Tanrıların Büyüdüğü Adalar-Kiklad Adaları / Naxos ve Milos’a Gezi-Giriş

Ege Denizi’nin kalbinde, Kiklad Adaları’nın ortasında kendi küçük ama tarihte önemi büyük bir ada bulunuyor; Delos Adası.

Mitolojiye göre, Zeus’tan hamile kalan ve doğum zamanı yaklaşan Leto, Olympos tanrılarının en güçlülerinden biri olan ve Zeus’un yasal eşi tanrıça Hera’nın lanetinden kaçarken sığınacağı ve doğumunu yapabileceği tek bir karış kara parçası bulamaz. Çünkü Hera, güneş ışığının değdiği hiçbir toprağın Leto’ya kucak açamayacağını buyurmuştur. İşte tam bu sırada, o ana dek denizde başıboş sürüklenen “görünmeyen ada” Adelos devreye girer. Hera’nın lanetinden muaf olan bu yüzen kaya parçasına Leto ayağını bastığı anda, ada dört devasa sütunla deniz tabanına sabitlenir ve adanın adı “görünür, beliren” anlamındaki Delos olur.

Leto, ışığın, kehanetin ve müziğin tanrısı Apollo ile ikizi Artemis’i Delos Adası’nda dünyaya getirir. Delos, tanrıların doğumuyla kutsallığın zirvesine ulaşır. İnsanlar, doğumdan sonra bu ada ile ilgili inanılmaz kurallar koyarlar. Örneğin bu adada ne doğuma ne de ölüme izin verilir. Adanın toprağını ve tapınaklarını “insani lekelenmeden korumak için burada ölmek de, doğmak da kesinlikle yasaklanır. Doğumu yaklaşan hamileler ve ölümü yakın hastalar komşu Rhenia Adası’na taşınır. Sizin anlayacağınız Delos Adası, yaşam ve ölümün ötesinde tamamen kutsal bir alana dönüştürülür. Kirletilmesi en büyük günah sayılan bu dokunulmaz ada, Pers Savaşları sonrasında kurulan Attik-Delos Deniz Birliği’nin ortak hazinesine ve toplantılarına ev sahipliği bile yapar.

Efsanelerin ve tarihin tam ortasında duran kutsal Delos Adası’nı bir çember gibi saran o büyüleyici adalar topluluğuna antik çağlardan beri Kiklad Adaları deniyor. Yunanca “Kyklades”, Türkçe’de “çember oluşturanlar” veya “etrafında dairesel şekilde sıralananlar” anlamına geliyor.

Kiklad Takımadaları (Cyclades), Ege’nin ortasında bir gerdanlık gibi dizilen, rüzgârla vaftiz edilmiş, güneşle yıkanmış kristal bir dünya. Her ada aynı mimari dili konuşsa da (beyaz duvar, mavi kapı), fısıldadıkları hikâyeler bambaşka. Tanıdığım en iyi gezi arkadaşım eşimle birlikte Kiklad Adaları’ından iki tanesi olan Naxos (Nakşa) ve Milos Adalarına 12.09.2026 ile 20.09.2026 tarihleri arasında 9 günlük bir gezi yaptık. Bu yazı dizisinde siz sanal gezginlerle izlenimlerimi paylaşacağım.

KİKLAD ADALARINI NEDEN ZİYARET ETMELİSİNİZ? HANGİ ADALAR TERCİH EDİLMELİDİR?

Küçük adacıklar ve kayalıklar da dahil edildiğinde, Kiklad Adalar kompleksi 200’ün üzerinde (yaklaşık 220) adadan oluşuyor. Ancak bunlardan sadece 24-30 kadarı sürekli yerleşim barındırıyor. Gezginlerin ve feribot rotalarının gözdesi olan en büyük ve popüler adalar arasında Naxos, Milos, Santorini, Mykonos, Paros, Tinos, Syros, Ios, Amorgos, Serifos ve Sifnos yer alıyor.

Kiklad Adaları, uzaktan bakıldığında benzer birer kartpostal karesini andırsa da; her bir adanın ruhu, coğrafyası, kitlesi ve sunduğu deneyimler tamamen kendine özel. Lüks ve kozmopolit yaşam tarzı ve gece hayatı ile tercih edilen Mykonos ve Santorini gibi Kiklad Adaları bizim rotamıza pek girmiyor. Bu nedenle bu adalardan sadece Naxos (Nakşa), Milos ve Paros benim ilgi alanımdaydılar. Orijinal programımda üç ada da varken, izin durumları nedeni ile Paros’dan vaz geçmek zorunda kaldım.

Nakşa, Kiklad’ın en büyük, en yeşil ve en üretken adası. Sadece turistik bir ada değil, aynı zamanda kendi kendine yeten yerleşik bir hayata da sahip. Kilometrelerce uzanan ince kumlu plajlar (Agios Prokopios, Plaka), dağ eteklerine kurulmuş geleneksel köyler (Apiranthos, Halki), Venedik kaleleri ve inanılmaz zengin bir tarım/gastronomi kültürüne sahip olması ile mutlaka programınızda olması gereken bir ada. Tipik bir Yunan adası olması yanında Venedik karakteri de bu adanın kültürü içine girmiş durumda. Ben bu adayı daha çok sevdim. Her köşede bir sürprize denk gelebiliyorsunuz.

Milos ise Volkanik geçmişinin adaya armağan ettiği sıra dışı kıyı çizgisiyle, tam bir fotoğraf ve keşif cenneti. Ay yüzeyini anımsatan beyaz kayalarıyla ikonik Sarakiniko Plajı, rengarenk kayıkhaneleriyle (syrmata) geleneksel Klima köyü ve sadece tekneyle ulaşılabilen sakli koyları (Kleftiko) adanın özellikleri arasında.

KİKLAD ADALARI ZİYARETİ İÇİN EN UYGUN ZAMAN NEDİR?

Kiklad Adaları’na gezi planlarken iki temel unsuru göz önünde bulundurmak gerekir: Doğru hava ve kalabalık dengesi.

Adaları keşfetmek için en ideal dönem, yoğun yaz sıcaklarının ve aşırı kalabalığın dışındaki zamanlardır. Mayıs-Haziran ortası doğanın en yeşil olduğu, çiçeklerin ve begonvillerin sokakları süslediği dönemdir. Kaynaklar, “deniz suyu yeni ısınmaya başlasa da yürüyüş yapmak, fotoğraf çekmek ve adalardaki tarihi keşfetmek için hava inanilmaz konforludur” diye yazıyor. Ama bizim gibi deniz suyunun sıcak olmasını tercih edenler için bu dönem pek uygun değildi ve biz de tercih etmedik zaten. Temmuz ve Ağustos ayları ise okulların kapanması ve Avrupa’nın tatil dönemi olması nedeniyle hem en sıcak hem de en pahalı ve en kalabalık dönem. Biz bu dönemlerden de uzak duruyoruz.

Kiklad Adaları için en kusursuz zaman dilimi Eylül ayı ile Ekim ayı ortalarıdır. Deniz suyu yaz boyunca ısındığı için yüzmek en keyifli halinde oluyor. Ağustos ayının ezici kalabalığı ve turizm yoğunluğu yerini huzura bırakıyor; konaklama fiyatları dengeleniyor ve gün batımları çok daha dramatik kareler sunuyor.

Kiklad Adaları deyince hemen aklınıza “Meltem Rüzgarları” gelmelidir. Meltem rüzgarları her yıl yaz aylarında (özellikle Temmuz ve Ağustos döneminde) kuzeyden güneye doğru esen, Ege Denizi’ne özgü kuru ve serinletici rüzgarlardır. Adalarda rüzgarın yönü çok önemli. Meltem kuzeyden estiği için; güney yönüne bakan plajlar (örneğin Naxos’un veya Milos’un güney sahil şeridi) rüzgardan korunarak çarşaf gibi bir deniz sunarken, kuzeye bakan sahil ve koylar dalgalı ve rüzgarlı olabiliyor. Ege’nin serinletici nefesi olan Meltem Rüzgarları, yaz sıcağında hayat kurtarır; ancak seyahat planı yaparken rüzgarın yönüne göre plaj alternatifi sunan adaları (Naxos veya Milos gibi geniş kıyı şeridine sahip olanlar) tercih etmek ada keyfinizi arttıracaktır.

ADALARA NASIL ULAŞILIR?
Eğer amacınız yolda tükenmek değil, tatile erkenden başlamak, adada daha çok rüzgâr solumak, gezmek ve yüzmek, daha çok kare yakalamaksa; adalara ulaşım için rotayı gökyüzüne çevirmek sizin için en konforlu seçenektir. Biz de bu nedenle rotayı Pire Limanı‘ndan bineceğimiz feribotun dalgalarına değil, doğrudan adalara inen küçük kanatlı uçaklara çevirdik. Atina limanlarından kalkan hızlı feribotla ulaşımı tercih ederseniz seyahat süreniz yaklaşık 3,5-4 saat sürüyor ve fiyatları da yaya yolcular için 85-110 Euro arasında değişiyor.

İstanbul’dan yola çıkıp Kiklad Adaları’nın kalbine ulaşmanın en pratik yolu, SKY express gibi havayollarının sunduğu bağlantılı uçuşları tercih etmektir. İstanbul’dan verdiğiniz valizlerinizi Naxos’ta teslim almak, seyahat konforunu katbekat artıran lükslerin başında geliyor. Ancak lojistik detaylar her zaman dikkatlice hesaplanmalıdır. Aktarmalı İstanbul-Naxos uçuşu için küçük bir İstanbul-Atina macerasına hazırlıklı olun ve uçuş saatlerinizi dikkatlice seçin.


İstanbul’dan kalkan uçak sizi Atina Eleftherios Venizelos Uluslararası Havalimanı’nın A Terminali’ne bırakıyor. Naxos gibi küçük Kiklad Adaları’nın uçakları ise B Terminali’nden kalkıyor. Dolayısıyla; pasaport kontrolünden geçip A Terminali’nden B Terminali’ne tempolu bir yürüyüş yapmak, ardından B Terminali’nde yeniden güvenlik kontrolünden geçerek kapıya ulaşmak gerekiyor. Eğer valizleri alıp tekrar check-in yapmaya kalksaydınız, o daracık aktarma süresinde uçuşu kaçırma riskiniz çok yüksek olurdu. İşte bu yüzden tek biletle yapılan “bağlantılı uçuş” hayat kurtarıyor. Aynı yolu tersten yaparak Milos veya Naxos Adaları’ndan İstanbul’a bağlantılı uçuş yapmanız da mümkün. Biz dönüşü, daha fazla ada keyfimiz olsun diye Atina’dan İstanbul’a THY ile yaptık.

ADALARDA ARAÇ KİRALAMA VE ULAŞIM

Her iki adada da araç kiraladık. Matha Rent adlı Atina merkezli araç kiralama şirketini tercih ettik. Sorun yaşamadık. Genellikle Naxos/Milos Limanları’na ve Naxos/Milos Havalimanı’na ücretsiz araç teslimatı (drop-off/pick-up) hizmeti sağlıyorlar. Ancak sabah 09:00 ve akşam 21:00 saatleri arasında çalışıyorlar. Bizim Naxos-Milos feribotu seferi gecikmeli olarak gerçekleşince Milos Adası’na 21:00’den sonra varmak zorunda kaldık ve gecikme nedeniyle çalışan için fazladan 25 Euro mesai parası ödemek zorunda kaldık. Araçları depoları tam dolu alıp, tam dolu teslim ediyorsunuz.

Doğal olarak kiralayacağınız araç fiyatları, aracına göre değişiyor. Araç kiralarken mutlaka küçük ama altı yüksek araç tercih edin. Her iki adada da yollar daracık ve bazı plajların yolları bozuk. Araç kullanırken dikkatli ve sabırlı, biraz da usta olmanız gerekiyor. Merkezde bile bazı yollar tek şerit ve buna rağmen geliş-gidiş şeklinde. Hele bir de iki araba aynı yolda karşı karşıya gelirseniz felaket oluyor. Birinizin geri geri gitmesi gerekebiliyor. Hele bir de otobüsle o dar yolda karşılaşırsanız ne yapacağınızı bilemeyebiliyorsunuz.

Bazı köylerin içine araçla girmek mümkün değil. Köy dışında otoparka aracı park edip, gezmeniz gerekiyor. Adalarda bolca ücretsiz otoparklar mevcut. Hız sınırlarına uymayı ihmal etmeyin, Yunan trafik polisinin nereden çıkacağı belli olmuyor.

Adalarda iyi bilinen plajlara ve ören yerlerine düzenli toplu taşıma imkanı da var. Özellikle Naxos’da toplu ulaşımı hem plajlara ve hem de köylere gitmek için kullanan turiste çok denk geldik. Otobüslerin boyutlarını adanın dar yolları için aşırı büyük gördük ve özel aracınızı kullanırken bunlardan birisi ile karşı karşıya gelmemek için dua edin derim.

ADALAR ARASINDA ULAŞIM

Adalar arasında feribotlar çalışıyor. Mykonos ve Santorini gibi adalar işin merkezindeler ve oralara daha fazla sayıda sefer yapan şirket bulunuyor. Naxos (Nakşa) Adası gezimiz sonrasında Milos Adasına Seajets ve Blue Star Ferries adlı şirketlerin seferleri vardı. Seajets firması hızlı katamaran gemileri ile hizmet veriyor ve kağıt üzerinde 3.5-4.5 saatte ulaşım süresi veriyor. Hali ile biz de onu tercih ettik. Ancak süresi yaklaşık 6 saati bulan kötü bir yolculuk yaptık. Mykonos çıkışlı olan katamaran 15:20 de Naxos’a gelmesi gerekirken 45 dakika gecikme ile geldi. Seajets katamaranları Naxos’dan kalktıktan sonra Paros, Mykonos, Paros,Sifnos, Milos gibi garip bir rotayı takip ediyor ve varış süresi 4,5 saati buluyor. Naxos’dan Milos’a feribot yolculuğumuzda bir de dalgalı bir denize yakalalanınca adalar arası yolculuk, gezimizin en kötü anısı oldu. Blue Star Ferrries ise daha yavaş ve büyük feribotlar.

