• Arşivler

  • Diğer 528 takipçiye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 268.924 ziyaretçi
  • Ekim 2022
    P S Ç P C C P
     12
    3456789
    10111213141516
    17181920212223
    24252627282930
    31  

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Persepolis

2004 yılı yapımı Oliver Stone’un yönetmenliğini yaptığı “Büyük İskender-Alexander” adlı filmi eminim hepiniz izlemişsinizdir. Filmin sonlarında bir sahneden çok etkilenmiştim. O sahneyi internetten buldum ve aşağıda paylaştım. Büyük İskender ölüm yatağındadır. Yatak çevresinde bulunan herkes, peşlerinden bildikleri dünyanın sonuna kadar gittikleri İskender’in öleceğini biliyordur. İskender’in yatağının üstünde, tavanda sallanan bir kumaşa nakşedilmiş büyük bir Faravahar, devamlı olarak hareket ettirilerek İskender’e serinlik vermektedir. İskender’in gözleri Faravahar’ın hareketlerine fikse olmuş durumdadır. Sadece babasının hayali olan Pers İmparatorluğunu değil ama neredeyse bilinen dünyayı ele geçirmeyi başarmıştır. Tüm yaptıkları bu son anlarında gözünün önünden akar gider. Pers İmparatorluğunu ele geçirmesine ve kinle dolu olmasına rağmen bir yer hariç ülkeyi tamamen yerle bir etmemiş. Bunun yerine, kendi komutanlarını karşısına almak pahasına Pers Kültürü ile Makedon Kültürünü harmanlamak istemiş. Son anlarında Faravahar’ın yavaş hareketlerini gözleri ile takip etmesi, belki de onun Pers Kültürüne olan hayranlığını ifade ediyordu. Sonunda parmağından sevgili arkadaşı Hephaistion’un hediye ettiği en kıymetli varlığı olan yüzüğünü çıkartıyor. İskender’in hayatının simgesi olan yüzük yere düşerken, Faravahar’dan ayrılan kuş İskender’in ruhunu teslim alıyor. Bu sahneyi, yönetmenin İskender’in Pers Kültürüne olan inanmışlığı ve hayranlığının güzel bir anlatımı olarak düşünürüm.

Ahameniş İmparatoru 1. Darius, M.Ö. 540-492 yılları arasında Makedonya topraklarını kendine bağlamış ve satraplıkla yönetmiş. Helen ve komşu şehir devletleri isyanlar çıkartmışlar. Makedonların, Pers İmparatorlarına kini o zamanlardan başlıyor. Pers Orduları ile devamlı savaşlar olmuş. M.Ö. 480’li yıllarda Dairus’un oğlu I. Xerxes’in (Serhas) yolladığı ordu Atina önlerine kadar yakıp yıkarak ilerlemiş. Makedon Kralı 2. Filip’in (Phillippos) hem kendisi Perslere karşı kinle dolmuş, hem de oğlu ve sonradan “Büyük” lakabını alacak olan İskender’i bu nefretle büyütmüş. Tüm bu uzun girişi yapmamın nedeni, İskender’in Pers topraklarında tarihten sildiği en önemli yeri, Persepolis’i, anlatacak olmamdır.

Konaklama yaptığımız Şiraz’dan, Yezd şehrine kadar 460 km kadar yolumuz var. Bu uzun yolda önce Persepolis, sonra Nakş-i Rüstem ve Pasargard gezileri yapılacak. En son Aberkuh şehrinde 5000 yıllık selvi ağacını ziyaret ederek Yezd’de konaklayacağız.

Persepolis, Şiraz’a 60 km uzaklıkta ve 1979’dan beri UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi içinde yer alıyor. Persepolis aslında çoğumuzun ilk anda aklımıza geldiği gibi Yunancadan gelen bir isim değil. Ahamenişler döneminde buranın adı “Parseh“. İran’lılar buraya Taht-ı Cemşid adını vermişler. İran gezinizde orijinal antik arkeolojik alan ismi yanında Taht-ı Cemşid, Nakş-i Rüstem, Taht-e Bostan gibi isimleri de duyacaksınız. Cemşid, İran kültürünün ve geleneğinin mitolojik bir figürü. Firdevsi’nin Şehname eserinin de karakterlerinden biridir. Pers mitolojisinde en büyük kral olarak tanımlanır. Eski İran’da, Ahamenişler tarih sahnesinden kaybolduktan sonra, Persepolis’in Cemşid’in başkenti olduğuna inanılıyordu. Persepolis, kurulduğu ilk andan itibaren 200 yıl boyunca şatafatlı bir dönem yaşamış ve M.Ö. 330 yılında Büyük İskender’in askerlerine “Yağmalayın ve yakın” emrini vermesi sonrasında da yüzyıllarca toprak altında unutulmuş. Ancak 1930’larda bilimsel arkeolojik kazılar yapılmaya başlanınca tekrar gün yüzüne çıkmış.

