• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.504 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Sanat Sürgününden İpek Yolu’nun Bekçilerine: Nukus ve Harezm Kaleleri

ÇÖLDEKİ LOUVRE: IGOR SAVİTSKY’NİN SANAT SIĞINAĞI

Nukus’ta Jipek Joly Art adlı bir otelde konakladık. Nukus’ta bu oteli konaklama için seçmemizin en önemli nedeni adeta bir serap gibi bozkırın ortasında yükselen Savitsky Güzel Sanatlar Müzesi’ne yakın olması. Gezimizin en önem verdiğim bölümlerinden bir tanesi bu müzeyi ziyaret etmek. Müzenin bir süredir tadilatta olması ve sadece resimlerin olduğu ana salonun ziyarete açık olması biraz şansızlık olsa da, müzeden içeri adım atmak bile başlı başına bir zaman yolculuğu. Müzeler konusunda bu gezimizde tam bir “bahtsız bedevi” durumu yaşıyoruz!

Bir Aşk Hikayesi
Her şey 1915 Kiev doğumlu bir ressam ve arkeolog olan Igor Savitsky’nin 1950’lerde bir arkeolojik keşif gezisi için bu topraklara gelmesiyle başladı. Harezm’in kumları altına gizlenmiş tarih Savitsky’yi öyle bir büyüledi ki Karakalpakistan onun için bir aşk, ömür boyu sürecek bir tutkunun adı oldu. Kazılar bittiğinde herkes gitti, Savitsky ise kalmayı seçti.

Bir Sanat Kurtarıcısı ve Yasaklı Renklerin Gardiyanı: Igor Savitsky
Savitsky sadece toprak altındaki eserleri değil, ruhları hapsedilmiş sanatçıları da kurtarmaya niyetliydi. Sovyet rejiminin “sakıncalı” bulduğu, avangart tarzları nedeniyle kınanan, unutulan veya yok edilmek istenen Özbek ve Rus sanatçıların eserlerini toplamak gibi tehlikeli bir işe girişti. Moskova ve St. Petersburg’daki gizli bir ağ sayesinde, kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptı: Rejimin “çöp” dediği, oysa her biri birer şaheser olan binlerce tabloyu satın alarak Özbekistan’ın bu en ücra köşesine taşıdı.

İnanmış Bir Adamın Zaferi
Savitsky’nin inancı ve azmi öylesine sarsılmazdı ki, en katı Sovyet bürokrasisini bile dize getirmeyi başardı ve 1966 yılında o mucizevi müzenin kapılarını dünyaya açtı. Bugün onun için yapılan ‘Sanatın Nuh Peygamberi’ yakıştırması ne kadar da yerinde! Tıpkı Nuh gibi o da, yaklaşan ideolojik fırtınanın farkındaydı ve insanlığın sanatsal mirasını çölün ortasındaki bu sığınağa toplayarak yok olmaktan kurtardı. Eğer o olmasaydı, bugün dünya sanat tarihinin en önemli sayfalarından bazıları muhtemelen çoktan küle dönüşmüş olacaktı. İşte bu yüzden burası bugün dünya çapında “Çöldeki Louvre” olarak anılıyor.

Otelimiz yakın olduğu için müze kapısına varmamız uzun sürmedi. Açılışa henüz on dakika vardı ve o an etraftaki tek yabancı ziyaretçiler bizdik. “Müze bize kaldı, rahat rahat gezeriz” derken, okul aktivitesi olarak ziyarete getirilen çocukların neşeli kalabalığı müze önünde belirdi. 10-15 yaşlarındaki bu çocukların, ellerinde telefonlarla bizimle selfie çekilme telaşları gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Bir anda hepimizin etrafı meraklı bakışlarla çevrildi. Bu pırıl pırıl çocukların hevesini kırmak olur muydu hiç? Biz de onlarla bol bol poz verip bu güzel anı paylaştık.

Müzenin Ruhu: Sessiz Çığlıklar ve Saklı Renkler

Nihayet müze kapıları açıldı ve içeri adımımızı attık. Normalde her sergiyi mutlaka görmeliyim diyen o tutkulu resim sergisi gezginlerinden değilimdir; ancak buradaki atmosfer beni daha ilk andan yakaladı. Bazı tabloların önünde durduğunuzda, sanki eser sizinle konuşmaya başlıyor, sizi derin bir sorgulamanın içine çekiyor. O kadar etkilendim ki, her bir detayı hafızama kazıma isteğiyle neredeyse tüm koleksiyonu fotoğraflarken buldum kendimi.

Müzede eserleri bulunan ve Stalin döneminin dayattığı “Sosyalist Gerçekçilik” akımına uymadıkları için ana akımdan dışlanmış, ancak Savitsky sayesinde eserleri günümüze ulaşmış dev isimlerin bazılarını sizler için yazayım.

NİKOLAİ KARAHAN-REGİSTAN’DA ADLI TABLOSU

Müzedeki koleksiyonun temelini oluşturan Rus avangard ustaları şunlardır: Alexander Volkov, Mikhail Kurzin, Elena Livach, Nikolai Karahan ve Ural Tansykbaev. Özellikle Karahan ve Volkov’un tablolarına bayıldım.

