Balkan coğrafyasında her viraj, arkasında başka bir çağın kapısını saklar. Bunun en güzel kanıtlarından bir tanesi Kazanlık. Yaklaşık 60.000 nüfuslu bu kompakt şehir; pembe gül tarlalarının estetiğini, UNESCO mirası antik mezarların gizemini ve Şipka Geçidi’nin heybetli gölgesini tek bir coğrafyada buluşturuyor. Şehrin doğaya ve arkeolojiye saygı duruşu niteliğindeki gül tarlalarını ve Trak kalıntılarını deneyimledikten sonra, şimdi rotamızı ülkenini yukarısına doğru çeviriyoruz. Kahvaltının ardından, Balkan Dağları’nın en stratejik ve en dramatik noktalarından birine; iki ulusun da yakın tarihine yön veren Şipka Geçidi’nin anılarına doğru tırmanışa geçiyoruz.
Belki yine tarihin labirentlerinde kendimi kaybedip mevzuyu biraz uzatacağım… Ama niyetim belli: Şipka Geçidi’nin o keskin virajlarını dönerken, penceremizden akıp giden bu coğrafyayı sadece çıplak gözle seyretmek değil, ardındaki o devasa hafızayı hakkıyla idrak edebilmek. Çünkü biliyorum ki, bu dağları anlamadan, bu hesaplaşmaları bilmeden bugünün Bulgaristan’ını okumak mümkün değil.
RUS ORYOL ALAYI ANITI-ŞİPKA
Şipka Geçidi’nin hem Bulgar ve Ruslar hem de Osmanlı için ayrı bir tarihi önemi var. 93 Harbi sırasında Rusların ani bir baskınla ele geçirdiği Şipka Geçidi’ni geri almak üzere Kazanlık’tan harekete geçen Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu muvaffak olabilseydi; Rusların ikmal hatları kesilecek, Plevne düşmeyecek ve Rus ordusu Balkanlar’ın kuzeyine hapsedilecekti. Şipka geri alınamayınca Plevne düştü, ardından Rus ordusu çığ gibi güneye akarak İstanbul önlerine (Yeşilköy/Ayastefanos) kadar geldi. Bu yüzden Osmanlı için Şipka, Balkanlar’daki 500 yıllık hakimiyetin kaybedilişinin sembolüdür.
ŞİPKA GEÇİDİ’NDE ÖZGÜRLÜK ANITI
Bulgarlar için ise Şipka Geçidi sıradan bir savaş alanı değil; modern Bulgaristan’ın “Çanakkale’si” gibi kabul edilen en büyük ulusal destanın yazıldığı coğrafyadır. Geçitte Rusların silahlandırdığı Bulgar gönüllüler son kurşuna kadar Osmanlı ile savaşmış, kurşun bitince de taş, sopa ne bulurlarsa Osmanlı’ya atarak Ruslar gelene kadar geçitte direnmişlerdir. Bulgarlar bu sayede edilgen bir şekilde “kurtarılmayı bekleyen” bir halk olmadıklarını, kendi kanlarını akıtarak bağımsızlıklarını hak ettiklerini kanıtladıklarını düşünürler. Bu yüzden Şipka Bulgarlara göre, Bulgar milliyetçiliğinin küllerinden doğduğu kutsal bir mekandır. Yani Şipka geçidinde her iki ulusun da yakın tarihini sonsuza dek değiştiren bir trajedi ve kahramanlık hikayesi yatıyor.
Ancak bu dağlarda yükselen taştan abidelerin ardına saklanmış, çok daha girift ve tekinsiz bir siyasi akıl var. 93 Harbi’nin hemen ardından ve 20. yüzyılın başında dikilen anıtların (örneğin Şipka Geçidi’ndeki ünlü Özgürlük Anıtı ve dağın eteğindeki altın kubbeli Şipka Anıt Kilisesi) felsefesi, Rusların Pan-Slavizm ülküsünü ve o meşhur ‘Büyük Kurtarıcı’ mitini toplum hafızasına perçinlemek amacıyla yapılmıştı. Rusya, bu muazzam yapılarla Bulgar halkının bilinçaltına şu mesajı adeta kazımıştır: ‘Siz, buraya akıttığımız Rus kanı sayesinde varsınız; varlığınızı bize borçlusunuz.’
BÜYÜK RUS ANITI
Bulgar halkı ve aydınları için Rusya başlangıçta ‘Dedyado Ivan’ (İvan Dede), yani kendilerini beş asırlık Osmanlı yönetiminden kurtaran fedakar, dindaş ve soydaş bir hamiyetperverdi. Ancak savaşın dumanı çekilir çekilmez, romantizmin yerini soğuk ve emperyalist bir Realpolitik aldı. Rusya’nın asıl amacının özgür ve kendi ayakları üzerinde duran bir Bulgaristan yaratmaktan ziyade, İstanbul’a ve boğazlara uzanan hat üzerinde, Rus Çarı’nın sözünden çıkmayacak uysal bir uydu devlet, bir nevi ‘Tuna Valiliği’ kurmak olduğu anlaşıldı.
Yeni kurulan Bulgar ordusunun başına Rus subaylar getirildi, devletin ilk prensi Alexander von Battenberg üzerinde boğucu bir Rus vesayeti kuruldu.Tabii ki Bulgarlar bu durumdan hızla rahatsız oldular. Bazı milliyetçi liderler “Osmanlı’dan kurtulduk ama şimdi de Rus boyunduruğuna giriyoruz” diyerek Rus karşıtı bir politika bile benimsediler. Kurtarıcı, bir anda ülkenin egemenliğine göz diken bir emperyaliste dönüşmüştü.
Hikaye burada da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Sovyet etkisinde (1944-1989), Bulgaristan’ın dört bir yanına dikilen devasa betonarme anıtların felsefesi çok daha farklıydı. Buzluca’da dağ tepesine kondurulan o uzay gemisi benzeri fütüristik yapı veya şehir meydanlarını işgal eden Sovyet askerlerinin heykelleri, Brütalist mimarinin o ezici karakterini taşır.
Bu devasa beton kütlelerin felsefesinde artık geçmişi anmak yoktur. Buradaki amaç; insanı devasa boyutlarla küçültmek, bireyi ezmek ve rejimin gücü ile SSCB’ye olan mutlak sadakati kutsallaştırmaktır. Amaç hafıza tazelemek değil, geleceği Moskova ekseninde tek tipleştirmekti.
BUZLUCA KOMÜNİST ANITI
Bulgaristan, tarihi boyunca ne Rusya’ya olan o ilk minnet borcunu tamamen inkar edebilmiş ne de onun gölgesinde esir kalmayı kabul edebilmiştir. Ancak bugün, o ‘İvan Dede’ efsanesinin ve Sovyet illüzyonunun tamamen çöktüğü bir çağdayız. Bulgaristan gezimiz boyunca konuştuğumuz Bulgar vatandaşlarında o eski içsel çelişkinin yerini, artık çok daha net, keskin ve tavizsiz bir öfkenin aldığını hissettik.
Bugün Bulgaristan sokaklarında ve politikasında esen rüzgar, geçmişin o prangalarından tamamen kurtulmak üzerine. Yıllarca komünist rejimin ve Rus hegemonyasının birer ‘işgal nişanesi’ gibi şehirlerin en bilinen meydanlarında yükselen Sovyet anıtlarının (tıpkı Sofya’daki meşhur Sovyet Ordusu Anıtı gibi) tek tek sökülmesi, parçalanması veya boyanması tesadüf değil. Bulgar halkı, kendisini yüzyıllarca bir ‘uydu’ olarak gören, uysal kalmadığında ise tehdit eden bu büyük komşunun bıraktığı tüm ideolojik işaretleri haritadan silmek istiyor. Şipka’nın dumanlı zirvesinden aşağıya, ovalara doğru bakarken anlıyorsunuz ki; taşlar yerinden oynuyor, hafıza uyanıyor ve Bulgaristan, tarihinin en büyük hesaplaşmasını bugün o devasa anıtların gölgesini silerek veriyor.
HACI DİMİTAR ANITI-BUZLUCA
Bulgaristan’ın yakın tarih ile hesaplaşması sadece dışarıdan dayatılan Rus hegemonyasıyla sınırlı kalmamalı. Kendi içindeki karanlık sayfalarla da yüzleşmesi gerekiyor. Özellikle komünist diktatör Todor Jivkov döneminde, 1980’lerin ortalarında doruğa ulaşan ve ‘Soya Dönüş Süreci‘ adı verilen asimilasyon politikaları, bu toprakların hafızasında silinmez yaralar açtı. Rejimin, ülkedeki yüz binlerce Türk soydaşımızın isimlerini zorla değiştirmesi, Türkçe konuşmayı, dini ibadetleri ve geleneksel kıyafetleri yasaklaması, uymayanları Belene gibi toplama kamplarına sürgün etmesi Balkan tarihinin en büyük trajedilerindendir. Bu baskılar, 1989 yazında neredeyse 350 binden fazla Türk’ün evini, yurdunu bırakarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldığı büyük bir trajediyle sonuçlandı. Benzer şekilde, toplumsal yapının en kırılgan halkası olan Roman azınlıklar da hem o totaliter dönemde hem de sonrasındaki geçiş süreçlerinde sistematik bir dışlanma, yerinden edilme ve ayrımcılığa maruz kaldılar. Bugün Şipka zirvesindeki mağrur anıtların gölgesinden çıkıp köylere, kasabalara ve insan hikayelerine karıştığınızda, totaliter rejimlerin arkalarında sadece devasa beton kütleler değil, aynı zamanda zorla koparılmış kimlikler ve parçalanmış hayatlar bıraktığını da çok derinden hissediyorsunuz.
Bugün Kazanlık’tan başlayıp Veliko Tırnovo’da noktalayacağımız yoğun bir gezi programımız var. İlk duraklarımız; Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve ardından kısa bir yürüyüş yapacağımız Buzluca olacak. Sonrasında rotamızı masalsı Bozhentsi köyüne çevirecek, Dryanovo’daki kısa bir turun ardından da günü Veliko Tırnovo’da sonlandıracağız.
Rotamızın ilk durağı olan Buzluca’dayız. Burada bir yandan zirvede yükselen o meşhur Buzluca Anıtı’nı uzaktan da olsa fotoğraflayacak, diğer yandan Bulgar ulusal kahraman Hacı Dimitar Anıtı‘na doğru kısa bir yürüyüş yapacağız. Bulgar Sosyal Demokrat Partisi’nin (daha sonra Bulgar Komünist Partisi) doğum yeri kabul edilen bu tarihi tepeye inşa edilen ve zamanında Brütalist mimarinin dünyadaki en ikonik örneği olan Buzluca Anıtı, günümüzde kaderine terk edilmiş devasa bir hayalet yapıyı andırıyor.
Burada Buzluca Anıtı’nı aşağıdan izleme fırsatı sunan ve sık ormanların kalbinden geçen nefis bir yol var. Geçen yıl Hotel Edelweiss’da konaklarken keşfettiğimiz bu gizli rota, otele kadar yaklaşık 2 kilometrelik bir yürüyüş sunuyor. Yukarıdaki fotoğrafta da bizzat şahit olduğunuz gibi buradaki yürüyüşünüz her adımda sizi büyüleyen, doğayla ve anıtın görkemiyle baş başa bırakan masalsı bir manzara eşliğinde oluyor.
Bugün programımız oldukça yoğun olduğundan, yürüyüşümüze aracımızın bizi bıraktığı Meşale Anıtı’ndan başladık. Hacı Dimitar Anıtı’na kadar keyifli bir yürüyüş yapıp anı fotoğraflarımızı çektirdikten sonra, ilk noktaya geri dönerek güne harika bir başlangıç yaptık.
Ardından, yukarıda fotoğrafları ve hikayesiyle genişçe yer verdiğim Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve çevresini gezip rotamızı Bozhentsi Köyü’ne çevirdik.
İyi korunmuş Bulgar Ulusal Rönesans mimarisi ve köklü tarihiyle dikkat çeken Bozhentsi Köyü, bugün bölgenin en popüler seyahat duraklarından biri. Köyün hikayesi, 16. yüzyılda İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun eski başkenti Veliko Tırnovo’nun Osmanlılar tarafından fethine kadar uzanıyor. O dönemde işgalden kaçan başkent sakinleri, dağların en kuytu ve güvenli bölgelerine sığınmışlar.
Efsaneye göre bu sığınmacıların arasında Bozhana adında genç bir asilzade (bolyarka) kadın da varmış; işte köy adını tam da bu kadından alıyor. Bozhana’nın oğullarının ticaretle uğraşmasıyla temelleri atılan bu yerleşim, 18. yüzyılın ortalarına doğru, Bulgar Ulusal Diriliş Dönemi’nde giderek büyüyerek önemli bir ticaret kavşağı haline gelmiş. Bölge halkı özellikle deri, yün, balmumu ve bal üretimiyle ciddi bir zenginliğe ulaşmış.
Bu köklü geçmişi korumak adına Bozhentsi, 1964 yılında resmi olarak “Mimari ve Tarihi Rezerv” alanı ilan edilmiş, 1994 yılında ise UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Bu sıkı koruma statüsü sayesinde köyün o kendine has dokusuna uymayan hiçbir yeni binanın inşasına izin verilmiyor.
BABA RAİNA EV MÜZESİ
Osmanlı dönemi boyunca buraya yerleşenlerin çoğunluğu zengin tüccarlar olduğu için evlerin neredeyse tamamı iki katlı olarak tasarlanmış. Alt katlar ahır ve depo olarak kullanılırken, üst katlar ise yaşam alanı olarak kurgulanmış. Geniş verandaları, devasa taş levhalardan yapılan çatıları, köşe şömineleri ve el emeği tavan ahşap oymaları Bozhentsi mimarisinin en karakteristik özellikleri. Köyün tarih kokan tüm sokaklarında ise sadece Arnavut kaldırımları uzanıyor.
MENGAMA BALMUMU PRESLEME VE TEMİZLEME ATÖLYESİ
Köyün Arnavut kaldırımlı sokaklarında zaman yolculuğuna çıkarken ilk durağımız, 18. yüzyılın ruhunu bugüne taşıyan ve köyün en eski yapılarından biri olan Baba Raina Evi oldu. Geçmişin izlerini sürerek hemen ardından Mengama Atölyesi’ne uğradık; burası, zamanında köyde sayıca daha fazla olan atölyelerden günümüze ulaşabilmiş tek balmumu işleme atölyesi. Bu büyüleyici duraktan sonra ise rotamızı, dönemin en zengin kürk ve yün tüccarlarından birine ait olan, ihtişamıyla göz alan Doncho Popov Müze Evi’ne çevirdik.
Öğle yemeğini köyde Retro Meyhana’da yedik. Menümüz klasik olarak çorba ve salatadan oluşan menüydü. Lezzeti iyiydi ancak yürüyüş öncesinde aceleyle sipariş verdiğimiz için köy içindeki daha otantik ve güzel mekanları sonradan fark ettik.
