
İstanbul Havalimanı’ndan tam vaktinde havalanan Türk Hava Yolları uçağı, yaklaşık bir saatlik keyifli bir gökyüzü mesaisinin ardından Sofya Havalimanı’na teker koydu. Artık Bulgaristan topraklarındayız…

Beklediğimizden çok daha hızlı ilerleyen pasaport kontrolü ve bavul telaşının ardından, dışarıda bizi güler yüzleriyle karşılayan Pavlina ve Türk rehberimiz Beyhan ile buluştuk. Kısa bir tanışma faslı ve heyecan dolu gezi rotamızın son rötuşlarını dinledikten sonra, tekerlekler bu kez Sofya’nın güneyine, Balkanlar’ın adeta ruhunu barındıran Rila Manastırı’na doğru dönmeye başladı.

Başkenti merak edenler için küçük bir not: Sofya’yı gezinin son gününe, yani büyük finale sakladık! Şimdilik yollar sakin, trafik telaşsız ve daha havalimanı çıkışında bile göz alabildiğine uzanan asude bir yeşillik bize eşlik ediyor. Yolculuk asıl şimdi başlıyor…

Sofya’yı arkamızda bırakıp güneye doğru süzülürken, bizi Rila Manastırı’na kadar yaklaşık iki saat sürecek 140 kilometrelik şahane bir rota bekliyor. Şahane kelimesi bile bazen yetersiz kalıyor; zira etrafımızda tabiricaizse insanın gözlerini yoran, başını döndüren muazzam bir yeşillik var. Bu görsel şölene yol kenarlarında öbek öbek açmış, adeta bize el sallayan kıpkırmızı gelincikler eşlik ediyor.

Yol boyunca gözümüzü alan o muazzam yeşillik, Bulgaristan’ın en büyük koruma alanı olan Rila Milli Parkı’nın ta kendisi. Yaklaşık 810 km2‘lik devasa bir alanı kaplayan park; ülkedeki diğer iki milli park olan Pirin ve Merkez Balkan Milli Parklarından çok daha geniş. Ülkenin en yüksek tepesi olan Musalla Zirvesi de Rila Dağı üzerinde bulunuyor.


Rila, adını Trak dilinde “bol sulu dağ” anlamına gelen “Roula” kelimesinden alıyor. Hakikaten de dağ, adının hakkını sonuna kadar veriyor. Milli parkın yüksek kesimlerinde, buzulların erimesiyle oluşmuş kristal berraklığında 120’den fazla buzul gölü bulunuyormuş.

Bulgaristan’ın en önemli manevi hamisi kabul edilen Aziz Ivan Rilski (Rilalı Aziz Ivan), 10. yüzyılda tamamen “münzevi” (inzivaya çekilen kişi) yaşam tarzının bir gereği olarak Rila Dağları’nı seçmiş. Onun bu zorlu coğrafyayı tercih etmesinin arkasında hem dönemin sosyo-politik iklimi hem de kişisel inanç dünyası yatıyor. Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun (özellikle Çar Simeon dönemi) altın çağını yaşadığı o yıllarda, kilise ve devlet kurumları büyük bir zenginlik ve ihtişam içindeymiş. Aziz Ivan; kilisenin bu aşırı dünyevileşmesine, saray yaşamının yozlaşmasına ve maddiyata dayalı düzene tepki duymuş. Tanrı’ya gerçekten yaklaşabilmek için toplumdan, unvanlardan ve konfordan tamamen uzaklaşması gerektiğine inanmış. Sonunda da o dönem için aşılamaz kabul edilen Rila Dağları’nda inzivaya çekilmiş. Rila’da bir ağaç kovuğunda, ardından da bugün hala ziyaret edilebilen karanlık, dar bir taş mağarada 7 yıl boyunca neredeyse hiç insan görmeden, sadece dua ederek ve doğanın sunduklarıyla beslenerek yaşamış.