Ahameniş Kralları 3 tane başkente sahiplermiş; Kışları geçirdikleri Babil, baharı yaşadıkları Susa, yazları geçirdikleri daha serin bir yer olan Ekbatana. Bunların hepsi de siyasi başkentleri olmuş. Bununla birlikte Ahamenişlerin kendi vatanları olan Fars (Parsa/Persis) topraklarında iki önemli yeri daha vardı ki bunlar “törensel başkent” sayılıyordu. Bunlardan bir tanesi kralların taç giyme törenlerinin yapıldığı Pasargard, bir diğeri ise Perslerin boyunduruğu altında olan diğer uluslarla iletişim kurdukları, onları bir araya getirip güçlerini hatırlattıkları ve önemli dini günlerini (nevruz gibi) kutladıkları Persepolis. O zamanın Persepolis’ine, günümüzün Vatikan’ı, Kudüs’ü gözüyle bakabilirsiniz. İskender’in Persepolis’i yok etmesinin anlaşılabilir tek nedeni, onun Persler için bu simgesel önemi ve bir gün yeniden alevlenebilecek Pers ruhunu dünyadan silme arzusu olsa gerek.

Arkeolojik kanıtlar, Persepolis’in en eski kalıntılarının MÖ 515’e kadar uzandığını gösteriyormuş. Bu da demektir ki bu arkeolojik alanın yerini seçen Büyük Kiroş (Cyrus). Bununla birlikte Persepolis’i Persepolis yapan, teras ve sarayları inşa ettirenin 1. Darius olduğu biliniyor. Darius’dan sonra gelen Xerxes (Serhas) ve takip eden Artaxerxes alanı büyütmüşler. Persepolis, Mervdeşt Düzlüğünde bir büyük kaya üstüne inşa edilmiş. Tabii yapılan ilk iş bu kayanın üstüne yapılacak olan binalar için alanın düzlenmesi olmuş. Yukarıdaki videoda temsili Persepolis’i anlatan güzel bir kısa film var. İzlemenizi tavsiye ederim.

Alana girdikten sonra sol tarafınızda kafeterya, sağ tarafınızda ise tuvaletler bulunuyor. Arkeolojik alana doğru bir süre yürümeniz gerekiyor. Alana giriş için kuzey batı tarafında çift taraflı merdivenleri kullanıyorsunuz. 111 basamaklı olan bu merdiveni çıkınca karşınıza Tüm Uluslar Kapısı çıkıyor. Persepolis’e davet edilen Pers kabileleri soyluları sağ taraf, boyunduruk altındaki ulusların soyluları ise sol taraf merdivenlerini kullanırlarmış.

Tüm Uluslar Kapısı

Aslı dört ama günümüze ulaşan 3 sütunlu Tüm Uluslar Kapısı (ya da Xerxes Kapısı), davet edilen Pers ya da Pers olmayan ulusların temsilcilerinin birbirlerine karıştıkları, Apadana Sarayı ve 100 Sütunlu Salon gibi Konsey Salonlarına yönlendirildikleri kapı olmuş. Ahameniş İmparatorluğu çok sayıda ulustan meydana gelen bir federasyon gibi kabul ediliyor. Savaşlarda yenilen, fetih edilen ülkeler, İmparatorluğa vergilerini verdikleri sürece kendi bildikleri gibi yaşamakta, kukla da olsa kendi kralları tarafından yönetilmekte ve dinlerini özgürce yaşamakta serbesttiler. Bu nedenle imparatorluğun tüm uluslarının temsilcileri bu kapıdan girip bir araya geliyorlardı. Kapının bir duvarında Serhas’ın kazıttığı çivi yazısından eski Pers, Elam ve Babil dillerinden bir yazıt var. Yazıtın altında ise bu ortama hiç uymayan ve zamanında duvara ismini kazıtmış bir kısım gezgin isimleri var. Tam bir vandallık. Üstelik bunların bir kısmı İngiliz ve Fransız diplomat ve devrin ileri gelen insanları.

Şimdi sadece sütunları ayakta kalmış olan kapıyı, zamanında pişmiş tuğla kaplı ve üzerlerinde renkli süslemelerle hayal etmeniz gerekiyor. Kapıdan sonra karşıya devam ederseniz Ordu Caddesi‘ne ve zamanında var olan sağ taraftaki holden devam ederseniz konsey salonlarına yönlendiriliyorsunuz. Sütunların yüksekliği 16,5 metre ama zamanında var olan tavanla yerden yükseklik 18 metreyi buluyormuş. Merdivenlerden çıktıktan sonra karşınızdaki sütunlarda iki yanda insan yüzlü, sakallı bir boğa, kapının arka tarafındakilerde ise insan yüzlü ama bu sefer kanatlı birer boğa (lamassu) kabartması bulunuyor. Mezopotamya Kültüründe önemli olan Lamassu , genellikle insan kafalı, boğa ya da aslan gövdeli ve kuş kanatlarına sahip Asur koruyucu tanrısı. Şehri korurken, imparatorluğun gücünün de bir simgesi. Bugün bile bu heybete şahit oluyorsunuz. Persepolis eskiden de, şimdi de görkemli bir şekilde karşılıyor ziyaretçilerini.

