Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI-TEBRİZ-1

Bugünkü İran yaklaşık 1.650.000 km2 yüzölçümü alanı ile dünyanın en büyük 18. ülkesi. Antik İran dediğimiz de ise kastedilen, merkeze İran Platosunu alırsak, İndus Nehri kıyılarından, Kuzey Afrika, Makedonya topraklarına, Orta Asya’ya uzanan çok geniş bir alandır. İran isminin etimolojik kaynağı “Aryan” kelimesi. Aryanlar, Kafkaslardan bölgeye göç eden ve Hint-Avrupa dil ailesinin bir alt grubunu konuşan göçmen kabile insanları. Tabii ki onlardan önce de buralarda birileri yerleşikmiş ve bu göçmen kabileler zamanla onlarla kaynaşmışlar. “İran Öncesi” de denen bu tarih dilimi milattan önce 3500-550 yıllarını kapsar. İran’ı araştırırken Pers, Pers Kültürü, Fars gibi kelimeleri ise sıkça duyacak ve okuyacaksınız. Pers kelimesi, geniş anlamı ile, Fars dilini konuşan ve Pers Kültürüne sahip olan insanların yaşadığı bölgeler anlamında kullanılabilse de aslında daha doğru olarak anlamamız gereken İran’ın güneyinde Pers (Pars, modern dilde de Fars) denen daha dar bir bölgeyi gösteriyor. Pers kelimesinin isim kaynağı ise milattan önce 1000 yıllarında bölgeye göç eden Hint-Avrupa kökenli göçebe bir kabile. Bölge Asur yazıtlarında “Parsa” olarak geçen bu kabilenin ismiyle anılmış. Şimdilik bu kadar genel bilgi yeter diyerek gezimizin ilk durağı olan Tebriz’e giriş yapalım.

Tebriz dahil, İran’ın 5 kentine (Tahran, Şiraz, Meşhed, İsfahan) Türkiye çıkışlı uçuşlar var. Biz 2,5 saatlik İstanbul-Tebriz uçuşunu yaparak İran’a giriş yaptık. Tebriz havalimanı küçük ve pek gösterişsiz bir havalimanı. İran’ın dördüncü kalabalık ve Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin başkenti olan bu kente daha güzel bir havalimanı yakışırdı. Havalimanında biraz eziyet yaşayacaksınız. Az sayıda görevli, bir uçak dolusu insana çok yavaş hizmet verebiliyor. Pasaportları sadece sisteme kayıt ediyorlar ama İran’a giriş-çıkış damgası vurmuyorlar. İstanbul-Tebriz arasında 1,5 saatlik bir saat farkı var. Geç saatteki uçuş ve saat farkı bizi biraz sersemletti doğrusu. Yerel rehberimiz Rıza ile havalimanında buluşup otobüse doluştuk. Bizim İran’daki ilk günümüz, Türkiye’de Ramazan Bayramının da ilk günü. Ama İran’daki o günümüzde, İran halkı hala oruç tutuyordu. İran’da Ramazan Bayramı ertesi güne denk geliyordu. İki Müslüman ülke arasındaki bu fark İran’da Şevval Hilalinin görevli imamlarca daha görülmemesi ile ilgiliydi. İran’da Ramazan ayı, gökyüzünde hilalin görülmesi ile tamamlanıyor ve Ramazan Bayramı başlıyor. Bunu gözlemlemek de Dini Lidere bağlı Hilal Gözlemleme Ofisi yetkililerinin görevi. Bu ofis Şevval Hilalinin ertesi gün görüleceği haberini verince İran halkı için Ramazan Bayramı başlangıcı, Türkiye’den bir sonraki güne denk geldi. Bundan mıdır? Yoksa sabahın erken saatleri olduğundan mıdır nedir? Tebriz sokakları boş sayılır.

İran’da araç sahipleri hakkında edindiğim izlenim kötü araba kullanmaları. Bu nedenle karşıdan karşıya geçerken dikkat etmelisiniz. Sokaklar ise tertemiz. Bunu İran’da gezdiğimiz tüm şehirlerde gözlemledik. Klasik Arap ülkeleri sokaklarındaki manzaraları buralarda göremeyeceksiniz. Bu arada Arap demişken, İran halkına yanlışlıkla sakın “Arap halkı” demeyin! Haklı olarak “Bizler Arap değiliz!” diyerek fena bozuluyorlar. Tüm İran gezimizde, İran halkından samimi ve güzel bir muhabbet gördük. Ama tabii ki en yoğun olanını da Tebriz’de yaşadık.

İran toprakları üzerinde Türk uygarlıklarının izlerini çokça göreceksiniz. Gazneliler, Büyük Selçuklu Devleti, İldenizliler, Harezmşahlar, Timur İmparatorluğu, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevi Devleti, Afşarlar ve Kaçarlar birbirlerini takip eden sırada hüküm sürmüşler. Tabii ki bu Türkmen devletleri tarih sahnesine “pat” diye girip, bir anda da ortadan kaybolmadılar. Zamanın şartlarına göre zayıflayan hanedanların yerini yenileri aldılar ve sonra da sıralarını bir sonraki hanedana devrettiler. Yönetimde kalmadılar ama birbirleri içinde kaldılar ve birlikte yaşadılar. Bu nedenle İran’da Büyük İskender ve ardıllarının Helen etkisini, Orta Asya’dan İran’a inen Türkmen boylarının etkilerini, Arap dünyasının etkisi mimaride ve kültürde sentez olarak göreceksiniz.

Tebriz’de ilk ziyaret yerimiz Mavi Cami, Gök Mescit ya da Farsça Mescid-i Kebud dedikleri yer oldu. Tebriz’i başkent kabul etmiş Karakoyunluların ünlü hükümdarı Cihan Şah, mescidin yapımını 1465 yıllarında başlatmış. Yapımını başlattığı eseri, Cihan Şahı yenip canını alan Akkoyunluların ünlü hükümdarı Uzun Hasan’ın torunu bitirmiş. Tamamen tuğladan yapılmış olan Gök Mescidin dışı çini ve mozaiklerle kaplıymış. Ama zamanla ve depremlerle çok hasar görmüş. Bir tek giriş kapısı ve duvarlar ayakta kalmış ve muhteşem kubbesi çökmüş. Mescitin bu hali restorasyon sonrası ortaya çıkmış. Yarım kubbe biçimindeki yüksek cümle kapısından başlayan zengin çini süslemelerin büyük kısmı dökülmüş. Ama var olanlar bile zamanındaki ihtişamı gözler önüne seriyor. Giriş kapısından sonra karşınıza “Şebistan” denen ve cemaatin namaz kıldığı yer çıkıyor. Mozaik döşeme zarafeti ve çeşitli kullanılan hat sanatı ile işlenen nakışlar ve renklerin uyumu, özellikle muarrak fayans sanatıyla döşenen çinilerdeki lacivert renkler nedeniyle bu bina İslam firuzesi olarak tanınıyor.

Gök Mescit gezimiz sonrası Azerbaycan Müzesi ziyareti yaptık. İki aslan heykeli arasında büyük bir ahşap kapıdan giriş yaptığımız müze İslami dönem öncesi ve sonrası eserlere ait tarihi ve sanatsal eserleri ile ulusal müzeden sonra İran’ın ikinci arkeoloji müzesi kabul ediliyor. 1958 yılından beri faaliyette. Aslında 3 katlı olsa da bodrum katı değişen sergilere ayrılmış. Tebriz’e geldiğiniz zaman ziyareti ihmal etmemeniz gereken yerlerden.