NİKOLAİ KARAHAN-YOL İNŞAATI ADLI TABLOSU

Batı eğitimi ile Doğu’nun mistisizmini harmanlayarak benzersiz bir Orta Asya ekolü ortaya çıkartan Özbek sanatçılar ise Alexander Nikolaev (Usto Mumin), Victor Ufimtsev.

IGOR SAVİTSKY

Karakalpakistan’ın sesi olan sanatçılar arasında Igor Savitsky’nin yeri bambaşka. O, sadece vizyoner bir koleksiyoner değil, aynı zamanda müze duvarlarını kendi eserleriyle de süsleyen yetenekli bir ressamdı. Müzenin ‘Mona Lisa’sı’ olarak kabul edilen meşhur ‘Mavi Boğa’ tablosunun yaratıcısı Vladimir Lysenko ise, serginin ruhunu şekillendiren bir diğer dev isim.

Vladimir Lysenko’nun ‘Mavi Boğa adlı tablosu

1920’lerin sonunda fırçalanan Mavi Boğa adlı bu devasa figür, sadece bir hayvan değil; yükselen siyasi baskıya karşı atılmış en güçlü sanatsal çığlık olarak kabul ediliyor. Tabloya yaklaştığınızda, boya katmanlarının altındaki o hırçın fırça darbelerine ve boğanın gözlerindeki hapsolmuşluk hissine odaklanın. Rejimin, sanatçısını ‘delilikle’ yaftalamasına sebep olan o dizginlenemez, vahşi enerjiyi bugün bile iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

NİKOLAİ KARAHAN TABLOSU

Özbekistan’ın Gauguin’i’ Ural Tansykbaev‘in fırçasından çıkan Orta Asya tasvirleri, alışılagelmişin dışında, mistik ve dışavurumcu bir renk cümbüşü olarak kabul ediliyor. Müzede ‘Güneşin ve Narın Ustası’ Aleksandr Volkov’un aşağıdaki eserini pek sevdim.

ALEXANDER VOLKOV-NAR İLE DİNLENENLER TABLOSU

Otoriteler, Volkov’un tuvallerindeki o derin ve sıcak kırmızı tonlar, sadece bir meyveyi değil, bu coğrafyanın tükenmek bilmeyen yaşam enerjisini ve bereketini de simgeledeğini söylüyorlar.

Müzedeki önemli sanatçılardan biri olan Mikhail Kurzin insanı idealleştirilmiş ‘mutlu işçi’ kalıplarıyla değil; olduğu gibi, bazen kaba, bazen trajik ve yer yer komik bir abartıyla resmedermiş.

Savitsky’nin bu ücra çöle sakladığı bu isimler, aslında sadece resim yapmadılar; her biri fırçalarıyla tarihe birer direniş notu bıraktılar.

İLYA MAZEL-GÖÇ TABLOSU

Müzenin diğer bölümleri ziyarete kapalı olsa da seçilen bazı kıymetli parçalar bu alanda sergiye dahil edilmiş. Envanterde çok daha zengin bir etnografik koleksiyonun saklı olduğuna şüphe yok. Yine de Karakalpak kadınlarının meşhur ‘Saukele‘ başlıkları, göz alıcı gümüş takıları, zarif seramikleri ve kadim arkeolojik buluntuları içeren o küçük ama etkileyici seçkiyi büyük bir ilgiyle inceledik.

BOZKIRIN SAHİBİ: HAREZM VE KUMLARIN ARASINDAKİ KALELER

Nukus’un modern sanat sırlarından ayrılıp, tarihin en eski katmanlarına, yani Asya’nın Mısır‘ına doğru yolculuğumuza başladık.

Bozkırın Sahibi: Harezm ve Kumların Arasındaki Kaleler
Müzeden ayrıldıktan sonra önümüzde yaklaşık 300 kilometrelik, 6 saat sürecek uzun bir yol var. İstikametimiz; tarihin, tozun ve ihtişamın başkenti Hive… Ancak yol boyunca içinden geçeceğimiz topraklar sıradan bir coğrafya değil; burası antik dünyanın en gizemli havzalarından biri olan Harezm.

Asya’nın Mısır’ı: Suyun ve Toprağın Dansı
Ceyhun Nehri’nin (Amu Derya) Aral Gölü’ne döküldüğü o devasa delta, tarihin en eski çağlarından beri “Harezm” olarak anılıyor. Bu isim, Arap fetihlerinden önce gururlu bir kavmin adıydı; Milat öncesi 6. yüzyıldan, milat sonrası 7. yüzyıla kadar var olmuşlardı. Onlar tarihin sahnesinden çekildikten sonra Harezm bu bereketli coğrafyanın adı olarak kaldı. Bugün İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında bölüşülmüş olsa da, Harezm’in kalbi hala burada, bu topraklarda atıyor. Tıpkı Nil Nehri’nin Mısır’ı var etmesi gibi, Ceyhun da bu çölün ortasında Harezm medeniyetini doğurmuş.

