“Adalet, Hak, Hukuk” Diye Haykıranların Arasında…

IMG_9938.JPG

9 Temmuz benim ve zannederim bu ülke için unutulmayacak bir gün oldu. 69 yaşında, uzun yürüyüşler yaptığını hiç düşünmediğim bir adam çıktı, sn Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul-Ankara arasını, yani toplamda 450 km’ye yakın bir mesafeyi, günler içinde yürüdü. Maltepe Meydanında partili, partisiz kadın, erkek, çocuk insanlarla buluştu. Biz de o mitingde, “Adalet” mitinginde, eşimle birlikte bulunduk. Gösteriye kaç kişi katılmış, gelenlerin partisi, siyasi görüşü neymiş bunların benim için zerrece önemi yok. Benim gördüğüm o alanın tamamen dolu olduğu, en az o alanda bulunan kadar insanın tel örgülerin ve barikatların dışında ve hatta Maltepe Meydana kadar dağılmış durumda olduklarıydı. Benim bu köşede anlatacağım mitingden insan hikayeleridir.

IMG_9925.JPG

Arabamızı Kazlıçeşme’de otoparka bırakıp Marmaray’la ve sonrasında Kadıköy’den metro ile Maltepe’ye ulaşmaya çalıştık. Metrodaki insanların miting alanına gittikleri çok belliydi. Hikayelerden şahit olduğum ilki de burada yaşandı. Metroda oturma şansını yakalamış 40’lı yaşlarda bir bayan, tepesinde dikili halde ayakta duran bir gence sordu;

-“Miting alanına gidiyorsunuz galiba? Biliyor musunuz hangi durakta inersem alana daha az yürürüm? Maltepe’de inersem 2 km yürümek lazımmış! Sonraki durak olan Huzurevi’nde inmek daha mı kısa yürümeme neden olur acaba?”

-Delikanlı önce bayana şöyle bir baktı. Sonra bizi gülümseten ama soru soran hanımı kızartan yanıtını verdi;

-“Hanımefendi adam 60 yaşında ve 450 km yol yürüdü. Siz 2 km’yi yürüyemeyecek misiniz?”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Metronun Maltepe istasyonunda hepimiz indik. Gördüğüm manzara, aslında sonradan göreceklerimin aynası gibiydi. İnsanlar yan yana en fazla 3-4 kişilik ve uzun bir sıra halinde yürüyüşe başladılar. Biz de aralarındayız. Hanım biraz işi kurtarıyor ama ben sanki ev ziyaretine gidecekmişim gibi gözümde siyah gözlük, sırtımda sarı gömlek, üstümde dar kot pantolon ve en acısı ayaklarımda deri ayakkabı ile yollardayım. Gömleği ve dar pantolonu dert etmedim. Sonuçta 69 yaşındaki adam yolu beyaz gömlek ve siyah pantolonla geçti. Ama ayakkabım yürüyüş ayakkabısı olsa iyi olurmuş. “Yoldan şapka alırım nasılsa” dedim ama ne şapkası? Şapkalar tükeneli epey olmuş. İnsanların ellerinde bayrakları, ellerinde “Adalet” yazılı dövizleri, üzerine sloganlar yazılı saç bantları ve tişörtleri görünce kendimizi bu gruba biraz yabancı ve biraz da çıplak hissettik. Biz de ortama uyalım diye ve biraz da çevremizdeki mitingcilerden gaza gelip her birine 2 TL verip  ” Adalet” ve “Atam izindeyiz” yazılı iki adet saça bağlanan geniş kurdelelerden aldık. Sonra da birer TL verip aldık “Adalet suyu burada” diye bağıran bir esnaftan sularımızı aldık. “Ulen” dedim içimden. “Mitingin bile paralısına çattık“. Bedava bir şey dağıtan yok mu Allah aşkına burada ya hu? Kendin in-bin araçla gel, bandanaya para ver, bayrağa para ver, suya para ver!!! Bedava döneri düşünmek, hayal görmek burada…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tek slogan atılıyor; Hak, Hukuk, Adalet”.  Yolda bazı insanlar korteje bakıyorlar. Gözlerin çoğunda, mitinge katılmasa bile, saygı ve takdir ifadesi var. Bir kısmında ise şaşkınlık ve olayın ne olduğunu anlamaya çalışan ifadeler var. “Adalet, hak , hukuk yok muydu bu ülkede? Bunlar ne diye bağırıyorlar ve bunları kimler toplamış, kimler getirmiş acep?” bakışları bunlar. Küçük bir grup gözde ise düşmanlığı hissediyorsunuz. Kısa bakıyorlar, sonradan göz temasını kesmeye çalışıyorlar. İçimden soruyorum bu gözlere; “Sana da lazım olmayacak mı arkadaş bu “Hak, Hukuk, Adalet” denen şeyler?… 