Lamassu-Tüm Uluslar Kapısı

Kapıdan girdikten sonra “Ordu Yolu” boyunca devam ederek Yüz Sütunlu Salona ulaşılıyor. Persepolis’te bazı işler yarım kalmış .Yarım yapılardan biri de Ordu Yolu üzerindeki ikinci bir kapı.

3.Artaxerxes döneminde başlanan bu kapı, o dönemlerdeki iç savaşlar ve Makedon tehlikesi nedeniyle bitirilememiş. Yapımı başlanmış kapının giriş heykelleri ve kızgın bakışlı bir kartalı temsil eden iki büyük başlık yol kenarında görülüyor.

Bazıları bu kuş kafası başlıkları orta çağ folkloruna ait olan Hüma Kuşunun erken temsilleri olarak kabul ediyor. Hüma kuşu (Farsça Homa) çoğu kez cennet kuşu olarak da adlandırılan, görünmeyecek şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli uçan, asla yere değmeyen efsanevi kuş. Sonradan Hüma Kuşu Iran Havayollarının sembolü olarak kabul edilmiş.

Bitmemiş Kapı ve Hüma Kuşu bölgelerini geçtikten sonra karşınıza 100 Sütunlu Salon gelecek. Yapımına Ahameniş kralı Serhas zamanında başlanmış ama bitmesi oğlu Artaxerxes zamanına denk gelmiş. Zamanında 68,50 x 68,50 metre ölçüleri ve kare planı ile Persepolis’in ikinci büyük binasıymış. Salona giren 8 adet kapı var. Kapıların iç yüzlerindeki kabartmalarda kral muhafızları veya taht taşıyıcıları ile gösterilmiş.

Burada alanın tüm sütunlarında gördüğümüz şekil, alta bakan çan şeklinde baza, üstünde diskoid torus, oluklu silindirik sütun, yukarıda çift yönlü boğa başlarından sütun başı.

Bu tarzda toplam 100 adet sütun bulunuyor. Eskiden alanda gezmek daha kolay ve engel yokken, şimdilerde bariyerler konmuş. Bu nedenle kabartmaların çoğunu ancak uzaktan görebiliyorsunuz. Bir de yer yer restorasyonlar var. Bu nedenle iskeleler kurulmuş. İskender’in yangınından en çok burası zarar görmüş.

Apadana veya Seyirci Salonu Persepolis’in açık ara en önemli bölümü. Bu salonda Pers İmparatorluğunun dört bir tarafından ulus temsilcileri krala sunmak için hediyelerini, haraçlarını getirirler ve ona sunarlarmış. Kral da onlara hediyeler verirmiş. Bu tören yılın bahar zamanında yapılırmış. Günümüzde nevruz olarak kutlanan bayram o zamanlardan geliyor. Burası Persepolis’in en eski bölümü sayılıyor. Bizzat Büyük Darius’un tasarladığı geniş bir alan. Bu alanda 72 adet sütun mevcutmuş.

Pers İmparatorluğu tebaası olan ulusların temsilcileri krala hediyeleri sunmak için merdivenleri çıkarak alana ulaşırlarmış. Alanın doğu tarafında olan rölyeflerde her ulusun kendi özel kıyafetleri içerisinde hediyeleri sunarken ki halleri duvarlara kazınmış.

Alana giriş kuzey tarafına kaydırıldığında aynı anlatım kuzey duvarına da kazınmış. Böylece ulusların temsilcileri hediyelerini sunmak ve hediyelerini almak için beklerlerken kendi hallerini de rölyeflerde görebiliyorlarmış. Kralın yüceliğini ve gücünü, tebaasına ise durumunu hatırlatmanın sanatsal dışa vurumu.

Duvara kazınan ve Pers İmparatorunun tebaası olan uluslar; Trakyalılar, Sagartiyanlar, Baktriyalılar, Mısırlılar, Aryanlar, Partlar, Elamitler, Medler, Karyalılar, Araplar, Soğdlular, Gandaralılar, Sakalılar, Suriyeliler, Babilliler
Ermeniler, Nubyalılar, Libyalılar, Hintliler, Arakozyalılar, Yunanlılar, Kapadokyalılar, Lidyalılar. Tam 23 ulusu Pers İmparatorluğu sınırları içine katmayı başarmışlar. Bu ulusların koyun, boğa, at, deve, şarap, dokuma gibi kendilerine özel ne hediyeleri varsa, kendi özel kıyafetleri içinde sırasıyla krala sunum yapmaları duvarlara kazınmış. Burada dikkat çeken her kafilenin başında bir Pers askeri, ulusların temsilcilerini ellerinden tutup imparatora götürürken gösterilmiş.

Rölyefler içerisinde hem doğu ve hem de kuzey duvarlarında merkezde olan bir rölyef var. Burada Pers ve Med askerleri sağlı sollu dizilmişler. Ortada bulunan kısım ise kazınmış ve pek belli olmuyor.

Ortada Büyük Dairus, arkasında oğlu Serhas ve 2 tane tütsü yapan Pers hizmetçi bulunduğu düşünülüyor. Bir de krala tebaa olan ulus temsilcilerini sunan görevli var rölyefte.

