
Şahrisabz’ın 14. yüzyıldan kalan o vakur Timurlu mavi kubbelerine veda edip güneye, Özbekistan’ın en uç sınırına doğru indikçe zaman tünelinde çok daha geriye, binlerce yıllık katmanlı bir tarihin kucağına düşüyoruz.


Bu büyüleyici Orta Asya seyahatimizin artık son günündeyiz. Ve bu kapanış gününü, Özbekistan’ın en güney kapısı olan, Helenistik çağdan Budizm’e uzanan sırlarla dolu Termez’e ayırdık. Şehre ve onun muazzam geçmişine, bu toprakların adeta hafıza odası olan Termez Arkeoloji Müzesi’nden başlayarak gün boyu sürecek derin bir keşif yolculuğuyla dalacağız.
Bugün seyahat şansımız tam anlamıyla zirve yapıyor. Çünkü bu kadim şehirde adımlarımıza yön verecek, vizörümüzü en doğru açılara çevirecek çok özel bir rehberle, yanda fotoğrafını gördüğünüz Rayhon Nuraliyeva ile beraberiz. Rayhon Hanım, meslek hayatımda tanıdığım en kıymetli, donanımlı rehberlerden birisi oldu. Dile kolay; bugün gezeceğimiz o devasa Arkeoloji Müzesi’nde 20 yılı aşkın bir süre bölüm şefliği yapmış, bölgenin arkeolojik haritasını avucunun içi gibi bilen ve rehber kitaplara imza atmış gerçek bir tarih sevdalısı. Böylesine muazzam bir birikimin rehberliğinde Termez (ya da Termiz) sokaklarını adımlamak, bizim için kelimenin tam anlamıyla bir ayrıcalık oldu.
Termez Arkeoloji Müzesi, sadece Özbekistan’ın değil, Orta Asya’nın antik Baktriya, Helenistik dönem ve Kuşan İmparatorluğu (Budizm) mirasını barındıran en özel tematik müzesidir. Müzenin kapısından içeri adım atmadan önce, ayak bastığımız bu toprakların nasıl bir tarihsel mucize olduğunu felsefi olarak kavramak gerekiyor. Bunu burada irdelemeye çalışırken 9 sergi salonlu müzede çektiğim objelerin fotoğraflarını da sizlerle paylaşmış olayım.

Yüzyıllar boyunca orduların, tüccarların, dervişlerin ve fatihlerin geçiş noktası olan Termiz, bugün adeta üstü örtülmüş devasa bir hazine dairesi. Nitekim gezdiğimiz müze koridorlarında; Kampırtepe, Fayaztepa, Karatepa ve Dalverzintepa gibi her biri arkeoloji dünyasında deprem yaratmış sit alanlarından çıkarılan 27 binden (kimi kayankta 40000) fazla asırlık esere dokunacağız.



Termez şehri ardında 2500 yıllık devasa bir kronoloji barındırıyor. Her şey, Büyük İskender’in MÖ 329’da kentin yanı başındaki Amuderya (Oxus) Nehri üzerinde ‘Alexandria on the Oxus’ liman kentini kurmasıyla başlamış. Bu antik mirası MS 1. yüzyıldan itibaren devralan Kuşanlar ise şehre sıra dışı bir kimlik kazandırarak onu Budizm’in Orta Asya’daki kalbi yapmış. Dalverzintepe’nin kadim yerleşimi, Karatepa’nın mistik mağara manastırları ve bozkırın ortasında bir deniz feneri gibi yükselen Zurmala Stupası, o görkemli çağlardan vizörümüze kalan en net arkaolojik kalıntılar.

Tabii ki zaman yerinde durmadı ve 7. yüzyıldan itibaren esen rüzgarlar Arap fetihlerini, yani İslamiyet’in o taze nefesini bu topraklara getirdi. Ardından Samaniler, Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular bu vahanın hakimi oldular. Termiz bu dönemde sadece ticaretin değil; İslam felsefesinin, bilimin ve tasavvufun da parlayan yıldızı haline geldi. İmam Tirmizi gibi devasa hadis alimlerinin ve Hakim et-Tirmizî gibi büyük sufi bilgelerin rahlesinden geçen bu şehir, ne yazık ki 1220’de Cengiz Han’ın o hırçın Moğol ordularının gazabına uğradı ve korkunç bir yıkım yaşadı. Ancak küllerinden doğmayı bilen her kadim şehir gibi, yüzyıllar sonra Timurlular döneminde yeniden canlanarak İpek Yolu’nun en stratejik ticari ve diplomatik merkezlerinden biri olmayı başardı.