ADALARDA KONAKLAMA

Her iki ada da konaklama bakımından çok çeşitli seçenekler sunuyorlar. Biz her iki adada merkeze ve/veya plaja-ören yerlerine yakın olan otelleri tercih ettik. Naxos’da Naxos Mare, Milos’da Galini Hotel’i tercih ettik. Naxos Mare’de kahvaltı ekstra idi ama Galini’de ücrete dahil müthiş bir kahvaltı vardı. Naxos’daki otel adanın batısında kalıyor. Burası adanın köylerine ulaşmak için uygun bir nokta ve adaya ayak basar basmaz da kısa bir sürüşle güzel bir plaja (Agios Prokopios Beach) ulaşabiliyorsunuz. Milos’daki otel ise adanın kuzey tarafında ve tüm önemli plajlara yakın konumda.

Evet sevgili sanal gezgin arkadaşlarım. Kiklad Adaları gezi yazımızın girişini böylece yapmış olduk. Bu güzel rotadan anlatacağım çok anım ve paylaşacağım çok fotoğraf karem var. İlginizi beklerim…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

23.09.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Sofya-Tur Sonu (2)

Müze gezimizin ardından aracımızla şehir meydanına geri döndük ve Banyabaşı Camisi önünde araçtan indik. İşte tam buradan itibaren Sofya şehir gezimize başlayacağız.

Banyabaşı Camisi, Sofya’nın merkezinde, hem Osmanlı döneminin şehirdeki en belirgin imzası hem de Avrupa’nın en eski camilerinden biri olması sebebiyle önemli. Günümüzde de ibadete açık olan yapı hemen yakınındaki bir sinagog ve kilise ile birlikte “Hoşgörü Meydanı” olarak anılan bölgenin en değerli parçası. Şehrin çok kültürlü ve katmanlı yapısını en iyi simgeleyen yerlerin başında geliyor.

Caminin inşasında büyük deha Mimar Sinan’ın imzasının bulunduğu iddia ediliyor. 1566-1567 yıllarında Kadı Seyfullah Efendi’nin hayratı olarak yapıldığı için resmi kaynaklarda “Kadı Seyfullah Efendi Camisi” olarak da geçiyor. Kare planlı caminin ince kırmızı tuğlalarla örülmüş, zarif ve oldukça yüksek olan tek bir minaresi var.

Banyabaşı Camisi’nin hemen arkasında, bugün Sofya Tarih Müzesi olarak kullanılan ve eski bir Osmanlı hamamının yerine inşa edilen anıtsal Merkezi Hamam binası yükseliyor. Sofya, Roma döneminden beri şifalı termal sularıyla ün salmış bir şehir.

SOFYA TARİH MÜZESİ

Osmanlı döneminde bu kaynak üzerinde yükselen büyük hamam, 20. yüzyılın başlarında yıkılmış ve yerine bugünkü saray ihtişamındaki bu görkemli yapı inşa edilmiş.

Mustafa Kemal Atatürk, Balkan Savaşları’nın ardından 20 Kasım 1913 – 25 Ocak 1915 tarihleri arasında Sofya’da Askeri Ataşe (Ataşemiliter) olarak görev yapmış. Atatürk, gençlik yıllarından itibaren (özellikle Trablusgarp ve Balkan Savaşları dönemi) ciddi böbrek rahatsızlıkları çekmekteydi. Sofya’da görev yaptığı bu dönemde, rahatsızlığı nedeniyle dönemin en popüler ve modern şifahanelerinden biri olan, şifalı termal sularıyla ünlü Sofya Merkez Hamamı’na sıklıkla gitmiş ve burada kaplıca kürleri alarak tedavi olmuş.

SOFYA MERKEZ HAL BİNASI

Caminin karşı çaprazında ise Sofya Merkez Hal Binası bulunuyor. 1911 yılında açılan bu tarihi yapı, Neobarok ve Neo-Bizans mimari tarzlarının izlerini taşıyor ve üzerinde şehrin armasını bulunduran küçük bir saat kulesine sahip. Günümüzde içerisindeki market üniteleri, yeme-içme alanları ve dükkanlarla kapalı bir pazar yeri olarak hizmet vermeye devam ediyor. Bizim grubun kızları da dün akşam buraya alışverişe geldiler. Sofya Hali’nin hemen arkasında (batı çaprazında, Ekzarh Yosif Caddesi üzerinde) Sofya Sinagogu bulunuyor. Burası Güneydoğu Avrupa’nın (Balkanların) en büyük sinagogudur.

Bulgaristan’ın kalbinde, tarihin farklı dönemlerinin iç içe geçtiği Sofya, antik Roma’dan Osmanlı’ya uzanan zengin bir geçmişi modern şehir hayatıyla bir arada sunuyor. Bu meydanın asıl büyüleyici yanı, yüzeydeki yapıların ötesinde yerin altında gizli; nitekim bu bölge, Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in hayran kalarak Serdika benim Roma’mdır dediği antik Serdika kentinin surları, sokakları ve saray kalıntıları üzerine kurulmuştur. Günümüzde meydandaki yapıların bodrum katlarında veya metro istasyonlarında yürürken, bin yılı aşkın bir arkeolojik mirasın izlerini adımlamak mümkün.

Büyük Sofya Anıtı’nın tam karşısındaki alt geçide indiğinizde Serdika Metro İstasyonu’nun da yer aldığı o çukur alanda karşınıza çıkan o küçük, yarı gömülü taş kilise Semerciler Aziz Petka Kilisesi olarak biliniyor. 11. yüzyılda inşa edilen bu Orta Çağ kilisesinin pencereleri neredeyse yer seviyesindeler.

Etrafındaki devasa komünist dönem binalarının ve geniş caddelerin ortasında, antik Roma kenti Serdika’nın kalıntılarıyla yan yana, adeta zamana meydan okuyan küçük ama etkileyici bir yapı burası. Semerciler ismi, Osmanlı döneminde o bölgede dükkanları bulunan ve kilisenin bakımını üstlenen semer yapımcısı esnaflardan (loncalarından) geliyor.

Bu küçük kiliseyi solunuza alıp kısa bir yürüyüş yaparsanız Azize Nedelya Katedrali‘ne ulaşıyorsunuz. Daha da yürürseniz Vitosha Caddesi‘ndesiniz. Buraları dün yürümüştük. Yeri gelmişken biraz katedral hakkında bilgi vermek iyi olur. Bugünkü yapının yerinde ilk olarak 10. yüzyılda ahşap bir kilisenin var olduğu tahmin ediliyor. Bu kilise yüzyıllar boyunca yangınlar ve depremlerle defalarca hasar görmüş, 19. yüzyılın ortalarında ise bugünkü büyük, anıtsal taş yapının temelleri atılmış.

Katedral, Bulgaristan tarihinin en kanlı terör eylemlerine tanıklık etmiş. 16 Nisan 1925’te, Çar III. Boris’in de katılması beklenen bir cenaze töreni sırasında, Bulgar Komünist Partisi’ne bağlı askeri bir kanat katedralin ana kubbesini patlatmış. Çar suikasttan şans eseri kurtulmuş, ancak patlamada aralarında çok sayıda üst düzey askeri ve siyasi figürün de bulunduğu 150’den fazla kişi hayatını kaybetmiş. Patlamada büyük oranda yıkılan katedral, sonraki yıllarda aslına sadık kalınarak fakat daha büyük bir kubbe ve modern dokunuşlarla yeniden inşa edilmiş ve 1933 yılında bugünkü görünümünü almış.

Metro alt geçitlerinden ve pasaj bağlantılarından çıkınca, antik Roma kalıntılarının hemen arkasında, Cumhurbaşkanlığı binasının iç avlusunda sizi başka bir tarihi bina karşılayacak: Burasının adı Sveti Georgi Rotondası.

4. yüzyıldan kalma bu yapının Roma döneminde ilk inşa edildiğinde bir kilise değil; yuvarlak (rotunda) mimariye sahip bir kamu binası, hamam kompleksi parçası veya vaftizhane olduğu tahmin ediliyor. Bu tarihi yapı bazı kaynaklarda Sveti Georgi Kilisesi ya da Aziz Georgi Rotundası adıyla da karşınıza çıkabilir. Sofya’nın en eski binası unvanına sahip olan bu yapı, günümüzde hala aktif olarak hizmet veren bir kilise. Biz oradayken mimarlık veya güzel sanatlar öğrencileri tarihi kalıntıların arasında binayla ilgili eskiz çalışmaları yapıyorlardı.

Yine başka bir pasajdan daha geçince Cumhurbaşkanlığı Binası’nın ön tarafına çıktık. Sveti Georgi Rotondası’nı bir avlu gibi çevreleyen o heybetli ve devasa bina, Bulgaristan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Ofisi ve İdari Binası.

Bu bina tek başına inşa edilmemiş, 1950’li yıllarda dönemin komünist rejimi tarafından inşa edilen ve “Largo” adı verilen üç devasa Sosyalist Klasisizm (Stalinist mimari) binasından oluşan kompleksin sol kanadını oluşturuyor.

Kompleksin bu bölümü Cumhurbaşkanlığı Ofisi ile birlikte lüks bir otel (Sofia Balkan Palace) ve Eğitim Bakanlığı gibi idari birimler arasında bölünmüş.

Binanın meydana bakan ana giriş kapısının önünde geleneksel 19. yüzyıl kıyafetleri giymiş (beyaz tüylü kalpaklar ve kırmızı-beyaz üniformalar) Bulgar muhafız askerleri nöbet tutuyorlar. Cumhurbaşkanlığı kapısında her saat başı bu muhafızların gerçekleştirdiği oldukça katı ve estetik bir nöbet değişimi töreni yapılıyormuş ama biz denk gelmedik. Zamanımız kısıtlı olunca tören saatini de beklemedik.

Sofya’nın tam merkezindeki Bağımsızlık Meydanı‘nın (Nezavisimost) etrafını çevreleyen bu ikonik mimari topluluğun adı “Largo”. Largo, kelime anlamıyla geniş bir meydanı ifade ediyor. Bu devasa binaların ortaya çıkmasının elbette ideolojik bir hikayesi var.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki ağır bombardımanların ardından Sofya şehir merkezinde açılan büyük boşluğu değerlendirmek isteyen yeni komünist rejim, 1950’li yıllarda gücünü kalıcı kılmak amacıyla burayı yepyeni bir idari merkez olarak tasarlamış. Güneydoğu Avrupa’daki Sosyalist Klasisizm akımının en pürüzsüz örneklerinden biri olan bu mimari bütünlüğün asıl amacı; sokaktan geçen sıradan bir vatandaşa devletin mutlak gücü karşısında ne kadar “küçük ve aciz” olduğunu hissettirmek.

U şeklinde simetrik olarak yerleştirilmiş üç devasa kütleden ortadaki Ana (Doğu) Blok, eski Bulgar Komünist Partisi Genel Merkezi binası. Meydanın tam merkezinde, 70 metrelik devasa kulesiyle dikkatleri üstüne toplayan bina bugün Bulgaristan Ulusal Meclisi tarafından idari bina olarak kullanılıyor. Eskiden bu binanın tepesinde devasa kırmızı komünist bir yıldız bulunuyormuş. Ancak rejim değişikliği ile yerinden sökülmüş ve yerine Bulgaristan bayrağı çekilmiş.

Bu binanın tam karşısındaki meydanda bulunan büyük Lenin heykeli de kaldırılarak yerine bugün yukarıda fotoğrafını gördüğünüz görkemli Azize Sofya Anıtı yerleştirilmiş. Heykel halk arasında ‘Azize Sofya’ olarak anılsa da, elindeki baykuş ve defne yaprağı gibi semboller yüzünden aslında antik çağın ‘bilgelik tanrıçası’ pagan figürlerini andırıyor. Bu yüzden Bulgar Kilisesi tarafından ilk yapıldığında pek hoş karşılanmamış.

Yukarıdaki fotoğrafta sol tarafta yer alan yapı, komplekse ait Kuzey Bloku olarak inşa edilmiş. Bu anıtsal bölüm günümüzde Bakanlar Kurulu binasına ev sahipliği yaparken, hemen bitişiğinde ise o tarihi devlet mağazası olan TSUM (TZUM) alışveriş merkezi yer alıyor. Alışveriş merkezi” dendiğine bakmayın; günümüzde burası eski ihtişamını yitirmiş durumda. Artık içerisi daha çok ofis alanlarına ve az sayıda lüks butiğe ev sahipliği yapıyor. 2000’li yıllarda yapılan metro çalışmalarıyla meydanın altındaki antik Roma kenti Serdika kalıntıları gün yüzüne çıkarılınca, alanın ortası yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi cam kubbelerle kapatılmış.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz ve Sveti Georgi Rotondası’nı iç avlusunda saklayan, bugün Cumhurbaşkanlığı Ofisi, Eğitim Bakanlığı ve lüks bir otelden oluşan yapı ise mimari kompleksin Güney Bloku‘dur. Largo’nun tam ortasında durduğunuzda; en altta Roma sokaklarını, tam ortada Orta Çağ kiliselerini, yukarı baktığınızda sert komünist blokları ve o binaların içinde çalışan modern Avrupa Birliği üyesi demokratik Bulgaristan kurumlarını bir arada görebilirsiniz. Dünyada bu kadar farklı ideolojik katmanın bu denli iç içe geçtiği çok az meydan vardır.