Son olarak da aslan ve boğanın mücadelesi figüre edilen rölyeften bahsedeyim. Aslan ve boğa mücadelesi. alanda sıkça görülen ve Pers coğrafyasında çok eski çağlara ait olan bir İran motifidir. Tam olarak anlamadığımız bir şekilde sonsuzluğu temsil edebilir. Yoğun bir mücadelede yaşam ve ölümün temel güçlerinin, yaşamın devamlılığını sağlayan çatışmanın bir görüntüsü olarak düşünülüyor. Alandaki en güzel rölyef diyebilirim.

Hazine binası, Persepolis’te bulunan en eski yapıymış. Apadana’da uluslardan toplanan haraç bu salonda saklanırmış. Bir diğer bina ise Apadana ile 100 Sütun Salonu arasında bulunan ve iki yapıyı birbirine bağlayan Tripylon (Üçlü Kapı) adı verilen bina. Kimi bilim insanı Tripylon’un aslında kralın danışmanlarını kabul edebileceği bir buluşma yeri olduğunu (bu nedenle buraya Konsey Salonu diyorlar), kimisi de buranın sadece üç bina arasındaki anıtsal bir koridor olduğunu vurguluyor.

Alanın diğer anıtlarından bir tanesi de Darius’un Sarayı-Taçara. Burası Apadana, hazine ve Serhas’ın Sarayına göre daha iyi durumda. Yangından sanki sadece ahşap kısmı gitmiş gibi. Bu sarayı kendine yaptıran Darius, içinde kalamadan ölmüş. Sarayı oğlu Serhas bitirmiş.

Serhas’ın Sarayı Bağlantı Merdivenleri-Faravahar-Persepolis/İRAN 2022

Darius Sarayı’nın yanında Serhas’ın Sarayı (Hadish Sarayı) bulunuyor. Serhas, İskender’in ve Makedonların gözünde Atina’yı yağmalayan Pers İmparatoru kabul edildiğinden en çok zarar gören yer olmuş. Bir kaç kalıntı dışında bir şey de kalmamış.

Bu bölümde son olarak da “Kraliçe’nin Yeri” veya “harem”i anlatalım. Burası Persepolis terasının güneydoğu kesiminde bulunan birkaç yapıya verilen isim . Bu binalardan biri, aşağı yukarı yeniden inşa edilmiş ve şu anda müze ve Persepolis arkeolojik kompleksinin ofisi olarak kullanılıyor. Burayı mutlaka gezmelisiniz. İçeride kazılardan çıkan bazı eserler de sergileniyor.

Altı tane bitmiş Ahameniş kraliyet mezarı var. Bunlardan dördü Nakş-ı Rüstem’de ve ikisi Persepolis’te keşfedilmiş. Nakş-ı Rüstem’deki dört mezar Büyük Darius I, Xerxes , Artaxerxes I ve Darius II’ye ait . Daha genç görünen Persepolis mezarları, sonraki iki kral Artaxerxes II Mnemon ve Artaxerxes III Ochus adlı krallara ait olmalı diye düşünülüyor. Persepolis’te alandan uzakta görünen mezarın, ancak fotoğrafını çektim. Persepolis gezisi en az 3-4 saat isteyen bir gezi. Apadana’da ve Tüm Uluslar Kapısında gerektiği gibi vakit harcayınca oraya vakit kalmadı. Eğer sizin de vakit sorununuz varsa bence siz de esas kraliyet mezarları gezisini Nakş-i Rüstem’e saklayın derim

Persepolis uzun ve ayrıntılı bir yazı oldu ama İran gezimde benim için merkezde olan bir yerdi. Bu yazı alanı gezerken, gezdiğiniz yere daha farklı bir gözle bakmanızı sağlayacaktır.

Gezekalın

07.07.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Şuşter Tarihi Hidrolik Sistemi/Daniel’in Mezarı

Bugün İran gezimizde çok önemli bir gün olacak. İran gezi programı yaparken Ahvaz’da konaklama yapmanızı ve civarda olan Susa, Şuşter, Çoğa Zenbil ve Danyal Peygamber’in Türbesini gezmek için genişçe zaman ayırmanızı tavsiye ederim. Binlerce yıl öncesinden ayakta kalmış bir ziggurat olan Çoğa Zenbil 1979, Şuşter Tarihi Su (Hidrolik) Sistemi 2005 ve Susa Arkeolojik Sit Alanı 2015 yıllarında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınmışlar. Yani sizin anlayacağınız bir gezi günü içinde 3 tane önemli yeri ziyaret edeceğiz. Bir gezgin için bugün önemli bir gün olmasın da, hangi gün olsun? Bu gezi yazısını yazarken yazıya koyacağım fotoğraflar arasından, başlık fotoğrafı seçerken bile çok zorlandım. Bu bölümün yazıları uzun olacağından birkaç bölüm halinde sunmak uygun olacak diye düşündüm.