Harezmşahlar ise bu bölgeyi merkez alarak kurulan, zamanla dev bir imparatorluğa dönüşen ve 1231 de yıkılana kadar hüküm sürmüş bir Türk-İslam devletinin adı. İkisini birbirinden ayırt etmek lazım.

ESKİ SU KANALLARI VE HAREZM KALESİ

Kanallar, Kervanlar ve Kılıç Sesleri
Harezm medeniyeti, çölün acımasız sıcağında hayatta kalabilmek için adeta doğayla bir pazarlık yapmıştı. Amu Derya’dan çekilen devasa sulama kanalları, bozkırı yeşerterek burayı bir tarım vahasına dönüştürdü. Öyle ki, 1558’de burayı ziyaret eden gezgin Anthony Jenkinson, “Bütün bu ülkeye hizmet eden su, Ceyhun Nehri’nden hendeklerle çekiliyor” diyerek bu mühendislik harikasının büyüklüğüne hayranlığını gizleyememişti. Ancak bu refahın bir bedeli vardı. İpek Yolu’nun altın yüklü kervanları ve bu hayati su yolları, bozkırın göçmen kavimleri için her zaman iştah kabartıcıydı. İşte bu yüzden Harezmler, çöle devasa bekçiler diktiler: Antik Harezm Çöl Kaleleri.

KIZIL KALE (KALA)

UNESCO Mirası: Kumdan Yükselen Devler
Bugün Hive yolunda, UNESCO Geçici Listesi’nde yer alan bu kalelerin en mağrur olanlarına misafir olacağız. Ancak sizden isteğim bu kerpiçten örülmüş kale surlarının gölgesinde, rüzgarın size 2500 yıl öncesinin kılıç seslerini ve kervan çıngıraklarını fısıldamasını duyarak yürümenizdir. Konforun yerini keşfe bıraktığı, bozkırın ortasında yükselen bu antik “Kala”lar, Harezm’in ruhunu Hive’ye varmadan önce damarlarımızda hissetmemizi sağlayacak.

KIZIL KALE

Nukus’dan yola çıktığımızda bizi bölgenin “Altın Halkası” olarak bilinen Ellik Kala, yani “50 Kale” bölgesi karşıladı. İsmindeki “50” rakamı aslında sembolik; bu uçsuz bucaksız coğrafyada kumların altında hala keşfedilmeyi bekleyen onlarca kale olduğu biliniyor. Günümüzde ise bu kadim krallığın görkemini yansıtan yaklaşık yirmi kaleden geçerek Hive’ye uzanacağız. Bu kalelerin bir kısmı gayet iyi restore edilmiş, bir kısmı ise sadece bir höyük görünümündeler.

CHİLPİQ KALA

Bu kaleler sadece askeri karakollar değildi; aynı zamanda Zerdüştlüğün kutsal ateşlerinin yandığı tapınaklar, zanaatın kalbinin attığı atölyeler ve hayat dolu küçük şehirlerdi. Öyle ki, bazı tarihçiler bu toprakların bizzat Zerdüşt’ün anavatanı olduğuna inanır.

Nukus’tan yaklaşık 45 kilometre sonra karşımıza çıkan Chilpiq (Shilpiq), gökyüzüne uzanan sessiz bir tanık gibi bizi selamlıyor. Burası aslında bir “Sessizlik Kulesi-Dakhma”. Zerdüştlerin kadim ritüelleri burada yerine getirilirmiş. Milat öncesi 1. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle Chilpiq, klasik bir kaleden çok farklı bir amaca hizmet ediyordu. Milat sonrası 2. ve 4. yüzyıllarda Kuşan İmparatorluğu döneminde burası yoğun olarak kullanılmış, 7. ve 10. yüzyıllarda ise bölgedeki yerel hanedanlar tarafından restore edilmiş.

Zerdüşt inancında toprak, su ve ateş kutsal sayıldığı için cenazelerin defnedilmesi veya yakılması yasaktı. Bu yüzden ölüler, güneşin ve yırtıcı kuşların ruhu bedenden ayırması için bu yüksek kulenin zirvesine, doğanın kucağına bırakılırdı. Kalan kemikler temizlenip kutsandıktan sonra aileleri tarafından özel kaplara (ossuar) konularak toprağa verilirdi; tıpkı Mizdakhan’da gördüğümüz o antik kemik kutuları gibi.

Yaklaşık 160 basamaklı merdivenleri tırmanarak tepeye çıktık. Tepeden altınızda uzanan uçsuz bucaksız Harezm topraklarını görebiliyorsunuz. Tepede bulunan dilek ağacına bağlanmış çaputlar hala devam eden ritüellerin varlığına bir işaret.

Ardından, kare planlı yapısı ve 16 metre yüksekliğe ulaşan devasa surlarıyla Kızıl Kala’ya varıyoruz. Milat sonrası 1. yüzyılda yükselen bu kale, 12. yüzyılda Moğol kasırgasına karşı direnmek için yeniden restore edilmiş; bugün bile iç mekanlarındaki o sağlam duruşuyla hayranlık uyandırıyor. Aslında gezi programımızda yer almayan bu kadim yapıya, yol üstünde kısa bir mola vermek ve o görkemli silüetini fotoğraflamak için kayıtsız kalamıyoruz.”