BOZHENTSİ KÖYÜ
Günün bir diğer etkileyici durağı, Balkan Dağları’nın kuzey eteklerinde, derin vadilerin arasına gizlenmiş tarihi Dryanovo (Direnova) kasabasıydı. Doğanın yeşil dokusuyla sarmalanmış bu yerleşim, Bulgaristan’ın mimari hafızasında çok özel bir yere sahip.
Kasabanın en büyük gururu ise 1800 yılında burada doğan, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin dahi mimarı ve heykeltıraşı Usta Kolyo Ficheto. Biz de keşfe, bu büyük ustanın Dryanovska Nehri üzerinde yükselen tarihi taş köprüsüyle başlamak istedik.
DYRANOVO’DA KOLYO FİCHETO HEYKELİ
Ancak doğanın bize bir sürprizi vardı: Biz Sofya’ya yeni ayak basmışken Balkan Dağları’na düşen aşırı yağışlar Dryanovska Nehri’ni coşturmuş; Dryanovo ve Gabrovo’da ciddi bir sel felaketine yol açmıştı. Ficheto’nun köprüsünü adımlarken bu yıkıcı afetin izlerine çok yakından şahit olduk; nehir yatağını döven azgın sular, asırlık tarihi köprüde bile ufak da olsa yaralar açmayı başarmıştı.
Daha sonra bu usta mimar adına açılan müzeyi gezmeye gittik. Direnova’nın tam merkezinde, dahi ustanın inşa ettiği tarihi köprünün hemen yakınında yer alan Usta Kolyo Ficheto Müzesi, Bulgaristan’ın en etkileyici mimari ve biyografi müzelerinden birisi.
DYRANOVO’DA MÜZENİN DE BULUNDUĞU MEYDAN
Okuma yazması olmamasına rağmen taş ve ahşap mühendisliğinde adeta devrim yaratan Kolyo Ficheto’nun mirasını yaşatan bu müzede onun yaptığı önemli eserler maketleri eşliğinde tanıtılıyor. 1865-1867 yılları arasında Yantra Nehri üzerinde Midhat Paşa’nın isteği üzerine inşa ettiği Byala Köprüsü, Lovec Kapalı Köprüsü, Svistov’daki Kutsal Üçlü Kilisesi Bulgar Ustanın önemli eserlerinden.
Dyranovo’da onun yaptığı köprü dışında Veliko Tırnovo’daki Maymunlu Konak, Ikonomova Evi, Aziz Nikola Kilisesi (Sveti Nikola) gibi eserlerini gezimiz sırasında görme şansı elde ettik.
IKONOMOVA EVİ
Dryanovo’daki meşhur Lafçieva Evi (Lafchieva Kashta), yaygın bir yanılgı olarak Kolyo Fiçeto’ya atfedilse de aslında yine Dryanovo’lu olan bir diğer yerel usta mimar Usta Kolyo Gaydarcıyata tarafından inşa edilmiş.
Yapılış tarihi yaklaşık 1840 yılı olan bu ev, Bulgar Ulusal Canlanma (Rönesans) döneminin sivil mimari anlamında en sıra dışı yapılarından birisi. Yapıyı dünya çapında ve Bulgaristan mimarlık tarihinde benzersiz kılan çok spesifik bir özelliği var ve bu özellik nedeni ile bu evi de gezi programımıza koymuştum.
Üç katlı bu devasa ahşap ve taş konutun en önemli özelliği, inşasında tek bir metal çivi, vida ya da metal kelepçe dahi kullanılmamış olması. Tüm ahşap birleşim yerleri, birbirine geçmeli (kertme ve zıvana) özel marangozluk teknikleriyle ve tamamen ahşap işçiliğiyle çözülmüş. Programı yaparken içimden ‘bu evi dışarıdan görsek yeter’ diyordum; hatta kombine bilet aldığımız için biraz da mecburiyetten gezdik. Ama iyi ki de gezmişiz! Evin içi de harika bir etnografya müzesi haline getirilmiş.
Aslında bina dışarıdan tek bir büyük konak gibi görünse de ortak bir ön cephe ve çatı ile birleştirilmiş iki bağımsız evden (Lafçiev ve Perev ailelerinin evleri) oluşuyor. Dönemin zengin tüccarları bütçeyi optimize etmek için caddeye bakan anıtsal cepheyi ortak yaptırmışlar.
Günün son durağı, merakla beklediğimiz Veliko Tırnovo şehri oldu. Buradaki ilk hedefimiz ise şehrin tartışmasız en görkemli simgesi olan Tsarevets Kalesi’ydi. Kale saat 18:00’e kadar ziyarete açık olsa da vakit iyice daralmıştı. Bu yüzden zaman kaybetmemek adına otele hiç uğramadan, doğrudan kaleye yöneldik ve Veliko Tırnovo keşfimize hızlı bir giriş yaptık.
BALDWİN KULESİ’NDEN TSAREVETS KALESİ GÖRÜNÜMÜ
Yantra Nehri’nin derin kıvrımları arasında, sarp bir tepe üzerinde tüm heybetiyle yükselen Tsarevets Kalesi, sadece askeri bir sığınak değil; Bulgaristan tarihinin en ihtişamlı günlerine ev sahipliği yapmış gerçek bir kraliyet merkezi.
Tepenin geçmişi Trakyalılar ve Romalılara kadar uzansa da, burayı asıl efsaneleştiren dönem 1185–1393 yılları arasındaki İkinci Bulgar İmparatorluğu olmuş. Asen ve Peter kardeşlerin Bizans’a başkaldırısıyla başlayan bu altın çağda, o dönemki adıyla Tarnovgrad başkent ilan edilmiş; Tsarevets ise çarların ve soyluların güç merkezi haline gelmiş. Öyle ki, döneminin seyyahları burayı ihtişamıyla Roma ve Konstantinopolis ile kıyaslıyormuş. Ancak bu göz kamaştırıcı dönem, 1393 yılında Osmanlıların 3 aylık zorlu bir kuşatması sonrası kalenin düşmesi ve yakılmasıyla son bulmuş.
Bugün surların ardına adım attığınızda, aslında devasa bir açık hava müzesinde yürüyorsunuz. Arkeologların titiz çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılan 400’den fazla konut, soylu evi, 22 kilise ve 4 manastırın temelleri, zamanında burada nasıl hummalı bir hayat olduğunun kanıtı. Kalenin tam kalbinde ise etrafı korunaklı surlar ve kulelerle çevrili, yaklaşık 5 bin metrekarelik alanıyla o eski gücün sembolü olan Kraliyet Sarayı yükseliyor.
Kalenin en yüksek noktasında yer alan Patrik Katedrali (Tanrı’nın Göğe Yükselişi Kilisesi) 1981 yılında (Bulgar devletinin 1300. yılı şerefine) aslına uygun dış mimariyle yeniden inşa edilmiş. Ancak içerisi çok sıra dışı; ressam Teofan Sokerov tarafından 1980’lerde yapılan modernist ve dramatik freskler, geleneksel Ortodoks kiliselerinden tamamen farklı olarak Bulgar tarihinin zaferlerini ve trajik çöküş dönemlerini adeta bir grafik roman estetiğiyle anlatıyor. Dini amaçla yeniden kutsanmadığı için günümüzde sadece bir anıt-müze niteliğinde.
Katedralin bulunduğu zirve noktasına çıkmak biraz zahmetli ama Yantra Nehri’nin oluşturduğu kanyonu ve Veliko Tırnovo’nun yamaçlara dizilmiş kırmızı çatılı tarihi evlerini (National Revival dönemi mimarisini) fotoğraflamak için şehirdeki en iyi panoramik fotoğraf alma noktalarından birisi burası. Yani demem o ki üşenmeyin ve merdivenleri çıkarak katedralden manzaranın keyfini çıkartın.
BALDWİN KULESİ
Kalenin güneydoğu ucunda yer alan Baldwin Kulesi (Balduinova Kula), 1205 yılındaki Edirne Savaşı’nda Bulgar Çarı Kaloyan’a esir düşen Latin İmparatoru I. Baldwin’in hapsedildiği ve ölene kadar kaldığı yer olarak biliniyor. Günümüzdeki kule, Cherven Kalesi’ndeki orijinal bir Orta Çağ kulesi model alınarak 1930’da yeniden inşa edilmiş.
Bu güzel kaleden son karelerimizi alıp Veliko Tırnovo merkezine doğru gezimize başladık.
Bulgaristan’ın kuzey merkezinde yer alan ve çevresi ile birlikte 77000 nüfuslu Veliko Tırnovo, derin tarihi kökleri, sarp kanyonlar üzerindeki benzersiz coğrafi yerleşimi ve büyüleyici mimarisiyle ülkenin en özel şehirlerinden birisi kabul ediliyor. Biz de bu şehri çok sevdik. Hatta grup arkadaşlarım burada bir gece daha kalma niyetlerini ifade ettiler.
“Çarların Şehri” olarak anılan bu tarihi merkez, özellikle fotoğraf meraklıları için her köşesinde muazzam ışık oyunları ve dramatik açılar sunan gerçek bir açık hava stüdyosu kabul ediliyor.
Şehir aynı zamanda modern Bulgaristan tarihi için de bir dönüm noktası teşkil ediyor; Osmanlı idaresinden sonra 1879 yılında ilk Bulgar Anayasası (Tırnovo Anayasası) burada kabul edilmiştir.
Şehrin kalbinin attığı eski çarşı, yani Samovodska Charshiya, el sanatları atölyeleri, antikacılar ve davetkar kokular yükselen otantik restoranlarla dopdolu bir yer. Bölgenin en nadide mücevherleri ise efsanevi usta Kolyo Fiçeto’nun imzasını taşıyan ünlü Hadji Nikoli Hanı ve mimari detaylarıyla hayran bırakan Maymunlu Ev. Ancak zamanla yarıştığımız için bu tarihi dokunun hakkını tam olarak veremedik ve rotamızı sadece Maymunlu Ev ile sınırlı tutmak zorunda kaldık. Bu satırları yazarken içimden aynı şeyi mırıldanıyordum: Bu şehre kesinlikle çok daha fazla zaman ayırmak gerekiyormuş!
Bu kısa yürüyüş sonrası Gurko Caddesi üzerindeki otelimize geldik. Otelimiz Hotel Gurko bizim Bulgaristan gezimizde konakladığımız en güzel oteldi. Odalardan nefis bir Yantra Nehri manzarası vardı. Otel şehrin en karakteristik ve tarihi sokaklarından biri olan General Gurko Caddesi üzerinde yer aldığı için ismini de doğrudan buradan alıyor.
Neyse ki ertesi sabah erkenden yollara düşüp bu büyüleyici şehri biraz daha adımlama şansım oldu; ama onun hikayesini de yarına saklayalım artık.
Bakmayın siz böyle keyifle okunduğuna; bu gezi yazısı işleri perde arkasında her defasında tatlı bir yorgunluğa dönüşüyor. Doğru bilgiye ulaşmak için kaynakları taramak, yüzlerce fotoğraf arasından o en doğru kareyi seçmek derken, her yazı ciddi bir zaman ve emek istiyor.
Peki, günün sonunda size kalan ne? Sadece keyifle okumak ve eğer ruhunuza dokunduysa diğer seyahat meraklılarıyla paylaşmak…
Bir gezi planlayıcısının en büyük lüksü nedir bilir misiniz? Harita üzerinde ince ince işlediği zorlu bir rotanın, zamanla yarışan yoğun bir programın, yol arkadaşlarının muazzam disipliniyle adım adım gerçeğe dönüşmesidir. Filibe’nin o büyüleyici atmosferine veda ederken, ekibimin mükemmel zamanlaması sayesinde güzel bir günlük planla kuzeye doğru direksiyonu kırdık. Önümüzde; iki dev dağ sırasının kalbine doğru uzanan, tarihe pencereler açan ve kokusuyla büyüleyen yaklaşık 200 kilometrelik nefis bir rota var. İstikametimiz; Sredna Gora’nın zirvelerini takip ederek, Koca Balkan Dağları’nın eteklerindeki Kazanlık.
Önce Sredna Gora (Orta Dağ) Dağları’nın zirvesine tırmanıp ulusal bir sit alanı olan rengarenk Koprivştitsa’yı soluyacağız; ardından Koca Balkan’ın eteklerinden Karlıova (Karlovo) ve Kazanlık’a uzanan görsel bir şölene imza atacağız. Gün başından, gün sonuna yolculuğumuz 200 km’yi bulacak. Hazırsanız, dağların arkasındaki o tarihi yolculuk başlıyor!
KOPRİVŞTİTSA DA ÖZGÜRLÜK MEYDANI’NDAKİ TARİHİ EVLER
Önce sizlere bu saklı coğrafyayı, Koprivştitsa’yı seyahat programımıza neden dahil ettiğimden bahsetmem gerekir. Kasabanın tam olarak ne zaman kurulduğu sis perdesinin arkasında olsa da, işaretler bizi 14. yüzyılın sonlarına, Osmanlıların Bulgar Krallığı’nı fethettiği döneme götürüyor. Osmanlı istilasından kaçan soylular, din adamları ve büyük sürü sahipleri, canlarını ve varlıklarını kurtarmak için Sredna Gora Dağları’nın bu korunaklı, yüksek vadisine sığınmışlar. Bölge ilk başlarda büyük sığır sürülerinin otlatıldığı sulak bir alanmış ve adını da tam bu yeşilliğin ortasında, burada bolca yetişen “ısırgan otu”ndan (Kopriva) almış..
OSLEKOV MÜZE EVİ VE KOPRİVŞTİTSA
Zamanla bu sığınak, çok özel bir yerleşime dönüşmüş. Kasaba halkı Osmanlı ordusuna at bakımı ve maden işleri gibi lojistik destek sağladığı, en önemlisi de kritik dağ geçitlerini koruyan derbentçiler olduğu için padişah fermanlarıyla muazzam imtiyazlar elde etmiş. Öyle ki, kasabadan ağır vergiler alınmadığı gibi, sınırları içine Türklerin yerleşmesi ve hatta ata binerek buralarda gezmesi bile yasaklanmış. İmparatorluk içinde adeta korunaklı bir vaha yaratılmış.
Bu sıra dışı özgürlük ortamı, Koprivştitsa’yı hızla bir ticaret devine dönüştürmüş. Abacılık (yünlü kumaş), terzilik ve kürkçülük hat safhaya ulaşmış. Kasabanın vizyoner tüccarları sınırları aşarak İstanbul, İskenderiye, Kahire ve Edirne’de devasa ticaret kolonileri kurmuşlar. İşte bugün sokaklarında hayranlıkla fotoğrafladığımız, önünde dakikalarca durup mimarisine daldığımız o rengarenk, muazzam konaklar; İstanbul’u ve Avrupa’yı görüp vizyon alan, zenginleşen o Bulgar tüccarların güç gösterisiymiş.