Sofya’nın o devasa komünist dönem binalarının (Largo) gölgesinde yürürken, adımlarınızın güneşte altın gibi parıldayan, sıra dışı bir zemine bastığını fark edeceksiniz. Yerel halkın “Sarı Tuğlalar” dediği bu yol, sadece bir kaldırım düzenlemesi değil; üzerinde yürüdüğünüz kentin en gizemli, en şöhretli ve bugün yasal olarak koruma altına alınmış en önemli tarihi sembolüdür.

Peki, Sofya’nın tam merkezini kaplayan bu sarı taşların ardındaki sır nedir? Şehirdeki en yaygın efsaneye göre bu taşlar, Bulgar Çarı Ferdinand’a Avusturya-Macaristan hanedanından gelen romantik bir düğün hediyesidir. Resmi kayıtlar ise kenti çamurdan kurtarmak isteyen vizyoner bir belediye başkanının 1907’de Alman bankalarından kredi çekerek yaptırdığı büyük bir Avrupa yatırımı olduğunu söylüyor. Bu taşlar boyalı granit veya beton değildir. Budapeşte yakınlarında çıkan çok nadir bir killi toprağın 1300 derece fırınlarda preslenerek pişirilmesiyle elde edilen özel birer seramik şaheseridir. Kendine has sarı renk boya değil, bu özel toprağın öz rengidir; yani taşı kırsanız bile içi de dışı gibi altın sarısıdır. Bugün Bulgaristan’da köklü, zengin ve şehir merkezinde yaşayan lüks hayatları tanımlamak için halaSarı tuğlaların üzerinde doğmuş” deyimi kullanılırmış. Orijinal madenleri ve fabrikaları yüzyıl önce kapandığı için yenisi bulunamayacağından belediye sökülen her bir taşı numaralandırarak gözü gibi koruyormuş.

Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi’nin bulunduğu Güney Bloku binasından yürümeye devam ettiğimiz zaman, hemen karşı tarafta Sofya Ulusal Arkeoloji Müzesi‘ni görüyorsunuz. Burası aslında 1474 yılında Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Mahmut Paşa tarafından yaptırılan ve Osmanlı döneminde ‘Büyük Cami‘ olarak anılan Sofya’nın en eski cami yapısı. Bulgaristan’ın bağımsızlığının ardından kütüphane ve hastane gibi farklı amaçlara hizmet eden bu devasa yapı, 19. yüzyılın sonunda ülkenin ilk resmi müzesi olarak kapılarını açmış. Biz bu seyahatimizde müzeyi gezemedik ama içeride Traklar, Antik Roma ve Bizans dönemlerine ait paha biçilemez eserler sergileniyor. Bir daha Sofya’ya gelirsek, burası mutlaka gezilecekler listemizin başında yer alacak. Zira Sofya’nın tam merkezinde, eski bir Osmanlı camisinin kubbesi altında Vulçitrun Trak Hazinesi’nin altınlarını ve Roma mozaiklerini incelemek, kentin o çok katmanlı, kozmopolit ruhunu hissetmek benzersiz bir deneyim sunacaktır.

Sofya’nın sarı taşlı yollarında yürümeye devam edip kentin en huzurlu köşelerinden biri olan Şehir Bahçesi’ne (City Garden) ulaştığımızda, karşımızda tüm görkemliğiyle Sofya’nın en zarif, en fotojenik binalarından biri belirdi: Ivan Vazov Ulusal Tiyatrosu. Tiyatroya ismi verilen İvan Vazov, Bulgar edebiyatının kurucusu, şairi ve yazarı olarak kabul edilen “Bulgar Edebiyatının Babası” unvanına sahip çok önemli bir figür. 1907 yılında açılan bina, tıpkı sarı taşlar gibi kentin Avrupai çehreye büründüğü o vizyoner dönemin bir parçası olarak kabul ediliyor. Binanın hemen önündeki parkta bulunan çeşmeli havuz biz orada iken halen faaliyete geçmemişti.

Amacımız Aleksandr Nevski Katedrali’ne gitmek ve yol üzerinde bulunan önemli tarihi binaları da kaçırmamak. Tiyatro binasının önünden sol yana doğru Dyakon Ignatiy Caddesi boyunca yürüyünce karşımıza zarif, sarı bir bina çıkacak. Bu tarihi bina Eski Kraliyet Sarayı‘dır. Bina günümüzde iki önemli kuruma ev sahipliği yapıyor: Kurumlardan birisi Ulusal Sanat Galerisi, diğeri ise Ulusal Etnografya Müzesi. Tıpkı Arkeoloji Müzesi gibi, bu bina hikayesinin ardında da Osmanlı dönemi eseri olma gerçeği var. Burası başlangıçta Osmanlı’nın Sofya’daki yönetim merkezi olan Paşa Konağı idi. Bulgaristan özerklik kazanıp başkentini Sofya’ya taşıyınca, ilk Bulgar Prensi Alexander Battenberg döneminde (1880-1882) bu konak Viyanalı mimarlar tarafından baştan aşağı yenilenerek görkemli bir kraliyet sarayına dönüştürüldü. Bulgaristan’ın çarlık dönemindeki balolarına, kraliyet ailesinin günlük yaşamına ve resmi kabullerine bu odalar tanıklık etti.

Binanın o zarif Viyana Baroku tarzındaki pencerelerine bakarken, tarihin en asil ve gururlu gecelerinden birini hayal etmeden geçemiyoruz. Takvimler 11 Mayıs 1914’ü gösterdiğinde, bu sarayın balo salonu muazzam bir diplomasi hamlesine sahne olmuş. Sofya’da Askeri Ataşe olarak görev yapan Mustafa Kemal, Çar’ın düzenlediği maskeli baloya İstanbul’dan özel olarak getirttiği görkemli bir yeniçeri kıyafetiyle katılmış. Avrupalı diplomatların şaşkın bakışları arasında gecenin en çok konuşulan ismi olan ve kostüm yarışmasında birincilik kazanan Mustafa Kemal, Osmanlı’nın asaletini bu sarayın duvarları arasında tüm dünyaya bir kez daha ilan etmiş. O muhteşem insanın, o gece taşıdığı kıyafet içindeki halini yukarıda soldaki küçük fotoğrafta görüyorsunuz. Rejimin komünizme geçmesiyle birlikte saray kamulaştırılmış ve halkın ziyaret edebileceği müzelere dönüştürülmüş.

Yolumuz üzerinde sadece dışarıdan fotoğrafladığımız diğer bir mekan ise Sveti Nikolay Mirlikiyski Rus Kilisesi. Yeşil çatısı ve saf altından yapılmış 5 adet soğan kubbesiyle şehrin en masalsı yapılarından birisi. 1914 yılında, Rus diplomatik misyonunun ibadeti için eski bir Osmanlı camisinin yerine inşa edilen bu kilise, 17. yüzyıl Moskova kilise mimarisinin esintilerini taşıyor.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasını sağlayan Rus Çarı II. Aleksandr’ın anısına dikilen ve İntercontinental Oteli’nin ön taraflarında bulunan Kurtarıcı Çar Anıtı‘nı sağ yanımıza alıp yolumuza devam edince karşımıza Aleksandr Nevski Katedrali çıktı. Bu katedralin içini gezdik.

ALEKSANDR NEVSKİ KATEDRALİ

Sofya şehrinin simgesi Aleksandr Nevski Katedrali‘dir. 1882 yılında temeli atılan ve yapımı 1912 yılına kadar süren katedral, Rus mimar tarafından tasarlanmış.

Güneş altında ışıl ışıl parıldayan devasa altın kubbelere bakarken, aslında sadece bir kilisenin önünde değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci Ortodoks mabedinin önünde durduğunuzu aklınıza getirmenizi isterim. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda hayatını kaybeden binlerce askerin anısına inşa edilen bu Neo-Bizans şaheseri, 10 bin kişiyi aynı anda içine alabilecek kadar devasa bir büyüklüğe sahip. İçerideki mistik loşluğu aydınlatan dev şamdanların altında yürürken; İtalyan mermerlerinin, el işi fresklerin ve paha biçilemez ikonaların büyüleyici detayları arasında kayboluyorsunuz.

En yüksek noktası tam 53 metre olan katedralin çan kulesinde 12 adet devasa çan bulunuyormuş. Bu çanların toplam ağırlığı 23 ton ve en büyük olan çanın ağırlığı ise yaklaşık 12 tonmuş. Çanlar çalındığında sesinin 30 kilometre uzaklıktan bile duyulduğu yazılıyor.


Aleksandr Nevski Katedrali’nin hemen yanıbaşına Sofya’nın en eski ikinci kilisesi olan Ayasofya Kilisesi bulunuyor. Geçmişi 6. yüzyıla, yani Bizans İmparatoru I. Justinianus dönemine (İstanbul’daki Ayasofya ile aynı dönemlere) kadar uzanır. Zamanında şehrin en görkemli yapısı olduğu için, 14. yüzyılda şehre “Sofya” (Bilgelik) adının verilmesine bu kilise vesile olmuş. Yani şehrin isim babası olan bu bina olmasaydı, şehrin adı hala Roma dönemindeki gibi Serdika kalabilirdi.

AYASOFYA KİLİSESİ

16. yüzyılda Osmanlılar şehri fethettikten sonra burayı camiye dönüştürmüşler ve adı “Siyavuş Paşa Camisi” olmuş. Ancak 19. yüzyıldaki büyük depremlerde minaresi yıkılınca ve bu sırada içerideki bazı görevliler hayatını kaybedince halk arasında uğursuz sayılmış, cami olarak kullanımı terk edilmiş ve bir süre depo/itfaiye kulesi olarak kullanılmış. Sonra yeniden kiliseye dönüştürülmüş.

Bu gezilerden sonra iyice acıktığımızı fark edince zorunlu yemek molası verdik. Herkes bir yere dağıldı. Biz yakındaki bir hamburgerciyi tercih ettik. Hamburger sonrası yakınlarda bulunan Jimmy’s’de yediğimiz tatlı ve dondurma ise nefisti. Esas yorgunluğumuzu buradaki tatlı ve kahve molamızda attık. Mekanın karşısında Doktorlar Parkı diye bir de park var. Tüm bu mekanlar Şipka Sokağı’nda bulunuyor.

Sofya sokaklarında gezmeye devam ederken, bizi esas bekleyen muazzam sürpriz Krakra Sokağı’nın sonuna varınca karşımıza çıktı: Sărmadžiev (Sarmaciyev) Konağı. Aslında burası Sofya’da mutlaka görmek istediğim yerlerin başında geliyordu; fakat hiçbir harita araması yapmadan “pat” diye bu konağın önüne çıkmak beni çok mutlu etti.

Sofya’nın en prestijli caddelerinden biri olan Çar Osvoboditel Bulvarı üzerinde yer alan Sarmacıyev Konağı şehrin mimari mücevherlerinden birisi. Bina, 1903 yılında ünlü Bulgar hukukçu, diplomat ve finansör Haralampi Sărmadžiev tarafından kendisi, eşi ve beş çocuğu için özel bir konut olarak yaptırılmış. Ne yazık ki Sărmadžiev bu muhteşem evde çok uzun süre yaşayamamış, taşındıktan birkaç yıl sonra, 1908’de genç yaşta hayatını kaybetmiş. Benim burada konu etmeye çalıştığım kısım tabii ki bu talihsiz Bulgar hukukçu-diplomat değil. Konunun bizi ilgilendiren kısmı yine Mustafa Kemal Atatürk. Sărmadžiev’in vefatından sonra ailesi evi kiraya vermiş.

İşte bu dönemde bina, Türk diplomasisi ve Mustafa Kemal Atatürk için unutulmaz bir mekan haline gelmiş. Osmanlı Yönetimi binayı 1914 yılında kiralayarak elçilik ikametgahı yapmış ve Sofya’ya Askeri Ataşe olarak atanan Mustafa Kemal Atatürk, bu binanın birinci katındaki odada çalışmış. Günümüzde de bu oda, Atatürk’ün anısını yaşatmak adına aslına uygun olarak döşenmiş bir “Atatürk Anı Odası” olarak korunuyormuş. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bizzat çalıştığı ve çok sevdiği bu binayı 1916 yılında satın almış. O tarihten beri bina Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliği Rezidansı olarak hizmet veriyor.

AZİZ KİRİL VE METODİY MİLLİ KÜTÜPHANESİ

Buluşma saatimiz yaklaştıkça adımlarımızı hızlandırıp buluşma yerimize doğru yönlendik. Sofya bir gün gezme ile asla bitecek bir yer değilmiş. Bunu yaşayarak öğreniyoruz. Yürüyüş sırasında önce Aziz Kiril ve Metodiy Milli Kütüphanesi önünden geçtik. Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasının hemen ardından, 1878 yılında kurulmuş. Bu yönüyle modern Bulgaristan’ın en eski kültür kurumu olarak kabul ediliyor. Kütüphane, Slav alfabesini (Kiril alfabesi) geliştiren ve Slav dünyasında “Kutsal Aydınlatıcılar” olarak kabul edilen Aziz Kiril ve Metodiy kardeşlerin adını taşıyor. Zaten binanın hemen önünde bu iki kardeşin ikonik, devasa bir heykeli bulunuyor. Bu yazıyı hazırlarken çok trajikomik bir bilgiye de rastladım. Sizlerle paylaşayım; 1931 yılında Türkiye’deki Maliye Arşivi’nde bulunan tonlarca Osmanlı belgesi, “hurda kağıt” olarak vagonlarla Bulgaristan’daki bir kağıt fabrikasına satılmış. Bulgar yetkililer trenlerin içindeki malzemelerin paha biçilemez devlet arşivleri olduğunu fark edince trenleri durdurmuş ve bu belgeleri kurtararak bu Millî Kütüphane’ye teslim etmişler. Bu nedenle bu kütüphane Balkanlar ve Osmanlı tarihi çalışan Türk tarihçileri için en önemli uğrak noktalarından biri haline gelmiş.

