• Arşivler

  • Diğer 515 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 386.951 ziyaretçi
  • Nisan 2026
    P S Ç P C C P
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-3

MAVERAÜNNEHİR’DE YETİŞEN VE TARİHİ DEĞİŞTİREN İSİMLER VE DÜŞÜNCELER

Bir zamanlar Maveraünnehir’in kadim toprakları, tarihin akışını değiştiren isimlerin ve düşüncelerin buluşma noktası ve medeniyetin beşiği konumundaydı. Bu bölge, özellikle “İslam’ın Altın Çağı” ve “Timurlu Rönesansı” dönemlerinde bilimden felsefeye, matematikten tıbba kadar her alanda dünyaya yön veriyordu. Özbekistan gezimiz öncesinde bu bölgenin yetiştirdiği tarihi şahsiyetlere ve buradan doğan fikirlere odaklanmak ziyaret edeceğimiz noktaların derinliğini kavramamıza ışık tutacaktır diye düşünüyorum.

Özbekistan deyince aklımıza gelen en önemli isim şüphesiz ki Emir Timur’dur. Antik çağlarda ve orta çağın başlarında “Keş” adıyla bilinen günümüzün Şehrisebz kentinin bir köyünde doğan Emir Timur dünya tarihinin gördüğü en büyük askeri dehalarından ve stratejistlerinden biri olarak kabul ediliyor. Orta Asya’da Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmış coğrafyası üstünde yükselerek, sınırları Hindistan’dan Anadolu’ya, Rusya steplerinden Basra Körfezi’ne kadar uzanan devasa Timurlu İmparatorluğu’nu kurmayı başarmıştır. Hükmettiği 1370-1405 yılları arasındaki topraklar Moğol İmparatorluğu’nun devasa sınırlarına ulaşamamış olsa da, Emir Timur tek bir hükümdarın hayatına sığabilecek en görkemli fetihleri gerçekleştirmiş askeri bir dehaydı.

Kadim astronomide Jüpiter ve Satürn’ün aynı burçta hizalanmasına “Kıran” (Kıran-ı Sa’deyn) denirmiş. Bu nadir doğa olayının gerçekleştiği dönemde doğan birinin, gökyüzünün özel bir lütfuyla dünyaya geldiğine, dünyayı değiştirecek bir güce ve adalete sahip olacağına inanılırmış. Dönemin tarihçileri, onun doğum haritasını bu astrolojik olaya (Kıran-ı Sa’deyn) dayandırarak Timur’un seçilmişliğini tescillemişlerdir. Bu nedenle Emir Timur için kullanılan “Sahipkıran” ünvanı “dünyanın hakimi” veya “yenilmez fatih” anlamına geliyor. Cengiz Han soyuna eklemlenmek adına hanedandan birisi ile evlilik yapan Emir Timur, bir yandan ‘Gürgen’ (Han Damadı) sıfatıyla bu bağı sağlarken, diğer yandan Cengiz Han’a hiç atfedilmemiş olan ‘Sahipkıran’ ünvanını bizzat sahiplenerek kendi fatihlik efsanesini bu kutlu sıfat üzerine inşa etmiştir.

Bugünkü Özbekistan için Emir Timur, modern devletin manevi temelini oluşturan en önemli figürdür. Özellikle bağımsızlık sonrası dönemde, ulusal birliği simgeleyen bir kahraman olarak yeniden keşfedilmiştir. Bir devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair idari ve askeri kuralları içeren Timur Yasaları arasında yer alan “Güç adalettedir” (Özbekçe Adolat kuchdadir) sözü, bugün hâlâ Özbekistan’daki devlet binalarının ve anıtlarının üzerinde bir rehber olarak bulunuyor. Tartışmalı “zalim hükümdar” imajı ile seferleri sırasında şehirleri yerle bir etse de, o şehirdeki sanatkarları, bilim insanlarını ve din adamlarını özel olarak korumuş ve onları Semerkant’a götürmüştür. Bu durum, Maveraünnehir’de büyük bir medeniyet patlamasına yol açmıştır. Yukarıdaki videoda görülen Şehrisebz’deki Ak Saray gibi imar ettiği şehirlerdeki devasa boyutlu eserler, onun imparatorluğunun muazzam gücünü temsil ediyor.

Timur sonrası tahta oğlu Şahruh çıkmıştır. Şahruh’un oğlu Uluğ Bey ise merkezi Semerkant olan Maveraünnehir bölgesini 1409 yılından itibaren yaklaşık 38 yıl boyunca vali olarak yönetmiştir. Dünya tarihinde ‘hükümdar-bilim insanı’ profilinin en seçkin örneklerinden biri olan Emir Timur’un torunu Uluğ Bey Semerkant’ı küresel bir bilim merkezine dönüştürerek döneminin en gelişmiş rasathanesini kurmuştur. Kadızade-i Rumi ve Ali Kuşçu gibi devrin en parlak alimlerini etrafında toplayan Uluğ Bey’in dünya bilimine bıraktığı en kıymetli miras, 1018 yıldızın konumunu ve parlaklığını titizlikle içeren yıldız kataloğudur (Zic-i Uluğ Bey). Bu kataloglar, teleskobun icadına kadar geçen yüzyıllar boyunca dünyadaki en güvenilir kaynak olarak kabul edilmiştir. Günümüzden yüzyıllar önce bu rasathanede yürütülen meridyen ve boylam hesapları üzerine çalışmalar sonucu bir yılın uzunluğu 365 gün, 6 saat, 10 dakika ve 8 saniye olarak hesaplanmıştır. Bugünün modern teknolojisiyle yapılan ölçümlerle Uluğ Bey’in hesaplamaları arasındaki farkın sadece 58 saniye olması, onun dehasının en somut kanıtıdır. Registan Meydanı’ndaki meşhur üç medreseden ilki ve en büyüğü, bizzat onun tarafından inşa ettirilen Uluğ Bey Medresesi’dir. Bu medresede din ilimlerinin yanı sıra matematik ve astronomi de zorunlu ders olarak okutulmuştur.