İran’da müzecilik anlayışı çok iyi. Aşağı yukarı her müze girişi 1000000 Riyal (yaklaşık 4 Dolar). Ben İran’lıların para birimi ile çok zorlandım. İran ekonomisi maalesef ambargolar nedeni ile çok iyi değil. Bir Amerikan Doları ile 260000 Riyal alabiliyorsunuz. Bizdeki gibi kur sürekli değişiyor tabii ki. İran Tümen’i ya da Tomen’i İran’daki 10 Riyal karşılığına denk gelen para miktarı olarak halk arasında sıkça kullanılıyor. Türkçe köken olarak on bin anlamına gelen bu sözcük. Verilen fiyatlar Riyal mi? Tümen mi? iyice sormalısınız. Esnafın satılık ürünleri üstüne koyduğu Farsça etiket fiyatlarını gezinin sonuna kadar anlamak mümkün olmadı.

İran kadar şairine önem veren bir ülke görmedim. Tebriz içerisinde bulunan Şairler Mezarlığı (Maqbaratoshoara) dünyada eşine pek rastlamayacağınız bir mezarlık. Bu yapının ismi her ne kadar Şairler Mezarlığı olarak adlandırılsa da bu mezarlığa sadece dönemin şairleri defnedilmemiş, bunun yanı sıra bu mezarlığa dönemin ünlü yazarları, önde gelen bilim adamları ve döneminde oldukça etkili olan mutasavvıfların mezarları da bu bölgede yer almış. Tebrizli halk şairleri, Şairler Mezarlığı’nın bahçesinde her akşamüzeri toplanıp şiir ve şarkılarını okuyarak geçmişten beri var olmuş olan 410 şairin mezarının yanı başında onların hatırasını yaşatmaya ve yeni şiirler üretmeye devam ediyorlar. İlerleyen günlerde gezeceğimiz Said-i Şiraz gibi şairlerin anıt mezarlarının başında da şiir okuyan gençlere şahit olduk.

1721 yılında Tebriz’de meydana gelen 7,7 şiddetindeki büyük depremde tüm Tebriz ile birlikte o dönemde, yine bu noktada bulunan Şairler Mezarlığı da yerle bir olmuş. Bugün bulunan anıt 1970 yılında önemli ölçüde restore edilmiş ve yeniden yapılandırılmış bir yer. Biz oradayken de hala tadilatta olan anıtın içinde önemli şairlerin heykelleri ve ortada da İran’ın çok sevilen ve 1988 yılında vefat eden Şair Şehriyar’ın cansız bedeninin yattığı mezar bulunuyor. Etkileyici ve İran halkının sanata ve sanatçıya tarih boyunca verdiği değeri gösteren önemli bir ziyaret yeri.

Tebriz gezi yazısını bugünlük burada keserken bölümü Şehriyar’ın dizeleri ile bitirelim;

Şehriyar’ım gözüm yaşı sel kimin,
Garip sen mi vetanında el kimin,
Sevdan üreğimde kara yel kimin,
Heç elden özgeye gardaş olar mı?
Haramzadalardan yoldaş olar mı?

Gezekalın

25.05.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI-ÖNSÖZ

Hiç bir gezi yazımın başlığı hakkında bu kadar uzun süre kafa yormamıştım. Uzun süredir yurt dışına çıkamamamın ardından gelen ve güzellikleri, kültürü ile iz bırakan bu güzel ülkenin (kendimce) çarpıcı bir başlığı olmalıydı. En sonunda gezi yazımın başlık ilhamı, instagrama koyduğum fotoğraflara yorum yapan bir arkadaşımdan geldi. Fotoğraflarımdaki yerlerin güzelliğinden bahsettikten sonra “İran’ın gezmek istedik ama bizim çekincelerimiz vardı. Bu kadar rahat gezilebileceğimizi bilmiyorduk.” cümlesini okuyunca gezi yazımın da başlığı ortaya çıkmış oldu; Çekincelerinizi bir kenara bırakın! İran Gezi Yazısı.

Kadim ülke İran’ı gezmeyi hanımla ne zamandır istedik durduk. Önce İran gezisi hakkında işittiğimiz söylentiler sonucu aklımızda yarattığımız çekinceler, arkasından da pandemi derken İran’ı gezmek için 2022 yılının Mayıs ayına kadar beklememiz gerekti. Kendimiz bir program yapmaya çalışırken, kafamızda olan geniş İran turu programının, hazırda bir tur firmasında satışta olduğunu görünce işin kolayına kaçıverdik. Bir de gezi rehberi eski gezilerden tanıdığımız, bilgisine güvendiğimiz Ayşe Aktunalı olunca Dünyanın Renkleri adlı firmanın 16 günlük bir programına yazıldık. Civarımızdaki arkadaşların çoğuna 16 gün fazla gelse de bu ülke için 3-4 gün daha gerektiğine inanıyorum. Biz İran’ın Hazar Kıyılarını gezemedik. Bu gezi yazısına hazırlanırken “Keşke oraları da görme imkanımız olsaydı” diyorum. Firmalar genellikle 7-8 günlük programlarla İran gezisi yapıyorlar. Sizlere tavsiyem kısa İran programlarından ziyade uzun programları mutlaka tercih edin, aksi halde bir şeyleri atladığınızı mutlaka hissedeceksiniz.

6500 yıllık bilinen yerleşimi olan bu topraklardan geçen uygarlıkların, kurulan imparatorlukların her birinden izler kalmış İran’da. Biz gezimize Tebriz’den başladık ve geziyi Tahran’da bitirdik. 31 Eyaleti olan İran’ın 10 Eyaletini, 19 kentini, 26 UNESCO listesinde olan yerinden 15 tanesini gezme şansımız oldu. Eyaletler arasında gezinirken keskin diyebileceğim iklim ve kültür değişimlerine de şahit olduk. Kuzeyde Batı-Doğu ekseninde uzanan Elbruz Dağları ile Kuzeyden Güneye uzanan Zağros Dağları boyunca karayolu ile yaklaşık 5000 km seyahat ettik. Değişim sadece coğrafyada ve iklimde değil ama gezdiğimiz bölgenin kültüründe ve insan yaşamında da belirgin olarak gözlenebiliyor. Bu da İran’a ayrı bir renk ve ziyaret etme nedeni yaratıyor.

İran insanları çok sevecenler ve çok da misafirperverler. Zaten dil yüzünden asla yabancılık çekmiyorsunuz. Türkçe konuştuğunuza şahit olan birileri mutlaka yanınıza gelip size “Türk müsünüz?” diye laf atıyor, sohbet açmaya çalışıyor ve fotoğraf çektirmek istiyorlar. Özellikle Tebriz ve civarı Azerbaycan eyaletinde rahatlıkla Türkçe konuşabilirsiniz ve konuşulanı anlayabilirsiniz.

