Nakşa Adası Köyleri Ve Ören Yerleri

Nakşa Adası, altını her kazdığınızda yeni bir güzelliğini gün yüzüne çıkaran gerçek bir gezgin hazinesi. “Mümkünse okuduğum her yeri gezeyim, tavsiye edilen ne varsa tadına bakayım” huyumu bu gezide de uygulayınca Nakşa’da ve sonrasında gezdiğimiz Milos’ta kendimize oldukça sıkışık bir tempo yarattık. Adada geçirdiğimiz 4 gün boyunca klasik tempomuzdan ödün vermedik: Sabah erkenden yaptığımız kahvaltının ardından soluğu saat 13:00-14:00’e kadar adanın birbirinden güzel plajlarında aldık. Öğleden sonralarını ise adanın karakteristik köylerini ve tarihi duraklarını keşfetmeye ayırdık. Bazen bu huyumdan şikayet etsem de sonrasında geziyi yazıya dökerken hep ‘ne iyi ettim!’ diyorum. Bizim yaptığımız program zamanı kısıtlı olan çalışan gezginler için zorunlu bir tercih olsa da Nakşa Adası’nın koşturmadan, yavaş yavaş ve tadını çıkartarak en az bir hafta geçirebileceğiniz bir ada olduğunu ifade etmeliyim.

Nakşa Adası’nın merkezi olan Kastro ‘dan (Kale) daha önceki yazımda bahsetmiştim. Bahsetmediğim tek yeri, adanın simgesi ve ikonik yapısı olan Apollon Tapınağı. Tapınak ana limanın hemen yanındaki küçük bir adacık olan Palatia’da yer alıyor. Burası adanın antik dönem yerleşenlerinin milat öncesi 6. yüzyılda yaptıkları, daha doğrusu yapmaya başlayıp da hiç bitiremedikleri devasa bir tapınak. Sadece temelleri ve 6 metre uzunluğunda mermerden kapısı ayakta duruyor. Adada gün batımı, en güzel bu noktadan izleniyor.

Palatia adacığı, gün batımına bakış açınızı değiştirebilecek mitolojik bir öyküye de ev sahipliği yapıyor. Girit Kralı’nın güzel kızı Ariadne ile Atina kahramanı Theseus’un büyük aşkı, bu noktada adaya atılan adımla, Theseus’un vefasızlığıyla acı bir son bulur. Gözyaşlarının henüz kurumadığı o taşlarda, kader ağlarını yeniden örer ve hüzünlü prenses tam da bu noktada şarap tanrısı Dionysos’un kollarında yeni bir aşka uyanır. Ege’nin ortasındaki Kiklad adaları, tarihle mitolojinin birbirine sarıldığı böyle hikayelerle dolu.

Köylere geçmeden Kastro’da mutlaka yapmanız gereken bir başka aktivite ise aslında eski bir manastırın çatısı olan ve Avaton 1739 adlı mekanda bir şeyler yiyip içerken adanın muhteşem manzarasını tepeden izlemek olmalı. Hemen altında bulunan arkeoloji müzesini de gezmeyi unutmayın!

Gelelim Nakşa’nın otantik köyleri ve ören yerlerini gezmeye.. Hazırsanız, adanın altını üstüne getirmeye başlayalım!

NAKŞA ADASI’NIN OTANTİK KÖYLERİ VE ÖREN YERLERİ

Nakşa (Naxos) Adası genelinde, büyüklü küçüklü 40 ila 60’ın üzerinde yerleşim yeri ve köy bulunuyor. Hepsini gezmek anlamlı olmasa da bazılarını mutlaka programanıza almalısınız.

Halki (Chalki)

Nakşa Adası’nın kalbinde, zeytin ağaçları ve vadiler arasında yer alan Halki Köyü, sahil kasabalarının hareketliliğinden kaçıp adanın köklü tarihine sığınmak isteyenler için adeta bir zaman tüneli. Köyü gezmek için aracınızı mutlaka köy dışındaki otoparka bırakıyorsunuz.

Adanın diğer dağ köylerine kıyasla Halki, bir zamanlar Nakşa’nın ticaret ve idari merkezi olmasının getirdiği zenginlikle şekillenmiş. Sahip olduğu neoklasik tüccar villaları, Venedik izleri taşıyan yapıları, daracık ve rengarenk begonvilli sokaklarıyla adanın diğer köylerinden hemen ayrılıyor. Burada deniz kokusu yerini dağ serinliğine ve asırlık zeytin ağaçlarının huzuruna bırakıyor.

Köyün biraz dışında olan ve otoparka yakın St. George Diasoritis Kilisesi ile gezinize başlamanız mantıklı olandır. Burası 11. yüzyıla uzanan kökleriyle adanın eski ve önemli Bizans kiliselerinden birisi. Öğle sonrası 15:00’i geçen bir zamanda orada olursanız içerideki yüzyıllık freskleri göremeyebilirsiniz.

Nakşa’ya özgü turunçgil yapraklarından yapılan ve adanın imza içkisi olan Kitron likörünün üretim yeri Vallindras Kitron Damıtımevi de bu köyde bulunuyor. 1896’dan beri faaliyette olan bu tarihi imalathaneyi gezmeyi ihmal etmeyin.

Panagia Protothroni Kilisesi 6. yüzyıla uzanan kökleriyle adanın en eski ve en önemli Bizans kiliselerinden birisidir. İçerisinde bulunan yüzyıllık freskler önemliymiş ama biz orada iken kapalı olduğundan içeriyi gezemedik.

Barozzi Kulesi, Venedik mimarisinin izlerini taşıyan 17. yüzyıl yapımı bir kule ve köyün asil geçmişini yansıtan simgelerinden.

Köy gezimize köyün ana meydanındaki ulu çınarların gölgesinde soluklanmak ve karnımızı doyurmak için oturduğumuz Giannis Taverna‘da devam ettik. Burada odun ateşinde pişen tavuk sipariş ettik. Müthiş bir lezzetti. Kesinlikle tavsiye ederim.

Apeiranthos (Apiranthos)

Fanari Dağı’nın eteklerine kurulu, adanın en otantik ve dağlık yerleşim yerlerinden birisi de bu köy. Biz Halki Köyü gezimiz sonrasında burayı ziyaret ettik. Sokakları, meydanları ve evlerinin bir kısmı tamamen yerel mermer taşlarla döşendiği için halk arasında “Mermer Köy” olarak da anılıyor.

Gerçekten bu kadar çok mermer kullanılan başka bir yer görmemiştim. Burada da köye araçla giremiyorsunuz.

Venedik mimarisinin izlerini taşıyan kuleleri ve dağ manzarasına bakan taş balkondaki kahvehaneleriyle zamandan bağımsız, kendine has bir atmosfere sahip.

Koronos Köyü’ne Doğru-Koronos Köyü

Bir günü adanın kuzey kısımlarındaki plaj ve köylerine ayırdık. Kuzey plajlarında yüzdüğümüz günün öğle saatlerinde günün köy ve ören yerlerini gezmeye başladık. Sahili takip ederek ilk olarak Agia Kulesi‘ni fotoğrafladık.

17. yüzyılda adadaki zengin Ortodoks-Katolik soyulardan bir aile tarafından inşa edilmiş. Ege denizindeki korsan saldırılarına karşı kuzey kıyılarını gözetlemek, erken uyarı vermek ve aynı zamanda soylu ailenin yazlık müstahkem konutu olarak kullanılmak üzere tasarlanmış. 1992 yılında geçirdiği büyük bir yangın sonucunda içi zarar görmüş ve günümüzde büyük ölçüde taş duvarlarıyla ayakta kalmış, doğayla bütünleşmiş bir kalıntı halinde.

Kouros, antik Yunan sanatında Arkaik Dönem’e (MÖ 7. ve 6. yüzyıllar) ait genç erkek figürlerini betimleyen heykellere verilen genel bir ad. Kelime anlamı olarak Antik Yunancada “genç adam”, “delikanlı” veya “soylu genç” anlamına geliyor. Nakşa Adası antik çağlardaki mermer işçiliğinin en güzel örnekleri olan atölyeleri içeriyor. Bunlardan bir tanesi Nakşa’nın kuzey ucundaki küçük balıkçı köyü Apollonas’ın hemen yakınındaki antik taş ocağında yer alan Apollon Kouros Heykeli’nin bulunduğu alan. Bir diğeri olan Faragi Kouros’unu ziyaret edemedik.

MÖ 6. yüzyıla tarihlenen bu devasa heykel yaklaşık 10,5 metre uzunluğunda ve ağırlığının da 30 tondan fazla olduğu tahmin ediliyor. Genç bir erkeği (Kouros) betimleyen heykel, antik dönem heykel sanatının boyut ve teknik sınırlarını göstermesi açısından eşsiz.

Heykel, bulunduğu kayaya tam olarak oyulmuş ancak tamamen koparılmamış. Antik heykeltıraşların taşı yerinde yontmaya başladığı, ancak taşıma sırasında heykelde derin bir çatlak oluştuğu veya antik ocağın terk edilmesi gerektiği için heykelin yarım bırakıldığı düşünülmekte. Yüzyıllardır sırt üstü yattığı yerde doğayla iç içe kalmış. Çok etkileyici bir yer, mutlaka ziyaret edilmeli.

Koronos Köyü, Naksos’un kuzeydoğu dağlık kesiminde, dağların yamaçlarında kurulmuş adanın en eski ve en karakteristik dağ köylerinden birisi.

Köy, derin bir vadinin yamaçlarında, iki karşıklı tepeye amfi tiyatro biçiminde yayılmış. Evler sarp bir yarık boyunca merdivenli, labirent gibi kıvrılan dar arnavut kaldırımlı sokaklarla birbirine bağlanıyor. Geleneksel Kiklad mimarisini yansıtan beyaz badanalı evlerin ahşap balkonları var.

Koronos, geçmişte adanın en önemli ekonomik faaliyetlerinden biri olan zımpara (emery) madenciliği ile büyük bir refah yaşamış köylerinden bir tanesi. Daha sonra ziyaret edeceğimiz Moutsouna kıyılarındaki limandan bu madenler dışarıya yollanırmış.

Bu köyün merkezinde Matina & Stavros Taverna adlı bir aile işletmesinde, eşsiz bir ortamda güzel bir “geç öğle yemeği” yedik. Ada genelinin keçi ve koyun etleri ile yapılan yemekleri de meşhur.

Moni Köyü ve Panagia Drossiani

Moni Köyü adını, antik/Bizans dönemine ait bir manastırdan (Yunancada moni manastır anlamına gelir) alıyor. Taş evleri, araç girişine kapalı dar ve kıvrımlı arnavut kaldırımlı sokaklarıyla son derece geleneksel ve huzurlu bir dokuya sahip. Biz esas olarak buraya köyün yakınında bulunan ve adanın (Hatta tüm Balkanlar’ın) en eski ve en önemli kiliselerinden biri olan Panagia Drossiani‘yi gezmek için buraya geldik.