Özetle dostlar; Termez ve Termez’de gezdiğimiz Arkeoloji Müzesi alelade bir kent, alelade bir müze değil. Burası Zerdüştlüğün kutsal ateşini, Yunan-Makedon (Greko-Baktriya) estetiğini, Budizm’in o derin dinginliğini ve İslam’ın sarsılmaz bilgeliğini aynı potada eritmiş, İpek Yolu’nun en büyüleyici kavşak noktası…




Termez’in Budizm ile olan kadim bağı, Orta Asya tarihinin en büyüleyici hikayelerinden biridir. Bizi buraya getiren asıl tezat da bu: Bugün tamamen bir İslam şehri olarak tanınan Termez, MS 1. ve 7. yüzyıllar arasında bölgenin en büyük Budist merkeziydi.

Budizm, MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da doğduktan sonra dünyaya yayılırken ilk uğradığı dış coğrafyalardan biri antik Baktriya (bugünkü Güney Özbekistan ve Kuzey Afganistan) olmuş. Amuderya (Ceyhun) Nehri kıyısında stratejik bir geçiş noktası olan antik Termez (o dönemki adıyla Tarmita), Hindistan’dan gelen Budist rahiplerin ve misyonerlerin konakladığı, tapınaklar inşa ettiği ve inançlarını İpek Yolu üzerinden Çin, Kore ve Japonya’ya ihraç ettiği ana üs haline gelmiş.
Termez’de Budizm’in zirve noktası, MS 1. ve 4. yüzyıllar arasında bölgeye hakim olan Kuşan İmparatorluğu dönemi. Özellikle Budizm’in büyük koruyucusu olarak bilinen İmparator Kanişka döneminde, devletin dini hoşgörü politikası sayesinde Termez devasa bir manastırlar ve akademiler şehrine dönüşmüş. Kuşan kralları Budizm’in yayılmasını teşvik ederken, Termez’deki zanaatkarlar da dünyaca ünlü Gandhara Sanatı‘nı (Yunan/Hellenistik estetik anlayışı ile Hint dini figürlerinin birleşimi) burada en kusursuz formuna ulaştırdılar. Aşağıda müzede çektiğim fotoğraf bunun güzel bir örneklerinden birisi. Dikkat ederseniz Buda’nın üzerindeki kumaşın kıvrımlarında aslında Akdeniz’in rüzgarı esiyor. Bu Helenistik etkiye bağlanıyor ve Uzakdoğu’nun diğer Budist heykellerinden farkı olarak gösteriliyor. Hem üstteki hem alttaki ana figürlerin başının arkasında yer alan o kusursuz dairesel diskler (hale), aslında Hellenistik kültürün Güneş Tanrısı (Apollo/Helios) tasvirlerinden Budizm’e miras kalmıştır. Bunlar hep bölgenin Budizm üzerindeki özgün etkilerinin göstergeleri.

Bölgede gezeceğimiz en önemli Budist kalıntıları şunlar olacak; MS 1. yüzyıla tarihlenen, çölün ortasında yer alan devasa bir manastır kompleksi olan Fayaz Tepe (Fayaztepa), Fayaz Tepe’nin hemen yakınında, kumtaşı tepelere oyulmuş Orta Asya’nın tek Budist mağara manastır kompleksi olan Kara Tepe (Karatepa), Orta Asya’da günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış en eski anıtsal Budist yapısı olan Zurmala Stupası. Biz en yakın olan Zurmala Stupası’ndan başlayalım.

Kuşanlar Orta Asya’dan Kuzey Hindistan’ın büyük bir bölümüne kadar uzanan geniş bir coğrafyada egemen olmuş köklü bir imparatorluk. MS II. yüzyılın başlarında, I. Kanişka döneminde, Kuşan Krallığı ekonomik ve kültürel gelişiminin zirvesine ulaştı. Budizm’de onun döneminde daha yayıldı. Her yerde köylüler ve tüccarlar için açık yol kenarları tapınakları inşa edilmeye başlandı. Böylece, Kuşan Krallığı dönemi (MS I. – III. yüzyıllar) bize kültürel mirasın bir başka büyük anıtını sundu: Modern Termez’e 12 km uzaklıktaki eski yerleşim yerinde bulunan Zurmala Stupası.


Bu kule, günümüzde yaklaşık 33 cm kenarlı, kare kerpiçlerden inşa edilmiş, 14 metre yüksekliğinde bir yapıyı temsil ediyor. Anıtı inceleyen arkeologlar, Zurmala stupasını inşa etmek için 1.200.000 tuğla kullanıldığını keşfettiler. Stupalaeın, Budizm’in önde gelen sembolü ve emanetlerin saklandığı yer olmaları, Budist ritüelleri için bir araç olarak hizmet etmeleri gibi işlevleri vardı.

Fayaztepa, 1963 yılında keşfedilen bir Budist tapınak-manastır kompleksidir. Eski Termez antik yerleşim yerinin bir kilometre kuzeybatısında yer almaktadır. Sadece Özbekistan’ın değil, tüm Orta Asya’nın günümüze kadar en iyi korunmuş en önemli antik Budist manastır kompleksi olduğu kabul ediliyor. Bu tarihi anıta, kazılara olan katkısından dolayı arkeolog Fayazova’nın adı verilmiş.

Termez şehrinin yaklaşık 15 kilometre kuzeybatısında, çölün sarı kumları arasında yer alan bu arkeolojik sit alanı, MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında Kuşan İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş ve dini bir akademi olarak hizmet vermiş.



Fayaz Tepe, kerpiç ve pişmiş tuğladan yapılmış, dikdörtgen planlı, son derece organize bir kompleks. Tamamen işlevsel bir düzene sahip olan manastır üç ana bölümden oluşuyor:

Merkez Bölüm (Manastır ve Avlu): Rahiplerin yaşadığı, ibadet ettiği ve ders çalıştığı alan. Ortasında üstü açık geniş bir avlu yer alıyor. Bu avlunun etrafında, rahiplerin çöl sıcağından korunmasını sağlayan, ahşap sütunlarla desteklenmiş revaklar (kemerli dehlizler) ve rahiplerin inzivaya çekildiği küçük hücreler sıralanmış.




Sağ Bölüm (Yemekhane ve Mutfak): Rahiplerin ve buraya hacca gelen ziyaretçilerin yemek yediği, ocakların ve erzak depolarının bulunduğu idari kısım.


Sol Bölüm (Kutsal Stupa): Kompleksin en görkemli ve kutsal parçası. Manastır binasının hemen dışında, açık havada yükselen anıtsal bir stupa yer alıyor. Budist inancına göre kutsal emanetlerin saklandığı bu kubbe şeklindeki yapının üzeri, aslına uygun olarak koruyucu devasa bir kubbe ile kapatılmıştır. Antik dönemde Budistler bu stupanın etrafında dönerek (Pradaksina) ibadet ederlerdi. İçine girip orjinal yapıyı da görmeyi ihmal etmeyin.



Buradaki kazılarda ilkelden başlayıp ayrıntılıya kadar uzanan Buda heykellerinin evrimi ortaya çıkarıldı. Bu heykeller, dünyanın en eski Budist. heykellerinden olarak kabul ediliyor. Yukarıda müzeyi anlatırken paylaşmıştım ama yeri geldi burada yine paylaşayım. Aşağıdaki Buda heykeli buradaki kazılar sırasında bulundu. Taklidi Termez’deki müzede bulunan bu heykelin orjinali kapalı olan Taşkent Tarih Müzesinde sergileniyor. Bodhi ağacının altında oturan Buda’nın kabartması ve yanında duran iki keşiş, bir kemeri destekleyen iki Korint sütunu arasında yer alıyor. Bu heykelin de Budizm’e Yunan etkisinin bir başka kanıtı olduğunu açıklamaya gerek yok.

Taşkent’teki müzede bunların orjinallerini görecektik ama restorasyon nedeni ile müze kapalıydı. Sanırım Özbekistan’a bir daha gidersem bu müze açıldıktan sonra giderim.

Karatepa kompleksi (Kara Tepeler), Fayaz Tepe’nin yalnızca 1 kilometre kadar güneyinde yer alan, Orta Asya’nın en gizemli ve sıra dışı Budist arkeolojik sit alanı olarak kabul ediliyor.


Fayaz Tepe çölün düzlüğünde inşa edilmiş klasik bir manastırken, Kara Tepe’yi eşsiz kılan şey kumtaşı tepelerin içine ve altına oyulmuş mağara tapınaklarından oluşmasıdır. Burası, Orta Asya’da günümüze ulaşan tek mağara manastır kompleksidir.

Kara Tepe, üç doğal kumtaşı tepesi üzerine ve bu tepelerin yamaçlarına yayılmış. Milat sonrası 1. yüzyılda Kuşan İmparatorluğu döneminde kurulmuş ve 2. ile 3. yüzyıllarda altın çağını yaşamış Kompleks, mimari açıdan iki ana tarzın birleşimidir:



Yeraltı Mağara Hücreleri: Budist rahipler, Termez’in yazın +45 dereceleri bulan kavurucu çöl sıcağından korunmak ve mutlak bir sessizlik içinde meditasyon yapabilmek için tepelerin içine labirent benzeri koridorlar, ibadet salonları ve küçük inziva hücreleri (çilehaneler) oymuşlar.


Yerüstü Kompleksleri: Mağara girişlerinin önünde ise kerpiçten yapılmış açık hava avluları, kutsal stupalar, derslikler ve keşiş odaları yer alıyor. Kara Tepe, arkeologlar için bir diller ve dinler kütüphanesi gibi. Mağaraların duvarlarında ve buradaki seramik parçaları üzerinde çok sayıda yazıt bulunmuş.

Mağaraları gezerken aslında esas dikkatimi çeken kiril alfabesi ile duvarlara kazunmış yazılar olmuştu. Bunlar maalesef yakın zamanın vandalıkları. 1979-1989 yılları arasındaki Sovyet-Afgan Savaşı sırasında orada konuşlanan Sovyet askerleri tarafından duvarlara kazınmış “grafitiler”. Bu askeri işgal dönemi, maalesef Kara Tepe’deki bin yıllık Budist fresklerine ve orijinal antik duvar sıvalarına çok büyük zarar vermiş. Askerlerin duvarları kazıması, ısınmak veya yemek pişirmek için mağara içinde ateş yakıp duvarları isle kaplaması nedeniyle birçok kadim eser geri döndürülemez şekilde tahrip olmuş.

Kara Tepe, Amuderya Nehri’ne ve dolayısıyla Afganistan sınırına sıfır sayılabilecek bir noktada ve hatta sit alanının bir kısmı askeri sınır bölgesinde kalmakta.

MS 5. yüzyıldan itibaren göçler ve savaşlar nedeniyle Budist rahipler burayı terk etmiş. Ancak buranın mistik enerjisi ve yeraltı hücreleri kaybolmamış. İslamiyet’in bölgeye gelişinden sonra (9-12. yüzyıllar arasında), İslam sufileri ve dervişleri bu antik Budist mağaralarını “çilehane” (inziva odası) olarak kullanmaya başlamışlar. Hemen yakındaki büyük Sufi azizi Hakim et-Tirmizi’nin de bu mağaralarda tefekküre çekildiği bilinmektedir.

Termez’de öğle yemeğini halk arasında genellikle doğrudan “Ekoturizm” olarak da bilinen bir yerde yedik. Sonra da Al Hakim At-Termizi Türbesi ziyaretine gittik. Burada kabri bulunan zat, İslam dünyasının en önemli sufi ve filozoflarından biri olan 820-932 yılları arasında yaşamış Ebu Abdullah Muhammed bin Ali et-Tirmizî. Burası bizim öğle yemeği sonrasında ziyaret ettiğimiz ilk yerimiz oldu.

Derin felsefi ve dini bilgisi nedeniyle kendisine “Hakim” (Bilge/Filozof) ünvanı verilmiş ve Termez halkı için o, şehrin manevi koruyucusu. Termez’in en kutsal, tarihi ve mimari açıdan en katmanlı dini merkezi burası. Amuderya Nehri’nin hemen kıyısında, Afganistan sınırındaki askeri gözetleme kulelerinin gölgesinde yer alan bu külliye, hem İslam tasavvuf tarihi hem de bölgenin Budist geçmişi açısından büyüleyici bir kavşak noktası.


Külliye, tek bir yapıdan ziyade yüzyıllar içinde genişlemiş bir yapılar topluluğu. 9. yüzyılda kerpiçten küçük bir çilehane (inziva odası) ile başlayan hikaye, Karahanlılar, Gazneliler ve Timurlular döneminde eklenen cami, hangah (derviş tekkesi) ve türbe binalarıyla devasa bir komplekse dönüşmüş.


Türbenin içinde, Al Hakim At-Termizi’nin kabrinin üzerinde Timurlular döneminde (15. yüzyıl) yapılmış muazzam bir beyaz mermer lahit yer alıyor. Bu lahit, İslam taş işçiliğinin dünyadaki en zarif örneklerinden birisi kabul ediliyor. Üzerindeki incelikli bitkisel motifler, sülüs hatla yazılmış ayetler ve bilgenin hayatını anlatan yazılar, makro fotoğrafçılık için büyüleyici bir doku sunuyor.



Külliyenin alt katında, sufilerin inzivaya çekildiği kerpiçten dar koridorlar ve “çilehane” adı verilen yeraltı hücreleri bulunuyor. Arkeolojik çalışmalar, bu yeraltı hücrelerinin İslamiyet öncesi dönemde (1-4. yüzyıl Kuşan döneminde) Budist keşişlerin meditasyon yaptığı mağara odaları olduğunu göstermiş.

Termez bozkırının ortasında, zamanın ve rüzgarın estetiğiyle şekillenmiş devasa bir kerpiç anıt yükseliyor. Kırk Kız Kalesi. Milat sonrası 9. ve 10. yüzyıllarda, Samaniler döneminde inşa edilen bu anıtsal yapı, tam bir kare geometriye ve büyüleyici bir simetriye sahip.

Tarihçiler ve arkeologlar buranın asıl işlevi konusunda hala kesin bir fikir birliğine varabilmiş değiller; kimine göre İpek Yolu üzerinde lüks bir vaha sarayı veya kervansaray, kimine göre bir bilim akademisi, kimine göre ise Sufi dervişlerin inzivaya çekildiği devasa bir tekkedir.




İsmini, kaleyi istilacılara karşı günlerce kahramanca savunan efsanevi savaşçı Gülayim ve kırk kız arkadaşından alan bu gizemli yapı; bugün tavanlarındaki yıkık kubbelerden sızan ışık huzmeleri ve koridorlarındaki derin sessizlikle, çöl ışığının kerpiçle yaptığı en güzel dansı vizörümüze sunuyor.

Taşkent’in modern caddelerinden başlayıp Aral Gölü’nün hüzünlü kıyısı Muynak’a, Harezm’in çöller ortasındaki masal kenti Hive’den Buhara ve Semerkant’ın o insanı zamanın dışına çıkaran turkuaz kubbelerine; Şehr-i Sebz’de ata toprağının izini sürüp en nihayetinde Amuderya’nın kıyısında, medeniyetlerin ve inançların kesişim noktası kadim Termez’de noktaladığımız bu 13 günlük Özbekistan yolculuğu, sadece coğrafyalar arasında değil, insanlık hafızasında yapılmış muazzam bir seyahatti.

13 gün boyunca vizörümüze yansıyan her kare; sadece kerpiç duvarların, dökülen çini nakışlarının veya uçsuz bucaksız bozkırların fotoğrafı değildi; insanlığın ortak hafızasının, İpek Yolu’nun o hiç ölmeyen ruhunun ta kendisiydi. Kırk Kız Kalesi’nin gölgeli koridorlarından sızan son ışık huzmesiyle birlikte, bu topraklara veda ederken heybemizde binlerce yıllık hikâyeler, ruhumuzda ise Orta Asya’nın o dingin yalnızlığı kalıyor. Doğu’nun kalbine yaptığımız bu yolculuk burada bitiyor olabilir; ancak biliyoruz ki, vizörümüzün gördüğü ve kalbimizin kaydettiği bu kadim coğrafya, her satırda ve her fotoğrafta bizimle yaşamaya devam edecek.

Yeni yollarda, yeni şafaklarda ve tarihin başka bir zamansız durağında yeniden buluşmak üzere; hoşça kal efsaneler diyarı, hoşça kal Özbekistan…

Gezekalın, Hoşça kalın…
Dr Ümit Kuru
20.05.2026





































































































































































































































































































