Gelelim İran İslam Cumhuriyetindeki çekincelerinizin kaynağı olan yaşam tarzına. Biliyorsunuz biz gezginlerin gezdiğimiz yerleri değiştirmeye imkanımız, yaşam biçimlerini de eleştirmeye hakkımız yoktur. Bizler ancak anın şahitleri ve yörenin misafirleriyiz. Sadece izlenimlerimiz olabilir. İlerleyen yazılarda ayrıntı ile ülke hakkında bilgi paylaşımı yapacağım ama 16 Ocak 1979 tarihinde oğul Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin İslam Devrimi sonucu ülkeyi terk etmesi ardından ülkenin rejimi değişime uğradı. Şaha karşı devrimi beraberce gerçekleştiren çeşitli ideolojik güçlerin zaman içinde eritilmesi sonrası İran katı islamik kurallarla yönetilmeye başlandı. İran’ın İnsan Hakları Sicili kötüleşti, devrim sonrası çok sayıda insan idam edildi, özellikle aydın, sanatçı bir çok İran’lı da ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Özellikle kadınların yaşam tarzı kısıtlandı. Gazetelerde bolca idam haberlerine, sokaklarda gezen kadınların başörtülerinin yetersizliğine yönelik ahlak polisi şiddeti haberlerine rastladık. Bu haberler hepimizde, en azından biz de, gezi konusunda çekinceler yarattı. Bizim gördüğümüz 2022 yılına geldiğimizde bu türden müdahalelerin azaldığı, Anadolu kadınının geleneksel başörtüsü tarzı bağlamanın ve kalçaları açığa çıkartmayan tarzda giyinmenin yeterli olduğu oldu. Ülkemizin bazı bölgelerine göre günümüz İran’ında baş bağlamanın daha özgür olduğunu gözlemledik. Benim sevgili eşimin baş bağlaması, giyim tarzı bir kısım İran’lı kadının yanında daha kapalı kaldı. İran gençleri, kadınları bu konularda zaman içinde bazı kazanımlar elde etmişler ve kendilerine dayatılan yaşam tarzına itiraz etmişler gibi düşündük. Özellikle Tahran, İsfahan gibi büyük kentlerde kızlı erkekli grupların bir arada olmaları, kafelerde bir arada oturmaları Türkiye’den çekincelerle gitmiş bizler için şaşırtıcı oldu. Yani demem o ki başınızı tamamen açıkta bırakmayan başörtünüz, dirseklerinizin aşağısında ve diziniz hizasındaki elbiseniz yeterli olacaktır. Size zaten “harici” diye bakıyorlar ve hoşgörü gösteriyorlar. Erkekler için ise sorun yok zaten. Bununla birlikte şehirlerde halkın kullandığı otobüslerde ön tarafta kadınlara arka tarafta ise erkeklere, camilerde kadın erkek ayrı bölümlerde insanlara rastlıyorsunuz.

İran ülke olarak gerçekten gezilmeyi hak eden bir ülke ve ülkede zaman içinde yaratılan eserler karşısında büyülenmemek elde değil. Eyvan stili mimari eserler, iç dekorasyonda kullanılan Aynakari işler, vitrayla yaratılan ışık oyunları, mozaik ve çinilerin camilerde hayranlık bırakan dizilimi, Dünya Mirası Listelerine girmiş Pers Bahçeleri, kıtalara yayılmış Darius’un İmparatorluk eserleri, ölümsüzlük için kayalara oyulmuş anıtları, zamanın havalandırma sistemleri olan ve “Badgir” denen rüzgar kuleleri görülmeye değer. Selçuklu eserlerini burada görmek sizi mutlu ediyor. Hatemkari el işleri, minyatür sanatı eserleri ve halıları meraklısını hayran bırakacaktır. İran kadar şairine önem veren ve onlar için anıt yaptıran bir ülkeye şahit olmadım. Hafız-i Şirazi’nin, Sadi-i Şirazi’nin mezarları başında onun şiirlerini okuyan İran’lı ziyaretçileri görmek bizi mutlu etti. İran’da çok güzel bir müzecilik anlayışına şahit olacaksınız. İran halkı gezmeyi seviyor. Çok hareketli bir iç turizm var ve Tahran gibi büyük şehirlerin trafiği insanı bunaltabiliyor . Tatil günleri olan Cuma günü bazı yerler çok kalabalık olabiliyor. Ve tabii ki eşsiz lezzette İran yemeklerini tatmak için bile bu ülkeye gidilir.

Benim için İran gezi yazısını bitirmenin biraz zaman alacağını düşünüyorum. Yazacak konu çok olunca doğrusunu yazmak için de zaman gerekecektir. Ama sonunda güzel bir yazı ve İran’ı gezmek isteyenler için de iyi bir rehber ortaya çıkacaktır. Ben kendime anılar yazıyorum, siz okuyan Sanal Gezginler ise anılarıma ortaksınız.

Gezekalın

23.05.2022

Tembellik Hakkı Saklı Karya Yolları: Karya Rotaları Taştan

Bugünkü yazıma bir şiirle başlamak isterim.

Şiirin sahibi Besalet Alkaya.

Çağımın delisiyim ben
Savrulur dururum
Bir uçtan bir uca
Orta karar yok benim
                    defterimde
Belki yüz
Belki bin
Belki de on bin yıl sonra
Çare bulunur dertlerime
Düşmanlığım sadece
Ayaklarımdaki
Ve beynimdeki zincirlere

Yukarıdaki fotoğrafta otururken gördüğünüz Besalet Alkaya, emekli edebiyat öğretmeni. Kendisini İç Karya yürüyüşümüzün ikinci gününde, Karyalılar için kutsal bir alan olan Labranda’yı gezerken tanıdık.

Antik kent gezimizi tamamlayıp, müze bekçisi Ersin Bey’in sunduğu çayları yudumlarken sevgili Reyhan’ın ortama uygun şiir okuyacağı tuttu. O güzel sesi ile hakkını vererek şiirini okurken, sandalyesinde oturan bir beyefendinin kulak kabarttığını fark ettim. Belli, sohbete katılmak istiyor ama kibarlığından davet bekliyor hissine kapıldım. İlk adımı ben attım ve “selam” deyivermiş oldum. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi tabii ki. O zaman tanıttı kendisini, o zaman öğrendik edebiyat öğretmeni olduğunu. İstanbul, Ankara, İzmir derken bir tercih yapmış, gelivermiş Milas’a. Ortamını, insanını, sakinliğini, yeşilini, börtü, böcek ve hayvanını sevince de yerleşmiş buralara. “Madem edebiyat öğretmenisiniz, bir şiir de sizden dinlemek isteriz” dedim. Yukarıdaki kendi yazdığı ve “kendimi anlatayım” diyerek başladığı ilk şiirini okuyuverdi. O ortam içinde, o güzel sesi ile bir şiirle de bırakmadık tabii ki kendisini. Program sarktı ama gezimizin adı üstünde; Tembellik hakkı saklı gezi. Günün ilk tembellik hakkını şiir dinletisi için Labranda’da kullandık.

Günümüz insanları gelişmiş mimari bilgileri ve çağa uygun iş makinaları sayesinde dağları delip, denizlerin altından geçip tüneller yapabiliyorlar. Kilometrelerce uzunlukta köprüleri denizler üstüne inşa edebiliyorlar. Ama bundan binlerce yıl öncesinde yaşamış olan insanlar yollarını o dönem şartlarında, doğanın kendilerine izin verdiği ölçülerde yapabiliyorlardı. O zamanın otobanları yol kenarlarına hedefi ve mesafeleri gösteren mil taşları yerleştirilmiş, blok taş döşeli yollardı.