Aziz Ivan aslında bir manastır kurmak ya da bir topluluğa liderlik etmek istememiş; onun tek arzusu yalnız kalıp Tanrı’ya yakınlaşmakmış. Ancak onun bilgeliğini ve mucizelerini duyan müritler, peşinden Rila Dağları’na gelmeye başlamışlar. İlk manastır yerleşkesi, aslında bugün gördüğümüz görkemli yapının olduğu yerde değilmiş; Aziz Ivan’ın yaşadığı mağaraya çok daha yakın, mütevazı ahşap kulübelerden oluşuyormuş. Bu ilk kilisenin bulunduğu yerde yanda fotoğrafı görülen bir şapel bulunuyor. Ancak azizin 946 yılındaki ölümünden sonra, onun kutsal emanetlerini ve anısını korumak isteyen müritleri; kış şartlarına daha dayanıklı, çığ ve sel tehlikesinden uzak, su kaynaklarına daha yakın olan bugünkü nehir yatağı kenarındaki vadiyi seçmişler. Böylece azizin ölümünün ardından müritleri, onun mütevazı mezarı etrafında toplanarak bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, yüzyıllar boyunca Osmanlı döneminde bile Bulgar kültürünü, dilini ve Ortodoks inancını diri tutan o muazzam Rila Manastırı külliyesini inşa etmeye başlamışlar. Günümüze kadar ulaşan bu ibadethane, Orta Çağ savunma mimarisiyle Balkan estetiğinin harmanlandığı, muazzam bir açık hava müzesi.

Rila Manastırı yüzyıllar boyunca yangınlar, yıkımlar ve istilalar görmüş; fakat her defasında sadık koruyucuları tarafından daha da görkemli bir şekilde yeniden ayağa kaldırılmış. Burası bir ibadethane olduğu kadar, bir ülkenin hafıza odası. Bugün gördüğümüz o büyüleyici yapı, aslında 19. yüzyıldaki büyük yangından sonra yükselen “Bulgar Uyanışı” mimarisi izlerini taşıyor.

Dağların gölgesine gizlenmiş, dışarıdan bakıldığında adeta aşılmaz bir kaleyi andıran (kale-manastır), ancak kapısından içeri girdiğinizde sizi revaklı avluları, yüzlerce keşiş odası ve ortasındaki Hrelio Kulesi ile bambaşka bir zamana ışınlayacak o devasa yapıya varmak üzereyiz. Fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmak için sabırsızlanıyorum.

Rila Manastırı’nın surlarında iki ana giriş kapısı bulunuyor ve ikisi de açıldıkları şehirlerin ya da bölgelerin isimlerini taşıyorlar:

Dupnitsa Kapısı (Dupnishka Porta): Batı tarafında yer alan ve genellikle ziyaretçilerin ilk karşılaştığı, manastıra ana girişi sağlayan kapı. Biz de bu kapının önünde araçtan indik.

Samokov Kapısı (Samokovska Porta): Doğu tarafında yer alan ve adını Samokov kasabasından alan diğer büyük kapı. Fırın ve eski değirmen gibi çiftlik bölümleri bu kapının yakınında bulunuyor.

Dışarıdan aşılmaz bir Orta Çağ kalesi gibi duran bu manastırın avlusuna adım attığınızda, sizi ilk vuracak olan yapı, asırlık ahşap kokusuyla manastırı sarmalayan devasa revaklı galeriler oluyor.

Bu katlarda keşişlerin inzivaya çekildiği küçük odalar ve dönemin aristokrat misafirlerinin ağırlandığı, tavanları el işçiliği ahşap oymalarla bezeli büyük odalar bulunuyor. Koridorlarda yürürken sanki zamanın durduğu hissine kapılıyorsunuz.