Harezm’in Kayıp Başkenti: Toprak Kala
Yolculuğumuzun en önemli duraklarından biri olan Toprak Kala, sıradan bir kale değil, MS 3. yüzyılda Harezmliler’in tahtına ev sahipliği yapmış görkemli bir başkent. 1938’de arkeologlar tarafından keşfedilen bu antik kasaba, Kuşan döneminin en kıymetli mücevheri kabul ediliyor.

TOPRAK KALA

Dikdörtgen planı, saray kalıntıları ve kazılarla gün yüzüne çıkan şehir yapısıyla burası, bir zamanlar ipekli kumaşların uçuştuğu, devlet kararlarının alındığı gerçek bir güç merkeziydi.

AYAZ KALA

Çölün Gözcüsü: Ayaz Kala
Hive’ye varmadan önceki o heyecan verici son durağımız, belki de bölgenin en görkemli yapısı olan Ayaz Kala. Ancak kalenin büyüleyici atmosferine kendimizi bırakmadan önce, hemen karşısındaki yurtda yerel bir sofraya konuk oluyoruz. Ortam gerçekten büyüleyici; fakat küçük bir not düşmek gerekirse, Özbekistan yolculuğumuzun en yüksek fiyatlı yemeğini de burada yiyoruz. Çöl şartlarında başka alternatif olmayınca bunu normal karşıladık.

Verdiğimiz bu kısa yemek molasının ardından bir kısım arkadaşla Ayaz Kala’ya geziye gittik. Yemek sonrası iyi bir yürüyüşle ulaştığımız bu site alanı, MÖ 4. yüzyıldan MS 7. yüzyıla uzanan üç farklı kaleden oluşuyor.

AYAZ KALA

Kızılkum Çölü’nün kıyısında, bir dizi kalenin en stratejik parçası olan Ayaz Kala, göçebe akınlarına karşı göğüs geren bir zırh gibi inşa edilmiş.

Kuşan İmparatorluğu’nun izlerini taşıyan bu surların tepesine çıktığımızda, önümüzde uzanan sonsuz bozkır bize neden bu kalelerin “Harezm’in muhafızları” olduğunu fısıldıyor.

AYAZ KALA – 3 KISIM

Nukus’un yasaklı tablolarından başlayıp, Harezm kavminin çöle mühürlediği devasa kalelerden geçerek yaptığımız bu yolculukla aslında bir tarihin izini sürmeye çalıştık.

Günün sonunda, yüzümüzde Kızılkum’un tozu, zihnimizde binlerce yıllık surların silüetiyle Hive’nin kapılarına varıyoruz. Eski şehre adeta bir nefes mesafesinde olan otelimiz Bankhir Khiva’ya yerleşir yerleşmez, bu masalsı kenti keşfetmek için sabırsızlanıyoruz. Önümüzde sadece iki gece ve bir günümüz var; bu yüzden vakit kaybetmeden kendimizi Hive’nin yaşayan tarihine, o daracık sokakların kollarına bırakmak istiyoruz.

Şimdi, bin bir gece masallarının gerçek olduğu Hive sokaklarına adım atma vakti… Ama o, başlı başına başka bir hikaye.

Gezekalın, keşifte kalın!

Dr Ümit Kuru

08.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Aral’ın Gözyaşları-Paslı Gemiler Şehri Muynak

Bugün Taşkent’e veda edip, Özbekistan’ın en uzak, en mahzun ama bir o kadar da mağrur topraklarına; Karakalpakistan’a doğru yola çıkıyoruz. Ülkenin neredeyse yarısını kaplayan bu uçsuz bucaksız özerk cumhuriyet, bizi sadece başka bir şehre değil, sanki başka bir zamana davet ediyor. Bizim gibi gezginler için davete icab etmemek olamaz! Türkiye’den çok az sayıda tur firmasının programına dahil ettiği bu bölgeyi görmeden yapılacak bir Özbekistan gezisi, emin olun ki hep bir yanıyla eksik kalacaktır.

Güne, güneş henüz yüzünü göstermeden, Taşkent’in o huzurlu karanlığı ve derin sessizliği içinde başladık. Elimizde kahvaltı paketlerimiz, rotamızda ise ülkenin batı ucundaki Karakalpakistan’ın başkenti Nukus var… Bu yolculuk aynı zamanda Özbekistan semalarındaki havayolu ile ulaşım maceralarımızın da ilk uçuşu olacak. Uçağımız havalanırken, altımızda uzanan bu uçsuz bucaksız coğrafyayı keşfedecek olmanın heyecanı içindeyiz.