Milli Kütüphane’den birkaç adım ötede, Sofya’nın entelektüel kalbi olan Sofya Üniversitesi yükseliyor. Ön cephenin o muazzam kavisli mimarisini ve binayı şehre armağan eden Georgiev kardeşlerin anıtsal heykellerini fotoğraflarken, karşınızdaki yapının sadece bir okul değil; küllerinden doğan modern bir ülkenin bilimsel ve estetik gövde gösterisi olduğunu fark ediyorsunuz. Biz bu güzel binanın içine bir göz atmayı ihmal etmedik.

SOFYA ÜNİVERSİTESİ İÇ MEKANI

Artık İstanbul’a dönüş için buluşma ve havalimanına gitme zamanı. Sofya, bir güne ancak bu kadar sığabilirdi. Bu yazıyı yazarken de fark ediyorum ki hiç durmadan yürümüş ve rotamız üzerinde mümkün oldukça çok yeri görmüşüz.

FİLİBE

Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki sadece Sofya değilmiş bizde bu kadar güzel anılar bırakan. Koprivştitsa’nın uyanış dönemini fısıldayan sokakları, Kazanlık’ın mistik vadileri, Lofça’nın doğası, Veliko Tırnovo ve Arbanasi’nin Orta Çağ ihtişamı, Şumnu’nun anıtları, Filibe’nin simetrik evleri ve Arnavut kaldırımları… Tüm bu durakları üst üste koyunca, Balkanlar’ın kalbine ne kadar derin ve bütünsel bir yolculuk yaptığımızı çok daha net görüyorum. Tarihin, dostluğun, vizörümüze takılan o muazzam gün doğumu ve gün batımı ışıklarının peşinde geçen, her anı ilmek ilmek işlenmiş harika bir rota oldu. Gezimizin programını yolladığım firmalar “bu program yapılamaz” demişlerdi ama Easy Bulgaria Travel‘dan sevgili Pavlina ve gezi boyunca rehberliğimizi yapan Beyhan Necip sayesinde program neredeyse firesiz gerçekleşti. Onlara bir defa daha teşekkür etmeyi borç biliyorum. En büyük teşekkürü ise geziyi beraber gerçekleştirdiğimiz gezi dostlarıma yapıyorum. Onların uyumu ve sabrı olmasaydı program daha hafif bile olsaydı yapılamazdı.

Heybemizde asırlık hikayeler, hafızamızda çok katmanlı kültürlerin izleri ve ruhumuzda yeni rotaların heyecanıyla evimize döndük. Bir sonraki yolculukta, yeni coğrafyaları adımlarken tekrar buluşmak dileğiyle…

Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

19.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Sofya-Tur Sonu (1)

Sofya’nın gri bir Doğu Bloğu şehri olduğu algısının ardında, aslında içine daldıkça insanı büyüleyen, Avrupa’nın köklü ve çok katmanlı başkentlerinden biri saklı. İtiraf edeyim ki bu tur rotasını hazırlarken Sofya’ya karşı başlangıçta biraz mesafeliydim. Beni ikna eden ve Sofya’yı listeye ekleten asıl güç, UNESCO mirası Boyana Kilisesi ile zengin koleksiyonuyla ünlü Ulusal Tarih Müzesi’ne duyduğum meraktı. Bu temkinli adımlarla Sofya’ya sadece bir gece ve bir gün ayırma hatasına düştük; oysa şehir daha ilk saatlerinde ezberimizi bozdu. Burası kesinlikle aceleye getirilmeden, sindire sindire gezilmeyi hak ediyormuş. Burgaz, Nesebar ve Varna gibi kıyı şehirlerini bir sonraki o kısa sahil seferine saklamıştım. Kim bilir, belki ileride bu eksik kalanları Veliko Tırnovo, Sofya ve Vidin ile harmanlayıp, bambaşka bir Bulgaristan keşfine çıkarız?

BOYANA KİLİSESİ

Sofya, ilk bakışta kendisini hemen ele vermeyen, gizemini korumayı seven esrarengiz bir şehir. Dışarıdan yansıyan o mesafeli Doğu Bloğu havası, aslında sadece en üstteki ince bir kabuktan ibaret. Bu kabuğu azıcık araladığınızda ise karşınıza 7.000 yıllık devasa bir tarih katmanı, Roma İmparatorlarının hayran kaldığı şifalı termal kaynaklar ve UNESCO tescilli Orta Çağ sanat eserleri çıkıyor. Burayı gezmelisiniz; çünkü Sofya size hem komünizmin devasa beton anıtsallığını hem Avrupa’nın en yeşil başkentlerinden birinin huzurunu hem de balkan sıcaklığını aynı gün içinde sunabiliyor. Tüm bu nedenlerle Sofya, bir günden çok daha fazlasını vaat eden sürprizli bir keşif rotası.

Günün gezi programına sabah Boyana Kilisesi ve sonrasında Ulusal Tarih Müzesi gezileri ile başlayacağız. Bu geziler sonrasında saat 18:00’e kadar Sofya’da gezebileceğimiz tüm yerleri gezme niyetimiz var.

BOYANA KİLİSESİ BAHÇESİ

Boyana Kilisesi’ne kapıdan bilet alarak girmek mümkün olsa da bu süreç planlarınızı biraz zorlayabilir. Çünkü gün içinde rehberli büyük tur grupları ile bireysel ziyaretçilerin giriş saatleri birbirinden tamamen ayrılmış durumda. Eğer gezinizi bizim gibi bir acente aracılığıyla gerçekleştiriyorsanız, önceden resmi rezervasyon yaptırılarak belirli bir saat diliminde içeri girmeniz sağlanıyor. Örneğin bizim girişimiz için 09:15 – 09:30 aralığı rezerve edilmişti. Kilisenin hassas yapısını korumak adına içeriye her defasında en fazla 9 kişi alınıyor ve içeride sadece 10 dakika kalmanıza izin veriliyor. Bireysel gezginler ve 5 kişiden az küçük gruplar için günün geri kalanındaki saat dilimleri ayrılmış durumda. Ancak biletinizi oraya gittiğinizde gişeden alacağınız için, yoğunluğa bağlı olarak size çok sonrasına randevu verilebiliyor. Kalabalık günlerde bu bekleme süresi maalesef 1,5 – 2 saati bulabiliyormuş. Son olarak, kilise içinde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Yazıda paylaştığım muazzam fresk görsellerini, sizler için açık kaynaklardan derledim.

Kilise, Vitoşa Dağı eteklerinde ve kaldığımız otelden 9 km kadar dışarıda. Grubumuzla bize ayrılan saatten önce Boyana Kilisesi’nde olduk. Hatta müze açılışını biz yaptık diyebilirim. Hava yağmurlu. Sofya’ya yağmurla geldik, yağmurla gidiyoruz.

Ana kapıdan geçtikten sonra, sizi çok güzel bir bahçenin içinden geçen keyifli bir yürüyüş yolu karşılıyor. Boyana Kilisesi, dışarıdan bakıldığında tuğla ve taş işçiliğiyle yükselen, son derece mütevazı ve küçük bir mahalle kilisesi izlenimi veriyor. Ancak kapısından içeri adım attığınız an, sanat tarihçilerinin burayı neden “Doğu Avrupa’nın Rönesansı” olarak adlandırdığını bizzat deneyimliyorsunuz. Çünkü o dönemdeki alışılagelmiş donuk Orta Çağ figürlerinin aksine, buradaki fresklerde insan yüzleri şaşırtıcı bir gerçekçilikle, duygu ve ifadelerle canlanıyor.

Kilise tek bir seferde inşa edilmemiş; yüzyıllar boyunca birbirine eklemlenen üç farklı mimari katmandan oluşmuş. 10. yüzyılın sonuna tarihlenen doğu bölümü, kilisenin en eski kısmı. Küçük, tek apsisli ve haç planlı yapısıyla klasik bir Erken Orta Çağ mimarisi sunuyor. Kilisenin asıl ününü kazandıran ve adeta bir şaheser kabul edilen orta bölümü ise 13. yüzyıla ait. İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde, bölgenin valisi olan Sebastokrator Kaloyan ve eşi Desislava’nın bağışlarıyla, mevcut doğu bölümüne iki katlı bu yeni alan eklenmiş. Kilisenin batı bölümü ise 19. yüzyıla, yani Bulgar uyanış dönemine tarihleniyor; yerel halkın bağışlarıyla genişletilen yapının en son ve en modern parçası.

Boyana Kilisesi’ni dünya çapında bir başyapıt haline getiren şey, 1259 yılında tamamlanan ve orta bölmeyi süsleyen ikinci katman freskleri. O dönemde Bizans dünyasında ve Doğu Avrupa’da hakim olan sanat anlayışı, insan figürlerini tamamen ruhsuz, donuk, iki boyutlu ve ifadesiz çizmeyi emrediyordu. Ancak “Boyana Ustası” olarak bilinen anonim ressam (ve ekibi), bu kalıpları tamamen yıktı. İtalya’da Giotto’nun Rönesans’ın temellerini atan freskleri yapmasından onlarca yıl önce, Boyana Ustası figürlere üç boyutlu derinlik, gerçekçi anatomik oranlar ve psikolojik ifadeler kazandırdı. Kilisedeki azizlerin ve İsa tasvirlerinin yüzlerine baktığınızda canlılık, hüzün ve şefkat gibi saf insan duygularını okuyabilirsiniz.

Kilise duvarlarında, burayı fonlayan Vali Kaloyan ve eşi Desislava ile dönemin Bulgar Çarı Konstantin Tih ve Çariçe İrina’nın birebir portreleri yer alıyor. Bu portreler, 13. yüzyıl saray kıyafetlerini, kumaş dokularını ve dönemin gerçek insan yüzlerini günümüze taşıyan en eski ve değerli görsellerdir.

Bağışçıların portreleri yanı sıra Bulgar azizi Rilalı İvan’ın bilinen ilk resmi de bu duvarlarda yer alıyor. Koruyucu aziz Aziz Nikolaos‘a adanmış günlük hayattan sahneler de var. İkinci kattaki “Aziz Panteleimon” şapelindeki freskler aynı döneme ait, ancak üslup bakımından farklılık gösteriyor. “Müjde”, “Havarilerin Komünyonu”, “Çarmıha Gerilme”, “Diriliş” ve Aziz Panteleimon’un hayatından sahnelerin bazı bölümleri duvarlara resmedilmiş.

Boyana Kilisesine biz iki grup halinde girdik. İçeride bir rehber ve arkada sizi gözleyen görevli dahil iki kişi sizlere eşlik ediyor. Sizlerle bir bağlantı paylaşacağım. Çok faydalanacak ve kilise içini sanal ortamda gezebileceksiniz.

https://historymuseum.org/tours/boyanska/BOYANSKA.html

Kilisenin arka tarafına doğru bir mezar göreceksiniz. Bu mezar Bulgaristan Kralı (Çarı) I. Ferdinand’ın ikinci eşine ait. Kendisinin Boyana Kilisesi bahçesinde mezarının bulunmasının sıradan bir kraliyet defin yerinden çok daha derin bir anlamı var.

20. yüzyılın başlarında, Boyana köyünün sakinleri mevcut kiliseyi küçük ve yetersiz buldukları için yıkıp yerine daha büyük bir kilise yapmak isterler. Ancak Çariçe Eleonora, kilisenin tarihi ve sanatsal değerini fark ederek yıkıma bizzat karşı çıkar. Köylülere yeni bir kilise yapmaları için kendi bütçesinden başka bir arazi bağışlar ve Boyana Kilisesi’nin günümüze kadar yıkılmadan, orijinal haliyle ulaşmasını sağlar. Öldükten sonra da vasiyeti üzerine bu kilisenin bahçesine gömülür.

Bahçeyi gezerken göreceğiniz ve bahçenin en dikkat çekici unsurlarından olan Kuzey Amerika sekoya ağaçları Çar I. Ferdinand tarafından o dönem diktirilmiş.

Sofya Ulusal Tarih Müzesi, sadece barındırdığı muazzam koleksiyonla değil, içine yerleştiği sıra dışı bina ve konumla da Balkanlar’ın en etkileyici kültür duraklarından birisi. Burası, Bulgaristan’ın son komünist diktatörü Todor Jivkov’un eski resmi başkanlık konutu. Rejimin adı komünizm de olsa, sosyalizm de olsa, başkanlık sistemi de olsa itibardan tasarruf olmuyor! Vatandaştan ise fedakarlık istenir ve onun için hayatı idame ettirecek şartlar yeterlidir…

1970’lerin sonlarında inşa edilen bina, dönemin Sovyet bloklarında güç ve ihtişamı simgeleyen Brütalist mimari tarzının en anıtsal örneklerinden birisi kabul ediliyor. Dışarıdan bakıldığında devasa beton bloklar ve keskin geometrik hatlar göze çarpıyor.

İçeri girdiğinizde ise sizi devasa mermer merdivenler, yüksek tavanlar, ahşap oymalar, dev avizeler ve komünist elitlerin lüksünü yansıtan geniş pencereler karşılıyor. Konutun yeri de tesadüfen seçilmemiş. Şehrin gürültüsünden uzak, Vitoşa Dağı’nın hemen eteklerinde yer alıyor. Müze salonlarında yürürken, dev pencerelerden içeri süzülen Vitoşa Dağı’nın o heybetli ve yeşil manzarası, sergilenen binlerce yıllık eserlere harika bir fon oluşturuyor. 1973’te kurulan Ulusal Tarih Müzesi, aslında daha önce Sofya Adalet Sarayı’ndaydı. Ancak 2000 yılında alınan kararla, komünist geçmişin bu en sembolik yapısı, tüm Bulgaristan tarihinin sergilendiği bir hafıza merkezine dönüştürülmüş.