İhtiyaç halinde bugün bile yöre insanları bu yolları kullanıyorlar. Günümüzde bu yolların diğer kullananları, bizim gibi kültür rotası yolcuları. Sizlerle İç Karya gezisi yazımın son bölümünde yürüdüğümüz 4 rota üzerine paylaşımlarda bulunacağım

1-Sarıkaya Köyü-Gökseki Köyü-Ketendere Köyü-Çomakdağ/Kızılağaç Köyü Rotası (8,5 km)

Doğası ve yol üstü güzel köyleri ile harika bir rota olmasına rağmen gezimizin ilk günü için yorucu bir tercihti. İstanbul’dan sabahın çok erken saatlerinde yola çıkmak zorunda olduğumuzdan güne zaten yorgun başlamıştık. İnişli çıkışlı yol yapısı nedeniyle 8.5 km’lik mesafeyi, 12,5 km gibi hissettik. Yani size vermek istediğim mesaj rotaların tabela üstünde yazan kilometresi ile hissedilen kilometresi farklı olabiliyor. Alttaki link takip ettiğimiz rotanın yaklaşık koordinatlarıdır. (https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-sarikaya-comakdag-hiking-16-3-2019-34187226 )

Yürüyüşe Sarıkaya Köyünden başladık. Ülkemizde bulunan diğer uzun yürüyüş rotaları gibi, uluslararası tarzda, kırmızı-beyaz renkleri içeren ve yolun takibini ve yönlendirmeyi sağlayan işaretleri takip ede ede yol aldık. İşaretlere dikkat etmeniz gerekiyor. Standartta işaretlemeler zorlu yollarda daha sık aralıklarla, kolay yollarda ise 200 metre aralıklarla yerleştiriliyormuş. İşaretler genelde taşlar, bazen de ağaçlar üzerinde bulunuyor.

Sarıkaya Köyü ile Gökseki Köyü arası doğa çok güzel. Çiçek ve yol fotoğrafları çeke çeke Gökseki ve Ketendere Köylerini geçtik. Bu köylerdeki taş evler, bugüne kadar gördüğüm taş evlerden farklıydılar. Özellikle de evlerin bacaları çok değişik görünüyor.

Yolun sonunda Çomakdağ‘a vardık. Çomakdağ halkı yürüyüşçülere alışık. Köy meydanındaki bakkalın önüne konan masa ve sandalyelere oturup otlu gözlemelerimizi yedik. Reyhan’ın önceden ayarlaması sayesinde köyün içindeki bir evi gezme, bu güzel taş evleri yakından tanıma şansını yakaladık. Evin sahibesi bir zamanlar bu tek göz oda içinde 7 kişi yaşadıklarını anlattı. Odanın içinde tahtalar üzerine kök boyalarla yapılan her bir çizimin anlamı varmış. Kapılar ve pencereler üzerine çok estetik ve figüratif şekiller yapılmış. Ev sahibesi gezi için ücret talep etmiyor ama bizler satış yaptıkları objelerden satın almayı ihmal etmedik.

2-Labranda-İlamet Köyü-Kargıcak Köyü Rotası (7 km)

İkinci günkü yürüyüş rotamıza Karyalılar için kutsal alan olan Labranda‘yı (ya da Laburanda) gezerek başladık.

Mutlaka burada rahipler ve aileleri ile hizmetliler yaşıyordur ama civarda yapılan kazılarda yerleşim yeri bulunamamış. Yani Karyalılar için Labraunda sadece kutsal bir alanmış. İnsanlar buraya Milastan başlayan ve 14 km uzunluğunda olan 8 metre genişlikte taş döşeli yolu yürüyerek ya da at sırtında geliyorlarmış.  Labranda’nın kutsal alan sayılması hemen yukarısındaki dikkat çekici bir kayaya dayandırılıyor. Bu kaya adeta bir yıldırım çarpmasıyla ikiye yarılmış gibi ayrık duruyor. O dönem insanlarınca bu kayanın, gök tanrısının ikamet yeri olduğuna inanılırmış.

Yarık kayanın yanında bir anıt mezar var. Kime ait olduğu belli değil. Bu yarık kayanın tam altında bir pınar kaynıyor ve buradan hala su geliyor. Antik çağda buraya bir çeşme yapıldığı düşünülüyor. Su kaynağı ve tapınak terasının hemen üzerindeki büyük kaya Tanrı Zeus Labraundos için kutsak sayılmış ve bu alanda ilk tapınak M.Ö. 6. yy’da yapılmış. O dönemde sadece kutsal alanda küçük bir tapınağa sahip bir teras ve çınar ağaçlarından oluşan bir koruluk bulunuyormuş M.Ö. 4’üncü yüzyıl ortalarında Karia Satrapı Kral Maussollos Labranda’yı ailesi için kutsal alan haline getirmiş. O ve kardeşi Idreieus Zeus Tapınağı, iki büyük Andron (dinsel yemek salonları) ve başka yapılarla alanı genişletmiş.  Bu kutsal alanın en önemli olayı, muhtemelen arka arkaya beş gün süren ve Zeus’a kurbanlar sunulan şenliklermiş. Bu şenliklerde Zeus’a kurbanlar sunulup, Andron denen büyük salonlarda ileri gelenler için ziyafetler çekerlermiş.

Labranda Kutsal Alanı gezimiz sonrasında günlük Karya Rotası yürüyüşümüze başladık. İyi dinlendiğimiz bir gecenin ardından, yokuş aşağı giden yürüyüş yolu sayesinde, düne göre çok rahat bir rotaydı. Yani tabela kilometresi ile hissedilen kilometre aynıydı. İlamet Köyünde “merhaba” dediğimiz ve tarlalarında çalışan yöre insanlarının kahvelerini içmek de nasip oldu.

Yürüyüş Kargıcak Köyünde tamamlandı. Kargıcak büyük sayılabilecek bir köy. Buradaki taş evlerin sayısı daha çok. Kargıcak’da daracık sokaklar ve taş evler arasında gezmeyi sakın ihmal etmeyin.

(İzlediğimiz yaklaşık rotanın linki https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-labranda-kargicak-hiking-33464569 )

3-Karahayıt Köyü-Yediler Manastırı-Gölyaka/Bafa Gölü Rotası (5.8 km)

Karahayıt Köyüne giderken yolumuz üzerinde olduğundan, Milas’a 12 km uzaklıktaki Euromos Antik Kenti‘ni gezerek güne başlamış olduk. Bu kentte bulunan Zeus’a adanmış tapınak, Anadolu’da en iyi korunmuş tapınak olarak kabul ediliyor.

Daha öncekilerde fark etmemiş de olabilirim ama ilk defa buradaki tapınak sütunlarının üstüne kazınmış yazılar görüyorum. Euromos küçük bir alan, burası için kısacık bir zaman ayırmanızı tavsiye ederim. Özellikle amfi tiyatroya çıkan yolda bulunan terastan görünen kuşbakışı tapınak manzarası çok etkileyici.