Yaklaşık yarım saatlik yürüyüşle bizim metrodan çıkan ve ona eklenen grupla kafelerin, restoranların bulunduğu meydana giriş yaptık. Sanırsın Ankara’dan biz yürümüşüz! Gözlerde bir zafer bakışı ile kafede oturan biralarını, çaylarını yudumlayan ya da ne sipariş verdilerse yemeklerini yiyenlere baktım. Kimsenin bizi salladığı yok! bu mitingciler kim bilir ne zamandan buraya gelmişler ve keyifteler. Hiç yer yok kafelerde, kimisi yiyecek ve içeceklerini meydanda ayakta ya da bulduğu yere oturmuş halde götürüyorlar.

GOPR0197_Moment-1.jpg

Meğerse şu ana kadar işin keyifli kısmını yapmışız da haberimiz yokmuş. Meydandan miting alanına kadar olan kısım tam bir işkence. Maltepe’de yol çalışması varmış. Sahile çok kısıtlı ve dar yerlerden ulaşmak mümkün görünüyor. Bazı yerlerden ancak tek kişi geçmek mümkün oldu. Bir de arabaları öyle yerlere park etmişler ki onlar da yolu daracık hale getiriyorlar. Çalışma alanlarını ve yolu boydan boya geçmek, bizim yürüyüşü, engelli yürüyüş haline çevirdi. Allah korusun bir panik olsa burada insanlar birbirlerini çiğnerler diye düşündüm. 

Damlarda uzun namlulu silahları ile keskin nişancıları ve ağaçlık alanları görünce yüzümde bir gülücük oluştu. Ama hey hat! Çabuk sevinmişim. Esas yürüyüş bundan sonra başlıyormuş. Park alanı 10 metre aralarla mangal köfte, tavuk ve sucuk hizmeti veren esnaf vatandaş ve çevresinde bu yiyecekleri tüketmekle meşgul mitingcilerle dolu. Sanırsın tüm Türkiye’nin köftecileri bu alanda. Benim tahminim, bunların çoğu, günlük çakma mangal köfteci. Satış sloganı burada değişti; “Adalet köfte, adalet köfte“. Hepsi hoş da adam “Adalet simidine” 2 TL istedi, ona biraz bozuldum doğrusu. Yemem kardeşim 2 TL’ye, adında “Adalet” bile olsa, o simidi!

Yürüyüşe mangal ve köfte yiyen vatandaş aralarından zigzaglar çizerek devam ettik. 50 metreyi bulmayan bir alanı 20-30 dakikada ancak geçebilmişizdir. Mitingcilerin, neden miting alanı yerine buralarda vakit geçirdiklerini anlamamıştım. Miting saatine 1 saatten az zaman kalmıştı halbuki. Gerçeği sonradan anladım ve burada zaman geçiren vatandaşa hak verdim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ağaçlık alanı geçince miting alanını gördük. Orada bulunmanın dayanılmaz hafifliği içinde gerçek maceraya başladığımızı geç anladık. Bir kere hiç olmaması gereken bir şekilde, ortalıkta park etmiş belediye otobüsü doluydu. insanlar o kalabalık içinde otobüslerin önleri, arkası ve yanlarından ancak geçebiliyorlardı. Sonra karşımıza polis bariyerleri çıktı. Sanki Çin Setti mübarek! Barikatlar öyle konmuş ki sanki bir labirentin içindeyiz. İnsanlar ne yöne gideceğini birbirlerine sorup duruyor. Birileri “Ya biz buradan daha önce geçmiştik” diye hayıflanıyor. Etrafta görevli diye düşündüklerimize soruyoruz. Bize boyna “ileri” deyip duruyorlar. İleri gidiyoruz, bir barikatın içine çıkıyoruz. Platformun görebildiğimiz kadarını görüyoruz, atılan nutukları duyuyoruz ama alan ile bizi ayıran polis barikatlarını bir türlü geçemiyoruz. Böyle bir yarım saatimiz geçmiştir. Meğerse bize işaret edilen yerde, 10 detektörün bulunduğu kapıdan geçmeye izin verilen bir kapı varmış, alana o kontrolden sonra girebiliyormuşuz. Ya hu arkadaş! Güvenlik çok güzel de, bu kadar insan ne zaman içeri 10 kişi, 10 kişi geçip girecek ki? Bu şekilde 2 giriş gördüm, belki daha fazla vardır, bilmiyorum. Bir kısım insan o eziyete girmek istemeyince buldukları yere çökmüşler ve radyo dinler gibi anonslarla idare ediyorlar. Ama Allah için kimse ne eziyetten şikayetçi, ne de keyifleri kaçık halde. Zaman zaman atılan slogan tek; Hak, Hukuk, Adalet… Bir de ta ileride, göremediğimiz platformdan duyulan ve kalabalığı ateşleyen şiirler ve söylevler. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonunda barikatların önüne çöken kalabalığın arasına biz de katıldık. Alanı gören bir yere oturduk. Hiç olmazsa yüksekten birimiz görsün ve bu tarihi olayı görüntüleyelim istedim ve hanıma destek verip ağaca çıkardım. Kızcağız bir hamle tırmandı ama platformu görmek ne mümkün! Ortada kocaman bir direk var. Bu arada bir anons; “Sn Kemal Kılıçdaroğlu alana girmiş bulunmaktadır”. Kalabalık  bir anda dalgalandı ve insanı sağır edecek kadar kuvvetli “Hak, Hukuk, Adalet” sloganları atılmaya başlandı. 69 yaşında 600000 üstünde adım atarak, zaman zaman yakıcı sıcak ve zaman zaman da yağmur altında “Adalet” diye yürüyen ve platformdaki yerini alan o küçük ama eylemi büyük adamı insanlar bağrına bastılar. Sonrasına girecek değilim, konumuz mitingden insan manzaraları. Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşması, gerçekten tarihi bir konuşmaydı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

