Sivas’ta Bir Gün

IMG_2148.JPG

Bir yere gittiniz. Bir güzel gezdiniz ve kısacık zamana bir çok güzellik sığdırıp, geziyi tamamladınız. O şehri gezerken, yeni tadilata alındığını öğrendiğiniz bir eseri ancak dışarıdan ve örtüler ardından görmekle yetindiniz. Gezi dönüşü kendinize sormaz mısınız ve boşu boşuna hayıflanmaz mısınız?

“Ah! Ben neden buraları daha önceden gezmedim? Neden bu güzellikleri daha önceden yaşamadım ve tatmadım? Keşke vakit yaratıp Sivas’ı daha önce ziyaret etseydim de , Divriği Cami Kapısı kadar güzel sayılabilecek kapısıyla, Gökmedrese’nin içini de görebilseydim !”

IMG_0724

Sivas gezimin sonunda “keşkeleri” oldukça fazla söyledim. Bir gezgin için “keşkeler” her zaman var olur gider ama ben size bu yazımda keşkelere daha fazla yer vermeden 28 Nisan-01 Mayıs 2018 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz Sivas-Divriği-Kemaliye gezimizi aktaracağım. Biz bu gezinin sadece Sivas ve Divriği kısmını tamamlayabildik. Sonrasında bir sağlık sorunu yüzünden, gezinin en can alıcı yeri olan Kemaliye kısmına başlayamadan, apar topar İstanbul’a döndük. Bugün siz Sanal Gezginlerle Sivas gezimiz ile ilgili izlenimlerimi paylaşacağım.

Kızılırmak, Yeşilırmak ve Fırat Nehri’nin oluşturduğu havzalar arasında kurulu, ülkemizin yüz ölçümü olarak Konya’dan sonraki en büyük kenti Sivas, sıcak insanları, içinde barındırdığı değerleri ile güzel bir kentimiz. 

IMG_1991.JPG

Sivas Havalimanına sabahın erken saatlerinde indik. Bizi karşılayan sevgili rehberimiz Reyhan bu civarların hakimi. 

ilk durağımız kahvaltı yapacağımız Yeşil Konak. Hüdai Konağı da denilen Yeşil Konak, 1850 Geç Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyor.  Konağın ilk sahipleri Anadolu Ermenilerinden bir aile.  Konak daha sonraları çok el değiştirmiş ve bir süre sonra da harabe ve atıl duruma düşmüş. 2005 yılında konak, Hüdai Ailesinin eline geçmiş. Mimar Ahmet Haşim Hüdai babasından kalan konağı 2006 yılından itibaren restore etmiş ve bugünkü haline kavuşturmuş. 2008 yılından beri de konak, Yeşil Konak adı ile turistik bir mekan, kafe ve restoran şeklinde hizmete açılmış. Konağa girip, avluyu geçtikten sonra havuz başına kurulmuş kahvaltı sofrasını görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sofrada yok yok! Çok güzel bir ortamda,  müthiş bir kahvaltı ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvaltı sonrasında yaşamının ve servetinin önemli bir bölümünü her türden antika eser toplamaya adamış Ahmet Haşim Hüdai rehberliğinde konağı gezdik. Karşımıza çıkan eserler bizi çok şaşırttı desek yeridir. Osman Hamdi Bey, Sami Yetik, Zonaro gibi önemli ressamların tabloları, Osmanlı Sarayından koltuk takımı ve başkaca eşyalar, avizeler ve dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanmış çok sayıda antika eşya ve objeler konağın odalarına yerleştirilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Antika eşya ve objelerin toplanması, uygun şekilde saklanması ve sergilenmesi çok masraflı bir şey, kabul ediyorum. Bu kadar değerli antikanın, böyle güzel ve aslına uygun bir konakta sergilenmesi çok doğru ama yine de serginin sunumu ve korunmasında bence eksiklikler var.   Ahmet Beyin bilgisi ise çok etkileyiciydi.  Sivas geziniz için Yeşil Konak (Hüdai Konağı) bence çok doğru bir başlangıç noktası olacaktır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yeşil Konak’da kahvaltı sonrasında Sivas turumuza başladık. Sivas, Anadolu Selçuklularına ait çok sayıda tarihi eser barındırıyor. Biz gezimize Buruciye Medresesi ile başladık. 

P4280014.JPG

Medrese kelimesi, Arapça “de-ra-se” kökünden geliyor. Kelime anlamı olarak “Ders verilen yer” demek.  Medreselerin İslam medeniyetinde eğitimin verildiği, orta ve yüksek öğretimin yapıldığı birimler olarak yaygınlaşmasında Büyük Selçuklu Devleti’nin payı büyük. Anadolu Selçukluları ise bu geleneği daha da yaygınlaştırmışlar. Medreselerde önceleri sadece din eğitimi verilirken Anadolu Selçuklu döneminde yapılan medreselerde bu sistem farklılaşmış, dini eğitimin yanı sıra mantık, felsefe, fıkıh, kozmoloji, astronomi, matematik, geometri, cebir ve kimya eğitimi  de verilmeye başlanmış.

Eski eserlerde ve özellikle de dini yapılarda en dikkat ettiğim şey o yapının bende yarattığı ilk etkidir. Beni etkilemesi için o eserin illa çok büyük olması da gerekmez. Ancak estetikle, mistisizmi, simgesel mesajları taşa, tahtaya işleyen mimarların ve sanatçıların eserleri beni, benden alıp götürüyor. Eseri yaratanın inceden inceye yaptığı mimarı hesaplamalar, taşa yapılan oymalar ya da kabartmalar, figürler, geometrik şekiller ve onların simetrisi beni çok etkiliyor. Selçuklu yapılarında bu özellikleri bir arada çokça bulduğumdan, onlara olan hayranlığım fazlaca.  

P4280029.JPG

Buruciye Medresesi, sağlam kalmış muhteşem taç kapısıyla, Sivas’ın ve Anadolu’nun en ünlü yapıları arasında yer alıyor. 1271 yılında Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yapılmış. Medresenin yapımını isteyen, İran’ın Burucerd şehrinden gelme Muzaffer Burucerdî. 

IMG_2097.JPG

Bir zamanlar Sivas’ın zenginlerinden olan Muzaffer Burucerdî, bu güzel eseri, bugün adı bilinmeyen bir mimara yaptırmış. Bu medresede fizik, kimya, astronomi öğretimi ve eğitimi verilmiş.  Anadolu’da simetrisi en düzgün medrese olarak kabul ediliyor. Açık avlulu, dört eyvanlı olan Buruciye Medresesinin en çarpıcı yeri dışa taşkın taç kapısı. Size tavsiyem medrese içine girmeden önce, medresenin karşına geçip ona şöyle bir bakın; Ana kapının ve yanlarındaki iki pencerenin taşlarına işlenmiş geometrik şekiller, köşelerdeki yivli kuleler sizi mutlaka çarpacaktır. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Taç kapıdan içeri girdiğinizde açık bir avluya çıkıyorsunuz. kapının  hemen sol tarafında bir türbe var. Türbenin üçgen kubbe duvarlarında göz alıcı çinilerin bir kısmı dökülmüş, kalanların ise bakımsızlığı göze çarpıyor. Ama bu haliyle bile çiniler o kadar güzel duruyorlar ki! Türbede bulunan mezarlar Muzaffer Burucerdî ve ailesine ait. 

IMG_0705.JPG

Buruciye Medresesinin karşısında Osmanlı Dönemi eserlerinden olan, 1580 tarihli Kale Cami var. Ben hala Buruciye Medresesinin güzelliğinin etkisi altında onu fotoğraflamaya çalıştığımdan gruptan koptum ve bu camiyi sadece dışarıdan fotoğrafladım. Benim bakış açımdan Kale Cami, Buruciye Medresesi yanında sönük kalıyor. Ama bu yazıyı yazarken  cami avlusunda bulunan iki adet “Sadaka Taşını” atladığımı fark ettim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

https://www.haberler.com/sadaka-taslari-artik-alan-el-ile-veren-eli-5124923-haberi/Osmanlı yardımlaşma kültürünün bir örneği olan sadaka taşlarından günümüze çok az örnek gelebilmiş. Osmanlı döneminde sadaka taşının üzerindeki deliklere hayır sahipleri para bırakır, sonra ihtiyacı olanlar bunları alırlarmış. Bu taşlar, bir zamanlar ülkenin her yerinde varmış. Bunlar genellikle silindir şeklinde, ortasında bir elin sığacağı kadar delik olan taşlarmış. Genellikle geceleri buraya elini sokan insanların fakirler için bırakılan parayı  alan mı ya da fakirler için sadaka bırakan mı oldukları anlaşılamazmış.  Yani fakirin muhtaçlığı, zenginin bağışı gizli olurmuş. Günümüzde insanların fakirliğini yüzüne vura vura yapılan görgüsüzlükten ne kadar farklı bir anlayış değil mi?