Tabii bu zenginlik, gözü dönmüş haydutların da dikkatinden kaçmamış. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında kasaba, Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıflamasını fırsat bilen Kırcalı eşkıyaları tarafından tam üç kez yakılıp yağmalanmış. Ancak Koprivştitsa’nın inatçı ve zengin elitleri pes etmemiş. Her yangından sonra, küllerinden daha görkemli, daha büyük ve bugün hayranlıkla izlediğimiz o yüksek taş duvarlı, savunmalı korunaklı konakları inşa ederek kasabayı yeniden ayağa kaldırmışlar.
Ancak dürüst olmalıyım; benim bu estetik harikası yeri programa almamın asıl nedeni sadece bu göz alıcı mimarisi değil, dünya tarihinin akışını değiştiren bambaşka bir tarihsel olay. Koprivştitsa’yı Bulgar ulusal tarihinin kalbi yapan şey, meşhur Nisan Ayaklanması’dır. Osmanlı idaresinden tamamen bağımsız bir devlet kurmak isteyen Bulgar devrimciler, 20 Nisan 1876’da tam da bu sokaklarda isyan bayrağını açtılar.
Bulgaristan’ın bağımsızlık sürecini tetikleyen o ilk silah, yolları bir dönem İstanbul’a düşen ve Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi) eğitim alan genç devrimci Todor Kableşkov‘un emri ile bu kasabada patlatıldı. Osmanlı zabtiye memuruna karşı sıkılan o ilk kurşun, bugün üzerinde duracağımız İlk Silah (Atış) Köprüsü’nde (Kalaçev Köprüsü) yankılandı. İşte tam o an, tarihin seyrini değiştirecek sarsıcı bir sahne yaşandı: Kableşkov, vurulan zabtiyenin kanına parmağını batırarak bir kağıdın üzerine haç işareti çizdi. Diğer bölgelerdeki devrimcilere, ‘Burada ilk kurşun atıldı, süreç başladı, siz de hemen harekete geçin!’mesajı veren aşağıdaki o meşhur ‘Kanlı Mektup‘u yazdı. Bu satırlar, sıradan bir askeri emir değil; bir ihtilal kıvılcımını fiilen ateşe veren dramatik bir bildiriydi.
Esasen bir seyahat yazarı olarak savaşların her türlüsüne, geçmişte yaşanmışlarına bile kalben karşıyım. Amacım geçmişi bugünün konforlu dünyasından yargılamak değil; aksine, o dönemin acımasız şartlarını, insanı dehşete düşüren o kırılma anlarını anlamaya çalışmak. İşte tam da bu yüzden, madalyonun sadece tek bir yüzüne bakıp geçemeyiz; unutturulmaya çalışılan o diğer yüzü de görmek zorundayız.
Bu ayaklanma dönemin sert şartlarında Osmanlı tarafından bastırılsa da, Batı medyasının bilinçli algı yönetimiyle Avrupa’da devasa bir infiale dönüştürüldü. Amerikalı muhabir MacGahan gibi isimlerin kaleme aldığı tek taraflı yazılar, arkasına emperyalist güçlerin diplomatik rüzgarını da alarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na (93 Harbi) giden yolu döşedi. Oysa bu topraklarda yaşanan acılar ve zulüm asla tek bir tarafa ait değildi. İsyan dalgasıyla ve ardından gelen savaşlarla birlikte katledilen, yağmalanan, asırlık yurtlarından sökülüp atılan Türk-Müslüman nüfusun çektiği devasa trajediler, basının yanlı kalemiyle tarihin sayfalarından adeta silindi.
Bugün o köprünün üzerinde durup artık azalmış olsa da akan suya bakarken, savaşların geride sadece kazananlar ve kaybedenler değil, kalemi elinde tutanın insafına bırakılmış kurbanlar bıraktığını da görüyorsunuz. Kalemi elinde tutanın hikayeyi kendi istediği gibi yazdığı bu dünyada, geçmişin acılarından nefret değil, ancak barışa dair güçlü bir ders çıkarabiliriz.
İşte dostlar; biz bugün bu daracık Arnavut kaldırımlı sokaklarda sadece estetik bir gezi yapmıyoruz; bir imparatorluğun kaderinin değiştiği, bir devletin ise küllerinden doğduğu o ilk isyanın izini sürüyoruz. Şimdi gelin, bu tarihi sokakları birlikte adımlayalım…
Kasaba merkezinde aracımızdan inip, altından tarihin aktığı o Özgürlük Köprüsü’nden geçerek adımlarımızı 20 Nisan Meydanı‘na yönelttik. Tam meydanın kalbinde bizi Koprivştitsa Anıt Mezarı (Mausoleum-ossuary) karşıladı. Bulgaristan’daki bu anıt mezar yapıları, yalnızca ölülerin değil, ulusun hafızasının da korunduğu taşlaşmış tarih sayfalarıdır.
Koprivştitsa Anıt Mezarı da Bulgaristan seyahatlerinizde sıkça karşınıza çıkacak olan o hüzünlü ‘kematlık’ kültürünün en somut örneklerinden biri. Yukarıya doğru daralan katmanlı yapısı ve masif granit taş bloklarıyla adeta bir kaleyi andıran bu anıtsal kulenin altında, isyancıların kemiklerinin muhafaza edildiği derin bir mahzen (kematlık) yer alıyor; üst katında ise tarihin gölgesinde sessiz bir şapel yükseliyor. Çevresindeki o neşeli, rengarenk konakların ortasında, Bulgarlar için adeta geçmiş zamanı hatırlatan gri ve vakur bir anıt bu. Kasabayı boydan boya kat eden ve kasabanın içindeki irili ufaklı derelerin de bağlandığı nehrin ismi Topolnitza.
Rehberimiz ziyaret edeceğimiz müze evler için biletlerimizi almaya giderken biz bu güzel kasabadan ilk karelerimizi almaya başladık. Aslında ilk olarak Oslekov Evi‘ni ziyaret edecektik. Ama müze görevlisinin evi ziyarete açmayacağı tuttu. İpek tüccarı Oslekov’un siparişi üzerine 1853-1856 yılları arasında inşa edilmiş bu güzel evin normalde bugün ziyarete açık olması gerekiyordu. Burayı gezemeyince Meryem Ana’nın Kabulü Kilisesi’ne (Assumption of the Virgin Mary Church) doğru yürüyüşe geçtik.
Burada amacımız hem güzel bir yolu takip ederek sağlı sollu eski konakları görmek ve hem de kilise içinde bulunan meşhur iki mezarı ziyaret etmek. Kilise avlusunda bulunan mezarlardan bir tanesi Nisan İsyan’nı başlatan Todor Kableshkov‘a ait. Osmanlı ayaklanmayı bastırdıktan sonra kendisini yakalamış ve idam etmiş. Mezarı bu kilise avlusunda bulunuyor.
Diğer mezar ise Bulgar edebiyatının en hüzünlü ve naif sembolist şairlerinden biri olan Dimcho Debelyanov’a (Dimço Debelyanov) ait. Kendisi 1916 yılında, I. Dünya Savaşı sırasında henüz 29 yaşındayken hayatını kaybetmiş. Kendisinden kalanlar Koprivştitsa’daki bu kilisenin bahçesine sonradan taşınmış. Mezarın başında, alçak bir taş eşiğin üzerine oturmuş, başını eline dayamış şekilde uzaklara, yola doğru bakan yaşlı bir kadın heykeli yer alıyor. Dünyaca ünlü bu anıt heykel 1934 yılında yapılmış.
Daha sonra ise Todor Kableshkov‘un müze evini gezdik. Bu ev Koprivştitsa da bulunan 380 tescilli evden bir tanesi.
1845 yılında inşa edilen evin güzelliği, simetrik tasarımından, zarif şeklinden ve yüksek camlı pencerelere sahip geniş ikinci kat salonundan kaynaklanıyor. Tavanları, kapıları ve dolapları ustaca yapılmış ahşap oymalarla kaplı.
Todor Kableşkov bu evde büyüdü. 1876 yılında yakalanarak tutulduğu hapishanede intihar ederek öldü.
Koprivştitsa, sıralanan kemerli taş köprüleriyle de aklınızı çelecek yerlerden biri.
Bu köprülerden biri olan ve bir derenin iki yakasını kavuşturan Kalachev Köprüsü‘nün hikayesi hayli ilginç: Köprü, ününü 20 Nisan 1876’da Georgi Tişekov tarafından buradan açılan tüfek ateşi sonrası bir Osmanlı zaptiyesinin vurulmasından ve böylece (Bulgar) ayaklanmasının ilk kıvılcımının burada çakılmasından alıyor.
Koprivştitsa’nın taş döşeli sokaklarını adımlarken, karşımıza çıkan müze evlerin neredeyse tamamında ihtilalin, bağımsızlık mücadelesinin ve devrimci isimlerin izini süreriz. Ancak bu kuralı bozan, bizi devrimin barut kokan atmosferinden alıp 19. yüzyılın zengin bir Bulgar tüccarının rafine dünyasına götüren çok özel bir yapı var: Lyutov Evi.
LYUTOV MÜZE EVİ
Burası Kableshkov veya Benkovski evleri gibi ihtilalin fitilinin ateşlendiği bir karargah değil; Bulgar Ulusal Uyanış Dönemi’nin (Bulgar Revival) sivil mimarisini, estetik anlayışını ve burjuva yaşam tarzını en görkemli haliyle günümüze taşıyan bir zaman kapsülü.
1854 yılında inşa edilen bu konak, Osmanlı dönemi Balkan yaşantısının geleneksel sıcaklığı ile o dönem yüzünü batıya dönmüş zenginlerin Avrupai zevklerinin büyüleyici bir karışımı. İçeriye adım attığınızda gözünüzü alamayacağınız duvar süslemeleri (alafranga freskler), Viyana’dan özel olarak getirtilmiş dönem mobilyaları ve bu elit dekorasyonu tamamlayan yerel dokumalar, evin sahibi olan ailenin vizyonunu gözler önüne seriyor.
Zemin katta bizi kasabanın asırlık el emeği, ‘plasti’ adı verilen kalın keçe örtüler karşılıyor. Koprivştitsa’nın o meşhur, dondurucu kış soğuklarında evleri sıcacık tutan bu saf yün yaygılar, o dönemde hem yatakları ısıtır hem de taş zeminlere serilerek evlerie sıcak yuva hissi katarmış. Dokunduğunuzda, bölgenin geleneksel zanaatının o sert ama samimi dokusunu avuçlarınızda hissediyorsunuz.
Lyuben Karavelov Evi ziyaretimiz Koprivştitsa’da yaptığımız son müze ev ziyaretiydi. Bahçe kapısından içeri adım attığınızda sizi tek bir bina değil, zamana meydan okuyan üç farklı yapıdan oluşan geniş bir avlu karşılıyor. Burası, kasabanın zengin esnaflarından olan Karavelov ailesinin yaşam alanının ötesinde, Bulgaristan’ın kaderini değiştiren iki kardeşin, yazar/devrimci Lyuben ile şair/siyasetçi Petko Karavelov’un büyüdüğü ev.
Kompleksin en yaşlısı, 1810 yılında inşa edilmiş olan ahşap kışlık ev. Kapıdan içeri girdiğinizde burnunuza çalınan o eski ahşap kokusu, sizi doğrudan 19. yüzyılın başlarına ışınlıyor.
1835 tarihli yazlık ev hemen yan tarafta bulunuyor. Ailenin ekonomik gücünün ve uyanış dönemi mimarisinin gelişimini gösteren daha büyük, asimetrik planlı bir mimariye sahip.
İçeride Lyuben Karavelov’un kişisel eşyaları, dönemin mobilyaları ve ailenin günlük yaşam kalitesini yansıtan detaylar sergileniyor. Duvardaki saatler, orijinal fotoğraflar ve el yazmaları arasında gezinirken, bir devrimcinin zihninin hangi atmosferde şekillendiğini çok net görebiliyorsunuz.
Gelelim bu tarihi kompleksin asıl sürprizine… Bahçedeki mütevazı hizmet binasının kapısından adım attığınızda, Bulgar uyanış tarihinin seyrini değiştiren o sessiz kahramanla göz göze geliyorsunuz: Karavelov’un özgürlük fikirlerini kurşun harflerle ölümsüzleştirdiği orijinal matbaa makinesi.
Koprivştitsa’da attığınız her adım sizi başka bir Bulgar Ulusal kahramanı hikayesine çıkarıyor. Şimdi rotamız, kasabanın üzerine bir kartal yuvası gibi tüneyen o yüksek tepe… Karşımızda, gerçek adıyla Gavril Hlatev, tarihteki efsanevi adıyla Georgi Benkovski’nin devasa anıtı duruyor. Nisan Ayaklanması’nda kurduğu ‘Uçan Müfreze’ adlı süvari birliğiyle isyanın ateşini köy köy taşımış bu gözü pek lider, bir ihbar sonucu pusuya düşürülerek öldürülmüş. Benkovski’nin evi de yakınlarda bulunuyor.
BENKOVSKİ ANITINA GİDEN MERDİVENLER
1976 yapımı bu anıt; Benkovski’yi atının sırtında, bir ulusun özgürlük hayaline doğru dörtnala koşarken tasvir ediyor.
Heykelin yanına varıp arkanızı döndüğünüzde ise nefesiniz kesiliyor: Aşağıda, yeşilliklerin arasına serpilmiş o karakteristik mavi-kırmızı evleriyle Koprivştitsa manzarası, ayaklarınızın altında tüm ihtişamıyla uzanıyor. Benkovski’ye boşverseniz bile sadece bu manzara için bile bu merdivenler çıkılır.
Bu tepeden aldığımız son Koprivştitsa karelerinin ardından, Karlovo’ya (Karlıova) doğru yola koyulduk. Burada hem kısa bir keşif turu yapacak hem de öğle yemeğimizi ‘Once Upon a Time’ adlı o sevimli mekanda yiyeceğiz.
Bulgaristan yolculuğumuz boyunca öğle menümüz artık bir klasik haline geldi: Tavuk, et veya serinletici bir tarator çorbasından biri, yanına mutlaka bol peynirli bir şopska salatası ve fırından yeni çıkmış sıcak ekmek… Fakat bir parantez açmam gerek; burada içtiğimiz o tavuk çorbası tam anlamıyla bir efsaneydi.
Karlovo; tıpkı komşusu Kazanlık gibi, Bulgaristan’ın o efsanevi Güller Vadisi’nin kalbinde yer alıyor. Kuzeyde Stara Planina (Koca Balkan Dağları) ile güneyde Sredna Gora Dağları arasında bir dantel gibi uzanan bu büyüleyici ova, yaklaşık 1400 km2‘lik devasa bir yeşil yatak. Vadinin tüm dünyada bu denli ün kazanmasının arkasında ise tek bir isim gizli: ‘Damask Gülü’ (Rosa damascena).