“Konuşanı göremiyorum ama kulaklar sağlam. Nasılsa dinliyorum” diye iyice çevremdeki insanlara bakmaya başladım. Barikatların ardındaki bizler, barikatların diğer tarafındaki alana girebilme başarısı gösterenlerle bakışıp duruyoruz. Alanda her sınıftan insan görebiliyordunuz. Kimisi yorgunluktan bayılmış, yere uzanmıştı. Çocuklar başlarında, kafalarına büyük gelen “adalet” şapkaları ile öyle güzeller ki! Bir amcamın ise yüzü ve kolları amele yanığı, başında “Adalet” şapkası gözlerini kapatmış ve uyuklar haldeydi. Bir başkası, cüssesinden beklenmeyecek şekilde barikat demirinin en üstüne çıkmış, elindeki Türk bayrağını bir o yana bir bu yana sallıyordu. Adam bir düşse hem kendi yaralanacak. Altında bulunan zayıf vatandaşın ise hiç kurtulma şansı yok…

Alanda bulunan olsun, bizim gibi barikat dışındakiler olsun herkesin yüzünde bir gurur ve umut ifadesi var. Yüzler son derece güleç. Topluluk sanki böyle bir olay, böyle bir motivasyon beklermiş gibi diri.

IMG_9921-001.jpg

Alandan biraz erken çıktık. Çünkü geldiğimiz yollara bu kalabalık aynı anda girerse perişan olacağımız kesindi. Ama bu düşünce de sadece biz olmayınca önemli sayıda insan erkenden dönüş yoluna düşmüş oldu. Alandan erken ayrılabilenler çoğunluk dışarıda kalanlardı. Yolda önümde 2 erkek konuşuyorlardı. Biri diğerine dedi ki;  “Ya arkadaş ben miting neyin bilmem. İlk defa geldim. Ne işim vardı burada?“. Diğerinin yanıtı düşünmeye teşvik ediciydi; “Ben de ilk defa geldim. Artık gelmemiz lazımdı.” oldu.

Geldiğimizden daha uzun sürede, dönüş engelli yürüyüşümüzü yaptık. Beni en mutlu eden son olay ise arkamdan gelen bir güzel çocuk sesiydi. “Hak, Hukuk, Adalet” diye slogan atan kara mı kara gözleri, kıvrım kıvrım saçları ile bir eli annesinin elinden tutmuş, diğer elinde bayrak sopası tutan 4 yaşlarında bir kız çocuğu güne son damgasını vurmuştu. Bir anda çevresini sardık ve 3-4 defa tekrar etmesini istedik. O da bir güzel tekrarladı ki;

“Hak, Hukuk, Adalet…”

Gezekalalım, Adalet içinde bir ülkede yaşayalım…

11.07.2017 Saat 02:19

IMG_9933-001.jpg

 

 

Babasız Geçen Babalar Gününün Hatırlattıkları

DSC07437.JPG

Dün gece Şebnem Ferah konserinde bir güzel yağmur yedik. Fena ıslandık. Sonuçta, sabahtan beri var olan halsizlik, akşama doğru ateş ve boğaz ağrısının da eklenmesi ile “Tosun” bugün yatak döşek yattı. Buradaki “Tosun” bendeniz olmaktayım. Günüm kısa aralıklarla uyumakla, ateş ve terleme ile geçti. Bir ara rüyamda rahmetli babamı gördüm. Babamla konuştuk mu, sarıldık mı? Hiç bir şey hatırlamıyorum ama babamı gördüğüm çok netti.