Avlunun tam merkezinde, kubbeli ve göz alıcı mimarisiyle manastırın kalbi olan Başkilise (Meryem Ana’nın Doğuşu Kilisesi / Rozhdestvo Bogorodichno) yer alıyor. 19. yüzyılın ortalarında (büyük yangından sonra) inşa edilen kilisenin dış revaklarını süsleyen o rengârenk, canlı freskler, dönemin en ünlü ressamı Zahari Zograf ve ekibinin fırçasından çıkmış. Özellikle dış revaklardaki (giriş tavanları ve duvarları) kıyamet günü, cennet, cehennem ve adalet sahneleri doğrudan onun eseri. İyilik ile kötülüğün, cennet ile cehennemin amansız savaşını o kadar canlı anlatıyor ki, saatlerce bakabilirsiniz. Tabii bunun için buraya koca bir günü ayırmanız gerekiyor.




Bu arada manastırın ancak avlusundan fotoğraflanmasına izin verildiğini öğrenince şoke oldum. İç kısımlardan ve 4-5 katlı ahşap keşişhane ile misafirhanelerin koridorlarından bile fotoğraf çekilmesine müsaade etmiyorlar ve bu konuda çok katılar. Fresklerin bulunduğu iç kısımlarda flaş kullanımının yasaklanmasını anlıyorum ama avlu hariç hemen her yerdeki bu katı fotoğraf yasağına pek anlam veremedim doğrusu.

Biz önce kilise kısmını gezdik. Kilisenin dışındaki o renk cümbüşünün ardından Başkilise’nin ağır ahşap kapısından içeri süzüldüğünüzde, bambaşka bir dünyaya adım atıyorsunuz. Dışarısı ne kadar aydınlık ve canlıysa, içerisi o kadar loş, mistik ve insanı kendi içine döndüren bir derinliğe sahip. İçeri girdiğinizde gözünüzün ilk göreceği şey, kilisenin tam karşısını boydan boya kaplayan o muazzam ikonostasis (altar perdesi) oluyor.

Tamemen ahşap oymacılığıyla yapılan bu devasa perde, bütünüyle saf altın varakla kaplı. Loş ışıkta, yanan mumların titrek alevi bu altın yüzeylere çarptığında içeride adeta mistik bir parlaklık oyunu başlıyor. Yapımı tam üç yıl süren bu ikonostasis, Bulgaristan’daki en büyük altar perdesi olma özelliğini taşıyor ve üzerinde yüzlerce bitki, çiçek ve hayvan motifi gizliyor.

Dışarıda Zahari Zograf’ın fırçasından çıkan o meşhur sahneler, içeride de tüm ihtişamıyla devam ediyor. Kilisenin kubbesinden tabanına kadar neredeyse tek bir santimetrekare bile boş bırakılmamış. Duvarlar; İncil’den sahneler, azizlerin portreleri ve özellikle manastırın hamisi olan Aziz Ivan Rilski’nin hayatından kesitlerle dolu. Yüzyılların getirdiği is ve mum dumanı bu fresklere sinmiş; bu da içerideki o asırlık yaşanmışlık hissini iyice artırıyor.

Kilisenin ikonostasisinin hemen sol tarafında, üzeri kadife örtülerle ve gümüş işlemelerle bezeli ahşap-metal bir sandık içinde, manastırın kurucusu ve Bulgaristan’ın en önemli azizi kabul edilen Rilalı Aziz Ivan’ın bozulmamış eli (rölikleri) bulunuyor. Yıl boyunca binlerce hacı ve ziyaretçi sadece bu sandığa dokunup dua etmek için buraya geliyor. Bu noktada öne eğilerek saygılarını sunan insanlar görürseniz anlayın ki doğru yerdesiniz. Aşağıdaki fotoğraf tabii ki bana ait değil, açık kaynaklardan bulup paylaştım.

Kafanızı yukarı kaldırdığınızda ise o yüksek kubbelerden sarkan, pirinç ve kristal karışımı devasa avizeler dikkatinizi çekiyor.