Ne yazık ki bu büyük bilim insanının sonunu, bilime olan sarsılmaz tutkusu getirmiştir. Babasının ölümü sonrası Timur İmparatorluğu’nun başına geçen Uluğ Bey başta kendi oğlu olmak üzere ‘devlet böyle bilimle yönetilmez’ diyen muhafazakar bir grup tarafından tahttan indirilmiştir. Ülke yönetmeye değil ama bilime aşık Uluğ Bey oğlu tarafından öldürülmüştür. Babasının ölümüne neden olan oğlu tahta çıksa da onu bügün hiç kimse hatırlamıyor ama Semerkant’ı 38 yılda dünya biliminin merkezi haline getiren Uluğ Bey’in anısı hala ayakta. Döneminden çok ileride olan meşhur rasathane Uluğ Bey’den hemen sonra yıktırılmış ama ölümü sonrasında onun meşalesi sönmemiş. öğrencisi Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet’in davetiyle İstanbul’a gelerek Semerkant’ın bilimsel birikimini Osmanlı topraklarına taşımıştır. Ali Kuşçu’nun mezarı da Eyüp Sultan Cami Haziresindedir.

Medeniyetlerin kavşağı Maveraünnehir; sadece ticaret yollarının değil, İslam düşüncesinin, tasavvufun ve hukuk felsefesinin sürekli harmanlandığı bir havza olmuştur. Buhara ve Semerkant gibi şehirlere tarihte ‘Kubbetü’l-İslam’ (İslam’ın Kubbesi) denilmesi tesadüf değildir. Bu sıfat; söz konusu şehirlerin sadece camileriyle değil, yetiştirdiği binlerce alim ve onların geride bıraktıkları eserlerle İslam medeniyetinin fikri koruyuculuğunu da üstlenmiş olmasından kaynaklanır.

Bu coğrafya, Türk-İslam dünyasının manevi mimarisini şekillendiren iki dev ekolün de ana yurdudur. Bugün Kazakistan sınırlarında kalan Sayram’da doğan Ahmed Yesevi (Pir-i Türkistan) tarafından kurulan Yeseviyye (Türkistan) Ekolü, İslamiyet’in Türk boyları arasında yayılmasında en kritik rolü oynamıştır. İslam’ı yorumlamadaki sade dili, öğretilerini özlü ve bilgece anlatan manzumeleri (hikmetleri) ve onları yayan dervişleri aracılığıyla; Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerin yetişeceği Anadolu’nun manevi iklimine zemin hazırlamıştır.

Emir Timur’un çağdaşı Şah-ı Nakşibend (Muhammed Bahauddin / 1318-1389) tarafından Buhara’da sistemleştirilen Nakşibendiyye (Buhara) Ekolü ise “Halk içinde Hak ile beraber olmak” (‘Halvet der encümen’) prensibini esas alır. İnzivaya çekilmek yerine sosyal ve ticari hayatın merkezinde kalarak maneviyatı korumayı amaçlayan bu yaklaşım; Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın toplumsal dokusunu etkilemiştir.

Bölgenin zihni yapısı sadece tasavvufla değil, muazzam bir ilmi derinlikle de örülüdür. İslam dünyasında Kur’an-ı Kerim’den sonra en güvenilir kaynak kabul edilen hadis külliyatını derleyen İmam Buhari (810-870) Buhara doğumludur. İslam inanç esaslarını akli delillerle açıklayan ve savunan “Maturidilik” ekolünün kurucusu Semerkantlı İmam Maturidi (852-944), bu toprakların yetiştirdiği en büyük rehberlerden olmuştur.

Bu ilmi derinlik, fen bilimlerinde de meyvelerini vermiş; dünya tarihini değiştiren dehalar bu havzada yetişmiştir. Yazdığı tıp kitabı Avrupa üniversitelerinde 600 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutulan ‘Tıbbın hükümdarı’ İbn-i Sina (Avicenna / 980-1037), Buhara yakınlarında dünyaya gelmiştir. Cebir ilminin kurucusu kabul edilen ve bugünkü dijital dünyanın temeli olan ‘algoritma’ terimine ismini veren El-Harezmi, Harezm topraklarının evladıdır. Gazneli Mahmud El Biruni (973-1048) için “Sarayımın en kıymetli hazinesi” diye boşuna dememiştir. El Biruni yerçekimi, dünyanın çapı ve güneş sistemine dair yaptığı çalışmalarla modern bilimin öncülerinden biri olarak anılmaktadır. Türk dilini bir sanat şahikasına dönüştüren devlet adamı, dönemin “Rönesans insanı”Ali Şir Nevai (Alisher Navoiy) de bu eşsiz mirasın birer parçasıdır. Ali Şir Nevai (1441-1501) Türkçeyi (Çağatayca) Farsça karşısında savunarak bir “dil bilinci” oluşturmuştur.

Neticede genelde Maveraünnehir, özelde de Özbekistan toprakları; ne sadece uçsuz bucaksız bozkırlardan ne de sadece görkemli mavi çinili binalardan ibarettir. Burası bir dönem aklın ışığı ile gönlün huzurunun iç içe geçtiği, insanlığın ortak hafızasına yön vermiş devasa bir coğrafyadır. Özbekistan’ın her köşesinde göreceğimiz o devasa kapılar (eyvanlar), aslında bizi sadece birer camiye ya da medreseye değil; matematiğin estetikle, imanın bilimle ve geçmişin gelecekle buluştuğu o büyük hakikate davet etmektedir. Gezerken bu bilincin ışığında yol almak, bu kadim toprakların ruhunu tam kalbinden hissetmemizi sağlayacaktır.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-2

ÖZBEKİSTAN TARİHİ

Maveraünnehir, tarihin hiçbir döneminde sadece “geçilip gidilen” bir yol olmamıştır. MÖ 6.000’li yıllarda avcı-toplayıcıların yerleşik hayata ilk adımlarını attığı bu topraklar, binlerce yıldır insanlık tarihinin en görkemli sahnelerine ev sahipliği yapıyor. Bugün Özbekistan müzelerinde sergilenen her buluntu, aslında bu topraklardaki antik dünyanın en sofistike medeniyetlerinin, yani “Üç Büyükler”in ayak izleridir. Bu topraklardan çok medeniyetler gelmiş geçmiş ama Baktriya, Sogdiyana ve Harezm halklarından oluşan üç büyükler bölgenin kadim uygarlıkları olmuştur.

ÜÇ KARDEŞ MEDENİYET: BAKTRİYA, SOGDİYANA, HAREZM

Orta Asya steplerinden güneye süzülen Hint-Aryan topluluklar, bu topraklarda akraba diller konuşan ama karakterleri coğrafyalarıyla şekillenmiş üç ayrı dünya kurdular. Paylaştıkları ortak değerleri benzer Hint-İran dilleri ve dinleri olan Zerdüştlük olsa da, her biri farklı bir gücü temsil ediyordu.