P4280046.JPG

Sivas’ta İnönü Bulvarı üzerinde çok sayıda eski eser mevcut. Kale Camisini arkanıza alır ve yol boyunca yürürseniz sağda Çifte Minareli Medrese, hemen onun karşısında ise, solda, Şifaiye Medresesi’ne geleceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

cengizhanTarihte yaptığı katliamlar yanında, büyük bir askeri deha olarak da anılan Cengizhan, Moğol ordularını Anadolu topraklarını ele geçirmek için  yollamış. Selçuklular savaşı kaybetmişler. Sonradan bu ordular bu bölgede kalıcı olmuşlar ve İlhanlılar adını alacak olan bir devlet ortaya çıkmış. Anadolu Selçuklu Devleti bir süre İlhanlılara vergi veren beyler ve vezirler tarafından yönetilmiş. Çifte Minareli Medrese, medresenin taç kapısı üzerinde yer alan kitabesine göre, 1271 yılında İlhanlılar Veziri Şemseddin Cüveyni tarafından yaptırılmış. Medresenin çok güzel süslemeli bir taç kapısı ve tuğla-çini örgülü ikiminaresi var. Medresenin doğu cephesinde bulunan anıtsal kapısı dışında, tamamı yıkılmış. Kapı o kadar muhteşem ki açık avlulu, dört eyvanlı, iki katlı olan asıl medresenin yıkılmamış halinin güzelliği dillere destan olsa gerek. Medrese, sanki daha sonradan gezimizin devamında ancak dışarıdan görme şansına erişebileceğimiz Gökmedrese’yi yapan mimar,  Kölük bin Abdullah‘ın elinden çıkmış gibi ama kitabesi yok olduğundan Çifte Minareli Medresenin mimarı bilinmiyor. Tarihte yıkıma çok maruz kalmış bu medresenin 1882’de tamamen yıkılıp, yerine hastane yapılmasına karar verilmiş. Osmanlı tarihinde bazı insanlara ayrı bir saygı duyuyorum. Bunlardan bir tanesi Osman Hamdi Bey. Osman Hamdi Bey ressamlığının yanında,  imparatorlukta eski eserlerin toplanması, sahip çıkılarak yok olmasının engellenmesi ve modern müzeciliğin temellerinin atılmasında çok önemli bir role sahip. Bu yazıyı hazırlarken bir önemli kişiyi daha öğrendim: Halil Edhem Bey. Halil Edhem Bey, yıkılarak hastane yapılmasına karar verilen medresenin tamamen yok olmasını engellemeye çalışmış ve bugün görünen muhteşem ön kapısını ve ön cephesini kurtarmış. Bu kısma arkadan destek verilerek tamamen yıkılması önlenmiş. Bir dönem okul olarak da hizmet vermiş.  

Çifte Minareli MedreseSivas Gök Medrese ve Erzurum Çifte Minareli Medrese ile benzerlik gösteriyor.  

IMG_2179.JPG

Çifte Minareli Medresenin karşısında bulunan Şifaiye Medresesi (Sivas Darüşşifası)  dışarıdan daha az görkeme sahip. Ana kapıdan içeri girip avluya girdiğinizde sağlı sollu hediyelik eşya satan dükkanları görüyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugünkü görüntüsü alışveriş merkezi havasında olsa da, aslında zamanında Selçuklu Devrinde, hastaların tedavi edildiği ve aynı zamanda tıp tahsilinin de yapıldığı önemli bir medreseymiş. Anadolu’nun en büyük şifahanesi olan medrese 1217/18 yıllarında İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılmış. İçeride ana eyvanın sağında, hilal içinde saçları iki yanda örgülü bir kadın başı kabartması, soldakinde çok tahrip olmuş figürün çevresinden güneş ışınları çıkan sakallı bir erkek başı kabartması var. Selçuklu eserlerinde kadın ve erkek başı figürlerine rastlayabiliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1. İzzettin Keykâvus genç  yaşta tüberkülozdan ölmüş. Vasiyeti üzerine burada kendisine bir türbe yapılmış. Kendisi aynı zamanda şairmiş. Kendisine ait aşağıdaki dizeler yaşamın ne kadar fani olduğu üstüne ne kadar anlamlı değil mi?

Biz ki dünyayı terk edip göçtük,
Gönül derdi ektik, matemler biçtik,
Şimdiden sonra da nöbet sizdedir,
Biz sıramızı savdık ve geçtik.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Türbe kapısının hemen üzerinde bulunan kitabede;
“Yazıklar olsun ki biz geniş görkemli saraylardan dar kabirlere girdik. Zenginliğimizin ve servetimizin çokluğunun bize faydası olmadı. Saltanatımız yok olup zevalin eşiğinde fani dünyadan baki dünyaya ölüm yolculuğu gerçekleşti. Bu yolculuk 617 yılının 4 Şevval´inde gerçekleşti (4 Kasım 1220)” yazıyor. Gezi sonrası Şifaiye Medresesinde oturup çayımızı içtik. 

P4280041.JPG

Çay molamız sonrasında Sivas’ı Sivas yapan başka bir tarihi mekan için yollara düştük. Hedefimiz Sivas Kongre Binası (Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi).

IMG_2102.JPG

Osmanlının son zamanlarında, özellikle de Tanzimat Devrinde, Batılılaşma hareketleri dolu dizgin giderken, ülkedeki her merkezi yerleşim yerinde olduğu gibi, Sivas’da da abidevi kamu binaları yapılmaya başlanmış. Sivas’daki Göğüs Hastanesi (şimdiki Sivas Çevre Kültür ve Sanat Evi), Sivas Hükümet Konağı, Sivas İdadisi (Sivas Atatürk-Kongre ve Etnografya Müzesi), Sivas Sanayi Mektebi (şimdiki Sivas Açık Cezaevi), Sivas Ziya Bey Kütüphanesi, Sivas Sanayi Mektebi Demircilik Atölyesi (şimdiki Sivas Endüstri Meslek Lisesi), Sivas Erkek Öğretmen Okulu (şimdiki Selçuk Anadolu Lisesi), Sivas Erkek Öğretmen Okulu (Selçuk Anadolu Lisesi) o dönemin Sivas’da bulunan Geç Osmanlı Dönemi mimari eserlerinden. 

IMG_2187

Sivas Kongre Binası, 1892 tarihinde Mülki İdadi (Lise) Binası olarak yaptırılmış. Uzun yıllar lise olarak hizmet vermiş. Ama binanın önemi sadece yapının güzelliğinden kaynaklanmıyor. Bu binayı gezerken lütfen ama lütfen herhangi bir tarihi eseri gezermiş gibi gezmeyin. Hata ve hatta Atatürk’ün kendi eseri olan Nutuk‘daki Sivas Kongresinden bahsettiği ilgili bölümü açın ve tekrar okuyun. Bu bina Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkelerinin ve Kurtuluş Savaşının temellerinin atıldığı bir bina.

IMG_2091.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Erzurum Kongresi sonrasında, Sivas’da bir kongre yapılması kararı alınır. Sivas’ta kongre kararı alınmasından hemen sonra, Sivas içinde bu kongre için uygun olan bina aranır. O zamanın çocuklarına modern eğitim verilmesi için yapılan Sivas Mülki İdadi binası bu iş için tam biçilmiş kaftandır. Kongre yapılır ve biter ama bu tarihi binanın işlevi bitmez. Bu tarihi bina Sivas Kongresine ev sahipliği yapması yanında, 108 gün Sivas’ta kalan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kullandığı bir karargah olarak da hizmet verir.

Atatürk-Sivas-Kongresi-001.jpg

2 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Sivas’a gelir. Sivas halkı yollarda, coşkulu bir şekilde Çanakkale Savaşı kahramanı Kemal Paşa’sını bağrına basar.  Kongre 4 Eylül 1919 Perşembe günü öğleden sonra saat 14:00 de açılır.  Anadolu’daki Milli Mücadele hareketinin teşkilatlandırılarak millet iradesinin her türlü baskının, kişi ve zümre idaresinin üstünde olduğu kararı bu binanın odalarında alınır. Birkaç satıra sığdırdığım bu olay kurtuluş savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin başlangıcının bir özetidir aslında. Bu okulda gerçekleşen kongre ve takip eden günlerin her anı dolu dolu yaşanmış ve ayrı bir öneme sahip olmalıdır. Yani bu heyecanı her ziyaretçinin hatırlaması, öğrenmesi ve anlamasını beklersiniz, bunun olması gerekir. Dahası bunun müze düzenleyicilerince, siz-biz ziyaretçilere yansıtılması gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Binada en sıcak bulduğum köşe, yukarıda fotosunu gördüğünüz Atatürk’ün odası oldu. Sivas’lı genç kızların Atatürk’ün odası için çeyiz sandıklarından çıkardıkları oyalı, işlemeli çarşaflar, yastık kılıfları dışında sıcak, yaşanmışlık göstergesi olan bir şey yok burada. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazıyı yazarken Atatürk’ün Nutuk adlı kitabının Sivas Kongresi ile ilgili bölümünü okudum. Atatürk’ün Sivas’a maceralı ulaşması, Sivas halkının onu bir kurtarıcı edası ile karşılaması, Sivas’a ulaşabilen delegelerin, çağrılı delegelere göre az olmasına rağmen kongre için duyulan heyecan,  Fransızların kongre yapılmasını engellemeye yönelik baskıları ayrıntılı olarak Atatürk’ün ağzından ve belgeleri ile anlatılıyor. Bu büyük heyecan ve yaşanmışlık binayı gezen bizim gibi gezginleri, daha binaya girerken kucaklamalıydı. Bu kongrede hem Atatürk’ün bazı yakın arkadaşları ve hem de dönemin bazı ileri gelen düşünür, yazar ve siyasetçilerince Amerikan mandası altına girilmesi yönündeki tavsiyelerini bildiren ve Atatürk’ün bunlara karşı verdiği yanıtlarla yaşanan telgraf savaşını, telgraf odasında hissedebilmeliydik.

IMG_2190

Kongre sürerken ve sonrasında duyuruları basan matbaa makinesi sergilenmiş ama o baskı makinesinin yayımladığı gazete ve bildirileri sergilemek müzecilik adına hiç mi akla gelmedi?