Dicle ve Fırat Nehirleri arasında kalan bölge, Mezopotamya, tarihte Babil, Sümer, Akad, Asur ve Elam gibi çok sayıda uygarlığa ev sahipliği yapmış. İran’ın güneybatısında M.Ö. 3000’li yıllarda var olmuş antik bir medeniyet olan Elamlılar bugünkü İran’ın güneybatısındaki Huzistan eyaleti ve civarındaki topraklarda hüküm sürmüşler. M.Ö. 646 yılında Asurlular tarafından son Elam Hanedanı ortadan kaldırılıncaya kadar da varlıklarını sürdürmüşler. Sümer, Akad, Babil gibi devletlerle etkileşmişler, dil ve kültürel etkilerini kendilerinden sonra gelen medeniyetlere aktarmışlar. Bugün yazıma bu binlerce yıl öncesinin kadim uygarlığını konu etmemin nedeni Elamlıların bir süre başkentliğini yapmış olan Susa Arkeolojik Sit Alanı, günümüze ulaşan en önemli zigguratın bulunduğu Çoğa Zenbil ve Şuşter Hidrolik Sistemi gibi antik Elam bölgelerine gezi yapacağımızdandır. Bölge için kesinlikle bir tam gün ayırmalısınız ve Susa Müzesini de programa almalısınız. Müze konusu açılmışken Kaçar Hanedenından Nāṣer-al-Din Şah 1895 yılında İran’da kazı yapma tekelini Fransızlara para karşılığı vermiş. Anlaşma gereği Fransızlar kazılarda çıkan tüm değerli metallerin ağırlıkça değerinde bir tazminatı da o dönem İran yönetimine ödemişler. Böylece kazılarda çıkan eserler Fransa’ya götürülmüş. Yani bölgeye ait kazılarda çıkan eserlerin en güzellerini Şusa ve Tahran müzelerinde değil ama Fransa’da Louvre Müzesinde görebilirsiniz.

Biz gezimize sabahın erken saatlerinde önce Ahvaz’dan 92 km ötede bulunan Şuşter Hidrolik Sistemini ziyaret ederek başladık. Gezi boyunca en çok etkilendiğim yerlerden bir tanesi olan Şuşter Tarihi Hidrolik Sistemi Akamenişler zamanında başlayan ve Sasani Döneminde biten, kıt olan suyun en efektif şekilde kullanılmasını amaçlayan karmaşık bir su dağıtım sistemi. Sistemde barajlar, köprüler ve kanallar var. Su akış debisi yüksek olan Karun Nehri‘nin suyundan ve gücünden en azami şekilde faydalanmak için tasarlanmış bir sistem. Büyük Darius’un M.Ö. 5 yüzyılda başlattığı çalışmalar, M.S. 3. yüzyılda tamamlanmış.

Şuşter Hidrolik Sistemi, antik çağlarda yarı çöl arazilerini yerleşime açmak için geliştirilen hidrolik tekniklerin benzersiz bir örneği. Dağlardan aşağı akan bir nehri kanallarla yönlendirmişler, büyük ölçekli inşaat mühendisliği yapılarını kullanarak ve kanallar oluşturarak, suyun geniş bir alanda (tarımsal, bireysel, ve değirmenlerde olduğu gibi) ve birden fazla amaçla kullanımını mümkün kılmışlar. Değirmenlerde buğday, susam öğütmüşler. Suyu tarım arazilerine yönlendirmişler ve su olmayan yerlere su götürmüşler.

Büyük Darius, inşa ettirdiği basit kanallarla Karun Nehri suyunu Şuştar’a yönlendirmiş. Sisteme esas mükemmelliğini veren ise aslında Romalı mühendisler olmuş. Burası Roma İmparatorluğunun doğudaki en uzak noktada inşa ettiği baraj ve köprü sistemi olarak kabul ediliyor. Romalılar aslında sisteme gönüllü olarak katkıda bulunmuş değiller. Sistemin ana bölümlerine onların verdikleri katkı zorunluluktan diyelim.

“Nasıl?” diye merak ederseniz anlatayım; Sasani Kralı 1. Şapur Edessa Savaşında (MS 260) Roma İmparatoru Valerian’ı yenerek, kalan tüm Roma Ordusu ile birlikte esir almış. Kaynakların bir kısmı Şapur’un, Valerian’ı aşağılayarak ve işkencelerle öldürttüğünü yazıyor. Başka bir kaynakta ise tarihçiler farklı bir iddiada bulunuyorlar. Şapur, esir Roma İmparatoru ve en azından işine yarayacak mühendislerine hayatları karşılığı, Roma mühendisliğini kendi ülkesinde uygulama şansını vermiş. İlerleyen günlerde anlatacağım Nakş-ı Rüstem’de var olan Şapur’un atı önünde ondan aman dileyen Valerian rölyefi biz orayı gezdiğimizde tadilattaydı.