Müze, 650.000’den fazla esere ev sahipliği yaparak Bulgaristan’ın en büyük müzesi unvanını elinde tutuyor. Ancak alan o kadar devasa olmasına rağmen, bu zenginliğin sadece %10’luk bir kısmı ana salonlarda sergilenebiliyor. Sergi, kronolojik olarak 5 ana salona ve dönemsel temalara ayrılmış durumda;

Müzenin şüphesiz en büyüleyici kısmı, M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen ve dünyaca ünlü olan Panagyurişte Trak Altın Hazinesi‘dir. Trak krallarına ait olan bu som altın ritonlar (içki kapları), amforalar ve göğüslükler, antik dünyadaki işçiliğin ne kadar kusursuz olduğunu kanıtlar nitelikte. Bunun yanı sıra Valçitran ve Rogozen hazineleri de burada sergileniyor.

Bir başka salonda 7. ve 14. yüzyıllar arasındaki Birinci ve İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemlerine ait zengin takılar, madeni paralar, kilise ikonaları ve savaş aletleri sergileniyor. Tam bu noktada hemen yakınındaki Boyana Kilisesi ile bağ kurmak çok kolaylaşıyor.

1396-1878 yılları arasındaki Osmanlı Dönemi ve Bulgar Uyanışı dönemlerini kapsayan salonda, bağımsızlık mücadelesi, kilise uyanışı ve o dönemin geleneksel kıyafetleri, zanaat ürünleri yer alıyor. Hatta o dönemki bir uyanış okulunun (Rönesans okulu) canlandırması da müzede mevcut.

Bir başka salonda ise 1878 sonrası Üçüncü Bulgar Krallığı ve Yakın Tarihe ait eserler var. Modern Bulgaristan’ın kuruluş belgeleri, Bulgaristan’ın ilk anayasası ve bağımsızlık kararnamesi gibi çok önemli siyasi belgeler de bu salonda koruma altında.

Müzenin önündeki devasa yeşil bahçede ise Roma, Bizans ve Grek dönemlerine ait antik taş sütunlar, lahitler ve taş anıtlar sergileniyor.

Müzenin özellikle Trak Hazineleri bölümü çok zengin ve çok önemli eserleri barındırıyor. Biz de en çok vakti buraya ayırdık.

Gezimizde İvraca ve Rusçuk’da olduğu gibi Bölgesel Tarih Müzelerini de gezmeye çalıştık. Ama olur da bunları gezme şansınız yoksa Sofya’da ki Ulusal Tarih Müzesini gezmeyi asla ihmal etmeyin. Biz 3 saate yakın zamanı buraya ayırdığımız halde, en azından bana, yaptığımız müze gezisi yetmedi.

Sofya’ya ait bu yazı bölümü kaçınılmaz şekilde fotoğraflarla dolu oldu. En iyisi Sofya gezimizin kalan kısmını ayrı bir bölüm olarak anlatayım. Orada da çok güzel fotoğraflar olacak.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

18.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Lofça’dan Sofya’ya

Daha önce de sıkça bahsettiğim gibi; bizim için bir şehri keşfetmenin en güzel yolu, sabah uykumuzdan ödün verip o sessiz saatlerde sokaklara karışmaktır. Lofça’da yeni güne başlarken de rotamız bu tutkuyla şekillendi. Dün bu güzel şehri Lofça yapan durakların çoğunu gezmiştik ama bu sabah planımız farklı. İlk iş, Eski Üstü Kapalı Köprü’yü o sessizliğinde yakalamak; ardından dün ziyaret edemediğimiz Deli Hamam ve Lofça’nın ayakta kalan tek camisi Merkez (Çarşı) Cami‘yi kadrajımıza almak. Son olarak da Varosha Mahallesi’nin Arnavut kaldırımlı sokaklarını takip ederek zirvedeki kaleye tırmanacağız. Bakalım bu erken saatte kale kapılarını bize açacak mı?”

Köprüyü sabahın sakinliğinde fotoğrafladıktan sonra nehir kenarını takip ederek Deli Hamam’a ulaştık. Deli Hamam yaklaşık 400 yıllık bir Osmanlı eseri ve Bulgaristan genelinde aktif bir halk hamamı olarak 1990’ların başına kadar hizmet vermiş son Osmanlı hamamı olma özelliğini taşıyor.

DELİ HAMAM

Merkezdeki büyük kubbe; aşağıya doğru sırasıyla sekizgen, on altıgen ve dairesel üç farklı kasnak üzerinden yükselirken, en tepesinde ise altıgen bir aydınlatma feneri barındırıyor. Yapının mimari açıdan en büyüleyici yönü, antik Roma döneminden beri bilinen ve Osmanlı hamam mimarisinde de karşımıza çıkan ‘hipokaust’ (alttan ısıtma) sistemine sahip olması. Dışarıdaki ocaklarda (külhan) ısıtılan sıcak hava ve su, hamamın zemin altındaki kanallardan ve duvar içlerindeki borulardan geçerek tüm yapıyı homojen bir şekilde ısıtıyor.

MERKEZ CAMİ

Eski Osmanlı kayıtlarında ve seyyahların notlarında Lofça, kentin büyüklüğünü özetleyen o meşhur ifadeyle ‘30 mihraplı bir şehir’ olarak anılırmış. Yani bir zamanlar bu sokaklarda otuz ayrı cami bulunur, otuz ayrı minareden ezan sesleri yükselirmiş. Bugün ise o otuz camiden, tarihin fırtınalarına direnebilen tek şahit, nehrin kenarında tüm mütevazılığıyla duran tarihi Merkez (Çarşı) Camisi.

Ancak burada bir muammadan bahsetmem gerekir… Bazı kaynaklarda bu yapının aslında asıl Çarşı Cami olmadığı, o yıkılan tarihi caminin kitabesinin getirilip buraya takıldığı yazıyor. Hatta asıl adının “Abacı Cami” olması gerektiği de güçlü bir iddia. Nitekim caminin karşısına geçip baktığınızda, bu iddialara hak vermeden edemiyorsunuz; zira yapı, bir ‘merkez cami’ olmak için fazlasıyla küçük ve iddiasız duruyor.

Lofça’nın sokaklarında geçmişin izini sürerken, tarihin o büyük ve kaçınılmaz muhasebesi de zihnimi kurcalıyor: Yaklaşık beş asırlık Osmanlı egemenliği boyunca bu topraklardaki eski uygarlıkların eserleri ne kadar zarar görmüştü; peki ya bağımsızlık sonrası Bulgar yönetimlerinin Osmanlı mirasına yaklaşımı nasıldı?

Aslında karşımızda iki farklı dönemin, iki farklı yıkım refleksi var. Osmanlı, bir ‘imparatorluk’ mantığıyla hareket ediyordu; fethettiği topraklardaki kiliseleri veya antik yapıları tamamen yok etmek yerine, çoğunlukla onları dönüştürmeyi (kiliseyi camiye çevirmek gibi) veya kendi mimari dokusuna eklemlemeyi seçti. Yani var olanı silmekten ziyade, üzerine kendi mührünü vurdu. 19. ve 20. yüzyıldaki ulus-devletleşme süreci ise bambaşka bir ideolojiyle geldi. Yeni kurulan Bulgar yönetimi için Osmanlı mirası, unutturulması gereken bir boyunduruk dönemi olarak görüldü. Bu yüzden camiler, medreseler ve kervansaraylar dönüştürülmek yerine; sistemli bir kimlik silme operasyonuyla, şehir planlaması veya yol yapımı bahane edilerek kökten yıkıldı.

Osmanlı, vergilerini vermeleri şartı ile tebaası olan halkların kimliğini asırlar boyu adeta bir buzdolabında saklar gibi, kendi iç işleyişinde muhafaza etmişti. Örneğin, inşa edilecek kiliselerin camilerden daha yüksek olmaması şartını koşsa da Bulgar halkının kendi mabetlerini yapmasına, ibadetlerini ve dillerini sürdürmesine izin vermişti; sınırları belli bir hiyerarşi içinde de olsa onlara var olma alanı tanımıştı. Ancak o muhafaza edilen ulusal kimlik, 19. yüzyılda modern bir ulus-devlet olarak uyandığında, kendi varlığını kanıtlamanın ilk yolunu geçmişin izlerini silmekte buldu. Asırlarca altında yaşanılan o imparatorluk şemsiyesi, yeni düzen için unutturulması gereken bir gölgeye dönüştü. Dönemsel Kırcali isyanlarının ve eşkiya hareketlerinin yarattığı tahribatları bir kenara bırakırsak; Osmanlı’nın bu coğrafyadaki yıkıcı yüzü, daha çok isyan dönemlerinde ortaya çıkan askeri öfke ve cezalandırma refleksleriyle sınırlı kalmıştı. Buna karşın, bağımsızlık sonrası Osmanlı eserlerine uygulanan kurumsal yıkım; anlık bir öfkenin değil, yeni bir gelecek inşa etmek adına ‘geçmişin tapu kayıtlarını haritadan silmeyi’ amaçlayan, planlı ve ideolojik bir hafıza operasyonuydu.

Kısacası Osmanlı, bu topraklardaki eski kültürleri tamamen yok etmeyip dönüştürerek geleceğe taşımıştı. Oysa bağımsızlık sonrası kurulan yeni rejim, eskiyi dönüştürerek yaşatmak yerine, geçmişe ait ne varsa haritadan tamamen silme yoluna gitti. Bugün Lofça’da 30 camiden sadece birinin ayakta kalması, işte bu ‘silme’ refleksinin en somut kanıtı. Nitekim bugün Lofça’da, Rusçuk’ta ya da diğer Bulgar şehirlerinde karşımıza çıkan o tek tük Osmanlı eseri; aslında zamanın, savaşların ve bu ideolojik fırtınaların arasından sağ çıkmayı başarmış birer mucize abidesidir.

On günlük koca bir macerayı geride bırakıp başladığımız noktaya, Bulgaristan’ın kalbi Sofya’ya geri dönüyoruz. Ama dönüş yolculuğumuz bile tek başına bir serüven! Bugün, tarihin izindeki Plevne‘den geçip, doğanın bir mucizesi olan Prohodna Mağarası’nda yürüyeceğiz. Ardından İvraca’da, ihtişamlı Trak hazinelerinin sırrını saklayan Vratsa Tarih Müzesi bizi bekliyor. Sofya’ya varacağımız bu akşam saatlerinden itibaren yarın gece İstanbul uçuşuna kadar olan tüm zamanımızı ise Sofya’ya ayırdık. Şehrin tam merkezindeki otelimize yerleşir yerleşmez, kalan her dakikayı Sofya’yı adım adım soluyarak değerlendireceğiz.

Plevne, Türk tarihi ve kolektif hafızası için haritadaki herhangi bir noktadan çok daha fazlası; kahramanlığın, askeri dehanın, fedakarlığın ve bir imparatorluğun o en onurlu direnişinin simgesi. Bu yüzden seyahat programımızı yaparken, hafızalarımıza kazınan o destansı Plevne Savunması’nın gerçekleştiği topraklara ayak basacak olmak, bu gezide beni en çok heyecanlandıran anlardan biriydi.

Plevne’ye doğru yola çıktığınızda, ister istemez yüksek surlarla çevrili heybetli bir kale göreceğinizi hayal ediyorsunuz. Oysa buradaki mucize taşta değil, toprakta gizli… Gazi Osman Paşa, askeri literatüre geçecek bir dehayla, devasa surlar yerine toprak siperler ve tabyalar inşa ederek modern siper savaşının ilk başarılı örneklerini tam da üzerinde durduğumuz bu tepede sergilemiş. Osmanlı kaynaklarında ‘Yeşil Tepeler’ olarak geçen ve kuşatmanın kaderini belirleyen bu stratejik bölge; İsa Bey ve Kovanlık gibi en kritik tabyaların da kalbi konumunda.

Sayıca, silahça ve lojistik olarak kendisinden katbekat üstün olan Rus ve Rumen birleşik ordularına karşı Osman Paşa, Plevne’de tam 145 gün boyunca muazzam bir savunma destanı yazdı. Rusların düzenlediği üç büyük ve kanlı genel taarruz, Osmanlı askerinin sarsılmaz direnciyle püskürtülürken Rus ordusuna ağır zayiatlar verdirildi. Aylar süren kuşatmanın ardından şehirde yiyecek, ilaç ve mühimmat tükenince; Gazi Osman Paşa teslim bayrağını çekmek yerine askeriyle birlikte amansız bir yarma (huruç) harekatına girişti. Bu son huruçta yaralanarak esir düşse de gösterdiği kahramanlık öyle büyüktür ki; Rus Çarı II. Aleksandr ve Rus generalleri, onun askeri dehasına saygı duruşu olarak kılıcını iade ettiler ve ona bir esir gibi değil, bir kahraman gibi davrandılar.

93 Harbi sırasında Plevne, Rus ordusunun Balkan Dağları’nı aşıp İstanbul’a yürümesini aylarca geciktiren en kritik kilitti. Eğer bu amansız direniş olmasaydı, Osmanlı cephesi çok daha erken çökecek ve savaşın getirdiği yıkım belki de çok daha ağır olacaktı. Ne yazık ki Plevne’nin düşmesiyle birlikte İstanbul yolu Ruslara açıldı ve tarihimizin en acı sayfalarından biri olan kitlesel Balkan göçleri dalga dalga hız kazandı.