Nukus’un bozkır havasına “merhaba” der demez, vakit kaybetmeden bizi bekleyen otobüsümüze ve rehberimiz Yusup Kamalov’a yöneldik. Karşımızda 70’li yaşlarını süren ama dinçliğiyle hepimize taş çıkartan bir ‘bilge’ duruyordu. Soyu son Karakalpak Hanı’na dayanan bir aileden gelen Yusup Bey, hayatını Aral Gölü ve Amu Derya ekosistemini korumaya adamış gerçek bir doğa aktivisti. Bilimler Akademisi’ndeki rüzgar enerjisi çalışmalarını, sivil toplum liderliğiyle birleştiren bu donanımlı insanla yola çıkmak, gezimizin en büyük şanslarından biriydi.

Otobüsümüze yerleşip tanışma faslı sonrası yola koyulduk. Bölge halkının deyimiyle bir zamanlar Aral Denizi’nin hırçın dalgalarının dövdüğü ama şimdilerde kum denizinin ortasında sessizliğe bürünmüş bir liman kasabası olan Muynak‘a doğru 3,5 saati bulacak olan uzun bir otobüs yolculuğumuz var. Bunun bir de gece konaklamamızı yapacağımız Nukus’a dönüşü olacak. Ancak Muynak’a varmadan önce, tarihin uykuya daldığı, efsanelerin mezar taşlarına fısıldandığı Mizdakhan Nekropolü’ne uğrayacağız. Dünyanın saatini temsil eden o meşhur duvarın dibinden geçerken, zamanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hissedeceğiz. Hazırsanız, Aral’ın çekilen sularından geriye kalan o masalsı ve hüzünlü hikayeyi paylaşmaya başlayayım. Önce bölge ile ilgili biraz bilgi vermenin tam sırasıdır.

BÖLGENİN TARİHİ DERİNLİĞİ: MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ-SÜRGÜNLERİN EVİ

Karakalpakistan sadece bir çöl değil, aslında devasa bir açık hava müzesi. Burası bir zamanlar “Antik Harezm” medeniyetinin kalbiydi. Toprak altından fışkıran Ayaz Kala ve Toprak Kala gibi 50’den fazla antik kale (Kala), bu toprakların 2500 yıl önce ne kadar görkemli olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu kaleler, o dönemde Mezopotamya ile yarışacak kadar gelişmiş bir sulama ve savunma sistemine sahipti. Bu kaleleri Hive’ye olan yolculuğumuz sırasında ziyaret edeceğiz.

“Karakalpak” ismi, bu halkın giydiği geleneksel siyah koyun yünü kalpaklardan geliyor. Karakalpaklar tarih boyunca Don Nehri kıyılarından Orta Asya’nın kalbine kadar göç etmiş, dirençli ve özgür ruhlu bir halk.

Sovyet döneminde yasaklanan “avangart” sanatın, Moskova’dan kaçırılıp saklandığı yer de Nukus’tur. Igor Savitsky’nin Nukus’un ortasında yarattığı o mucizevi müze, Karakalpakistan’ı dünya sanat haritasına yerleştirmiştir. Bu müzeyi bir sonraki gün gezeceğiz. Şimdiden muhteşem bir müze olduğunu söyleyeyim. Nukus’a sadece bu müze için bile gidilebilir.

COĞRAFİ KİMLİK: “VAHŞİ BATI VE KAYIP DENİZ”

Özbekistan’a Vahşi Batı” benzetmesini kullanmak doğru bir yaklaşım. Çünkü burası konforun bittiği, ancak keşif ruhunun ve gerçekliğin tüm çıplaklığıyla başladığı bir yer. Karakalpakistan’da birbiri ile örtüşen üç çöl var; Coğrafik olarak çoğu Türkmenistan topraklarında bulunduğu halde batıda küçük kısmı Karakalpakistan topraklarında olan Karakum Çölü, Karakalpakistan’ın kuzeybatısında sınır bölgesinde, Aral Denizi ile Hazar Denizi arasında yer alan nisbeten geniş ve yüksek rakımlı bir plato olan Ustyurt Platosu ve Karakalpakistan’ın güney ve güneydoğusunda en büyük çöl alanını oluşturan Kızılkum Çölü. Böylece Karakalpakistan; kadim çöllerin kıskacında, rüzgarın her yönden başka bir kum rengi getirdiği devasa bir sahneler bütününe dönüşüyor.

Aslında son zamanlarda tüm bunlara bir çöl daha eklendi;Aral Kum Çölü. Hikayenin en hüzünlü kısmı da burası. Bu çölü doğa değil, maalesef insan eli yarattı. Bir zamanlar Aral Gölü’nün (ya da halkın deyimiyle denizinin) masmavi sularının olduğu yerde, deniz çekilmesi ile bembeyaz, tuzlu ve paslı kum örtüsü kalmış. İşte biz Özbekistan’ın bu vahşi batısına, Antik Harezm yurdunu gezmeye geldik.


MİZDAKHAN: ZAMANIN DURDUĞU, KIYAMETİN BEKLENDİĞİ YER

Karakalpakistan topraklarına ‘merhaba’ dedikten hemen sonra, bizi bekleyen o derin sessizliğe, Mizdahkan Nekropolü’ne doğru yola koyulduk. Burası sadece iki yüz hektarlık dev bir mezarlık değil; bir zamanlar yaşayanların sığınağı, şimdiyse ölülerin ebedi şehri. Zerdüştlükten İslamiyet’e uzanan defin ritüellerinin harmanlandığı Mizdahkan, dünyanın en eski ve en etkileyici nekropollerinden biri olma özelliğini koruyor.