Bugün babalar günü, muhtemelen sosyal medya ortamında paylaşımlardan etkilendim. Bazen uyumadan önce rüyama girsin diye dilekte bulunsam da, çok sık göremem rüyalarımda babamı. Babamı gördüğüm en güzel rüyayı, çok ilginçtir, rüyalar ülkesi Bhutan’ın Paro şehrinde gördüğümü ifade etmeliyim. Rüyamda bana sarılışından ve “oğlum” demesinden çok etkilenmiş, uyanarak yatakta hıçkıra hıçkıra ağlamıştım.

DSC00616-1.JPG

Babalar Günü Haziran ayının 3. pazar günü kutlanıyor. ilk kez 19 Haziran 1910′da kutlanmış. O günden sonra da Babalar Günü hep kutlanmış. Ancak 1905 yılında ilk kez kutlanan Anneler Günü, 1914 yılında resmiyet kazandığı halde,  Babalar Günü 1972 yılına kadar resmiyet kazanmamış.

Sosyal medyadaki paylaşımlardan gördüğüm kadarı ile, kimi arkadaşım babalarını, kardeşleri ile birlikte yemeğe götürmüşler, kimisi çocukları almış yanına, baba ziyaretindeler. Bir de, benim gibi babaları rahmete kavuşmuş olanlar var tabii ki. Onlar ise eski fotoğrafları paylaşmışlar.

DSC00575-2.JPG

Hep dikkat etmişimdir; Benim baba dahil, bir dönemin babaları sizin olduğunuz fotoğraf karesinde asla gülmezler. Hep ciddi ve sert poz verirler. Sanki gülse, karizma çizilecek! Ama işin içine torun girdi mi, ben kendini salmayan büyük baba da görmedim. O küçücük çocuk, o kocaman karizmatik, yanınızda hiç gülmeden poz veren  babayı perişan eder. Dedenin ya elinde bir kılıç ile torunla savaştığını, ya da torunu sırtına almış oda oda gezdirdiğini görebilirsiniz.

IMG_3347

Bugün babamın olmadığı 5. Babalar Günüydü. Babaları hayatta olanlar bugünü kutladılar. Benim gibi babaları rahmete kavuşanlar ise  onları andı. Bizim koca çınarların eski fotoğrafları çıktı ya da hatırlanmaya çalışıldı. Benim babam, döneminin çoğu babası gibi, sert mizaçlı bir babaydı. Ben o sert mizacın ardındaki yumuşak kalbin varlığını her zaman hissetmişimdir. Bana nasıl bir poz takınırsa takınsın, ben babamın yüreğindeki çocuksu tarafı, neşeyi hep hissettim. Kaçınız babanızdan “Evlat ben seni çok seviyorum” sözlerini duydu bilmiyorum. Ama eminim benim gibi bir kısmınız hiç duymamıştır. Sizleri sevmediklerinden değil ama bunu ifade etmenin onlara zor gelmesinden dolayı olsa gerek, bazı babaların ağızlarından bir türlü “seviyorum” sözcüğü çıkamaz. Babamın vefatından 2 gün öncesi durumun malum sona doğru gittiğini hissedip, babamın güzel yüzünü iki avucumun içine aldım ve sordum; “Baba beni seviyorsun değil mi? Bir kez olsun söylesen yüzüme, duymak istiyorum senin ağzından!” Gözlerinin çökmüş haliyle yüzüne gelen ve evet demek isteyen o küçük ama güzel gülümsemeyi ve ağzından “Seviyorum oğlum” diyemediğini bugün gibi hatırlıyorum. Dökülmüş ve keli çıkmış başını koklaya koklaya öpmüş ve ” Sevdiğini biliyorum babacığım” demiştim. Yüzüme söyleyemediğini benden sonra kardeşime söylemişti koca adam. Gözlerin ardında söylenmeye çalışılanı yakalamayı, galiba babamdan sonra öğrendim.