Yüzyıllardır bu topraklarda, sabahın ilk ışıklarıyla toplanan gül yapraklarından o mucizevi gül yağı üretiliyor. Öyle ki Bulgaristan, bugün dünya gül yağı üretiminin tartışmasız lideri konumunda. Parfümden kozmetiğe, ilaçtan lüks esanslara kadar uzanan bu endüstride gül yağı adeta ‘sıvı altın’ değerinde. Şöyle bir düşünün; sadece bir kilo gül yağı elde edebilmek için tam 3 ila 4 ton gül yaprağının işlenmesi gerekiyor. Bu muazzam emek, ürünü neden bu kadar kıymetli ve pahalı kıldığını da özetliyor aslında.
Hatırlarsanız, geçen sene bu görkemli festivali yerinde izlemiş ve izlenimlerimi detaylı bir yazıyla sizlerle paylaşmıştım. Bu renkli dünyanın içine girmek isterseniz, o yazımın bağlantısını hemen aşağıya bırakıyorum. Biz bu sene, planımızı festival coşkusundan biraz daha önceki bir tarihe göre yaptık; çünkü amacımız vadiyi, o büyük kalabalıklar akın etmeden önce, en dingin ve en doğal haliyle fotoğraflayabilmekti.
Kazanlık’a doğru ilerlerken, yol kenarında uzanan o pembe büyünün cazibesine dayanamadık ve kendimizi hemen bir gül tarlasına attık. Fotoğraf makinelerimizi hazırlarken ortama yayılan o baş döndürücü, mest edici kokuyu sizlere anlatmam imkansız!
Aslında bildiğim kadarıyla, en kaliteli gül yağı için hasatın gün doğmadan, şafak sökerken yapılması gerekiyor; çünkü güneşin sıcaklığı yapraklardaki o kıymetli yağı uçurmadan önce verim en üst seviyede oluyor. Fakat şansımıza, günün ilerleyen saatlerine rağmen tarlada hala büyük bir titizlikle hasat yapmaya devam eden kadınlar vardı.
Koca Balkan Dağları’nın güney eteklerine sırtını dayamış olan Karlovo, sadece bir tarım ya da gül üretim merkezi değil; 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi’nin en önemli entelektüel ve devrimci kalelerinden biri. Osmanlı döneminde özellikle dokumacılık, bakırcılık ve deri zanaatıyla zenginleşen bu güzel kasaba, mimari dokusunu günümüze kadar korumayı başarmış. Başınızı nereye çevirseniz, o dönemden kalma cumbalı, renkli konakları ve taş döşeli sokakları görüyorsunuz. Kasabanın içinden geçen eski nehir yatakları ve arkada yükselen dik dağ yamacı, fotoğrafçılar için her köşe başında nefis bir fon oluşturuyor.
Karlovo’nun tarihi merkezinde yürürken, gökyüzüne doğru zarifçe yükselen çan kulesiyle sizi büyüleyecek bir yapı karşılayacak: Aziz Nikola Kilisesi (Church of St. Nicholas). 1847 yapımı bu kilise, Bulgar tarihinin en büyük ironilerinden birine ev sahipliği yapıyor: 1858-1861 yılları arasında bu kutsal çatının altında papaz yardımcısı olarak sakin bir hayat süren ve burada din adamlığına kabul edilen genç İnyo (İgnatiy), çok değil birkaç yıl sonra cüppesini çıkarıp silah kuşanacak ve Bulgar Ulusal Uyanışı’nın en radikal, en aranılan devrimci lideri Vasil Levski’ye dönüşecektir. Özgürlük ateşini harlayacak olan ‘Devrimin Havarisi’, ilk manevi vaazlarını aslında bu kilisenin duvarları arasında vermiş.
Kilisede geleneksel Balkan mimarisi ile Barok çizgileri inanılmaz bir zarafetle harmanlamış. Kilisenin dış cephesindeki taş işçiliği, pencerelerin üzerindeki o hafif kavisli kemerler ve yapının simetrisi tam bir görsel şölen sunuyor.
Karlovo’yu Bulgaristan tarihi için asıl kutsal kılan yer ise, ülkenin tartışmasız en büyük ulusal kahramanı olan Vasil Levski’nin burada doğmuş olması. Bulgarların ona verdiği unvanla “Özgürlük Havarisi” olan Levski, Osmanlı yönetimine karşı yürütülen gizli ihtilal ağının baş mimarıydı. Sadece dışarıdan destek beklemek yerine, Bulgaristan topraklarının içerisine sızarak köy köy, kasaba kasaba gezmiş ve Osmanlı yönetimine karşı gizli ihtilal komiteleri ağını kurmuştur. Amacı sadece bağımsızlık kazanmak değil; kurulacak yeni devletin kraliyet yerine her dinden ve milletten (Bulgar, Türk, Yahudi) insanın eşit yaşayacağı demokratik bir “kutsal cumhuriyet” olmasıydı. 1872’nin sonlarında bir yolcu hanında yakalanmış, Sofya’da yargılanarak 1873 yılında idam edilmiş.
Karlovo’da onun müzeye dönüştürülmüş evini gezdik. Müze kompleksine adım attığınızda, Levski’nin doğup büyüdüğü o mütevazı, küçük uyanış evini görüyorsunuz. Alçak tavanlar, yer minderleri ve Levski’nin ailesine ait orijinal eşyalar… İnsan ister istemez düşünüyor; koca bir imparatorluğa meydan okuyan gizli komitelerin, şifreli mektupların ardındaki o devasa fikirler, ne kadar küçük ve mütevazı bir odada filizlenmiş.
Evin hemen yanındaki modern sergi salonunda ise Levski’nin kişisel eşyaları, meşhur tabancası, kılık değiştirmek için kullandığı kıyafetler ve devrimci örgütün haritaları sergileniyor.
VASİL LEVSKİ MÜZESİ
Yola devamla sonunda Kazanlık’a (Kazanlak) vardık. Burası aynı zamanda konaklama yapacağımız da yer. Bizim saat 16:30’dan önce Kazanlık Trak Mezarı‘na giriş için bilet almış olmamız gerekiyor. Çünkü içeriye az sayıda ziyaretçi alınıyor ve saat 17:00’de de bu müze kapanıyor. Neyseki ucu ucuna yetişip biletlerimizi alabildik. Önce bu Trak Mezarı nedir? Bir kısa bilgi vereyim.
KAZANLIK TRAK MEZARI
Kazanlık çevresindeki Krallar Vadisi, yalnızca Bulgaristan’ın değil, tüm Avrupa’nın en etkileyici arkeolojik bölgelerinden biri olarak kabul ediliyor. MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasında yaşamış Trak hükümdarlarına ait onlarca höyük mezarın bulunduğu bu vadi, antik çağın gizemini günümüze taşıyor. İçlerinde en ünlüsü olan ve bizim de bugün gezeceğimiz Kazanlık Trak Mezarı, olağanüstü freskleri sayesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.
Güller Vadisi’nin mis kokulu tarlaları arasında yükselen bu sessiz tepeler, aslında 2.500 yıllık bir krallığın ve unutulmuş hükümdarların hikayelerini saklıyor. Biz geçen sene Kazanlık Trak Mezarı’na aşırı kalabalık nedeni ile girememiştik. Bunun yerine Golyama Kosmatka höyüğüne gitmiştik.
Kazanlık Trak Mezarı ve Golyama Kosmatka dışında Shushmanets ve Ostrusha Kral Mezarları da gezilebiliyor. Tabii ki bunların içinde bence en önemli olanı, Krallar Vadisi dışında kalan ve daha sonra ziyaret edeceğimiz Şumnu yakınlarındaki Sveshtari Kral Mezarı. Hem Kazanlık ve hem de Sveshtari Kral Mezarları’nın her ikisi de UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeler. Sveshtari Mezarı mimarisi ve üç boyutlu taş kabartmalarıyla dikkat çekerken, Kazanlık Trak Mezarı ünlü freskleriyle öne çıkıyor.
Geçen seneki Trak Krallar Vadisi ile ilgili yazımın bağlantısını da aşağıda sizlerle paylaşıyorum. İlginizi çekmeli.
Türkiye’den kendi aracınızla gelecekseniz size Mezek Trak Kral Mezarı ve Aleksandrovo Trak Mezarı ziyaretlerini yapmanızı da önerebilirim. Özellikle Mezek’deki mezar daha az bilinen ama bence günümüze ulaşan ve özgün olması bakımından iyi örneklerden bir tanesi.
Kazanlık Trak Mezarı gezisi sonrası resmi günlük gezi programımızı eksiksiz bitirmenin keyfi ile Kazanlık’taki evimiz olan Hotel Palace’a varıp odalarımıza yerleştik. Çok kısa bir mola sonrası hiç vakit kaybetmeden kendimizi kasabanın sokaklarına attık. Grubumuzun kadınları, haklı olarak, bu toprakların can damarı olan gül yağıyla yapılmış kozmetik ürünlerini incelemeye ve alışveriş yapmaya pek heveslilerdi.
Biz de bir grup gezgin olarak, o sırada Rozarium (Gül) Parkı’nın gölgesindeki kafelerden birine kurulup, günün yorgunluğunu kahve molasıyla attık. Bu arada Kazanlık’a gitme planlarınız varsa size Kazanlık’taki Iskra Bölgesel Tarih Müzesi‘ni ziyaret etmenizi de önerebilirim. Geçen sene ziyaret etme şansı bulmuştuk. Golyama Kosmatka höyüğünden (Kral III. Seuthes’in mezarı) çıkarılan paha biçilemez orijinal altın taç (çelenk), miğfer, dizlikler, altın ve gümüş at koşum takımları ile nadide antik paralar bu müzede sergilenmekte. İşçiliklerindeki zarafet ve detaylar hayranlık uyandırıcıydı.
Akşam yemeği için ise tam hayal ettiğimiz o otantik durağa, Mehana Chiflika‘ya (Çiftlik) rotamızı çevirdik. Taş ve ahşabın sıcaklığıyla bezenmiş bu mekanda, dumanı tüten yöresel lezzetlerin tadını çıkardık. Lezzeti, sıcak atmosferi ve fiyat-performans dengesiyle Kazanlık’a yolu düşen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim, hafızamızda güzel tatlar bırakan nefis bir yer oldu.
KAZANLIK TA MEHANA ÇİFTLİK
Filibe’nin asırlık sokaklarından başlayıp, Koprivştitsa’nın o gururlu ve hüzünlü tarihine dokunduğumuz; Karlovo’nun pembe tarlalarında mest olup, bir insanın kanıyla yazılan o tarihi mektubun köprüsünde barışın kıymetini bir kez daha anladığımız dopdolu, 200 kilometrelik bir günü daha geride bıraktık. Heybemizde yeni fotoğraflar, zihnimizde yepyeni hikayelerle Güller Vadisi’nde geceyi selamlarken, yarın sabah bizi bekleyen yeni keşiflerin heyecanı şimdiden içimizi kaplıyor.
Bazı şehirler vardır; sokaklarına adım atar atmaz sizi sarıp sarmalar ve daha ilk günden “Ben burada yaşarım arkadaş!” dedirtir. 2025 yılında Kazanlık Gül Festivali için çıktığımız o kısa Bulgaristan yolculuğunda, iki günümüzü ayırdığımız Filibe benim için tam da böyle bir şehir oldu; tarihin estetikle birleştiği o taş sokaklara adeta aşık olmuştum. Bu aşk öyle güçlüydü ki, bir yıl aradan sonra bu kez daha kalabalık bir gezgin grubuyla çıktığımız daha kapsamlı Bulgaristan seyahatimizde, rotamıza yine Filibe’yi ekledik ve bu güzel şehirde 2 gece konakladık.
Aslında ilk seyahatimin ardından Filibe’yi baştan başa, en ince ayrıntısına kadar kaleme almıştım. Şimdi aynı şeyleri tekrarlayıp değerli vaktinizi almak istemem. O yüzden, şehrin tarih kokan sokaklarında bol fotoğraf eşliğinde derinlemesine bir keşfe çıkmak isterseniz, sizi öncelikle geçen yıl hazırladığım şu iki rehber yazıma davet edeyim:
Buralara göz attıysanız, gelin şimdi bu harika şehri kalabalık bir dost grubuyla, sindire sindire yeniden yaşayalım.
2019 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilen bu güzel şehir hakkında klasik bilgi olarak şunları paylaşabilirim; Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri olan Filibe (Bulgarca adıyla Plovdiv), hem Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olması hem de barındırdığı zengin kültürel katmanlarla Balkanlar’ın en büyüleyici şehirlerinden birisi. Tarih boyunca Traklar, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar gibi büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan kent, bugün modern bir kültür ve sanat merkezi konumunda.
Meriç Nehri’nin (Maritsa) sularıyla ikiye bölünen ve kadim bir geleneği yaşatırcasına Roma ve İstanbul gibi yedi tepe üzerinde yükselen Filibe, Bulgaristan’ın güneyinde saklı bir tarih hazinesidir. Stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca Doğu ile Batı arasında önemli bir ticaret ve askeri geçiş noktası olmuş. Büyük İskender’in babası II. Filip M.Ö. 342’de şehri fethetmiş ve kendi adından mülhem şehre Philippopolis ismini vermiş. Türkçe “Filibe” ismi de bıradan geliyor.
1371 yılında Osmanlı topraklarına katılan Filibe, yüzyıllar boyunca Balkanlar’ın en önemli ticaret, zanaat ve kültür merkezlerinden biri haline gelmiş. Bu dönemde yoğun bir Türk nüfus barındırmış ve şehir mimarisi tamamen dönüşmüş.
18.-19. yüzyıllar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Bulgar burjuvazisinin, tüccarlarının ve zanaatkarlarının ekonomik olarak çok güçlendiği bir döneme denk gelir. Filibeli zengin tüccarlar; Viyana, İstanbul, İzmir ve Paris gibi dönemin dünya merkezleriyle ticaret yaparak büyük servetler kazanmışlar. Bu ekonomik güç, Filibe’de kendisini mimari bir gövde gösterisiyle dışa vurmuş. Dönemin zenginleri, statülerini ve entelektüel birikimlerini göstermek için adeta birbirleriyle yarışarak Filibe içindeki görkemli konakları inşa ettirmişler.
Bansko’daki evler nasıl savunma amaçlı bir mimari özeliğe sahipseler, Filibe’deki evlerin mimarisi, geleneksel Balkan-Osmanlı sivil mimarisi ile Avrupa’dan (özellikle Fransa ve Avusturya) ithal edilen Barok stilinin harika bir sentezidir. Literatürde buna “Filibe Dağ Evi Tarzı deniyor.
İlk dönem Filibe zengin evleri daha mütevazı ve asimetrikken, geç dönem (19. yüzyıl ortası) evleri tamamen simetriktir. Tam ortada devasa bir kabul salonu (hayat/sofa) yer alır ve odalar bu salonun etrafına simetrik olarak dizilir. O zamanın sokakları dar ve taş döşeli olduğu için, evlerin üst katları sokağa doğru muazzam ahşap konsollarla (eliböğründelerle) çıkma yaparlar. Bu cumbalar hem eve içeride genişlik kazandırır hem de sokağa yukarıdan bakan harika bir estetik sunarlar.