Hele o kongre toplantı odası! O odada bir tarihin başlangıcı yaşandı. Kongrenin ilk üç gününde, ülkenin Amerikan mandası altında yaşamasını isteyenlerle, kurtuluşu tam bağımsızlıkta görenler arasında hararetli tartışmalar geçti. Kavgalar oldu. Yukarıdaki eski fotoğrafta Atatürk dahil, toplantıya katılanların yüz ifadesine dikkat edilirse, yüzlerdeki gerginlik hissedilebiliyor. Bu salonda o kavgaların izi, mücadele havası asla hissedilmiyor. Burada tam bağımsız bir Türkiye için hem İstanbul hükümetine ve hem de yedi düvele kurtuluş savaşı vermeye karar alan Anadolu ve Trakya delegelerinin heyecan duygusu da alınmıyor. Sonuçta bu ziyaretten beklentim çoktu ama bana biraz hayal kırıklığı yaşattı doğrusu. Umarım müze daha canlı bir hale getirilir.

IMG_2231-001.JPG

Kongre Binası gezisi sonrasında Cumhuriyet Meydanından yürüyüşümüze devam ettik. Bu meydandaki 1908 yapım tarihli, L planlı Jandarma Binası Sivas’ta en sevdiğim yapılardan oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meydanın merkezinde bulunan Hükümet Konağı ise aslen 1884 yapım tarihli. 1978’de yangın geçiren yapının son hali, 1982 yılında yapılan restorasyon sonrasından günümüze gelen hali. 

IMG_2232.JPG

Bir sonraki ziyaret yerimiz ise şu ana kadar hayatım boyunca en üzüldüğüm ve insanlığımdan utandığım olaylardan birinin yaşandığı Madımak Oteli oldu. Uzaktan bakınca masum, alelade bir bina gibi gözüken Madımak Otelinde 33 tane aydın ve sanatçı ile 2 tane otel çalışanı yakılarak katledildi. Bu kara lekeyi kimse diline almak istemiyor ama unutulacak gibi bir olay da değil. Artık bu bina otel değil, Bilim ve Kültür Merkezi adı altında hizmet veriyor. Bina o gün kapalıydı içeriyi gezemedik. Doğrusu bu ya gezmeyi de hiç arzu etmedim. Sanki binadan hala o güzel insanların çığlıkları duyuluyor.

IMG_2234.JPG

Yürümeye devamla Taşhan’a geldik. 19. yüzyılın ikinci yarısında kesme taştan yapılmış, açık avlulu ve iki katlı bir ticaret merkezi burası. Avlunun ortasında elips şeklinde bir havuz ve havuzun ortasında zıt yönlerde ağzından su akan iki adet çift başlı aslan var. Aslında bence burası çok sevimli bir yer. Ancak burada bulunması gereken dükkanlar herhalde bavul satan dükkanlar olmamalıydı.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ziya Bey Kütüphanesi‘ni dışarıdan gördük ama özelliği olan bir yer burası. Mütevellioğlu  Yusuf  Ziya Başara tarafından 1908 yılında  özel kütüphane olarak kullanılmak üzere yaptırılmış. Bir insan düşünün; 1900’lü yıllarda özel servetini harcasın ve kütüphane yaptırsın. Bu amaç bile benim için kutsaldır. Sivas’a giderseniz bu binayı dışarıdan da olsa mutlaka görün derim.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çerkezin Kahvesi, Sivas’a geldiğinizde kaçırmamanız gereken bir yer. Buradaki gibi bir kahveyi başka hiçbir yerde içmedim. Zaten kahveleri tescilli. Kahveyi geniş ağızlı bir fincanda getiriyorlar. Kahvenin köpüğü, telvesine kadar devam ediyor. Bu mekanda kağıt, okey filan oynamak da yasak. Sivas’da çok sayıda eski eserlerin yer aldığı, adeta küçük müze gibi çok sayıda kafe var. Çerkezin Kahvesi’nin içi de adeta küçük bir müze. Burada bir kahve içmeyi sakın kaçırmayın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1525 yılından kalma Vakıf Subaşı Hanı, içinde bolca aktar dükkanının bulunduğu bir başka Sivas tarihi mekanı. 

Çorapçı Hanı (İhramcızade Kültür ve Sanat Merkezi) aslında eskiden bir konakmış. Sonradan restore edilmiş ama bugünkü hali ile konak demeye bin şahit ister. Gerçekten konaksa kötü bir restorasyon örneği. Burada sevdiğimiz tek şey tahta oyma yapan bir sanatçıyı izlemek oldu. 

P4280089.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas’da sizlere tanıtmak istediğim yerlerden bir tanesi ise Müze Cafe ve sahibi Muhabbet Olgaç. Yukarıda da bahsettiğim gibi Sivas’ta küçük müze tarzı mekanlar fazlaca var. Adından da tahmin edeceğiniz gibi Müze Cafe içinde bol miktarda eski eşya mevcut. Burayı bizim için özel yapan 45’lik plaklar ve sahibi Muhabbet bey. Zeki Müren’i, Aşık Veysel’i plaktan dinlerken, Muhabbet bey ile güzel sohbet ve çay, yorgunluk üstüne müthiş güzel geldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas gezimizde sona yaklaşırken bir başka şaheseri ziyaret ettik; Asıl adı Sahibiye Medresesi olan Gökmedrese.

Medresenin adı, Anadolu Selçuklularının güçlü vezirlerinden olan Sahip Ata Fahreddin Ali‘den geliyor. Bu yazıyı hazırlarken araştırdığım Fahreddin Ali, Anadolu Selçuklu vezirlerinin en zengini olarak kabul ediliyor. Bende, sanki her devirde işini bilen devlet adamlarından birisi olduğu izlenimi bıraktı. Moğolların Anadolu topraklarını işgal ettiği ve idarenin merkezi Selçuklu Sultanı yerin haraca bağlanmış beyler ve emirler elinde olduğu yıllarda, Fahreddin Ali bir dönem tek söz sahibi ve en güçlü kişi olmuş. Zaman zaman servetinin bir kısmını  Moğolların akıl almaz derecedeki haraç isteklerini karşılamak için kullanmış ve yerini bu sayede korumuş. Bu dönemlerde Konya, Akşehir, Sivas başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hanlar, kervansaraylar, camiler, hamam ve çeşmeler yaptırmış. Mal ve mülkü, iktidar oyunları ile elinden bir anda gitmesin diye de onları “vakıf” adı altında toplamış. Haksızlık etmeyelim ki Sahip Ata’nın hayır amaçlı işleri de olmuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her büyük padişahın, sultanın, vezirin mutlaka bir ya da birkaç favori mimarı vardır ya, işte Sahip Ata Fahreddin Ali’nin de iki tane değer verdiği mimarı varmış; Bunlardan birisi Mimar Kölük (Kelük olarak da geçebiliyor) bin Abdullah, diğeri ise Mimar Konya’lı Kaluyan (Kaluyan el-Konevi). İşte Sivas’ta gezdiğimiz 1271 yapım tarihli Gökmedrese, adı geçen sonuncu mimarın, yani Kaluyan’ın eseri. Konya gezisinde ziyaret ettiğim Mimar Kölük’ün Konya’daki İnce Minareli Medrese adlı yapıtı tam bir sanat şaheseri. Zaten bu mimar, Selçukluların Mimar Sinan’ı olarak kabul ediliyor. Doğrusu bu ya, Mimar Kölük’ün eserleri bana daha ince ve sanatsal geldi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gökmedrese’nin taç kapısı ve kapının üzerindeki süslemeler çok görkemli ve etkileyiciler. Süslemelerde 12 tür hayvan başı, yıldız ve hayat ağacı motifleri kullanılmış. Bunlar taşa adeta dantel gibi işlenmiş. Duvarları yontma kalker taşından yapılan medresenin minareleri 25 metre uzunluğunda. Sırlı tuğla ve mavi çini işçilikli, tuğla örgülü minareler taç kapıya daha da güzellik kazandırıyor. Minare kaidelerinden aşağı doğru inen mermer yüzeyde büyük boyutlarda geometrik, yazı ve bitkisel motifler simetrik yapılmış. Mimarın taç kapıda kullandığı mermer malzeme nedeniyle yarattığı ışık gölge sistemi, medresenin genel görünümünü ışığın durumuna göre etkiliyor. Mimar adeta bir plastik sanat yaratmış. Gökmedrese biz Sivas’ta iken tadilattaydı. Yani içini gezemedik. Çok üzüldüğümü ve daha önce gelmediğime çok pişman olduğumu itiraf etmeliyim.

IMG_2283

Sivas Ulu Cami, Sivas’da gezdiğimiz son tarihi mekandı. Ulu Cami, Anadolu’nun en eski camilerinden bir tanesi olma özelliği yanında, Pisa Kulesi gibi eğik ve sonradan eklenmiş minaresi ile de önemli bir yer.

P4280109.JPG

Ana girişten sonra geniş bir avlu var. Bana esas ilginç gelen yer ise caminin içi oldu. Cami içinde cemaatin namaz kıldığı alandan (hıram), mihraba kadar 50 kadar çatıyı taşıyan ayak, birbirlerine kemerlerle bağlanmış. İçerisi sanki bir cami değil,  kervansaray. Bazı ayakların dibine bağdaş kurmuş ve oturmuş insanların bir kısmı kuran okuyor, bir kısmı ise tespih çekip dua ediyorlar. Bu görüntü ortama çok mistik bir hava katıyor.