IMG_3178.JPG

Rahmetliye sorunları açar ve akıl sorardım ama her dediğini de yapmazdım. Örneğin askeri doktorluktan ayrılmayı babama rağmen yapmıştım. Babam gerekirse doktor değil ama asker olmama razıydı. Ona göre asker, polis garantili mesleklerdi bu ülkede. Bugün askerin, polisin durumunu görse ” Aferin oğlum, iyi ki ayrılmışsın!” der miydi? Sanmam ama gözleri ile bunu ifade ederdi bana…

IMG_2082Hepimiz kendi evrenimizde, kendi çemberimizde yaşama çabası veriyoruz. Çemberimize giren, çıkan insanlar oluyor. Sürekli bir alış veriş halindeyiz. Bu ülkede yaşamak zaten zor, bir de maddi-manevi travmaları yaşadınız mı, işte o zaman perişan oluyorsunuz. Bazen kendiniz dışında kimseyle de konuşamıyorsunuz, içinizden konuşup duruyorsunuz. Benim bu durumlarda, umutsuzluğa kapıldığım anlarda sığındığım en önemli insan hala babamdır. Nasıl mı? Babam bana, videoya kaydettiğim 2 saniye boyunca el sallar. Sadece ama sadece 2 saniyeliğine de olsa, o zayıf bitkin ve yaşamdan bıkmış haliyle el sallaması nasıl bir güç kaynağı olur bana anlatamam size. İşte o an kendimi güçlü hisseder, bir toparlarım yeniden.

Ha! Bu arada, babam el sallamayı bana değil, ölmeden 2 gün önce, şuurunun kısa da olsa açıldığı bir dönemde  toruna yapmıştı.

Yaşayan ve rahmete kavuşmuş tüm babalarımızın günü kutlu olsun. Yaşayanlara Allah uzun ömürler versin..

Dr Ümit Kuru

19.06.2017 Saat 00:33

ČESTITA BABA MARTA

Neden bu kadar çok sevdim bu geleneği bilmiyorum diye yazıya başlamam sahtekarlık olur. Seviyorum çünkü baharla ilgili. Yaşama sevinci ve yenilenme ile ilgili. Bu gelenek insanın dilekleri, gerçekleşmesini arzu ettikleri ile ilgili. Yani ruhuma ve içimdeki çocuğa çok uyan bir gelenek.

17203759_10154554112768981_393305008_n.jpg

Bugün sizlere sonradan öğrendiğim ama öğrendikten sonra da hep takip ettiğim bir geleneği,  Baba Marta (Marta Nine) geleneğini tanıtacağım. Sadece kitabi bilgi değil, ama aynı zamanda sevgili dostum ve meslektaşım Prof. Dr. Yüksel K. Yılmaz’ın biricik annesi Meliha teyzenin ağzından Martina Sıbıta geleneğini anlatacağım.

17094051_10154538838023981_1417925003_nMartenitsa, 1 Mart’tan başlayarak martın sonuna kadar takılan, beyaz ve kırmızı yünden yapılan bir süse verilen isim. Çok eskilere dayanan Baba Marta (“Çestita Baba Marta“), Bulgaristan coğrafyasına has bir gelenek olarak gözükse de, diğer Balkan ülkelerinde de bilinebiliyor. O coğrafyadaki Türkler, Bulgarlar, Pomaklar tarafından kutlanıyor. Bu günde insanlar yakınlarına ve arkadaşlarına “martenitsa” olarak adlandırılan sembolleri, yıl boyu sağlık ve güç dileğiyle hediye ediyorlar. Adete göre, martenitsalar kırlangıç veya leylek görünceye kadar taşınıyorlar. Bu takılar, meyve ağaçlarına, evlere, ev hayvanlarına da takılabiliyor. Bu şekilde yeni başlayan tarım yılının da bereketli ve verimli olması için dilekler tutuluyor. Martenitsalarda kullanılan beyaz renk uzun ömrü, kırmızı renk ise sağlık ve gücü temsil ediyor.