Zerdüştler toprağı kutsal saydıkları için cenazeyi doğrudan gömmez, beden doğada (genelde dakhma-sessizlik kuleleri- denilen kulelerde) çözüldükten sonra kalan kemikleri “ossuar” adı verilen küçük ev şeklindeki kutulara koyarlarmış. Bugün bu alanda gördüğümüz ve kadim uygarlıklardan gelen, islamiyetin bölgeye gelmesinden sonra da yapılmaya devam edilen o ev şeklindeki yapılar, bu antik “kemik evi” geleneğinin modern ve mimari bir devamı gibi. Bu mezarları ölen kişinin “öteki dünyadaki evi” olarak sembolize edebiliriz.

Mizdakhan’ın hikayesi hüzünlüdür. Milattan önce 400’lerden başlayan yaşam, önce Arapların, sonra Cengiz Han’ın ve nihayetinde 1388’de Timur’un kılıcıyla son bulmuş. Timur şehri yerle bir ederken sadece mezarlıklara dokunmamış; böylece yaşayanların şehri Mizdakhan, o günden sonra “ölülerin şehri” olarak büyümeye devam etmiş. Biz de bu ilginç yeri sevgili Yusup’un rehberliğinde gezmeye başladık.

Mizdakhan’da yürümek, tarihin sayfalarını geriye doğru çevirmek gibi. Bir yanda Zerdüştlerin kemiklerini sakladığı antik kutuların izleri, diğer yanda 7. yüzyıl Hristiyanlığının ve 9. yüzyıldan itibaren de İslamiyet’in sembolleri… Burası inançların birbirine karıştığı devasa bir kültürel hafıza merkezi.

Aziz Erezhep (Recep) Türbesi

Tepelerin arasında yürürken karşımıza çıkan Aziz Erezhep (Recep) Türbesi, aslında dünyanın kaderini elinde tutan bir saat gibi. Yerel halk buraya “Kıyamet Saati” diyor.

9. yüzyıldan kalan bu dikdörtgen yapının efsanesi ürpertici: Bu yapıda her yıl bir tuğla düşer ve son tuğla düştüğünde de kıyametin kopacağına inanılır. Bu yüzden burayı ziyaret edenler, o son tuğlanın düşüşünü geciktirmek ve kıyameti durdurmak için antik taşlardan binlerce küçük piramit inşa ediyorlar. Biz de o taşların arasından geçerken onları devirmemeye özen gösteriyoruz.

Hatta bizlerden de kıyameti geciktirmeye katkıda bulunup düşen taşlardan kuleler yapmaya başlayanlar oldu. Burası zamanın kum saati gibi aktığını düşünmemizin istendiği bir yerdi.

Mazlum Sulu Han Türbesi.

Mizdakhan’ın en dokunaklı köşesi ise şüphesiz yeraltına gizlenmiş Mazlum Sulu Han Türbesi. Burada valinin güzel kızı Mazlum ile fakir bir mimarın hikayesi anlatılıyor.

Mazlum Sulu Han Türbesi.

Hikayenin bir tarafında minareyi bir gecede bitirene kızını vaat eden kurnaz bir vali var. Diğer tarafta ise bu imkansız görevi aşkı için gerçeğe dönüştüren fakir bir mimar ile ona gönlünü kaptıran valinin kızı var. Minareyi inşa etmesine rağmen sevdiğine kavuşturulmayan valinin kızı Mazlum, o meşhur minarenin tepesinden atlayıp ölünce bu yeraltındaki türbe aşıkların ebedi istirahat evi olmuş. Dışarıdan bakıldığında sadece toprağa gömülü bir kubbe gibi duran yapı, içeri girdiğinizde masmavi çinileriyle sizi bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Restorasyonla yenilenmiş olsa da o mavi derinlik, hüzünlü bir aşkın sessiz çığlığı gibi duruyor.

Şamun Nebi Türbesi

Mezarlığın bir diğer şaşırtıcı durağı ise Şamun Nebi Türbesi. İnsanlar arasında bir dev olduğuna inanılan bu peygamberin mezarı tam 25 metre uzunluğunda! Efsane o ki; bu mezar her yıl 2,5 santimetre daha uzuyor. Bu kısım artık abartının tavan yapmış hali olsa da bu mezar için söylence budur.

Şamun Nebi Türbesi İçindeki Mezar
Jumarat Kassab (Kasap) Tepesi

Hemen yakınındaki Jumarat Kassab (Kasap) Tepesi ise umudun adresi. Eskiden yoksullara et dağıtan o iyi yürekli kasabın mezarına (aslında burada mezar değil, en tepeyi gösteren işaret), bugün çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar tırmanıyor.