IMG_2276

Dikdörtgen planlı ve zamanında ahşap damlı cami 1196/1197 yılları arasında Kul Ahi adlı bir mimar tarafından yapılmış. Minaresi ise sonradan, 1213 yılında eklenmiş. Ben İslamiyetin erken dönem camilerinin sadeliğini de çok beğeniyorum. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas’a geldiğimizden beri durmadan geziyoruz. Acıktığımız kesin ama yemeği Sivas’ın dar zamanda gezebileceğimiz son yeri olan Ulu Cami gezisi sonrasına saklamıştık. Hedefimiz ise Köfteci Kirli Ahmet Usta

Adı başlangıçta sizi ürkütse de aslında Kirli Ahmet’in Köftesi Sivas’ta tam bir marka. Ahmet Usta işi babasından devralmış, baba da kendi babasından. Yani köftecilik dededen gelme. Kirli lakabı ise seyyar arabada sanayide köftecilik yapan Ahmet ustanın ocak başında kirlenen önlüğünden gelmekte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada köfte sinirsiz kıymadan yapılıyor ve içinde sadece tuz var, başka malzeme koyulmuyor. Amaç sadece ve sadece güzel etin tadına varılmasının istenmesi. Tadı mı nasıldı? Tek kelime ile mükemmel! Bir de mekanda akşam yapılacak olan sıla gecesi için hazırlık  yapan sanatçılara denk geldik mi! Değmeyin keyfimize..

Sivas’tan Kirli Ahmet’te köfte yemeden ayrılmak çok ama çok yanlış olur…

Evet sevgili Sanal Gezginler, Sivas gezimizin bu kısmından sizlere aktaracaklarım bunlardır. Sivas’ta bir gece konaklayıp ertesi günde geride kalan konakları gezmek ve tavsiye edilen diğer yerlerde yemek içmek gerekirmiş ama olmadı.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Aslında Sivas gezimizi çok değerli bir halk ozanı olan Şentürk İyidoğan’ın atölyesini gezerek bitirdik. Ancak Şentürk İyidoğan ve Sivas’ın ozanları ayrı bir tanıtımı hak ediyor. Onu bir sonraki yazıya sakladım.

Sivas yazısını 2 Temmuz Madımak Oteli katliamını anma gününe denk getirmeyi planlamıştım. Ama sizlere doğru ve öz bilgi vermek adına bu yazı için parça parça da olsa çok okumak gerekti ve ancak bugüne denk geldi.

Olsun…

Geç olsun ama doğru ve güzel olsun, masa başında bu yazıyı okuyan siz gezginlerde “Benim Sivas’ı gezme zamanım gelmiş” hissi doğuran bir yazı olsun..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

06.07.2018 Saat 00:51

Kaynaklar:

http://www.xn--sahipatamzesi-4ob.gov.tr/?
http://www.filozof.net/Turkce/tarihi-sahsiyetler-kisilikler/14027-kaluyan-konyali-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi.html
http://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/gok-medrese-sivas
http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/ilhanlilar-devleti-buyuk-kaganli-1429
http://www.bik.gov.tr/tarih-ve-kultur-kenti-sivas-burujiye-medresesi/
http://www.sivasirade.com/haber/sifaiye-medresesi-14438.html
https://www.sivaskulturenvanteri.com/kongre-binasi/

Konya’da Kelebek Peşinde

IMG_1187-002.JPG

Kelebekleri çok severim…

Çok renkli ve cezbedici, bir o kadar da kırılgan ve  hassas ama en çok da ilginç hayvanlardır  kelebekler. Yaşam döngüleri inanılır gibi değildir. Gezilerim de, özellikle de tropikal bölgelere yaptığım gezilerimde, hep onları arar gözlerim. Hele bir de bol renkli, iri kelebeği görmüşsem, elimde makine, düşerim peşine…

IMG_1206.JPG

Konya gezimizin bir bölümünü Selçuklu Belediyesi’nin Tropikal Kelebek Bahçesine ayırdık. Öyle az buz bir alandan bahsetmiyorum!  Gezi alanı 3.500 m², toplam alanı 7.600 m² olan dev bir kompleks burası. Türkiye’nin tek, Avrupa’nın en büyük kelebek parkı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İçerisinde çeşit çeşit tropikal bitki, küçük bir şelale, müze ve yüzlerce kelebek ve kelebeğin pupası bulunuyor. Geniş bahçesi ise ayrı bir güzellikte. Bahçesinde biz gittiğimizde rengarenk laleler vardı.

IMG_0882.JPG

15 Tl giriş ücretini verip, içeriye girdik. Daha girişte tropikal iklimin sıcak ve nemli ortamı size merhaba diyor. Bir gezi rotası boyunca yürüyüş yolunu takip ediyorsunuz. Etraf uçuşan rengarenk kelebeklerle dolu. Hangisine bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Hele bir de benim gibi onları fotoğraflamak için peşlerinde koşturmaya başlamışsanız, dışarıdan komik görüneceksiniz. Ama merak etmeyin! Bu konuda yalnız kalmayacaksınız. Burada hemen hemen herkes aynı şekilde kelebek peşinde koşturuyor. Şanslıysanız peşinde koştuğunuz kelebek bir yere konuyor ve fotoğraflayabiliyorsunuz. 

P4070116.JPG

Kelebekler pupa olarak başta Filipinler, Kenya gibi ülkelerden getiriliyormuş. Gezi yolu boyunca çok sayıda içinde kelebek pupaları dizilmiş dolaplar gördük. Kelebekler yumurta ile çoğalıyorlar. Yumurtadan çıkan larva, tırtıl olarak adlandırılıyor. Sonra bu tırtıllar, iyice beslendikten sonra, kendisine bir pupa oluşturuyor. Pupanın içerisinde başkalaşıma uğrayan tırtıllar, kelebek olarak pupadan çıkıyorlar. Ne kadar ilginç bir yaşam öyküsü değil mi? Bir formdan, başka bir forma dönüşüm oluyor. 

IMG_0874.JPG

Kozasından çıkan kelebekler hemen uçamıyorlar, çünkü kanatları açık olmuyor. Vücutlarından salgıladıkları vücut sıvısı ile kanatlar canlanıp, sonrasında uçma yeteneğini kazanıyorlar. Tropikal Kelebek Bahçesinde bir bölüm içinde, çeşitli kelebek türlerinin tüm yaşam döngüsünü gösteren küçük bir müze de var. Küçük sinema salonunda bu döngüyü anlatan bir sunum da oluyor.

IMG_0932.JPG

Bu mekanda yaklaşık 15 farklı kelebek türü ve 98 farklı türden, 20.000’den fazla tropikal bitki sergileniyor. Böceklerde sergileniyor burada. Ama size bir sır vereyim; Böceklerle benim pek aram yoktur.

Kelebeklerin rahatça yaşayabileceği koşullara uygun biçimde tasarlanan yapı, üstten bakılınca kelebek formunda. Yapının dış kısmını kaplayan farklı ölçülerdeki 1760 cam, kelebeklerin yönlerini bulmasını sağlayan ultraviyole ışınlarını geçiriyor. Kelebekler narin canlılar oldukları için yaşadıkları ortamdaki en küçük değişiklikten bile kolayca etkileniyorlar. Bu nedenle yapay da olsa yaşam ortamlarındaki sıcaklık, nem gibi koşulların kontrol altında tutulması gerekiyor. Konya Tropikal Kelebek Bahçesinde ortam sıcaklığı devamlı olarak 280C (+20C), nem oranı ise %80 (+%5) civarında tutuluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Etrafta yüzlerce kelebek uçuşuyor. Hangisine bakacağınızı ve takip edeceğinizi şaşırıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kelebekler ilginç hayvanlar; 3 çift ayağı ve 2 çift kanadı var. Ağızları, bilindik ağız değil, hortum şeklinde. Kanatlar ise aslında uçları yassılaşmış kıllardan oluşuyor. Bu kıllar üst üste kiremit şeklinde dizilip kanatları yapıyor. Kelebekler ayakları ile tat alabiliyorlar. Bir nevi ayaklarında dilleri var diyebiliriz. 

IMG_1202.JPG

Tropikal Kelebek Bahçesinin çıkışında bir de hediyelik eşya satılan bölüm var. Burada ana tema tabi ki kelebek. Kelebek motifi işlenmiş kupalar, seramikler, oyuncaklar, takvimler, T şhirtlar.. Yani aklınıza gelen her türlü hediyelik eşyalara işlenmiş kelebek motifli hediyelikleri satın alabileceğiniz bir mağaza burası. Bir de kurutulmuş, mumyalanmış kelebekler var satılık. Bunların meraklıları ve koleksiyonunu yapanların olduğunu biliyorum. İlgilerini çekebilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Derler ki kelebeğin ömrü bir gündür. Bakın bu külliyen yanlış bir bilgi. Kelebekler 1 yıla kadar uzun ömürlü olabiliyorlar.  Hayatta kalma mücadeleleri de çok ilginç. Kral (Monark) Kelebekleri Kanada-Meksika arasındaki çok uzun mesafeli göç döngüsünü tamamlayamadan ölüyor ancak doğan yavruları döngüyü devam ettiriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ülkemizde 440’tan fazla, dünyada ise 18 binden fazla kelebek türü yaşıyormuş. Gezilerimin önemli bir bölümünü Güney Amerika ve Uzak Doğu Ülkelerine yaptım. Bu gezilere mutlaka küçük yürüyüşler koydurdum ve hem bu ülkelere özgü kelebekleri ve hem de kuşları görüp fotoğraflamaya çalıştım. Yani burada sergilenen bazı kelebekleri ben yerinde, doğasında görmüştüm. Ama burada, kendi ülkemde, yapay bir ortamda bile olsa onları etrafımda dolaşırken görmek beni çok mutlu etti.