Yürüdüğümüz en güzel rota olarak bugünkü Karahayıt-Gölyaka/Bafa Gölü rotasını seçtik. Doğanın yeşili göz yakıyor, çiçekler coşmuş ve rengarenkler. Yalancı lavantalar, lavanta tarlasında yürüdüğünüz izlenimi yaratacak kadar yoğunlar.

Yediler Manastırına gelmeden önce Bafa Gölü’ne tepeden bakan, rüzgarın ve yağmurun zamanla şekillendirdiği büyük blok taşların bol olduğu bir düzlüğe geldik. Bafa Gölü tüm güzelliği ile ayaklarımızın altında. Antik çağda adı Maiandros olan Büyük Menderes Nehrinin taşıdığı alüvyonlar körfezi delta haline getirince Bafa Gölü denizden 30 km içeride kalmış. Bu alanda mola vermemizin bir nedeni var. Burada bulunan bir mağara içindeki duvarlarda, 8000 yıl öncesi insanlarından kalma duvar resimlerini göreceğiz.

Dr. Anneliese Peschlow bir Alman arkeolog. 1994 yılında antik Latmos (Beşparmak Dağlarının antik dönemdeki ismi) Heraklia Kentinde araştırmalar yaparken, yöre çobanlarından birisi mağarada gördüğü resimlerden ona bahseder. Dr Peschlow çobanın peşinde mağaraya gidip resimlere bakar ve 8000 yıl öncesine ait mağara duvarlarına çizilmiş boyamaları, dünyaya arkeolojik keşif olarak sunar. Sonrasında Latmos Heraklia Kentinden çok, mağara mağara bu resimlerin diğer örneklerini aramaya başlar. Dr. Peschlow, o günden sonra, içinde 500 insan çiziminin de yer aldığı 160 değişik resim grubu daha bulmuş.

Latmos duvar resimlerinde bireysel insan değil, insan toplulukları, özellikle “aile” kavramı öne çıkartılmış. Kadın-erkek çiftler, çocuklu aileler, çocuğu ile oynayan anneler çizilmiş duvarlara. Biz de Aykut’un rehberliğinde resimlerin bulunduğu bir mağarayı ziyaret ettik. İnsan gerçekten etkileniyor. Erkekler çöpten adam misali ama kadınlar profilden büyük popoları ile betimlenmiş. Ben önce kadın figürlerini tavus kuşuna benzetmiştim. Ama bu yazı için araştırma yapınca bunların kadın betimlemesi olduklarını öğrendim.

O daracık mağara içinde 8000 yıl öncesinden birilerinin yaşadığına, ev olarak gördüğü mağarasının duvarlarına ailesini, hayvanlarını çizdiğine şahit olmak müthiş bir duygu. 8000 yıl öncesinden bize miras bırakılan eserleri daha özenli korumak lazım. Araştırma yaparken gazete haberleri arasında bir tur şirketinin şirket adını, bu resimlerin yanına sprey boya ile yazdıkları haberini okudum. Kahroldum!

Bu Karya rotasındaki diğer bir durak ise Yediler Manastırı. 7. yüzyılda Anadolu’ya gelen rahipler ve keşişler tarafından inşa edilmişler. Düşmanlarından saklanmak için sarp kayalıklar arasında kalan bu coğrafyada manastırlar ve çilehaneler inşa etmiş ve buralarda inzivaya çekilmişler. Oldukça basit bir yapı kompleksi görünümünde.

Manastırın avlusu olan düzlüğün az ilerisinde fresklerin olduğu bir kaya oyuğu var. Yüzlerce yıldır bu kayanın altındaki freskler doğal şartların avantajı ile nemden ve güneşten saklanabilmiş olsa da yer yer insan eli ile zarar görmüş. Freskler en iyi tavanda seçilebiliyor. Hazreti İsa’nın hayatından bazı sahneler var.

Manastırı devam edip kayaların üzerinden kısa bir yürüyüşle tüm manastırı yukarıdan gören bir mevkiye çıktık ve kayalara yayıldık. Reyhan burada bize çok hoş bir ilahi okudu. Bu manzarada, bu ortamda çok güzel geldi.

Manastır avlusunda biraz açlığımızı ve susuzluğumuzu giderip Bafa Gölü kıyısındaki Gölyaka Köyüne doğu yürüyüşümüze devam ettik. Buradan da Kapıkırı Köyüne geçip orada bir pansiyonda konakladık.

(Yürüyüşümüzün yaklaşık rotasının linki https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-karahayit-yediler-manastiri-golyaka-10-02-2018-22556503 )

4-Tekeler Köyü-Alinda Antik Kenti-Karpuzlu Rotası (6.8 km)

Son rotamızın başlangıcı Tekeler Köyüden oldu. Bu yolun benim için en ayırt edici özelliği ise en fazla taş döşeli yol olması. Tekeli Köyünden, Alinda Antik Kentine kadar yine doğanın içinde, zeytin ve çam ağaçları arasından yürüyeceksiniz. Nisan ayı gibi baharın en civcivli ayında giderseniz renk renk çiçekler başınızı döndürecektir.

Yürüyüşümüz sonunda Alinda Antik Kentine geldiğimiz de kente kemerler altından geçerek girdik. Şehrin nekropol denen mezarlık kısmından yürüyüşe devam ettik.

Alinda, Karyalılar döneminden de eski bir kent ama parlak zamanı Hekotomnos’un kızlarından Ada’nın hüküm sürdüğü zamanlara denk geliyor. Aslında Satrap Ada’nın burada bulunmasının nedeni onun için Alinda’nın sürgün yeri olmasından dolayı. Ada’nın kardeşi Piksodaros onu satraplıktan devirip Alinda’ya sürmüş.

Alinda Antik Kentinin tiyatrosunda hissettiğim mistik duygu da beni etkiledi ama buradan en çok aklımda kalan şehrin Agorası olacak. Benim gezdiğim antik kentler arasında bütünlüğü bozulmamış en güzel antik alışveriş yeri, Alinda’nın Agorası oldu. Zamanında 3 katlı olan agora, bugün neredeyse bir bütün halinde duruyor.

En sonunda Karpuzlu‘ya vardık ve meydandaki çay bahçesinde Karya yürüyüşlerimizi tamamladık (Bu yürüyüşümüzün yaklaşık rotası https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/trekinturkey-karia-yolu-tekeler-alinda-antik-kenti-i-28-1-2021-64698384 ).

Evet sevgili Sanal Gezgin Dostlarım. Bu gezi yazısını, bu gezinin benim için unutulmazlarından olan Besalet Alkaya’nın bir şiiri ile bitirmek çok güzel olacak. Besalet beyin bana yolladığı onlarca güzel şiiri arasından, ruhuma en uygun gelen şiir oldu bu;

Ayaklarım sana teşekkür ederim

Gitmek istediğim yerlere

Hala götürüyorsun beni

Hem de koşar adım

Şikayet etmeden erinmeden

Gözlerim sana da teşekkür ederim

Kulaklarım sana da

Sana da ellerim

Görüyorum hala en saklı gizlileri

Duyuyorum uzaktaki fısıltıları

Ellerim elliyor ellenecekleri

Zihnimi unuturmuyum hiç

Döndürüp dolaştırıp evime getiriyor

Sapkın tezgin kaybolmuyorum hala

Bir yüreğime teşekkür etmiyorum

Zalim çok yoruyor beni

Besalet Alkaya

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2021 Saat 07:51

Tembellik Hakkı Saklı Karya Yolları: Bu Yolların Acemisinden İç Karya Rotaları

Karya Kültür Rotalarının temelde 5 ana bölgede ve 47 ayrı rota üstünde yapıldığını bir önceki yazımda belirtmiştim. Nar Gezi Tur Firması ile Nisan ayı için doğru seçilmiş bir programla 4 gün içinde, İç Karya rotalarından dördünde yürüyüşler gerçekleştirdik.