MS 6. yüzyıla (Erken Hristiyanlık dönemine) uzanan kökleriyle Nakşa’daki en eski kilise olduğu söyleniyor. Taş yapısı ve kubbeli tasarımı Erken Bizans döneminin izlerini taşıyor. Kilisenin iç duvarları, farklı yüzyıllara, özellikle de 10. ve 13. yüzyıllar arası döneme ait çok katmanlı ve oldukça iyi korunmuş fresklerle süslü.

Mum ışığıyla aydınlatılan atmosfer, ortama mistik hava veriyor. Doğayla da iç içe konumuyla Naxos’un turistik kalabalığından uzak, derin tarihi hissetmek isteyen gezginlerin mutlaka uğraması gereken noktaların başında geliyor.

Filoti Köyü

Naxos adasının en büyük ve en canlı dağ köyü olan Filoti, adanın merkezinde, Zeus Dağı’nın (Mount Zas) eteklerinde amfitiyatro şeklinde kurulmuş büyüleyici bir yerleşim. Naxos merkezine (Chora) yaklaşık 18 kilometre mesafede.

Köyün kalbi, devasa ve ulu bir çınar ağacının gölgelediği hareketli ana meydan atıyor. Bu meydan; geleneksel kahvehaneleri, yerel tavernaları ve hareketli sosyal yaşamıyla hem yerlilerin hem de gezginlerin buluşma noktası.

Bu köyde de beyaza boyanmış, düz damlı Kiklad evleri, rengarenk çiçeklerle süslü dar ve kıvrımlı sokaklar yürüyerek keşfetmek için son derece keyifli gezi ortamı yaratıyor.

Filoti, Naxos’un en büyük hayvancılık merkezlerinden birisiymiş. Bu nedenle bölge tescilli yerel peynirleri, kaliteli et yemekleri ve ev yapımı tatlılarıyla meşhur. Merkezdeki ulu çınar ağacı civarına sıralanmış tavernalardan Filotim adlı birine girdik ve nefis bir pirzola yedik. Gerçekten çok lezzetliydi. Yemeklerimizde mutlaka Naxos salatamızı da sipariş ettik. Üzerine koydukları büyük ve yumuşak peynirle çok çok güzeldi.Zaten “Greek Salad” sipariş ettiniz mi “Naxos Salad” diye düzeltiyorlar.

Yunanistan’ın Naxos adasındaki Filoti köyünde bulunan en önemli ve simgesel yapı, Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi’ne adanmış olan Panagia Filotitissa Kilisesi. 18. yüzyılın başlarında ve daha eski bir Bizans şapelinin kalıntıları üzerine kurulmuş.

Nispeten yakın tarihli bir kilise olmasına rağmen bu kiliseyi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Bu kilise içinde muhteşem bir işçilikle bol bol mermer kullanımını görüyorsunuz.

Evet Sanal Gezgin arkadaşlarım. Nakşa Adasında sona yaklaşıyorum. Yarına son olarak Nakşa Plajlarını paylaşacağım ve konuyu kapatacağım…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

25.09.2026

Nakşa (Naxos) Adası’nda Haçlıların Ayak İzleri

Gezdiğim yerlerin tarihini önceden cebime koyup yola çıkmak, benim için vazgeçilmez bir seyahat ritüeli. Sadece “turist” gibi pasif bir izleyici kalmak yerine, gittiği coğrafyanın ruhunu okumaya çalışan bir “gezgin” olmayı seçenlerdenim. Nakşa (Naxos) Adası’nın o büyüleyici ama bir o kadar da şaşırtıcı Venedik mirasını ve Osmanlı’nın ada ile ilişkisini bilmeden buraları turlamak, bu güzelim adaya haksızlık olur.

Örneğin, adanın kalbindeki Kastro bölgesinde o daracık, labirent gibi sokaklarda yürürken karşınıza çıkan kemerli geçitleri, saray mimarisini ve cepheleri süsleyen o asil armalı taş evleri göreceksiniz. Kiklad Adaları ve Nakşa Adası özelinde tarih altyapınız yoksa, eski görünen her yapının üzerindeki o Venedik armaları sizin için sadece anlamsız birer taştan ibaret kalacak ve hatta fark etmeden geçip gideceksiniz. Ancak aslında bu armalar taşa kazanmış birer tapu senetleridir.

Aynı şekilde, Yunanistan genelinde Katolik kiliselerinin ne kadar istisnai ve az olduğunu bilirseniz; Nakşa’da ve komşu Kiklad adalarında karşınıza çıkacak sayıca fazla Katolik kiliselerin tarihsel ağırlığını, Ege’nin ortasında duran o gizli Akdeniz sentezinin nedenini çok daha iyi kavrayabilirsiniz.

Venedik döneminden kalma tarımsal geleneklerin ve narenciye kültürünün, yerel coğrafyayla harmanlanmasıyla doğan adaya has o meşhur Kitron (Citron) likörünü Nakşa’nın Chalkio (Halki) köyündeki tarihi Vallindras Damıtımevi’nde yudumlarken aslında bizzat yüzyılların gıda etkileşimini tattığınızı da bilirsiniz. Bu içkinin damıtılma yönteminin İtalyan likör geleneklerine dayandığını bilmek, içkinin tadını farklı kılacaktır.

Naxos, Yunanistan’ın en büyük peynir üreticilerinden biridir ve bunun kökeni Latin dönemindeki büyük mandıra çiftliklerine (feodal malikanelere) dayanır. İsviçre’nin Gruyère peynirinden esinlenmiş ama Naxos’un sütüyle yerelleşmiş sert, sarı bir peynir olan Graviera peynirini adada bolca tadabilirsniz. “Erkek peyniri” anlamına gelen “Arseniko Peyniri“çok sert ve yoğun aromalıdır. Bu peynirlerin yapımındaki titizlik, latin etkileri altında adanın tarımsal özerkliğinden gelen bir gelenektir.

Adayı tarihini bilerek gezmenizin önemli olduğunu düşündüğümden gezimizi sizlerle paylaşırken bu ilginç tarihi gerçekleri ayrı bir bölüm olarak yazıya dökmeyi uygun gördüm. Tüm bu hikayeyi bilerek adaya ayak basmak, iyi birer gezgin olarak sizde de bu coğrafyayı daha yakından keşfetme tutkusunu ateşleyecektir.

Nakşa ve Milos Adası sokaklarında yürürken fark edeceğiniz Ege ikonografisine hiç uymayan, zamana meydan okuyan görkemli Orta Çağ feodal şatolarının ve üzerindeki Venedik aile armalarının, kale evlerin buralarda ne işi var? Yanıt, tarihin akışını saptıran en garip, en karanlık ve bir o kadar da sürükleyici bir olayda gizli: 4. Haçlı Seferi.

Tarihte kabul gören ve amacı Kudüs’ü geri almak olan 8 büyük ve ana Haçlı Seferi düzenlenmiş. Ama bu seferler içerisinden bizim yazımıza konu edeceğimiz olanı 4. Haçlı Seferi.

Yıl 1202. Papa III. Innocentius’un çağrısıyla toplanan Haçlı ordusu, Kudüs’ü geri almak üzere Mısır’a gitmeyi hedefler. Venedik gemileri bu Haçlı askerlerini taşıyacaktır ve hazırlıklar sona gelir. Ancak ortada devasa bir finansal kriz vardır: Haçlılar kendilerini Doğu’ya taşıyacak Venedik gemilerinin parasını ödeyemezler. Fırsatları koklamakta usta olan Venedik Doçu (Dükü) Enrico Dandolo harekete geçer.

Enrico Dandolo parası ödenmeyen ama bir kere harekete geçmiş Haçlı ordusunu başka bir işe yönlendirir. Yani başka bir yerden para kokusu almıştır. Bu sıralarda Bizans’ta taht kavgaları vardır ve tahtı ele geçirmek için kendisine servet vaat eden bir prens için Bizans’ın meşhur taht kavgalarına müdahil olur. Haçlı ordusu sayesinde taht el değiştirir ama yeni Bizans Kralı da Venediklilere servet vaadini yerine getiremez.

Bu sefer Haçlı ordusu 1204 yılında şehri, o zamanın Kostantinopolis’ini tamamen ele geçirir. Yaklaşık 900 yıl boyunca biriken Bizans hazinesi, kiliseler, saraylar ve kamu binaları üç gün boyunca sistemli bir şekilde soyulur. Bu soygun tarihçiler tarafından tarihin gördüğü en büyük kültür ve servet gaspı olarak tanımlanır. Yukarıda fotoğraflarını paylaştığım heykeller bu yağmadan sonra Venedik’e kaçırılan parçalardan örnekler.

Yani sizin anlayacağınız Haçlılar, Kudüs’te Müslümanlar üzerine gitmek yerine Hristiyan Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i kuşatıp tüm zenginliklerini yağmaladılar.

Burada yeri gelmişken bir dipnot düşelim; Bu dükün mezarı Ayasofya’dadır. Dandolo şehri ele geçirdikten kısa bir süre sonra, Mayıs 1205’te İstanbul’da ölmüştür (yaklaşık 98 yaşındaydı). Venedik’e geri dönme şansı olmadığı için dönemin geleneğine uygun olarak, fethedilen/yönetilen toprakların en kutsal mabedi olan Ayasofya’nın üst galerisine “büyük devlet töreniyle” gömülmüştür. Gerçi yanda fotoğrafı görülen Ayasofya içindeki mezar taşı altında onun kemiklerinin bulunup bulunmadığı tartışmalıdır.

Bu sefer sonrasında Bizans İmparatorluğu darmadağın olmuş, Ege ve Doğu Akdeniz’de büyük bir otorite boşluğu doğmuş. Batıdan gelen derebeyler, Bizans topraklarını bir ganimet gibi paylaşmış ve Bizans yerine bir Latin İmparatorluğu kurulmuş. Gerçi bu Latin İmparatorluğu’nun ömrü sadece 57 yıl sürmüş. Katolik Latinlerin Ortodoks halka kendi din ve kültürlerini dayatması rejimin yerel desteği tamamen kaybetmesine yol açmış. Şehrin yağmalanıp kaynaklarının tükenmesiyle derin bir ekonomik krize giren Latin imparatorları, son dönemlerinde sarayın çatı kurşunlarını ve kutsal emanetleri satmak zorunda kalmışlar. Bu iç çöküşe, Anadolu’daki İznik İmparatorluğu ile Balkanlar’daki Bulgar Devleti’nin aralıksız askerî baskısı eklenince, 1261 yılında Bizans İznik kuvvetleri İstanbul’u neredeyse hiç dirençle karşılaşmadan geri alarak Bizans İmparatorluğu’nu yeniden ihya etmişler.

“Konu ile Nakşa Adası’nın bağlantısı ne kardeşim?” diye sorduğunuzu hissediyorum ama tabii ki doğrudan bir bağlantısı var! Konstantinopolis düşer düşmez Venedikli hırslı bir soylu ve Dük Dandolo’nun un yeğeni olan Marco Sanudo, gözünü Ege’nin verimli ve stratejik adalarına dikmiş. 1207 yılında kendi imkânlarıyla topladığı maceraperest bir filoyla Kiklad Adaları’na yelken açmış. İşte Nakşa (Naxos) Dükalığı (tarihteki adıyla Takımada Dükalığı / Duchy of the Archipelago), IV. Haçlı Seferi’nin yarattığı bu kaosun doğrudan bir meyvesi olarak doğmuş.