Kilise kısmından sonra diğer bölümler için bilet alıp gezimize devam ettik. Önce manastırın müze kısmını gezdik. Müze; manastırın zengin geçmişini, Osmanlı padişahlarının verdiği fermanları, eski silahları, ikonaları ve paraları barındırıyor. Ama bizim en çok ilgimizi çeken kısım; Keşiş Rafail tarafından tek bir tahta parçasından, büyüteç kullanılarak ve iğne ucuyla oyularak 12 yılda yapılan, içinde 650 minyatür insan figürünün işlendiği ünlü Rafail Haçı oldu. Müze kısmında çaktırmadan bu müthiş eseri fotoğraflayabildim. Bir gezgin için fotoğraf karelerine o anı hapsedememek korkunç bir şey! Onun için, eğer esere gerçekten zarar vermeyecekse, bu tür yasakları çiğnemekten maalesef kendimi alıkoyamıyorum.

Daha sonra avluyu dört bir yandan kuşatan, beyaz kemerler üzerindeki o muazzam ahşap balkonlu 4 ve 5 katlı binaları gezmeye başladık. Bu katlarda 300’den fazla keşiş odası (kiliya), 4 adet küçük saray şapeli, kütüphane ve farklı şehirlerden gelen misafirlerin ağırlandığı, el işçiliği ürünü ahşap tavanlı misafirhane (Arhondarik) odaları bulunuyor. Konut kanatlarında yer alan ve geziye açık olan odalar, bir görevli eşliğinde tek tek açılarak bize tanıtıldı.

Binaların kuzey bölümünde yer alan devasa mutfak bölümü de ziyaret edilebiliyor. Mutfak, 22 metre yüksekliğinde, yukarıya doğru daralan spiral bir baca sistemine sahipmiş. Geçmişte yüzlerce keşiş ve binlerce hacı için dev kazanlarda yemeklerin pişirildiği bu yeri gezmek, zamanında burada var olan yaşam hakkında oldukça bilgi verici.


En son olarak ise manastırın avlusunda bulunan ve zamana meydan okuyan, en eski ve orijinal tek yapı olan Hrelio Kulesi’ni (Hrelyova Kula) gezdik. 1335 yılında yerel feodal bey Hrelio tarafından hem bir savunma kulesi hem de sığınak olarak inşa edilmiş, 23 metre yüksekliğindeki bu taş kulenin en üst katında küçük bir şapel (Başkalaşım Şapeli) ve çok değerli 14. yüzyıl freskleri yer alıyor.


Bir heves, kulenin tepesinden güzel kareler yakalayabileceğimiz umuduyla daracık merdivenleri tırmandık. Ama ne yazık ki fotoğraf çekilmesine izin verilen bu tek yerde bile arzu edilen fotoğrafları almanız pek mümkün olmuyor; çünkü dışarıya bakan küçük açıklıklar pencerelerle kapatılmış. Bence kuleyi sadece dışarıdan fotoğraflamak daha doğru bir tercih olur; daracık merdivenleri tırmanacağım diye boşuna vakit kaybetmeyin.



Samokov Kapısı’na yakın bir konumda; manastırın kendi kendine yeten ekonomik bir ekosistem olduğunu kanıtlayan, geçmişte ekmek ve un ihtiyacını karşılayan tarihi değirmen ve fırın bulunuyor. Burada bizim pişilere benzeyen ve pudra şekeri dökülerek yenen Rila Ekmeği (Mekitsa) satılıyor. Ayrıca manastır surlarının hemen dışında, ormanlık alanda yer alan Aziz Ivan Rilski’nin Mağarası ve Şapeli ile manastır mezarlığı (kemiklik kilisesi) da bu manevi coğrafyanın ayrılmaz birer parçası. Bizim programda mağara ziyareti olmasına rağmen şiddetli yağmur nedeniyle iptal etmek zorunda kaldık.