Bu rotalar; Sarıkaya Köyü-Gökseki Köyü-Ketendere Köyü-Çomakdağ/Kızılağaç Köyü Rotası (8,5 km)

Labranda-İlamet Köyü-Kargıcak Köyü Rotası (7 km)

Karahayıt Köyü-Yediler Manastırı-Gölyaka/Bafa Gölü Rotası (5.8 km)

Tekeler Köyü-Alinda Antik Kenti-Karpuzlu Rotası (6.8 km)

Bu yürüyüşler için toplamda 3 gece olan konaklamamızın 2 gecesini Milas‘da yaptık. Yıllardır Milas’tan geçer giderim ama içine girip de “Milas nasıl bir yerdir acep? Ne vardır burada?” diye merak etmemişim. Çok büyük ayıp etmişim Milas’a! Bu nedenle Milas üzerine biraz konuşmamız lazım.

Gezimiz, tam da pandemi belası nedeni ile, hafta sonu sokağa çıkma yasaklarının başladığı zamana denk geldi. Sağ olsunlar Nar Gezi ekibi, Reyhan ve Aykut, Muğla Valiliğinden özel izinle turun gerçekleşmesini sağladılar. Elimizde izin belgesi, bizler aslanlar gibi sokaklardayız. Ama gelgelim Milas halkı ve esnafı evlerde hapis. Dolayısı ile ne Milas’da akşam için planlanan lokantalara gidebildik ne de Milas esnafı ile Cumartesi-Pazar teşviki mesaimiz olabildi. Bir tek döneceğimiz gün (Salı) yerel halkın satış yaptığı otları ile meşhur Salı Pazarını gezebildik. Ama ben kendimi tanıyorsam bunun acısını çıkartırım ileri tarihlerde! Bize yeniden Milas yolları görünür ve diğer rotalarını da yaparız.

Milas tarih boyunca önemli bir yerleşim yeri olmuş. En az 5 bin yıllık tarihi geçmişinin var olduğu yazılıyor. Zamanında Karya (Karia) döneminin başkentliğini yaptığı gibi Menteşe Beyliğinin de başkenti olmuş. Bu nedenle de Milas’ın altında, üstünde olandan daha fazla tarih yatıyor. Sodra Dağı eteklerine kurulmuş, antik dönemdeki adıyla Mylasos ya da Mylasa, adını rüzgarlar tanrısı Ailos’un soyundan gelen Mylasos’dan alıyor.

Milas tarih boyunca çok etnik kökenli yaşama sahne olmuş. 19. yüzyıl sonlarında Milas nüfusunun %61’i Türk, %32’si Rum, %4’ü Ermeni ve %3’ü Yahudi cemaatten oluşuyormuş. Gümüşkesen Mezar Anıtı‘nın da bulunduğu bölgenin arka taraflarında Yahudi Mezarlığı bulunuyor.

Milas’da eski Roma Nekropolünün olduğu yerdeki tepeye MS 2. yüzyılda yapılan Gümüşkesen Mezar Anıtı dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozelesinden esinlenerek yapılmış. Biz gittiğimizde mozelenin çevresi inşaat alanı olarak kapatılmıştı. Aralardan ancak yukarıdaki fotoğrafı alabildim. Esin kaynağı olan Halikarnas Mozolesinin kopyası bu ise, bir zamanlar Bodrum’da bulunan  ve Kral Mausolos adına karısı ve kız kardeşi Artemisia tarafından yapılan mozolenin güzelliğini düşünemiyorum bile!

Amazonlar kraliçesi Hippolyte’e ait çift taraflı Altın Savaş Baltası’nı, kraliçe ile olan savaşı sonrası ondan alan Herakles, baltayı Zeus’a hediye etmiş. Efsane bu ya! Lidya kralı Giges kutsal emanet olarak saklanan Herakles’in “Altın Savaş Baltası”nı Karyalılara hediye etmiş. Onlar da baltayı; Karya, Lidya ve Mysia’nın ortak haç yeri olan, Milas yakınlarındaki Zeus Karios Mabedine gömerler. Labrys adlı bu çift taraflı balta Karya’lıların sembolü olarak tüm anıtsal yapılara kazınmış. Bunun en iyi örneğini Baltalı Kapı denen ve Milas’ın kuzeyinde bulunan kapının üstündeki kilit taşında göreceksiniz. Karyalılar Labranda (ya da Labraunda) Zeus Tapınağında sonlanan festival yürüyüşünü bu kapıdan başlatırlarmış.

Milas’ın gezi bakımından en önemli noktası üzerinde bulunan leylek yuvası nedeni ile halkın Uzunyuva adını taktığı Roma dönemi eserlerinden Menandros Sütunu, mezar hırsızlarının soyduğu içinde sadece lahtin kaldığı Hekatomnos Anıt Mezarı ve Hekatomneion Kutsal Alanı, Milas Evi Konağı, Milas Halı Müzesi olan Arkeopark. Buraya epey bir zaman ayırmak ve müze içinde 20 dakika kadar süren tanıtım videolarını izlemekte fayda var.

Zeus Karius-Hekatomnos Mezar Anıtı

Tur sırasında rehberimiz Reyhan’dan dinledikçe, yetinmeyip eve dönüşte okudukça ve videoları izledikçe sinirden kudurduğum bir öyküsü var buranın (önereceğim en güzel video yandaki linkte https://www.youtube.com/watch?v=G55q9H0hhyY ).

Zeus Karios Tapınak kalıntıları

Siz de bu satırları okuyup hikayeyi öğrenince eminim benim gibi köpüreceksinizdir. Aslında 2400 yıl önce bu alanda sadece Karyalı büyük devlet adamı ve savaşçı Kral (ya da Satrap demek daha doğru olur) Hekatomnos’un Mezar Anıtı mevcutmuş. Bulunması Tutankamon’un Anıt Mezarının bulunması kadar heyecan yaratan ve bu alanın geçici Dünya Kültür Mirası listesine girmesine neden olacak kadar önem verilen mezar odası, toprak düzeyinden 18 metre aşağıda bulunuyor.

İlerleyen zaman içinde Roma, bu anıt mezar üzerine Zeus’a adanmış bir tapınak yapmış ve yukarıda fotoğraflarını gördüğünüz büyük blok taşlar tapınağın podyum denen kısmını oluşturuyor. Üzerinde bulunan Zeus Kairos Tapınağı nedeni ile, 1995 yılına kadar, Hekatomnos’a ait anıt mezardan kimsenin haberi olmamış. Bu sırada burada (Zeus Karios Tapınak alanı) kazı çalışmaları yapan Alman arkeolog Frank Rumscheid tapınak altında bir anıt mezar olabileceğini dillendirmiş. Ancak 1,8 metre kalınlıkta kocaman mermer blokların altında bir anıt mezar olacağına da kimse ihtimal vermemiş. Hazine arayıcıları hariç tabii ki! Onlar bu teoriyi ciddiye almışlar. Yükte hafif pahada ağır her hangi bir tarihi esere, en kısa zamanda ulaşmak için her şeyin mubah olduğu bu insanlara göre en küçük bir olasılık bile değerlendirilmelidir. Onlar da öyle yapmışlar zaten!