Sanudo, adanın en yüksek tepesine çıkıp antik Yunan tapınaklarının mermerlerini kullanarak Kastro’yu inşa ettirmiş. Ege Denizi’ne tam anlamıyla Batı Avrupa feodalizmi getirilmiş. Topraklar Venedikli baronlar arasında bölüşülmüş. Yönetici sınıf Katolik Latinler, adanın kadim halkı ise Ortodoks Rumlar olmuş. Latin İmparatorluğu’nun ömrü kısa olsa da Naxos Dükalığı ve merkezleri olan Naxos Adası tam 350 yıl boyunca Sanudo ve ardından gelen Crispo hanedanları tarafından yönetilmiş. Ege’nin ortasında küçücük ama son derece zengin bir Venedik feodal dükalığı olarak varlığını sürdürmüş. Sonra ise Osmanlı sahneye Çıkmış.

1537 yılına gelindiğinde Ege suları Venedik için daralmaya başlamış. Osmanlı’nın efsanevi kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa, Dükalığı Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödeyen bir haraçgüzar devlete dönüştürmüş. 1566 yılında Sultan II. Selim dönemi başlarında Ege seferine çıkan Piyale Paşa, Nakşa Adası’nı ve dükalığa bağlı diğer adaları doğrudan fethederek Venedik hakimiyetine ve dükalığa tamamen son vermiş. Ancak hikâye burada bitmemiş!

II. Selim, ada yönetimini ve “Naxos Dükü” unvanını samimi dostu ve finansörü olan Yahudi kökenli Joseph Nasi’ye vermiş. Başlarına Yahudi bir dük gelmesi Nakşa Adası halkını inanılmaz derecede isyan ettirmiş. Avrupa’dan da büyük tepki gelmiş. Bundan dolayı Nasi, Naxos’a güvenli bir vekil olan Francisco Coronel’i yollamış ve kendisi adaya hiç gitmeden, 1579’daki ölümüne kadar Nakşa Dükü olarak kalmış. Sonrasında Osmanlı adaya egemen olmuş. 1821 yılına gelindiğinde ise ada halkı milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerinden etkilendi ve Yunanlılar bağımsızlıklarıını ilan ettiler.

Osmanlı döneminde Karadeniz’e “Bahr-i Siyah”, Akdeniz’e ise “Bahr-i Sefid” denirmiş. Kaptan-ı Derya’ların (Donanma Komutanlarının) yönetiminde olan ve Nakşa, Midilli, Sakız, Rodos, İstanköy, Eğriboz gibi Ege Adaları ile Gelibolu ve Çanakkale çevresini kapsayan eyaletin/vilayetin resmi adı Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti. Eyalet, doğrudan Kaptan-ı Derya’ya bağlı olduğu için halk arasında ve belgelerde Kaptanpaşa Eyaleti olarak da anılmış. Osmanlı’ya bağlı olduğu dönemde Nakşa Adası Kaptanpaşa Eyaleti’ne bağlı, Osmanlıya vergi verdikçe iç işlerine, dinlerine, ticaretine karışılmayan bir yer olarak kalmış. Nakşa ve Milos gibi Kiklad Adaları Osmanlı donanmasının kontrolünde vergiye bağlanmış olsa da, Rodos, Midilli, Sakız veya İstanköy (Kos) gibi adalarda görülen kalıcı Osmanlı mahalleleri, camileri veya kamusal yapıları Naxos’ta inşa edilmemiş ya da günümüze ulaşmamış.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvesinde karada ‘Pax Ottomana’ (Osmanlı Barışı) hüküm sürerken, denizlerde manzara çok farklıydı. Ege’de avlanan Malta Şövalyeleri ve Fransız korsanlar yalnızca Müslüman gemilerini hedef almakla kalmıyor, Osmanlı tebaası altındaki Naxos adasını da yağmalıyorlardı. Sürekli tehlike altında yaşayan halk, kıyılardan uzaklaşarak yukarıda fotoğrafını gördüğünüz gibi müstahkem kule-evlere (Pyrgi) sığındı. Naxos köylerinde bugün hâlâ ayakta duran o yüksek, pencersiz alt katlı taş yapılar, işte o dönemin güvenlik kaygılarının birer yadigârıdır.

Mısır’a gitmek üzere yola çıkıp Konstantinopolis’i yağmalayan Haçlıların bu adalarda bıraktığı izler, Ege’nin mavi sularında tarihin en şaşırtıcı ve sürükleyici miraslarından biri olarak bizi selamlıyor. Naxos’un bugün turizmde sahip olduğu o kendine has “aristokrat” hava, işte bu Venedik dükalık geçmişi ile Osmanlı dönemindeki özerkliğin bir meyvesidir. Naxos, Ege’de hem “İtalyan ruhlu” kalabilmiş hem de “Yunan kimliğini” korumuş nadir yerlerden biridir. Adanın modern yüzünde bu tarihsel “melezlik” hem mimaride hem de damak tadında yaşıyor.

Yukarıda anlatılanlar ışığında Nakşa’ya gittiğinizde sahildeki büyüleyici Apollo Tapınağı kapısından (Portara) Kastro’ya doğru tırmanırken adımlarınızı yavaşlatın. Daracık mermer sokaklarda yürürken başınızı kaldırıp kapıların üzerindeki Venedik armalarına bakın. Bugün Kastro; müzeleştirilmiş bir kalıntı değil, 800 yıldır yaşamın kesintisiz devam ettiği canlı bir mahalledir. Ege’deki pek çok ada kalesi (örneğin Santorini veya Mikonos) tamamen turistik dükkanlara dönüşmüşken, Naxos’un Kastro (Kale) bölgesi hala yaşayan bir mahalledir. Kaledeki malikanelerin bir kısmında hala Venedik kökenli Katolik ailelerin torunları yaşamaktadır. Kapıların üzerindeki mermer aile armaları (Crusino, Barozzi, Sanudo aileleri gibi) hala parlatılır.

Osmanlı döneminde korsanlardan kaçmak için inşa edilen o meşhur Venedik Kuleleri, bugün adanın en lüks butik otellerine veya kültür merkezlerine dönüşmüş durumda. Eskiden bir manastır ve savunma kulesi olan Bazeos Kulesi, her yaz Naxos Festivali’ne ev sahipliği yapar. Kalın taş duvarların arasında modern sanat sergileri düzenlenmesi, adanın tarihle ne kadar barışık olduğunun en güzel örneğidir.


Gezgin gözüyle son söz: Naxos’un farkı, komşusu Mykonos gibi sadece “parti adası” olmaması değildir. Pazar sabahları Kastro’daki Katolik Katedrali’nden çan sesleri yükselirken, limandaki Ortodoks kiliselerinden ilahilerin duyulduğu 800 yıllık barışçıl bir arada yaşama hikayesidir. Kudüse giderken amacını ve bu nedenle de yolunu değiştiren Haçlıların Kiklad Adaları’na bıraktıkları izlerin her yerde görüldüğü bir mekandır. Berrak sularında serinlemenin yanı sıra, adanın zamansız sokaklarında kaybolmaya ve yerel lezzetleriyle köşeye sıkışmış koca bir tarihi tatmaya hazırsanız, Nakos sizi bekliyor.

Lütfen bilerek ve bu farkları hissederek gezin..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

24.09.2026

Tanrıların Büyüdüğü Adalar-Kiklad Adaları / Naxos ve Milos’a Gezi-Giriş

Ege Denizi’nin kalbinde, Kiklad Adaları’nın ortasında kendi küçük ama tarihte önemi büyük bir ada bulunuyor; Delos Adası.

Mitolojiye göre, Zeus’tan hamile kalan ve doğum zamanı yaklaşan Leto, Olympos tanrılarının en güçlülerinden biri olan ve Zeus’un yasal eşi tanrıça Hera’nın lanetinden kaçarken sığınacağı ve doğumunu yapabileceği tek bir karış kara parçası bulamaz. Çünkü Hera, güneş ışığının değdiği hiçbir toprağın Leto’ya kucak açamayacağını buyurmuştur. İşte tam bu sırada, o ana dek denizde başıboş sürüklenen “görünmeyen ada” Adelos devreye girer. Hera’nın lanetinden muaf olan bu yüzen kaya parçasına Leto ayağını bastığı anda, ada dört devasa sütunla deniz tabanına sabitlenir ve adanın adı “görünür, beliren” anlamındaki Delos olur.

Leto, ışığın, kehanetin ve müziğin tanrısı Apollo ile ikizi Artemis’i Delos Adası’nda dünyaya getirir. Delos, tanrıların doğumuyla kutsallığın zirvesine ulaşır. İnsanlar, doğumdan sonra bu ada ile ilgili inanılmaz kurallar koyarlar. Örneğin bu adada ne doğuma ne de ölüme izin verilir. Adanın toprağını ve tapınaklarını “insani lekelenmeden“ korumak için burada ölmek de, doğmak da kesinlikle yasaklanır. Doğumu yaklaşan hamileler ve ölümü yakın hastalar komşu Rhenia Adası’na taşınır. Sizin anlayacağınız Delos Adası, yaşam ve ölümün ötesinde tamamen kutsal bir alana dönüştürülür. Kirletilmesi en büyük günah sayılan bu dokunulmaz ada, Pers Savaşları sonrasında kurulan Attik-Delos Deniz Birliği’nin ortak hazinesine ve toplantılarına ev sahipliği bile yapar.

Efsanelerin ve tarihin tam ortasında duran kutsal Delos Adası’nı bir çember gibi saran o büyüleyici adalar topluluğuna antik çağlardan beri Kiklad Adaları deniyor. Yunanca “Kyklades”, Türkçe’de “çember oluşturanlar” veya “etrafında dairesel şekilde sıralananlar” anlamına geliyor.

Kiklad Takımadaları (Cyclades), Ege’nin ortasında bir gerdanlık gibi dizilen, rüzgârla vaftiz edilmiş, güneşle yıkanmış kristal bir dünya. Her ada aynı mimari dili konuşsa da (beyaz duvar, mavi kapı), fısıldadıkları hikâyeler bambaşka. Tanıdığım en iyi gezi arkadaşım eşimle birlikte Kiklad Adaları’ından iki tanesi olan Naxos (Nakşa) ve Milos Adalarına 12.09.2026 ile 20.09.2026 tarihleri arasında 9 günlük bir gezi yaptık. Bu yazı dizisinde siz sanal gezginlerle izlenimlerimi paylaşacağım.

KİKLAD ADALARINI NEDEN ZİYARET ETMELİSİNİZ? HANGİ ADALAR TERCİH EDİLMELİDİR?