Baktriyalılar (Savaşçı Aristokratlar): Yazılı tarihten öncede Baktriyalılar bu bölgedeydi. Milat öncesi 2200-1700 yılları arasında Baktriya-Margiyana Arkeolojik Kompleksi (BMAC) olarak bilinen gelişmiş bir Tunç Çağı medeniyeti bulunuyordu. Bu halk bugünün Afganistan ve Tacikistan’ın güneyindeki topraklarda, Helenistik estetiği Doğu’nun kudretiyle birleştirmeyi başardı.

Zerdüştlüğün kutsal metni olan Avesta’da bölge “Bakhdi” olarak adlandırılıyordu. Bu kelime, “parlayan”, “güzel” veya “yüksek” anlamlarına gelebilecek eski bir Hint-İran kökünden türetilmiş. Persler bölgeyi istila edince “Bakhdi” ismi “Baktriya” olmuş. Sonrasında İskender bölgeyi alınca ve bu halk helen medeniyeti ile tanışınca, Baktriyalıların da altın çağı başlamış. Büyük İskender’in mirasıyla yoğrulan Greko-Baktriya kültürü, savaşçı bir ruhla zarafeti harmanlamış. Bölgeye önce Kuşanlar’ın ve milat sonrası 7. yüzyılda da Arapların gelmesi sonrasında Baktriya ismi yavaş yavaş tarih sahnesinden kaybolup gitmiş.

Soğdlular (İpek Yolu’nun Elçileri): Onların adına ilk kez milat öncesi 6. yüzyılda, Pers İmparatorluğu’nun eyalet kayıtlarında rastlıyoruz. Ancak komşuları Baktriya ve Harezmşahlar ne kadar savaşçıysa, Soğdlar bir o kadar diplomasiye ve sükunete düşkündü. Kılıç sallamak yerine kervan sürmeyi tercih eden bu halk, Çin’den Avrupa’ya uzanan devasa ticaret ağlarını yöneten gerçek birer “küresel tüccar” topluluğuydu. Milat sonrası 4. ve 8. yüzyıllar arasında Bizans ve Çin arasındaki ticareti adeta tekellerine aldılar. Sadece malları değil, medeniyeti de taşıdılar; yüzyıllarca Çin’in sırrı olarak kalan kağıdı Avrupa’ya ulaştıran el, yine onların eliydi. Nerede bir pazar kurulsa, orada mutlaka bir Soğdluya rastlanırdı. Dilleri ve alfabeleri, uçsuz buçsuz İpek Yolu’nun lingua franca’sı (ortak dili) haline geldi. Coğrafyaları istilalara uğrasa da, keskin zekaları sayesinde işgalcilerle dahi sağlam ilişkiler kurmayı bildiler. Ancak 8. yüzyılda yükselen İslam fetihleri ve bastırılan isyanlar, bu özgün kimliğin son perdesi oldu. Bağımsız Soğd kültürü, zamanla yerini Fars-İslam sentezine bırakarak tarihin derinliklerinde sessizliğe gömüldü.

Harezmliler (Çölün Bilgeleri): Ceyhun (Amu Derya) Nehri’nin Aral Gölü’ne döküldüğü o devasa deltada, tarihin en boyun eğmez halklarından biri kök saldı; Harezmliler. Varlıkları MÖ 13. yüzyıla kadar uzanan bu kadim topluluk, sadece bir halk değil; çölün ortasında imkansızı başaran bir iradenin adıydı. Onlar, uçsuz buçsuz kum denizine devasa sulama kanallarıyla hayat vererek doğayı; gökyüzünü izleyen keskin zekalarıyla ise evreni dize getirdiler. Afrigoğulları gibi yerel hanedanlıklarla antik çağın tozlu yollarından geçen bu bilge halk, asıl görkemine 11. ve 13. yüzyıllar arasında kurdukları Harezmşahlar Devleti ile ulaştı. İslam dünyasının o dönemki en büyük askeri ve siyasi gücü haline gelen Harezm, coğrafi izolasyonunu bir avantaja dönüştürdü. Dünyanın kaderini değiştiren algoritmanın ve cebirin babası el-Harezmî’nin kökleri, işte bu izole vahada yeşeren derin astronomi ve matematik geleneğinden beslendi.

Ancak kader, “Bilge ve Asi” halkın önüne tarihin en karanlık fırtınasını çıkardı. 1220 yılında Cengiz Han liderliğindeki Moğol orduları, Harezm’in o görkemli şehirlerini ve bin yıllık sulama sistemlerini yerle bir etti. Bu büyük yıkım, sadece bir devletin sonu değil, bir devrin kapanışıydı. Harezm bir daha asla o eski siyasi ihtişamına kavuşamadı; zamanla Türkleşerek farklı bayrakların altında bir kültür mirasına dönüştü. Yine de çölde bıraktıkları o derin iz, gezimizde bazılarını göreceğimiz kaleleri ile bugün hala rüzgarın fısıltısında yaşamaya devam ediyor.

BOZKIRIN MİRASI: CENGİZ HAN VE ÖZBEK İSMİNİN DOĞUŞU

Moğol istilası bir yıkım gibi görünse de, aslında Özbekistan’a bugünkü kimliğinin mayasını çaldı. Cengiz Han, topraklarını henüz kendisi hayattayken dört oğlu arasında paylaştırırken aslında geleceğin haritasını çiziyordu. Batıdaki Kıpçak bozkırlarına (Deşt-i Kıpçak) yerleşen Altın Orda, zamanla Türkleşerek muazzam bir kültürel köprü kurdu. 14. yüzyılda bu devletin en kudretli hanı olan Özbek Han, İslamiyet’i bozkıra mühürlerken; halkı da ona olan bağlılıklarından dolayı artık “Özbek” adıyla anılmaya başlandı.

Güneydoğuda ise yerleşik Soğd ve Harezm mirasının üzerine oturan Çağatay Hanlığı, kentleşmiş bir Fars-İslam kültürüyle harmanlanıyordu. Ancak Moğol prensleri arasındaki bitmek bilmeyen iktidar savaşları ve ihanet sarmalı, sahneyi yeni bir cihangire bıraktı; Artık bu topraklarda Emir Timur‘un hakimiyeti başlıyordu.

TİMURLU RÖNESANSI: DÜNYANIN BAŞKENTİ SEMERKANT. Cengiz Han mirascıları arasındaki kargaşanın içinden sıyrılan Emir Timur, parçalanmış coğrafyayı tek bir yumrukta birleştirdi. Semerkant’ı “Dünyanın Başkenti” ilan eden Timur ve halefleri, bölgeye astronomi, matematik ve mimaride altın çağını yaşattı. Uluğ Bey’in rasathanesinden yükselen yıldız haritaları ve Registan’ın turkuaz kubbeleri, tarihe “Timurlu Rönesansı” olarak geçecek olan ihtişamın tanıklarıydı. Timurlu hanedanının Maveraünnehir üzerindeki hakimiyeti, yaklaşık 135 yıl sürmüştür.

HANLIKLAR DÖNEMİ

Timurlu güneşinin batışıyla birlikte, kuzeyden gelen Şeybani Han liderliğindeki Özbek boyları bölgeye yeni bir soluk getirdi. 16. yüzyıldan itibaren Özbekistan; maneviyatın merkezi Buhara Emirliği, bükülmez Hive Hanlığı ve Fergana’nın gücü Hokand Hanlığı olarak üç ana damara bölündü.

HANLIKLARDAN BAĞIMSIZLIĞA: ORTA ASYA’NIN PARLAYAN YILDIZI-ÖZBEKİSTAN

1860’lardaki Çarlık Rusyası işgali ve ardından gelen 70 yıllık Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dönemi, bu kadim yapıyı modern sınırlarla yeniden tanımladı. 1 Eylül 1991’de ilan edilen bağımsızlık ise bu binlerce yıllık hikayenin en taze ve umut dolu sayfası oldu.

Bugün Özbekistan; Baktriya’nın cesaretini, Soğdların diplomasi dehasını, Harezm’in bilgeliğini ve Timur’un vizyonunu modern bir potada eriterek Orta Asya’nın en önemli ülkelerinden birisi olmaya devam ediyor.

Gezekalın..

Dr. Ümit Kuru

14.04.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-1

Bazı coğrafyalar harita üzerinde bir noktadan çok daha fazlasıdır; onlar, geçmişin bugünün içinde nefes almaya devam ettiği kadim birer zaman kapsülüdür. Uzun zamandır bu tanımı her sokağında, her çinisinde bulabileceğiniz bir ülkenin; Özbekistan gezisi yapmanın hayalini kuruyordum. Nihayet beklenen an geldi: 21 Nisan – 3 Mayıs 2026 tarihleri arasında Maveraünnehir’in kalbine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yazı, o efsanevi topraklara dair ilk adımlarımızın ve hazırlıklarımızın hikayesidir.

Türkiye çıkışlı standart turların çoğu genellikle Taşkent, Semerkant ve Buhara üçgenine odaklanır; ancak bizim ekiple yaptığımız geziler klasik rotaların biraz dışına taşmayı sever. İstanbul-Taşkent-İstanbul uçuşları dahil toplam 13 günlük bu programda, rotamıza sadece kadim şehirleri değil; Nukus, Muynak, Hive, Şehrisebz ve Tirmiz gibi daha az ayak basılan, saklı kalmış Özbekistan duraklarını da ekledik.

Bu kez bir ‘Gezekalın’ geleneğini bozuyor ve yolculuk heyecanını henüz yola çıkmadan, hazırlık aşamasındaki tüm detaylarıyla paylaşıyorum İlk olarak, bölgeyi gezerken bolca duyacağımız isimlerin ne anlama geldiğini ve tarihsel arka planını hatırlayarak konuya başlamakta fayda görüyorum.

KONU BAŞLIĞI OLARAK NEDEN MAVERAÜNNEHİR SEÇİLDİ?

Kelime anlamı ‘nehrin ötesi‘ olan Maveraünnehir; Orta Asya’da Ceyhun (Amuderya) ile Seyhun (Sirderya) nehirleri arasında kalan tarihi coğrafik bölgeyi ifade ediyor. Bugün Özbekistan’ın büyük bir kısmını, Güney Kazakistan’ı ve Türkmenistan’ın bir bölümünü kapsayan bu topraklar; tarih boyunca medeniyetlerin, ticaret yollarının ve ilmin kesişme noktası olmuştur. Gezeceğimiz bugünkü Özbekistan’ın neredeyse tamamı bu sınırlar içinde yer alıyor. Gezi yazımın başlığını da bu köklü geçmişe atıfta bulunmak amacıyla tercih ettim.

ÖZBEKİSTANI NE ZAMAN GEZELİM? ÖZBEKİSTAN COĞRAFYASININ ÖZELLİKLERİ NELERDİR? BU COĞRAFYA BİR GEZGİNE NELER SUNAR?

Özbekistan, sert karasal iklimi nedeniyle ziyaret zamanının iyi seçilmesi gereken bir ülkedir. Genel olarak ülkeyi gezmek için en ideal dönemler ilkbahar (Nisan-Mayıs) ve sonbahar (Eylül-Ekim) aylarıdır.

Tarih boyunca ‘Türkistan‘ olarak anılan Orta Asya; denize kıyısı olmayan, bozkırların ve yüksek dağların hüküm sürdüğü, stratejik öneme sahip devasa bir coğrafyadır. Bugün Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan ile birlikte Özbekistan da bu coğrafyanın kalbinde yer alıyor. Özbekistan’ın konumu nedeniyle onu dünyadaki pek çok ülkeden ayıran başka bir coğrafik özelliği daha var. Özbekistan “double-landlocked“, yani denize ulaşmak için en az iki ülkenin sınırından geçmek zorunda olacağınız dünyadaki iki ülkeden birisidir (diğeri Lihtenştayn).

Özbekistan’ın coğrafik olarak bu izole konumu bir zamanlar çok önemli olan bir ticaret yolu üzerindeki kadim dokusunu, bir “zaman kapsülü” gibi korumasını sağlamıştır. Okyanus etkilerinden uzak, bozkırın ortasındaki Semerkant, Buhara, Hive gibi vaha şehirler, deniz ticaretinin yükselişinden önceki dönemin görkemini günümüze taşımıştır. Bu noktada bir diğer temel kavramı, İpek Yolu‘nu da burada anmamız gerekir.

Sanılanın aksine İpek Yolu ismi antik çağlardan kalma değildir. Binlerce yıl boyunca bu rotaları kullananlar ona sadece ‘yol’ veya hedefteki şehre göre ‘Semerkant Yolu’ derlerdi. ‘İpek Yolu’ terimi ilk kez 1877 yılında Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richthofen tarafından kullanılmıştır. Bu yol sadece kervanların geçtiği bir yol değil; antik dünyanın ‘yüksek hızlı internet hattı’ gibiydi. Çin’in kadim başkenti Chang’an’dan (bugünkü Xi’an) başlayıp Maveraünnehir’in vaha şehirlerinden geçerek İstanbul ve Roma’ya uzanan bu devasa köprü, sadece ipek ve baharat değil; kağıt, barut, matbaa ve pusula gibi dünyayı değiştiren icatları da taşıdı. Dinler, felsefeler ve diller bu güzergahta birbirine karıştılar. Bu nedenlerden dolayı Özbekistan ziyaretimizde, tarih içinde bu bölgede yaşamış olan kültürlerin ve dinlerin karışımlarının etkilerini de görmeyi bekliyoruz. Karakalpakistan’da İpek Yolu’nu koruyan heybetli Harezm kalelerini gezerken Zerdüştlüğün izlerini sürecek; Tirmiz’de Budist stupalarıyla karşılaşacak ve bu katmanların İslam sanatının zirvesi olan medreselerle nasıl bir harmoni oluşturduğuna tanıklık edeceğiz.

Eminim benim gibi diğer gezgin arkadaşlarım da Hive, Semerkant ve Buhara’nın tarih kokan atmosferini fotoğraflamak için sabırsızlanıyorlardır. Gökyüzünün en büyülü lacivert tonlarını sunduğu o kısa zaman dilimini —mavi saati— yakalayabilmek adına gün doğumu ve gün batımı vakitlerine göre ayarlamalar da yapmaya çalışacağız.

ÖZBEKİSTAN HAKKINDA KISA KISA: GİTMEDEN BİLMENİZ GEREKENLER

Özbekistan bayrağı: Mavisiyle Timur’un asaletini, beyazıyla barışı, yeşiliyle bereketi anlatırken; üzerindeki 12 yıldızla Uluğ Bey’in astronomi mirasına bir selam gönderiyor. Nüfus: Yaklaşık 37 milyon. (Orta Asya’nın en yüksek nüfusuna sahip ülkesidir ve nüfusu oldukça gençtir). Yüzölçümü: 448.978 km². (Karşılaştırmak gerekirse Türkiye’nin yaklaşık yarısından biraz büyüktür). Okuryazarlık Oranı: %99,9’un üzerindedir. Eğitim seviyesi, Sovyet döneminden kalma güçlü eğitim altyapısı sayesinde oldukça yüksektir. Kişi Başına Milli Gelir: Yaklaşık 2.800 – 3.000 dolar. Ekonomik Kaynaklar: Altın (dünyanın en büyük rezervlerinden birine sahip), doğalgaz, pamuk ve uranyum temel ihracat kalemleridir. Son yıllarda turizm ve sanayi yatırımları hızla artmaktadır. Özbekistan idari olarak 12 vilayet (eyalet), 1 özerk cumhuriyet (Karakalpakistan) ve 1 bağımsız şehir (Taşkent) statüsünde bir başkentten oluşur. Etnik Yapı: Özbekistan, demografik olarak homojen bir yapıya sahip görünse de önemli azınlıkları barındıran zengin bir mozaiktir. Özbekler: Yaklaşık %84, Tacikler: %5, Kazaklar: %2,5. Ruslar: %2, Karakalpaklar: %2 (Kendi özerk cumhuriyetlerinde yaşarlar). Kırgızlar ve Tatarlar: %1 civarı. Dini Yapı: İslam: %93-94 (Büyük çoğunluğu Sünni-Hanefi), Ortodoks Hristiyan: %3-4, geri kalan kısmı küçük topluluklar halinde Musevi, Katolik ve Budistlerden oluşur. Para Birimi: Özbek Somu (UZS). (Kur farkı nedeniyle yüksek rakamlı banknotlar taşımaya hazırlıklıyız. Nisan 2026 itibarıyla 1 USD yaklaşık 12.150 SOM). Özbekistan seyahatinde yanımızda Amerikan Doları bulundurmak daha fazla tavsiye ediliyor. Ancak paranın sorunsuz bozdurulması için mutlaka yeni para olmasına dikkat edeceğiz. Eski paraları bozmak istemediklerini vurgulayan yazılara rastladım.

ÖZBEKİSTAN’DA SOFRA ADABI VE YEMEK KÜLTÜRÜ

Özbekistan seyahatimizin sadece gözlerimize değil, damağımıza da hitap edecek bir gastronomi şöleni olacağını biliyoruz. Rotamızı çizerken, İpek Yolu’nun bu kadim duraklarında bizi bekleyen o meşhur sofraların hayalini kurmaktan kendimizi alamadık.

Özbek kültüründe ekmeğin (Nan) sadece bir gıda değil, bir saygı sembolü olduğunu şimdiden biliyorum. Örneğin Özbekler için ekmek kutsaldır; asla yere ters konulmaz ve bıçakla kesilmez, elle bölünür. Henüz tatmamış olsam ve sadece fotoğraflarını görsem de her şehrin kendine has motiflerle damgalanmış, fırından yeni çıkmış o meşhur tandır ekmeklerinin kokusunu şimdiden duyar gibiyim. Özellikle Semerkant’ın o dillere destan, bayatlamayan ağır ekmeklerini yerinde görmek ve o meşhur damgaların (nan-par) fotoğraflarını çekmek için sabırsızlanıyorum.

Deneyimleyip göreceğiz bakalım; “Gerçekten de her şehrin pilavı o kadar farklı mı?” Pilavın Semerkant’ta katmanlı sunumu, Taşkent’in o devasa düğün kazanlarındaki pilavlar, Buhara’nın bakır kazanlarda meyvelerle pişirilen zarif ‘Oshi Sofi’si! Farklı şehirlerde, farklı pişirme biçimleri ve sunumları ile pilavları karşılaştıracağız. Her öğle vaktinde farklı bir şehrin pilav kültürüne konuk olup, o meşhur “Plov Center”ların atmosferini solumayı büyük bir heyecanla bekliyoruz.

İpek Yolu’nun kalbinde olduğumuzu bize her lokmada hatırlatacak o efsanevi kebapların peşine düşeceğiz. Köz ateşinde pişen kuzu ve dana şaşlıkların, közlenmiş sebzeler ve keskin sirkeli soğanlarla buluştuğu o anı fotoğraflamak ve deneyimlemek için geri sayımdayız. Sadece etler değil; tandırdan yeni çıkmış dumanı üstünde somsalar, hamur işinin en zarif hali olan buharda mantılar ve Orta Asya’nın imzası olan el açması lagman. Bu seyahat, bizim için bir lezzet avcılığına dönüşecek gibi görünüyor.

ÖZBEKİSTAN TUR PROGRAMIMIZ

Son olarak sizlerle gezi programımızı da paylaşayım;

  1. GÜN : ISTANBUL -TAŞKENT UÇUŞ-TAŞKENT VARIŞ VE TAŞKENT GEZİ
  2. GÜN : TAŞKENT GEZİ
  3. GÜN: TAŞKENT-NUKUS (UÇUŞ) / MUYNAK GEZİ
  4. GÜN: NUKUS-(HAREZM KALELERİ GEZİ-HİVE
  5. GÜN : HİVE GEZİ
  6. GÜN : HİVE / URGENÇ DEN UÇUŞ BUHARA-BUHARA GEZİ
  7. GÜN : BUHARA GEZİ
  8. GÜN :BUHARA GEZİ-HIZLI TREN/SEMERKANT
  9. GÜN :SEMERKANT GEZİ
  10. GÜN :SEMERKANT GEZİ
  11. GÜN :SEMERKANT-ŞEHRİSEBZ (GEZİ)-TİRMİZ
  12. GÜN :TİRMİZ GEZİ-TAŞKENT UÇUŞ
  13. GÜN :TAŞKENT-İSTANBUL UÇUŞ

Gezi öncesi yazılarımdan birisini Özbekistan tarihine ve bir diğerini ise yörenin İslami din alimlerine ve tarikatlarına ayırdım. O yazılara kadar GEZEKALIN.

Dr Ümit Kuru

11.04.2026

İsveç Köftesi’nin Bilinmeyen Soyağacı: Sürgünden Sofraya!

Bir yazıyı okurken kendinizi daldan dala atlarken bulduğunuz, başlangıç noktanızla hiç alakası olmayan bir konudan çıktığınız hiç oldu mu? Doğrusu bu bana çok oluyor.

Gitsek gitsek, Baltık ülkelerinden hangisine gitsek?” diye haritayı incelerken karşıma Estonya çıktı. Bu ülkenin gezi yerlerini, tarihini araştırırken Estonya tarihi içinde “İsveç İmparatorluğu“‘na rastladım. Günümüzün en barışçıl ülkelerinden olan İsveç’in bir zamanlar Baltık Denizi’ni, iç denizi haline getirecek kadar askeri başarılara sahip olduğunu, doğrusu ben yeni öğrendim.

O zamanlar köylü bir toplum iken askeri örgütlenmelerini nasıl başardıklarını, bunu hangi şartların ve kimlerin ortaya çıkarttığını merak ettim ve konudan konuya atlamaya başladım. Sonunda ağır toprak kayıplarına uğrayarak İsveç topraklarını terk etmek zorunda kalan son imparatorun hayatını okurken işin ucu geldi, İsveç Köftesi‘ne kadar dayandı. “Eh! Bundan da bize kısa ve güzel bir hikaye çıkar” dedim ve Osmanlı topraklarından İsveç’e götürülen tarifle ortaya çıkan İsveç Köftesi’nin hikayesini sizlerle paylaştım.

XXII. Karl

İsveç İmparatorluğu’nun hikayesi, Avrupa tarihinin “en parlak ama kısa ömürlü” başarı öykülerinden birisidir. Soğuk ve az nüfuslu bir kuzey ülkesi olan İsveç, belirli bir disiplini ve yenilikleri takip ederek koca bir kıtaya kök söktürmüş.

İsveç’in yükselişi “Kuzeyin Aslanı” lakaplı Kral II. Gustaf Adolf döneminde, 1611-1648 yılları arasında başlamış. Bu kralın başarısının arkasındaki sır İsveç ordusunu, hantal Avrupa ordularının aksine çok daha hızlı hareket eden, ateş gücü yüksek ve disiplinli, modern bir askeri güç haline dönüştürmesiymiş. Baltık Denizi ticaretinin kontrolünü tamamen ele geçirmekle elde edilen zenginlik ve güç 1709 yılına kadar sürmüş.

Bizim Osmanlının Demirbaş Şarl adını taktığı XII Karl (Charles) Büyük İsveç İmparatorluğ’nun sonuncu lideri olmuş. Karl başta mucizevi zaferler kazanmış. Ancak Napolyon ve Hitler’in yıllar sonra yapacağı hatayı yapmış ve ordusunu Rusya’nın derinliklerine sürmüş. 1709 yılında İsveç ordusu Rus kışında karlara saplanmış, yıpranmış ve Deli Petro‘nun orduları tarafından imha edilmiş.

19. yüzyılda yapılan bu resimde, Charles XII, Poltava Muharebesi’nden sonra yenilgiyi düşünüyor (Wikimedia).

Yenilgiden sonra XII. Karl, Osmanlı Sultanı III. Ahmed’e bir mektup göndererek, Rus kuvvetlerinin eline düşmekten kaçınmak için “sadecesekiz gün boyunca Türk topraklarında kalma niyetini belirtmiş. Rusların itirazlarına rağmen Ahmed bu isteği kabul etmiş. Karl ve bir grup İsveç askeri Osmanlı Devleti’nce misafir olarak kabul edilmişler. Osmanlılar, kraliyet misafirlerini ağırlamak için devlet hazinelerini cömertçe harcamışlar. Bugün Moldova sınırları içinde kalan ama o dönemlerde Osmanlı toprağı olan Bender kasabasına yerleştirilmişler. Ama gelin görün ki “8 gün kalıp döneceğim” diyen XII. Karl’ın dönüşü gecikmiş de gecikmiş ve Bender’deki bu kalış tam 5 yıl 3 ay sürmüş. İsveç kralının Osmanlılara olan masrafı o kadar yüksek olmuş ki (günümüz parası ile yaklaşık günde 15000 USD), XII. Karl’a “Demirbaş Şarl” lakabı takılmış. Bu lakap onu ve askerlerini ağırlamak için her yıl ayırmak zorunda kaldıkları büyük para miktarına ve kalışının beklenenden çok daha uzun sürmesine atıfta bulunarak verilmiş.

 Charles XII’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sürgünü sırasında tasvir edildiği bir tablo (Wikimedia)

XII. Karl, ordusu olmamasına rağmen Rusya’ya karşı savaş çıkarma konusundaki ısrarından hiç vazgeçmemiş. Osmanlı’yı Rusya’ya karşı savaşa sokmak için yapmadığı lobi faaliyeti kalmamış. Sultanın annesine Fransa’dan parfümler bile getirtmiş. 1711’deki Osmanlı-Rusya arasındaki Prut Savaşı’nda bizzat cephede savaşan bir komutan değil ama savaşın çıkmasını sağlayan stratejik akıl ve kışkırtıcı güç rolü oynamış. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının Osmanlı için de büyük bir tehdit olduğunu savunarak, Prut Seferi’nin fitilini ateşleyen en önemli figür olmuş.