Evlerin en çarpıcı yönü, dış cephe boyalarındaki cesarettir. Canlı sarılar, çivit mavileri, derin kırmızılar ve yeşiller kullanılır. Cepheler ayrıca beyaz boyalı geometrik veya bitkisel süslemelerle (alçı kabartmalarla) bezelidir.
Evlerin içine girdiğinizde sizi büyüleyen ilk şey, her biri birer sanat eseri olan ahşap tavanlardır. Özellikle ahşap oyma güneş motifleri (şemseler) tavanların merkezini süslüyor.
Bu son gezimizde Filibe evlerinin en ihtişamlı, en büyüleyici örnekleri olan Hindliyan Evi, Balabanov Evi, Klianti Evi ve bugün Etnografya Müzesi olarak hizmet veren o muazzam Kuyumcuoğlu Evi‘ni köşe bucak gezdik, her birini harika kadrajlarla fotoğrafladık. Yolunuz Filibe’ye düşerse, bu evleri görmeden şehirden asla ayrılmayın derim. Küçük bir seyahat tüyosu da vereyim: Eğer bu konakları kendi başınıza keşfedecekseniz, tek tek bilet almak yerine çoğuna giriş hakkı tanıyan kombine bilet seçeneğini mutlaka değerlendirin. Ayrıca 60 yaşın üzerindeyseniz ya da emekliyseniz biletlerde çok güzel indirimler uygulanıyor, aklınızda bulunsun!
İlk seyahatimizde zaten Aziz Konstantin ve Elena Kilisesi, o görkemli Roma Tiyatrosu, şehrin kalbindeki Cuma Cami, bohem havasına bayıldığımız Kapana Bölgesi ve Avrupa’nın en uzun yaya caddelerinden biri olan Knyaz Alexander I Caddesi gibi ikonik noktaları adım adım yürümüş, nefis bir panoramik Filibe manzarası için de gün batımında Nebet Tepe’ye tırmanmıştık. Bu defaki gezimizde rehberimiz Beyhan sayesinde ilk Filibe seyahatimizden farklı rotalara da uzandık. Bu yeni keşiflerin başında, şehrin Osmanlı’dan ayrılıp özerkleştiği Doğu Rumeli Vilayeti döneminin mimari mirasını taşıyan ve bugün Arkeoloji Müzesi olarak hizmet veren tarihi bina ile Şahabettin İmaret Camisi geliyordu.
DOĞU RUMELİ VİLAYETİ – ARKEOLOJİ MÜZESİ BİNASI.
Şahabettin İmaret Camisi Filibe şehrinin güneyinde Meriç nehrinin kıyısında yer alıyor. 1444 – 1445 yıllarında II. Murad döneminde Rumeli beylerbeyi Lala Şahin Paşanın oğlu olan Şahabettin Paşa tarafından yaptırılmış.
Bugün ibadete açık değil ve içi harabe halde. Aslında zamanında çok güzel bir camiymiş. Caminin mezarlık bölümünde bir de türbe bulunuyor ve türbede Lala Şahin Paşa bir diğer rivayete göre de Şahabettin Paşa’nın yatığı söyleniyor.
Bu ikinci gelişimde, geçen sefer gözümüzden kaçan muazzam bir hazineyi keşfetme şansımız oldu: Philippopolis Piskoposluk Bazilikası (Büyük Bazilika).
Açıkçası, kapısından içeri girene kadar içeride bu denli kıymetli, bu kadar büyüleyici ve devasa bir mozaik koleksiyonunun sergilendiğinden tamamen habersizdim; tek kelimeyle büyülendim. Meğer Filibe’nin kalbinde ne muazzam bir dünya mirası saklıymış da haberim yokmuş! Tam da bu yüzden, bu yazıda ağırlığı biraz bu muazzam bazilikayı anlatmaya vermekte fayda var. Şehrin diğer tüm ikonik durakları ve detayları ise yukarıda linklerini paylaştığım önceki Gezekalın yazılarımda fazlasıyla mevcut. Gelin şimdi bu büyüleyici mozaik dünyasının kapılarını birlikte aralayalım.
Bir kere burası şu an Bulgaristan’ın en prestijli, en modern ve en interaktif arkeoloji müzesi. M.S. 4. yüzyıla (Erken Hristiyanlık dönemine) tarihlenen bu devasa yapı, Balkanlar’daki en büyük geç antik dönem kiliselerinden birisi.
Müzenin içinde tam 2.000 metrekarelik iki katmanlı taban mozaiği sergileniyormuş. Mozaiklerin geometrik detayları öyle muazzam ki, bakınca adeta üç boyutlu hissi uyandırıyor.
Bu bazilikayı dünya çapında meşhur eden şey, mozaiklerin üzerinde tasvir edilen 100’den fazla benzersiz kuş figürü. Yapılan analizlerde bu kuşların üçte birinin tavus kuşu, papağan veya Afrika kökenli egzotik kuşlar olduğunun ortaya çıkması işin diğer bir ilginç yanı.
Tarihin, mozaiklerin ve o renkli konakların peşinde geçen yoğun günün ardından, kapanışı Filibe’nin kalbi sayılan Çar Simeon Bahçesi‘nde yaptık. Parkın gölgeli yollarında gerçekleştirdiğimiz o tatlı, küçük gezinti, bizim için hem harika bir yorgunluk kahvesi kıvamında oldu hem de bu masalsı şehre harika bir veda yapmış olduk.
Öncelikle bu şehirdeki otel deneyimlerimizi karşılaştırmam gerekirse; geçen yıl konakladığımız Hotel Evmolpia, konumu itibarıyla Eski Şehir’e çok daha yakındı. Bu sene kalabalık grubumuz nedeniyle Family Hotel At Renaissance Square’de kalmak durumunda kaldık ancak burası merkeze biraz daha uzaktı. Kahvaltı konusunda da bu seneki oteelimiz, geçen sene konakladığımız Evmolpia’nın eline su dökemezdi. Özetle, Filibe’de bir otel tercihi yapacak olsam, arzuladığım ve önereceğim yer kesinlikle yine Hotel Evmolpia olur.
Gelelim Filibe’nin damak çatlatan yeme-içme dünyasına… İlk olarak dondurmalarından bahsetmeliyim; buradaki dondurmalar gerçekten bir başka güzel! Size nokta atışı bir isim veremem belki ama altın değerinde bir gezgin tüyosu bırakayım: Sokaklarda yürürken önünde upuzun bir kuyruk gördüğünüz dondurmacı hangisiyse, hemen sıraya girin ve o lezzetin tadını çıkarın; asla pişman olmazsınız.
Öğle molasında rotamızı Kapana’ya çevirip keyifli bir yemek için Paşa Restoran’a konuk olduk; kesinlikle listenize eklemenizi öneririm. Lezzet, fiyat performans ilişkisi iyiydi. Akşam ise şehrin en popüler adreslerinden Hemingway Restaurant’taydık. Burası için küçük ama hayati bir uyarı: Rezervasyonsuz giderseniz kapıda kalmanız neredeyse kesin. Yemeklerinin lezzeti fena değildi ama dürüst olmalıyım; bir gece önce Bansko’da yediğimiz o muazzam akşam yemeği lezzet çıtamızı öyle bir gökyüzüne çıkarmıştı ki, Hemingway’in mutfağı bizi tam anlamıyla mest etmeye yetmedi.
UNESCO Kültür Miras Listesinde yer alan Filibe gezimiz sonrası rotamız Kazanlık’a doğru olacak. Yol üzerinde Koprivshtitsa ve Karlovo’ya da uğrayacağız.
Melnik’ten Bansko’ya ulaşır ulaşmaz bu güzel şehri keşfetmeye çıktık. Bulgaristan’ın güneybatısında, heybetli Pirin Dağları’nın eteklerine kurulan Bansko, birçoğumuzun zihnine “Doğu Avrupa’nın en popüler kış sporları merkezi” olarak kazınmış olabilir.
Ancak bu şehir, çok daha derin bir ruhun, köklü bir Bulgar Rönesansı ya da Ulusal Uyanışı mirasının üzerinde yükseliyor. Çok sık duyacağınız Bulgar Ulusal Uyanışı (veya Bulgar Rönesansı) deyimi ile Bulgarların yaklaşık 500 yıl süren Osmanlı yönetimi altındaki dönemin sonlarında —özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda— yaşadıkları kültürel, dini ve siyasi bilinçlenme dönemini kastettiğimi artık anlamışsınızdır.
Bulgar Rönesansı döneminde, unutulmaya yüz tutmuş olan Bulgarca yeniden canlandırıldı. İlk Bulgarca okullar açıldı, tarih kitapları yazıldı ve halk kendi kökenlerini, eski krallık dönemlerini yeniden hatırlamaya başladı. Bu dönemde yürütülen kararlı mücadeleyle, Bulgar Kilisesi Rum etkisinden sıyrılarak kendi bağımsız yapısını, yani Bulgar Eksarhlığı‘nı kurdu. Bu gelişme, siyasi bağımsızlığa giden yolda atılan ilk resmi adımdı.
Kültürel ve dini bilinçlenmenin doğal bir sonucu olarak, Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurma fikri olgunlaştı. 1876’daki Nisan Ayaklanması ve ardından gelen, bizim için büyük bir felaketin başlangıcı olan 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) ile Bulgaristan bağımsızlığına giden yolu açmış oldu.
Yaklaşık 116 yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu sürecin başlangıcı, 1762 yılında Rahip Paisiy Hilendarski’nin, Aynoroz Manastırı’nda yazdığı ve Bulgar halkına geçmişini, kimliğini, dilini hatırlatan “İstoriya Slavyanobolgarskaya” (Slav-Bulgar Tarihi) adlı eserini tamamladığı yıl olarak kabul edilir. Bu kitap, uyanışın ilk kıvılcımıydı. Dönemin kapanışı ise Osmanlı’nın 93 Harbi’ndeki mağlubiyetiyle sonuçlanan 1878 yılı oldu.
Bansko, bu uyanışın en önemli kalelerinden biriydi. Şehirdeki zengin tüccarlar, kazandıkları paraları Osmanlı’ya karşı birer sığınak ve istihbarat merkezi gibi korunaklı inşa edilen o yüksek taş duvarlı Bansko Evleri’ne ve Bulgar kültürünü yaşatan Kutsal Üçleme Kilisesi’ne (Holy Trinity Church) yatırdılar. Dönemin en büyük uyanış liderleri ve aydınları bu sokaklarda yetişti.
HOLY TRİNİTY KİLİSESİ
Bulgaristan’ın en büyük şehri 1.2 milyonluk nüfusuyla başkent Sofya iken, Bansko 10.000 kişilik nüfusu ile onun yanında minyatür bir şehir gibi kalıyor. Ancak “ekonomik güç, turizm hacmi, küresel bilinirlik ve metrekareye düşen yabancı turist sayısı” söz konusu olduğunda, Bansko ülkede ilk 5’i zorlayacak kadar devasa bir vizyona sahip.
Otelimiz, Kutsal Üçleme Kilisesi’ne ve dolayısıyla Bansko’nun tarihi merkezine sadece 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Bu yakınlık sayesinde, Melnik’ten başlayan yoğun gezi günümüzün sonunda Bansko’ya saat 17:30 gibi varmış olsak da şehrin tarihi dokusunu keşfedecek vakti bulduk. Zaten yarın saat 11:00 kadar da şehri gezmeye devam edeceğiz. Günün tek kötü sürprizi, aniden bastıran kısa süreli ama şiddetli bir sağanak yağmur oldu. Şansımıza, kilisenin bulunduğu meydana yağmura yakalanmadan ulaşmıştık; hemen yakındaki şirin bir kafeye sığınıp, dışarıda sicim gibi yağan yağmuru kahvemizi yudumlayarak keyifle izledik. Yağmur dinince de vakit kaybetmeden kendimizi tarihi Bansko sokaklarına attık.
Yazının bu bölümünde; hem o yağmur sonrası açan ve fotoğraf için harika bir ışık sağlayan atmosferde, hem de ertesi gün Bansko’nun o meşhur dar hatlı trenine binene kadar geçen kısıtlı ama dolu dolu zaman diliminde keşfettiğimiz Bansko’yu anlatacağım.
Öncelikle Kutsal Üçleme Kilisesi’nin bulunduğu, Bansko’da en sevdiğim alanların başında gelen Vazrajdane (Uyanış) Meydanı‘nı anlatmam lazım. Bu meydanda yüzümüzü Kutsal Üçleme Kilisesi’ne döndüğümüzde, kilisenin hemen ardında gökyüzüne uzanan, zirveleri karlı Pirin Dağları tüm heybetiyle bizi selamlıyordu. Kale-manastır tarzı korunaklı mimarisi ve yüksek saat kulesiyle kilisenin asırlık silüeti, arkasındaki karlı tepelerle birleşince ortaya muazzam bir kompozisyon çıkarıyordu.
Meydanı tarif etmeye biraz daha devam edelim… Bu kez kiliseye arkanızı döndüğünüzde, karşınıza devasa bir heykel kompleksi çıkacaktır. Meydandaki o meşhur büyük taş heykel; az önce yukarıda bahsettiğim, uyanışın ilk kıvılcımını yakan Bulgar Ulusal Uyanışı’nın simge ismi Rahip Paisiy Hilendarski’nin (Aziz Paisius) anıtıdır.
AZİZ PASİUS HEYKELİ
Heykelin arkasında, yazdığı o meşhur tarih kitabının (Slav-Bulgar Tarihi) taş tabletler şeklinde tasvir edilmiş devasa sayfaları yer alıyor.
Hemen bu anıtın arkasından başlayan, yeşilliklerin ve havuzların canlandırdığı, kafe ve restoranların sıralandığı geniş yaya alanı ise adını Bansko doğumlu ünlü şair Nikola Vaptsarov‘dan alıyor. Bizim Bansko’da gezeceğimiz birkaç müze evden bir tanesi de burası olacak.
NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI
Bu tarihi meydandan dağa doğru uzanan ve adını o muazzam sıradağlardan alan Pirin Caddesi, taş evleri ve kıvrımlı Arnavut kaldırımlarıyla bizi kendine doğru çekip, sokalkarını keşfetmeye davet ediyordu. Biz de bu davete uyup şehri keşfe başladık.
PİRİN CADDESİ
Bansko’yu keşfetmeye, şehrin en önemli simgesi olan Kutsal Üçleme Kilisesi’nden (Holy Trinity Church) başlayalım. Kilisenin içine girmeden önce dışarıdan şöyle bir bakacak olursanız, Melnik yakınlarındaki Rozhen Manastırı’nda hissettiğiniz duyguyu bu kiliseye bakarken de hissedeceksiniz; sanki karşınızda bir ibadethaneden ziyade, adeta korunaklı küçük bir kale yükseliyor.
HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NİN YÜKSEK VE KALIN DUVARLARI
Kilisenin etrafını çevreleyen taş duvarlar tam 1,1 metre kalınlığında. Duvarlara dikkatli gözlerle baktığınızda göreceğiniz o küçük mazgal (atış) delikleri ise buranın sadece bir kilise olarak değil, olası bir saldırı anında yerel halkın sığınabileceği askeri bir kale mantığıyla inşa edildiğinin en somut kanıtı.
HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NDE HİLAL VE HAÇ YANYANA
Kilisenin arkadaki giriş kapısının üzerinde bulunan taş oymalara dikkat etmenizi isterim. Yan yana işlenmiş Hristiyan haçı ile Osmanlı hilali, dönemin zorlu politik dengelerini ve yerel halkın diplomatik zekasını gösteren müthiş bir fotoğraf karesi oluyor.
Dönemin Osmanlı kanunlarına göre gayrimüslimlerin kiliseleri camilerden daha büyük veya daha yüksek olamazdı. O dönemin Bansko’sunun zengin tüccarlarından Lazar Todorov (bölge lideri), kilise yapımına izin fermanı alabilmek için dönemin vezirlerine ve valilerine ciddi rüşvetler vermiş. İzin koparılsa da boyut sınırını aşmak için Bansko halkı geceleri gizlice çalışarak kilisenin temelini ferman metninde yazılandan çok daha geniş kazmış ve binayı devasa boyutlara ulaştırmış.
Dışarıdaki o sert, askeri taş mimari, kiliseden içeriye girildiğinde yerini muazzam bir zarafete bırakıyor. Kilisenin ikonostasisi Bulgar uyanış döneminin en ünlü ahşap oyma okulu olan Debar Okulu ustaları tarafından yapılmış. Üzerindeki altın varaklar ve ince işçilik göz alıcı. Fotoğraf çekmek yasak ve burası da yasağın sıkı takip edildiği yerlerden. Yine de bir kaç kaçamak kare çekmeyi başardık.
Duvarlardaki fresklerde ise İncil’den sahneler anlatılıyor. Bansko Sanat Okulu ustaları tarafından boyanmış bu resimlerdeki renklerin canlılığı harika bir görsel şölen sunuyor.
Kilisenin bahçesinde 30 metre boyunda taş bir kule yükseliyor. 1850 yılında yapılan bu kule, Bansko’nun her yerinden görülen o meşhur silüeti tamamlıyor. 1865 yılında kuleye eklenen saat günümüzde de hala tıkır tıkır çalışıyor.
Bansko’daki Holy Trinity Kilisesi’nin bahçesinde, saat kulesinin yakınında Peyo Yavorov anıtı bulunuyor. Peyo Yavorov’un kendisi bir çete lideri (voyvoda) ve şair. 1912 yılında 1. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Bansko’dan çekilince bu çete lideri müfrezesiyle birlikte Bansko’ya girer. Kasaba halkına bu kilisenin bahçesinde bir nutuk verir. İşte bu anıt taşın üzerinde Bansko tarihinin en önemli kırılma anına ait olan o coşku dolu şu sözler yazılı: “Kardeşler, feslerinizi fırlatıp atın! Bugünden itibaren artık özgür Bulgarlarsınız!” Bulgarlar için çoşku dolu sözler bizler için nasıl da hüzün hissettiriyor değil mi?
Bansko sokaklarını adımlarken sadece kilisenin değil ama eski Bansko evlerinin de yüksek taş duvarlarla çevrili olduğunu fark edeceksiniz. Bansko Müstahkem Evleri denen bu mimari stile, o dönem yönelmelerinin tabii ki bir nedeni var. Aslında bu mimari stil o dönemin fırtınalı Balkan coğrafyasında hayatta kalma mücadelesinin mimariye yansımış hali olarak görülmelidir.
18. ve 19. yüzyıllarda Bansko, Osmanlı coğrafyasında Avrupa ile ticaret yapan çok zengin bir burjuva sınıfına sahipti. Ancak o dönemde Balkanlar’da merkezi otoritenin zayıflamasıyla Kırcalı Çeteleri ve haydut sürülerinin (dağ eşkıyalarının) baskınları büyük bir tehdit oluşturuyordu. Banskolular, hem canlarını hem de ticaretten kazandıkları altınları koruyabilmek için mimariyi bir savunma silahına dönüştürdüler.
Kırcalı Çeteleri, 18. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılın başlarına kadar uzanan dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarında-özellikle bugünkü Bulgaristan ve Makedonya coğrafyasında-terör estiren dağ eşkıyalarına, silahlı haydut sürülerine ve firari askerlere verilen genel bir addır. Bu çeteler tek bir etnik kökene dayanmıyorlardı; içlerinde firari Osmanlı askerleri, terhis edilmiş yerel milisler, Arnavut paralı askerleri (başıbozuklar) ve hatta bazı Hristiyan haydutlar (hayduklar) yer alıyordu. Ortak amaçları ideolojik değil, tamamen yağma, haraç ve zenginleşmeydi.
Osmanlı Devleti o dönemde Rusya ve Avusturya ile savaş halindeydi, içeride ise Yeniçeri isyanlarıyla uğraşıyordu. Balkanlar’daki otorite boşluğunu fırsat bilen Kırcalılar, binlerce kişilik devasa ordular kurdular. Şehirlere ve zengin ticaret kasabalarına baskınlar düzenliyor, evleri, kiliseleri ve ambarları yağmalıyor, kasabaları tamamen yakıp yıkmamak karşılığında yerel halktan çok ağır haraçlar (koruma parası) topluyorlardı. O dönemde pamuk, tütün ve deri ticaretiyle inanılmaz zenginleşen Bansko tüccarları, Kırcalı çetelerinin doğrudan hedefi haline geldiler. Devletin kendilerini koruyamayacağını anlayan Bansko halkı, çareyi kendi evlerini birer savunma kalesine dönüştürmekte buldu. Yani Bansko sokaklarındaki o yüksek taş duvarlı, gizli sığınaklı müstahkem evler, aslında estetik bir kaygıyla değil; Balkanlar’ı kasıp kavuran kanlı Kırcalı çetelerinin gazabından canı, malı ve çocukları koruyabilmek için inşa edilmiş birer hayatta kalma kaleleri olarak ortaya çıktı.
Bansko ziyaretimiz sırasında bu evlerden birkaç tanesini gezmeye çalıştık. En çok gezmeyi istediğim Velyan Müze Evi‘ni, Pazartesi ve Salı günleri ziyarete kapalı olduğundan gezemedik. Bu ev aslında 18. yüzyılda Bansko’nun zengin ailelerinden biri tarafından inşa edilmişti.
Ancak hikayeyi ilginç kılan, evin daha sonra Velyan Ognev adında ünlü bir ustaya geçmesidir. Kutsal Üçleme Kilisesi’nin o muazzam iç dekorasyonunu, ahşap ikon duvarını yapması için Bansko halkı, uyanış döneminin en yetenekli ustalarından biri olan Velyan Ognev’i şehre davet eder. Usta Velyan o kadar muazzam bir iş çıkarır ki, Bansko halkı ona olan minnettarlığını göstermek için bu devasa malikaneyi ona hediye eder. Usta da boş durmaz; hediye edilen bu evi kendi sanatsal vizyonuyla baştan aşağıya bir başyapıta dönüştürür. Velyan Evi içindeki muazzam duvar resimleri (freskler) ve ahşap oymacılığı bu evi diğer müze evlerden ayırıyor.
KAPI ARALIĞINDAN VELYAN MÜZE EVİ
Avrupa’dan taşıdığı Barok esintileri geleneksel Bulgar motifleriyle harmanlayan Usta Velyan’ın bu ikonik evini gezebilmeyi çok isterdim. Özellikle dönemin taşra insanı için birer hayal olan Venedik ve İstanbul manzaralarının çizildiği Mavi Oda’yı ve ahşap işçiliği tavanları görmek harika bir deneyim olurdu. Fakat ev kapı duvardı; bana da kilitli dış kapının küçük bir aralığından içeriye bakıp o gizemli geçmişi fotoğraflamaya çabalamak kaldı.
VELYAN EVİ İÇ DEKORASYONU-İNTERNETTEN
Bansko Müstahkem Evleri’nin en iyi örneklerinden bir tanesi olan ve Kutsal Üçleme Kilisesi’nin hemen birkaç adım ötesinde yer alan Neofit Rilski Müze Evi (Benas Evi) gezi programımızdaki diğer bir ziyaret yeriydi.
18. yüzyıldan kalma bu geleneksel taş ve ahşap ev, sadece mimarisiyle değil, içinde yetişen isimle de Bansko’nun gurur kaynağı. Neofit Rilski, “Bulgar eğitiminin babası” olarak kabul edilen bir aydın, bir keşiştir.
İlk modern Bulgarca dilbilgisi kitabını yazmış, İncil’i ilk kez modern Bulgarcaya çevirmiş ve ülkedeki ilk modern laik okulun müfredatını hazırlamıştır. Yani uyanış döneminde halkın okuma-yazma oranını artıran, dile kimliğini veren en kilit ismin evini geziyoruz.
Neofit Rilski’nin doğduğu bu evi gezerken, Bansko’ya özgü o meşhur ‘Müstahkem Ev’ mimarisinin dehasına da yakından tanıklık ediyoruz.
NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİ
Dışarıdan bakıldığında bu evlerin zemin katları, nehirden toplanan devasa granitlerle örülmüş 1 metrelik kalın duvarlardan oluşuyor. Büyük pencereler yerine bir insanın sığamayacağı darlıkta demir mazgallar var. Avluya açılan meşe kapılar ise balta veya koçbaşı darbelerine dayanacak şekilde dövme demir çivilerle ve duvarın içine giren devasa sürgülerle tahkim edilmiş. Kapı kapandığı an, dış dünyayla bağınız tamamen kopuyor.
Bu müze evin üst katı o dönem zengin bir zanaatkar ailesinin günlük yaşamını mükemmel şekilde yansıtıyor. Geleneksel ocak (açık şömine), asırlık kilimler, ahşap tavan işçilikleri ve sedirlerle dolu odaları ziyaret ediyorsunuz.
Evin bir bölümü Neofit Rilski’nin kişisel eşyaları, yazdığı mektuplar, dönem kitapları ve onun tarafından hazırlanan ilk Bulgarca sözlük gibi çok değerli arşiv dokümanlarını sergilemeye ayrılmış.
Evin kalbinde ise yangına dayanıklı, taş örgülü gizli bir sığınak odası yer alıyor. Olası bir baskında aile buraya çekiliyor ve odanın içindeki gizli yeraltı tünellerinden bahçeye, ahıra, hatta komşu evlere kaçabiliyor. Biz en son olarak bu tünele girip gizli kapıdan bahçeye çıkarken dönemin fırtınalı atmosferini ve bu insanların hayatta kalma mücadelesini hissetmeye çalıştık.
NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİNDE GİZLİ GEÇİDİN ÇIKIŞI
Daha sonra Nikola VaptsarovMeydanı‘na kadar dar sokaklar arasından yürümeye devam ettik. Burada Nikola Vaptsarov Müze Evi’ni gezerek Bansko şehir gezimizi bitireceğiz.
NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI VE VAPTSAROV HEYKELİ
Vazrajdane Meydanı’nın o ağır tarihi atmosferinden birkaç adım öteye geçtiğimizde, kendimizi Bansko’nun sosyal kalbi olan geniş ve ferah Nikola Vaptsarov Meydanı‘nda bulduk. Bir yanda havuzların şırıltısı ve kafelerden yükselen kahve kokuları, diğer yanda ise adını bu şehirden alan ünlü şair Nikola Vaptsarov’un müze evi ve heybetli anıtı bizi karşıladı. Burası, Bansko’nun geçmişiyle bugününün en keyifli buluşma noktası.Belediye Binası gibi resmi daireler de burada bulunuyor.
Bansko’ya geldiğimiz akşamüstü, Nikola Vaptsarov Meydanı’nda adeta bir moda podyumunu andıran, en şık kıyafetleri içinde sıra sıra dizilmiş her yaştan çocuk ve genç gördük. Eğer siz de Bulgaristan seyahatinizi mayıs ayının ikinci yarısına denk getirirseniz, sokakları ele geçiren bu coşkulu geçit törenlerine mutlaka rastlarsınız. Bulgarların ‘Abiturient’ adını verdiği bu lise mezuniyet kutlamaları, sıradan bir okul töreninden çok öte, tüm ülkeyi saran bir ulusal karnaval ve köklü bir geçiş ritüeli.
Bu renkli geleneğin arkasındaki ruh ise son derece etkileyici: Liseyi bitiren gençler, ilkokul birinci sınıftan itibaren verdikleri 12 yıllık emeği, sokaklarda ritmik bir şekilde ‘1, 2, 3… 11, 12!’ diye haykırarak taçlandırıyorlar. 12 sayısına ulaşıldığında coşku zirveye vuruyor; çünkü bu haykırış, çocukluğa veda edip resmi olarak yetişkinler dünyasına adım attıklarının ilanı sayılıyor.
Bulgar kültüründe lise mezuniyeti hayatın en önemli dönüm noktası kabul edildiğinden, aileler bu dönem için ciddi bütçeler ayırıyor. Gençler adeta bir düğün şıklığında (kızlar göz alıcı abiyeler, erkekler en şık takımlarla) sokaklara dökülürken; aileler, akrabalar ve komşular evlerin önünde toplanıp onları gururla uğurluyor. Bu, topluluğun gence ‘Artık sen de toplumun tam bir bireyi oldun‘ deme şekli.
Haliyle bu büyük coşku okul salonlarına sığmıyor; şehirlerin ana meydanlarına, caddelerine taşıyor. Mezunlar süslenmiş arabaların pencerelerinden sarkıyor, konvoylar oluşturuluyor, düdükler çalınıyor ve meydanlarda geleneksel Bulgar dansı Horo oynanıyor. İşte bizim Bansko’da ve sonraki günlerde rotamız üzerindeki diğer şehirlerde denk geldiğimiz o cıvıl cıvıl sahneler bu kutlamaların birer parçasıydı. Yağmur sonrası dağılan bulutlar arasından çkan akşam güneşinin ışıkları altında Nikola Vaptsarov Meydanı’ndaki bu geçit törenini izlemek ve o hayat dolu enerjiyi fotoğraf karelerimize hapsetmek bizim için harika bir şans oldu.
NİKOLA VAPTSAROV MÜZE EVİ
Nikola VaptsarovMüze Evi bu şehirde gezdiğimiz son mekan oldu. “Nikola Vaptsarovkimdir?” diye sorarsanız size kısaca şunları anlatabilirim; Bulgar edebiyatının en güçlü modernist şairlerinden biri olmasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı döneminin sembolleşmiş antifaşist direnişçilerinden. Yani kendisinin Bulgar Ulusal Uyanışı ile pek alakası yok ama Nazi işgaline ve yerel faşist yönetime karşı yürütülen yeraltı direniş hareketine aktif olarak katılmış bir aydın. 1942 yılının Mart ayında yeraltı faaliyetleri yürütürken yakalanmış. Aynı yılın Temmuz ayında, henüz 32 yaşındayken askeri mahkeme tarafından idama mahkûm edilmiş ve Sofya’da kurşuna dizilerek infaz edilmiş.