Küçük adacıklar ve kayalıklar da dahil edildiğinde, Kiklad Adalar kompleksi 200’ün üzerinde (yaklaşık 220) adadan oluşuyor. Ancak bunlardan sadece 24-30 kadarı sürekli yerleşim barındırıyor. Gezginlerin ve feribot rotalarının gözdesi olan en büyük ve popüler adalar arasında Naxos, Milos, Santorini, Mykonos, Paros, Tinos, Syros, Ios, Amorgos, Serifos ve Sifnos yer alıyor.

Kiklad Adaları, uzaktan bakıldığında benzer birer kartpostal karesini andırsa da; her bir adanın ruhu, coğrafyası, kitlesi ve sunduğu deneyimler tamamen kendine özel. Lüks ve kozmopolit yaşam tarzı ve gece hayatı ile tercih edilen Mykonos ve Santorini gibi Kiklad Adaları bizim rotamıza pek girmiyor. Bu nedenle bu adalardan sadece Naxos (Nakşa), Milos ve Paros benim ilgi alanımdaydılar. Orijinal programımda üç ada da varken, izin durumları nedeni ile Paros’dan vaz geçmek zorunda kaldım.

Nakşa, Kiklad’ın en büyük, en yeşil ve en üretken adası. Sadece turistik bir ada değil, aynı zamanda kendi kendine yeten yerleşik bir hayata da sahip. Kilometrelerce uzanan ince kumlu plajlar (Agios Prokopios, Plaka), dağ eteklerine kurulmuş geleneksel köyler (Apiranthos, Halki), Venedik kaleleri ve inanılmaz zengin bir tarım/gastronomi kültürüne sahip olması ile mutlaka programınızda olması gereken bir ada. Tipik bir Yunan adası olması yanında Venedik karakteri de bu adanın kültürü içine girmiş durumda. Ben bu adayı daha çok sevdim. Her köşede bir sürprize denk gelebiliyorsunuz.

Milos ise Volkanik geçmişinin adaya armağan ettiği sıra dışı kıyı çizgisiyle, tam bir fotoğraf ve keşif cenneti. Ay yüzeyini anımsatan beyaz kayalarıyla ikonik Sarakiniko Plajı, rengarenk kayıkhaneleriyle (syrmata) geleneksel Klima köyü ve sadece tekneyle ulaşılabilen sakli koyları (Kleftiko) adanın özellikleri arasında.

KİKLAD ADALARI ZİYARETİ İÇİN EN UYGUN ZAMAN NEDİR?

Kiklad Adaları’na gezi planlarken iki temel unsuru göz önünde bulundurmak gerekir: Doğru hava ve kalabalık dengesi.

Adaları keşfetmek için en ideal dönem, yoğun yaz sıcaklarının ve aşırı kalabalığın dışındaki zamanlardır. Mayıs-Haziran ortası doğanın en yeşil olduğu, çiçeklerin ve begonvillerin sokakları süslediği dönemdir. Kaynaklar, “deniz suyu yeni ısınmaya başlasa da yürüyüş yapmak, fotoğraf çekmek ve adalardaki tarihi keşfetmek için hava inanilmaz konforludur” diye yazıyor. Ama bizim gibi deniz suyunun sıcak olmasını tercih edenler için bu dönem pek uygun değildi ve biz de tercih etmedik zaten. Temmuz ve Ağustos ayları ise okulların kapanması ve Avrupa’nın tatil dönemi olması nedeniyle hem en sıcak hem de en pahalı ve en kalabalık dönem. Biz bu dönemlerden de uzak duruyoruz.

Kiklad Adaları için en kusursuz zaman dilimi Eylül ayı ile Ekim ayı ortalarıdır. Deniz suyu yaz boyunca ısındığı için yüzmek en keyifli halinde oluyor. Ağustos ayının ezici kalabalığı ve turizm yoğunluğu yerini huzura bırakıyor; konaklama fiyatları dengeleniyor ve gün batımları çok daha dramatik kareler sunuyor.

Kiklad Adaları deyince hemen aklınıza “Meltem Rüzgarları” gelmelidir. Meltem rüzgarları her yıl yaz aylarında (özellikle Temmuz ve Ağustos döneminde) kuzeyden güneye doğru esen, Ege Denizi’ne özgü kuru ve serinletici rüzgarlardır. Adalarda rüzgarın yönü çok önemli. Meltem kuzeyden estiği için; güney yönüne bakan plajlar (örneğin Naxos’un veya Milos’un güney sahil şeridi) rüzgardan korunarak çarşaf gibi bir deniz sunarken, kuzeye bakan sahil ve koylar dalgalı ve rüzgarlı olabiliyor. Ege’nin serinletici nefesi olan Meltem Rüzgarları, yaz sıcağında hayat kurtarır; ancak seyahat planı yaparken rüzgarın yönüne göre plaj alternatifi sunan adaları (Naxos veya Milos gibi geniş kıyı şeridine sahip olanlar) tercih etmek ada keyfinizi arttıracaktır.

ADALARA NASIL ULAŞILIR?
Eğer amacınız yolda tükenmek değil, tatile erkenden başlamak, adada daha çok rüzgâr solumak, gezmek ve yüzmek, daha çok kare yakalamaksa; adalara ulaşım için rotayı gökyüzüne çevirmek sizin için en konforlu seçenektir. Biz de bu nedenle rotayı Pire Limanı‘ndan bineceğimiz feribotun dalgalarına değil, doğrudan adalara inen küçük kanatlı uçaklara çevirdik. Atina limanlarından kalkan hızlı feribotla ulaşımı tercih ederseniz seyahat süreniz yaklaşık 3,5-4 saat sürüyor ve fiyatları da yaya yolcular için 85-110 Euro arasında değişiyor.

İstanbul’dan yola çıkıp Kiklad Adaları’nın kalbine ulaşmanın en pratik yolu, SKY express gibi havayollarının sunduğu bağlantılı uçuşları tercih etmektir. İstanbul’dan verdiğiniz valizlerinizi Naxos’ta teslim almak, seyahat konforunu katbekat artıran lükslerin başında geliyor. Ancak lojistik detaylar her zaman dikkatlice hesaplanmalıdır. Aktarmalı İstanbul-Naxos uçuşu için küçük bir İstanbul-Atina macerasına hazırlıklı olun ve uçuş saatlerinizi dikkatlice seçin.


İstanbul’dan kalkan uçak sizi Atina Eleftherios Venizelos Uluslararası Havalimanı’nın A Terminali’ne bırakıyor. Naxos gibi küçük Kiklad Adaları’nın uçakları ise B Terminali’nden kalkıyor. Dolayısıyla; pasaport kontrolünden geçip A Terminali’nden B Terminali’ne tempolu bir yürüyüş yapmak, ardından B Terminali’nde yeniden güvenlik kontrolünden geçerek kapıya ulaşmak gerekiyor. Eğer valizleri alıp tekrar check-in yapmaya kalksaydınız, o daracık aktarma süresinde uçuşu kaçırma riskiniz çok yüksek olurdu. İşte bu yüzden tek biletle yapılan “bağlantılı uçuş” hayat kurtarıyor. Aynı yolu tersten yaparak Milos veya Naxos Adaları’ndan İstanbul’a bağlantılı uçuş yapmanız da mümkün. Biz dönüşü, daha fazla ada keyfimiz olsun diye Atina’dan İstanbul’a THY ile yaptık.

ADALARDA ARAÇ KİRALAMA VE ULAŞIM

Her iki adada da araç kiraladık. Matha Rent adlı Atina merkezli araç kiralama şirketini tercih ettik. Sorun yaşamadık. Genellikle Naxos/Milos Limanları’na ve Naxos/Milos Havalimanı’na ücretsiz araç teslimatı (drop-off/pick-up) hizmeti sağlıyorlar. Ancak sabah 09:00 ve akşam 21:00 saatleri arasında çalışıyorlar. Bizim Naxos-Milos feribotu seferi gecikmeli olarak gerçekleşince Milos Adası’na 21:00’den sonra varmak zorunda kaldık ve gecikme nedeniyle çalışan için fazladan 25 Euro mesai parası ödemek zorunda kaldık. Araçları depoları tam dolu alıp, tam dolu teslim ediyorsunuz.

Doğal olarak kiralayacağınız araç fiyatları, aracına göre değişiyor. Araç kiralarken mutlaka küçük ama altı yüksek araç tercih edin. Her iki adada da yollar daracık ve bazı plajların yolları bozuk. Araç kullanırken dikkatli ve sabırlı, biraz da usta olmanız gerekiyor. Merkezde bile bazı yollar tek şerit ve buna rağmen geliş-gidiş şeklinde. Hele bir de iki araba aynı yolda karşı karşıya gelirseniz felaket oluyor. Birinizin geri geri gitmesi gerekebiliyor. Hele bir de otobüsle o dar yolda karşılaşırsanız ne yapacağınızı bilemeyebiliyorsunuz.

Bazı köylerin içine araçla girmek mümkün değil. Köy dışında otoparka aracı park edip, gezmeniz gerekiyor. Adalarda bolca ücretsiz otoparklar mevcut. Hız sınırlarına uymayı ihmal etmeyin, Yunan trafik polisinin nereden çıkacağı belli olmuyor.

Adalarda iyi bilinen plajlara ve ören yerlerine düzenli toplu taşıma imkanı da var. Özellikle Naxos’da toplu ulaşımı hem plajlara ve hem de köylere gitmek için kullanan turiste çok denk geldik. Otobüslerin boyutlarını adanın dar yolları için aşırı büyük gördük ve özel aracınızı kullanırken bunlardan birisi ile karşı karşıya gelmemek için dua edin derim.

ADALAR ARASINDA ULAŞIM

Adalar arasında feribotlar çalışıyor. Mykonos ve Santorini gibi adalar işin merkezindeler ve oralara daha fazla sayıda sefer yapan şirket bulunuyor. Naxos (Nakşa) Adası gezimiz sonrasında Milos Adasına Seajets ve Blue Star Ferries adlı şirketlerin seferleri vardı. Seajets firması hızlı katamaran gemileri ile hizmet veriyor ve kağıt üzerinde 3.5-4.5 saatte ulaşım süresi veriyor. Hali ile biz de onu tercih ettik. Ancak süresi yaklaşık 6 saati bulan kötü bir yolculuk yaptık. Mykonos çıkışlı olan katamaran 15:20 de Naxos’a gelmesi gerekirken 45 dakika gecikme ile geldi. Seajets katamaranları Naxos’dan kalktıktan sonra Paros, Mykonos, Paros,Sifnos, Milos gibi garip bir rotayı takip ediyor ve varış süresi 4,5 saati buluyor. Naxos’dan Milos’a feribot yolculuğumuzda bir de dalgalı bir denize yakalalanınca adalar arası yolculuk, gezimizin en kötü anısı oldu. Blue Star Ferrries ise daha yavaş ve büyük feribotlar.