Rila Manastırı gezimizi 3 saate sığdırmak zorunda kaldık ve yakında bulunan Gorski Kut Restoran’da yemek yedik. Öğle yemeklerini genellikle çorba, ekmek ve salata şeklinde geçiştirmeye çalıştık. Çorbalar genelde tavuk çorbası, fasulye çorbası, et çorbası veya bizim cacığın bir benzeri olan tarator çorbası oldu. Bulgaristan’ın en çok yenen, adeta ülkenin milli yiyeceği kabul edilen salatası Şopska Salatası‘nı çok sevdik. Bizdeki çoban salatasından en büyük farkı, üzerine Bulgaristan’ın meşhur Sirense (Sirene) adı verilen beyaz koyun veya keçi peynirinin rendelenerek eklenmesi. Peynir küp küp doğranmıyor; salatanın üzerini adeta karlı bir dağ gibi kaplayacak şekilde incecik rendeleniyor.

Rila Manastırı gezisi ve yemek sonrasında Melnik’e doğru hareket ettik. Bundan sonra da yaklaşık 2 saatlik yolumuz var.
Rila Manastırı’nın asırlık ahşap kokusunu ve akarsularının sesini arkamızda bırakıp dağ yolundan aşağıya, Struma Vadisi’ne doğru süzülüyoruz. İstikametimiz, Bulgaristan’ın en küçük ama hikayesi en büyük kasabalarından biri olan Melnik.

Yolculuğun ilk yarım saatinden sonra, sağımızda akan nehrin yoldaşlığında ilerlerken sol tarafımızda göğe doğru aniden yükselen, keskin ve hırçın hatlarıyla dikkat çeken yeni bir dev beliriyor: Pirin Dağları. Rila ne kadar yumuşak hatlı, ulu çamların sakladığı “bol sulu” bir dağ ise, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Pirin Milli Parkı da bir o kadar mermer zirveli, kayalık ve Alpler’i andıran bir hırçınlığa sahip.

Sonunda Melnik’e vardık ve buradaki evimiz olacak Melnik Hotel‘e yerleştik. Otelimiz, kasabaya yukarıdan bakan çok güzel bir konuma sahip. Kısa bir ihtiyaç molasının ardından grup olarak kendimizi hemen Melnik sokaklarına attık. Zaten boylu boyunca uzanan tek bir ana caddesi olan kasabada, doğrudan ünlü Kordopulov Evi‘ne kadar yürüdük. Aslında bugünün son aktivitesi bu müze evi gezmekti ve normalde saat 18.00’e kadar açık görünüyordu. Ancak rehberimizden müzenin kapılarını erken kapattığını öğrenince, bugünün programından ikinci fireyi de vermiş olduk. Tur lideri ve programı yapan kişi ben olunca; kendime mi kızayım, yoksa keyfine göre erken kapatan Bulgar müze görevlisine mi kızayım bilemedim.

Neyse ki Melnik, kapalı kapıların arkasına saklanmayacak kadar cömert bir açık hava sahnesi sunuyor bize. Cadde boyunca müze eve doğru yürürken bir süre güzel ve eski ev fotoğraflıyoruz. Kordopulov Müze Evi’nden içeri giremesek de yönümüzü yukarı çevirdiğimizde karşımıza çıkan o muazzam dış siluet, kaçan hevesimizi fazlasıyla geri getirmeye yetiyor.

Bölgenin en zengin şarap tüccarı olan Kordopulov ailesinin 1754 yılında yaptırdığı bu devasa konak, asimetrik pencereleri, ahşap işçiliği ve altındaki piramit kaya kütlesine yaslanan vakur duruşuyla tam bir mimari şaheser. Akşamüstünün o bulutlu havasının ışığında fotoğraf makinelerimizin deklanşörlerine yükleniyoruz. Daha sonra bu evin yanındaki patikayı takip ederek Melnik’i tepeden gören noktaya ulaşıp, panoramik fotoğraflar almayı ihmal etmiyoruz.