Tepeden aşağı yuvarlanarak edilen dualar, Hindistan’ın kadim tapınaklarındaki ritüelleri anımsatan tuhaf ve etkileyici bir gelenek olarak hala yaşıyor.

Mizdakhan’dan ayrılırken arkamızda sadece bir mezarlık değil, 2400 yıllık bir insanlık dramını, hikaye ve söylenceleri bıraktık. Şimdi sırada, denizini kaybetmiş o hüzünlü limanın, Muynak‘ın ziyareti var.

DENİZİ GİDEN ŞEHİR: MUYNAK VE ARAL’IN HAZİN VEDASI

Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi Resimlerinden

Mizdakhan’ın kadim sessizliğinden ayrılıp, yaklaşık 200 kilometrelik bir yolculukla modern zamanların en büyük ve en hüzünlü ekolojik felaketlerinden birinin kalbine, Muynak’a doğru direksiyon kırıyoruz. Burası, bir zamanlar dünyanın dördüncü büyük iç denizi olan Aral Denizi’nin (Orol Dengizi), sadece bir insan ömrü kadar kısa bir sürede nasıl buharlaşıp yok olduğunun en çıplak kanıtı.

Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi İçindeki Fotoğraflardan

BİR ZAMANLAR MAVİ BİR RÜYA: ESKİ MUYNAK
Bugün tozlu ve susuz görünen Muynak, 1960’lara kadar Orta Asya’nın en önemli balıkçılık limanlarından biriymiş. O dönemde Aral Denizi öyle bereketliymiş ki, müzede fotoğraflarını gördüğümüz gibi, Muynak’taki devasa balık konservesi fabrikası tüm Sovyetler Birliği’nin ihtiyacını karşılarmış. Kasabanın sokakları balık kokar, limanda onlarca gemi her sabah bereketli avlarla dönermiş. Muynak, denizin kıyısında refahın ve neşenin hüküm sürdüğü, “Mavi Liman” olarak anılan canlı bir şehirmiş.

EKOLOJİK İNTİHAR: ÇÖLLEŞEN BİR DENİZ
Bölgenin kaderi Stalin’in, Orta Asya Cumhuriyetlerini devasa pamuk tarlalarına dönüştürmeye karar vermesi ile çizildi. Ancak dünyanın bu bölgesindeki kurak iklim, pamuk gibi çok suya ihtiyaç duyan bir ürünü yetiştirmek için uygun değildi ve Sovyetler, Amu Derya ve Siri Derya Nehirlerinden gelen suyu çevredeki çöle yönlendirmek için binlerce kilometre uzunluğunda sulama kanalları kazarak dünya tarihinin en iddialı mühendislik projelerinden birini üstlendiler.

Aşağıda soldaki fotoğrafta olduğu gibi yüzbinlerce işci bu kanalların yapımında çalıştılar ve sağdaki gibi dev yapay su kanalları yaparak suyun yönünü değiştirdiler.

Aral Denizi’ni “işe yaramaz bir buharlaştırıcı” ve “doğanın bir hatası” olarak nitelendiren zamanın Sovyet bilim adamları ne yaptıklarını aslında başından beri biliyorlardı. Ancak tahmin edemedikleri şey sonunda ortaya çıkacak olan ekolojik felaketin büyüklüğü ve kalıcı etkileriydi. 1960’lardan itibaren, denizi besleyen Amu Derya (Ceyhun) ve Siri Derya (Seyhun) Nehirlerinin suları, pamuk tarlalarını sulamak adına bilinçsizce yönlendirilince trajedi de başladı. Deniz her yıl metrelerce geri çekilmeye başladı. Bir zamanlar 68000 km2 alan kaplayan Aral Denizi zaman içinde küçüldü, suları çekilmeye başladı. 1987 yılına gelindiğinde Aral Denizi’nin su seviyesi önemli ölçüde düştü ve deniz iki ayrı su kütlesine ayrıldı: Kazakistan’da bulunan Kuzey Denizi ve Karakalpakistan’da bulunan daha büyük Güney Denizi. 2002 yılında güney denizi o kadar alçaldı ki, o da Doğu ve Batı Denizleri olarak ikiye ayrıldı. 2014 yılı Temmuz ayında ise Doğu Denizi tamamen kurudu. Aşağıdaki fotoğraf, bir denizin zaman içinde nasıl parça parça can verdiğinin ve haritadan silinişinin dilsiz tanığıdır.

Bu vahim olaylar zincirindeki tek olumlu nokta, Kuzey Denizi’nin son zamanlardaki toparlanması. 2005 yılında, Dünya Bankası’nın finansmanıyla Kazaklar, Kuzey Denizi’nin güney kıyısında 13 km uzunluğunda bir baraj inşa ederek, Siri Derya Nehri’nden beslenen tamamen ayrı bir su kütlesi oluşturdular. Baraj inşa edildiğinden beri, Kuzey Denizi ve balıkçılığı beklenenden çok daha hızlı bir şekilde toparlandı. Ancak baraj Güney Denizi’ni hayati su kaynaklarından birinden, Siri Derya’nın sularından mahrum bıraktı. Yani Aral Denizi’nin Güney tarafı hala çok kötü durumda.