ADALARDA KONAKLAMA

Her iki ada da konaklama bakımından çok çeşitli seçenekler sunuyorlar. Biz her iki adada merkeze ve/veya plaja-ören yerlerine yakın olan otelleri tercih ettik. Naxos’da Naxos Mare, Milos’da Galini Hotel’i tercih ettik. Naxos Mare’de kahvaltı ekstra idi ama Galini’de ücrete dahil müthiş bir kahvaltı vardı. Naxos’daki otel adanın batısında kalıyor. Burası adanın köylerine ulaşmak için uygun bir nokta ve adaya ayak basar basmaz da kısa bir sürüşle güzel bir plaja (Agios Prokopios Beach) ulaşabiliyorsunuz. Milos’daki otel ise adanın kuzey tarafında ve tüm önemli plajlara yakın konumda.

Evet sevgili sanal gezgin arkadaşlarım. Kiklad Adaları gezi yazımızın girişini böylece yapmış olduk. Bu güzel rotadan anlatacağım çok anım ve paylaşacağım çok fotoğraf karem var. İlginizi beklerim…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

23.09.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Sofya-Tur Sonu (2)

Müze gezimizin ardından aracımızla şehir meydanına geri döndük ve Banyabaşı Camisi önünde araçtan indik. İşte tam buradan itibaren Sofya şehir gezimize başlayacağız.

Banyabaşı Camisi, Sofya’nın merkezinde, hem Osmanlı döneminin şehirdeki en belirgin imzası hem de Avrupa’nın en eski camilerinden biri olması sebebiyle önemli. Günümüzde de ibadete açık olan yapı hemen yakınındaki bir sinagog ve kilise ile birlikte “Hoşgörü Meydanı” olarak anılan bölgenin en değerli parçası. Şehrin çok kültürlü ve katmanlı yapısını en iyi simgeleyen yerlerin başında geliyor.

Caminin inşasında büyük deha Mimar Sinan’ın imzasının bulunduğu iddia ediliyor. 1566-1567 yıllarında Kadı Seyfullah Efendi’nin hayratı olarak yapıldığı için resmi kaynaklarda “Kadı Seyfullah Efendi Camisi” olarak da geçiyor. Kare planlı caminin ince kırmızı tuğlalarla örülmüş, zarif ve oldukça yüksek olan tek bir minaresi var.

Banyabaşı Camisi’nin hemen arkasında, bugün Sofya Tarih Müzesi olarak kullanılan ve eski bir Osmanlı hamamının yerine inşa edilen anıtsal Merkezi Hamam binası yükseliyor. Sofya, Roma döneminden beri şifalı termal sularıyla ün salmış bir şehir.

SOFYA TARİH MÜZESİ

Osmanlı döneminde bu kaynak üzerinde yükselen büyük hamam, 20. yüzyılın başlarında yıkılmış ve yerine bugünkü saray ihtişamındaki bu görkemli yapı inşa edilmiş.

Mustafa Kemal Atatürk, Balkan Savaşları’nın ardından 20 Kasım 1913 – 25 Ocak 1915 tarihleri arasında Sofya’da Askeri Ataşe (Ataşemiliter) olarak görev yapmış. Atatürk, gençlik yıllarından itibaren (özellikle Trablusgarp ve Balkan Savaşları dönemi) ciddi böbrek rahatsızlıkları çekmekteydi. Sofya’da görev yaptığı bu dönemde, rahatsızlığı nedeniyle dönemin en popüler ve modern şifahanelerinden biri olan, şifalı termal sularıyla ünlü Sofya Merkez Hamamı’na sıklıkla gitmiş ve burada kaplıca kürleri alarak tedavi olmuş.

SOFYA MERKEZ HAL BİNASI

Caminin karşı çaprazında ise Sofya Merkez Hal Binası bulunuyor. 1911 yılında açılan bu tarihi yapı, Neobarok ve Neo-Bizans mimari tarzlarının izlerini taşıyor ve üzerinde şehrin armasını bulunduran küçük bir saat kulesine sahip. Günümüzde içerisindeki market üniteleri, yeme-içme alanları ve dükkanlarla kapalı bir pazar yeri olarak hizmet vermeye devam ediyor. Bizim grubun kızları da dün akşam buraya alışverişe geldiler. Sofya Hali’nin hemen arkasında (batı çaprazında, Ekzarh Yosif Caddesi üzerinde) Sofya Sinagogu bulunuyor. Burası Güneydoğu Avrupa’nın (Balkanların) en büyük sinagogudur.

Bulgaristan’ın kalbinde, tarihin farklı dönemlerinin iç içe geçtiği Sofya, antik Roma’dan Osmanlı’ya uzanan zengin bir geçmişi modern şehir hayatıyla bir arada sunuyor. Bu meydanın asıl büyüleyici yanı, yüzeydeki yapıların ötesinde yerin altında gizli; nitekim bu bölge, Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in hayran kalarak “Serdika benim Roma’mdır“ dediği antik Serdika kentinin surları, sokakları ve saray kalıntıları üzerine kurulmuştur. Günümüzde meydandaki yapıların bodrum katlarında veya metro istasyonlarında yürürken, bin yılı aşkın bir arkeolojik mirasın izlerini adımlamak mümkün.

Büyük Sofya Anıtı’nın tam karşısındaki alt geçide indiğinizde Serdika Metro İstasyonu’nun da yer aldığı o çukur alanda karşınıza çıkan o küçük, yarı gömülü taş kilise Semerciler Aziz Petka Kilisesi olarak biliniyor. 11. yüzyılda inşa edilen bu Orta Çağ kilisesinin pencereleri neredeyse yer seviyesindeler.

Etrafındaki devasa komünist dönem binalarının ve geniş caddelerin ortasında, antik Roma kenti Serdika’nın kalıntılarıyla yan yana, adeta zamana meydan okuyan küçük ama etkileyici bir yapı burası. Semerciler ismi, Osmanlı döneminde o bölgede dükkanları bulunan ve kilisenin bakımını üstlenen semer yapımcısı esnaflardan (loncalarından) geliyor.

Bu küçük kiliseyi solunuza alıp kısa bir yürüyüş yaparsanız Azize Nedelya Katedrali‘ne ulaşıyorsunuz. Daha da yürürseniz Vitosha Caddesi‘ndesiniz. Buraları dün yürümüştük. Yeri gelmişken biraz katedral hakkında bilgi vermek iyi olur. Bugünkü yapının yerinde ilk olarak 10. yüzyılda ahşap bir kilisenin var olduğu tahmin ediliyor. Bu kilise yüzyıllar boyunca yangınlar ve depremlerle defalarca hasar görmüş, 19. yüzyılın ortalarında ise bugünkü büyük, anıtsal taş yapının temelleri atılmış.

Katedral, Bulgaristan tarihinin en kanlı terör eylemlerine tanıklık etmiş. 16 Nisan 1925’te, Çar III. Boris’in de katılması beklenen bir cenaze töreni sırasında, Bulgar Komünist Partisi’ne bağlı askeri bir kanat katedralin ana kubbesini patlatmış. Çar suikasttan şans eseri kurtulmuş, ancak patlamada aralarında çok sayıda üst düzey askeri ve siyasi figürün de bulunduğu 150’den fazla kişi hayatını kaybetmiş. Patlamada büyük oranda yıkılan katedral, sonraki yıllarda aslına sadık kalınarak fakat daha büyük bir kubbe ve modern dokunuşlarla yeniden inşa edilmiş ve 1933 yılında bugünkü görünümünü almış.

Metro alt geçitlerinden ve pasaj bağlantılarından çıkınca, antik Roma kalıntılarının hemen arkasında, Cumhurbaşkanlığı binasının iç avlusunda sizi başka bir tarihi bina karşılayacak: Burasının adı Sveti Georgi Rotondası.

4. yüzyıldan kalma bu yapının Roma döneminde ilk inşa edildiğinde bir kilise değil; yuvarlak (rotunda) mimariye sahip bir kamu binası, hamam kompleksi parçası veya vaftizhane olduğu tahmin ediliyor. Bu tarihi yapı bazı kaynaklarda Sveti Georgi Kilisesi ya da Aziz Georgi Rotundası adıyla da karşınıza çıkabilir. Sofya’nın en eski binası unvanına sahip olan bu yapı, günümüzde hala aktif olarak hizmet veren bir kilise. Biz oradayken mimarlık veya güzel sanatlar öğrencileri tarihi kalıntıların arasında binayla ilgili eskiz çalışmaları yapıyorlardı.

Yine başka bir pasajdan daha geçince Cumhurbaşkanlığı Binası’nın ön tarafına çıktık. Sveti Georgi Rotondası’nı bir avlu gibi çevreleyen o heybetli ve devasa bina, Bulgaristan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Ofisi ve İdari Binası.

Bu bina tek başına inşa edilmemiş, 1950’li yıllarda dönemin komünist rejimi tarafından inşa edilen ve “Largo” adı verilen üç devasa Sosyalist Klasisizm (Stalinist mimari) binasından oluşan kompleksin sol kanadını oluşturuyor.

Kompleksin bu bölümü Cumhurbaşkanlığı Ofisi ile birlikte lüks bir otel (Sofia Balkan Palace) ve Eğitim Bakanlığı gibi idari birimler arasında bölünmüş.

Binanın meydana bakan ana giriş kapısının önünde geleneksel 19. yüzyıl kıyafetleri giymiş (beyaz tüylü kalpaklar ve kırmızı-beyaz üniformalar) Bulgar muhafız askerleri nöbet tutuyorlar. Cumhurbaşkanlığı kapısında her saat başı bu muhafızların gerçekleştirdiği oldukça katı ve estetik bir nöbet değişimi töreni yapılıyormuş ama biz denk gelmedik. Zamanımız kısıtlı olunca tören saatini de beklemedik.

Sofya’nın tam merkezindeki Bağımsızlık Meydanı‘nın (Nezavisimost) etrafını çevreleyen bu ikonik mimari topluluğun adı “Largo”. Largo, kelime anlamıyla geniş bir meydanı ifade ediyor. Bu devasa binaların ortaya çıkmasının elbette ideolojik bir hikayesi var.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki ağır bombardımanların ardından Sofya şehir merkezinde açılan büyük boşluğu değerlendirmek isteyen yeni komünist rejim, 1950’li yıllarda gücünü kalıcı kılmak amacıyla burayı yepyeni bir idari merkez olarak tasarlamış. Güneydoğu Avrupa’daki Sosyalist Klasisizm akımının en pürüzsüz örneklerinden biri olan bu mimari bütünlüğün asıl amacı; sokaktan geçen sıradan bir vatandaşa devletin mutlak gücü karşısında ne kadar “küçük ve aciz” olduğunu hissettirmek.

U şeklinde simetrik olarak yerleştirilmiş üç devasa kütleden ortadaki Ana (Doğu) Blok, eski Bulgar Komünist Partisi Genel Merkezi binası. Meydanın tam merkezinde, 70 metrelik devasa kulesiyle dikkatleri üstüne toplayan bina bugün Bulgaristan Ulusal Meclisi tarafından idari bina olarak kullanılıyor. Eskiden bu binanın tepesinde devasa kırmızı komünist bir yıldız bulunuyormuş. Ancak rejim değişikliği ile yerinden sökülmüş ve yerine Bulgaristan bayrağı çekilmiş.