O dönem Türk askerine karşı savaşan Rus generali Mihail Skobelev’in anısına bugün ‘Skobelev Parkı‘ olarak adlandırılan bu tarihi tepe, bizim asıl ziyaret amacımıza ev sahipliği yapıyor. Plevne Savunması’nın o destansı ruhunu ve çetin mücadelesini yaşatan devasa Plevna Panorama Müzesi (Pleven Epopee 1877), tam olarak bu kanla sulanmış tepenin üzerinde yükseliyor.

Burası sıradan bir savaş müzesi değil; dünyadaki sayılı panoramik müzeden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye girişler, yoğunluğu önlemek adına gruplar halinde ve sırayla yapılıyor. Sabahın erken saatlerinde gitmemize rağmen, bizden önce gelmiş bir okul dolusu öğrenci kapıda ziyaret sırasını bekliyordu. Biz de zaman kaybetmek yerine sıramızı beklerken, Skobelev Parkı’nın içindeki gerçek savaş alanları üzerinde küçük bir yürüyüşe çıktık; Panorama binasının yaklaşık 150 metre doğusunda yer alan Kardeşlik Mezarı ve Kemik Evi (Museum-Ossuary) adlı anıt yapıya kadar ilerledik.

Fransız bir peyzaj mimarı tarafından tasarlanan ve göz alabildiğine yeşillikler içine gizlenen bu açık hava müze-parkında yürürken, her adımda savaşın gerçek izlerine dokunuyorsunuz. Şehrin gürültüsünü arkanızda bırakıp, biraz içinize kapanarak ve dünyadan soyutlanarak yürüdüğünüzde; civardaki o asırlık ağaçların arasından yankılanan savaş toplarının uğultusunu, her iki taraftan askerlerin çığlıklarını hayalinizde duyabiliyorsunuz. Zaten parkın girişinden itibaren ana yürüyüş yolları boyunca sıralanmış çok sayıda top sizi karşılıyor. Bunlar birer reprodüksiyon değil; 93 Harbi’nde bizzat kullanılmış, barut kokmuş orijinal savaş topları…

Yaklaşık yarım saatlik bir bekleyişin ardından nihayet içeri kabul edildik ve bir rehber eşliğinde müzeyi adımlamaya başladık. Müze birkaç kattan oluşuyor; alt katlarda 93 Harbi’nden kalan gerçek askeri teçhizatlar, tüfekler ve o günleri tasvir eden yağlı boya tablolar sergileniyor.

Ancak müzenin asıl kalbi ve asıl hikayesi en üstteki panorama katında atıyor. Savaşın o karanlık, acımasız yüzü ile Plevne’de yazılan o destansı direniş burada öyle muazzam ve gerçekçi bir atmosferle sergilenmiş ki, salonu gezerken hepimizin nutku tutuldu, derinden etkilendik.

Plevne Panorama 1877 Müzesi gezimiz sonrası aracımıza binip Prohodna Mağarası’na doğru yola düştük. Plevne’den itibaren 1 saat kadar yolumuz olacak.

Bulgaristan’ın en büyüleyici ve gizemli doğa harikalarından biri olan Prohodna Mağarası, Sofya’ya yaklaşık 110 km mesafede yer alan efsanevi bir karstik tünel mağara. Mağara alanına varınca yine kısa bir mesafe de olsa yürüyüşle mağara girişine ulaşıyorsunuz.

Bulgarca “Prohodna” kelimesi “Geçit” veya “Giriş yapılabilir” anlamına geliyor. Burası kör bir mağara değil; bir ucundan girip diğer ucundan çıkabileceğiniz 262 metre uzunluğunda devasa bir doğal köprü gibi. Biz bu mesafeyi yürümedik ama yürüyüp diğer uçtan da çıkabilirsiniz.

Mağaranın iki girişinden biri olan “Büyük Giriş” tam 45 metre yüksekliğindedir ve bu özelliğiyle Bulgaristan’ın en yüksek mağara kemeridir. “Küçük Giriş” ise 35 metre yüksekliğindedir.

Mağarayı sıradan bir yeraltı oluşumundan ayırıp bir doğa tapınağına dönüştüren şey, tavanında yer alan iki devasa delik. Erozyon sonucunda neredeyse kusursuz bir simetriyle yan yana açılan bu iki doğal pencere, birebir insan gözü şeklinde. Yerel halk bu yüzden mağaraya “Tanrı’nın Gözleri” (Oknata) adını takmış.

Yukarıda paylaştığım fotoğraflardan da fark edeceğiniz üzere, mağaranın içine adım attığınız anda tavandaki devasa bir çift gözün sizi izlediği hissiyatına kapılıyorsunuz. İşin en dramatik yanı ise yağmurlu günlerde bu deliklerden sızan suların, kaya duvarlarındaki dikey hatlar boyunca aşağı süzülerek adeta ağlayan bir insan yüzü tasvirine dönüşmesi.

Prohodna Mağarası’nın o gerçeküstü atmosferinden sıyrılıp, adını dağların arasındaki devasa bir doğal kapıdan alan İvraca’ya doğru yola koyuluyoruz. Bulgarcada Vrata kelimesi “kapı” anlamına geliyor. Şehrin adı da eski Bulgarcada “küçük kapı” veya “dar geçit” anlamına gelen Vratitsa’dan türemiş, Osmanlı döneminde ise Türkçeleşerek İvraca halini almış.

VRATSA (HRİSTO BOTEV) MEYDANI

Yaklaşık 50.000 kişilik nüfusuyla İvraca, bölgenin en büyük ekonomik ve kültürel merkezi olma unvanını elinde bulunduruyor.

Şehri dünya çapında kültürel bir odak noktası yapan asıl yer, şüphesiz Vratsa Tarih Müzesi. Burada sergilenen ünlü Rogozen Hazinesi, Trak medeniyetine ait dünyadaki en büyük gümüş ve altın parça koleksiyonu olma özelliğini taşıyor. Ayrıca Mogilanska Mogila’da bulunan som altın Trak defne çelengi ve dizlikler de yine bu çatı altında. Aslına bakarsanız, bu şehre yolumuzu düşüren asıl motivasyonumuz bu müze; fakat gelmişken meydanın hemen yakınında yükselen ve Osmanlı döneminden günümüze başarıyla korunan Kurtpaşa (Kurtpashov) ve Meshchii savunma kulelerini de gözden kaçırmayacağız..

Meydana yakın bir noktada araçtan iniyoruz. Geniş bir alana yayılan Vratsa Meydanı; kamu binaları, müzesi, Hristo Botev Anıtı ve asırlık savunma kuleleriyle şehrin kalbinin attığı yer. Zaman kaybetmeden kendimizi hemen müzenin içine atıyoruz. Bize tahsis edilen rehberin eşliğinde, buradaki eşsiz tarih yolculuğumuza oda oda başlıyoruz.

Vratsa Bölgesel Tarih Müzesi, sadece bölgenin değil, tüm Bulgaristan’ın kültürel açıdan en zengin arkeoloji merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Üç katlı bu devasa yapı; ana binası, depoları ve kendisine bağlı tarihi komplekslerle birlikte toplamda 120.000’den fazla taşınabilir kültürel varlığa ev sahipliği yapıyor.

Bu eserler, Taş Çağı’ndan başlayıp Antik Dönem, Orta Çağ, Osmanlı dönemi ve Bulgar Ulusal Uyanış dönemine kadar uzanan devasa bir tarihsel yelpazeyi kapsıyor. Müzenin asıl odak noktası olan ve en sıkı şekilde korunan özel hazine salonları da bu katta yer alıyor. Biz de merakımıza yenik düşüp diğer bölümleri hızlıca geziyor ve bir an önce bu üst kata çıkıyoruz.

Bulgaristan topraklarında bugüne kadar bulunmuş en büyük Trak definesi, 1999 yılında buraya özel olarak inşa edilen yüksek güvenlikli müstakil bir salonda korunuyor. Bir Trak kraliyet hanedanına ait olan; gümüş üzerine altın kaplama tam 165 parça antik ritüel kabı ve kadeh, bu salonda ziyaretçilerini büyüleyici bir tarih yolculuğuna çıkarıyor.

Müze o kadar zengin, orada o kadar çok kare yakalamışım ki yazıya koyacaklarımı seçmekte epey zorlandım; hepsi bana birbirinden güzel geliyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Burada sergilenen Trak hazineleri, ihtişam ve zenginlik açısından başkentteki ünlü Sofya Arkeoloji Müzesi’ndeki koleksiyonları hiç aratmıyor.

Balkan Dağları’nın eteklerine kurulu olan İvraca, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan ve hem savunma hem de yaşam alanı olarak kullanılan karakteristik kule evleriyle (kula) tanınıyor. 17. yüzyılın çalkantılı dönemlerinde yerel ayanlar ve feodal beyler tarafından inşa edilen bu yapılar, adeta küçük birer Orta Çağ kalesini andırıyor. Belediye binasının hemen yanında yükselen Meşçiler Kulesi (Meshchii Tower) ise günümüzde İvraca’nın en ikonik sembollerinden biri konumunda.

16 veya 17. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen bu kule, dönemin önde gelen aristokrat ailelerinden Meşçiler (Meshchii) tarafından hem korunaklı bir mesken hem de stratejik bir savunma noktası olarak kullanılmış. Yaklaşık 13,4 metre yüksekliğe sahip, düzgün taş işçiliğiyle örülmüş kare prizma biçimindeki bu yapı, 19. yüzyılın sonlarında eklenen bir mekanizmayla Saat Kulesi’ne dönüştürülüyor. Kulenin en üst katına baktığınızda ise kuşatmalarda düşmanın üzerine kızgın yağ veya kaynar su dökmek için kullanılan, konsollar üzerine oturtulmuş çıkmalar ve 12 adet mazgal deliği hemen dikkat çekiyor.

Hristo Botev Meydanı’nda, Vratsa Bölgesel Tarih Müzesi’nin hemen önünde yükselen Kurtpaşa Kulesi; Meşçiler Kulesi’ne kıyasla biraz daha küçük olsa da kale formunu çok daha belirgin şekilde koruyor. 17. yüzyılda Kurtpaşalar (Kurtpashovtsi) ailesi tarafından inşa ettirilen bu yapıyla ilgili yerel bir efsane var: Söylenene göre bu aile, Osmanlı idaresi altındayken İslamiyet’i kabul ederek bölgedeki topraklarını ve nüfuzunu korumayı başaran eski bir Orta Çağ Bulgar soylu hanedanına dayanıyor. Sadece 11 metre yüksekliğindeki bu kompakt “donjon” (iç kale) tarzı kulenin pencerelerinin neredeyse hiç olmaması, ona tam bir hisar görünümü kazandırıyor.

Her iki kule de alt katlarında penceresiz, kalın taş duvarlara sahipken; en üst katlarında dışa doğru taşan ahşap veya taş konsollu çıkmalar barındırıyor. Bu mimari, Osmanlı Balkanları’nda asayişin bozulduğu dönemlerde ayanların kendilerini korumak için geliştirdikleri tipik “tahkimatlı konut” (tower-house) geleneğinin günümüze ulaşan en güzel örnekleri arasında yer alıyor.

LARGO (BAĞIMSIZLIK) MEYDANI

İvraca gezimiz bitince iyice acıktığımızı hissediyoruz ancak burada daha fazla vakit kaybetmek niyetinde değiliz. Önümüzde Sofya’ya kadar yaklaşık iki saatlik bir yol var. Biz de açlığımızı Sofya’ya kadar yatıştırmak üzere ayaküstü atıştıracak bir şeyler bakındık ve gözümüze banitsa satan küçük bir dükkan çarptı. Gerçekten de iyi bir yerde yiyeceğiniz banitsalardan bir tanesi, size asla yetmiyor! Herhalde börekçinin tezgahındaki böreklerin çoğunu biz bitirmişizdir.

Kısacık börek molası sonrasında yollara düştük. Hedefimiz; güneş iyice batmadan Hristo Botev Bulvarı üzerinde yer alan otelimiz Central Hotel Sofia’ya varmak, odamıza yerleşip kendimizi hemen dışarı atmak… Böylece hem hızlıca bir akşam turu atıp şehre oryante olacağız hem de bu ışıklı başkente ilk günün ardından şöyle bir merhaba demiş olacağız.

Otelimiz merkeze çok yakın. Odalarımız belli olup bavullarımızı içeri atar atmaz, Sofya’daki bu ilk kısa keşif gezimize başladık. Esas kapsamlı Sofya turumuzu yarın sabahtan itibaren gerçekleştireceğiz. Otelden çıkıp Aleksander Stamboliyski Bulvarı boyunca yürüyünce, şehrin simgesi kabul edilen Sofya Anıtı’na (Saint Sofia Monument) ulaştık. Bu anıtın yükseldiği yer, ‘Largo’ olarak da bilinen Bağımsızlık Meydanı. Komünist dönemde tam da bu sütunun üzerinde dev bir Lenin heykeli bulunurken, 2000 yılında onun yerine siyah ve altın renklerin asaletini taşıyan bu heykel dikilmiş. Şehrin adını aldığı ‘bilgeliği’ sembolize eden bu kadın figürü; bir elinde bilgeliğin simgesi olan bir baykuş, diğer elinde ise başarıyı ve barışı müjdeleyen bir defne çelengi tutarken betimlenmiş.