Bizim dilimize de çevrilmiş şiirleri var. İdam edilmeden önce eşine yazdığı şiiri okuyunca çok etkilenmiştim, sizlerle de paylaşmak isterim;
– Karıma –
Geleceğim bazen uykudayken sen
Beklenmedik, uzak bir konuk gibi.
Sokakta, bir başına koyma beni
Kapıyı sürgüleme üstümden.
Usulca girecek, bir yere ilişeceğim
Bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne.
Ve yorgunluk gözkapaklarımı indirince
Seni kucaklayacak ve çıkıp gideceğim.
Nikola Vaptsarov
Müzeye ve şairin yaşamına dair biraz detay vermek gerekirse; burası aslında Nikola’nın doğup büyüdüğü aile evi. Binanın geçmişine dair en ilginç ayrıntı ise isminde saklı. Ev, aile tarafından satın alınmadan önce kumaş boyahanesi olarak işletiliyormuş. Bansko lehçesinde ‘Boyacının Evi’ anlamına gelen ‘Vaptsarovi’ kelimesi, zamanla ailenin resmi soyadı haline gelmiş. 1952 yılında kapılarını müze olarak açan ve açılışı bizzat Nikola’nın annesi tarafından yapılan bu yapı, aynı zamanda Bansko’daki müzecilik faaliyetlerinin de öncüsü kabul ediliyor.
Bu müze ev, az önce sokaklarında dolaştığımız o yüksek taş duvarlı, savunma amaçlı klasik Bansko ‘Müstahkem Evleri’ mimarisinden biraz daha farklı, daha sivil bir karaktere sahip. İçeriye adım attığınızda, şairin annesi ve kız kardeşinin büyük bir vefayla odaları tamamen Nikola’nın çocukluk yıllarındaki aslına uygun olarak yerleştirdiğini görüyorsunuz. Geleneksel ocak başı, el dokuması Bansko kilimleri ve şairin bebeklik beşiği hala o günkü sıcaklığıyla ziyaretçileri karşılıyor.
Evin diğer bölümleri ise tamamen şairin edebi mirasına ve trajik sonuna ayrılmış. Müzede, Vaptsarov’un edebi eserlerinin yanı sıra, 1942 yılında kurşuna dizilmeden hemen önce kaldığı hücrede üzerinde bulunan giysileri ve ölüm fermanını beklerken küçük kağıt parçalarına yazdığı o ölümsüz veda şiirlerinin orijinal nüshalarını görmek insanın boğazını düğümlemeye yetiyor.
Bansko’da sokaklarda yürüyüşümüzle son karelerimizi aldık. Bansko ile ilgili gezi yazımı bitirmeden önce Bansko’da Hotel Molerite’de yediğimiz akşam yemeğinden bahsetmeden geçemeyeceğim.
Yoğun programımız yüzünden öğle yemeklerini sıkça atlasak da, her akşamın hakkını yerel bir lezzet durağında mutlaka verdik. Tüm Bulgaristan rotamızın açık ara en lezzetli akşam yemeği ise Hotel Molerite’nin mutfağından çıktı. Bu otelde konaklayın ya da konaklamayın, ama Bansko’ya gelirseniz bir akşamınızı mutlaka buradaki ziyafete ayırın. Yanına iyi bir yerel kırmızı şarap açtırın ve özellikle mangalda pişen o muhteşem etlerin keyfini çıkarın!
Bansko gezimiz sonrasında şehirden ayrılarak Avramovo Tren İstasyonuna doğru hareket ettik. Amacımız burada trene binip 72 km ötedeki Velingrad’a kadar seyahat etmek.
Bulgaristan gezisi planlamışsanız gezinin bu bölümünü mutlaka programınıza eklemelisiniz. Çünkü bu seyahat, sıradan bir tren yolculuğunun çok ötesinde anlamlar taşıyor. Ayak bastığımız Avramovo, tam 1267 metrelik rakımıyla tüm Balkanlar’ın en yüksek tren istasyonu ünvanına sahip. Bizi Velingrad’a götürecek olan hat ise Avrupa’nın geriye kalan son “dar hatlı” (dar hat açıklığına sahip nostaljik 760 mm) demiryollarından biri.
Pirin ve Rodop dağlarının o sık ormanlarını, derin vadilerini ve tünellerini adeta bir zaman tünelindeymiş gibi ağır ağır, tıngır mıngır aşan bu emektar treni Avramova İstasyonu’nda beklerken içimizdeki fotoğrafçı ve gezgin heyecanı çoktan zirve yapmıştı
Aracımız bizi Avramovo İstasyonu’nda bırakıp yoluna karadan devam etti; kendisiyle Velingrad’da tekrar buluşacağız. Biz ise istasyonda treni beklerken dağ havasını ciğerlerimize çekiyor, istasyon binasının o yalnız ve asırlık duruşuna şahitlik ediyoruz.
Resmi adı Rodop Dar Hatlı Demiryolu (Rhodope Narrow Gauge) olan bu hat hakkında bilinmesi gereken pek çok etkileyici detay var. Hattın başlangıç noktası; Sofya-Filibe ana demiryolu rotası üzerinde yer alan Septemvri (Eylül) Kasabası, bitiş çizgisi ise Dobrinishte. Toplam uzunluğu 125 kilometre olan bu mesafe ilk bakışta gözünüze kısa gelebilir. Ancak bu tren coğrafi şartlar, sarp dağ yamaçları ve dar hat yapısı nedeniyle ortalama saatte 25-30 kilometre gibi oldukça nostaljik, hiç acelesi olmayan, kelimenin tam anlamıyla ‘seyirlik’ bir hızla hareket ediyor.
Dünyadaki standart tren raylarının açıklığı genelde 1435 milimetredir. Ancak Rodop Dağları’nın o sarp kayalıklarını, dik yamaçlarını ve dar vadilerini normal genişlikteki bir trenin dönmesi, o keskin virajları alması imkansız. Bu yüzden mühendisler, ray açıklığını sadece 760 milimetre (yaklaşık normalin yarısı) olarak tasarladılar. Bu sayede tren, dağların arasında adeta bir yılan gibi kıvrılarak yol alabiliyor. Bu hattın inşası 1921’de başlayıp ancak 1945’te tamamlanabilmiş.
Biz de hız çağında zamana meydan okuyan bu yavaşlığın tadını çıkarmak; Pirin ve Rodop Dağları’nın sunduğu o muhteşem manzaraları, sık ormanları ve derin vadileri doya doya fotoğraflayabilmek için hattın en özel bölümünü seyahat programımıza ekledik.
Dile kolay; 125 kilometrelik dağ hattı boyunca tam 35 adet tünel kazılmış. Lokomotif bir tünele girip diğerinden çıkarken, o devasa gövdenin yeşillikler arasında kıvrılışını yakalamak fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen. Bizim gezi grubu da bu anı kaçırmamak için pencerelerden sarkarak, tünel girişlerindeki o nostaljik kıvrımları kadrajlarına hapsetmek için adeta birbiriyle yarıştı. Aslında gönül bu ikonik trene direkt Bansko’dan binmeyi isterdi ama o her dakikası titizlikle planlanmış yoğun programımıza bu uzun rotayı sığdıramayınca, biz de en dramatik etap olan bu 1,5 saatlik bölüme odaklandık.
Hattın mühendislik dehası ise tam anlamıyla şapka çıkarma sebebi. Tren, Balkanlar’ın en yüksek istasyonu Avramovo’nun dik yokuşlarını aşabilmek için dağların arasında adeta ‘8’ çizerek spiral yollar yapıyor, raylara ilmekler atıyor. Özellikle Avramovo’dan aşağıya doğru süzülürken, trenin dağ gövdesini döne döne inişi ve ardı ardına daldığı tüneller, bu mühendislik harikasını büyüleyici bir görsel şölene dönüştürüyor.
Bu büyüleyici tren yolculuğunun ardından Velingrad İstasyonu’nda trenden inip, bizi bekleyen aracımıza yerleştik. Şimdi rotamızı, bana göre Bulgaristan’ın ruhu en güzel, tarihi en büyüleyici şehri olan Plovdiv’e (yani güzel Filibe’mize) doğru çeviriyoruz. Bir sonraki yazıda Roma amfitiyatrolarından Osmanlı evlerine, sanat dolu sokaklardan o muhteşem gün batımı tepelerine uzanan bambaşka bir hikayede buluşmak üzere…
Pirin Dağları’nın eteklerine gizlenmiş, Yunanistan sınırına bir taş atımı mesafedeki Melnik, resmiyette Bulgaristan’ın en küçük şehri unvanını taşıyor. Ancak Arnavut kaldırımlı sokaklarına adım attığınızda, buranın kağıt üstündeki unvanından çok daha fazlası olduğunu; zamanın durduğu bir kasaba olduğunu anlıyorsunuz. Gezi adetimiz olduğu üzere kahvaltı öncesi ve sabahın erken saatlerinde, güneş ışıkları Melnik üzerine henüz yeni düşmeye başlamışken bu güzel şehri yeniden keşfetmeye çıktık.
Yürüyüşümüzü bu sefer Kordopulov Evi-Melnik Piramitleri yönüne değil de ters tarafa, içinde bir heykelin bulunduğu parka doğru yaptığımızda bir taş köprüye rastladık. Zamana meydan okuyan ve tarihi Roma dönemine kadar uzanıp, Osmanlı’nın asırlarca onarıp kullandığı bu köprü, bana Melnik’in sadece şarabıyla değil, ilginç tarihini de konu etmem gerektiğini hatırlatıyor. Zira bu taşlarla döşeli köprünün altından akan sular; bir zamanlar bunca zenginlik içinde yaşanırken Osmanlı’ya karşı başkaldıran Bulgar Ulusal Uyanışını (Vazrajdane), o ihtilalin deli fişek liderlerini ve Balkanlar’ın en kaotik dönemini fısıldıyor.
Sizi satırlar arasında bazen tarih derslerine götürüp yazıyı uzatıyor olabilirim ama beni mazur görün! Şuna tüm kalbimle inanıyorum: Bir yeri sadece görmek turistlerin, oranın taşındaki ve toprağındaki hikayeyi bilerek gezmek ise gerçek gezginlerin işidir. Gezekalın sitesinin de en büyük iddiası budur. Melnik’in sokaklarında basıp geçtiğimiz o taşların hikayesini bilmeden yürümek, buradaki hikayeden hareketle Bulgar Ulusal Uyanışına ve dolaylı olarak da Bulgaristan’daki bizim tarihimize dair fikir sahibi olmamak güzel kasabaya, Bulgaristan’a ve hatta Osmanlı’ya haksızlık olur. Osmanlı’nın yönetimi altındaki ulusları düşününce bence dönemin en fazla imtiyaza sahip olmuş ve Anadolu insanına göre daha varlık içinde yaşamış bu coğrafya insanını isyana teşvik eden sebepler nelerdir? Yol boyu heykellerini göreceğimiz Vasil Levski, Hristo Botev kimlerdir? Bunları öğrenerek Bulgaristanı gezmeniz tartışmasız şekilde doğru olacaktır.
Bugün yaklaşık 200 kişinin yaşadığı bu sessiz coğrafyada, Osmanlı döneminde binlerce insanın bir arada yaşadığı, imparatorluğun ve Avrupa’nın en önemli şarap ticaret merkezlerinden biri olduğu gerçeğini öğrenmek benim için çok ilginç bir bilgiydi. Melnik’in bu altın çağını ve o dönem Balkanlar’ı kasıp kavuran özgürlük mücadelesinin trajik yüzünü anlamak için rotayı yeniden kasabanın en görkemli yapısına, aşağıda fotoğrafını gördüğünüz Kordopulov Evi’ne çevirmek gerekiyor. Sabah yürüyüşümüzden objektifime yansıyan huzurlu Melnik kareleriyle sizi baş başa bırakırken, arka planda bu taş sokakların fısıldadığı o gerçeği; Bulgar Ulusal Uyanışı’nın, devrimci Yane Sandanski’nin ve Kordopulov ailesinin kesişen trajik öyküsünü anlatmaya başlayayım.
Bu konağın duvarları arasında yaşananlar ilk bakışta birer ayrıntı gibi görünse de, aslında Balkanlar’ın o en kaotik, en karanlık dönemine kelimenin tam anlamıyla ışık tutuyor.
1754 yapımı bu devasa konak, Osmanlı sivil mimarisiyle Venedik estetiğini buluşturan, altı kayalara oyulmuş tonlarca kapasiteli şarap mahzenleriyle dolu bir mühendislik harikası. Evin son sahibi Manolis Kordopulov, Fransa’da eğitim almış entelektüel bir Rum şarap tüccarıymış.
Onun hikayesini trajik kılan ise 20. yüzyılın başında Balkanlar’ı saran Osmanlı karşıtı isyan dalgasında aldığı risklerdi. Manolis, dönemin en radikal örgütlerinden İç Makedon-Edirne Devrimci Örgütü’ne (IMRO) kapılarını açtı. Evinin devasa mahzenlerini; örgütün efsanevi lideri ve hemen yanda fotoğrafını gördüğünüz Yane Sandanski ve komitacıları için gizli bir sığınağa dönüştürdü. İşte bu tehlikeli oyun, Manolis’e çok pahalıya patlayacaktı.
Bulgarlar için ulusal bir kahraman, Kuzey Makedonyalılar için bağımsızlık savaşçısı, Osmanlı içinse azılı bir çeteci olan Yane Sandanski, Balkan tarihinin en gri figürlerinden kabul ediliyor. “Pirin İmparatoru” lakaplı bu komitacı lideri, idealist bir devrimci olmanın ötesinde, hareketini finanse etmek için zengin tüccarları haraca bağlamaktan çekinmeyen ve kiliseye bile aman vermeyen sert bir figür olarak anlatılıyor. Sandanski, Avrupalı büyük güçlerin (Rusya, Avusturya-Macaristan vb.) Balkanlar’a müdahale etmesine şiddetle karşıydı. Ona göre Balkanlar’ın kaderini dış güçler değil, bölgenin kendi halkları ortaklaşa belirlemeliydi. Hatta kralların ve kiliselerin yönlendirdiği milliyetçiliğin halklara sadece kan getireceğine inanıyordu. Örgütün sağ kanadı Makedonya’nın Osmanlı’dan ayrılıp doğrudan Bulgaristan Krallığı ile birleşmesini (ilhak edilmesini) savunurken; Sandanski, Makedonya’nın bağımsız ya da özerk bir birim olarak kalacağı, tüm Balkan halklarının (Bulgar, Rum, Sırp, Arnavut ve Türkler) eşit haklarla bir arada yaşayacağı bir Balkan Federasyonu kurulmasını düşlüyordu. Bir “Osmanlı Sosyalisti” gibi hareket eden, çözümü topyekün bir ayrılıkta değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun demokratikleşmesinde gören bu adam çok ilginçtir ki bir dönem Jön Türkler ile anlaşıp İstanbul’daki 31 Mart Vakası’nı bastırmaya bile katılmış.