Konağın önünden ayrılıp gözlerimizi biraz daha yukarı, kasabayı bir taç gibi kuşatan o meşhur Melnik Piramitleri’ne çeviriyoruz. Doğa, burada kelimenin tam anlamıyla bir heykeltıraş gibi çalışmış. Kum ve kil karışımı bu devasa kaya oluşumları, rüzgarın ve yağmurun asırlar süren sabırlı dokunuşlarıyla sivri kulelere, mantar kayalara ve adeta Kapadokya’yı andıran peri bacalarına dönüşmüş. Yüksekliği yer yer 100 metreyi bulan bu sarı, toprak rengi piramitlerin üzerine tutunmuş yeşil çalılar ve ağaçlar, akşam güneşinin kızıllığı altında eminim ki daha da güzel gözükecekti. Güneş olmasa da bu grilik, piramitlerin o vahşi ve zamansız dokusunu daha da belirgin kılmış.

Evlerin kiremit çatılarının hemen arkasından adeta birer kale duvarı gibi yükselen bu piramitler, Melnik’e dünyanın hiçbir yerine benzemeyen o dramatik ve tiyatral havasını veriyor. Müze erken kapanmış olabilir ama tam da bu saatte, Melnik piramitleri altındaki bu kasabanın dar ve sakin taş sokaklarında yürümek, programdaki tüm fireleri unutturacak kadar büyüleyici.

Akşam yemeğimizi Aleksova Kashta adlı bir restoranda yedik. Bulgaristan’da özelliği olan yerlerde yemek istiyorsanız mutlaka önceden yer ayırtmanız gerekiyor. Çoğunluğu küçük aile işletmeleri olan bu mekânlarda yer bulmanız problem olabiliyor.


Akşam yemeği tüm gezimiz sırasında yediğimiz en güzel yemek olmasa da içtiğimiz en güzel şarapları kesinlikle Melnik’te yudumladık. Melnik’in arkasını yasladığı o yumuşak kumtaşı piramitleri, sadece görsel bir şölen sunmuyor; altlarına kazılan devasa mahzenlerle şaraplar için asırlardır doğal birer klimalı depo görevi de görüyorlar. Burada şarapçılık, ticari bir işten ziyade, Traklar döneminden beri kesintisiz akan 8000 yıllık bir nehir gibidir.

Melnik şarabı denince, dünya lügatında anlatılan en meşhur hikaye İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill ile ilgilidir. Sıkı bir gurme ve içki tutkunu olan Churchill’in, her yıl Melnik’ten özel olarak 500 litre (yaklaşık iki büyük fıçı) şarap sipariş ettiği ve bu şaraba kelimenin tam anlamıyla hayran olduğu yazılıyor. Onun masasına kadar giden bu lezzetin sırrı ise sadece bu topraklara özgü endemik bir üzümde saklı: Shiroka Melnishka Loza (Geniş Yapraklı Melnik Asması).

Güzel şarap içmeyi sevsem de bir şarap uzmanlığım yoktur. Kaynaklarda Melnik şarapları için “ağırbaşlı, tütün ve deri kokan, yüksek tanenli, güçlü şaraplar” diye yazıyor. Ağırbaşlılığını tam bilemesem de Melnik şarabını çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Güzel bir akşam yemeği ve şarabın ardından oteldeki odalarımıza çekildik. Erken saatte binilen uçağımız bize gün kazandırdı ama 3 saat öncesinden havalimanında bulunma zorunluluğu gece boyu uykusuz kalmamıza neden olmuştu. Yastığa kafamın değmesine 5 cm kala uykuya daldığımı düşünüyorum. Yarına sabahın ilk ışıklarında Melnik’i dolaşmaya çıkacağız.
Gezekalın
Dr Ümit Kuru
06.06.2026


























































































































































































































































