Bu binanın tam karşısındaki meydanda bulunan büyük Lenin heykeli de kaldırılarak yerine bugün yukarıda fotoğrafını gördüğünüz görkemli Azize Sofya Anıtı yerleştirilmiş. Heykel halk arasında ‘Azize Sofya’ olarak anılsa da, elindeki baykuş ve defne yaprağı gibi semboller yüzünden aslında antik çağın ‘bilgelik tanrıçası’ pagan figürlerini andırıyor. Bu yüzden Bulgar Kilisesi tarafından ilk yapıldığında pek hoş karşılanmamış.

Yukarıdaki fotoğrafta sol tarafta yer alan yapı, komplekse ait Kuzey Bloku olarak inşa edilmiş. Bu anıtsal bölüm günümüzde Bakanlar Kurulu binasına ev sahipliği yaparken, hemen bitişiğinde ise o tarihi devlet mağazası olan TSUM (TZUM) alışveriş merkezi yer alıyor. Alışveriş merkezi” dendiğine bakmayın; günümüzde burası eski ihtişamını yitirmiş durumda. Artık içerisi daha çok ofis alanlarına ve az sayıda lüks butiğe ev sahipliği yapıyor. 2000’li yıllarda yapılan metro çalışmalarıyla meydanın altındaki antik Roma kenti Serdika kalıntıları gün yüzüne çıkarılınca, alanın ortası yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi cam kubbelerle kapatılmış.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz ve Sveti Georgi Rotondası’nı iç avlusunda saklayan, bugün Cumhurbaşkanlığı Ofisi, Eğitim Bakanlığı ve lüks bir otelden oluşan yapı ise mimari kompleksin Güney Bloku‘dur. Largo’nun tam ortasında durduğunuzda; en altta Roma sokaklarını, tam ortada Orta Çağ kiliselerini, yukarı baktığınızda sert komünist blokları ve o binaların içinde çalışan modern Avrupa Birliği üyesi demokratik Bulgaristan kurumlarını bir arada görebilirsiniz. Dünyada bu kadar farklı ideolojik katmanın bu denli iç içe geçtiği çok az meydan vardır.

Sofya’nın o devasa komünist dönem binalarının (Largo) gölgesinde yürürken, adımlarınızın güneşte altın gibi parıldayan, sıra dışı bir zemine bastığını fark edeceksiniz. Yerel halkın “Sarı Tuğlalar” dediği bu yol, sadece bir kaldırım düzenlemesi değil; üzerinde yürüdüğünüz kentin en gizemli, en şöhretli ve bugün yasal olarak koruma altına alınmış en önemli tarihi sembolüdür.

Peki, Sofya’nın tam merkezini kaplayan bu sarı taşların ardındaki sır nedir? Şehirdeki en yaygın efsaneye göre bu taşlar, Bulgar Çarı Ferdinand’a Avusturya-Macaristan hanedanından gelen romantik bir düğün hediyesidir. Resmi kayıtlar ise kenti çamurdan kurtarmak isteyen vizyoner bir belediye başkanının 1907’de Alman bankalarından kredi çekerek yaptırdığı büyük bir Avrupa yatırımı olduğunu söylüyor. Bu taşlar boyalı granit veya beton değildir. Budapeşte yakınlarında çıkan çok nadir bir killi toprağın 1300 derece fırınlarda preslenerek pişirilmesiyle elde edilen özel birer seramik şaheseridir. Kendine has sarı renk boya değil, bu özel toprağın öz rengidir; yani taşı kırsanız bile içi de dışı gibi altın sarısıdır. Bugün Bulgaristan’da köklü, zengin ve şehir merkezinde yaşayan lüks hayatları tanımlamak için hala“Sarı tuğlaların üzerinde doğmuş” deyimi kullanılırmış. Orijinal madenleri ve fabrikaları yüzyıl önce kapandığı için yenisi bulunamayacağından belediye sökülen her bir taşı numaralandırarak gözü gibi koruyormuş.

Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi’nin bulunduğu Güney Bloku binasından yürümeye devam ettiğimiz zaman, hemen karşı tarafta Sofya Ulusal Arkeoloji Müzesi‘ni görüyorsunuz. Burası aslında 1474 yılında Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Mahmut Paşa tarafından yaptırılan ve Osmanlı döneminde ‘Büyük Cami‘ olarak anılan Sofya’nın en eski cami yapısı. Bulgaristan’ın bağımsızlığının ardından kütüphane ve hastane gibi farklı amaçlara hizmet eden bu devasa yapı, 19. yüzyılın sonunda ülkenin ilk resmi müzesi olarak kapılarını açmış. Biz bu seyahatimizde müzeyi gezemedik ama içeride Traklar, Antik Roma ve Bizans dönemlerine ait paha biçilemez eserler sergileniyor. Bir daha Sofya’ya gelirsek, burası mutlaka gezilecekler listemizin başında yer alacak. Zira Sofya’nın tam merkezinde, eski bir Osmanlı camisinin kubbesi altında Vulçitrun Trak Hazinesi’nin altınlarını ve Roma mozaiklerini incelemek, kentin o çok katmanlı, kozmopolit ruhunu hissetmek benzersiz bir deneyim sunacaktır.

Sofya’nın sarı taşlı yollarında yürümeye devam edip kentin en huzurlu köşelerinden biri olan Şehir Bahçesi’ne (City Garden) ulaştığımızda, karşımızda tüm görkemliğiyle Sofya’nın en zarif, en fotojenik binalarından biri belirdi: Ivan Vazov Ulusal Tiyatrosu. Tiyatroya ismi verilen İvan Vazov, Bulgar edebiyatının kurucusu, şairi ve yazarı olarak kabul edilen “Bulgar Edebiyatının Babası” unvanına sahip çok önemli bir figür. 1907 yılında açılan bina, tıpkı sarı taşlar gibi kentin Avrupai çehreye büründüğü o vizyoner dönemin bir parçası olarak kabul ediliyor. Binanın hemen önündeki parkta bulunan çeşmeli havuz biz orada iken halen faaliyete geçmemişti.

Amacımız Aleksandr Nevski Katedrali’ne gitmek ve yol üzerinde bulunan önemli tarihi binaları da kaçırmamak. Tiyatro binasının önünden sol yana doğru Dyakon Ignatiy Caddesi boyunca yürüyünce karşımıza zarif, sarı bir bina çıkacak. Bu tarihi bina Eski Kraliyet Sarayı‘dır. Bina günümüzde iki önemli kuruma ev sahipliği yapıyor: Kurumlardan birisi Ulusal Sanat Galerisi, diğeri ise Ulusal Etnografya Müzesi. Tıpkı Arkeoloji Müzesi gibi, bu bina hikayesinin ardında da Osmanlı dönemi eseri olma gerçeği var. Burası başlangıçta Osmanlı’nın Sofya’daki yönetim merkezi olan Paşa Konağı idi. Bulgaristan özerklik kazanıp başkentini Sofya’ya taşıyınca, ilk Bulgar Prensi Alexander Battenberg döneminde (1880-1882) bu konak Viyanalı mimarlar tarafından baştan aşağı yenilenerek görkemli bir kraliyet sarayına dönüştürüldü. Bulgaristan’ın çarlık dönemindeki balolarına, kraliyet ailesinin günlük yaşamına ve resmi kabullerine bu odalar tanıklık etti.

Binanın o zarif Viyana Baroku tarzındaki pencerelerine bakarken, tarihin en asil ve gururlu gecelerinden birini hayal etmeden geçemiyoruz. Takvimler 11 Mayıs 1914’ü gösterdiğinde, bu sarayın balo salonu muazzam bir diplomasi hamlesine sahne olmuş. Sofya’da Askeri Ataşe olarak görev yapan Mustafa Kemal, Çar’ın düzenlediği maskeli baloya İstanbul’dan özel olarak getirttiği görkemli bir yeniçeri kıyafetiyle katılmış. Avrupalı diplomatların şaşkın bakışları arasında gecenin en çok konuşulan ismi olan ve kostüm yarışmasında birincilik kazanan Mustafa Kemal, Osmanlı’nın asaletini bu sarayın duvarları arasında tüm dünyaya bir kez daha ilan etmiş. O muhteşem insanın, o gece taşıdığı kıyafet içindeki halini yukarıda soldaki küçük fotoğrafta görüyorsunuz. Rejimin komünizme geçmesiyle birlikte saray kamulaştırılmış ve halkın ziyaret edebileceği müzelere dönüştürülmüş.

Yolumuz üzerinde sadece dışarıdan fotoğrafladığımız diğer bir mekan ise Sveti Nikolay Mirlikiyski Rus Kilisesi. Yeşil çatısı ve saf altından yapılmış 5 adet soğan kubbesiyle şehrin en masalsı yapılarından birisi. 1914 yılında, Rus diplomatik misyonunun ibadeti için eski bir Osmanlı camisinin yerine inşa edilen bu kilise, 17. yüzyıl Moskova kilise mimarisinin esintilerini taşıyor.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasını sağlayan Rus Çarı II. Aleksandr’ın anısına dikilen ve İntercontinental Oteli’nin ön taraflarında bulunan Kurtarıcı Çar Anıtı‘nı sağ yanımıza alıp yolumuza devam edince karşımıza Aleksandr Nevski Katedrali çıktı. Bu katedralin içini gezdik.

ALEKSANDR NEVSKİ KATEDRALİ

Sofya şehrinin simgesi Aleksandr Nevski Katedrali‘dir. 1882 yılında temeli atılan ve yapımı 1912 yılına kadar süren katedral, Rus mimar tarafından tasarlanmış.

Güneş altında ışıl ışıl parıldayan devasa altın kubbelere bakarken, aslında sadece bir kilisenin önünde değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci Ortodoks mabedinin önünde durduğunuzu aklınıza getirmenizi isterim. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda hayatını kaybeden binlerce askerin anısına inşa edilen bu Neo-Bizans şaheseri, 10 bin kişiyi aynı anda içine alabilecek kadar devasa bir büyüklüğe sahip. İçerideki mistik loşluğu aydınlatan dev şamdanların altında yürürken; İtalyan mermerlerinin, el işi fresklerin ve paha biçilemez ikonaların büyüleyici detayları arasında kayboluyorsunuz.

En yüksek noktası tam 53 metre olan katedralin çan kulesinde 12 adet devasa çan bulunuyormuş. Bu çanların toplam ağırlığı 23 ton ve en büyük olan çanın ağırlığı ise yaklaşık 12 tonmuş. Çanlar çalındığında sesinin 30 kilometre uzaklıktan bile duyulduğu yazılıyor.