Manolis Kordopulov, 1912 Balkan Savaşı kaosu sırasında, Osmanlı ordusu Melnik’ten çekilirken trajik bir şekilde öldürüldü. Resmi turizm hikayeleri suçu hemen Osmanlı askerlerine atsa da, tarihsel gerçekler bambaşka bir şüpheyi doğuruyor: Sandanski ve yandaşlarının, Manolis’in o devasa servetine ve bu muhteşem konağa çökmek için savaş kargaşasından yararlanıp onu infaz ettiği iddia ediliyor. Nitekim Manolis’in ölümünün ardından ev, Sandanski’nin ekibine çok yakın olan yerel isimlerin eline geçmiş. Bugün bu evin sahipleri onların torunları.
ROZHEN MANASTIRI
Melnik’in hemen yanı başında, yaklaşık 6 km mesafede, Pirin Dağları’nın o meşhur kum piramitleriyle çevrili, mistik ve çok etkileyici bir yerleşke olan Rozhen Manastırı‘nı gezmek için yollara düştük. Güneybatı Bulgaristan’ın en büyük ve günümüze en iyi korunarak gelmiş manastırlarından biri olan Rozhen Manastırı, sadece dini bir merkez değil, aynı zamanda fırtınalı Balkan tarihinin de en sessiz tanıklarından. Bu manastır Osmanlı idaresi, Bulgar Ulusal Uyanışı ve Yane Sandanski’nin devrimci faaliyetlerinin tam kesişim kümesinde yer alan, tarihsel olarak çok “politik” ve fırtınalı bir mekan.
Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’ı yönetirken, manastırlar genellikle tamamen yıkılmak yerine belli bir vergi yükümlülüğü ve özerklikle varlıklarını sürdürdüler. O dönemde Melnik, yoğun bir Yunan (Rum) nüfusa ve kültürüne sahipti. Bölgedeki kiliseler Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlıydı ve ibadet dili Yunancaydı.
Tam kuruluş tarihi kesin bilinmese de Rozhen Manastırı’nın geçmişi 13. yüzyıla (Erken Orta Çağ) kadar uzanıyor. Manastır Helenleşme politikasına karşı, Bulgar uyanışının, Bulgarca ibadetin ve Kiril alfabesiyle yazılmış dini kitapların korunduğu bir kale işlevi görmüş. Osmanlı döneminde Rozhen Manastırı, bölgenin en büyük toprak sahiplerinden biri haline gelmiş. Etrafındaki devasa üzüm bağları sayesinde Melnik şarap ticaretinin hem üreticisi hem de manevi hamisi konumundaymış. Manastırın bugün gördüğümüz o muhteşem ahşap oymaları, freskleri ve hatta renkli vitray pencereleri, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin en ünlü sanat okullarından (özellikle Bansko ve Debar okulları) çıkan Bulgar ustalar tarafından yapılmış. Yani manastır, Bulgar kimliğinin sanatla haykırıldığı bir yer haline gelmiş.
17. yüzyılın sonlarında büyük bir yangınla neredeyse tamamen kül olan manastır, 18. yüzyılın başlarında zengin yerel bağışçılar (Melnikli şarap tüccarları da dahil) sayesinde küllerinden yeniden doğmuş. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Osmanlı karşıtı silahlı komitacılar için dağlardaki manastırlar en güvenli sığınaklar olmuşlar.
Yane Sandanski ve adamları Rozhen Manastırı’nı sadece bir ibadethane olarak görmediler; burayı bölgesel bir karargah, silah deposu ve lojistik üs olarak kullandılar. Hatta gelirlerini de kendi davaları için harcadılar.
Manastıra vardığımız zaman sanki bir kalenin surlarına gelmişsiniz hissine kapılıyorsunuz. Bu hisse Bulgaristan’ın (özellikle Şumnu’ya kadar olan şehirlerinde gezeceğimiz) tüm manastırlarında kapıldık. Bulgaristan’daki (ve aslında genel olarak Balkanlar ile Ortodoks coğrafyasındaki) eski manastırların yüksek duvarlarla çevrili, adeta birer Orta Çağ kalesi gibi inşa edilmelerinin arkasında hem güvenlik zorunlulukları hem de mimari ve felsefi gerekçeler yatıyor. Dönemin amansız eşkıya baskınlarından, savaşlarından ve içindeki paha biçilemez el yazması hazineleri koruma kaygısından doğan bu yüksek ve sağır taş duvar; aslında içeriye adım attığınızda karşılaşacağınız o muazzam ahşap estetiği ve manevi huzuru koruyan sert birer zırhtır.
Alışılagelmiş soğuk, taş manastırların aksine Rozhen, ahşap revakları, asma yapraklarının gölgelediği iç avlusu ve sarmaşıklarıyla inanılmaz davetkar ve huzurlu bir atmosfere sahip. Altıgen şeklindeki iç avlu mimarisi fotoğraflamak için muazzam bir derinlik sunuyor.
Manastırın merkezindeki Meryem Ana’nın Doğumu Kilisesi, ahşap oyma işçiliğinin şaheseri sayılan devasa bir ikonostasise (ikon duvarı) ev sahipliği yapıyor.
İçerideki 16. ve 18. yüzyıllardan kalma freskler, İncil’den sahneleri tüm canlılığıyla bugüne taşıyor. Maalesef yine içeriden fotoğraf almak yasak. Paylaştığım fotoğraflar çaktırmadan çekebildiklerimiz.
Manastırı bu sakin hali ile gezdikten sonra Pirin Dağları manazarası eşliğinde yakındaki başka bir kiliseye doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Yürüyüşümüzün amacı tartışmalı komitacı Yane Sandaski’nin mezarını görmek.
Osmanlı’ya karşı otonom bir Makedonya/Balkan Federasyonu hayali kuran Sandanski, 1915’te rakip milliyetçiler tarafından pusuya düşürülüp öldürüldüğünde, yoldaşları onu başka bir yere değil, ömrünü adadığı ve hatta davası uğruna mal varlığına çöktüğü Rozhen Manastırı’nın hemen 200 metre ilerisindeki Aziz Nikola Kilisesi’nin bahçesine gömdüler.
YANE SANDANSKİ’NİN KİLİSE BAHÇESİNDEKİ MEZARI
Rozhen Manastırı ziyaretimiz sonrasında tekrar aracımıza doluşup yollara düşüyoruz. Rotamızda bu kez Leshten ve Kovachevitsa köyleri var. Her ikisi de kelimenin tam anlamıyla birer dağ köyü olmalarına rağmen hiç de sıradan yerler değiller. Bulgaristan’ın “Mimari ve Tarihi Sit Alanı” ilan ederek koruma altına aldığı bu yerleşimler, adeta birer zaman kapsülü gibi günümüze ulaşmış büyüleyici açık hava müzesi durumundalar. Açıkçası, seyahatimizi planlarken internette bu köylerin fotoğraflarına bayılmış ve hiç düşünmeden hemen programımıza dahil etmiştim.
Şimdi coğrafi olarak Pirin Dağları silsilesinden çıkıp, Mesta Nehri vadisini aşarak Batı Rodop Dağları’na doğru tırmanışa geçiyoruz. Yaklaşık 90-100 kilometrelik, ortalama 1,5-2 saat sürecek ama manzarasıyla bizi büyüleyecek bir dağ sürüşü bizi bekliyor.
Bulgaristan’ı gezerken yerel rehberlerden Osmanlı’nın Bulgarlara karşı yoğun bir din değiştirme baskısı yaptığına dair anlatımları sıkça duyabilirsiniz. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda bu iddiaların tam olarak gerçeği yansıtmadığını görürüz. Osmanlı’da halk etnik kökenine göre değil, inancına göre ayrılırdı: Müslümanlar ve Gayrimüslimler. İmparatorluk, resmiyette uyguladığı ‘Millet Sistemi’ gereği, ödenen cizye vergisi karşılığında Hristiyan tebaanın inancına ve ibadetine karışmazdı. Eğer iddia edildiği gibi topyekün bir asimilasyon politikası olsaydı, 500 yılın sonunda Balkanlar’da Hristiyan ve Bulgar kimliğinin hayatta kalması zaten mümkün olamazdı. İşin aslı, gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi Osmanlı bütçesinin en önemli gelir kalemlerinden biriydi. Dolayısıyla devlet, ekonomik nedenlerle de tebaasının Hristiyan kalmasını bir anlamda tercih ediyordu.
Tabii bu durum, Osmanlı’nın Balkanlar’daki din işlerine hiç karışmadığı anlamına da gelmiyor. Özellikle merkezi otoritenin sarsılmaya başladığı 17. yüzyıla gelindiğinde, Balkanlar’daki bazı yerel yöneticilerin baskıları ve bölgesel İslamlaştırma dalgaları, ovalarda yaşayan pek çok Bulgar ailesini zor bir tercihle baş başa bırakmış. İşte birazdan sokaklarını arşınlayacağımız Kovachevitsa ve Leshten gibi dağ köyleri; dinlerini, dillerini ve kimliklerini her ne pahasına olursa olsun korumak isteyen zanaatkarların, Rodop Dağları’nın en aşılmaz yamaçlarına sığınarak taş ve ahşapla inşa ettikleri o sessiz direnişin adıdır.
Yolculuğumuzun dağ köyleri ziyareti bölümünde önce Leshten’e vardık ve aracımızdan köy meydanında indik. Köyün kuruluşu, az önce bahsettiğim o tarihi kırılma anıyla doğrudan bağlantılı. Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıfladığı ve Balkanlar’da, özellikle de hemen aşağıda kalan Mesta Nehri vadisinde bölgesel İslamlaştırma baskılarının arttığı dönemde; vadi boyundaki köylerini geride bırakan zanaatkar, inşaatçı ve tüccar aileler, Rodop Dağları’nın bu aşılmaz, dik yamaçlarına çekilerek Leshten’i kurmuşlar. Köy, 19. yüzyıldaki Bulgar Ulusal Uyanış dönemi boyunca bölgedeki ticaretin ve zanaatın gelişmesiyle en parlak günlerini yaşamış ve bugünkü görkemli silüetine kavuşmuş. Leshten, birazdan gezeceğimiz Kovachevitsa’ya kıyasla daha turistik, daha renkli ve “sanatsal” bir havaya sahip. Buradaki tarihi evler aslına son derece sadık kalınarak restore edilmiş ve günümüzde daha çok şık butik otel konseptiyle hizmet veriyorlar.
Aziz Paraskevi Kilisesi’ni sağımıza alarak, tarihin içinde donup kalmış gibi duran evlerin arasından tepeye doğru yürümeye başladık. Kafamızı her kaldırdığımızda karşıda bizi Pirin Dağları’nın muazzam panoramik manzarası selamlıyor. Bozulmamış dokusuyla burası aynı zamanda Bulgar sinema sektörünün de sık sık doğal plato olarak kullandığı popüler bir film setiymiş.
Yokuşu tırmanırken gözümüz hemen mimari detaylara takılıyor. Klasik bir Leshten evinde zemin katlar tamamen harçsız, kalın yerel taş duvarlardan inşa edilmiş. Zamanında ahır, mahzen veya erzak deposu olarak kullanılan bu alt katlar, dış dünyaya karşı adeta birer kale gibi sağır; pencereleri küçücük. Üst katlar ise tam bir tezatlıkla koyu renk ahşap iskeletli, beyaz badanalı ve son derece hafif yaşam alanlarından oluşuyor.
Bu evlerin çatılarında bildiğimiz kırmızı kiremitlerden göremezsiniz. Bunun yerine yakındaki nehir yataklarından veya taş ocaklarından toplanan, “Tikla” adı verilen ince, yassı, gri renkli doğal taşlar tahta çıtaların üzerine pul pul dizilmiş. Bu taş çatılar, evlere inanılmaz bir görsellik ve masalsı bir hava katıyor. Üst katların sokağa doğru taşan geniş ahşap cumbaları ise hem içerideki yaşam alanını genişletiyor hem de sokaklara harika bir ritim veriyor. Bu dağ köy evleri mimari stiline “Rodop Ekolü” deniyor.
Dar sokakları arşınlayarak köyün en tepesinde bulunan ve “Kil Ev” (Clay House) olarak bilinen sıra dışı yapıya kadar yürüyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu ev köyün o kendine has tarihi taş dokusuna pek uymuyor; yine de fantastik tasarımıyla turistik bir çekim noktası yaratmışlar, fotoğraflaması oldukça keyifli.
Köyün bu en üst noktasından Leshten’in taş çatılarına ve karşıdaki dağlara bakarak son karelerimizi alıyor, ardından bu masal diyarından aşağıya, aracımızın yanına doğru keyifle geri yürüyoruz.
Sonraki gezi durağımız olan Kovachevitsa Köyü, Lehsten Köyü’ne 8 km kadar uzaklıkta bulunuyor. Rodop Dağları denince akla genellikle Müslümanlığı seçmiş, Bulgar kökenli halk olan Pomaklar gelir.
Kovachevitsa Köyü ise tam tersi bir hikayenin ürünüdür. Burası, 17. yüzyıldaki o din değiştirme baskılarına boyun eğmeyen, Hristiyan kimliğini ve kültürünü korumak için dağların kalbine sığınan Bulgar zanaatkarlarının kurduğu saf bir Ortodoks kalesidir.
Yine de köyün girişinde Türk rehberimiz Beyhan’ın işaret ettiği geleneksel giysileri içinde bazı pomak köylüleri görüyoruz.
Kovachevitsa Köyü, Lehsten’e göre daha otantik ve ağırbaşlı bir yer gibi duruyor. Tarihi doku daha ham ve korunmuş.
Bir vadinin içine kurulmuş olduğundan Lehsten’deki gibi her evden görülen dağ manzarası yerine dar taş sokaklar ve yüksek taş duvarlar ön plandalar.
Geleneksel taş evler de daha mütevazı görünümdeler. Biz bu köyde önce kısa bir yürüyüş yapacağız ve Kabkobata Müze Evini gezeceğiz. Tipik bir dağ köy evinin içini görüp bu köy halkının gündelik yaşamına şahitlik edeceğiz.
Bu köy içinde bir eve misafir olup öğle yemeğinde yöresel yemekler yiyeceğiz.
Gezimiz ve öğle yemeğimiz sonrasında Kovachevitsa’nın zamana direnen o dar taş sokaklarını geride bırakarak tekrar aracımıza doluşuyoruz. Rodoplar’ın bu büyüleyici taş dünyasına şimdilik veda etme vakti…
Yaklaşık bir saatlik, virajlı ama keyifli bir dağ sürüşünün ardından Bulgaristan’daki ikinci konaklama noktamız olan Bansko’ya varıyoruz. Odalarımıza yerleşip, bu seyahatteki evimiz olacak Molerite Hotel’de kısa bir soluklanma molası verdikten sonra vakit kaybetmeden kendimizi dışarı atıyoruz. Bakalım Balkanlar’ın bu ünlü kayak merkezi, bahar mevsiminin bu aylarında bize ne gibi sürprizler sunacak?