Benim fotoğrafımın yanındaki daha önceden çekilmiş ve internetten bulduğum fotoğrafta tadilatsız halin fotoğrafındaki Valerian’ın aşağılanması sahnesi, Tak-ı Bostanda Hüsrev ve Ahura Mazda’nın ayakları altındaki Romalı’nın aşağılanması kabartmasında olduğuna göre daha naif sayılabilir. Şapur, savaştaki başarısı üzerine Bişapur’da kendine bir saray inşa ettirmiş. Bizim de gezdiğimiz bu alandaki bir bina, Valerian Sarayı olarak anlatıldı ve gezdirildi. Anladığım kadarı ile Şapur, işine yarayacağını düşündüğünden savaşta mağlup ettiği İmparator Valerian’ı rölyeflerde aşağılamış ama yaşamasına izin vermiş, saraycık denilecek bir yeri de esiri olan Valerian’a ayırmış. Ama Romalıların iş gücü ve mühendislik bilgileri karşılığı olarak yapmış bunu. Bişapur’daki saray yapısında, başka herhangi bir Pers şehrinde görülmeyen kadar Roma tarzı mimari ve şehir planı uygulanmış.

Aralarında Roma Mühendislik birlikleri de olan bu muazzam iş gücü Şuşter’de Dairus döneminde başlanan hidrolik sistemini daha işlevsel hale getirmek için çalışmışlar. Bu iş gücü ve Roma Mühendisleri eski Elam ve Mezopotamya geleneksel yapılarının üstüne Ab-i Gargar adlı bir kanal ve Karun Nehrinin su akışını yapay su yoluna yönlendiren Band-e Kaisar ve Band-e Mizan adlı iki baraj inşa etmişler. Band-e Kaisar “Sezar’ın Bendi” anlamına geliyor. Bu bile aslında Şapur’un, esiri Valerian’a, işine yaradığı için iyi davrandığı görüşünü destekler nitelikte. 1885 yılında bir depremde Sezar Bendi kısmen yıkılmış. Ancak Gargar Kanalı hala iş görüyor.

Aracımızdan indikten sonra alana gitmek için yürüdüğümüz Shari’ati Caddesi Köprüsünden Şuşter Hidrolik Sistemine tepeden bakıyorsunuz ve manzara harika görünüyor. Sistem sizi büyülüyor. O zamanların şartlarında böyle bir sistemin kurulması ve günümüzde bile hala çalışıyor olması insanı hayrete düşürüyor.

Alana kemerli bir kapıdan giriyorsunuz. Biz gezdiğimiz zaman orta alana giden yolu kapatmışlardı. Küçük su kanalları, suyu değirmenlere yönlendiriyor. Bir zamanlar 50 ye yakın su değirmeni varmış ama günümüzde sadece 8 tanesi çalışır vaziyette.

Burayı içeriden gezdikten sonra geldiğiniz girişten çıkarak caddeyi devam edin ve bu güzel esere bir de daha yukarıdan ve tam karşıdan bakın.

Bir başka tavsiye edilen ve Şuster Hidrolik Sistemi’nin en güzel panoramik manzarasını görebileceğiniz yer de Tarihi Marashi Evi imiş. Bizim oraya gitmemiz için zaman yoktu. Ama vakti olanlar o evin terasından çok güzel fotoğraflar çekecektir.

Aslında Şuşter gezisi sonrasında önce Çoğa Zenbil’e, Sonra da Susa Arkeolojik Sit Alanı ve Daniel’in Mezarına gittik. Ama ben yazıyı iki kısımda bitirebilmek için bu yazıda Daniel’in (Danyal) Mezarını da anlatacağım.

Daniel’in Türbesi, çam kozalağı şeklinde, 20 metre yükseklikte ve 5 metre çapında kubbesi ile Susa’da her yerden rahatlıkla fark edebileceğiniz bir yer. Böyle bir kişinin yaşadığı bile tartışmalı ama İncil’de adı geçiyor. Babil’de Nebukadnezar döneminde yaşamış. Bulunduğu yere bolluk, bereket ve sağlık getirdiğine inanılıyor.

İlk türbe Selçuklularca, son hali ise 1870 yıllarında yapılmış. Hıristiyanlarca ve Bahailerce peygamber kabul edilen Yahudi bir karakter. Kendisi tartışmalı ama mezar yerine Türkiye (Tarsus) ve Özbekistan (Semerkant) da sahip çıkıyor.

İçeri girdiğimizde duvarları ve tavanının kırık aynalarla kaplı olduğu salonda onlarca kişinin dualar ettiğini, süslü bir kafes şeklindeki mezar çevresinde dolanarak onu öptüklerini göreceksiniz. Bunun yanında dışarının sıcak ortamından kaçıp, klimaların serinliğinde yatarak dinlenenlere de şahit olabiliyorsunuz. Şuşter ve Çoğa Zenbil’den sonra burası bana biraz yavan geldi diyebilirim. Vaktiniz yeterli ise tabii ki kaçırmayın, sonuçta ortamda saatler geçirmeniz gerekmiyor.

Bu güzel günün diğer gezi yerleri olan Susa ve Çoğa Zenbil bir sonraki yazımın konusu olacak.