Bu pamuk işi Özbekistan coğrafyasında ayrıca incelenmesi gereken ilginç bir konu galiba. 2021 yılına kadar pamuk hasat dönemi geldiği zaman ülkede hayat dururmuş. Okullar tatil edilir, hastanelerdeki doktorlar, öğretmenler ve memurlar tarlalara gönderilirmiş. Yani devlet tarafından organize edilen devasa bir “zorunlu emek” kullanım sistemi uygulanmış. Hatta bu alanda çocuk işçilerin kullanımı, uluslararası alanda Özbek pamuğuna boykot uygulanmasına neden olacak kadar yaygınmış. Neyse ki yeni Özbekistan Cumhubaşkanı bu zorunluluğu kaldırmış.

İşte Aral Denizi’nin ve ona bağlı olarak ziyaret edeceğimiz Muynak’ın böyle hüzünlü bir geçmişi ve gerçeği var. Aral Deniz’nin suları bugün kentten yaklaşık 180 kilometre uzakta. Muynak uçsuz bucaksız bir kum denizinin (Aralkum) ortasında yapayalnız kalmış durumda. Nüfusu 12 bine düşen Muynak, artık denizin değil, toz fırtınalarının kıyısında bekliyor. Kurumuş deniz nedeniyle ortaya çıkan zehirli seviyelerdeki sodyum klorürün yanı sıra iyi bilinen kanserojen pestisitler de burada yaşayan insanlarca solunuyor. Yemek borusu ve diğer kanser türleri ortalamanın çok üstünde seviyelerde görülüyor. Yani işin özü aslında biz Muynak’a insan eliyle yaratılan trajediyi görmeye geldik..

Muynak’a vardığımızda karnımız iyice acıktığından yemek için Yusup’un yönlendirmesi ile bir konuk evine gittik. Burada bizi çok güzel ağırladılar. Ev ortamının sıcaklığında basit bir menü içeren ama nefis bir yemek yedik. Yemek sonrası Muynak gezimize başladık.

PASLI DEVLERİN DANSI: GEMİ MEZARLIĞI

Muynak gezimizde ilk durağımız, eski deniz tabanında birer iskelet gibi yatan Gemi Mezarlığı oldu. Tepelik bir alandan önce uçsuz bucaksız çöle ve paslı gemilere baktık. Bir zamanlar dalgaları aşan o koca gövdeli balıkçı tekneleri, şimdi kızgın kumların üzerinde paslanmış halde birer hayalet gibi duruyor.

Fotoğrafçı gözüyle bu paslı dokular ve arkadaki sonsuz boşluk, doğanın insanoğlundan aldığı intikamın en dramatik karesini sunuyor. Fotoğraf çekmek için aşağıya inip gemiler arasında gezmeye başladık. Etrafta uçuşan ve buraya mahsus saksaul ağaçlarından kopan çalı parçaları ortama dramatik bir hava veriyor. Bir an için kendimi rüzgarla bir oraya bir buraya sürüklenen çalıların bulunduğu, terk edilmiş bir kovboy kasabasında zannettim.


SANATIN HAFIZASI: BÖLGESEL ARAŞTIRMALAR MÜZESİ
Gemi mezarlığını gezdikten sonra Muynak’ın küçük müzesini gezdik. Sadece dışarıdaki sessizliği değil, o kaybolan hayatı anlamak için Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi’ni mutlaka gezmelisiniz.

Burada sanatçıların tuvaline yansıyan o eski Aral Denizi manzaralarını, balıkçıların gülümsediği eski fotoğrafları gördük; denizin “önceki” ve “sonraki” halini karşılaştırırken insanın doğa üzerindeki o yıkıcı etkisine bir kez daha şahitlik ettik.

İçeride bulunan toplantı salonunda Aral Denizi ve Muynak’ın yıllar içindeki değişen acıklı öyküsünün anlatıldığı ve 10 dakika kadar süren bir videoyu izledik.

Gezimizin sonunda otobüsümüze binerek, zihnimizde paslı gemiler ve çekilen suların hüznüyle tekrar Nukus’a geri döndük. Bugün bedenimiz yoruldu ama ruhumuz, dünyanın bu en büyük derslerinden birini yerinde görerek bambaşka bir farkındalıkla doldu. Geçmişin ekolojik hatalarını bugün ‘çılgın proje’ ambalajıyla pazarlayanlar, yarattıkları tahribatın boyutunu görmek için buraya; yani doğanın can çekiştiği bu açık hava müzesine zorunlu bir keşif turuna çıkarılmalıdırlar. Zira Kanal İstanbul gibi projelere alkış tutanların, tarihin tekerrür eden bu ekolojik felaket senaryolarıyla yüzleşmeden uyanmaları imkansız görünüyor….

İnsanın doğaya düşmanlığı, ona karşı hoyratlığı mutlaka bir son bulmalı. Bu düşmanlığın ve hoyratlığın sonu, daima insanlığın felaketi oluyor. Kanıt mı istiyorsun? İşte Muynak, işte Aral Denizi…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

08.05.2026