Buradan sola dönüp cadde boyunca yürüyünce karşı tarafta Banyabaşı Cami görünüyor. Biz erkek grubu, alışveriş yapmak isteyen kadın grubundan ayrılarak karşı caddeden bu sefer geriye, heykele doğru yürüyüşe geçtik. Yarın zaten buraları ayrıntısıyla gezeceğimizden, şimdilik araç trafiğine kapalı olan Vitoşa Bulvarı‘na (Vitosha Boulevard) doğru yürüyüp iyi bir yerde bir şeyler içmek arzusundayız. Biz erkekler Bar88 Dinner adlı mekana oturduk; biralarımız ve ara sıcaklarımız eşliğinde Sofya’daki bu ilk ve son akşamımızın keyfini çıkardık. Kızlar ise alışveriş sonrası Opa! Greek Restaurant’ı tercih etmişler. İkisi de çok başarılı yerlerdi, kesinlikle tavsiye edilir.

Evet sevgili gezgin dostlarım; 10 gün önce Sofya’dan başlayan büyük Bulgaristan rotamızda dönüp dolaşıp yeniden başlangıç noktamıza ulaştık. Yarın tüm günümüzü Sofya’yı keşfetmeye ayıracağız ve bu güzel yolculuk nihayete ermiş olacak. Şimdilik ayaklarımızı uzatıp dinlenme vakti..

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

17.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Rusçuk’tan Lofça’ya

Rusçuk’ta güne erken başlamanın ödülü, henüz kimselerin ayak basmadığı o bomboş, sessiz sokaklardı. Otelden çıktığımızda şehir sabahın o en güzel ışığı altında iken, tarihi evleri fotoğraflayarak Özgürlük Anıtı’nın süslediği o muazzam meydana doğru yol aldık.

Benim esas amacım dünden bugüne bıraktığımız Holy Trinity Katedrali‘ne ulaşıp içini gezmek.

Şehrin en eski kilisesi olan Kutsal Üçlü Katedrali, (Holy Trinity Katedrali) 1632 yılına, yani Osmanlı dönemine uzanan köklü bir geçmişe sahip. Ancak burayı asıl özel kılan, onun sıra dışı mimari öyküsü. Osmanlı döneminde Balkan coğrafyasında kilise yapılmasına, ancak camilerden yüksek olmaması ve dışarıdan fazla dikkat çekmemesi şartıyla izin verildiğinden daha önce bahsetmiştim. Rusçuk’lu Hristiyanlar da bu kurala tamamen uyarak dahice bir çözüm bulmuşlar: Katedrali yerin yaklaşık 4,5 metre altına, adeta gizleyerek inşa etmişler. Yukarıda paylaştığım fotoğraf, dışarıdan bakıldığında yapının ne kadar mütevazı ve küçük göründüğünü kanıtlıyor, değil mi?

Aslında katedrali günün ilk saatlerinde, sakin bir ortamda gezip fotoğraflamayı planlamıştım. Fakat hesaba katmadığım şey kapıların saat 08:00’de açılması oldu. Biz saat 07:00’yi biraz geçe katedralin önündeydik. Hal böyle olunca o mistik yeraltı dünyasına inemedik; sadece kapısından içeriye bakmak ve dış cephesinden birkaç kare almakla yetindik. Ancak şimdi bu satırları yazarken fark ediyorum ki asıl kaçırdığım kareler, o kapının ardında gizlenen çok daha önemli detaylarmış (Aşağıdaki fotoğraf internet kaynaklarından). Demem o ki, Rusçuk’a yolunuz düşerse ziyaret saatlerine mutlaka dikkat edin ve bu katedralin içini görmeyi sakın ihmal etmeyin.

Dönemin kurallarına boyun eğerek yerin altına gizlenmiş o alçakgönüllü katedralin hemen arkasında yükselen opera binası; tüm heybeti ve modern duruşuyla meydanda zamansal ve mimari bir meydan okuma gibi duruyor, göz alıcı bir tezat oluşturuyor.

Yürüyüşü Özgürlük Anıtı’nın ve Dohodno Zdanie binasının dün kalabalıktan göremediğimiz ayrıntılarına dikkat etmeye çalışarak ve onları fotoğraflayarak tamamladık.

Rusçuk’un kalbindeki Dohodno Zdanie adlı bina, 1898-1902 yılları arasında şehrin eğitim kurulu tarafından çocukların eğitimine ve kültürel projelere kalıcı bir fon sağlamak amacıyla inşa edilmiş. İsminin tam çevirisi olan ‘Kazanç Binası’, yapının bu asil misyonunu doğrudan özetliyor. Binanın zirvesinde, elinde asasıyla yükselen kanatlı Merkür (Ticaret Tanrısı) heykeli dikkat çekiyor. Cephedeki diğer yedi figür ise sanatı, bilimi, tarımı ve ticareti simgeleyen harika birer taş işçiliği olarak meydanı selamlıyor

Bu keyifli sabah yürüyüşü, aslında önümüzdeki uzun ve heyecan dolu yolculuğun sadece sakin bir girizgahıydı. Çünkü bugün rotamız uzun, keşiflerimiz ise bambaşka: Rusçuk’un zarif sokaklarına veda edip Ivanovo Kaya Kiliseleri’nin gizemine, Devetashka Mağarası’nın devasa dehlizlerine ve Krushuna Şelaleleri’nin serinliğine doğru yola çıkıyoruz. Günün son durağı ise bizi bekleyen tarihi Lofça.

Rusçuk’tan ayrılıp Lofça’ya doğru yola çıktığımızda ilk büyük keşif durağımız Ivanovo Kaya-Oyma Manastırları (Kiliseleri) olacak. Burası sıra dışı sanatsal ve tarihi değerinden ötürü 1979 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Rusçuk’a yaklaşık 20-22 kilometre uzaklıktaki Ivanovo Kaya Oyma Manastırları, Rusenski Lom Doğa Parkı’nın içinde yer alıyor. Bu yapılar, nehir vadisi boyunca yükselen sarp kayalıkların içi oyularak inşa edilmiş. Kiliselere ulaşmak için önünüzde iki seçenek var: Ya oldukça dik merdivenleri göze alıp kestirmeden çıkacaksınız ya da yolu biraz uzatıp doğanın içinden tatlı bir eğimle yükselen patikayı takip edeceksiniz.

Biz, çıkışta patika yolu tercih ederek uzun (yarım saati geçmeyen) ama keyifli bir yürüyüş yaptık; dönüşte ise kısa yol olan merdivenlerden aşağıya indik. Bu arada küçük bir not: Buraya gelecekseniz ayağınızda iyi bir yürüyüş ayakkabısı olması kesinlikle şart.

Keşişlerin sarp kayalıklar içindeki bu ıssız coğrafyayı seçmelerinin arkasında dini ve tarihsel nedenler yatıyordu. Hatırlarsanız, daha önce ziyaret ettiğimiz Rila Manastırı’nın ve tüm Bulgaristan’ın koruyucu azizi olan Rilalı Ivan (Aziz Ivan Rilski), Tanrı ile doğrudan bağ kurabilmek adına dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, kendini tamamen sessizliğe ve mutlak bir yalnızlığa adayarak yeraltı kaya hücrelerinde yaşamaya başlamıştı. Zamanla onun bu teslimiyetini takip eden inançlı insanlar yetişti ve bu felsefe, o dönem Ortodoks Hristiyanlığında çok yaygın olan ‘Hesihazm‘ (Hesychasm) adlı mistik akımın doğmasına zemin hazırladı.

Ivanovo Kaya-Oyma Manastırlarında ise bu köklü inziva geleneği, 12. ve 13. yüzyıllarda filizlenmeye başlamış. Takvimler 1220 yılını gösterdiğinde, buradaki ilk kaya manastırı yaşamını başlatan kişi, gelecekte Tarnovo Başpiskoposu olacak olan Keşiş Yoakim olmuş. Hesihazm akımına gönül veren keşişler, tıpkı Aziz Ivan gibi Tanrı’ya yakınlaşmak için bu sarp mağaralarda derin bir sessizliğe bürünmüşler.

Yerel halk ve keşiş cemaati, zamanla bu ıssız kaya sığınaklarını ve çevresindeki yaşamı, Bulgaristan’ın manevi sembolü olan ‘İvan’ ismiyle özdeşleştirmiş; burayı bir nevi ‘İvan’ın takipçilerinin kutsal yeri’ olarak görmüş. Nitekim bu manevi bağ, mağaraların eteklerinde ‘Ivanovo’ adında bir köyün doğmasına yol açmış. Kayaların içine oyulan bu muazzam manastır kompleksi de adını, kucağında büyüdüğü bu yerleşimden almış ve zamanla genişleyerek devasa bir inanç merkezine dönüşmüş.

Burası sadece fakir keşişlerin sığınağı olarak kalmamış; İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde bizzat Bulgar Çarları (Iwan Asen II, Iwan Alexander gibi) tarafından desteklenerek zengin bir kültür ve eğitim merkezi haline getirilmiş. Bu sayede dönemin en ünlü sanatçıları (Tarnovo Okulu ressamları) gelip bu mağaraların tavan ve duvarlarına muhteşem freskler işlemişler.

Kompleksin Orta Çağ’daki o en ihtişamlı döneminde, kayaların içine oyulmuş yaklaşık 40 müstakil kilise ve şapel bulunuyordu. Keşişlerin inzivaya çekildiği hücreler ve diğer ortak alanlarla birlikte toplam mekan sayısı 300 civarındaydı. Zamana ve doğaya direnen bu devasa yapıdan günümüze ne yazık ki sadece 20 kadar kilise, şapel ve hücre kalabilmiş. İşin daha da çarpıcı yanı, dönemin ‘Paleologos Rönesansı‘ sanatını yansıtan o ikonik Orta Çağ fresklerinin korunduğu yapı sayısı bugün sadece beş. İşte bu beş yapı arasından günümüzde ziyarete açılan ve içindeki duvar resimleriyle büyüleyen en önemli ana bölüm ise ‘Tsarkvata’ (Meryem Ana Kilisesi) olarak biliniyor.

İçerideki 14. yüzyıl freskleri o kadar canlı, renkli ve anatomik olarak o kadar gerçektir ki, Bizans Paleologos Rönesansı sanatının Balkanlar’daki en kusursuz örnekleri kabul edilir. Paleologos Rönesansı derken; Bizans İmparatorluğu’nun çöküş döneminde (13. yüzyılın sonundan 1453’te İstanbul’un fethine kadar) yaşanan, şaşırtıcı derecede güçlü ve parlak bir kültür, bilim ve sanat patlamasını kastediyoruz. Bu dönemde resimlere ilk kez derinlik algısı katılmış, figürlere insani duygular ve hareket kazandırılmıştır. Gerçekten de buradaki tavan ve duvarlarda yer alan İsa’nın son akşam yemeği ya da Yahuda’nın ihaneti gibi sahneler, hala büyüleyici bir netlikle görülebiliyor.

Bu kilisenin balkonu ve kayaların oyuklarından vadinin yeşilliğine baktığınızda müthiş bir manzara göreceksiniz. Yukarı çıktığınızda göreceğiniz o tarihi atmosfer ve sanat eseri tavanlar küçücük yorgunluğunuza fazlasıyla değecektir.

Bugün rotamızı Bulgaristan coğrafyasının saklı doğa harikalarına çeviriyoruz. Ana hedefimizde önce gürül gürül akan Krushuna Şelaleleri, ardından da o devasa ve büyüleyici Devetashka Mağarası var. Fakat yeşilin kalbine dalmadan önce, bizi heykeli ile selamlayan Usta Kolyu Ficheto’nun dehasına saygı duruşunda bulunmak için Bayla Köprüsü‘nde keyifli bir fotoğraf molası veriyoruz

Rusçuk yakınlarındaki Bayla (Byala) kasabasında, Yantra Nehrinin üzerinde uzanan bu tarihi köprü, arkasındaki iddialı ‘meydan okuma’ öyküsüyle biliniyor. Hikaye 1865 yılına uzanıyor: Dönemin Tuna Valisi Midhat Paşa, Rusçuk ile Sofya’yı birbirine bağlayacak stratejik bir köprü yaptırmak ister. Dönemin yabancı mühendisleri bu iş için muazzam bütçeler ve uzun süreler talep edince, Midhat Paşa o sırada yeteneği kulaktan kulağa yayılan Bulgar usta Kolyu Ficheto’yu huzuruna çağırır. Ficheto, elinde balmumundan bir köprü maketiyle gelir; işi yabancıların yarı fiyatına ve sadece iki yılda bitireceğini söyler. Hatta iddiasını şu meşhur sözlerle taçlandırır: Midhat Paşa! Eğer bu köprüyü taahhüt ettiğim paraya ve süreye bitiremezsem ya da bittikten sonra yıkılırsa, boynumu vurabilirsiniz. Ben bu iddiaya kellemle giriyorum.’

BAYLA KÖPRÜSÜ YANINDAKİ USTA KOLYU FİCHETO HEYKELİ

Midhat Paşa bu cesarete güvenir ve işi ona verir. Usta sözünü tutar; köprü 1865-1867 yılları arasında, tam zamanında ve bütçesinde tamamlanır. Paşa da bu deha karşısında ustaya rütbe verip nişan takar. İlk yapıldığında 276 metre uzunluğunda, 9 metre genişliğinde olan bu 14 kemerli yapının sütunları sadece yük taşımıyor; üzerlerinde aslanlar, kuğular ve su perileri gibi harika kabartmalar yer alıyor.

Köprü, yapılışından yaklaşık 30 yıl sonra, 1897’deki büyük Balkan selinde orta kısmından ciddi bir darbe alıp kısmen yıkılsa da, Kolyu Ficheto’nun nehrin iki ucundaki o sağlam taş işçiliği bugün hala zamana meydan okumaya devam ediyor.

Üstelik bu köprü sadece doğaya ve sellere değil, tarihin en kanlı savaşlarına da tanıklık etmiş. 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında, Rus ordusunun ünlü generali Gurko, binlerce askeri, ağır topları ve mühimmat arabalarıyla Balkan Dağları’na doğru ilerlerken tam olarak bu köprü üzerinden geçmiş. Kolyu Ficheto’nun dehası, köprüyü o kadar sağlam inşa etmiş ki, ordu yükünü hafifletmeden bu taşların üzerinden akıp gitmiş.