Gezekalın

21.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI-TEBRİZ-2

Tarihin her döneminde İran’ın Batıya açılan kapısı olmuş, İpek ve Baharat Yollarının kesiştiği alanda kurulu Tebriz. İran’ın en kalabalık dördüncü şehri. Kimisi şehrin adının Farsça Teb (ateş), Riz (döken) kelimelerinden, kimisi de Kıpçak Türkçesinde “Dağ Arası” anlamına gelen “Tavris” kelimesinden geldiğini ileri sürüyor. İran’ın tamamında kendinizi rahat hissediyorsunuz. Ancak en çok da Tebriz’i gezerken bu hisse sahip olacaksınız. İran’da hemen her yeniliğin ve ilkin başladığı şehir olarak tanımlanan Tebriz, tarih boyunca çok sayıda uygarlığa da başkentlik yapmış.

İran gezimizde, kar yağması hariç, her mevsimi yaşadık diyebilirim. İran’a Mayıs ayı içinde gidecekseniz polar, yağmurluk gibi giysileriniz, tişörtlerinizle birlikte bavulunuzun bir köşesinde olmalı derim. Tebriz gezimizi de karanlık, puslu ve yağdım-yağacak bir havada yaptık. Tebriz’de, kaynaklarda Arg-e Tebriz, Sitadel, Ali Şah Cami, Ali Şah Mescidi gibi farklı adlarla da bulabileceğiniz yeri ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Geçmişte yaşanan depremler, savaşlar gibi bazı nedenlerle, bugün sadece 30 mt genişlikte, 10 mt kalınlıkta, 25 mt yükseklikte duvarlarıyla abidevi eyvan şeklinde kapı ayakta kalmış. Küçük bir bölümü ayakta kalsa da, bu hali bile eserin zamanında müthiş bir yer olduğu hakkında fikir veriyor.

Bu yapı İlhanlılar zamanından kalmış. Cengiz Han’ın torunlarından Hülagü Han’ın kurduğu bir Moğol devleti olan İlhanlılar, aslında başlarda Budizm, Hıristiyanlık gibi dinleri kabul etmişler. Müslümanlık dinini seçen ilk İlhanlı hükümdarı Gazan Han olmuş Onun ölümünden sonra İran’ın başına geçen Olcaytu ise hemen her dini denemiş. Sonunda Müslümanlığın Şii mezhebinde karar kılmış. İşte Tebriz’deki Ali Şah Mescidi (Camisi), Olcaytu Han’ın Veziri Taceddin Ali Şah tarafından 1310 yıllarında yaptırılmış. Zamanında medrese, tekke gibi bir kompleks yapı şeklindeymiş. Tamamlandıktan kısa süre sonra çöken cami yerine kale yapılmış. İçinde bir zamanlar var olan cami nedeniyle de Ali Şah Camisi adı kalmış. Yüksek duvarlarında bir zamanlar idam edilen insanlar sallandırılmış. Ali Şah Cami hemen yanında ise Yeni Cuma Camisi ve külliyesi bulunuyor.

Tebriz gezimize Meşrutiyet Binası ile devam ediyoruz. Kapalı Çarşı ve Eski Cuma Camisine yakın bir alanda bulunan bu bina İran tarihinde önemli yerlerden sayılıyor.

19. yüzyılda İran, Avrupalı güçler karşısında güçsüzlük ve çaresizlik yaşamış. O dönemde İran’da yönetimde Kaçar Hanedanı bulunuyor. İran’ı yöneten bu son Türk hanedanından daha sonra ayrıntılı olarak bahsedeceğiz. Özellikle 19. yy. sonunda İran ve Rusya arasında yaşanan savaş bu çaresizliği bütün çıplaklığıyla ortaya koymuş. İran bu gelişmeler karşısında Rusya’nın rakipleri konumundaki İngiltere ve Fransa’ya yakınlaşmaya çalışmış ve bu yakınlaşmayla bir kez daha zayıflığını ve çaresizliğini derin bir şekilde görmüş. İran Meşrutiyet Hareketi, büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde gelişen Tanzimat ve Meşrutiyet hareketlerinin etkisi altında kalmış.19. yüzyılın sonlarında gerileyen ve toprak kaybeden İran’da dönemin aydınları ve ileri gelenleri duruma son vermek için çareler aramışlar ve yönetime karşı ayaklanmalar yapmışlar. Settar Han, Bağır Han, Hacı Mirza Ağa gibi İran Devrimi’nin önemli liderleri bu binada toplanmışlar ve dönemin despot yöneticisi Kaçar Hanedanı Muhammed Ali Şah’a karşı meşrutiyet ilan etmenin yollarını aramışlar. Sonunda İran’da ilk anayasa bu binada 1905 yılında yayınlanmış.

1868 yılında Tebriz kentinin zengin tüccarlarından biri olan Hacı Mehdi Koozekonani öncülüğünde Meşrutiyet Binası inşa çalışmalarına başlanmış ve binayı da dönemin ünlü mimarları arasında yer alan Hacı Vali Mimar Tebrizi inşa etmiş. Bu iki katlı binada Hacı Mehdi Koozekonani Meşrutiyet devriminin liderleri ve üyelerini bir araya getirmiş ve devrime finansal destek sağlamış.