2363794345_7755b673c6_z.jpg

Martenitsa ya da Martina Sıbıta’yı bir de Meliha teyzenin ağzından dinleyelim;

Sert geçen Balkan kışlarından sonra 1 Mart ile birlikte bahar gelişi, doğanın uyanışı kutlanırken dilekler ve sevinç birleşir. Şubatın son günü genç kızlar baharın ilk çiçeklerini toplar, o gece her genç kız ortak bir su kabına çiçekleri bırakır, ayrıca herkes küpe, yüzük, bilezik gibi bir takı koyar kaba. kabın üstü örtülüp o gece açık havada bekletilir. 1 Mart sabahı erken kalkılır, kaba çiçek ve takı bırakmış kızlar kabın başında toplanır. Bir kızın yüzü bir tülbentle örtülür, kızlar topluca mani söylemeye başlar, yüzü örtülen kız kaptan sırayla takıları çıkarır, her kız kendi takısını alır, takı çiçeklerle ve baharın gelişiyle kutsanmış olur, sahibine sağlık ve sevinç getirir. Martina Sıbıta bileklikleri koyun yünüyle yapılır, eğrilmiş, boyanmamış beyaz koyun yünü ile, eğrilmiş ve doğal boyalarla kırmızıya boyanmış kırmızı yün birlikte bükülür. İyi dilekler dilemek istediklerinizin bileğine bu iplikler bağlanır. Kırlangıç ya da leylek görünceye kadar iplikler saklanır ya da bilekte kalır. Bahar gelince, ilk leylek ya da kırlangıç görülünce martina sıbıtalar meyve veren ağaçlara bağlanır, doğa uyanmış, bereketini vermeye başlamıştır. Dilekler de meyve ağaçlarının bereketi gibi, bereketle gerçekleşsin istenir.”

martenitsa-pizho-penda.jpg

Söylenceye göre (Pomak Ajans’tan derlenmiştir);

“Baba-Marta / Marta Nine” sağı solu belli olmayan, asabi mizaçlı bir kadındır. Ablaları Uzun Boynuzlu Karafatma [Ocak] ve Kısa Boynuzlu Karafatma [Şubat] ‘dan sonra geldiği ve onların tavırlarından hoşlanmadığı için öfkelidir. Baba Marta öfkelendiğinde hava kararır, kar-dolu düşer, insanlar havaya bakıp karamsarlığa kapılır.

Dağda hayvan güden Kozarka ise Marta Nine’den bir iyilik bekler. Yaşıt oldukları için arzu eder ki Baba Marta şenlensin ve hava düzelsin. Kozarka da koyun-kuzularını dağdan indirsin. Ama istediği gibi olmaz. Martın sonu yaklaştığından Baba Marta erkek kardeşini gönderir ve Nisan ayından birkaç gün ödünç alır ve öfkesini yağdırır. Kozarka nine ve kuzuları donar ve taş olur. Zaemnitsi denilen [ödünç alınmış günlerde] donup taş olan Kozarka ve kuzularını [taşları] okşayanların şifa bulduğuna inanılır.

indir (1)Baba Marta’nın kutlanması havalar açıncaya, bahar gelinceye kadar bileğe bağlanan kırmızı ve beyaz örme karanfil ya da püskül [Martenitsa] ile olur. Bazen de kırmızı kadın, beyaz erkek örme figürlerden olur. Beyaz erkeği, kırmızı kadını temsil eder ve onları bağlayan kırmızı beyaz sarma iplik de kara lanete karşı tılsımı temsil eder. Bazılarına göre de beyaz zekayı, kırmızı da sağlığı temsil eder ve Martenitsa veren kişi size hem zeka hem sağlık diliyor demektir.

Baharın gelişi de ilk leylek, kırlangıç gibi yaz kuşlarının gelmesi ya da ilk ağacın çiçek açması ile anlaşılır. Baba Marta kışın son günü evindeki hasırları çıkarır ve kış sonu temizliği yapar. Hasırları silkelediğinde etrafa saçılan tüyler toprağa son kar olarak düşer. Mevsim değişir, ilkbahar olur.

Evet sevgili dostlar;

Hemen bir martenitsa bulun ya da hiç bir şey bulamazsanız kırmızı beyaz yün iplikleri birbirlerine dolayıp kendi martenitsanızı kendiniz yapın. Dileğinizi tutun ve havada leylekleri gözlemeye başlayın. Leylekleri gördüyseniz de martenitsalarınızı tomurcuklanan bir ağacın dalına bağlayın.

Dileğiniz gerçekleşir mi ? diye soranlarınız vardır eminim. Bilmiyorum! Benim sevdiğim kısım, umut kısmı. Bazen kör umutlar için de martenitzalar bağlanıp, dilek tutulabilir.

Tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileklerimle, tüm kadınlarımızın Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutlarım.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

08.03.2017 

Not: İlgili bölüm Sayın Prof. Dr. Yüksel K. Yılmaz’ın izniyle paylaşılmıştır.