Bu köprüdeki kısa molamız sonrasında yaklaşık bir saat yol yaparak Krushuna Şelaleleri‘ne ulaştık. Bulgaristan’da havalar bu mevsimde çok değişken; köprüde günlük güneşlik olan hava, şelalede yürüyüş yapacağımız esnada birden sağanak yağmura döndü. Biz de her deneyimli gezi grubunun yapacağı gibi ‘bari yemek işini aradan çıkaralım’ dedik. Park alanına gişeleri geçtikten sonra kendimizi modern bir restorana attık ve yağmur dinene kadar keyifle yemeğimizi yedik.

Krushuna Şelaleleri, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en masalsı doğa harikalarından biri kabul ediliyor. Şelalelere ulaşmak için önce insanı tazeleyen koyu bir yeşilliğin içinden geçmeniz gerekiyor. Bölgedeki yürüyüş parkurları zorluk seviyelerine göre ayrılmış; her rota farklı renk ve numaralarla işaretlenmiş. Biz, doğanın tadını yorulmadan çıkarmak adına kolay grupta yer alan 2 numaralı kırmızı rotayı seçtik ve su sesine doğru adımlamaya başladık.

Krushuna” kelimesi, bölgede hala popüler olarak yaşayan ve bir doğan/şahin türü olan “Korshun” kuşundan geliyor. Bölge, Maarata Doğa Parkı sınırları içinde. “Maarata” mağara anlamına geliyor. Zaten burası Devetashka Mağarasına da yakın. Şelaleleri rahatça gezebilmek için nehir boyunca uzanan, ahşap köprüler ve merdivenlerle süslü harika bir eko-patika (eco-trail) yapılmış.

Şelalelerin etrafındaki dik kayalıklar, 13. ve 14. yüzyıllarda (İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemi) inzivaya çekilen keşişlere ev sahipliği de yapmış.

En iyisi sizlere cennetten bir köşe olan bu yeri bol bol fotoğraflarla anlatayım. Bazen güzelliği tarif etmeye kelimeler yetersiz kalıyor.

Bir sonraki gezi yerimiz ise Devetashka Mağarası oldu. Bulgaristan doğası gereği çok güzel mağaralara sahip. Bugün gezeceğimiz mağara gibi, yarın da çok güzel bir mağara gezimiz olacak. Bulgaristan’ın gizemli ve büyüleyici doğasının en görkemli simgelerinden biri olan Devetashka Mağarası, sadece ülkenin değil, Avrupa’nın da hem jeolojik hem de tarihi açıdan en önemli yeraltı oluşumlarından birisi olarak kabul ediliyor. Doğanın milyonlarca yılda ilmek ilmek işlediği bu mağaraya adım attığınız an, sıradan bir mağaraya değil, devasa bir doğa katedraline girdiğinizi hemen anlıyorsunuz.

Devetashka’yı dünyadaki pek çok mağaradan ayıran en belirgin özellik, sahip olduğu muazzam ölçekler. Kaynaklarda mağaranın giriş kapısı tam 35 metre genişliğinde ve 30 metre yüksekliğinde diye yazıyor. İçeriye doğru sadece 40 metre kadar ilerlediğinizde kendinizi devasa bir ana holde buluyorsunuz. Bu salonun tavan yüksekliği yer yer 60 ila 100 metreye kadar ulaşıyormuş; yani, içine 9-10 katlı bir binayı rahatlıkla sığdırabiliyorsunuz.

Zamanla yaşanan tavan çökmeleri sonucu mağaranın tavanında yedi devasa açıklık oluşmuş. Yerel halkın adeta birer ‘göz’ ya da gökyüzüne açılan ‘pencereler’ olarak adlandırdığı bu deliklerden içeriye, muazzam bir gün ışığı süzülüyormuş. Gezi günümüzde güneş bulutlar ardında kalınca biz göremedik. Mağaranın derinliklerine doğru ilerlediğinizde ise yol ikiye ayrılıyor: Sol tarafta küçük göller ve şelaleler oluşturarak çağlayan bir yeraltı nehri akarken; sağ taraf sarkıt ve dikitlerle süslü, daha kuru ve gizemli galerilere açılıyor.

Ne var ki, mağaranın bu gizemli derinlikleri bizim için şimdilik birer fısıltı olarak kaldı. Haziran ve Temmuz ayları, mağaranın asıl ev sahipleri olan yarasaların ve diğer memelilerin üreme mevsimi. Doğanın bu hassas döngüsüne saygı duyulduğu için, yılın bu döneminde iç kısımlar ve galeriler ziyaretçilere tamamen kapatılıyor. Biz her ne kadar o karanlık dehlizlere doğru adımlayamamış olsak da, mağaranın sadece girişinde şahit olduğumuz o ışık oyunları ve devasa hacim, ruhumuzu doyurmaya fazlasıyla yetti.

Devetashka sadece bir doğa harikası değil, insanlık tarihinin en eski tanıklarından birisi. Yapılan arkeolojik kazılar, bu mağarada kesintilerle de olsa neredeyse her tarihi dönemde yaşam olduğunu göstermiş. En eski izler 70.000 yıl öncesine kadar gidiyor.

Mağara, Cilalı Taş Devri kültürlerine ait Bulgaristan’daki en zengin buluntu noktalarından birisi olmuş. Kazılarda çakmaktaşı aletler, taş ocaklar, Tunç Çağı’na ait savaş baltaları ve Demir Çağı silahları bulunmuş. “Sunak” adı verilen dairesel bir galeride bulunan kalıntılar, mağaranın geçmişte kutsal ritüeller için de kullanıldığını gösteriyor.

Bu mağara 1950’li yıllarda Soğuk Savaş döneminde Bulgar ordusu tarafından gizli bir askeri üs ve mühimmat deposu olarak kullanılmış. Daha sonra ise dev petrol tanklarının yerleştirildiği bir petrol depolama tesisine dönüştürülmüş. Bugün mağara zemininde hala görebileceğiniz beton kaideler, eski duvar kalıntıları, nehir üzerindeki köprüler ve mağara girişine kadar uzanan eski demiryolu raylarının izleri, bu endüstriyel ve askeri dönemin sessiz tanıkları.

Devetashka, modern dünyadaki en büyük şöhretini ise 2011 yılında Sylvester Stallone, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi Hollywood efsanelerini ağırladığı ‘Cehennem Melekleri 2′ filmiyle yakaladı. Hatta aksiyon severler, Sylvester Stallone’un mağaranın o devasa pencerelerinden içeri uçakla daldığı o meşhur sahneyi hemen hatırlayacaktır. Benim gibi hatırlamayanlarla sahneyi paylaşayım;

Ancak bu ihtişamlı çekimlerin perde arkası oldukça sancılı olmuş; film setindeki yüksek ses, yoğun ışık efektleri ve patlamalar mağaranın hassas eko-sistemine zarar verince, buranın bir film platosu olarak kullanılması tüm dünyada ciddi çevre eleştirilerini de beraberinde getirmişti.

Mağaraya kısa bir yürüyüş sonrası ulaşıyorsunuz. Sabahın erken saatleri, mağara tavanındaki “gözlerden” içeri süzülen ışık huzmelerini yakalamak için en ideal zaman diye yazıyor ama bizim bu zamanı yakalama olasılığımız hiç yoktu. Bir de hava çok bulutlu olunca gözlerden süzülen güneş ışıklarına denk gelemesek de muhteşem bir doğa eserini görme şansını yakaladık. Mutluyuz!

Bugün yönümüzü, Bulgaristan coğrafyasının adeta zamanı donduran o masalsı köşelerinden birine çeviriyoruz: Loveç. Haritalarda bugün bu modern ismiyle boy gösterse de, burası bizim hafızamızda yüzyılların mirasını taşıyan o köklü ‘Lofça’. Tanzimat Dönemi’nin en kritik taşra idare birimlerinden biri olan tarihi Lofça Sancağı’nın sokaklarında yürürken, her köşe başında Osmanlı’nın ve Bulgar Rönesansı’nın ortak ayak izlerine rastlamak mümkün.

Lofça içinden geçen Osam Nehri, tepesindeki Orta Çağ kalesi ve en önemlisi de tıpkı Bayla’da olduğu gibi yine Usta Kolyu Ficheto’nun imzasını taşıyan o meşhur köprüsüyle tam bir açık hava müzesi.

Loveç denince akla ilk gelen Osam Nehri üzerinde yükselen ve Avrupa’da sadece birkaç örneği (Floransa’daki Ponte Vecchio veya Venedik’teki Rialto gibi) bulunan Üstü Kapalı Köprü‘dür. Şehrin eski ahşap köprüsü sulara kapılınca, Loveç halkı 1874 yılında işi yine dönemin dahi mimarı Kolyu Ficheto’ya teslim eder. Usta, nehir sütunlarında taş, üst yapıda ise tamamen ahşap kullanarak 84 metre uzunluğunda, içinde dükkanların olduğu muazzam bir çarşı-köprü inşa eder.

Orijinal köprü 1925 yılında trajik bir yangınla tamamen kül olmuş. Ancak 1931’de aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş, 1980’lerde ise tamamen Ficheto’nun orijinal projesindeki ahşap görünümüne kavuşturulmuş. Bugün köprü içinde hediyelik eşyalar satan dükkanlar var. Burada yürümek zaman tünelinde yürümek gibi.

Köprüyü geçip nehrin karşı yakasına geçtiğimiz, bizi Varosha (Eski Şehir) mahallesi karşılıyor. Burası 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Ulusal Rönesans döneminin mimarisini koruyan tarihi bir sit alanı. Dik yokuşları, arnavut kaldırımlı dar sokakları ve yüksek taş duvarların arkasına gizlenmiş ahşap cumbalı beyaz evleriyle bizim Safranbolu ya da Odunpazarı sokaklarını andırıyor.

Vasil Levski Müzesi’nin hemen yanında, eski Varosha mahallesinin kalbinde ve kaleye çıkan yokuşun üzerinde yer alan tarihi yapı Aziz Meryem Ana Kilisesi. Yine bu kilise de, dışarıdan bakıldığında çevre evlerin çatılarından daha yüksek görünmesin ve dikkat çekmesin diye yerin içine gömülerek inşa edilmiş. Giriş kapısından içeri adım attığında, merdivenlerle aşağıya doğru inerek asıl ibadet alanına ulaşıyorsunuz.

Dışarıdaki mütevazı taş ve ahşap görünüme tezat, içeride bizi oldukça geniş ve yüksek tavanlı bir görünüm karşılıyor. 1834 tarihli kilise Lofça’nın o dönemdeki en büyük ve en görkemli kilisesi olarak şehre damgasını vurmuş. Kilisenin en değerli hazinesi, neredeyse tüm ana duvarı kaplayan o devasa ahşap ikon duvarı. Biz orada iken kilise içinde ufak bir tadilat vardı. Bulgaristan’ın ulusal kahramanı Vasil Levski, Lofça’da gizli devrim komitelerini kurarken bu kiliseyi aktif olarak bir sığınak ve buluşma noktası olarak kullanmış. Loveç, Levski’nin Osmanlı’ya karşı başlattığı gizli devrim hareketinin merkezi (başkenti) konumundaydı.

Varosha’nın dik sokaklarından yukarıya, şehrin en tepesine doğru tırmandığınızda önce devasa bir Vasil Levski heykeline ve sonra da Loveç Kalesi‘nin kalıntılarına ulaşıyorsunuz.

Kale, Roma döneminden beri stratejik bir askeri nokta olmuş. Bu kale İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kurulduğu yer olması açısından Bulgarlar için kutsal sayılıyor. 1187 yılında Bizans ile yapılan barış antlaşması burada imzalanmış.

Kalenin surlarına varıp arkanıza döndüğünüzde, Lofça ayaklarınızın altına seriliyor. Osam Nehri’nin şehri ikiye bölerek, kıvrıla kıvrıla akışını bu zirveden izlemek, geçmişle bugünün aynı kadraja sığdığı nefis bir görsel şölen

Akşam yemeği için tercihimiz; Varosha’nın kalbinde, o meşhur Üstü Kapalı Köprü’nün hemen çıkışında yer alan geleneksel Bulgar meyhanesi Mehana Draka oldu. Burası için mutlaka önceden yer ayırtmak gerekiyor. Mekanın tam nehir kıyısındaki masaları bizim gibi kalabalık gruplar için biraz küçük kaldığından, biz yemeğimizi o asırlık avlusunda yedik. Aklımız nehir kenarındaki o ışıl ışıl manzarada kalmış olsa da, avlunun o otantik taş ve ahşap dokusu eşliğinde geçen akşamımız yine de çok keyifliydi.

Lofça, hayatın kendi sakin ritminde aktığı o şirin ve dingin şehirlerden… Gün boyu sessiz olan sokaklar, akşam çöktüğünde yerini şehrin kalbi sayılan meydandaki o tatlı hareketliliğe bırakıyor. Şanslıyız ki bu meydanı tam karşıdan gören Hotel Varosha’da konaklıyoruz. Hem gündüz keşiflerimizin arasında hem de o keyifli akşam yemeğinin ardından, bu cıvıl cıvıl meydandaki kafeler, elimizde bir fincan kahve ve dondurmayla Lofça’nın huzurlu ritmini izlediğimiz en favori sığınağımız oldu.

Bulgaristan gezimizde artık yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz.

Gezekalın… Yazıları bu kısma kadar okuyan gezginlere selam olsun…

Dr Ümit Kuru

16.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 557 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 399.612 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Eylül 2026
    P S Ç P C C P
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    282930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız