ČESTITA BABA MARTA

Neden bu kadar çok sevdim bu geleneği bilmiyorum diye yazıya başlamam sahtekarlık olur. Seviyorum çünkü baharla ilgili. Yaşama sevinci ve yenilenme ile ilgili. Bu gelenek insanın dilekleri, gerçekleşmesini arzu ettikleri ile ilgili. Yani ruhuma ve içimdeki çocuğa çok uyan bir gelenek.

17203759_10154554112768981_393305008_n.jpg

Bugün sizlere sonradan öğrendiğim ama öğrendikten sonra da hep takip ettiğim bir geleneği,  Baba Marta (Marta Nine) geleneğini tanıtacağım. Sadece kitabi bilgi değil, ama aynı zamanda sevgili dostum ve meslektaşım Prof. Dr. Yüksel K. Yılmaz’ın biricik annesi Meliha teyzenin ağzından Martina Sıbıta geleneğini anlatacağım.

17094051_10154538838023981_1417925003_nMartenitsa, 1 Mart’tan başlayarak martın sonuna kadar takılan, beyaz ve kırmızı yünden yapılan bir süse verilen isim. Çok eskilere dayanan Baba Marta (“Çestita Baba Marta“), Bulgaristan coğrafyasına has bir gelenek olarak gözükse de, diğer Balkan ülkelerinde de bilinebiliyor. O coğrafyadaki Türkler, Bulgarlar, Pomaklar tarafından kutlanıyor. Bu günde insanlar yakınlarına ve arkadaşlarına “martenitsa” olarak adlandırılan sembolleri, yıl boyu sağlık ve güç dileğiyle hediye ediyorlar. Adete göre, martenitsalar kırlangıç veya leylek görünceye kadar taşınıyorlar. Bu takılar, meyve ağaçlarına, evlere, ev hayvanlarına da takılabiliyor. Bu şekilde yeni başlayan tarım yılının da bereketli ve verimli olması için dilekler tutuluyor. Martenitsalarda kullanılan beyaz renk uzun ömrü, kırmızı renk ise sağlık ve gücü temsil ediyor.

2363794345_7755b673c6_z.jpg

Martenitsa ya da Martina Sıbıta’yı bir de Meliha teyzenin ağzından dinleyelim;

Sert geçen Balkan kışlarından sonra 1 Mart ile birlikte bahar gelişi, doğanın uyanışı kutlanırken dilekler ve sevinç birleşir. Şubatın son günü genç kızlar baharın ilk çiçeklerini toplar, o gece her genç kız ortak bir su kabına çiçekleri bırakır, ayrıca herkes küpe, yüzük, bilezik gibi bir takı koyar kaba. kabın üstü örtülüp o gece açık havada bekletilir. 1 Mart sabahı erken kalkılır, kaba çiçek ve takı bırakmış kızlar kabın başında toplanır. Bir kızın yüzü bir tülbentle örtülür, kızlar topluca mani söylemeye başlar, yüzü örtülen kız kaptan sırayla takıları çıkarır, her kız kendi takısını alır, takı çiçeklerle ve baharın gelişiyle kutsanmış olur, sahibine sağlık ve sevinç getirir. Martina Sıbıta bileklikleri koyun yünüyle yapılır, eğrilmiş, boyanmamış beyaz koyun yünü ile, eğrilmiş ve doğal boyalarla kırmızıya boyanmış kırmızı yün birlikte bükülür. İyi dilekler dilemek istediklerinizin bileğine bu iplikler bağlanır. Kırlangıç ya da leylek görünceye kadar iplikler saklanır ya da bilekte kalır. Bahar gelince, ilk leylek ya da kırlangıç görülünce martina sıbıtalar meyve veren ağaçlara bağlanır, doğa uyanmış, bereketini vermeye başlamıştır. Dilekler de meyve ağaçlarının bereketi gibi, bereketle gerçekleşsin istenir.”

martenitsa-pizho-penda.jpg

Söylenceye göre (Pomak Ajans’tan derlenmiştir);

“Baba-Marta / Marta Nine” sağı solu belli olmayan, asabi mizaçlı bir kadındır. Ablaları Uzun Boynuzlu Karafatma [Ocak] ve Kısa Boynuzlu Karafatma [Şubat] ‘dan sonra geldiği ve onların tavırlarından hoşlanmadığı için öfkelidir. Baba Marta öfkelendiğinde hava kararır, kar-dolu düşer, insanlar havaya bakıp karamsarlığa kapılır.

Dağda hayvan güden Kozarka ise Marta Nine’den bir iyilik bekler. Yaşıt oldukları için arzu eder ki Baba Marta şenlensin ve hava düzelsin. Kozarka da koyun-kuzularını dağdan indirsin. Ama istediği gibi olmaz. Martın sonu yaklaştığından Baba Marta erkek kardeşini gönderir ve Nisan ayından birkaç gün ödünç alır ve öfkesini yağdırır. Kozarka nine ve kuzuları donar ve taş olur. Zaemnitsi denilen [ödünç alınmış günlerde] donup taş olan Kozarka ve kuzularını [taşları] okşayanların şifa bulduğuna inanılır.

indir (1)Baba Marta’nın kutlanması havalar açıncaya, bahar gelinceye kadar bileğe bağlanan kırmızı ve beyaz örme karanfil ya da püskül [Martenitsa] ile olur. Bazen de kırmızı kadın, beyaz erkek örme figürlerden olur. Beyaz erkeği, kırmızı kadını temsil eder ve onları bağlayan kırmızı beyaz sarma iplik de kara lanete karşı tılsımı temsil eder. Bazılarına göre de beyaz zekayı, kırmızı da sağlığı temsil eder ve Martenitsa veren kişi size hem zeka hem sağlık diliyor demektir.

Baharın gelişi de ilk leylek, kırlangıç gibi yaz kuşlarının gelmesi ya da ilk ağacın çiçek açması ile anlaşılır. Baba Marta kışın son günü evindeki hasırları çıkarır ve kış sonu temizliği yapar. Hasırları silkelediğinde etrafa saçılan tüyler toprağa son kar olarak düşer. Mevsim değişir, ilkbahar olur.

Evet sevgili dostlar;

Hemen bir martenitsa bulun ya da hiç bir şey bulamazsanız kırmızı beyaz yün iplikleri birbirlerine dolayıp kendi martenitsanızı kendiniz yapın. Dileğinizi tutun ve havada leylekleri gözlemeye başlayın. Leylekleri gördüyseniz de martenitsalarınızı tomurcuklanan bir ağacın dalına bağlayın.

Dileğiniz gerçekleşir mi ? diye soranlarınız vardır eminim. Bilmiyorum! Benim sevdiğim kısım, umut kısmı. Bazen kör umutlar için de martenitzalar bağlanıp, dilek tutulabilir.

Tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileklerimle, tüm kadınlarımızın Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutlarım.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

08.03.2017 

Not: İlgili bölüm Sayın Prof. Dr. Yüksel K. Yılmaz’ın izniyle paylaşılmıştır.

Fatih Şua Tapar’dan: Deniz Kızları

http://www.gezekalin.com’da bu bölümde, okuyup da çok beğendim bazı dostlarımın yazılarını sizlerle paylaşacağım. Bu yazılardan ilki sevgili dostum Dr Fatih Şua Tapar’a ait. Kendisine yazısı için hayranlıklarımı iletiyor, paylaşmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

P9070480-002.JPG

Dr Fatih Şua Tapar’ın 28.02.107 tarihli paylaşımından izinle yayınlanmıştır..

DENİZ KIZLARI

Adamın biri, her mehtaplı gecede alır başını deniz kıyısına gidermiş. Dönüşünde sorarlarmış:
Ne gördün?
-Dünya güzeli deniz kızları gördüm, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlardı, dermiş hep.
Bir gece yine tek başına deniz kıyısına vardığında, gerçekten dünya güzeli deniz kızları görmüş, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlarmış. Döndüğünde yine sormuşlar:
Ne gördün?
-Hiç demiş… Hiç bir şey…

Oscar Wilde’in yukarıdaki harika öyküsünü ilk okuduğumda ortaokuldaydım ve ne demek istediğini anlamamıştım. Daha sonra unutmuşum. Yıllar sonra rastladığım Haldun Taner’in bir sözü bana öyküyü hem hatırlattı hem de ne demek istediğini çok çarpıcı bir şekilde gösterdi.
Şöyleydi söz: “Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur.” Daha sonraları ise bu tema pek çok edebi eserde karşıma çıktı. Örneğin Simyacı’da.. Hatırlarsanız orada bütün yaşamı boyunca tek hayali para biriktirip Mekke’ye hacca gitmek olan bir dükkan sahibi vardı. Adam; artık gerekli parayı fazlasıyla biriktirmiş olduğu halde bir türlü gitmiyordu. Bu hayalin kendisini yaşama bağlayan çok önemli bir bağ olduğunu düşünüyor ve onun gerçekleşmesi halinde bu önemli bağı yitireceğinden korkuyordu. Haklıydı aslında.

Düşünüyorum da… Hepimizin böyle hayalleri var mutluluğumuzu bağladığımız, gerçekleşene kadar yaşamı sanki ertelediğimiz. Acaba hiç düşünüyor muyuz; bu istediğimiz her neyse, gerçekleştiğinde iyi mi olacak? Bir düşünürün hep aklımda tuttuğum bir sözü vardır: “Bütün dualarımı kabul etmediği için Tanrı’ya şükrediyorum” diye. Belki de daha az üzülmeliyiz gerçekleşmeyen hayallerimiz için. Belki de aslında sevinmemiz, mutlu olmamız gereken bir şey için gözyaşları döküyoruzdur. Belki de olaylara bir de bu açıdan bakmayı artık öğrenmeliyiz.

Sadece hakkınızda hayırlı olan hayallerinizin gerçekleşmesi dileğiyle..

Fatih Şua Tapar

P9070724.JPG

Dr Ümit Kuru Notu:

Fatih Şua Tapar kimdir?

1963 Yılında Tokat’ta doğdu.. İlköğretim sonrası Ortaokul ve Liseyi eski Köy Enstitülerinden biri olan Sivas Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Lisesi’nde yatılı olarak okuduktan sonra 1981 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girdi. 1987 yılında mezun oldu. Mecburi Hizmetini Konya Akşehir’de tamamladı ve daha sonra bir süre Tokat İlinde bir sağlık Ocağında çalıştı. Uzun bir süre Tokat İl Sağlık Müdürlüğünde Şube Müdürlüğü yaptı. Kırım Kongo kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığının tanınmasında aktif rol oynadı ve bu konuda değerli çalışmalar yaptı. Halen Tokat Merkezde Aile Hekimi olarak çalışmaktadır. Evli bir çocuk babasıdır. Gezmeyi çok sever. Amatör olarak edebiyatla ilgilenir.

P9050015.JPG

 

Atina’da Türk Zeybekleri

img_2535

http://www.gezekalin.com’un bir kısım takipçileri bilirler ki; bu yazıların sahibi olan bendeniz bir süredir Ege’nin iki kıyısının dans ve müziklerine ilgi duymaktayım. Fırsatını bulunca bu dansın ve müziğin kardeş topraklarına, yani Yunanistan’a gidiyoruz. Hem Grek müzik dinleyip ve hem de Sirtaki, Zeybetiko, Abdaliko ya da Hasapiko gibi dansları yapıyoruz. Ben bu konuda bir yazıyı https://gezekalin.com/2014/10/14/halklarin-ortak-dili-dans-ve-muzik/ adı ile daha önce bu blogda yazmış ve paylaşmıştım. 17-19 Şubat 2017 tarihleri arasında devam ettiğim FasaFisa adlı dans okulunun hocaları Nurşen ve Bahattin Bayburan ve okulun öğrencileri ile birlikte Atina’ya bir gezi yaptık. Bu gezi konusu yeme-içme ve dans etmekti. Tabii konu bu olunca da Gezekalın’ın bu yazısı gezdiğimiz taverna ve buzukialar hakkında edindiğimiz tecrübeler olacaktır. 

Haydi bakalım buyurun Atina gece hayatının yaşadığımız kısmına…

IMG_2178.JPG

İsmi, koruyucusu olan Savaş Tanrıçası Athena’dan gelen Başkent Atina, yaklaşık 4 milyon nüfusuyla Yunanistan’ın en büyük şehri durumunda. Atina eskiden de, bugün de Yunan medeniyetinin ve eğlence hayatının merkeziymiş. Bizim Atina ziyaretimizin amacı sadece eğlence kısmı olunca, medeniyet kısmının gezisini başka bir zamana bıraktık. Ama yine de şehri ve meşhur Akropolisi şöyle bir turlamadan geri kalmadık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Atina’nın tam merkezinde ve deniz düzeyinden 150 m yükseklikte yer alan Akropolis, eski dönemlerden beri kale ve tapınak olarak kullanılmış. Aslında Yunanistan’ın Dünya Kültür Mirası listesindeki bu alan ve buradaki yapıların en ünlüsü Parthenon, beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bizim Efes Antik Kenti yanında burası çok sönük bence ama Yunanlı pazarlamasını iyi biliyor.

Neyse! Kültür kısmını fazla uzatmayayım. Bu kadar kısacık gezi ile de Atina’nın hakkını yemeyelim.

IMG_2252.JPG

Yeme içme kısmında size bahsedeceğim ilk yer Monastiraki Meydanı‘nda bulunan Bairaktaris adlı dönerci dükkanı. Bu meydan Cizderiye Camii (Tzistarakis Mosque), Hadrian Kütüphanesi Bit Pazarı, alışveriş dükkanları ve restoranları ile önemli bir meydan. Bairaktaris’in Atina içinde başka şubeleri de varmış ama biz hem Monastiraki Meydanı’nı tanımak ve hem de geç öğle yemeği için bu şubeyi tercih ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bairaktaris Atina’da en güzel çöp şiş ve döner yapan yerlerden bir tanesi. Dönerleri biz de olduğu gibi tavuktan, etten ve Yunanistan’da fazlası ile domuz etinden. Bizimkinden farklı olarak Yunanlı kalınca döner pidesi içine ne bulursa dolduruyor. Çok beğendim. Utanmasam ve daha da önemlisi akşama ziyafete gidecek olmasam ikinciyi sipariş edecektim. Buradaki şubede aynı zamanda canlı müzik oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

img_2278

Akşam saat 20:00 gibi meşhur Plaka bölgesine yakın olan Psiri Semtinde bir tavernaya gittik.  Plaka Bölgesine 5 dakika mesafede olan ve bir zamanlar iki katlı eski Atina evleri, hurdacılar, marangoz atölyeleri, hatta genelevlerin bulunduğu Psiri’de büyük bir restorasyon yaşanmış ve etrafta çok sayıda taverna açılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Psiri, son birkaç yıldır en popüler buluşma merkezlerinden biri olmuş. Atina’lılar kaliteli yemeği, müzik eşliğinde nispeten  ucuza yemek için Psiri’ye, buradaki mekanlara akmaya başlamışlar. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Psiri’nin dar sokaklarına daldığımızda henüz daha yeni dolmaya başlayan mekanlarda pek hareket yoktu. Ama gece yarısından sonra buzukiaya doğru yola düştüğümüzde Psiri’de her köşeden bir müzik sesi yükseliyordu. Buralarda hayat en erken saat 21:00’den sonra başlıyor. Yunanistan’da bulunduğumuz dönem, onlar için kutsal olan Paskalya öncesi 40 gün etten-sütten uzak kalmak anlamında Kathara Deftera/Apokries Karnavalı’na denk geldi. Bu nedenle insanlar perhis öncesi son kutlamaları için eğlence mekanlarını daha çok dolduruyorlar. Hemen hemen gittiğimiz tüm tavernalar çok kalabalıktı.

IMG_2480-006.JPG

Gecenin yarısından sonra ise başka bir mekana, bu sefer buzukiaya doğru yola düştük. Buzukialar gece yarısından sonra açılan eğlence mekanları. Burada genellikle sadece içki ve yanında çerez ve meyve servis ediliyor. Mekanın önemine göre önemli sanatçılar sahne alıyorlar. Bizim o gece gittiğimiz buzukia 3000 kişilik ve Atina’nın önemli buzukialarından bir tanesiydi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Apostolia Zoi, mekanın hem kendi hem de sesi güzel sanatçısı, Nikos Oikonomopulos genç kuşağın yeni gözde sanatçısı ve Stelios Rokkos ise eski tüfek önemli sanatçı olarak mekanda sahne alıyorlar. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim için bu mekanda yaşadığımız en önemli olay 3000 kişilik sahnede hem sirtaki ve hem de zeybetiko yapma şansını elde etmemizdi. Bu satırların yazarı olarak sahnede, 2000’e yakın kişi önünde  her ikisini yapabilmiş olmak çok büyük bir deneyimdi.

Mekandan mutlu mesut ve biraz da çakır keyif çıktığımızda saat sabahın 04:00’ünü bulmuştu. 

IMG_2832-001.JPG

Gezimizde yaşadığımız güzellikler arasında unutamayacağım bir başka olay ise Yunanistan’ın yaşayan en önemli Zeybetiko ustası olan Fotis Metaxopoulos’dan bir ders almaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezide gittiğimiz diğer bir taverna ise kanalın Adriyatik Denizi tarafına bakan ve Loutraki adlı kasabadaki sahil tavernasıydı. Buraya Korint Kanalı gezisi sonrası gittik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemekleri, özellikle de ciğeri ve eti, muhteşemdi. Canlı müzik eşliğinde, aynı mekanı paylaştığımız Yunanlılarla hem oynadık hem de müzik dinledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir başka taverna ise Sarantis’in Mansiyonu adlı yerdi. Burası tam bir rembetiko müziği yapılan yerdi. Tahta sandalyeler üstünde hem çalgıcıların ve hem de şarkıcıların dizili olduğu bir sahne düşünün! Rembet müziği icrası eskiden batakhanelerde yapılırmış. Burası o tür müzik için çok iyi bir mekan. Yemekleri güzel. Mezeler o kadar arka arkaya ve sık olarak geliyor ki yeni gelen mezeye yetişeceğim diye hızlı hızlı yemeğe çalışıyorsunuz. Keyif aldığım bir yer oldu. Ancak bu mekanda daha çok hasapiko türü müzik çalınıyor. 

IMG_3222.JPG

Son günkü gündüz tavernası ise Atina sadece bir gününüzü tavernaya ayırmışsanız tercih edeceğiniz mekan olmalı. Burası Türkçesi ile Gökyüzü Bahçesi adlı bir taverna. Tavernadan büyük, buzukiadan küçük, arada bir mekan. Buradaki sanatçılar çok bilinen sanatçılar. Buzukiacı Christos Nikolopoulos, şarkıcılar Pitsa Papadopoulous ve Stelios Dionisiou sahne alıyorlar. Çok güzeldi ve bol bol danslarımızı ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası gezdiğimiz yerler içinde en pahalı olanı. Ama bir pazar günü ve gündüz tavernası olduğu halde içerisi hınca hınç doluydu. Yemekleri de güzeldi. Uçuş saatimiz nedeni ile saat 19:00 gibi bu mekanı gözümüz arkada terk ettik.

Kısa zamana sığdırmaya çalıştığımız yoğun bir programı tamamlayıp ülkemize döndük. Ama itiraf etmeliyim ki gönlümüz Ege’nin karşı yakasında kaldı.

Zeybetikoya gönül vermiş bir arkadaşımın ifadeleri ile;

“Kendi çemberinde, kendi evreninde dönüştür zeybek..
Binlerce insanın içinde her şeyden kopmak, kendinle kalmaktır..”

Herkesin kendi çemberinde mutlu olması dileği ile;

Gezekalın, Aydınlık kalın ve bu yazıya özel;

DANS ve MÜZİKLE kalın..

Dr Ümit Kuru

25.02.2017 Saat 02:25

img_2546

Harikalar Diyarı Bhutan’a Yeniden Yolculuk; Punakha-Paro

IMG_5017.JPG

02.11.2012 tarihli gezi yazısıdır

IMG_4666.JPG

img_4654Wangdue’da, Puna Tsang Chhu Nehrinin hemen yanı başında kurulu olan otelimizin balkonuna çıkmam, günün ilk fotoğraflarını almam için yeterli oldu. Muhteşem bir manzara var. Ekibin yarısı ayaklanmış, benim gibi fotoğraf peşindeler. Çok güzel bir kuş, varlığımdan hiç rahatsız olmadan bir güzel pozlar verdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvaltı sonrasında, aslında Punakha’dan 7 km dışarıda  Khamsum Yulley Namgyar Chorten adlı bir tapınağa doğru yürümemiz gerekiyordu. Programda yaklaşık 1.5 saatlik bir yol diye yazıyordu. Sonam oraya yürüyeceğimize , Dochula Pass da bir yürüyüş ve piknik ayarlayabileceğimizi söyledi.

IMG_4724.JPG

img_4706Punakha’dan Paro’ya 142 km’lik yolumuz var ve bu da yaklaşık 4.5 saatlik yol demek. Akşama da Paro’da sıcak taş Banyosu yapacağız. Program sıkışık. Bana da mantıklı geldi ve Khamsum Yuley Namgyar Chorten’e gitmekten vazgeçtim. İlk olarak Pnukha Dzong’a gittik. Bugün bu yazıyı yazarken adı geçen yere gitmekten vazgeçtiğime çok pişmanım. İnternette burasının ve buraya varmak için yürünen yolun güzelliğini görünce çok üzüldüm. Ama o gün yaşadığımız güzellikleri düşününce de ihmal edilebilecek hiçbir şey yoktu diye teselli buldum. Belki sabah 07:00 gibi otelden ayrılıp saat 09:00 a kadar bitecek gibi bir ayarlama yapıp, burayı da gezebilirmişiz ama yapacak bir şey yok. Bu satırları sadece buralara kadar gidecek olan siz sanal gezginlerin, burayı ve özellikle bu yürüyüşü kaçırmaması gerektiğini düşündüğüm için yazdım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bhutan’daki ikinci en büyük ve ikinci en eski kale-manastır olan, tam adı  Pungtang Dechen Photrang Dzong  olan Punakha Dzong kelime olarak “Büyük Mutluluk Sarayı” anlamına geliyor. Bhutan’ı birleştiren Zhabdrung (Shabdrung) Ngawang Namgyal tarafından 1637–38 yıllarında yapılmış. Ülkenin başkenti Thimphu’ya 1955 yılında taşınana kadar da ülkenin yönetim merkezi olmuş. Ilıman bir iklime sahip olan bu çevre sayesinde, Thimphu’da yaşayan yüksek ruhban sınıfı kışı hala bu Kale-Manastırda geçiriyor. Kraliyet ailesinin tüm üyeleri burada taç giymişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Punakha Dzong, Pho Chhu (baba) ve Mo Chhu (anne) nehirlerinin Punakha–Wangdue Vadisinde birleştikleri yerde kurulmuş. Bu iki nehir birleşince Puna Tsang Chhu nehri oluyor ve Bhutan sınırından Hindistan’a devam ediyor.

IMG_4757.JPG

Bu kale manastırı karşıdan gören bir park içinden fotoğraflarını çektik. Daha sonra ise kale ile aynı zamanda yani 17. yüzyılda yapılan üstü kapalı bir köprüden geçip Dzong’a girdik. Bu kale manastır, zaman zaman sel baskınlarına uğramış. Bunlardan 1957 yılında olan selde bu köprü tamamen yıkılmış. 2006 yılında geleneksel bir üstü kapalı köprü inşasına başlanmış ve Wangchuck Kraliyet Ailesinin yüzüncü yılına, yani 2008 yılına yetiştirilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köprüden sonra içinde mavi renkli Jakanda Ağaçlarının bulunduğu bir bahçeyi geçip, ana giriş kapısındaki merdivenleri tırmandık. Kale-Manastırın ilk avlusunda bir küçük Chorten ve bir de “Buddha Ağacı” dedikleri ağaç var. Hikayesi bol Bhutan’da söylence o ki; Bu kaleyi inşa eden mimar bu ağacın dibinde uykuya dalıyor ve rüyasında şimdiki kaleyi görüyor. Hafızasına kazınan bu görüntüyü de yazı, çizgi, plan ve proje gibi bir şey kullanmadan hayata geçiriyor. Bu kısımlar Kale-Manastırın daha çok idari kısımları. Diğer avluların bulunduğu bölümlerde ise Manastırlar var. Bunlar içinde bazı değerli kutsal emanetler var. Bu güzel Kale-Manastır beni geçen defa da çok etkilemişti, bu sefer de çok etkiledi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Punakha Dzong’u gezdikten sonra, Dochula Pass’a doğru yola düştük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aracımız yeşillikler içinde yol almaya başladı. Bu arada yol boyu mısır satan Bhutanlı kadınlar gördük. Bir, iki derken araçtan birisi “haydi mısır alalım” dedi. İçimden kem küm etsem de sonra “neden olmasın” deyip, bir tanesinin önünde aracı durdurduk. Adam başı birer tane mısır alıp yemeğe başladık. Birisi bir tane daha istedi; “La havle” çekip yeni bir tane daha sipariş verdik. Bu arada mısır bana da bir tatlı geldi. Araçtakilerin tamamı 2. mısırı istediler. Ben mi? Evet! Ben dahil… Adam başı üçer tane mısır yemişiz. Dünyanın en organik ülkesinde, unuttuğumuz bir tadı yeniden bulduk. Kıssadan hisse; Bhutan’da yol boyu satıcılardan mısır alıp, mutlaka yenilecek..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

img_5002Sonunda Dochula Pass’a geldik. Daha önce sabahın ayazında geldiğimiz bu geçide, bu sefer öğleden sonra gelmiş olduk. Rehber Sonam bize piknik ayarladığını söyledi ama benim pek umurumda da değil. Ben hemen Druk Wangyal Chorten denen ve 108 adet Stupanın bulunduğu alana yöneldim. Buradan manzara müthiş. Hava açık ve karşıda Bhutan’ın yüksek tepelerinden olan Doğu Himalayalarına ait Masagang  Tepesi (7200 mt) gözüküyor. Bu stupalarda dini objeler saklı ve Bhutan’ın, Hindistan’la arasını açan Hintli ayrılıkçı gruplara karşı, Bhutanlıların kazandıkları savaşın şerefine yapılmışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

3150 metredeki Dochula Pass’da bulunan diğer önemli yer ise Zangdo Pelri Lhakhang Tapınağı. Buradan manzara da harika. Hava berrak, karşımızda Himalayalar tüm güzelliği ile duruyor.Burada bizi bir de sürpriz bekliyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim piknik meğerse burada olacakmış. Piknik deyince ne beklersiniz? Sandviç filan değil mi? Hayır! Burada, Kraliçenin yaptırdığı bu tapınağın hemen önündeki yeşillikte, masalar kurulmuş, iki adet personel hizmette ve dört çeşit yemek kaplarımıza doldurulmayı bekliyor. O manzara şu anda aklıma gelince hala müthiş bir keyif alıyorum. Gezimizin en güzel anlarından bir tanesiydi. Tapınağı ziyarete gelen ve bizi kendi rehberlerine gösterip “biz de isteriz” dediklerini düşündüğümüz diğer turistlere iyi hava attık. Burada 1,5-2 saate yakın zaman geçirdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ise tekrar yola düştük ve önce 30-45 dakika kadar sonra Thimphu, 1.5 saat kadar sonra da gezimizin son durağı olan Paro’ya vardık. Paro’ya varılır da “son bir kez daha alışveriş yapalım” istediğinde bulunmaz mı benim gezgin arkadaşlarım! Onları mı kıracağım! Daldık son alışverişlere ve otelimize geldik.

IMG_5092.JPG

Bhutan’daki son aktivitemiz Sıcak Taş banyosu almaktı. Kaynak sularının doldurulduğu bir küvete, taşlar ısıtılıp tek tek atılıyor. Böylece su ısıtılmış oluyor. Bhutan için geleneksel bir banyo. Önce herkes almak istedi. Ancak otelimizde 2 adet banyo küveti var ve o da açıkta. Evet! Yanlış duymadınız banyonun sadece üstü kapalı, yan duvarlar ise açık. Haliyle arkadaşların çoğu vazgeçti. Ben dahil üç arkadaş her durumda bu banyoyu denemek istedik. Yanımızda getirdiğimiz mayoları odamızda giyip, açıkta da soyunup, taşların tek tek atılması ile ısıtılan suya daldık. Sizin istediğiniz sıcaklığa getirene kadar da taşları atıyorlar. Denemeniz gerekir ama belki daha iyi bir yerde. Eminim bir yerlerde daha da iyi örnekleri vardır.

Evet Sanal Gezginler… Bu gece Paro’da son yemeğimiz ve Bhutan’da son gecemiz. Günler koşturdu geçti gitti. Ertesi gün Paro’dan Delhi’ye uçtuk ve yarım gün kadar Delhi turu yaptık. Geçen Hindistan gezimden sonra burası ile ilgili anılarımı yazdığımdan, bu kısmı yazmayacağım. Aslında Bhutan’dan sonra Hindistan’a gitmek beni, bizi yordu. Onun için Delhi anılarımı yazmanın yorgunluğunu doğrusu kaldıramayacağım.

Bu sefer artık Bhutan’a doyarım diyordum ama bu yazıları yazarken geriye baktığımda “keşke vaktim olsaydı” , “keşke yapsaydım” ya da “keşke oraya kadar gitmişken görebilseydim” dediğim oldu. Sonuçta bir defa daha anladım ki, bir gezgine asla yetmiyor.

Şanslıydım; 2011 yılında “64.000 turistin gelmesi ile rekor kırıldı”  denen bir ülkeyi, ikinci kez gezme şansına erdim. Bhutan’ın ileriki yıllarda çok daha fazla turist ağırlayacağını ve bunun da ülkeye daha fazla getirisi olacağını biliyorum. Ama bu artışın ülkeye bir bedeli olacağından eminim. Bir yılda Thimphu’nun şantiye alanı haline geldiğini gözlemledik. Onun için Sanal Gezgin arkadaşlarıma tavsiyem; Bu güzelim ülke, bu “Harikalar Diyarı” özgünlüğünü kaybetmeden, imkan da varsa ziyaret edin derim.

Siyah boyunlu turnayı görmek, pirinç tarlaları arasından geçip Khamsum Yuley Namgyar Chorten’e doğru bir yürüyüş yapmak ya da tadına doyamadığım okçuluk müsabakalarını izlemek veya bir festivali zaman derdi olmadan izlemek için üçüncü kez Bhutan’a gidilir mi?

Kimbilir? Gezginin işi belli olmaz!

Sabırla okuyanlara teşekkür ederim..

Gezekalın ve aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi: 24.11.2012 saat 01:33

Gözden geçirilmiş son yayın 14.01.2017 Saat 00:49

IMG_5014.JPG

 

Harikalar Diyarı Bhutan’a Yeniden Yolculuk; Trongsa-Punakha

IMG_3979.JPG

01.11.2012 tarihli gezi yazısıdır 

IMG_3872.JPG

Sabah erkenden kalkıp dışarıdaki manzaraya bakmak için dışarıya çıktım. Ancak bir problem var; Otelimiz batıda, kale ise doğuda kalmış. Güneş de hali ile  kalenin bulunduğu tepelerden doğmakta. Yani fotoğraf çekimi için sıkıntılı bir durum var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvaltımızdan sonra dün tadı damağımızda kalan Trongsa Dzong gezisini tekrar yapmak için yola çıktık. Kaleye geldiğimiz zaman bir de ne görelim; Hedef tahtaları kurulmuş, okçular yerlerini almışlar ve okçuluk müsabakası başlamak üzere. Hey Allah’ım! Ben istedim bir göz, sen verdin iki göz! Sabahın bu kadar erken saatinde bu oyunu oynayacak kadar çok seviyorlar. Uzun bir süre bu müsabakalara takıldık. Tam seyirlik, defalarca olsa seyretmekten bıkmam herhalde.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kale günün bu güzel ışıkları altında daha bir güzel gözüküyor. Aşağıda içinden geniş bir nehir akan yemyeşil bir vadi var. Burada yaklaşık 1,5 saate yakın zaman geçirdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugün yolumuz uzun ve daha önce aynı yoldan geçtiğimizden yolun çok bozuk olduğunu biliyoruz. Genişletme çalışmaları var. O nedenle bir an evvel yol yapmak istiyoruz.

IMG_3928.JPG

Çılgın rahip Drukpa Kunley’in (Divine Madman) tapınağı olan Chimi Lhakhang’ı ziyaret edip, pirinç tarlaları arasında yürümek istiyoruz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kaçırılacak bir aktivite değil. Bu arada 453 yıllık Gangte Gonpa Manastırı‘nı ziyaret etmekten vazgeçtik. Bunun yakınında da siyah boyunlu turna görme şansımız vardı ama tercih yapmak gerekiyordu ve pirinç tarlaları arasında yürüyüş daha cazip geldi. Bir kez daha uçakla gerçekleşmeyen yolculuğumuz için küfrü bastım. Aracımız yeşillikler içinde yol almaya başladı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bumtang’a doğru olan yolculuğumuzda çay molası verdiğimiz ama bu sefer öğle yemeği yiyeceğimiz yer olan Nobding’e doğru hareket ettik. Kalede planladığımızdan daha fazla oyalanmamıza rağmen, bir tapınak atlayınca “vakitlice hedeflediğimiz yerde olacağız” diye düşünmeye başladım. Bir süre sonra bu düşüncemin yerini “galiba yetişemeyeceğiz” endişesi aldı. Çünkü yol çalışması nedeni ile yolu kapatmışlardı. Söylenene göre de 1,5 saat kadar kapalı olacakmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tapınağı ve turnaları atladığımıza mı yanayım, yetişemeyeceğimize mi yanayım karar veremedim. Yemek yiyeceğimiz yer az ileri de gözüküyor ama oraya yürüyerek bile gitmek mümkün değil. Araçlar uzun kuyruk oluşturmaya başladı. Bizde olsa kavga dövüş, korna olur. Bhutanlılar sakinler. Mecbur biz de sakinledik. Bu arada siren çala çala bir ambulans geldi ve en öne geçti. Geçti ama o da en önde takıldı kaldı. Ambulans sayesinde yol biraz erken açıldı. Hemen sonrasında da öğle yemeğini alelacele yedik ve tekrar yola düştük.

IMG_4548.JPG.Punakha bölgesine girip, Saat 16:00 civarı Lobesa’ya vardık. Burada araçtan inip, Sopsokha adlı bir köye doğru, pirinç tarlaları arasında yürüdük. Oradan da Chimi Lhakhang’a vardık. Hala bazı tarlalardan ürün toplanmamış. Toplamaya çalışan insanlar vardı. Hemen her evin duvarında fallus çizimleri vardı. Aslında fallik (erekte olmuş penis) çizimler, Tibet Budizminden gelme bir alışkanlık. Kötü niyetli cinleri, şeytanı uzak tutmak amaçlı olarak evlerin duvarlarına çiziliyor ya da damlardan sarkacak şekilde tahtadan heykelleri asılıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alışılmadık davranışlar ve yöntemlerle (şarkı söylemek ve her türlü çılgınlıkları yapmak) ile Budizmi Bhutanda yaymaya çalıştığından “Çılgın Rahip” lakaplı Lama Drukpa Kunley (1455–1529), Chimi Lhakhang tapınağını yaptıran değil ancak kutsayan kişi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Drukpa Kunley, fallus sembolünü tapınağının duvarlarına çizdiren ve “bereket” olarak kabul ettiren, kadın ve şaraba düşkün bir rahipmiş. Bugün bile bu tapınağa gelip tahta fallusa dokunup, çocuk sahibi olmayı bekleyen Bhutan’lı ve hatta dünyanın her tarafından kadınlar varmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tapınakta çok sayıda acemi öğrenci var. Kimi bahçe suluyor, kimisi tarlada çapada kimisi de kaytarmada. Yani bana fotoğraf malzemesi bol.

IMG_4487.JPG

Fotoğraf çekmeye doyamadık ancak tapınağı anlatmak isteyen Sonam’ı da üzmeden içeri girdik. Tapınakta Çılgın rahip Drukpa Kunley’in ve köpeği Sachi’nin, Gelecek Buddha’nın, Namgyal’ın büstleri var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tapınağa gelen ve çocuk sahibi olamayan kadınların, bu tapınakta rahip tarafından başlarına dokundurulan tahtadan, demirden ve kemikten yapılma 25 cm’lik fallusların sayesinde çocuk sahibi olmaları sonrası gönderdikleri fotoğrafların bulunduğu albüm, bu tapınağı ziyaret edenlere gösteriliyor. Bu kutsanma sonrası çocuk sahibi olmuşsanız, bambu çubuklar üzerine yazılı adlardan çektiğiniz kız veya erkek isimlerini doğmuş olan bebeğinize koymanız gerekiyor. Bu işin efsane kısmı tabii.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tapınağı gezdikten sonra aynı yoldan ama artık alaca karanlıkta tarlalar içinden yürüyerek araca döndük ve kalacağımız otele dönmeden önce gözümüze kestirdiğimiz yol kenarı pazara kısa bir ziyaret yaptık. Bir iki meyve alıp, otele geldik. Yeni otelimiz nehir kenarında olan Dragon Nest Resort Hotel.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Klasik akşam yemeği ve gün değerlendirmesi toplantısı sonrası, kahvelerimizi içtik. Seyahatimizin 13. Gününü de bitirdik. Günler çok hızlı gidiyor ve neredeyse bir gün yetmiyor bile…

Gezekalın ve Aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi: 22.11.2012 Saat 23:50

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi 11.01.2017 Saat 00.12

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.