Baltacı Mehmet Paşa Rus Ordusu’nu Prut Nehri kıyısında kuşatmış ve imha olacaklarını anlayan Ruslar Osmanlı’nın tüm barış şartlarını kabul etmişler ve taraflar arasında Prut Antlaşması imzalanmış. Demirbaş Şarl ise Osmanlıya ısrarla Rusların tamamen imha edilmesini ve Çar Deli Petro’nun esir alınmasını tavsiye etmiş. Eğer Osmanlı, Demirbaş Şarl’ı dinleseydi ve Deli Petro ve ordusunu orada yok etseydi tarihin akışı nasıl değişirdi ve Osmanlı’nın durumu nasıl olurdu? Bilinemez! Ama bilinen tarihi bir gerçek var ki, savaş alanında kıstırılan Deli Petro’nun kurtulması Karl’a büyük bir öfke krizi yaşatmış. Demirbaş Şarl’ın bu tavrı, konuk ve ev sahibi arasındaki ilişkileri zamanla bozma noktasına getirmiş. Osmanlı dış politikasına bu tür müdahaleleri hoş karşılamamış ve sonunda “Bu kadar misafirlik artık yeter!” diyerek Demirbaş Şarl’dan Osmanlı topraklarını terk etmesini istemiş. Ancak arsız ve saygısız misafir bunu reddetmiş. Gerilimler Şubat 1713’te doruk noktasına ulaşmış. Bender’deki yerel halktan oluşan bir kalabalığın desteğiyle Yeniçeriler, İsveç kralını tutuklamak amacıyla evine yaklaşmış ama ciddi bir dirençle karşılaşmışlar.

Demirbaş Şarl’ın Bender’de Osmanlı Askerleri İle Savaşı

Yaşanan kaos ve karmaşayı tanımlamak için bu olaya “Bender Kalabalığı denmiş ve Demirbaş Şarl’da İsveç’e giderken beraberinde kalabalık” kelimesini de götürmüş. Kaos ve karmaşa anlamında “kalabalık” kelimesi bugün hala İsveç dilinde bulunuyor. En sonunda Demirbaş Şarl Osmanlı’ya ve esnafa güçlü bir borç yapıp ülkesine geri dönmüş.

Tamam da köfte bu yazının neresinde?” diye sorarsanız, ülkesine geri dönen Demirbaş Şarl beraberinde Türk yemek tariflerini de götürmüş. Bunlardan iki tanesi “İsveç Mutfağı” yemekleri olarak görülüyorlar; Bir tanesi “Köttbullar” olarak adlandırılan İsveç Köftesi, diğeri ise “Kåldolmar” olarak adlandırılan İsveç Lahana Sarması. Kåldolmar kelimesindeki “Kål” beyaz lahana anlamına geliyor. Ülkelerinde bizdeki gibi asma yaprağı olmayıp bolca beyaz lahana olunca, onlar dolmayı beyaz lahana yaprağına yapmışlar ve öyle de devam ediyorlar. “Dolmar” kelimesi tahmin edeceğiniz gibi Türkçe dolma kelimesinden geliyor.

Konumuz olan İsveç Köftesine geri dönecek olursak; İsveç, markaları olan köftelerinin aslında Kral XII. Karl’ın Osmanlı’dan getirdiği tarife dayandığını resmen kabul etti.

Her ne kadar kökeni bizden gelse de, İsveçliler bu tarifi zamanla kendi damak tatlarına ve coğrafyalarına göre uyarlamışlar. İşte iki köfte arasındaki temel farklar:

ÖzellikTürk Köftesi (Klasik)İsveç Köftesi (Köttbullar)
Et TürüGenellikle dana veya kuzu (veya karışımı).Dana ve domuz eti karışımı (Geleneksel tarifte).
BaharatlarKimyon, karabiber, pul biber, maydanoz.Yenibahar ve zencefil (Daha tatlımsı/aromatik bir profil).
BağlayıcıEkmek içi veya galeta unu.Sütle ıslatılmış ekmek kırıntıları veya haşlanmış patates.
SunumIzgara sebze, pilav veya piyaz ile.Kahverengi sos (gravy), patates püresi ve lingonberry (dağ çileği) reçeli ile.

Bizim klasik köftemiz genellikle ızgara tadını ön plana çıkarırken ve yanında acı sos veya piyaz ile sunulurken, İsveçliler köfteyi yoğun, kremalı bir sosun içinde sunuyorlar. Yanındaki o meşhur ekşi-tatlı meyve reçeli (dağ çileği) ise İsveç köftesinin imza dokunuşu. İkea ülkemizde olduğu gibi, tüm dünyada da İsveç Köftesinin tanıtımını ve dağıtımını yapıyor. Bir zamanlar hem ben ve hem de hanım bayılırdık orada köfte yemeğe ve paket halinde almaya. Son zamanlarda paket köftelerin tadı bize biraz eskisi gibi gelmemeye başladı. Yani “Anne Köftesi”nden vazgeçmiyoruz!

Evet sevgili dostlar; Estonya’dan başladık öğrenme okumalarına ve sonunda arsız misafir Demirbaş Şarl’ın tarifi ile İsveç Köftesinden çıktık..

Belki merak edersiniz! Demirbaş Şarl’a ne mi oldu? Ülkesine dönünce yine bir ordu topladı ve komşu ülkelere saldırdı. 1718’de bir kale kuşatması sırasında, düşman mı yoksa savaştan bıkmış kendi askerleri mi hala tartışılan ve kimin attığı bilinmeyen bir kurşunla vurularak öldü. Geride kendi tarifi ile bıraktığı köfteyi ve Türk kahvesi tutkusunu bırakarak..

Gezekalın

Ümit Kuru

13.02.2026

Batı Kültüründeki “13. Cuma” Uğursuzluğu İnancının Kaynağı Nedir?

Bazı bilgiler ve okumalar kimine göre gereksiz birer ayrıntı olarak algılanırken kimilerini de çok heyecanlandırır. Özellikle gezi planlarken ki okumalarım sırasında “Hadi ya! Buradan mı geliyormuş? dedirten bu tür bilgilere çokça rastladığımı fark ettim. Bundan sonra bu türden öğrenmeleri “Yeni Öğrendim” kategorisi başlığı altında siz Gezekalın dostları ile paylaşmaya karar verdim. Bölümün ilk yazısının konusu ise Batı Kültüründeki “13. Cuma” uğursuzluğuna olan inancın kökeni.