Daha önce podyum üzerinde bulunan eskilerden kalma metruk bir evi satın almışlar ve ufak tamiratlar yaparak oturur hale getirmişler. Asıl amaçları da evin altından kazı yaparak Hekatomnos’un Anıt Mezarına ulaşmak. 2008 yılından 2010 yılına kadar da bu işi yapmışlar. Elmas uçlu dev matkaplarla büyük mermer blok taşları oymuşlar. Mahalleli “Buradan anormal gürültüler geliyor, evlerimiz sarsılıyor, titriyor. Bu eve giren çıkan belli değil, yabancı plakalı arabalar gelip gidiyor” diye şikayet etseler de ne polis ne adli makamlar işin üstüne eğilmişler. İstanbul’dan tanışıklığımız olup da sonradan Milas’a taşınan karı-koca dostlarımızla Milas’da görüştüğümüzde söyledikleri cümle “Bu soygunu göz göre göre yaptılar, kimse de ilgilenmedi. İlgileneni de, delil göstereni de kasıtlı olarak ciddiye almadılar!” oldu. En son artık lahit kaçırılacakken, lütfen bir baskın yapılmış ve lahit kurtarılmış. Ne kaçırıldı? Nereye kaçırıldı? Kimse bilmiyor. 2018 yılında bu anıt mezardan kaçırılan Hekatomnos’un yukarıda fotoğrafı bulunan altın tacı İskoçya’da yakalandı ve bu eser Türkiye’nin girişimleri ile geri alınıp, Ankara’daki Medeniyetler Müzesinde sergileniyor. İnşallah bu lahitten kaçırılan diğer eserler de geri alınabilir.

Lahitin aslını görme şansımız yoktu. Arkeopark’ın tanıtım bölümünde, yukarıda, fotoğrafını gördüğünüz alçıdan imitasyonunun dört bir yanında bulunan kabartmalar lahitin eşsizliğini gösteriyor. Arkeopark’ta bulunan ve Milas Konaklarının örneklerinden olan Emin Ağa Konağı (1890 tarihli), Milas Halı Müzesi gezmeye değer yerler, lütfen zaman ayırın.

Milas’ın gezilecek yeri çok. Meraklısı için, Milas’ı hakkıyla gezmek için bir tam gün gerekir. Milas içinde konakların restorasyon görmüş olanından fazla, yıkıldım-yıkılacağım diye bağıranları var. Yani her taraf eski Milas Evi dolu. Milas’da bir de Macar Evleri denen ve Avrupa’da gördüğümüz taş evlere benzer evler var. 1919 yılında Rodos’u ziyaret eden Milas’ın Kaymakamı, orada gördüğü evleri beğenip, Milas’a davet ettiği Macar mimarlara bu evleri yaptırmış, bu nedenle de evlerin ismi Macar Evleri kalmış .

Arasta, restore edilmiş Çöllüoğlu Hanı, 1737 tarihli Ağa Camisi, artık kullanılmayan ama gördüğüm en güzel binalardan olan Öğretmenevi ve renkli Salı Pazarı Milas’ta gezmeniz gereken diğer yerler arasında. Arasta içinde Arastam adlı lokantada yediğimiz kavurma, özellikle ciğer müthişti. Ciğer yanında süzme yoğurt, közlenmiş acı biber ve tazecik pide de veriyor. Ciğer boş gitmez diyene de içecek servisi yapılıyor. Ne demek istediğimi anlamışsınızdır

Şundan eminim ki Milas yemeklerinden hiç bir şey tadamadık. Böyle olmasa Milas Yemek Kültürü diye kocaman bir kitap yazılmazdı. Milas’a yeniden gitmek için bir diğer nedenimiz yemeklerini tanımak için olmalı.

İç Karya yazımın yürüyüş bölümü kaldı. Onu da yakında yazar ve konuyu bitiririm.

Şimdilik hoşça kalın, gezekalın…

Dr Ümit Kuru

Saat 18:25

12.04.2021

Tembellik Hakkı Saklı Karya Yolları: Bu Yolların Acemisinden İlk İzlenimler, Temel Bilgiler

İnsanoğlu, var olduğu ilk çağlardan bugüne, bazen yakın bazen hiç tanımadığı uzak coğrafyalara seyahat etmeyi hiç ama hiç bırakmamış.

Seyahat olgusu, başlarda barınma ve yemek bulma gibi yaşamsal gereksinimlerin giderilmesini sağlarken, tarih boyunca dini, ticari, askeri ve sosyal amaçlarla yeni şekillere de bürünmüş. Kutsal bir alana yapılan ziyaret, ticari malların taşınması, yeni bölgelerin keşfedilmesi, askeri yolculuklar, mevsimsel göçler gibi çok sayıda seyahat biçimi insanoğlunu ve uygarlıklar tarihini şekillendirmiş. Kültürler, gelenekler, diller, dinler birbirleri ile tanışmış ve birbirlerinin içine geçmişler.

İnsanoğlunun seyahat olgusu yolların yapılmasına, rotaların oluşmasına neden olmuş. İnsan doğası gereği pratik olanı tercih ettiğinden, yerleşim yerleri ortadan kalkmadıysa, bu rotalar ve yollar hep var olmuşlar.

Son zamanlarda kayıp yolların izini süren bilimsel çalışmalar yapılıp, tarihsel değerleri ve doğa güzellikleri ile ülke turizmine kazandırılıyor. Yüzyıllar öncesinin taş yollarını takip etmek artık önemli bir aktivite oldu.

İspanya’da bulunan “Santiago de Compostela Hac Yolu” 1984 yılında ilk Avrupa Kültür Rotası olarak ilan edildi. Bu rotanın 1993 yılında UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından “dünya mirası” olarak ilan edilmesinin ardından diğer ülkeler de tarihin unutulmuş yollarını teker teker ortaya koydular ve turizme açtılar.

Bu yolların bir kısmı tarihin belirli bir döneminde gerçekten kullanılmış ulaşım güzergâhlarını oluşturuyorlar. Bu rotalara fiziksel açıdan bakıldığında yolların günümüze ulaşmış bazı kalıntıları izlemek mümkün olabiliyor. Bu kalıntılar bazen yer döşemeleri, blok taşlar, mil taşları, köprüler, kapılar olurken bazen de yol üzerinde konaklama, ticaret veya savunma amacıyla kullanılan hanlar, kervansaraylar, kaleler gibi anıtsal yapılar oluyor. Örneğin Çin’den başlayarak Anadolu üzerinden Avrupa’ya açılan İpek Yolu bu yolların en eskilerinden bir tanesi. Bu yol toplu insan hareketlerine neden olmuş, kültürel, ekonomik ve sosyal etkileri çok olmuş. Bir de Evliya Çelebi, Aziz Paul ya da Büyük İskender’in tarihte takip ettiği toplumsal olmayan ama keşif, ibadet veya fetih amaçlı yollar var ki bunları da gerçekten kullanılmış rotalar arasında sayabiliriz. Bence kültür rotası tanımına gerçekten uyan yollar bunlar.

