervanları ve bu hayati su yolları, bozkırın göçmen kavimleri için her zaman iştah kabartıcıydı. İşte bu yüzden Harezmler, çöle devasa bekçiler diktiler: Antik Harezm Çöl Kaleleri.

KIZIL KALE (KALA)

UNESCO Mirası: Kumdan Yükselen Devler
Bugün Hive yolunda, UNESCO Geçici Listesi’nde yer alan bu kalelerin en mağrur olanlarına misafir olacağız. Ancak sizden isteğim bu kerpiçten örülmüş kale surlarının gölgesinde, rüzgarın size 2500 yıl öncesinin kılıç seslerini ve kervan çıngıraklarını fısıldamasını duyarak yürümenizdir. Konforun yerini keşfe bıraktığı, bozkırın ortasında yükselen bu antik “Kala”lar, Harezm’in ruhunu Hive’ye varmadan önce damarlarımızda hissetmemizi sağlayacak.

KIZIL KALE

Nukus’dan yola çıktığımızda bizi bölgenin “Altın Halkası” olarak bilinen Ellik Kala, yani “50 Kale” bölgesi karşıladı. İsmindeki “50” rakamı aslında sembolik; bu uçsuz bucaksız coğrafyada kumların altında hala keşfedilmeyi bekleyen onlarca kale olduğu biliniyor. Günümüzde ise bu kadim krallığın görkemini yansıtan yaklaşık yirmi kaleden geçerek Hive’ye uzanacağız. Bu kalelerin bir kısmı gayet iyi restore edilmiş, bir kısmı ise sadece bir höyük görünümündeler.

CHİLPİQ KALA

Bu kaleler sadece askeri karakollar değildi; aynı zamanda Zerdüştlüğün kutsal ateşlerinin yandığı tapınaklar, zanaatın kalbinin attığı atölyeler ve hayat dolu küçük şehirlerdi. Öyle ki, bazı tarihçiler bu toprakların bizzat Zerdüşt’ün anavatanı olduğuna inanır.

Nukus’tan yaklaşık 45 kilometre sonra karşımıza çıkan Chilpiq (Shilpiq), gökyüzüne uzanan sessiz bir tanık gibi bizi selamlıyor. Burası aslında bir “Sessizlik Kulesi-Dakhma”. Zerdüştlerin kadim ritüelleri burada yerine getirilirmiş. Milat öncesi 1. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle Chilpiq, klasik bir kaleden çok farklı bir amaca hizmet ediyordu. Milat sonrası 2. ve 4. yüzyıllarda Kuşan İmparatorluğu döneminde burası yoğun olarak kullanılmış, 7. ve 10. yüzyıllarda ise bölgedeki yerel hanedanlar tarafından restore edilmiş.

Zerdüşt inancında toprak, su ve ateş kutsal sayıldığı için cenazelerin defnedilmesi veya yakılması yasaktı. Bu yüzden ölüler, güneşin ve yırtıcı kuşların ruhu bedenden ayırması için bu yüksek kulenin zirvesine, doğanın kucağına bırakılırdı. Kalan kemikler temizlenip kutsandıktan sonra aileleri tarafından özel kaplara (ossuar) konularak toprağa verilirdi; tıpkı Mizdakhan’da gördüğümüz o antik kemik kutuları gibi.

Yaklaşık 160 basamaklı merdivenleri tırmanarak tepeye çıktık. Tepeden altınızda uzanan uçsuz bucaksız Harezm topraklarını görebiliyorsunuz. Tepede bulunan dilek ağacına bağlanmış çaputlar hala devam eden ritüellerin varlığına bir işaret.

Ardından, kare planlı yapısı ve 16 metre yüksekliğe ulaşan devasa surlarıyla Kızıl Kala’ya varıyoruz. Milat sonrası 1. yüzyılda yükselen bu kale, 12. yüzyılda Moğol kasırgasına karşı direnmek için yeniden restore edilmiş; bugün bile iç mekanlarındaki o sağlam duruşuyla hayranlık uyandırıyor. Aslında gezi programımızda yer almayan bu kadim yapıya, yol üstünde kısa bir mola vermek ve o görkemli silüetini fotoğraflamak için kayıtsız kalamıyoruz.”

Harezm’in Kayıp Başkenti: Toprak Kala
Yolculuğumuzun en önemli duraklarından biri olan Toprak Kala, sıradan bir kale değil, MS 3. yüzyılda Harezmliler’in tahtına ev sahipliği yapmış görkemli bir başkent. 1938’de arkeologlar tarafından keşfedilen bu antik kasaba, Kuşan döneminin en kıymetli mücevheri kabul ediliyor.

TOPRAK KALA

Dikdörtgen planı, saray kalıntıları ve kazılarla gün yüzüne çıkan şehir yapısıyla burası, bir zamanlar ipekli kumaşların uçuştuğu, devlet kararlarının alındığı gerçek bir güç merkeziydi.

AYAZ KALA

Çölün Gözcüsü: Ayaz Kala
Hive’ye varmadan önceki o heyecan verici son durağımız, belki de bölgenin en görkemli yapısı olan Ayaz Kala. Ancak kalenin büyüleyici atmosferine kendimizi bırakmadan önce, hemen karşısındaki yurtda yerel bir sofraya konuk oluyoruz. Ortam gerçekten büyüleyici; fakat küçük bir not düşmek gerekirse, Özbekistan yolculuğumuzun en yüksek fiyatlı yemeğini de burada yiyoruz. Çöl şartlarında başka alternatif olmayınca bunu normal karşıladık.

Verdiğimiz bu kısa yemek molasının ardından bir kısım arkadaşla Ayaz Kala’ya geziye gittik. Yemek sonrası iyi bir yürüyüşle ulaştığımız bu site alanı, MÖ 4. yüzyıldan MS 7. yüzyıla uzanan üç farklı kaleden oluşuyor.

AYAZ KALA

Kızılkum Çölü’nün kıyısında, bir dizi kalenin en stratejik parçası olan Ayaz Kala, göçebe akınlarına karşı göğüs geren bir zırh gibi inşa edilmiş.

Kuşan İmparatorluğu’nun izlerini taşıyan bu surların tepesine çıktığımızda, önümüzde uzanan sonsuz bozkır bize neden bu kalelerin “Harezm’in muhafızları” olduğunu fısıldıyor.

AYAZ KALA – 3 KISIM

Nukus’un yasaklı tablolarından başlayıp, Harezm kavminin çöle mühürlediği devasa kalelerden geçerek yaptığımız bu yolculukla aslında bir tarihin izini sürmeye çalıştık.

Günün sonunda, yüzümüzde Kızılkum’un tozu, zihnimizde binlerce yıllık surların silüetiyle Hive’nin kapılarına varıyoruz. Eski şehre adeta bir nefes mesafesinde olan otelimiz Bankhir Khiva’ya yerleşir yerleşmez, bu masalsı kenti keşfetmek için sabırsızlanıyoruz. Önümüzde sadece iki gece ve bir günümüz var; bu yüzden vakit kaybetmeden kendimizi Hive’nin yaşayan tarihine, o daracık sokakların kollarına bırakmak istiyoruz.

Şimdi, bin bir gece masallarının gerçek olduğu Hive sokaklarına adım atma vakti… Ama o, başlı başına başka bir hikaye.

Gezekalın, keşifte kalın!

Dr Ümit Kuru

08.05.2026

Yorum bırakın

Yorum bırakın