Kelebekleri narin, çok renkli ve alımlı oldukları için mi seviyorum yoksa çoğu zaman boş bir çaba olmasına rağmen onların peşinde koşup fotoğraflama  arzusu mudur beni bu canlılara çeken bilmiyorum. Ama benim size tavsiyem Konya’ya kadar gitmişseniz bu güzel mekanı ve bu güzel canlıları ziyaret etmenizdir. Ya da alın size Konya’ya gitmek için bir sebep daha; Konya Tropikal Kelebek Bahçesi…

IMG_1099

Gezekalın…..

Dr Ümit Kuru

04.05.2018 Saat 09:58

Sille

P4060452.JPG

Kerim’i bir yaylıya bindirdiler. 
Adapazarı. 
Sonra belki on gün, belki on beş, 
                      kağnılar, mekkâre arabaları, 
sonra, gitgide daralan nefesi, 
Yahşıhan, 
              Konya, 
                         Sile nahiyesi 
                         (burda malûl gaziler için 
                                         takma kol ve bacak yapılıyordu), 
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. 
Hâlâ rüyalarında görür Kerim 
                   incecik bir yoldan eşekle gelip 
                                          üzerine doğru eğilen 
                                          bu çiçekbozuğu insan yüzünü. 
Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar. 
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. 
Yirmi gün geçti aradan. 
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden 
                                          Kerim’i kambur çıkardılar.

nazim1Yukarıdaki dizeleri büyük şairimiz Nazım Hikmet Ran’ın “Kuvayi Milliye Destanı” adlı şiirinden aldım. Mavi gözlü şair Kuvayi Milliye Destanı’nı 1939’da yazmaya başlar, 1941’de bitirir. Kuvayi Milliye DestanıNazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşını “baplar” (başlıklar) halinde anlattığı destandır. Her bir bapta destanın kahramanlarından hareketle, destanın kendisi anlatılır. İkinci bapta Nazım Hikmet, Kambur Kerem’in öyküsünü ve onun yaralanma sonrasında cephe gerisinde şifa bulacağı yere nakil öyküsünü anlatır. Kambur Kerem bu seyahatinde Konya’nın Sille nahiyesinden de geçer.  Yazıya Nazım Hikmet’in dizeleri ile başlamamın nedeni ise bu destanda bahsedilen Konya’nın Sille yerleşim yerinin bugünkü gezi yazımın konusu olmasındandır.

IMG_0776.JPG

Sille kadar güzel ve özel bir yerin tanıtım eksikliği mi vardı? Bende mi eksiklik vardı da bu zamana kadar gezmedim? Bu kısma karar veremedim. Tamam; Bugüne kadar burayı ziyaret etmemiş olmanın faturasını kendime kesiyorum! Ama Konya turizminden  sorumlu insanların da  bence büyük eksiklikleri var. Bir kere en büyük eksiklik yönlendirme tabelalarının azlığıdır. Konya’nın tamamı için gözlemim odur ki, tarihi eserlere, mekanlara yönlendirme tabelaları neredeyse sıfır. Cep telefonumdaki Google amcanın haritaları olmasa Konya içinden çıkıp ta 8 km ötedeki Sille Köyü’nü bulmam zor olurdu. Eserlerin önlerine konması gereken bilgilendirici tabelaları hiç göremedim diyebilirim. Eserlerin çevre düzenlemesi ve restorasyonları için yapılan güzel çalışmaları, bu gibi basit şeylerle sonuçlandırmamak eksiklik bence. 

P4060426.JPG

Akşehir sonrası, Konya içinden geçip Sille’ye vardığımızda saat 17:00’leri bulmuştu. Sille daha girişte insanı etkiliyor. Sille Deresi, üstüne kurulu eski-yeni köprüler ve belediyenin dere yatağına koyduğu fıskiyelerle bir başka güzel duruyor. Önce konaklama yapacağımız Butik Konak Otel’i aradık.

IMG_0569.JPG

Burası, adı üstünde, konaktan bozma bir otel. Suit odasında kaldık. Odaya girer girmez ortama bayıldık. Pirinç yatağı, odadaki diğer otantik eşyaları ile çok güzel bir ortamda kaldık. Burada zaman içinde yolculuk ettiğim hissine kapıldım. Kim bilir ne yaşanmışlıklar vardı bu odada? İçerideki ortamı en lüks otel odasına asla değişmem. Çalışanlar ise dost insanlar. Bu sefer benden önce, onlar bana dokundular. Odamıza yerleşme sonrası bir güzel “hoş geldiniz” kahvesi içirdiler bize. Ertesi sabah sunulan kahvaltı ise muhteşemdi. Silleye geldiğinizde burada konaklamanızı hararetle tavsiye ederim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bakmayın siz Sille’nin küçük göründüğüne, Sille çok eski bir yerleşim yeri. Bugün bir cadde boyu gidip geliyorsunuz gibi gözüküyor ama mübadele öncesinde 18 bin Müslüman ve Hristiyan (Türk-Rum) bir arada yaşarmış bu topraklarda. Burası bir zamanlar Krallar Yolu  üzerinde ve İstanbul’dan yola çıkıp da Kudüs’e hacca gidenlerin uğrak yeri imiş. Daha da eskilere giden ipuçları olsa da, asıl yerleşim zamanı MS 50’li yıllar. Yani Hristiyanlığın Anadolu’da ilk yayılmaya başladığı yıllar. O dönem Roma, Pagan inanışını terk edip, din olarak Hristiyanlığa geçenlere büyük eziyetler yapıyormuş. Anadolu’ya Suriye üzerinden giren Hz İsa’nın havarileri burada halka yeni dini sevdirmişler ve kabul ettirmişler.

IMG_0602.JPG

İnsanlar ise Roma askerleri korkusundan yeni dinlerini, göz önünde olmadan, gizlice yaşamışlar. Ortamdaki kolay oyulan tüf kaya yapısı nedeni ile Takkeli Dağı eteklerinde ve sırtlarında ya kendileri mağaraları oluşturmuşlar ya da doğanın oyduğu mağaralara yerleşmişler. Burada kiliseler inşa etmişler. Hristiyanların yaptıkları oyma mağaralar yüzyıllar boyunca barınma amaçlı kullanılmış.  Bir zamanlar 200’ün üzerindeki mağarada yaklaşık 500 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Şimdilerde 50’ye yakın mağara var. Mağaralar yıllarca ev, kilise, ahır ve hatta mezar olarak kullanılmış. Bugün halen mağaralarda o dönemde sürdürülen yaşamın izlerini görmek mümkün. Bu durum 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Nüfus Mübadelesi anlaşmasına kadar devam etmiş. Bölgedeki Rumların Yunanistan’a gönderilmesi üzerine Sille’ye, mübadeleyle gelen Müslüman- Türkler yerleştirilmiş.  Burada Ak Manastır (Eflatun Manastırı) en bilinen mağara manastır. Hz Mevlana’da zamanında bu kiliseye gelip ziyaret etmiş. Ancak mağaralar ziyarete artık kapalı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arnavut kaldırımlı yolda yürümeyi hep sevmişimdir. Büyük kısmı restore edilmiş, kafe ya da restorana dönüştürülmüş eski Sille evleri sağımızda, Sille Deresi solumuzda kalacak şekilde bu kaldırımlarda yürüdük. 

IMG_0604.JPG

Burası benim tahmin ettiğimden ve olması gerektiğinden çok daha az turist ağırlıyor. Sokakta yürüyen insan sayısı az, kafeler neredeyse boş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köyü gezerken Türkler ve Rumlar’a ait eserleri yan yana görebiliyorsunuz.  Camiler ve köprüler Türk, kilise ve çeşmeler ise Rum ustaların imzasını taşıyor. Burada, birçoğunun sadece kalıntıları ayakta olsa da, ne yapılmışsa hepsinden yedi tane yapılmış; Yedi cami, yedi kilise, yedi köprü ve yedi çeşme. Yürüyüş yolumuzda köprü ile geçiş yapılan Çay Camisi gözüküyor. 

P4060455.JPG

Yolun sonunda, solumuza doğru Aya Elenia Kilisesi gözüküyor.  Bizans İmparatoru Konstantinus’un annesi Helena, hac için Kudüs’e giderken Sille’ye uğramış, buradaki ilk Hristiyanlık çağlarına ait oyma mabetleri görmüş ve Sille’de yaşayanlara layık oldukları güzellikte bir mabet yaptırmaya karar vermiş. MS 327 yılında bu kilisenin temel atma töreninde bulunmuş. Bugünkü kilise aslında en eski kilisenin yerine yapılan orta çağ Bizans kilisesi. Kilise asırlar boyu onarımlar görmüş. Sultan II. Mahmut ve Abdülmecit’de büyük onarımlarda bulununca kilise günümüze kadar gelmiş. 

P4060470.JPG

Kilise saat 17:00 den sonra ziyarete kapalıydı. Ancak ertesi gün gezebildik. Kilise düzgün kesme Sille Taşı ile yapılmış. Avlusunda kayalara oyulmuş odalar var.  Kilisenin ana kubbesi dört fil ayağı üzerinde duruyor.   Kilisenin içerisinde sanat şaheseri sayılacak ahşap işleri var. İçeride  Hz. İsa, Hz. Meryem ile havarilere ait resimler bulunuyor.

Kubbesi dışarıdan pek bir şeye benzemiyor ama içeriden oldukça hoş görünüyor. Dört yöne açılmış pencereler arasında çeşitli aziz ve azize resimleri yer alıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kilise içinde, kiliselerde görmeye pek de alışık olmadığım, küçük bir org da var. Bir de hemen sağda girişte sergilenen üzerine Osmanlıca yazılı bir  tahta yazıt var. Burada “Sıhhiye Kalemi” yazıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu kilise silah deposu olarak kullanılması yanında, savaşta kolu bacağı kopanlar için bir Alman hekim başkanlığında protez kol bacak yapımı için de kullanılmış. İşte bu tabela o bölümü gösterir tabelaymış. Büyük şairimiz Nazım Hikmet’in şiirinde konu edilen Sille  ve parantez içindeki açıklama kilisenin bu özelliği ile ilgili olsa gerek.

IMG_4784.JPG

Bu kilisenin özelliklerinden bir tanesi ise giriş kapısı üstünde bulunan yazıt. Bu yazıtın özelliği Yunan harfleri ile Türkçe yazılmış olması. Bu yazıya Karamanlıca diyorlar. Rum-Türk birlikte ortak yaşamının ve mübadele yıllarında buradan gitmeye zorlanan Hristiyan  vatandaşların ağlayarak, hasret içinde Sille’yi terk etmelerinin nedeni bu yazı ile açıklanabilir. Ben her gezi sonrası, gezi yazımı yazarken daha çok öğrenir ve masa başında daha güzel gezerim. Çünkü doğru yazı yazmak, yanlış bilgi aktarmamak için araştırırım. Sille kaya manastırları ve Aya Elenia Kilisesi kapısındaki Karamanlıca yazıt, konuyu araştırmaya ve kısaca yazmaya gerek duyurdu. 

Anadolu’nun diğer toprakları gibi Konya ve civarı da tarih boyunca birçok halka ev sahipliği yapmış. Türkler öncesi bu topraklarda Frigler, Hititler, Roma ve Bizans halkları yaşamış, Makendonlar, Persler, Moğollar istila etmişler. Haçlılar yöreye sefer düzenlemişler. Gelenler yörede insan bırakmış, kalanlar yerel halk ile karışmışlar. İstilacılar zaman olmuş bölgeden insan götürmüşler. Selçuklular gelmiş, Anadolu Selçuklu’lar Konya’yı başkent olarak seçmişler. Konya’daki Türk hakimiyeti, şehirdeki gayrimüslimlerin bir kısmının kent dışına, özelikle Sille’ye göç etmesine neden olmuş. Moğol istilasından kaçan Türkmen boyları Anadolu topraklarına gelmiş, Sultan I. Alâeddin Keykubat gerek duymuş, Ermenistan seferi dönüşünde bir grup Hristiyan Peçenek Türkünü Konya’ya getirip, Sille’ye yerleştirmiş. Her gelen bazen gelenek, görenek, din ve dillerini korumuş bazen de onları ortama uydurmuş. Anadolu, özellikle de Konya tarihinde Karamanoğullları Beyliği önemli bir yer tutuyor. Karamanoğlu Mehmet Bey devletinin resmi dili Türkçe olması için ferman çıkartmış ve tarih sahnesinde kaldıkları sürece Türkçe resmi dil olmuş. Bayraklarının dalgalandığı yerlerde Türkçe konuşulması zorunluymuş. 

172581.jpgOrtodoks Karamanlılar” kavramı ile Anadolu’da yaşayan, Ortodoks mezhebinde olan, Türkçe konuşan ve Yunan harfleri ile Türkçe yazan halkı anlamalıyız. Bu halkın kullandıkları dile literatürde Karamanlıca deniliyor. Bu halkın kaynağı tartışmalı da olsa, gerçek olan bu halkın var ve bu bölgede yaşamış olduğudur. İşte bu kilisenin kapısındaki yazıtın bu şekilde yazılmasının nedeni Yunan harfleri ile yazan, Türkçe konuşan ama dinleri Ortodoks halkın varlığındandır. Mübadele yıllarında Ortodoks Hristiyan oldukları için Yunanistan’a göçe zorlanan ama Rumca bilmeyen Karamanlılar, bu ülkede de çok hoş karşılanmadılar. Karamanlıca ile ilgili olarak  http://www.beyaztarih.com/makale/anadolunun-ortodoks-toplulugu-karamanlilar adresine bakmanızı tavsiye ederim. 

Sille’de gün ışıklarının son zamanlarında, Sille Barajına giden asfalt yolu takip ederek mezarlığa çıktık. Aslında amacım tepelik bir yerden Sille içindeki köprülerden olan Şeytan Köprüsünü, Sille’nin panoramasını uzaktan fotoğraflamaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama mezarlığa girince asıl olayın burada olduğunu gördüm. Burada bazı mezar taşları sanki Ahlat’ta gördüğüm Selçuklu mezar taşlarına benziyorlardı. Oradakiler çok daha uzun taşlardı. Çok eski oldukları her hallerinden belli olan bu mezar taşlarını görmek için bu tepedeki mezarlığa mutlaka gidin derim. Buradan aynı zamanda Sille’nin harika panoramik fotoğraflarını alabilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sadece 50 cm genişliği ile iki yakayı birleştiren Şeytan Köprüsü’nün yakınına gidemedik ve sadece uzaktan fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de, içindeki ahşap işleri nedeni ile içleri, dışlarından daha güzel olan camiler var. Bunların içlerini sadece Subaşı ve Çay Camisinde dışarıdan görebildik. Bunlardan tepedeki Karataş Camisi ise pek açık olmazmış. Subaşı ve Karataş Camilerinin minareleri çok güzeller. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Artık gün ışıkları iyice zayıflayınca otele geri dönüş yoluna koyulduk. Dönüş yolunda, turizm araçlarının park ettiği geniş boşlukta at sırtında gençleri gördük. Bir de güzel fotoğraflarını çektik.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de akşam yemeğini Sille Konak Restoranda yedik. Otantik bir ortamda güzel yöresel yemekler denemek isterseniz Sille’de mekanınız burası olmalı. Bamya çorbası, Tirit ve yaprak dolması siparişi verdik. Ama yanında gelen ikram mezeler bile on numaraydı. Yemeği fazla kaçırınca tatlıya yer kalmadı. Sacarası yemem lazımdı. Konya’da yemekleri bir türlü ayarlayamadım, tatlı faslına kadar gelemeyecek kadar çok yedim…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otel dönüp, duş aldık ve hoppala derin, kesintisiz bir uyku çektik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün ilk ışıklarla ayaktaydık. Otelin balkonuna çıkıp, oradan sabah manzaraları aldım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Esas olay sabah kahvaltısındaydı. Ben hayatımda bu kadar çok kahvaltılığı yan yana görmedim. Sille Deresi kenarına kurulu soframızda güne muhteşem bir kahvaltı ile başladık. Son kahveleri içtik ve Sille’de kalan gezmediğimiz yerler için gezi günümüze başladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce Aya Elenia Kilisesi’ni ve eskiden şapel olan ama günümüzde Zaman Müzesi olarak hizmet veren mekanı gezdik. Zaman müzesi sabahın o saatinde hala kapalıydı, gezemedik. Ancak bu alandan günün aydınlığında Sille panoramasını bir kez daha fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille gezimizin son durağı Sille Müzesi oldu. Burası minik ama güzel düzenlenmiş bir müze. Eski bir konak, müzeye dönüştürülmüş. Sille’nin geçmişi ve kültürü anlatılmış, eski eşyalar sergilenmiş. Belki Sille gezinize önce buradan başlamanız daha uygun olacaktır.

P4060459.JPG

Evet sevgili gezginler… Yazımıza Nazım Hikmet’le başladık, onunla bitirelim;

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim…

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…”

Bu memleket bizim.. Ona eskisinden daha çok sahip çıkalım. Gezdiğimiz toprakları, üzerinden yaşayan insanları daha doğru tanırsak, onun güzelliğine daha çok aşık olacağız.

Bu aşk bizim…

Gezekalın…

19.04.2018 Saat 12:47

Dünyanın Ortası Akşehir

P4060387.JPG

Temsili anlamda da olsa, 2007 den beri Türk Patent Enstitüsü’nden tescilli, Dünyanın Ortası Akşehir’e bir gezimiz oldu. Akşehir’e bu üçüncü gidişim. Ama her gidişimde beni şaşırtan, “Tüh! Yine eksik bir şeyler kaldı!” diyerek ayrıldığım bir ilçe burası. Aslında Tıp Fakültesinden doktor arkadaşım Hakan Semersatan ve gezgin arkadaşım Erdoğan Özden aileleri ve sonradan tanıştığım Akşehir’in değerli eski Belediye Başkanı Dr. Nuri Köksal’ın varlıkları bile Akşehir’e ziyaret gerçekleştirme nedenim olabilir. Eh! Bu ziyareti kiraz çiçeği zamanına ya da kiraz yeme zamanına denk getirdik mi, hem dostları görme, hem doğaya ve tarihe doyma olayı gerçekleşmiş demektir. Akşehir kiraz çiçeklerini yazdım ama Akşehir’i ayrı yazmam lazım diye düşündüm ve sayfayı tamamen Akşehir’e ayırdım.

IMG_4631

Akşehir’e girer girmez doğrudan Dr. Hakan’ın diş hekimi eşi, sevgili Bengü’nün muayenehanesine yöneldik. Arka bahçesinde önceden hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturduk. Ya hu biz İstanbul’da betonlar içinde kalmışız, Akşehir’de arkadaşımın muayenehanesinin bahçesinde çiçekler, ağaçlar ve hamak mevcut! Bizim İstanbul’da bırak yeşili, yüksek binalarla güneşimizi çalmışlar, arkadaşlar hasta arası 10 adım atıp çay kahve içmeye bahçeye çıkıyor! Şakası bir yana güzel bir ortamda, güzel dostlarla kahvaltımızı ettik.