Kültür Rotası olarak tarif edilen bir kısım rota ise geçmişte kullanılmamış ancak çeşitli amaçlarla günümüzde planlanmış ve geliştirilmiş rotaları oluşturuyorlar. Başlıca hedefleri yerel kalkınmanın desteklenmesi, alternatif turizmin canlandırılması, doğal ve kültürel mirasın korunması şeklinde belirlenen bu rotalar belirli bir tema etrafında geliştirilen, kültürel ve doğal mirasın temel malzeme olarak kullanıldığı, planlanmış güzergâhlar. Gastronomi ve şarap rotalarını bu türe örnek verebiliriz.

Ülkemizde Kültür Bakanlığının ve bazı sivil toplum kuruluşlarının desteği ile ortaya çıkan 17 adet kültür rotası var;

Likya Yolu, Hitit Yolu, Frig Yolu, Karya Yolu
St. Paul Yolu, Hz. İbrahim Yolu
İstiklal Yolu
Kaçkar Dağları, Küre Dağları, Ağrı Dağı
Via Egnatia
Evliya Çelebi Rotası
Gastronomi Rotası
Sarıkamış Rotası
Yenice Ormanları

Bunların en çok bilineni Likya Yolu, en uzun olanı ise Karya Yolu. Bu satırların sahibi de ilk defa bu yollardan bir tanesini yürüme şansını yakaladı ve taze taze sizlerle paylaşacak.

Diğer rotaları henüz bilmiyorum ve eminim onlar da müthiştir ama 4 gün boyunca bazılarını yürüdüğümüz Karya Rotasını mutlaka yapmanızı tavsiye ediyorum. Sizlere de bu yol ile ilgili genel bilgilerle, kendi izlenimlerimi aktarmak isterim. Hemen başında söyleyeyim ki bana hitap eden şekli ile tembellik hakkım saklı olarak Karya Yolunun bir kısmını gezdim. Belki bu tanım size garip gelecek ama bunu da başka bir tür seyahat olarak kabul edin. Sonuçta 800-850 km’yi bulan, 47 yürüyüş rotası olan Karya Yolu’nun tamamını yürümem de mümkün değil.

Rotanın en iyi örnek kısmını yürümek ama sindire sindire etrafı keşfede keşfede, çiçeğine böceğine ağacına selam dura dura, yol üstü yerel insanına dokuna dokuna yürümek benim tercihim. Yol üstünde yeni açmış bir çiçeği fotoğraflamadan geçsem, kendince senfonisini dillendiren bir kuşa kulak kabartmadan geçip gitsem, Bafa Gölüne bakan hakim bir tepede, bir kaya üstüne oturup manzaraya karşı çayımı yudumlamasam rotaya da, doğaya da ayıp ederim. Sonuçta bizim yaşımızdakiler için rotayı en kısa sürede tamamlayıp madalya kazanmak gibi bir amaç olamaz. Zaten emin olun ki benim tarzımda dur kalk yürüyüşlerde 6 km lik bir rotanın hissedileni de 9 km’yi buluyor.

KİMDİR BU KARYALILAR?

Karyalılar dedikleri Anadolu’nun kadim halklarından sayılıyor. Dilleri daha tam olarak çözülememiş. Türkiye’nin güneybatısında Büyük Menderes Nehri ile Dalaman Çayı arasında kalan bölge M.Ö. 11. yüzyıldan itibaren Karya olarak biliniyor. MÖ 545 yılına kadar kent devlet olarak bağımsızlıklarını korumayı becermişler. Ama sonra Persler’in hakimiyeti altına girip, onların adına ülkelerini yönetmişler.

O dönemler Persler’in en kuvvetli zamanları ve Anadolu’yu işgal ettikleri yıllar. Persler aldıkları her yeri bir Pers soylusu ya da komutanı ile satraplık denen şekilde merkeze bağlı olarak yönetiyorlar. Ama Karya’lılar iyi askerler ve civar kent devletlere karşı Perslerin savaşlarında yararlılık ve bağlılıkları nedeni ile Persler bir dönem Karya hanedanlarının satrap olarak Karya’yı yönetme ayrıcalığını onlara tanıyorlar.

Halikarnassos Mozolesi

Karya kadınları sosyal yaşamda çok etkinler, edindiğim izlenim sanki anaerkil bir toplumlar. Devleti kadınlar yönetebiliyorlar. Örneğin bilgisi, akıllı olması ve cesurluğu ile bilinen  Kraliçe Artemisia , Pers ordusunun yanında Karya ordusunun başında savaşmış. Hekatomnus ile başlayan Hekatomnidler Döneminde Karya ülkesini baba Hekatomnus’dan sonra oğulları Mausolus, Idrieus ve Pixodarus ve kızları II. Artemisia ve Ada yönetmişler. Hanedanlığın asil kanına başka kan karışmasın diye kardeşler birbirleri ile evlenmişler. Devletin yönetim başkenti önceleri Mylasa (bugünkü Milas), sonra ise Halikarnassos (Bodrum) olmuş. Karya’yı tüm dünya, dünyanın yedi harikasından birisi olan Halikarnassos Mozolesi ile tanıyor. Bugün yerinde olmayan mozolenin özelliği kolonları ile Yunan mimarisi, piramit çatısıyla ise Mısır mimarisinin özelliklerini taşıması. Çok kültürlü mimarinin en önemli eserlerinden sayılıyor.

Karyalılar önce Büyük İskender’in sonra da Roma’nın hakimiyetine giriyor.

KARYA YOLU

Karia (Karya) antik bölgesinde uzun mesafeli yürüyüş yolu rotası çalışmaları 2009 yılında başlamış ve 2012 yılında tamamlanmış. Karya Yolu, Muğla ve Aydın illerimizin sınırları içinde kalan, 820 (kimi kaynakta 850) km uzunluğunda, 47 yürüyüş parkurundan oluşan, bir yürüyüş rotası. Parkurlar Bozburun Yarımadası (9 rota), Datça Yarımadası (12 rota) , Gökova Körfezi (8 rota) , İç Karya (11 rota) , Muğla ve Çevresinde (7 rota) bulunuyor.

Biz bu gezimizde İç Karya Bölgesine ait parkurlardan 4 tanesini yürüdük. Mavi olarak sadece Bafa Gölünü gören bir rota olsa da Karya tarihine ait antik kalıntılar içinden, zeytin ağaçları, çam ağaçları aralarından geçen, yürüyüşün zamanı olarak da çiçeklerin adeta birbirleri ile yarışırcasına renk verdiği bir doğa içinde, çok tipik ve kendine özgün köy evleri ve tabii ki müthiş sıcakkanlı insanları ile rahatlıkla tekrar yürüyebileceğim bir parkurdu. Tembellik hakkımızı da kullanarak yaptığımız İç Karya rotası yürüyüşü fotoğrafik açıdan da müthişti.

Bir sonraki bölümde size bu parkurları bol fotoğrafla anlatmaya çalışacağım. Ve tabii ki uzun bir bahsi hak eden başka bir yer olan Milas’da yeteri kadar ayrıntılı paylaşımı hak ediyor.

Şimdilik Gezekalın