Batıl inançların kökenleri genellikle belirsizdir ve çoğu zaman efsaneler ve spekülasyonlardan doğmuşlardır. Bu batıl inançlardan biri de, kötü şansla ilişkilendirildiği için birçok kişi tarafından korkulan 13. Cuma günüdür. Hatta onun için konulan ve telafuzu bile insana ürkütücü gelen bir adlandırma da var; Paraskevidekatriaphobia. Yunanca kökenli “paraskevi”nin Türkçe karşılığı “cuma”, “dekatria”nın ise “13”tür. Birleşik kelimenin tam karşılığı ise “13. Cuma Korkusu“.

Batıl inançlar toplumdan topluma ve döneme göre değişebilir. “13″ sayısının uğursuzluğu binlerce yıl öncesine dayansa da, “13. Cuma“nın özel bir şanssızlık günü olarak kabul edilmesi büyük ölçüde 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve 20. yüzyılda popüler kültürle pekişmiştir. Dan Brown’ın “Da Vinci Şifresi” adlı eserinde popülerleşen bir teoriye göre, bu batıl inanç Orta Çağ şövalye tarikatı olan Tapınak Şövalyeleri‘nden geliyor.

Orta Çağ boyunca Haçlı Seferleri ile birlikte kurulmuş olan üç büyük ve meşhur tarikat vardır:

Tapınak Şövalyeleri (“Templars”): Asıl adları “Mesih ve Süleyman Tapınağı’nın Fakir Askerleri”‘dir. 1119 yılında Kudüs’te Hristiyan hacıları korumak amacıyla kurulmuşlar. Zamanla hem askeri hem de finansal açıdan Avrupa’nın en güçlü kuruluşlarından biri haline gelmişler.

Hospitalier Şövalyeleri (“St. John Şövalyeleri”): “Kudüs Aziz Yuhanna Hastanesi Şövalye Tarikatı” olarak da bilinirler. İlk başta hasta ve yaralı hacılara bakmak için kurulmuş, sonra askeri bir yapıya bürünmüşler. Bugün askeri güç olmasalar da hala varlar ve varlıklarını “Malta Şövalyeleri” olarak sürdürmekteler.

Töton Şövalyeleri: Genellikle Alman soylularından oluşan bu tarikat, askeri bir yapıya sahiptir ve daha çok Doğu Avrupa ile Baltık bölgesinde faaliyet göstermiştir.

Bu tarikatlardan en çok bilinen ve “din şövalye tarikatı” denildiğinde akla ilk gelen oluşum “Tapınak Şövalyeleri“. Bu tarikat tarihin gördüğü en görkemli yükselişlerden birini, en karanlık ve trajik çöküşlerden biriyle tamamlamış ve “Tanrı’nın hem askerleri hem de bankacıları” haline gelmiş gizemli bir oluşum. Bir zamanlar Kudüs sokaklarında yoksul devriyeler olarak başlayan serüvenleri, Avrupa’nın krallarını borçlandıran devasa bir finans imparatorluğuna dönüşmüş. Tarihin ilk bankacıları olmasalar da, günümüz modern bankacılık sisteminin (çek kullanma, kredi verme, swift işlemleri gibi) temellerini atan ve bunu küresel ölçekte uygulayan ilk kuruluş olmuşlar. Ancak bu muazzam güç onları kendi hırslarının ve dönemin siyasi ihanetlerinin kurbanı yapmış.

Batı kültüründeki “13. Cuma” uğursuzluğu inancı Tapınak Şövalyelerine ve Tapınak Şövalyeleri’nin 1307’deki davasına kadar uzanıyor. Bu dava tarihin en büyük komplo ve tasfiye operasyonlarından biri olarak kabul edilir. Bu olay, bir zamanlar Hristiyan dünyasının en güçlü ve zengin askeri tarikatının bir gecede nasıl çöktüğünü anlatır.

Kara Cuma Baskını” olarak da adlandırılan olayların arkaplanı şu şekilde yazılıyor; Fransa Kralı IV. Philippe (Güzel Philippe), hem tarikatın elindeki muazzam zenginliğe göz dikmiş ve hem de tarikata olan borçlarını ödeyemeyecek kadar batağa saplanmış. Kralın borç batağından kurtulma yolu olarak bulduğu çözüm “alacaklıyı yok etme” yolu olmuş. Bu iş için gereken “ahlaksızlık, sapkınlık, dinden çıkma!“gibi evrensel suçlamaları yapmayı da unutmamış.

IV Phillippe

Kral, gizli bir emirle 13 Ekim 1307 Cuma günü şafak vaktinde Fransa’daki tüm Tapınakçıların aynı anda tutuklanmasını emretmiş. Zenginliğe göz diken ve alınan yüklü borçları ödemek istemeyen kim varsa bu davaya ortak olmuş. Sonunda tarikat üyeleri tutuklanmışlar ve ağır işkencelerden geçirilmişler.

Tapınak Şövalyeleri’nin tasfiye süreci 1307’de başlamış ve 1314’te sona ermiş. Bu süreçte ölenlerin sayısı, Orta Çağ kayıtlarının düzensizliği nedeniyle tam olarak bilinmiyor. Tarikatın son Büyük Üstadı Jacques de Molay 1314’te Seine Nehri üzerindeki küçük bir adada yakılarak idam edilmiş. Ölmeden önce hem dönemin Papası Clemens’i ve hem de IV. Phillippe’i kendi ölümünden sonra takip eden bir yıl içinde ölecekleri konusunda lanetlediği söylenir. Lanetden midir? Değil midir? Bilemem ama Papa Clemens, Jacques de Molay’ın onu bir yıl içinde Tanrı huzurunda buluşmaya çağırmasından bir ay sonra, IV. Philippe ise 29 Kasım 1314’te bir av kazasında ölmüşler. Tüm bu ölümler Jacques de Molay’ın laneti olarak görülmüş.

Avrupa’nın en güçlü askeri birliğinin bir “hukuk ve din tiyatrosu” kurularak tamamen yok edildiği bu dava tarihin en büyük siyasi cinayetlerinden biri olarak kabul ediliyor. Ayın “13. günü” ile “cuma“nın yan yana geldiği bu davanın “13. Cuma” uğursuzluğunun da kökeni olduğu ileri sürülüyor. En azından bazıları buna inanıyor.

Şimdi fark ettim ki yazıyı 12 Şubat Perşembe günü yazıyorum. Yarın ise 13. Cuma! Hadi hayırlısı bakalım!

Gezekalın

12.02.2026

Dr Ümit Kuru