
Son yazılarımdan hatırlayacağınız üzere; tam bir yıl öncesinden ilmik ilmik dokumaya başladığımız, hayalini kurduğumuz o büyük Özbekistan yolculuğu için nihayet 21 Nisan sabahı ‘vakit tamam‘ dedik. Firma seçiminden rota detaylarına, ‘kimler geliyor?‘ listelerinden bavul hazırlıklarına kadar geçen o uzun bekleyiş, İstanbul Havalimanı’nda grubumuzla kucaklaştığımızda yerini tatlı bir heyecana bıraktı. Taşkent uçağı yerden teker kestiğinde, sadece biz değil hayallerimiz de havalanmıştı.

Ancak bilirsiniz; beklemek ne kadar uzun sürerse sürsün, güzel şeyler rüzgar gibi geçip gidiyor. Bir de baktık ki kendimizi Taşkent’ten İstanbul’a dönen uçakta, bulutların üzerinde anıları tazelerken buluvermişiz. Evet, dönüp dolaşıp yine ‘kürkçü dükkanına’ yani ülkemize döndük. Ama sanmayın ki bavulları sadece hediyelerle doldurup geldik; ruhumuzu Orta Asya’nın uçsuz buçsuz bozkırlarında, bir zamanlar kervanların yolculuk ettiği ipek yollarında dinlendirip, o masmavi çinili kubbelerin altında paha biçilemez hikayeler biriktirdik.

Üstelik bencil de değiliz! Bu güzellikleri sadece kendimize saklayacak kadar ‘gezgin cimrisi‘ hiç değiliz. Şimdi bavulları açma ve o hikayeleri saçma vakti… İzlenimlerimizi her zamanki gibi tam bir ‘gezekalın‘ tadında ve samimiyetinde sizlerle paylaşıyoruz. Hazırsanız, masal başlıyor!

Öncelikle şunu söylemeliyim: Özbekistan, sadece bir coğrafya değil, bir zaman makinesiymiş. Taşkent’in geniş caddelerinden Semerkant’ın ihtişamına, Buhara’nın o her köşesi tarih kokan sokaklarından çölün ortasındaki bir vaha gibi parlayan Hive’ye kadar her durak bize bambaşka birer kapı açtı.

Günübirlik detaylara dalıp asıl resmi kaçırmadan önce, şöyle bir durup genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Eğer bana ‘Özbekistan nasıldı?’ diye soracak olursanız, ilk cümlem şu olur: Lütfen Özbekistan’ı gezmek için daha fazla gecikmeyin!


Geziyi noktalayıp dönüş uçağına bindiğimde aklımdaki ilk düşünce şuydu: “İyi ki bu ülkeyi bu kadar kapsamlı ve geniş bir programla gezmişim.” Doğru zamanda, aceleye getirilmemiş bir rotayla bu toprakları adımlamanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Özbekistan turizm açısından tam bir cevher, ancak henüz kitle turizminin o tek tipleştirici etkisine girmemiş, bakirliğini koruyan bir ülke. Tirmiz, Muynak gibi Özbekistan topraklarına giden Türk turist grupları sayısı çok az. Anladığım kadarı ile de Özbekistan’a Türkiye’den daha çok dini alanlara ziyaretler yapılıyor. Özellikle kuzeydeki Nukus ve Muynak’ın Ara Gölü’nün kuruması kaynaklı o hüzünlü hikayesi ile güneyde Tirmiz taraflarının antik ruhu henüz çok az gezgin tarafından keşfedilmiş durumda. Oysa bu bölgelerde insanı hayretler içinde bırakan, ‘burası gerçekten dünyada var mı?’ dedirten öyle benzersiz noktalar var ki!

Özbekistan’da gördüğüm candan dostluğu, misafire hürmet ve saygıyı uzun süredir hem kendi ülkemde ve hem de başka bir ülkede görmedim. Özellikle Türklere sevgi ve saygının ne demek olduğunu, insanların gözündeki o içten parıltıyı görünce anlıyorsunuz. Taşkent metrosuna bindiğimizde vagona adım atar atmaz tüm gençler bizlere yer vermek için çabaladılar. Hiç bir ülkede bizlerle bu kadar çok fotoğraf çektirmek isteyenle, fotoğrafının çekilmesini isteyenle karşılaşmamıştım.



Gelelim o meşhur Özbek sofralarına… Her şehrin kendine has bir sırrı olan o efsanevi Özbek pilavlarının ve fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde mis kokulu ‘nan’ ekmeklerinin, şaşlık denen et yemeklerinin tadı hala damağımızda.
Şunu açık yüreklilikle söylemeliyim ki: Paramızın kıymetli olduğu çok az ülke kaldı, işte Özbekistan onlardan biri! Şehirlerin en çok tavsiye edilen, en kaliteli restoranlarında ziyafet çekmemize rağmen, ödediğimiz hesaplar ülkemizle kıyasladığımızda ‘komik’ denecek seviyelerdeydi. Öyle zengin bir yemek çeşitliliği var ki, utanmasam ‘Sırf yemek yemek için bile Özbekistan’a gidilir!’ diyeceğim. Fiyat-performans dengesinin Türk gezgin lehine olduğu bu ender coğrafya, hem mideyi hem de cebi aynı anda mutlu ediyor. Turizm bu topraklarda geliştikçe fiyatlar asla bu seviyelerde kalmayacaktır.

Hayatınızda hiç bu kadar çok mavi tonunu, Özbekistan’da olduğu kadar, bir arada görmemiş olabilirsiniz. Gök ile yerin çinilerde birleştiği o anlar, fotoğraf makinelerimizin deklanşörünü yordu diyebilirim. Yol arkadaşlarımızla birlikte bazen binlerce yıl öncesinin kervansaraylarında, medreselerinde soluklandık, bazen de modern Özbekistan’ın ritmine ayak uydurduk.


Her günü ayrı bir macera, her kenti ayrı bir masal olan bu yolculuğu, şimdi gün gün, tüm detaylarıyla sizinle paylaşmaya başlıyorum.

Hazırsanız, ipek yolunun kalbine, atalarımızın izine doğru tekrar yola çıkıyoruz. İlk durağımız Taşkent….
Gezekalın, takipte kalın.. Ve bol bol paylaşmayı da ihmal etmeyin lütfen.. Çünkü paylaşmak güzeldir.
Dr Ümit Kuru
04.05.2026