.

Devrimin merkez üssü olan bu bina çok sayıda oda ve salona sahip. Devasa büyüklükte inşa edilmiş olan bu yapının en güzel ve en dikkat çekici nitelikte olan kısmı tavan penceresi ve rengârenk camlarla bezenmiş olan koridoru. Halen müze olan bu bina içinde döneme ait çok sayıda fotoğraf, belge ve objeler ve devrim liderlerinin büstleri sergileniyor. Bu bina toplamda iki kattan oluşmakta olup Kaçar Döneminin mimari yapısından esinlenerek inşa edilmiş.

Tebriz’de ziyaret ettiğimiz bir diğer önemli yer ise Eski Cuma Camisi oldu. Tebriz Kapalı Çarşısı arkasındaki bu tarihi caminin çarşıya ait olarak inşa edildiğini düşünenler de var. Son derece görkemli bir yapı. Ne zaman yapıldığı konusunda tartışmalar devam etse de, Selçuklu mimarisinden güçlü dokunuşlar taşıyor.

Tebriz’in en önemli gezi yeri şüphesiz ki Bazar e Tebriz ya da Tebriz Kapalı Çarşısı. Tebriz Kapalı Çarşısı dünyanın en büyük çarşılarından biri. İçinde 24 kervansarayın ve 7350 dükkanın olduğu çarşının yollarının uzunluğu 3,5 kilometreyi buluyor. Yaklaşık 1000 yaşında olduğu söylenen çarşı bugünkü görüntüsüne 15. yüzyılda kavuşmuş. Burası Temmuz 2010 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Böylece biz de İran’daki ilk Dünya Mirası Listesi yerlerinden birini, daha ilk günden ziyaret etmiş olduk.

Günümüzde Tebriz’de çok sayıda modern mağaza ve alışveriş merkezi kurulmuş olmasına rağmen, Tebriz Kapalı Çarşısı hala, sadece Tebriz’in değil, bütün İran Azerbaycan’ının ticari merkezi olmayı sürdürüyor.

O gün çarşıyı gezdiğimizde, İran’da gezdiğimiz diğer kapalı çarşılara göre daha az bir kalabalık vardı, Ramazanın son günü olmasındandır diye düşündük.

Çarşı içinde çok sayıda dükkan var ve nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Hele bir de turla ve grupla gittiğiniz zaman keyiflice gezilmesi mümkün değil. Yapı, Amir Çarşısı (altın ve mücevher kısmı), Muzafferiye (halı çarşısı), ayakkabı çarşısı ve çeşitli alt çarşılardan oluşan büyük bir ticaret merkezi. Biz halıcılar çarşısında daha uzun zaman geçirdik. Zaten halı pazarı, kapalı çarşının en zengin, en görkemli, en çok turist çeken bölümü ve İran’ın halı ticaretinin büyük bölümü burada yapılmaktaymış. Dokuma ile yaratılan halı tablolara ilk kez bu çarşıda vuruldum.

Yapım tarihi tam olarak bilinmeyen dünyanın en büyük tuğla bina yapılarından, en büyük kapalı çarşısı olan Tebriz Kapalı Çarşısının tarih boyunca en hareketli zamanı, Tebriz’in Safevi Devleti’nin başkenti olduğu 1500’lü yıllarmış.

Tebriz gezimizin son durağı El Gölü oldu. 1979 İran Devrimi’ne kadar gölün ismi Şah Gölü olarak biliniyor. Devrim sonrası ise gölün adı “Halkın Gölü” anlamına gelen “El Gölü” olarak değiştirilmiş.

Parkın ne zaman kurulduğu belli değil ama ilk olarak Akkoyunlu Döneminde tarımsal amaçlı bir su kaynağı olarak kullanıldığı yazılıyor. Safeviler Döneminde ise kraliyet için göl ve çevresindeki parkta düzenlemeler yapılmış. Göl çevresinde yürüyüş alanı ve zamanında Kaçar hanedanlığı tarafından yazlık saray olarak kullanılmış yapı var. Göl denen ama aslında 200 metre çaplı kocaman bir havuz olan El Gölü’nde derinlik 12 metreyi buluyor. Gölde bot turu yaptırıyorlar.

Tebriz de insanlar Ramazanın son orucu da tutulup, iftarını yaptığından burası oldukça kalabalık. Göl çevresinde turlayıp, iyice kararmış havada son fotoğraflarımızı alıp, civarda bulunan restoranlardan birine akşam yemeği için gittik. Tabii ki Tebriz’de ilk günden İran’ın güzel yemekleri ile tanıştık. Ama İran yemekleri ve lezzetleri ayrı bir bölüm olarak anlatılmayı kesinlikle hak ediyor. Bu nedenle bu kısmı en sona bıraktım.

Hem günü ve hem de Tebriz gezimizi, El Gölü’nü tepeden gören otelimizde geceleyerek sonlandırdık.  Sevgili Sanal Gezginler, bu bölüm ile Tebriz bölümünü bitirmiş olduk.

Gezekalın

03.06.2022