Fidel Castro’nun Ardından

P1010820.JPG

Yıl 1998.. Efsanevi boksör Muhammed Ali, Küba Devrimi’nin efsanevi lideri Fidel Castro ile Havana’da bir araya gelmiştir.

Fidel Castro, Muhammed Ali’yle birlikte eğlenceli bir sohbete dalmışken ünlü boksöre dönerek”At bakalım şuraya bir yumruk” diyerek yanağını gösterir.

Muhammed Ali ise Castro’ya o meşhur yanıtını verir:  “Seni Amerika yıkamadı, ben nasıl yıkayım!”

Gerçekten de 11 ABD başkanı eskiten Küba’nın efsanevi devrimci lideri tam 683 kez suikast girişiminden kurtuldu ve ne ABD’si ne de diğer düşmanlarınca yıkılabildi. 47 yılla, 20. yüzyılın en uzun süre görevde kalan lideri Fidel Castro, 25 Kasım 2016’da, 90 yaşında hayata veda etti.

Bazen gündemi, günceli takip etmek ne kadar zor olabiliyor değil mi? Hele de Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız, gündemin aynı gün içinde ve hatta aynı saat içinde bile değiştiğine şahit olabiliyorsunuz.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Fidel Castro’nun ölümü gibi üzücü olay sonrasında http://www.gezekalin.com da ayrı bir alt başlık açmak istedim. Böylece gündemden (olayı biraz daha da geniş tutarak, yeni öğrendiklerimden) hareketle gezi veya kültürel yaşanmış deneyimlerimi, yeni bir gezi sonrasını beklemeden yazma şansım olacak. Bu alt başlığın ilk konusu da rahmetli Fidel Castro’dan hareketle 1 Mayıs Küba deneyimim olsun.

2006 Yılında ana hedefi 1 Mayıs törenlerini Küba’da izlemek olan 9 günlük bir Küba gezisi yapmıştık. Bu gezi de dahil, bir kısım gezim http://www.gezekalin.com öncesine denk geldiğinden geziyi bugünkü konseptle yazamamıştım. Ama Fidel Castro’nun vefatı nedeni ile 2006, 1 Mayıs’ında Fidel Castro’lu son 1 Mayıs törenlerini Plaza de la Revolucion’da (Devrim Meydanı)  izlememizin hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

O günü hiç unutmuyorum. Zaten ben hiçbir 1 Mayısı unutamadım. Çünkü 1 Mayıs bizim evlilik yıldönümümüz. 2006 yılının 1 Mayısı ise bizim evliliğimizin 20. yılına denk geliyordu. Bu nedenle 1 Mayısı Küba’da, devrimin beşiğinde, çağımızın devrimcilerinden birinin konuşacağı meydanda kutlamak istediğimiz için geziyi yapmıştık.  Daha 1 hafta önce 1 Mayıs törenleri için Devrim Meydanı’nın hazırlanışını izleme şansımız olmuştu. 1 milyona yakın insanın katılması beklenen tören alanına yüzlerce, binlerce sandalye konulmuştu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Devrim Meydanı‘nın ortasında 142 metre uzunluğunda bir Jose Marti anıtı var.  Meydanda bulunan İç işleri Bakanlığı binasında Che Guevara’nın ünlü metal figürü ve Hasta la Victoria Siempre! (Daima Zafere) sloganı göz alıyor. Bu alanı o boş hali ile fotoğraflamak, boş sandalyelere oturmak ilginç gelmişti.

P1010841.JPG

Gezimizin son günlerini 1 Mayıs gösterileri için saklamış, gösterilerin ertesi günü ise ülkeye dönmüştük. 1 Mayıs sabahı otelde saat 05.30 gibi uyandırıldık ve hanımla üstümüze daha önceden aldığımız Che Guevara t-shirtlerimizi geçirip kahvaltıya indik. Otelde açık olan televizyonlarda tören alanından naklen yayına başlandığını gördük. Sabahın bu çok erken saatlerinde bile alan dolmuş gözüküyordu. Bizi neden bu kadar erken uyandırdıklarını anlamış, hatta geç bile kaldığımızı düşünmeye başlamıştım.

jpeg-digital-camera_383-1

Yarım saatlik bir kahvaltı sonrası tören alanına yaklaşabileceğimiz en yakın yere kadar otobüsle grup olarak götürüldük. Otobüsten indikten sonra ise alana kadar yürüyüşe geçtik. Sabah Yol boyu insanlar ellerinde Küba bayrakları ile  ya alana yürüyorlar ya da evlerinde balkon ve camlardan geleni geçeni selamlıyorlardı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alanın ortasına, yani Jose Marti Anıtına doğru yaklaştıkça kalabalık artmaya, yürümekte zorlaşmaya başlamıştı. Bu arada hoparlörden gelen seslerden Fidel Castro’nun konuşmaya başladığını öğrendik. Sabahın saat 07:30’u ancak olmuş ya da yakınken konuşmaya başlamıştı. Alandan yükselen heyecan ise bulunduğumuz bölgeye kadar yansımıştı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yaklaşık olarak 45 dakikalık bir yürüyüş sonrası alanın ortasında ancak olabilmiştik. Bulunduğumuz alandan Fidel Castro’yu ancak seçebiliyor, fotoğraf makinelerimizin tele lensleri ile ancak görebiliyorduk. 

jpeg-digital-camera_383-200

Gezimizin başında alanda boş olarak gördüğümüz binlerce sandalye dolmuş, alanda ayakta bile boş yer kalmamıştı. Dünyanın her tarafından binlerce insan, ellerinde kendi ülkelerine ait bayraklar ve sosyalist simgeler ile  Kübalılarla birlikte alanı ağzına kadar doldurmuştu. Herkes Fidel Castro’nun konuşmasına kilitlenmişti. Bizim gibi bir kısım insan ne dediğini anlamıyordu ama Castro’nun vücut dili sanki hepimize derdini anlatmasını sağlıyordu. Büyülenmiş gibiydik. Bizle olan Kübalı rehberin bize anlattığı Fidel Castro, devrimini ve Amerika ile olan mücadelesini anlatıyordu. Onu konuşma yaptığı alanda izleyen devlet başkanları arasında  Venezuela’dan  Hugo Chavez, Bolivya’dan Evo Morales ve Ekvador’dan  Rafael Correa‘da vardı. Castro sanki devrimini dün yapmış, bugün onu dünyaya açıklıyor gibi inançlı ve heyecanlı gözüküyordu. Üzerinde bulunan haki renkte üniforması ortama ve o ana çok uygundu. Çok ama çok heyecanlandığımızı bugün bile çok net hatırlıyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alanda 2 saate yakın kaldık ve anlamadığımız bir dilde verilen konuşmayı pür dikkat dinledik. Saat 10’a yaklaşırken alanı terk etme zamanımız geldi diye düşündük. Onca saat ayakta kalmak bizi yormuş, tadına doyamadığımız kahvenin sabahki dozundaki yetersizlik hissedilmeye başlanmıştı. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle alanı terke ettik ve son fotoğraflarımızı aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonunda bir kafeterya bulup kahve siparişlerimizi verdik. Bu arada açık olan televizyondan Fidel Castro’nun konuşmasına göz atmaya da devam ettik. Kafeteryada oturalı yarım saat ancak olmuştu ki Fidel Castro konuşmasını bitirdi. Biz aramızda sabah 07:30’dan 11:00’e kadar ayakta ve hiç kesintisiz konuşmasına hayranlık konuşmaları yaparken, Küba’lı garson Fidel Castro’da bir terslik olduğunu söyledi. “Neden” diye sorduğumuzda ise aldığımız yanıt; “Fidel Castro’nun 1 Mayıs konuşmaları 7 saatten önce bitmezdi. Herhalde bir hastalığı var”oldu. O zaman için bir anlam ve önem veremedik biz bu konuşmaya. Ama yurda döndükten sonra anladık ki Fidel Castro hastaneye yatırılmış ve uzun sürecek  olan hastalıkla mücadelesini başlatmıştı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Fidel Castro 2006 yılı 1 Mayıs’ında, Devrim Meydanı’nda son konuşmasını yapmış ve 20. evlilik yılı kutlaması için gittiğimiz Küba’da biz bu tarihi konuşmaya şahit olmuştuk. Castro 2006 yılından, 2008 yılına kadar Küba yönetimini kardeşi Raul Castro’ya geçici ve ondan sonra da ölene kadar kalıcı olarak terk etmişti. Geçtiğimiz hafta içinde de bu büyük devrimci  insanı kaybettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazının sonunu Fidel Castro’nun 1997’de Habitat Toplantısı için İstanbul’a geldiğinde yaptığı konuşma ile bitirmek istiyorum:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını ben asla başaramazdım. Asıl devrimci Atatürk…. Bu kadar büyük bir devrim yaptım, ama Kemal Atatürk’ün yaptıklarını başaramazdım… Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın.” 

Cuba2006-II (68).JPG

Gezekalın ve Aydınlık kalın….

Dr Ümit Kuru

01.12.2016 Saat 22:54

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.