Aleksandr Nevski Katedrali’nin hemen yanıbaşına Sofya’nın en eski ikinci kilisesi olan Ayasofya Kilisesi bulunuyor. Geçmişi 6. yüzyıla, yani Bizans İmparatoru I. Justinianus dönemine (İstanbul’daki Ayasofya ile aynı dönemlere) kadar uzanır. Zamanında şehrin en görkemli yapısı olduğu için, 14. yüzyılda şehre “Sofya” (Bilgelik) adının verilmesine bu kilise vesile olmuş. Yani şehrin isim babası olan bu bina olmasaydı, şehrin adı hala Roma dönemindeki gibi Serdika kalabilirdi.

AYASOFYA KİLİSESİ

16. yüzyılda Osmanlılar şehri fethettikten sonra burayı camiye dönüştürmüşler ve adı “Siyavuş Paşa Camisi” olmuş. Ancak 19. yüzyıldaki büyük depremlerde minaresi yıkılınca ve bu sırada içerideki bazı görevliler hayatını kaybedince halk arasında uğursuz sayılmış, cami olarak kullanımı terk edilmiş ve bir süre depo/itfaiye kulesi olarak kullanılmış. Sonra yeniden kiliseye dönüştürülmüş.

Bu gezilerden sonra iyice acıktığımızı fark edince zorunlu yemek molası verdik. Herkes bir yere dağıldı. Biz yakındaki bir hamburgerciyi tercih ettik. Hamburger sonrası yakınlarda bulunan Jimmy’s’de yediğimiz tatlı ve dondurma ise nefisti. Esas yorgunluğumuzu buradaki tatlı ve kahve molamızda attık. Mekanın karşısında Doktorlar Parkı diye bir de park var. Tüm bu mekanlar Şipka Sokağı’nda bulunuyor.

Sofya sokaklarında gezmeye devam ederken, bizi esas bekleyen muazzam sürpriz Krakra Sokağı’nın sonuna varınca karşımıza çıktı: Sărmadžiev (Sarmaciyev) Konağı. Aslında burası Sofya’da mutlaka görmek istediğim yerlerin başında geliyordu; fakat hiçbir harita araması yapmadan “pat” diye bu konağın önüne çıkmak beni çok mutlu etti.

Sofya’nın en prestijli caddelerinden biri olan Çar Osvoboditel Bulvarı üzerinde yer alan Sarmacıyev Konağı şehrin mimari mücevherlerinden birisi. Bina, 1903 yılında ünlü Bulgar hukukçu, diplomat ve finansör Haralampi Sărmadžiev tarafından kendisi, eşi ve beş çocuğu için özel bir konut olarak yaptırılmış. Ne yazık ki Sărmadžiev bu muhteşem evde çok uzun süre yaşayamamış, taşındıktan birkaç yıl sonra, 1908’de genç yaşta hayatını kaybetmiş. Benim burada konu etmeye çalıştığım kısım tabii ki bu talihsiz Bulgar hukukçu-diplomat değil. Konunun bizi ilgilendiren kısmı yine Mustafa Kemal Atatürk. Sărmadžiev’in vefatından sonra ailesi evi kiraya vermiş.

İşte bu dönemde bina, Türk diplomasisi ve Mustafa Kemal Atatürk için unutulmaz bir mekan haline gelmiş. Osmanlı Yönetimi binayı 1914 yılında kiralayarak elçilik ikametgahı yapmış ve Sofya’ya Askeri Ataşe olarak atanan Mustafa Kemal Atatürk, bu binanın birinci katındaki odada çalışmış. Günümüzde de bu oda, Atatürk’ün anısını yaşatmak adına aslına uygun olarak döşenmiş bir “Atatürk Anı Odası” olarak korunuyormuş. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bizzat çalıştığı ve çok sevdiği bu binayı 1916 yılında satın almış. O tarihten beri bina Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliği Rezidansı olarak hizmet veriyor.

AZİZ KİRİL VE METODİY MİLLİ KÜTÜPHANESİ

Buluşma saatimiz yaklaştıkça adımlarımızı hızlandırıp buluşma yerimize doğru yönlendik. Sofya bir gün gezme ile asla bitecek bir yer değilmiş. Bunu yaşayarak öğreniyoruz. Yürüyüş sırasında önce Aziz Kiril ve Metodiy Milli Kütüphanesi önünden geçtik. Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasının hemen ardından, 1878 yılında kurulmuş. Bu yönüyle modern Bulgaristan’ın en eski kültür kurumu olarak kabul ediliyor. Kütüphane, Slav alfabesini (Kiril alfabesi) geliştiren ve Slav dünyasında “Kutsal Aydınlatıcılar” olarak kabul edilen Aziz Kiril ve Metodiy kardeşlerin adını taşıyor. Zaten binanın hemen önünde bu iki kardeşin ikonik, devasa bir heykeli bulunuyor. Bu yazıyı hazırlarken çok trajikomik bir bilgiye de rastladım. Sizlerle paylaşayım; 1931 yılında Türkiye’deki Maliye Arşivi’nde bulunan tonlarca Osmanlı belgesi, “hurda kağıt” olarak vagonlarla Bulgaristan’daki bir kağıt fabrikasına satılmış. Bulgar yetkililer trenlerin içindeki malzemelerin paha biçilemez devlet arşivleri olduğunu fark edince trenleri durdurmuş ve bu belgeleri kurtararak bu Millî Kütüphane’ye teslim etmişler. Bu nedenle bu kütüphane Balkanlar ve Osmanlı tarihi çalışan Türk tarihçileri için en önemli uğrak noktalarından biri haline gelmiş.

Milli Kütüphane’den birkaç adım ötede, Sofya’nın entelektüel kalbi olan Sofya Üniversitesi yükseliyor. Ön cephenin o muazzam kavisli mimarisini ve binayı şehre armağan eden Georgiev kardeşlerin anıtsal heykellerini fotoğraflarken, karşınızdaki yapının sadece bir okul değil; küllerinden doğan modern bir ülkenin bilimsel ve estetik gövde gösterisi olduğunu fark ediyorsunuz. Biz bu güzel binanın içine bir göz atmayı ihmal etmedik.

SOFYA ÜNİVERSİTESİ İÇ MEKANI

Artık İstanbul’a dönüş için buluşma ve havalimanına gitme zamanı. Sofya, bir güne ancak bu kadar sığabilirdi. Bu yazıyı yazarken de fark ediyorum ki hiç durmadan yürümüş ve rotamız üzerinde mümkün oldukça çok yeri görmüşüz.

FİLİBE

Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki sadece Sofya değilmiş bizde bu kadar güzel anılar bırakan. Koprivştitsa’nın uyanış dönemini fısıldayan sokakları, Kazanlık’ın mistik vadileri, Lofça’nın doğası, Veliko Tırnovo ve Arbanasi’nin Orta Çağ ihtişamı, Şumnu’nun anıtları, Filibe’nin simetrik evleri ve Arnavut kaldırımları… Tüm bu durakları üst üste koyunca, Balkanlar’ın kalbine ne kadar derin ve bütünsel bir yolculuk yaptığımızı çok daha net görüyorum. Tarihin, dostluğun, vizörümüze takılan o muazzam gün doğumu ve gün batımı ışıklarının peşinde geçen, her anı ilmek ilmek işlenmiş harika bir rota oldu. Gezimizin programını yolladığım firmalar “bu program yapılamaz” demişlerdi ama Easy Bulgaria Travel‘dan sevgili Pavlina ve gezi boyunca rehberliğimizi yapan Beyhan Necip sayesinde program neredeyse firesiz gerçekleşti. Onlara bir defa daha teşekkür etmeyi borç biliyorum. En büyük teşekkürü ise geziyi beraber gerçekleştirdiğimiz gezi dostlarıma yapıyorum. Onların uyumu ve sabrı olmasaydı program daha hafif bile olsaydı yapılamazdı.

Heybemizde asırlık hikayeler, hafızamızda çok katmanlı kültürlerin izleri ve ruhumuzda yeni rotaların heyecanıyla evimize döndük. Bir sonraki yolculukta, yeni coğrafyaları adımlarken tekrar buluşmak dileğiyle…

Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

19.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Sofya-Tur Sonu (1)

Sofya’nın gri bir Doğu Bloğu şehri olduğu algısının ardında, aslında içine daldıkça insanı büyüleyen, Avrupa’nın köklü ve çok katmanlı başkentlerinden biri saklı. İtiraf edeyim ki bu tur rotasını hazırlarken Sofya’ya karşı başlangıçta biraz mesafeliydim. Beni ikna eden ve Sofya’yı listeye ekleten asıl güç, UNESCO mirası Boyana Kilisesi ile zengin koleksiyonuyla ünlü Ulusal Tarih Müzesi’ne duyduğum meraktı. Bu temkinli adımlarla Sofya’ya sadece bir gece ve bir gün ayırma hatasına düştük; oysa şehir daha ilk saatlerinde ezberimizi bozdu. Burası kesinlikle aceleye getirilmeden, sindire sindire gezilmeyi hak ediyormuş. Burgaz, Nesebar ve Varna gibi kıyı şehirlerini bir sonraki o kısa sahil seferine saklamıştım. Kim bilir, belki ileride bu eksik kalanları Veliko Tırnovo, Sofya ve Vidin ile harmanlayıp, bambaşka bir Bulgaristan keşfine çıkarız?

BOYANA KİLİSESİ

Sofya, ilk bakışta kendisini hemen ele vermeyen, gizemini korumayı seven esrarengiz bir şehir. Dışarıdan yansıyan o mesafeli Doğu Bloğu havası, aslında sadece en üstteki ince bir kabuktan ibaret. Bu kabuğu azıcık araladığınızda ise karşınıza 7.000 yıllık devasa bir tarih katmanı, Roma İmparatorlarının hayran kaldığı şifalı termal kaynaklar ve UNESCO tescilli Orta Çağ sanat eserleri çıkıyor. Burayı gezmelisiniz; çünkü Sofya size hem komünizmin devasa beton anıtsallığını hem Avrupa’nın en yeşil başkentlerinden birinin huzurunu hem de balkan sıcaklığını aynı gün içinde sunabiliyor. Tüm bu nedenlerle Sofya, bir günden çok daha fazlasını vaat eden sürprizli bir keşif rotası.

Günün gezi programına sabah Boyana Kilisesi ve sonrasında Ulusal Tarih Müzesi gezileri ile başlayacağız. Bu geziler sonrasında saat 18:00’e kadar Sofya’da gezebileceğimiz tüm yerleri gezme niyetimiz var.

BOYANA KİLİSESİ BAHÇESİ

Boyana Kilisesi’ne kapıdan bilet alarak girmek mümkün olsa da bu süreç planlarınızı biraz zorlayabilir. Çünkü gün içinde rehberli büyük tur grupları ile bireysel ziyaretçilerin giriş saatleri birbirinden tamamen ayrılmış durumda. Eğer gezinizi bizim gibi bir acente aracılığıyla gerçekleştiriyorsanız, önceden resmi rezervasyon yaptırılarak belirli bir saat diliminde içeri girmeniz sağlanıyor. Örneğin bizim girişimiz için 09:15 – 09:30 aralığı rezerve edilmişti. Kilisenin hassas yapısını korumak adına içeriye her defasında en fazla 9 kişi alınıyor ve içeride sadece 10 dakika kalmanıza izin veriliyor. Bireysel gezginler ve 5 kişiden az küçük gruplar için günün geri kalanındaki saat dilimleri ayrılmış durumda. Ancak biletinizi oraya gittiğinizde gişeden alacağınız için, yoğunluğa bağlı olarak size çok sonrasına randevu verilebiliyor. Kalabalık günlerde bu bekleme süresi maalesef 1,5 – 2 saati bulabiliyormuş. Son olarak, kilise içinde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Yazıda paylaştığım muazzam fresk görsellerini, sizler için açık kaynaklardan derledim.