Kahvaltı sonrası sevgili  Hakan’ın eşliğinde Akşehir sokaklarını dolaşmaya başladık. İlk durağımız Batı Cephesi Karargahı Müzesi oldu. Burası eski Belediye binası. 1904 yapım tarihi. 18 Kasım 1921′ de Karargaha dönüşen binada, 24 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz için cepheye hareket edilene kadar çalışılmış. Geçen dokuz buçuk aylık sürede, Büyük Taarruz hazırlıkları buradan yönetilmiş, planlar burada yapılmış ve son taarruz kararı burada verilmiş. Bu arada Mustafa Kemal birçok kez Akşehir’e gelerek çalışmaları bizzat denetlemiş, hazırlıkları yönlendirmiş.

P4060326.JPG

Daha sonradan ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Akşehir’de, içlerinde sevgili arkadaşlarımın da bulunduğu, Akşehir için eskiden beri gönülden çalışan ve bu uğurda birlikte hareket eden, öncü olan bir grup güzel insan var. Onlara göre Büyük Taarruzun kutlamalarına, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Akşehir’de Batı Cephesi Karargahında karar aldıkları  günden başlamak lazım.  Bu konuda girişimleri de olmuş ama olayı, kutlamaların başlangıcı olarak, kabul ettirememişler.

1965 yılında Belediyenin başka bir binaya taşınması üzerine, müze olması kaydıyla, bina Bakanlığa bağışlanmış. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü de müze olarak hizmete girmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen güney köşedeki büyük oda, Atatürk‘ün çalışma ve Büyük Taarruz’un kararının alındığı oda. Bu odanın her iki yanında yer alan odalar ise, Karargah Komutanı İsmet İnönü ile Kurmay Başkanı Asım Gündüz‘ün çalışma odaları. Bir oda da Ulu Önder’e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ile silahları sergileniyor. Ben en çok Atatürk’ün giysilerinin güzelliğinden etkilendim.

Müze gezisi sonrası Akşehir içini gezerken bir eski hana girdik. Burası yerli halkın daha çok kullandığı ismi ile Melek Girmez ( Rüştü Bey) İşhanı. Bu bitik, harap hali ile bile beni bir etkiledi ki, anlatamam.

P4060360.JPG

Zamanında Akşehir’in sosyal hayatında önemli bir yer oynayan bu işhanına adını Akşehir halkı uygun görmüş. Belli ki eskilerde bu handa içkili mekan da vardı ve adı olasılıkla buradan geliyor. Akşehir’in ilk matbaası da bu hanın içinde faaliyet göstermiş. Şimdilerde ise adından mıdır, mazisinden midir anlamadım, ölüme terk edilmiş sanki. Ortadaki fıskiyesi, dörtgen şeklinde alanda birbirine bakan ve şimdilerde terk edilmiş dükkanları, dört yönde bulunan kapıları ile güzel ve tarihine uygun bir restorasyonla aslında nasıl da cazip bir turist uğrak yeri olabilirdi!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bundan sonra Akşehir’in çarşısını yani Arasta‘sını ziyaret ettik. Akşehir’de yerleşim Neolitik Çağa kadar uzanıyor. Hititler, Frigler, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı hep bu alanda yaşamış. Akşehir, Krallar Yolu olarak adlandırılan ticaret yolu üzerinde bulunuyor. Bu nedenle sürekli bir gelişim ve zenginlik içinde olmuş. Bunun bedeli olarak da iştah kabartıp tarih içinde çok defa yağma ve yıkıma sahne olmuş. Arasta’da bir zamanlar çok canlı ticaret oluyormuş. Bugün de burada restore edilen 300’e yakın iş yeri ile Akşehir ticaretinin merkezi durumunda.

IMG_0527.JPG

Bu gezi sonrasında Akşehir Evi’ne gittik. Ben Akşehir Evi’ni hem mekan olarak hem de öyküsüyle çok severim. Bu öykünün tamamı https://eksisozluk.com/aksev–1965561 adresinde uzun uzun var. Okuyabilirsiniz. Öyküsü kısaca şöyle; Akşehir’den çıkıp büyük kentlere okumaya giden bir grup Akşehir’li genç (ki aralarında sevgili Dr. Hakan ve Dr. Nuri Köksal’da var), öğrencilik dönemlerindeyken eğitimleri sonrasında Akşehir’e dönmeye ve burada yaşamaya sözleşmişler. Burada kendileri için yaşam alanları yapmayı da kafalarına koymuş ve bunun içinde para biriktirmeye başlamışlar. Hepsi Akşehir’e dönmese de, dönen eğitimli idealist ve ütopik gençler,  sonradan kendilerine toplu olarak ev yapmak yerine Akşehir’de eski ve harap bir evi satın alıp onu restore etmeye karar vermişler. Yöre insanını güzel niyetlerine inandırmışlar ve katkılarını, emeklerini yanlarına almışlar. Bu ev öyle güzel ve aslına uygun restore edilmiş, halkın da katkıları ile öyle doğru objelerle döşenmiş ki bir ara ödül bile almış. Onaltı gençle başlayan gruba, içlerinde Erdoğan arkadaşım gibi Akşehir dışından da olabilen yeni gönüllü katılımlar olmuş. Sonuçta 41 kişilik mütevelli heyetli AKSEV (Akşehir Kültür Sağlık Eğitim Vakfı)  vakfı oluşturulmuş. Bu vakıf halen öğrenci okutuyor, fakire aş dağıtıyor, destek oluyor ve eski eserler için imkanlar ölçüsünde harcama yapıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte bu gezdiğimiz Akşehir Evi bu AKSEV Vakfının ilk eseri. Son olarak Gıcılı Bahçe (Akşehir ağzıyla Gıcılı  yani süslü, albenili) ve konuk evi olarak da Hasan Muallim Konukevi (Hasan Muallim cumhuriyet döneminin ilk öğretmenlerinden) restore edilerek açılmış. Bu konuk evini de gezdik. Akşehir’de otantik bir konakta kalmak isterseniz adresiniz bu mekan olmalı. Bizim sonraki hedefimiz burada konaklamak olacak.

IMG_0539.JPG

Bu arada diğer arkadaşlarımla Akşehir Evi’nde buluştuk. Tok olmamıza rağmen sunulan nefis börekleri bir güzel yeyip çay kahvelerimizi içtikten sonra Akşehir gezimize devam ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Akşehir’in, en çok da, eski evlerine hayranım. 18-19 yüzyıla tarihli evlerinin her birisinin ayrı bir öyküsü var. Yaklaşık olarak tescilli 300 üzerinde Akşehir evi mevcutmuş. Tescilli olmayanlarla bu sayı 600’e yakınmış.  Sevgili Dr. Nuri Köksal bu evlerin neredeyse tamamının hikayesini biliyor. Belediye Başkanlığı döneminde bu evlerin bir kısmının restorasyonunu, büyük bölümünün de restorasyon projesini hazırlatmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akşehir’de bir zamanlar Ermeni ve Rum vatandaşlarımız da yaşarmış. Akşehir evleri hem Türk, hem Ermeni ve hem de Rum mimari özelliklerine sahipler. Bir dönem burada insanlar kardeş kardeş yaşamışlar. Onlar mübadelede gitseler de yaşam tarzlarına uygun evleri geride kalmış. Bir zamanlar ibadet edilen, ibadet edeni kalmayınca restore edildikten sonra içinde sergiler, tiyatro eserleri sahnelenen bir Ermeni Kilisesi mevcut. Şimdilerde bu kilise yeniden restorasyona alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Selçuklu eserlerine bayılırım. Çinileri, mezar taşları dahil Selçuklu eserlerinin hepsini şaheser bulmuşumdur. Akşehir’de irili ufaklı 154 adet tescilli Selçuklu eseri var; Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi, Ulu Cami benim maalesef uzaktan gördüklerim. Geride kalan Selçuklu eserlerini görmek için bile yeniden Akşehir’e gideceğime eminim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Seyyid Mahmut Hayrani’nin Sandukasının fotoğraflarını gördüm. Tahta oymacılığının şaheseri. Tarihi eser kaçakçılarınca yurt dışına çıkarılırken yakalanmış ve şimdi Türk İslam Eserleri müzesinde sergileniyor.

Akşehir gezisi sonrasında, bizim Akşehir sevdalısı arkadaşların bir başka projelerini görmek üzere bu sefer Sultandağı eteklerinden yukarılara doğru yola düştük.

IMG_0566.JPG

Yükseklere çıktıkça, beyaza bürünmüş kiraz bahçeleri ile Akşehir ve artık acınası halde Akşehir Gölü panoramik olarak ayaklarımızın altında gözüküyor. Bir zamanlar yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük 5. gölü olan Akşehir Gölü, bilinen alanının sadece onda biri kadar kalmış. Kaçınılmaz olan iklim değişiklikleri ve yanlış sulama politikaları ile bu sona hızla gidilmiş. Türkiye’nin coğrafyası o kadar hızlı değişiyor ki!

IMG_0551.JPG

Akşehir’in tarihte çeşitli isimleri mevcut. Bölgeye Frigler,  Phrygia Paroreia  (Dağlık Frigya) demişler. Akşehir’e ise o zamanlar Philomelion ( Bal veya elma sevenler anlamında) denmiş. Araplar Akşehir’i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı “Belde-i Beyza” (Beyaz Şehir) olarak anmışlar. Bir dönem ismi Akşar iken en son Akşehir olarak isimlendirilmiş ve öyle de kalmış. Bizim arkadaşlar yıllardır hayalini kurdukları Akşehir dışında, dağlık alanda doğal yaşamı ve doğası ile bir yaşam örneğini hayata geçirmeye ve bunu insanlarla paylaşmaya çalışıyorlar. Ben bu projeyi arkadaşlardan yıllardır dinlerdim ama artık bu projenin ilk örnekleri gözükür hale gelmiş ve kurmaya çalıştıkları tesisin adına da  Philomelion adını vermişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kurulan evler orijinal ve tesisin ortasındaki direkte asılı duran keçi kafatasının bile bir öyküsü, anısı var. Burasının yaşama geçirilmesi bir seneyi bulacak ve diğer bölümler aşama aşama gerçekleşecek diyorlar. Vallahi ne diyeyim? Dr Nuri Köksal ve arkadaşları diyorlarsa yaparlar. Daha önceki hayallerinin gerçekleşmiş halini gördüm. Biz doğa ve tarih sevdalısı gezginler de bir gün oralarda konaklarız inşallah..

Akşehir ve arkadaşlara doyamadan veda edip Sille’ye doğru yollara düştük. Akşehir bitmedi tabii ki. Gezilmedik çok yeri var, Nasreddin Hoca Türbesini ise daha önce gezmişliğimiz vardı. Dar zamanda burayı atladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim konumun başlığına; Dünyanın Ortası sahiden Akşehir mi? Bunun yanıtı Nasreddin Hoca’nın fıkrasında saklı.  Fıkra şöyle; Çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca’yı çevirip ”Hocam size bir sorumuz var, dünyanın ortası neresi?” demişler. Hoca, 5-10 adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış; ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam?” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye cevap vermiş.

Evet sevgili Gezekalın Dostları, kıssadan hisse; Dünyanın ortası Akşehir. İnanmazsanız gidin Akşehir’e ölçün. Bu arada Akşehir’i gezin, güzel insanları ile temas edin. 

Gezekalın ve hep Gülekalın

14.04.2018 Saat 01:22 

 

Baharın Müjdecisi Çiçeklerin Peşinde

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Artık benim için baharın müjdecisi kiraz çiçekleri oldu.

Son üç sene Nisan ayını,  kiraz ağacı çiçeklenmesini izlemekle geçirdim. Önce 2016 yılında Japonların yeniden doğuşu ve baharı simgeleyen sakuralarını  görmek için Japonya’ya  gittim.

2017 yılı baharını Uluborlu’da, 2018 yılı baharını ise Akşehir’de kiraz ağaçları arasında gezinip, çiçeklerini fotoğraflamakla geçirdim (Uluborlu kiraz bahçeleri ile ilgili gezi yazımın adresi; : https://gezekalin.com/2017/05/10/hizirlar-ve-bilgeler-cografyasinda-uluborlu-sakuralari-egirdir-golu/ ).

Aslında bu seneki gezi amacım Konya ili sınırları içinde 400 dönümün üstünde tarlalara renk renk ekilmiş laleleri fotoğraflamaktı. Konu baharı karşılamak ve çiçekler olunca, Akşehir’in kiraz bahçelerinde, Japonya’dakilerin aksine zamanla meyveye dönüşecek yerli sakuraları, yani kiraz çiçeklerini fotoğraflamadan geçip gitmek olmazdı. Biz de Akşehir’in köylerinde kiraz bahçelerini ziyaret ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geçen sene Uluborlu’da kiraz çiçeklerinin dökülmeye yüz tutan zamanına denk gelirken, bu sene Akşehir’de kiraz ağaçlarının yeni çiçeklendiği zamana rastladık. Bizim gibi yörede yaşamayan ama dar zamanda hedeflediği olaya şahit olmaya çalışan gezginler için zamanlama her zaman tutmayabiliyor.

Anadolu toprakları medeniyetlerin olduğu kadar, pek çok meyve türü için de çıkış noktası. Ülkemiz kirazı en çok üreten olduğu halde, kirazını en çok ihraç eden ilk ülke değil. Üreticisine sorsan haklı şikayetlerini ardı ardına sıralayacak halde. Kazanan maalesef hep aracı oluyor. Betonlaşmadan nasibi alan kiraz ağaçları ekili alanlarının kaybı da işin ayrı tarafı.

Akşehir kiraz üretiminin önemli olduğu bir ilçemiz. Bu ilçenin en iyi kiraz cinsi Napolyon Kirazı. Bu kirazı geçen senelerde dalından yemiştim. Muhteşemdi. Akdeniz’e deniz tatiline giderken yanımıza aldığımız 9 kasa Napolyon kirazını karavana yüklediğimizde içimden “Abarttık arkadaş!” demiştim ama daha İstanbul’a dönmeden tek bir kiraz kalmamıştı geride…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Miharu Takizakura

Japonya’da Sakuramori dedikleri kiraz ağacı doktorları bile mevcutmuş. Hele  Miharu Takizakura adlı yaşlı bir kiraz ağacının özel bir doktoru varmış. Japonya’da insanların ve politika üretenlerin meyve vermeyen ama çiçekleri yüzünden kutsiyet atfettikleri kiraz ağacına ne kadar saygı duyduklarına bizzat şahit olmuş birisi olarak, ülkemizdeki bu önemli ağaca yeteri kadar değer verilmemesi ise ayrı bir konu. Zeytin ağacını yok eden zihniyetin kiraz ağacını koruması mümkün mü? Bu konuda gazeteci-yazar dostum sevgili Yusuf Yavuz’un linkini verdiğim yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim .

(https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/04/02/kiraz-agacinin-anlattigi-bu-masala-kulak-verin/ )

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiraz ağacı çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür.  Yani hızlı yaşarlar ve döküldüklerinde gençtirler. Bu nedenle Japonlara göre sakuralar,  baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle, ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade ediyorlar. Rüzgar estiğinde dökülen kiraz çiçekleri Japonya’da pembe, Uluborlu’da ise beyaz renkli kar tanecikleri hissini vermişti bana.

Hanami nedir bilir misiniz? Hanami, geleneksel Japon kiraz çiçeği seyretme festivalinin adı (aslında gündüz kiraz çiçeğini izlemeye deniyor, gece için bile farklı bir adlandırması var). Yani Japonlar kiraz çiçeği açtığı zaman bunu kutlar ve parklarda kiraz ağaçlarının altı gece gündüz insanla doludur. Yerli turistler dışında, tüm dünyadan 500000 üstünde insan sadece bu özel gün için Japonya’ya gidiyor. Akşehir’in Kiraz Festivali var ama kiraz çiçeği ile ilgili bir aktivitelerinin olduğuna dair bir bilgi edinemedim. Uluborlu bu konuda biraz daha aktifti. Uluborlu’da kiraz çiçeği döneminde fotoğraf gezilerine öncülük ediyorlardı. Ben yine de bu tür tanıtım ve faaliyetlerin çok az olduğunu düşünüyorum. Kiraz çiçeği günlerini ülkemin tüm insanları duymalı ve görmek için fırsat yaratmalı. Bu konuda tabii ki yörenin insan ve yönetimlerinin çaba göstermeleri gerekir. 

IMG_1983.JPG

Gelelim Lale tarlası gezimize…

Konya ilginç bir memleket! Sizlerle kısa Konya gezimizi de sonra paylaşacağım. Bir gezgin için çok önemli gezi noktaları ve hedefleri içeriyor. Gezdiğimiz lale çiftliği, Ali YETGİN Yapı Tarım Hayvancılık ve Ltd. Şti.  bünyesindeki Asya Lale firmasına ait. 1998 yılında lale yetiştiriciliğine başlamış. 400 dönüm dikili alanda, bir yılda 50 milyon adet lale soğanı üretiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale tarlaları eskiden Çatalhöyüğe yakınmış. Ama muhtemelen zamanla alan yetmediğinden, Konya’nın İsmil Kasabası’nın Çınaroba mevkine taşınmış ve Konya merkeze uzaklığı 76 km. Lale tarlalarını gezmenin bir zamanı ve süresi var. Yani çiçeklendiği zaman serbest gezi imkanınız yok. Bu sene 8 Nisan Pazar günü ve sonraki bir kaç gün için gezme imkanı vardı. Biz de gezimizi 8 Nisan’da yaptık. Bu günün tanıtımı güzel yapılmış. Çok sayıda firmaya ait tur otobüsü vardı ve alan da oldukça kalabalıktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale çiftliği renk cümbüşü ve düzenlemesi ile çok güzeldi. Yeryüzünde, gök kuşağını hissettim.  Doğada (örneğin Tota Dağı’nda mevsiminde açan kırmızı lale), doğanın verdiği şekil ve dağılımla açan vahşi laleyi, hiç bir parktaki lale ile değişmem. Ama burada, bu yoğunlukta laleleri görmek de ayrı bir güzellik olsa gerek.

IMG_1933.JPG

1550 yılları civarında lale soğanları, Osmanlı topraklarından götürülmüş. 17. yüzyılda Hollanda’da lale çılgınlığı başlamış. İnsanlar nadir bulunan bir tek lale soğanı için servet ödemişler. Lale ülkemiz tarihinde bir döneme isim verecek kadar sevilmiş, önemsenmiş. Şiirlere konu, zarafetin, inceliğin ve masumiyetin sembolü olmuş lalelerin ülkemizdeki en büyük bu çiftliğini gezmek, laleleri ışığa-açıya göre fotoğraflamak neredeyse yarım gününüzü alabilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Beni gezi öncesi dedikleri,  “Ne yapacaksın lale çiftliğini? Konya’ya bu iş için gidilir mi? Emirgan Parkı’nda en kralı var lalenin!” sözleri yolumdan engellemedi. Sizi de sakın engellemesin ve zamanı gelince insan eli ile yaratılan bu görsel şölene şahit olun. Hem Konya’ya gitmek için başka sebepleriniz de var.

Neler mi? Arkası yarına…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

11.04.2018 Saat 16:21

IMG_1897 - Copy