Kilise, Vitoşa Dağı eteklerinde ve kaldığımız otelden 9 km kadar dışarıda. Grubumuzla bize ayrılan saatten önce Boyana Kilisesi’nde olduk. Hatta müze açılışını biz yaptık diyebilirim. Hava yağmurlu. Sofya’ya yağmurla geldik, yağmurla gidiyoruz.

Ana kapıdan geçtikten sonra, sizi çok güzel bir bahçenin içinden geçen keyifli bir yürüyüş yolu karşılıyor. Boyana Kilisesi, dışarıdan bakıldığında tuğla ve taş işçiliğiyle yükselen, son derece mütevazı ve küçük bir mahalle kilisesi izlenimi veriyor. Ancak kapısından içeri adım attığınız an, sanat tarihçilerinin burayı neden “Doğu Avrupa’nın Rönesansı” olarak adlandırdığını bizzat deneyimliyorsunuz. Çünkü o dönemdeki alışılagelmiş donuk Orta Çağ figürlerinin aksine, buradaki fresklerde insan yüzleri şaşırtıcı bir gerçekçilikle, duygu ve ifadelerle canlanıyor.

Kilise tek bir seferde inşa edilmemiş; yüzyıllar boyunca birbirine eklemlenen üç farklı mimari katmandan oluşmuş. 10. yüzyılın sonuna tarihlenen doğu bölümü, kilisenin en eski kısmı. Küçük, tek apsisli ve haç planlı yapısıyla klasik bir Erken Orta Çağ mimarisi sunuyor. Kilisenin asıl ününü kazandıran ve adeta bir şaheser kabul edilen orta bölümü ise 13. yüzyıla ait. İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde, bölgenin valisi olan Sebastokrator Kaloyan ve eşi Desislava’nın bağışlarıyla, mevcut doğu bölümüne iki katlı bu yeni alan eklenmiş. Kilisenin batı bölümü ise 19. yüzyıla, yani Bulgar uyanış dönemine tarihleniyor; yerel halkın bağışlarıyla genişletilen yapının en son ve en modern parçası.

Boyana Kilisesi’ni dünya çapında bir başyapıt haline getiren şey, 1259 yılında tamamlanan ve orta bölmeyi süsleyen ikinci katman freskleri. O dönemde Bizans dünyasında ve Doğu Avrupa’da hakim olan sanat anlayışı, insan figürlerini tamamen ruhsuz, donuk, iki boyutlu ve ifadesiz çizmeyi emrediyordu. Ancak “Boyana Ustası” olarak bilinen anonim ressam (ve ekibi), bu kalıpları tamamen yıktı. İtalya’da Giotto’nun Rönesans’ın temellerini atan freskleri yapmasından onlarca yıl önce, Boyana Ustası figürlere üç boyutlu derinlik, gerçekçi anatomik oranlar ve psikolojik ifadeler kazandırdı. Kilisedeki azizlerin ve İsa tasvirlerinin yüzlerine baktığınızda canlılık, hüzün ve şefkat gibi saf insan duygularını okuyabilirsiniz.

Kilise duvarlarında, burayı fonlayan Vali Kaloyan ve eşi Desislava ile dönemin Bulgar Çarı Konstantin Tih ve Çariçe İrina’nın birebir portreleri yer alıyor. Bu portreler, 13. yüzyıl saray kıyafetlerini, kumaş dokularını ve dönemin gerçek insan yüzlerini günümüze taşıyan en eski ve değerli görsellerdir.

Bağışçıların portreleri yanı sıra Bulgar azizi Rilalı İvan’ın bilinen ilk resmi de bu duvarlarda yer alıyor. Koruyucu aziz Aziz Nikolaos‘a adanmış günlük hayattan sahneler de var. İkinci kattaki “Aziz Panteleimon” şapelindeki freskler aynı döneme ait, ancak üslup bakımından farklılık gösteriyor. “Müjde”, “Havarilerin Komünyonu”, “Çarmıha Gerilme”, “Diriliş” ve Aziz Panteleimon’un hayatından sahnelerin bazı bölümleri duvarlara resmedilmiş.

Boyana Kilisesine biz iki grup halinde girdik. İçeride bir rehber ve arkada sizi gözleyen görevli dahil iki kişi sizlere eşlik ediyor. Sizlerle bir bağlantı paylaşacağım. Çok faydalanacak ve kilise içini sanal ortamda gezebileceksiniz.

https://historymuseum.org/tours/boyanska/BOYANSKA.html

Kilisenin arka tarafına doğru bir mezar göreceksiniz. Bu mezar Bulgaristan Kralı (Çarı) I. Ferdinand’ın ikinci eşine ait. Kendisinin Boyana Kilisesi bahçesinde mezarının bulunmasının sıradan bir kraliyet defin yerinden çok daha derin bir anlamı var.

20. yüzyılın başlarında, Boyana köyünün sakinleri mevcut kiliseyi küçük ve yetersiz buldukları için yıkıp yerine daha büyük bir kilise yapmak isterler. Ancak Çariçe Eleonora, kilisenin tarihi ve sanatsal değerini fark ederek yıkıma bizzat karşı çıkar. Köylülere yeni bir kilise yapmaları için kendi bütçesinden başka bir arazi bağışlar ve Boyana Kilisesi’nin günümüze kadar yıkılmadan, orijinal haliyle ulaşmasını sağlar. Öldükten sonra da vasiyeti üzerine bu kilisenin bahçesine gömülür.

Bahçeyi gezerken göreceğiniz ve bahçenin en dikkat çekici unsurlarından olan Kuzey Amerika sekoya ağaçları Çar I. Ferdinand tarafından o dönem diktirilmiş.

Sofya Ulusal Tarih Müzesi, sadece barındırdığı muazzam koleksiyonla değil, içine yerleştiği sıra dışı bina ve konumla da Balkanlar’ın en etkileyici kültür duraklarından birisi. Burası, Bulgaristan’ın son komünist diktatörü Todor Jivkov’un eski resmi başkanlık konutu. Rejimin adı komünizm de olsa, sosyalizm de olsa, başkanlık sistemi de olsa itibardan tasarruf olmuyor! Vatandaştan ise fedakarlık istenir ve onun için hayatı idame ettirecek şartlar yeterlidir…

1970’lerin sonlarında inşa edilen bina, dönemin Sovyet bloklarında güç ve ihtişamı simgeleyen Brütalist mimari tarzının en anıtsal örneklerinden birisi kabul ediliyor. Dışarıdan bakıldığında devasa beton bloklar ve keskin geometrik hatlar göze çarpıyor.

İçeri girdiğinizde ise sizi devasa mermer merdivenler, yüksek tavanlar, ahşap oymalar, dev avizeler ve komünist elitlerin lüksünü yansıtan geniş pencereler karşılıyor. Konutun yeri de tesadüfen seçilmemiş. Şehrin gürültüsünden uzak, Vitoşa Dağı’nın hemen eteklerinde yer alıyor. Müze salonlarında yürürken, dev pencerelerden içeri süzülen Vitoşa Dağı’nın o heybetli ve yeşil manzarası, sergilenen binlerce yıllık eserlere harika bir fon oluşturuyor. 1973’te kurulan Ulusal Tarih Müzesi, aslında daha önce Sofya Adalet Sarayı’ndaydı. Ancak 2000 yılında alınan kararla, komünist geçmişin bu en sembolik yapısı, tüm Bulgaristan tarihinin sergilendiği bir hafıza merkezine dönüştürülmüş.

Müze, 650.000’den fazla esere ev sahipliği yaparak Bulgaristan’ın en büyük müzesi unvanını elinde tutuyor. Ancak alan o kadar devasa olmasına rağmen, bu zenginliğin sadece %10’luk bir kısmı ana salonlarda sergilenebiliyor. Sergi, kronolojik olarak 5 ana salona ve dönemsel temalara ayrılmış durumda;

Müzenin şüphesiz en büyüleyici kısmı, M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen ve dünyaca ünlü olan Panagyurişte Trak Altın Hazinesi‘dir. Trak krallarına ait olan bu som altın ritonlar (içki kapları), amforalar ve göğüslükler, antik dünyadaki işçiliğin ne kadar kusursuz olduğunu kanıtlar nitelikte. Bunun yanı sıra Valçitran ve Rogozen hazineleri de burada sergileniyor.

Bir başka salonda 7. ve 14. yüzyıllar arasındaki Birinci ve İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemlerine ait zengin takılar, madeni paralar, kilise ikonaları ve savaş aletleri sergileniyor. Tam bu noktada hemen yakınındaki Boyana Kilisesi ile bağ kurmak çok kolaylaşıyor.

1396-1878 yılları arasındaki Osmanlı Dönemi ve Bulgar Uyanışı dönemlerini kapsayan salonda, bağımsızlık mücadelesi, kilise uyanışı ve o dönemin geleneksel kıyafetleri, zanaat ürünleri yer alıyor. Hatta o dönemki bir uyanış okulunun (Rönesans okulu) canlandırması da müzede mevcut.

Bir başka salonda ise 1878 sonrası Üçüncü Bulgar Krallığı ve Yakın Tarihe ait eserler var. Modern Bulgaristan’ın kuruluş belgeleri, Bulgaristan’ın ilk anayasası ve bağımsızlık kararnamesi gibi çok önemli siyasi belgeler de bu salonda koruma altında.

Müzenin önündeki devasa yeşil bahçede ise Roma, Bizans ve Grek dönemlerine ait antik taş sütunlar, lahitler ve taş anıtlar sergileniyor.

Müzenin özellikle Trak Hazineleri bölümü çok zengin ve çok önemli eserleri barındırıyor. Biz de en çok vakti buraya ayırdık.

Gezimizde İvraca ve Rusçuk’da olduğu gibi Bölgesel Tarih Müzelerini de gezmeye çalıştık. Ama olur da bunları gezme şansınız yoksa Sofya’da ki Ulusal Tarih Müzesini gezmeyi asla ihmal etmeyin. Biz 3 saate yakın zamanı buraya ayırdığımız halde, en azından bana, yaptığımız müze gezisi yetmedi.

Sofya’ya ait bu yazı bölümü kaçınılmaz şekilde fotoğraflarla dolu oldu. En iyisi Sofya gezimizin kalan kısmını ayrı bir bölüm olarak anlatayım. Orada da çok güzel fotoğraflar olacak.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

18.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 557 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 399.840 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Eylül 2026
    P S Ç P C C P
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    282930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız