Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Sofya-Tur Sonu (1)

Sofya’nın gri bir Doğu Bloğu şehri olduğu algısının ardında, aslında içine daldıkça insanı büyüleyen, Avrupa’nın köklü ve çok katmanlı başkentlerinden biri saklı. İtiraf edeyim ki bu tur rotasını hazırlarken Sofya’ya karşı başlangıçta biraz mesafeliydim. Beni ikna eden ve Sofya’yı listeye ekleten asıl güç, UNESCO mirası Boyana Kilisesi ile zengin koleksiyonuyla ünlü Ulusal Tarih Müzesi’ne duyduğum meraktı. Bu temkinli adımlarla Sofya’ya sadece bir gece ve bir gün ayırma hatasına düştük; oysa şehir daha ilk saatlerinde ezberimizi bozdu. Burası kesinlikle aceleye getirilmeden, sindire sindire gezilmeyi hak ediyormuş. Burgaz, Nesebar ve Varna gibi kıyı şehirlerini bir sonraki o kısa sahil seferine saklamıştım. Kim bilir, belki ileride bu eksik kalanları Veliko Tırnovo, Sofya ve Vidin ile harmanlayıp, bambaşka bir Bulgaristan keşfine çıkarız?

BOYANA KİLİSESİ

Sofya, ilk bakışta kendisini hemen ele vermeyen, gizemini korumayı seven esrarengiz bir şehir. Dışarıdan yansıyan o mesafeli Doğu Bloğu havası, aslında sadece en üstteki ince bir kabuktan ibaret. Bu kabuğu azıcık araladığınızda ise karşınıza 7.000 yıllık devasa bir tarih katmanı, Roma İmparatorlarının hayran kaldığı şifalı termal kaynaklar ve UNESCO tescilli Orta Çağ sanat eserleri çıkıyor. Burayı gezmelisiniz; çünkü Sofya size hem komünizmin devasa beton anıtsallığını hem Avrupa’nın en yeşil başkentlerinden birinin huzurunu hem de balkan sıcaklığını aynı gün içinde sunabiliyor. Tüm bu nedenlerle Sofya, bir günden çok daha fazlasını vaat eden sürprizli bir keşif rotası.

Günün gezi programına sabah Boyana Kilisesi ve sonrasında Ulusal Tarih Müzesi gezileri ile başlayacağız. Bu geziler sonrasında saat 18:00’e kadar Sofya’da gezebileceğimiz tüm yerleri gezme niyetimiz var.

BOYANA KİLİSESİ BAHÇESİ

Boyana Kilisesi’ne kapıdan bilet alarak girmek mümkün olsa da bu süreç planlarınızı biraz zorlayabilir. Çünkü gün içinde rehberli büyük tur grupları ile bireysel ziyaretçilerin giriş saatleri birbirinden tamamen ayrılmış durumda. Eğer gezinizi bizim gibi bir acente aracılığıyla gerçekleştiriyorsanız, önceden resmi rezervasyon yaptırılarak belirli bir saat diliminde içeri girmeniz sağlanıyor. Örneğin bizim girişimiz için 09:15 – 09:30 aralığı rezerve edilmişti. Kilisenin hassas yapısını korumak adına içeriye her defasında en fazla 9 kişi alınıyor ve içeride sadece 10 dakika kalmanıza izin veriliyor. Bireysel gezginler ve 5 kişiden az küçük gruplar için günün geri kalanındaki saat dilimleri ayrılmış durumda. Ancak biletinizi oraya gittiğinizde gişeden alacağınız için, yoğunluğa bağlı olarak size çok sonrasına randevu verilebiliyor. Kalabalık günlerde bu bekleme süresi maalesef 1,5 – 2 saati bulabiliyormuş. Son olarak, kilise içinde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Yazıda paylaştığım muazzam fresk görsellerini, sizler için açık kaynaklardan derledim.

Kilise, Vitoşa Dağı eteklerinde ve kaldığımız otelden 9 km kadar dışarıda. Grubumuzla bize ayrılan saatten önce Boyana Kilisesi’nde olduk. Hatta müze açılışını biz yaptık diyebilirim. Hava yağmurlu. Sofya’ya yağmurla geldik, yağmurla gidiyoruz.

Ana kapıdan geçtikten sonra, sizi çok güzel bir bahçenin içinden geçen keyifli bir yürüyüş yolu karşılıyor. Boyana Kilisesi, dışarıdan bakıldığında tuğla ve taş işçiliğiyle yükselen, son derece mütevazı ve küçük bir mahalle kilisesi izlenimi veriyor. Ancak kapısından içeri adım attığınız an, sanat tarihçilerinin burayı neden “Doğu Avrupa’nın Rönesansı” olarak adlandırdığını bizzat deneyimliyorsunuz. Çünkü o dönemdeki alışılagelmiş donuk Orta Çağ figürlerinin aksine, buradaki fresklerde insan yüzleri şaşırtıcı bir gerçekçilikle, duygu ve ifadelerle canlanıyor.

Kilise tek bir seferde inşa edilmemiş; yüzyıllar boyunca birbirine eklemlenen üç farklı mimari katmandan oluşmuş. 10. yüzyılın sonuna tarihlenen doğu bölümü, kilisenin en eski kısmı. Küçük, tek apsisli ve haç planlı yapısıyla klasik bir Erken Orta Çağ mimarisi sunuyor. Kilisenin asıl ününü kazandıran ve adeta bir şaheser kabul edilen orta bölümü ise 13. yüzyıla ait. İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde, bölgenin valisi olan Sebastokrator Kaloyan ve eşi Desislava’nın bağışlarıyla, mevcut doğu bölümüne iki katlı bu yeni alan eklenmiş. Kilisenin batı bölümü ise 19. yüzyıla, yani Bulgar uyanış dönemine tarihleniyor; yerel halkın bağışlarıyla genişletilen yapının en son ve en modern parçası.

Boyana Kilisesi’ni dünya çapında bir başyapıt haline getiren şey, 1259 yılında tamamlanan ve orta bölmeyi süsleyen ikinci katman freskleri. O dönemde Bizans dünyasında ve Doğu Avrupa’da hakim olan sanat anlayışı, insan figürlerini tamamen ruhsuz, donuk, iki boyutlu ve ifadesiz çizmeyi emrediyordu. Ancak “Boyana Ustası” olarak bilinen anonim ressam (ve ekibi), bu kalıpları tamamen yıktı. İtalya’da Giotto’nun Rönesans’ın temellerini atan freskleri yapmasından onlarca yıl önce, Boyana Ustası figürlere üç boyutlu derinlik, gerçekçi anatomik oranlar ve psikolojik ifadeler kazandırdı. Kilisedeki azizlerin ve İsa tasvirlerinin yüzlerine baktığınızda canlılık, hüzün ve şefkat gibi saf insan duygularını okuyabilirsiniz.

Kilise duvarlarında, burayı fonlayan Vali Kaloyan ve eşi Desislava ile dönemin Bulgar Çarı Konstantin Tih ve Çariçe İrina’nın birebir portreleri yer alıyor. Bu portreler, 13. yüzyıl saray kıyafetlerini, kumaş dokularını ve dönemin gerçek insan yüzlerini günümüze taşıyan en eski ve değerli görsellerdir.

Bağışçıların portreleri yanı sıra Bulgar azizi Rilalı İvan’ın bilinen ilk resmi de bu duvarlarda yer alıyor. Koruyucu aziz Aziz Nikolaos‘a adanmış günlük hayattan sahneler de var. İkinci kattaki “Aziz Panteleimon” şapelindeki freskler aynı döneme ait, ancak üslup bakımından farklılık gösteriyor. “Müjde”, “Havarilerin Komünyonu”, “Çarmıha Gerilme”, “Diriliş” ve Aziz Panteleimon’un hayatından sahnelerin bazı bölümleri duvarlara resmedilmiş.

Boyana Kilisesine biz iki grup halinde girdik. İçeride bir rehber ve arkada sizi gözleyen görevli dahil iki kişi sizlere eşlik ediyor. Sizlerle bir bağlantı paylaşacağım. Çok faydalanacak ve kilise içini sanal ortamda gezebileceksiniz.

https://historymuseum.org/tours/boyanska/BOYANSKA.html

Kilisenin arka tarafına doğru bir mezar göreceksiniz. Bu mezar Bulgaristan Kralı (Çarı) I. Ferdinand’ın ikinci eşine ait. Kendisinin Boyana Kilisesi bahçesinde mezarının bulunmasının sıradan bir kraliyet defin yerinden çok daha derin bir anlamı var.

20. yüzyılın başlarında, Boyana köyünün sakinleri mevcut kiliseyi küçük ve yetersiz buldukları için yıkıp yerine daha büyük bir kilise yapmak isterler. Ancak Çariçe Eleonora, kilisenin tarihi ve sanatsal değerini fark ederek yıkıma bizzat karşı çıkar. Köylülere yeni bir kilise yapmaları için kendi bütçesinden başka bir arazi bağışlar ve Boyana Kilisesi’nin günümüze kadar yıkılmadan, orijinal haliyle ulaşmasını sağlar. Öldükten sonra da vasiyeti üzerine bu kilisenin bahçesine gömülür.

Bahçeyi gezerken göreceğiniz ve bahçenin en dikkat çekici unsurlarından olan Kuzey Amerika sekoya ağaçları Çar I. Ferdinand tarafından o dönem diktirilmiş.

Sofya Ulusal Tarih Müzesi, sadece barındırdığı muazzam koleksiyonla değil, içine yerleştiği sıra dışı bina ve konumla da Balkanlar’ın en etkileyici kültür duraklarından birisi. Burası, Bulgaristan’ın son komünist diktatörü Todor Jivkov’un eski resmi başkanlık konutu. Rejimin adı komünizm de olsa, sosyalizm de olsa, başkanlık sistemi de olsa itibardan tasarruf olmuyor! Vatandaştan ise fedakarlık istenir ve onun için hayatı idame ettirecek şartlar yeterlidir…

1970’lerin sonlarında inşa edilen bina, dönemin Sovyet bloklarında güç ve ihtişamı simgeleyen Brütalist mimari tarzının en anıtsal örneklerinden birisi kabul ediliyor. Dışarıdan bakıldığında devasa beton bloklar ve keskin geometrik hatlar göze çarpıyor.

İçeri girdiğinizde ise sizi devasa mermer merdivenler, yüksek tavanlar, ahşap oymalar, dev avizeler ve komünist elitlerin lüksünü yansıtan geniş pencereler karşılıyor. Konutun yeri de tesadüfen seçilmemiş. Şehrin gürültüsünden uzak, Vitoşa Dağı’nın hemen eteklerinde yer alıyor. Müze salonlarında yürürken, dev pencerelerden içeri süzülen Vitoşa Dağı’nın o heybetli ve yeşil manzarası, sergilenen binlerce yıllık eserlere harika bir fon oluşturuyor. 1973’te kurulan Ulusal Tarih Müzesi, aslında daha önce Sofya Adalet Sarayı’ndaydı. Ancak 2000 yılında alınan kararla, komünist geçmişin bu en sembolik yapısı, tüm Bulgaristan tarihinin sergilendiği bir hafıza merkezine dönüştürülmüş.

Müze, 650.000’den fazla esere ev sahipliği yaparak Bulgaristan’ın en büyük müzesi unvanını elinde tutuyor. Ancak alan o kadar devasa olmasına rağmen, bu zenginliğin sadece %10’luk bir kısmı ana salonlarda sergilenebiliyor. Sergi, kronolojik olarak 5 ana salona ve dönemsel temalara ayrılmış durumda;

Müzenin şüphesiz en büyüleyici kısmı, M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen ve dünyaca ünlü olan Panagyurişte Trak Altın Hazinesi‘dir. Trak krallarına ait olan bu som altın ritonlar (içki kapları), amforalar ve göğüslükler, antik dünyadaki işçiliğin ne kadar kusursuz olduğunu kanıtlar nitelikte. Bunun yanı sıra Valçitran ve Rogozen hazineleri de burada sergileniyor.

Bir başka salonda 7. ve 14. yüzyıllar arasındaki Birinci ve İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemlerine ait zengin takılar, madeni paralar, kilise ikonaları ve savaş aletleri sergileniyor. Tam bu noktada hemen yakınındaki Boyana Kilisesi ile bağ kurmak çok kolaylaşıyor.

1396-1878 yılları arasındaki Osmanlı Dönemi ve Bulgar Uyanışı dönemlerini kapsayan salonda, bağımsızlık mücadelesi, kilise uyanışı ve o dönemin geleneksel kıyafetleri, zanaat ürünleri yer alıyor. Hatta o dönemki bir uyanış okulunun (Rönesans okulu) canlandırması da müzede mevcut.

Bir başka salonda ise 1878 sonrası Üçüncü Bulgar Krallığı ve Yakın Tarihe ait eserler var. Modern Bulgaristan’ın kuruluş belgeleri, Bulgaristan’ın ilk anayasası ve bağımsızlık kararnamesi gibi çok önemli siyasi belgeler de bu salonda koruma altında.

Müzenin önündeki devasa yeşil bahçede ise Roma, Bizans ve Grek dönemlerine ait antik taş sütunlar, lahitler ve taş anıtlar sergileniyor.

Müzenin özellikle Trak Hazineleri bölümü çok zengin ve çok önemli eserleri barındırıyor. Biz de en çok vakti buraya ayırdık.

Gezimizde İvraca ve Rusçuk’da olduğu gibi Bölgesel Tarih Müzelerini de gezmeye çalıştık. Ama olur da bunları gezme şansınız yoksa Sofya’da ki Ulusal Tarih Müzesini gezmeyi asla ihmal etmeyin. Biz 3 saate yakın zamanı buraya ayırdığımız halde, en azından bana, yaptığımız müze gezisi yetmedi.

Sofya’ya ait bu yazı bölümü kaçınılmaz şekilde fotoğraflarla dolu oldu. En iyisi Sofya gezimizin kalan kısmını ayrı bir bölüm olarak anlatayım. Orada da çok güzel fotoğraflar olacak.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

18.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Lofça’dan Sofya’ya

Daha önce de sıkça bahsettiğim gibi; bizim için bir şehri keşfetmenin en güzel yolu, sabah uykumuzdan ödün verip o sessiz saatlerde sokaklara karışmaktır. Lofça’da yeni güne başlarken de rotamız bu tutkuyla şekillendi. Dün bu güzel şehri Lofça yapan durakların çoğunu gezmiştik ama bu sabah planımız farklı. İlk iş, Eski Üstü Kapalı Köprü’yü o sessizliğinde yakalamak; ardından dün ziyaret edemediğimiz Deli Hamam ve Lofça’nın ayakta kalan tek camisi Merkez (Çarşı) Cami‘yi kadrajımıza almak. Son olarak da Varosha Mahallesi’nin Arnavut kaldırımlı sokaklarını takip ederek zirvedeki kaleye tırmanacağız. Bakalım bu erken saatte kale kapılarını bize açacak mı?”

Köprüyü sabahın sakinliğinde fotoğrafladıktan sonra nehir kenarını takip ederek Deli Hamam’a ulaştık. Deli Hamam yaklaşık 400 yıllık bir Osmanlı eseri ve Bulgaristan genelinde aktif bir halk hamamı olarak 1990’ların başına kadar hizmet vermiş son Osmanlı hamamı olma özelliğini taşıyor.

DELİ HAMAM

Merkezdeki büyük kubbe; aşağıya doğru sırasıyla sekizgen, on altıgen ve dairesel üç farklı kasnak üzerinden yükselirken, en tepesinde ise altıgen bir aydınlatma feneri barındırıyor. Yapının mimari açıdan en büyüleyici yönü, antik Roma döneminden beri bilinen ve Osmanlı hamam mimarisinde de karşımıza çıkan ‘hipokaust’ (alttan ısıtma) sistemine sahip olması. Dışarıdaki ocaklarda (külhan) ısıtılan sıcak hava ve su, hamamın zemin altındaki kanallardan ve duvar içlerindeki borulardan geçerek tüm yapıyı homojen bir şekilde ısıtıyor.

MERKEZ CAMİ

Eski Osmanlı kayıtlarında ve seyyahların notlarında Lofça, kentin büyüklüğünü özetleyen o meşhur ifadeyle ‘30 mihraplı bir şehir’ olarak anılırmış. Yani bir zamanlar bu sokaklarda otuz ayrı cami bulunur, otuz ayrı minareden ezan sesleri yükselirmiş. Bugün ise o otuz camiden, tarihin fırtınalarına direnebilen tek şahit, nehrin kenarında tüm mütevazılığıyla duran tarihi Merkez (Çarşı) Camisi.

Ancak burada bir muammadan bahsetmem gerekir… Bazı kaynaklarda bu yapının aslında asıl Çarşı Cami olmadığı, o yıkılan tarihi caminin kitabesinin getirilip buraya takıldığı yazıyor. Hatta asıl adının “Abacı Cami” olması gerektiği de güçlü bir iddia. Nitekim caminin karşısına geçip baktığınızda, bu iddialara hak vermeden edemiyorsunuz; zira yapı, bir ‘merkez cami’ olmak için fazlasıyla küçük ve iddiasız duruyor.

Lofça’nın sokaklarında geçmişin izini sürerken, tarihin o büyük ve kaçınılmaz muhasebesi de zihnimi kurcalıyor: Yaklaşık beş asırlık Osmanlı egemenliği boyunca bu topraklardaki eski uygarlıkların eserleri ne kadar zarar görmüştü; peki ya bağımsızlık sonrası Bulgar yönetimlerinin Osmanlı mirasına yaklaşımı nasıldı?

Aslında karşımızda iki farklı dönemin, iki farklı yıkım refleksi var. Osmanlı, bir ‘imparatorluk’ mantığıyla hareket ediyordu; fethettiği topraklardaki kiliseleri veya antik yapıları tamamen yok etmek yerine, çoğunlukla onları dönüştürmeyi (kiliseyi camiye çevirmek gibi) veya kendi mimari dokusuna eklemlemeyi seçti. Yani var olanı silmekten ziyade, üzerine kendi mührünü vurdu. 19. ve 20. yüzyıldaki ulus-devletleşme süreci ise bambaşka bir ideolojiyle geldi. Yeni kurulan Bulgar yönetimi için Osmanlı mirası, unutturulması gereken bir boyunduruk dönemi olarak görüldü. Bu yüzden camiler, medreseler ve kervansaraylar dönüştürülmek yerine; sistemli bir kimlik silme operasyonuyla, şehir planlaması veya yol yapımı bahane edilerek kökten yıkıldı.

Osmanlı, vergilerini vermeleri şartı ile tebaası olan halkların kimliğini asırlar boyu adeta bir buzdolabında saklar gibi, kendi iç işleyişinde muhafaza etmişti. Örneğin, inşa edilecek kiliselerin camilerden daha yüksek olmaması şartını koşsa da Bulgar halkının kendi mabetlerini yapmasına, ibadetlerini ve dillerini sürdürmesine izin vermişti; sınırları belli bir hiyerarşi içinde de olsa onlara var olma alanı tanımıştı. Ancak o muhafaza edilen ulusal kimlik, 19. yüzyılda modern bir ulus-devlet olarak uyandığında, kendi varlığını kanıtlamanın ilk yolunu geçmişin izlerini silmekte buldu. Asırlarca altında yaşanılan o imparatorluk şemsiyesi, yeni düzen için unutturulması gereken bir gölgeye dönüştü. Dönemsel Kırcali isyanlarının ve eşkiya hareketlerinin yarattığı tahribatları bir kenara bırakırsak; Osmanlı’nın bu coğrafyadaki yıkıcı yüzü, daha çok isyan dönemlerinde ortaya çıkan askeri öfke ve cezalandırma refleksleriyle sınırlı kalmıştı. Buna karşın, bağımsızlık sonrası Osmanlı eserlerine uygulanan kurumsal yıkım; anlık bir öfkenin değil, yeni bir gelecek inşa etmek adına ‘geçmişin tapu kayıtlarını haritadan silmeyi’ amaçlayan, planlı ve ideolojik bir hafıza operasyonuydu.

Kısacası Osmanlı, bu topraklardaki eski kültürleri tamamen yok etmeyip dönüştürerek geleceğe taşımıştı. Oysa bağımsızlık sonrası kurulan yeni rejim, eskiyi dönüştürerek yaşatmak yerine, geçmişe ait ne varsa haritadan tamamen silme yoluna gitti. Bugün Lofça’da 30 camiden sadece birinin ayakta kalması, işte bu ‘silme’ refleksinin en somut kanıtı. Nitekim bugün Lofça’da, Rusçuk’ta ya da diğer Bulgar şehirlerinde karşımıza çıkan o tek tük Osmanlı eseri; aslında zamanın, savaşların ve bu ideolojik fırtınaların arasından sağ çıkmayı başarmış birer mucize abidesidir.

On günlük koca bir macerayı geride bırakıp başladığımız noktaya, Bulgaristan’ın kalbi Sofya’ya geri dönüyoruz. Ama dönüş yolculuğumuz bile tek başına bir serüven! Bugün, tarihin izindeki Plevne‘den geçip, doğanın bir mucizesi olan Prohodna Mağarası’nda yürüyeceğiz. Ardından İvraca’da, ihtişamlı Trak hazinelerinin sırrını saklayan Vratsa Tarih Müzesi bizi bekliyor. Sofya’ya varacağımız bu akşam saatlerinden itibaren yarın gece İstanbul uçuşuna kadar olan tüm zamanımızı ise Sofya’ya ayırdık. Şehrin tam merkezindeki otelimize yerleşir yerleşmez, kalan her dakikayı Sofya’yı adım adım soluyarak değerlendireceğiz.

Plevne, Türk tarihi ve kolektif hafızası için haritadaki herhangi bir noktadan çok daha fazlası; kahramanlığın, askeri dehanın, fedakarlığın ve bir imparatorluğun o en onurlu direnişinin simgesi. Bu yüzden seyahat programımızı yaparken, hafızalarımıza kazınan o destansı Plevne Savunması’nın gerçekleştiği topraklara ayak basacak olmak, bu gezide beni en çok heyecanlandıran anlardan biriydi.

Plevne’ye doğru yola çıktığınızda, ister istemez yüksek surlarla çevrili heybetli bir kale göreceğinizi hayal ediyorsunuz. Oysa buradaki mucize taşta değil, toprakta gizli… Gazi Osman Paşa, askeri literatüre geçecek bir dehayla, devasa surlar yerine toprak siperler ve tabyalar inşa ederek modern siper savaşının ilk başarılı örneklerini tam da üzerinde durduğumuz bu tepede sergilemiş. Osmanlı kaynaklarında ‘Yeşil Tepeler’ olarak geçen ve kuşatmanın kaderini belirleyen bu stratejik bölge; İsa Bey ve Kovanlık gibi en kritik tabyaların da kalbi konumunda.

Sayıca, silahça ve lojistik olarak kendisinden katbekat üstün olan Rus ve Rumen birleşik ordularına karşı Osman Paşa, Plevne’de tam 145 gün boyunca muazzam bir savunma destanı yazdı. Rusların düzenlediği üç büyük ve kanlı genel taarruz, Osmanlı askerinin sarsılmaz direnciyle püskürtülürken Rus ordusuna ağır zayiatlar verdirildi. Aylar süren kuşatmanın ardından şehirde yiyecek, ilaç ve mühimmat tükenince; Gazi Osman Paşa teslim bayrağını çekmek yerine askeriyle birlikte amansız bir yarma (huruç) harekatına girişti. Bu son huruçta yaralanarak esir düşse de gösterdiği kahramanlık öyle büyüktür ki; Rus Çarı II. Aleksandr ve Rus generalleri, onun askeri dehasına saygı duruşu olarak kılıcını iade ettiler ve ona bir esir gibi değil, bir kahraman gibi davrandılar.

93 Harbi sırasında Plevne, Rus ordusunun Balkan Dağları’nı aşıp İstanbul’a yürümesini aylarca geciktiren en kritik kilitti. Eğer bu amansız direniş olmasaydı, Osmanlı cephesi çok daha erken çökecek ve savaşın getirdiği yıkım belki de çok daha ağır olacaktı. Ne yazık ki Plevne’nin düşmesiyle birlikte İstanbul yolu Ruslara açıldı ve tarihimizin en acı sayfalarından biri olan kitlesel Balkan göçleri dalga dalga hız kazandı.

O dönem Türk askerine karşı savaşan Rus generali Mihail Skobelev’in anısına bugün ‘Skobelev Parkı‘ olarak adlandırılan bu tarihi tepe, bizim asıl ziyaret amacımıza ev sahipliği yapıyor. Plevne Savunması’nın o destansı ruhunu ve çetin mücadelesini yaşatan devasa Plevna Panorama Müzesi (Pleven Epopee 1877), tam olarak bu kanla sulanmış tepenin üzerinde yükseliyor.

Burası sıradan bir savaş müzesi değil; dünyadaki sayılı panoramik müzeden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye girişler, yoğunluğu önlemek adına gruplar halinde ve sırayla yapılıyor. Sabahın erken saatlerinde gitmemize rağmen, bizden önce gelmiş bir okul dolusu öğrenci kapıda ziyaret sırasını bekliyordu. Biz de zaman kaybetmek yerine sıramızı beklerken, Skobelev Parkı’nın içindeki gerçek savaş alanları üzerinde küçük bir yürüyüşe çıktık; Panorama binasının yaklaşık 150 metre doğusunda yer alan Kardeşlik Mezarı ve Kemik Evi (Museum-Ossuary) adlı anıt yapıya kadar ilerledik.

Fransız bir peyzaj mimarı tarafından tasarlanan ve göz alabildiğine yeşillikler içine gizlenen bu açık hava müze-parkında yürürken, her adımda savaşın gerçek izlerine dokunuyorsunuz. Şehrin gürültüsünü arkanızda bırakıp, biraz içinize kapanarak ve dünyadan soyutlanarak yürüdüğünüzde; civardaki o asırlık ağaçların arasından yankılanan savaş toplarının uğultusunu, her iki taraftan askerlerin çığlıklarını hayalinizde duyabiliyorsunuz. Zaten parkın girişinden itibaren ana yürüyüş yolları boyunca sıralanmış çok sayıda top sizi karşılıyor. Bunlar birer reprodüksiyon değil; 93 Harbi’nde bizzat kullanılmış, barut kokmuş orijinal savaş topları…

Yaklaşık yarım saatlik bir bekleyişin ardından nihayet içeri kabul edildik ve bir rehber eşliğinde müzeyi adımlamaya başladık. Müze birkaç kattan oluşuyor; alt katlarda 93 Harbi’nden kalan gerçek askeri teçhizatlar, tüfekler ve o günleri tasvir eden yağlı boya tablolar sergileniyor.

Ancak müzenin asıl kalbi ve asıl hikayesi en üstteki panorama katında atıyor. Savaşın o karanlık, acımasız yüzü ile Plevne’de yazılan o destansı direniş burada öyle muazzam ve gerçekçi bir atmosferle sergilenmiş ki, salonu gezerken hepimizin nutku tutuldu, derinden etkilendik.

Plevne Panorama 1877 Müzesi gezimiz sonrası aracımıza binip Prohodna Mağarası’na doğru yola düştük. Plevne’den itibaren 1 saat kadar yolumuz olacak.

Bulgaristan’ın en büyüleyici ve gizemli doğa harikalarından biri olan Prohodna Mağarası, Sofya’ya yaklaşık 110 km mesafede yer alan efsanevi bir karstik tünel mağara. Mağara alanına varınca yine kısa bir mesafe de olsa yürüyüşle mağara girişine ulaşıyorsunuz.

Bulgarca “Prohodna” kelimesi “Geçit” veya “Giriş yapılabilir” anlamına geliyor. Burası kör bir mağara değil; bir ucundan girip diğer ucundan çıkabileceğiniz 262 metre uzunluğunda devasa bir doğal köprü gibi. Biz bu mesafeyi yürümedik ama yürüyüp diğer uçtan da çıkabilirsiniz.

Mağaranın iki girişinden biri olan “Büyük Giriş” tam 45 metre yüksekliğindedir ve bu özelliğiyle Bulgaristan’ın en yüksek mağara kemeridir. “Küçük Giriş” ise 35 metre yüksekliğindedir.

Mağarayı sıradan bir yeraltı oluşumundan ayırıp bir doğa tapınağına dönüştüren şey, tavanında yer alan iki devasa delik. Erozyon sonucunda neredeyse kusursuz bir simetriyle yan yana açılan bu iki doğal pencere, birebir insan gözü şeklinde. Yerel halk bu yüzden mağaraya “Tanrı’nın Gözleri” (Oknata) adını takmış.

Yukarıda paylaştığım fotoğraflardan da fark edeceğiniz üzere, mağaranın içine adım attığınız anda tavandaki devasa bir çift gözün sizi izlediği hissiyatına kapılıyorsunuz. İşin en dramatik yanı ise yağmurlu günlerde bu deliklerden sızan suların, kaya duvarlarındaki dikey hatlar boyunca aşağı süzülerek adeta ağlayan bir insan yüzü tasvirine dönüşmesi.

Prohodna Mağarası’nın o gerçeküstü atmosferinden sıyrılıp, adını dağların arasındaki devasa bir doğal kapıdan alan İvraca’ya doğru yola koyuluyoruz. Bulgarcada Vrata kelimesi “kapı” anlamına geliyor. Şehrin adı da eski Bulgarcada “küçük kapı” veya “dar geçit” anlamına gelen Vratitsa’dan türemiş, Osmanlı döneminde ise Türkçeleşerek İvraca halini almış.

VRATSA (HRİSTO BOTEV) MEYDANI

Yaklaşık 50.000 kişilik nüfusuyla İvraca, bölgenin en büyük ekonomik ve kültürel merkezi olma unvanını elinde bulunduruyor.

Şehri dünya çapında kültürel bir odak noktası yapan asıl yer, şüphesiz Vratsa Tarih Müzesi. Burada sergilenen ünlü Rogozen Hazinesi, Trak medeniyetine ait dünyadaki en büyük gümüş ve altın parça koleksiyonu olma özelliğini taşıyor. Ayrıca Mogilanska Mogila’da bulunan som altın Trak defne çelengi ve dizlikler de yine bu çatı altında. Aslına bakarsanız, bu şehre yolumuzu düşüren asıl motivasyonumuz bu müze; fakat gelmişken meydanın hemen yakınında yükselen ve Osmanlı döneminden günümüze başarıyla korunan Kurtpaşa (Kurtpashov) ve Meshchii savunma kulelerini de gözden kaçırmayacağız..

Meydana yakın bir noktada araçtan iniyoruz. Geniş bir alana yayılan Vratsa Meydanı; kamu binaları, müzesi, Hristo Botev Anıtı ve asırlık savunma kuleleriyle şehrin kalbinin attığı yer. Zaman kaybetmeden kendimizi hemen müzenin içine atıyoruz. Bize tahsis edilen rehberin eşliğinde, buradaki eşsiz tarih yolculuğumuza oda oda başlıyoruz.

Vratsa Bölgesel Tarih Müzesi, sadece bölgenin değil, tüm Bulgaristan’ın kültürel açıdan en zengin arkeoloji merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Üç katlı bu devasa yapı; ana binası, depoları ve kendisine bağlı tarihi komplekslerle birlikte toplamda 120.000’den fazla taşınabilir kültürel varlığa ev sahipliği yapıyor.

Bu eserler, Taş Çağı’ndan başlayıp Antik Dönem, Orta Çağ, Osmanlı dönemi ve Bulgar Ulusal Uyanış dönemine kadar uzanan devasa bir tarihsel yelpazeyi kapsıyor. Müzenin asıl odak noktası olan ve en sıkı şekilde korunan özel hazine salonları da bu katta yer alıyor. Biz de merakımıza yenik düşüp diğer bölümleri hızlıca geziyor ve bir an önce bu üst kata çıkıyoruz.

Bulgaristan topraklarında bugüne kadar bulunmuş en büyük Trak definesi, 1999 yılında buraya özel olarak inşa edilen yüksek güvenlikli müstakil bir salonda korunuyor. Bir Trak kraliyet hanedanına ait olan; gümüş üzerine altın kaplama tam 165 parça antik ritüel kabı ve kadeh, bu salonda ziyaretçilerini büyüleyici bir tarih yolculuğuna çıkarıyor.

Müze o kadar zengin, orada o kadar çok kare yakalamışım ki yazıya koyacaklarımı seçmekte epey zorlandım; hepsi bana birbirinden güzel geliyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Burada sergilenen Trak hazineleri, ihtişam ve zenginlik açısından başkentteki ünlü Sofya Arkeoloji Müzesi’ndeki koleksiyonları hiç aratmıyor.

Balkan Dağları’nın eteklerine kurulu olan İvraca, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan ve hem savunma hem de yaşam alanı olarak kullanılan karakteristik kule evleriyle (kula) tanınıyor. 17. yüzyılın çalkantılı dönemlerinde yerel ayanlar ve feodal beyler tarafından inşa edilen bu yapılar, adeta küçük birer Orta Çağ kalesini andırıyor. Belediye binasının hemen yanında yükselen Meşçiler Kulesi (Meshchii Tower) ise günümüzde İvraca’nın en ikonik sembollerinden biri konumunda.

16 veya 17. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen bu kule, dönemin önde gelen aristokrat ailelerinden Meşçiler (Meshchii) tarafından hem korunaklı bir mesken hem de stratejik bir savunma noktası olarak kullanılmış. Yaklaşık 13,4 metre yüksekliğe sahip, düzgün taş işçiliğiyle örülmüş kare prizma biçimindeki bu yapı, 19. yüzyılın sonlarında eklenen bir mekanizmayla Saat Kulesi’ne dönüştürülüyor. Kulenin en üst katına baktığınızda ise kuşatmalarda düşmanın üzerine kızgın yağ veya kaynar su dökmek için kullanılan, konsollar üzerine oturtulmuş çıkmalar ve 12 adet mazgal deliği hemen dikkat çekiyor.

Hristo Botev Meydanı’nda, Vratsa Bölgesel Tarih Müzesi’nin hemen önünde yükselen Kurtpaşa Kulesi; Meşçiler Kulesi’ne kıyasla biraz daha küçük olsa da kale formunu çok daha belirgin şekilde koruyor. 17. yüzyılda Kurtpaşalar (Kurtpashovtsi) ailesi tarafından inşa ettirilen bu yapıyla ilgili yerel bir efsane var: Söylenene göre bu aile, Osmanlı idaresi altındayken İslamiyet’i kabul ederek bölgedeki topraklarını ve nüfuzunu korumayı başaran eski bir Orta Çağ Bulgar soylu hanedanına dayanıyor. Sadece 11 metre yüksekliğindeki bu kompakt “donjon” (iç kale) tarzı kulenin pencerelerinin neredeyse hiç olmaması, ona tam bir hisar görünümü kazandırıyor.

Her iki kule de alt katlarında penceresiz, kalın taş duvarlara sahipken; en üst katlarında dışa doğru taşan ahşap veya taş konsollu çıkmalar barındırıyor. Bu mimari, Osmanlı Balkanları’nda asayişin bozulduğu dönemlerde ayanların kendilerini korumak için geliştirdikleri tipik “tahkimatlı konut” (tower-house) geleneğinin günümüze ulaşan en güzel örnekleri arasında yer alıyor.

LARGO (BAĞIMSIZLIK) MEYDANI

İvraca gezimiz bitince iyice acıktığımızı hissediyoruz ancak burada daha fazla vakit kaybetmek niyetinde değiliz. Önümüzde Sofya’ya kadar yaklaşık iki saatlik bir yol var. Biz de açlığımızı Sofya’ya kadar yatıştırmak üzere ayaküstü atıştıracak bir şeyler bakındık ve gözümüze banitsa satan küçük bir dükkan çarptı. Gerçekten de iyi bir yerde yiyeceğiniz banitsalardan bir tanesi, size asla yetmiyor! Herhalde börekçinin tezgahındaki böreklerin çoğunu biz bitirmişizdir.

Kısacık börek molası sonrasında yollara düştük. Hedefimiz; güneş iyice batmadan Hristo Botev Bulvarı üzerinde yer alan otelimiz Central Hotel Sofia’ya varmak, odamıza yerleşip kendimizi hemen dışarı atmak… Böylece hem hızlıca bir akşam turu atıp şehre oryante olacağız hem de bu ışıklı başkente ilk günün ardından şöyle bir merhaba demiş olacağız.

Otelimiz merkeze çok yakın. Odalarımız belli olup bavullarımızı içeri atar atmaz, Sofya’daki bu ilk kısa keşif gezimize başladık. Esas kapsamlı Sofya turumuzu yarın sabahtan itibaren gerçekleştireceğiz. Otelden çıkıp Aleksander Stamboliyski Bulvarı boyunca yürüyünce, şehrin simgesi kabul edilen Sofya Anıtı’na (Saint Sofia Monument) ulaştık. Bu anıtın yükseldiği yer, ‘Largo’ olarak da bilinen Bağımsızlık Meydanı. Komünist dönemde tam da bu sütunun üzerinde dev bir Lenin heykeli bulunurken, 2000 yılında onun yerine siyah ve altın renklerin asaletini taşıyan bu heykel dikilmiş. Şehrin adını aldığı ‘bilgeliği’ sembolize eden bu kadın figürü; bir elinde bilgeliğin simgesi olan bir baykuş, diğer elinde ise başarıyı ve barışı müjdeleyen bir defne çelengi tutarken betimlenmiş.

Buradan sola dönüp cadde boyunca yürüyünce karşı tarafta Banyabaşı Cami görünüyor. Biz erkek grubu, alışveriş yapmak isteyen kadın grubundan ayrılarak karşı caddeden bu sefer geriye, heykele doğru yürüyüşe geçtik. Yarın zaten buraları ayrıntısıyla gezeceğimizden, şimdilik araç trafiğine kapalı olan Vitoşa Bulvarı‘na (Vitosha Boulevard) doğru yürüyüp iyi bir yerde bir şeyler içmek arzusundayız. Biz erkekler Bar88 Dinner adlı mekana oturduk; biralarımız ve ara sıcaklarımız eşliğinde Sofya’daki bu ilk ve son akşamımızın keyfini çıkardık. Kızlar ise alışveriş sonrası Opa! Greek Restaurant’ı tercih etmişler. İkisi de çok başarılı yerlerdi, kesinlikle tavsiye edilir.

Evet sevgili gezgin dostlarım; 10 gün önce Sofya’dan başlayan büyük Bulgaristan rotamızda dönüp dolaşıp yeniden başlangıç noktamıza ulaştık. Yarın tüm günümüzü Sofya’yı keşfetmeye ayıracağız ve bu güzel yolculuk nihayete ermiş olacak. Şimdilik ayaklarımızı uzatıp dinlenme vakti..

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

17.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Rusçuk’tan Lofça’ya

Rusçuk’ta güne erken başlamanın ödülü, henüz kimselerin ayak basmadığı o bomboş, sessiz sokaklardı. Otelden çıktığımızda şehir sabahın o en güzel ışığı altında iken, tarihi evleri fotoğraflayarak Özgürlük Anıtı’nın süslediği o muazzam meydana doğru yol aldık.

Benim esas amacım dünden bugüne bıraktığımız Holy Trinity Katedrali‘ne ulaşıp içini gezmek.

Şehrin en eski kilisesi olan Kutsal Üçlü Katedrali, (Holy Trinity Katedrali) 1632 yılına, yani Osmanlı dönemine uzanan köklü bir geçmişe sahip. Ancak burayı asıl özel kılan, onun sıra dışı mimari öyküsü. Osmanlı döneminde Balkan coğrafyasında kilise yapılmasına, ancak camilerden yüksek olmaması ve dışarıdan fazla dikkat çekmemesi şartıyla izin verildiğinden daha önce bahsetmiştim. Rusçuk’lu Hristiyanlar da bu kurala tamamen uyarak dahice bir çözüm bulmuşlar: Katedrali yerin yaklaşık 4,5 metre altına, adeta gizleyerek inşa etmişler. Yukarıda paylaştığım fotoğraf, dışarıdan bakıldığında yapının ne kadar mütevazı ve küçük göründüğünü kanıtlıyor, değil mi?

Aslında katedrali günün ilk saatlerinde, sakin bir ortamda gezip fotoğraflamayı planlamıştım. Fakat hesaba katmadığım şey kapıların saat 08:00’de açılması oldu. Biz saat 07:00’yi biraz geçe katedralin önündeydik. Hal böyle olunca o mistik yeraltı dünyasına inemedik; sadece kapısından içeriye bakmak ve dış cephesinden birkaç kare almakla yetindik. Ancak şimdi bu satırları yazarken fark ediyorum ki asıl kaçırdığım kareler, o kapının ardında gizlenen çok daha önemli detaylarmış (Aşağıdaki fotoğraf internet kaynaklarından). Demem o ki, Rusçuk’a yolunuz düşerse ziyaret saatlerine mutlaka dikkat edin ve bu katedralin içini görmeyi sakın ihmal etmeyin.

Dönemin kurallarına boyun eğerek yerin altına gizlenmiş o alçakgönüllü katedralin hemen arkasında yükselen opera binası; tüm heybeti ve modern duruşuyla meydanda zamansal ve mimari bir meydan okuma gibi duruyor, göz alıcı bir tezat oluşturuyor.

Yürüyüşü Özgürlük Anıtı’nın ve Dohodno Zdanie binasının dün kalabalıktan göremediğimiz ayrıntılarına dikkat etmeye çalışarak ve onları fotoğraflayarak tamamladık.

Rusçuk’un kalbindeki Dohodno Zdanie adlı bina, 1898-1902 yılları arasında şehrin eğitim kurulu tarafından çocukların eğitimine ve kültürel projelere kalıcı bir fon sağlamak amacıyla inşa edilmiş. İsminin tam çevirisi olan ‘Kazanç Binası’, yapının bu asil misyonunu doğrudan özetliyor. Binanın zirvesinde, elinde asasıyla yükselen kanatlı Merkür (Ticaret Tanrısı) heykeli dikkat çekiyor. Cephedeki diğer yedi figür ise sanatı, bilimi, tarımı ve ticareti simgeleyen harika birer taş işçiliği olarak meydanı selamlıyor

Bu keyifli sabah yürüyüşü, aslında önümüzdeki uzun ve heyecan dolu yolculuğun sadece sakin bir girizgahıydı. Çünkü bugün rotamız uzun, keşiflerimiz ise bambaşka: Rusçuk’un zarif sokaklarına veda edip Ivanovo Kaya Kiliseleri’nin gizemine, Devetashka Mağarası’nın devasa dehlizlerine ve Krushuna Şelaleleri’nin serinliğine doğru yola çıkıyoruz. Günün son durağı ise bizi bekleyen tarihi Lofça.

Rusçuk’tan ayrılıp Lofça’ya doğru yola çıktığımızda ilk büyük keşif durağımız Ivanovo Kaya-Oyma Manastırları (Kiliseleri) olacak. Burası sıra dışı sanatsal ve tarihi değerinden ötürü 1979 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Rusçuk’a yaklaşık 20-22 kilometre uzaklıktaki Ivanovo Kaya Oyma Manastırları, Rusenski Lom Doğa Parkı’nın içinde yer alıyor. Bu yapılar, nehir vadisi boyunca yükselen sarp kayalıkların içi oyularak inşa edilmiş. Kiliselere ulaşmak için önünüzde iki seçenek var: Ya oldukça dik merdivenleri göze alıp kestirmeden çıkacaksınız ya da yolu biraz uzatıp doğanın içinden tatlı bir eğimle yükselen patikayı takip edeceksiniz.

Biz, çıkışta patika yolu tercih ederek uzun (yarım saati geçmeyen) ama keyifli bir yürüyüş yaptık; dönüşte ise kısa yol olan merdivenlerden aşağıya indik. Bu arada küçük bir not: Buraya gelecekseniz ayağınızda iyi bir yürüyüş ayakkabısı olması kesinlikle şart.

Keşişlerin sarp kayalıklar içindeki bu ıssız coğrafyayı seçmelerinin arkasında dini ve tarihsel nedenler yatıyordu. Hatırlarsanız, daha önce ziyaret ettiğimiz Rila Manastırı’nın ve tüm Bulgaristan’ın koruyucu azizi olan Rilalı Ivan (Aziz Ivan Rilski), Tanrı ile doğrudan bağ kurabilmek adına dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, kendini tamamen sessizliğe ve mutlak bir yalnızlığa adayarak yeraltı kaya hücrelerinde yaşamaya başlamıştı. Zamanla onun bu teslimiyetini takip eden inançlı insanlar yetişti ve bu felsefe, o dönem Ortodoks Hristiyanlığında çok yaygın olan ‘Hesihazm‘ (Hesychasm) adlı mistik akımın doğmasına zemin hazırladı.

Ivanovo Kaya-Oyma Manastırlarında ise bu köklü inziva geleneği, 12. ve 13. yüzyıllarda filizlenmeye başlamış. Takvimler 1220 yılını gösterdiğinde, buradaki ilk kaya manastırı yaşamını başlatan kişi, gelecekte Tarnovo Başpiskoposu olacak olan Keşiş Yoakim olmuş. Hesihazm akımına gönül veren keşişler, tıpkı Aziz Ivan gibi Tanrı’ya yakınlaşmak için bu sarp mağaralarda derin bir sessizliğe bürünmüşler.

Yerel halk ve keşiş cemaati, zamanla bu ıssız kaya sığınaklarını ve çevresindeki yaşamı, Bulgaristan’ın manevi sembolü olan ‘İvan’ ismiyle özdeşleştirmiş; burayı bir nevi ‘İvan’ın takipçilerinin kutsal yeri’ olarak görmüş. Nitekim bu manevi bağ, mağaraların eteklerinde ‘Ivanovo’ adında bir köyün doğmasına yol açmış. Kayaların içine oyulan bu muazzam manastır kompleksi de adını, kucağında büyüdüğü bu yerleşimden almış ve zamanla genişleyerek devasa bir inanç merkezine dönüşmüş.

Burası sadece fakir keşişlerin sığınağı olarak kalmamış; İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde bizzat Bulgar Çarları (Iwan Asen II, Iwan Alexander gibi) tarafından desteklenerek zengin bir kültür ve eğitim merkezi haline getirilmiş. Bu sayede dönemin en ünlü sanatçıları (Tarnovo Okulu ressamları) gelip bu mağaraların tavan ve duvarlarına muhteşem freskler işlemişler.

Kompleksin Orta Çağ’daki o en ihtişamlı döneminde, kayaların içine oyulmuş yaklaşık 40 müstakil kilise ve şapel bulunuyordu. Keşişlerin inzivaya çekildiği hücreler ve diğer ortak alanlarla birlikte toplam mekan sayısı 300 civarındaydı. Zamana ve doğaya direnen bu devasa yapıdan günümüze ne yazık ki sadece 20 kadar kilise, şapel ve hücre kalabilmiş. İşin daha da çarpıcı yanı, dönemin ‘Paleologos Rönesansı‘ sanatını yansıtan o ikonik Orta Çağ fresklerinin korunduğu yapı sayısı bugün sadece beş. İşte bu beş yapı arasından günümüzde ziyarete açılan ve içindeki duvar resimleriyle büyüleyen en önemli ana bölüm ise ‘Tsarkvata’ (Meryem Ana Kilisesi) olarak biliniyor.

İçerideki 14. yüzyıl freskleri o kadar canlı, renkli ve anatomik olarak o kadar gerçektir ki, Bizans Paleologos Rönesansı sanatının Balkanlar’daki en kusursuz örnekleri kabul edilir. Paleologos Rönesansı derken; Bizans İmparatorluğu’nun çöküş döneminde (13. yüzyılın sonundan 1453’te İstanbul’un fethine kadar) yaşanan, şaşırtıcı derecede güçlü ve parlak bir kültür, bilim ve sanat patlamasını kastediyoruz. Bu dönemde resimlere ilk kez derinlik algısı katılmış, figürlere insani duygular ve hareket kazandırılmıştır. Gerçekten de buradaki tavan ve duvarlarda yer alan İsa’nın son akşam yemeği ya da Yahuda’nın ihaneti gibi sahneler, hala büyüleyici bir netlikle görülebiliyor.

Bu kilisenin balkonu ve kayaların oyuklarından vadinin yeşilliğine baktığınızda müthiş bir manzara göreceksiniz. Yukarı çıktığınızda göreceğiniz o tarihi atmosfer ve sanat eseri tavanlar küçücük yorgunluğunuza fazlasıyla değecektir.

Bugün rotamızı Bulgaristan coğrafyasının saklı doğa harikalarına çeviriyoruz. Ana hedefimizde önce gürül gürül akan Krushuna Şelaleleri, ardından da o devasa ve büyüleyici Devetashka Mağarası var. Fakat yeşilin kalbine dalmadan önce, bizi heykeli ile selamlayan Usta Kolyu Ficheto’nun dehasına saygı duruşunda bulunmak için Bayla Köprüsü‘nde keyifli bir fotoğraf molası veriyoruz

Rusçuk yakınlarındaki Bayla (Byala) kasabasında, Yantra Nehrinin üzerinde uzanan bu tarihi köprü, arkasındaki iddialı ‘meydan okuma’ öyküsüyle biliniyor. Hikaye 1865 yılına uzanıyor: Dönemin Tuna Valisi Midhat Paşa, Rusçuk ile Sofya’yı birbirine bağlayacak stratejik bir köprü yaptırmak ister. Dönemin yabancı mühendisleri bu iş için muazzam bütçeler ve uzun süreler talep edince, Midhat Paşa o sırada yeteneği kulaktan kulağa yayılan Bulgar usta Kolyu Ficheto’yu huzuruna çağırır. Ficheto, elinde balmumundan bir köprü maketiyle gelir; işi yabancıların yarı fiyatına ve sadece iki yılda bitireceğini söyler. Hatta iddiasını şu meşhur sözlerle taçlandırır: Midhat Paşa! Eğer bu köprüyü taahhüt ettiğim paraya ve süreye bitiremezsem ya da bittikten sonra yıkılırsa, boynumu vurabilirsiniz. Ben bu iddiaya kellemle giriyorum.’

BAYLA KÖPRÜSÜ YANINDAKİ USTA KOLYU FİCHETO HEYKELİ

Midhat Paşa bu cesarete güvenir ve işi ona verir. Usta sözünü tutar; köprü 1865-1867 yılları arasında, tam zamanında ve bütçesinde tamamlanır. Paşa da bu deha karşısında ustaya rütbe verip nişan takar. İlk yapıldığında 276 metre uzunluğunda, 9 metre genişliğinde olan bu 14 kemerli yapının sütunları sadece yük taşımıyor; üzerlerinde aslanlar, kuğular ve su perileri gibi harika kabartmalar yer alıyor.

Köprü, yapılışından yaklaşık 30 yıl sonra, 1897’deki büyük Balkan selinde orta kısmından ciddi bir darbe alıp kısmen yıkılsa da, Kolyu Ficheto’nun nehrin iki ucundaki o sağlam taş işçiliği bugün hala zamana meydan okumaya devam ediyor.

Üstelik bu köprü sadece doğaya ve sellere değil, tarihin en kanlı savaşlarına da tanıklık etmiş. 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında, Rus ordusunun ünlü generali Gurko, binlerce askeri, ağır topları ve mühimmat arabalarıyla Balkan Dağları’na doğru ilerlerken tam olarak bu köprü üzerinden geçmiş. Kolyu Ficheto’nun dehası, köprüyü o kadar sağlam inşa etmiş ki, ordu yükünü hafifletmeden bu taşların üzerinden akıp gitmiş.

Bu köprüdeki kısa molamız sonrasında yaklaşık bir saat yol yaparak Krushuna Şelaleleri‘ne ulaştık. Bulgaristan’da havalar bu mevsimde çok değişken; köprüde günlük güneşlik olan hava, şelalede yürüyüş yapacağımız esnada birden sağanak yağmura döndü. Biz de her deneyimli gezi grubunun yapacağı gibi ‘bari yemek işini aradan çıkaralım’ dedik. Park alanına gişeleri geçtikten sonra kendimizi modern bir restorana attık ve yağmur dinene kadar keyifle yemeğimizi yedik.

Krushuna Şelaleleri, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en masalsı doğa harikalarından biri kabul ediliyor. Şelalelere ulaşmak için önce insanı tazeleyen koyu bir yeşilliğin içinden geçmeniz gerekiyor. Bölgedeki yürüyüş parkurları zorluk seviyelerine göre ayrılmış; her rota farklı renk ve numaralarla işaretlenmiş. Biz, doğanın tadını yorulmadan çıkarmak adına kolay grupta yer alan 2 numaralı kırmızı rotayı seçtik ve su sesine doğru adımlamaya başladık.

Krushuna” kelimesi, bölgede hala popüler olarak yaşayan ve bir doğan/şahin türü olan “Korshun” kuşundan geliyor. Bölge, Maarata Doğa Parkı sınırları içinde. “Maarata” mağara anlamına geliyor. Zaten burası Devetashka Mağarasına da yakın. Şelaleleri rahatça gezebilmek için nehir boyunca uzanan, ahşap köprüler ve merdivenlerle süslü harika bir eko-patika (eco-trail) yapılmış.

Şelalelerin etrafındaki dik kayalıklar, 13. ve 14. yüzyıllarda (İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemi) inzivaya çekilen keşişlere ev sahipliği de yapmış.

En iyisi sizlere cennetten bir köşe olan bu yeri bol bol fotoğraflarla anlatayım. Bazen güzelliği tarif etmeye kelimeler yetersiz kalıyor.

Bir sonraki gezi yerimiz ise Devetashka Mağarası oldu. Bulgaristan doğası gereği çok güzel mağaralara sahip. Bugün gezeceğimiz mağara gibi, yarın da çok güzel bir mağara gezimiz olacak. Bulgaristan’ın gizemli ve büyüleyici doğasının en görkemli simgelerinden biri olan Devetashka Mağarası, sadece ülkenin değil, Avrupa’nın da hem jeolojik hem de tarihi açıdan en önemli yeraltı oluşumlarından birisi olarak kabul ediliyor. Doğanın milyonlarca yılda ilmek ilmek işlediği bu mağaraya adım attığınız an, sıradan bir mağaraya değil, devasa bir doğa katedraline girdiğinizi hemen anlıyorsunuz.

Devetashka’yı dünyadaki pek çok mağaradan ayıran en belirgin özellik, sahip olduğu muazzam ölçekler. Kaynaklarda mağaranın giriş kapısı tam 35 metre genişliğinde ve 30 metre yüksekliğinde diye yazıyor. İçeriye doğru sadece 40 metre kadar ilerlediğinizde kendinizi devasa bir ana holde buluyorsunuz. Bu salonun tavan yüksekliği yer yer 60 ila 100 metreye kadar ulaşıyormuş; yani, içine 9-10 katlı bir binayı rahatlıkla sığdırabiliyorsunuz.

Zamanla yaşanan tavan çökmeleri sonucu mağaranın tavanında yedi devasa açıklık oluşmuş. Yerel halkın adeta birer ‘göz’ ya da gökyüzüne açılan ‘pencereler’ olarak adlandırdığı bu deliklerden içeriye, muazzam bir gün ışığı süzülüyormuş. Gezi günümüzde güneş bulutlar ardında kalınca biz göremedik. Mağaranın derinliklerine doğru ilerlediğinizde ise yol ikiye ayrılıyor: Sol tarafta küçük göller ve şelaleler oluşturarak çağlayan bir yeraltı nehri akarken; sağ taraf sarkıt ve dikitlerle süslü, daha kuru ve gizemli galerilere açılıyor.

Ne var ki, mağaranın bu gizemli derinlikleri bizim için şimdilik birer fısıltı olarak kaldı. Haziran ve Temmuz ayları, mağaranın asıl ev sahipleri olan yarasaların ve diğer memelilerin üreme mevsimi. Doğanın bu hassas döngüsüne saygı duyulduğu için, yılın bu döneminde iç kısımlar ve galeriler ziyaretçilere tamamen kapatılıyor. Biz her ne kadar o karanlık dehlizlere doğru adımlayamamış olsak da, mağaranın sadece girişinde şahit olduğumuz o ışık oyunları ve devasa hacim, ruhumuzu doyurmaya fazlasıyla yetti.

Devetashka sadece bir doğa harikası değil, insanlık tarihinin en eski tanıklarından birisi. Yapılan arkeolojik kazılar, bu mağarada kesintilerle de olsa neredeyse her tarihi dönemde yaşam olduğunu göstermiş. En eski izler 70.000 yıl öncesine kadar gidiyor.

Mağara, Cilalı Taş Devri kültürlerine ait Bulgaristan’daki en zengin buluntu noktalarından birisi olmuş. Kazılarda çakmaktaşı aletler, taş ocaklar, Tunç Çağı’na ait savaş baltaları ve Demir Çağı silahları bulunmuş. “Sunak” adı verilen dairesel bir galeride bulunan kalıntılar, mağaranın geçmişte kutsal ritüeller için de kullanıldığını gösteriyor.

Bu mağara 1950’li yıllarda Soğuk Savaş döneminde Bulgar ordusu tarafından gizli bir askeri üs ve mühimmat deposu olarak kullanılmış. Daha sonra ise dev petrol tanklarının yerleştirildiği bir petrol depolama tesisine dönüştürülmüş. Bugün mağara zemininde hala görebileceğiniz beton kaideler, eski duvar kalıntıları, nehir üzerindeki köprüler ve mağara girişine kadar uzanan eski demiryolu raylarının izleri, bu endüstriyel ve askeri dönemin sessiz tanıkları.

Devetashka, modern dünyadaki en büyük şöhretini ise 2011 yılında Sylvester Stallone, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi Hollywood efsanelerini ağırladığı ‘Cehennem Melekleri 2′ filmiyle yakaladı. Hatta aksiyon severler, Sylvester Stallone’un mağaranın o devasa pencerelerinden içeri uçakla daldığı o meşhur sahneyi hemen hatırlayacaktır. Benim gibi hatırlamayanlarla sahneyi paylaşayım;

Ancak bu ihtişamlı çekimlerin perde arkası oldukça sancılı olmuş; film setindeki yüksek ses, yoğun ışık efektleri ve patlamalar mağaranın hassas eko-sistemine zarar verince, buranın bir film platosu olarak kullanılması tüm dünyada ciddi çevre eleştirilerini de beraberinde getirmişti.

Mağaraya kısa bir yürüyüş sonrası ulaşıyorsunuz. Sabahın erken saatleri, mağara tavanındaki “gözlerden” içeri süzülen ışık huzmelerini yakalamak için en ideal zaman diye yazıyor ama bizim bu zamanı yakalama olasılığımız hiç yoktu. Bir de hava çok bulutlu olunca gözlerden süzülen güneş ışıklarına denk gelemesek de muhteşem bir doğa eserini görme şansını yakaladık. Mutluyuz!

Bugün yönümüzü, Bulgaristan coğrafyasının adeta zamanı donduran o masalsı köşelerinden birine çeviriyoruz: Loveç. Haritalarda bugün bu modern ismiyle boy gösterse de, burası bizim hafızamızda yüzyılların mirasını taşıyan o köklü ‘Lofça’. Tanzimat Dönemi’nin en kritik taşra idare birimlerinden biri olan tarihi Lofça Sancağı’nın sokaklarında yürürken, her köşe başında Osmanlı’nın ve Bulgar Rönesansı’nın ortak ayak izlerine rastlamak mümkün.

Lofça içinden geçen Osam Nehri, tepesindeki Orta Çağ kalesi ve en önemlisi de tıpkı Bayla’da olduğu gibi yine Usta Kolyu Ficheto’nun imzasını taşıyan o meşhur köprüsüyle tam bir açık hava müzesi.

Loveç denince akla ilk gelen Osam Nehri üzerinde yükselen ve Avrupa’da sadece birkaç örneği (Floransa’daki Ponte Vecchio veya Venedik’teki Rialto gibi) bulunan Üstü Kapalı Köprü‘dür. Şehrin eski ahşap köprüsü sulara kapılınca, Loveç halkı 1874 yılında işi yine dönemin dahi mimarı Kolyu Ficheto’ya teslim eder. Usta, nehir sütunlarında taş, üst yapıda ise tamamen ahşap kullanarak 84 metre uzunluğunda, içinde dükkanların olduğu muazzam bir çarşı-köprü inşa eder.

Orijinal köprü 1925 yılında trajik bir yangınla tamamen kül olmuş. Ancak 1931’de aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş, 1980’lerde ise tamamen Ficheto’nun orijinal projesindeki ahşap görünümüne kavuşturulmuş. Bugün köprü içinde hediyelik eşyalar satan dükkanlar var. Burada yürümek zaman tünelinde yürümek gibi.

Köprüyü geçip nehrin karşı yakasına geçtiğimiz, bizi Varosha (Eski Şehir) mahallesi karşılıyor. Burası 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Ulusal Rönesans döneminin mimarisini koruyan tarihi bir sit alanı. Dik yokuşları, arnavut kaldırımlı dar sokakları ve yüksek taş duvarların arkasına gizlenmiş ahşap cumbalı beyaz evleriyle bizim Safranbolu ya da Odunpazarı sokaklarını andırıyor.

Vasil Levski Müzesi’nin hemen yanında, eski Varosha mahallesinin kalbinde ve kaleye çıkan yokuşun üzerinde yer alan tarihi yapı Aziz Meryem Ana Kilisesi. Yine bu kilise de, dışarıdan bakıldığında çevre evlerin çatılarından daha yüksek görünmesin ve dikkat çekmesin diye yerin içine gömülerek inşa edilmiş. Giriş kapısından içeri adım attığında, merdivenlerle aşağıya doğru inerek asıl ibadet alanına ulaşıyorsunuz.

Dışarıdaki mütevazı taş ve ahşap görünüme tezat, içeride bizi oldukça geniş ve yüksek tavanlı bir görünüm karşılıyor. 1834 tarihli kilise Lofça’nın o dönemdeki en büyük ve en görkemli kilisesi olarak şehre damgasını vurmuş. Kilisenin en değerli hazinesi, neredeyse tüm ana duvarı kaplayan o devasa ahşap ikon duvarı. Biz orada iken kilise içinde ufak bir tadilat vardı. Bulgaristan’ın ulusal kahramanı Vasil Levski, Lofça’da gizli devrim komitelerini kurarken bu kiliseyi aktif olarak bir sığınak ve buluşma noktası olarak kullanmış. Loveç, Levski’nin Osmanlı’ya karşı başlattığı gizli devrim hareketinin merkezi (başkenti) konumundaydı.

Varosha’nın dik sokaklarından yukarıya, şehrin en tepesine doğru tırmandığınızda önce devasa bir Vasil Levski heykeline ve sonra da Loveç Kalesi‘nin kalıntılarına ulaşıyorsunuz.

Kale, Roma döneminden beri stratejik bir askeri nokta olmuş. Bu kale İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kurulduğu yer olması açısından Bulgarlar için kutsal sayılıyor. 1187 yılında Bizans ile yapılan barış antlaşması burada imzalanmış.

Kalenin surlarına varıp arkanıza döndüğünüzde, Lofça ayaklarınızın altına seriliyor. Osam Nehri’nin şehri ikiye bölerek, kıvrıla kıvrıla akışını bu zirveden izlemek, geçmişle bugünün aynı kadraja sığdığı nefis bir görsel şölen

Akşam yemeği için tercihimiz; Varosha’nın kalbinde, o meşhur Üstü Kapalı Köprü’nün hemen çıkışında yer alan geleneksel Bulgar meyhanesi Mehana Draka oldu. Burası için mutlaka önceden yer ayırtmak gerekiyor. Mekanın tam nehir kıyısındaki masaları bizim gibi kalabalık gruplar için biraz küçük kaldığından, biz yemeğimizi o asırlık avlusunda yedik. Aklımız nehir kenarındaki o ışıl ışıl manzarada kalmış olsa da, avlunun o otantik taş ve ahşap dokusu eşliğinde geçen akşamımız yine de çok keyifliydi.

Lofça, hayatın kendi sakin ritminde aktığı o şirin ve dingin şehirlerden… Gün boyu sessiz olan sokaklar, akşam çöktüğünde yerini şehrin kalbi sayılan meydandaki o tatlı hareketliliğe bırakıyor. Şanslıyız ki bu meydanı tam karşıdan gören Hotel Varosha’da konaklıyoruz. Hem gündüz keşiflerimizin arasında hem de o keyifli akşam yemeğinin ardından, bu cıvıl cıvıl meydandaki kafeler, elimizde bir fincan kahve ve dondurmayla Lofça’nın huzurlu ritmini izlediğimiz en favori sığınağımız oldu.

Bulgaristan gezimizde artık yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz.

Gezekalın… Yazıları bu kısma kadar okuyan gezginlere selam olsun…

Dr Ümit Kuru

16.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Şumnu’dan Rusçuk’a

Bulgaristan gezimizin 8. gününe girdik. Gezi öncesi ‘Bulgaristan’da 11 gün gezi mi olurmuş?‘ diye soranlara inat, her günü dolu dolu geçiriyoruz. Şumnu’dan Tuna kıyısındaki Rusçuk’a (Ruse) kadar uzanan o geniş plato ve tepelik bölge ‘Deliorman‘ olarak adlandırılıyor. Osmanlı döneminde buraya Deliorman denmesinin nedeni, bölgenin bir uçtan bir uca uzanan, geçit vermez, sık, gür ve balta girmemiş meşe ormanlarıyla kaplı olmasıymış. Eskiden var olan o devasa ormanların büyük kısmı tarım arazisi açmak için yok edilmiş olsa da bölge hala parça parça meşe korularına ve yemyeşil bir dokuya sahip. Tabii Deliorman denince akla gelen ilk şeylerden biri de Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Kel Aliço gibi sırtı yere gelmez ‘Deliorman Pehlivanları’…

Gezimizin bu gününde Şumnu’dan yola çıkıp Rusçuk’a doğru ilerlerken Deliorman’ın kalbine doğru sokuluyoruz. Bugün rotamızda Abritus Antik Kenti, Razgrad ve efsanevi Sveshtari (Mumcular) Trak Mezarı var. Günü Rusçuk’ta bitirip, orada koanaklayacağız. Tarihin ve yeşilin iç içe geçtiği bir Deliorman günlüğü başlıyor!

Günün ilk gezisini Bulgar Devleti’nin Kurucuları Anıtı‘na yaptık. Anıt, 1981 yılında Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 1300. yıl dönümü anısına inşa edilmiş. Sosyalist Bulgaristan döneminin lideri Todor Jivkov’un vizyonuyla, ulusal gururu ve tarihi kökleri yüceltmek amacıyla dönemin en büyük bütçeli projelerinden biri olarak hayata geçirilmiş. Karşısına geçip ihtişamına kapıldığımız bu anıt, arkasında aslında büyük bir kitle baskısı barındırıyor. 1981 yılındaki açılış için tüm ülke seferber edilmiş; fabrikalardaki işçilerden memurlara kadar herkesten zorla maddi katkı toplanmış. İnsanlar sadece paralarıyla değil, hafta sonu tatillerinde burada bedava iş gücü olarak çalışarak da bu betona hayat vermek zorunda kalmışlar. Kısacası Şumnu’daki bu anıt, rejimin gücünü değil, sıradan insanların zoraki fedakarlıklarını simgeliyor.

Anıt için Şumnu’nun seçilme nedeni ise Bulgaristan’ın ilk tarihi başkentleri olan Pliska ve Preslav’a çok yakın bir merkez olması. Anıta isterseniz şehirden yürüyerek, 1300 merdiveni tırmanarak da ulaşabiliyorsunuz; fakat biz tabii ki araçla çıkmayı tercih ettik

Anıt, modern mimaride brütalizm akımının en radikal örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye adım attığınızda kendinizi fantastik bir filmin setinde gibi hissetmeniz işten bile değil. Dev beton blokların arasına oyulmuş kübist tarzdaki devasa heykeller; 7. ve 10. yüzyıllar arasındaki erken dönem Bulgar han, kral ve çarlarını betimliyor.

Devletin kurucusu Han Asparuh; atının önünde, kılıcını toprağa saplayıp ‘Bulgaristan burası olacak!’ derken betimlenmiş. Hemen ardından ise devleti askeri ve hukuki açıdan büyüten diğer önemli liderler geliyor: Han Tervel, Han Krum ve Han Omurtag.

Şumnu’dan ayrılıp Deliorman rotamıza doğru ilerlerken, hem yollar hem de zaman dilimleri arasında tatlı bir geçiş yapıyoruz. 1980’lerin o devasa brütalist anıtını arkamızda bırakıp, yönümüzü çok daha eski bir tarihe, Roma dönemine çeviriyoruz. Bugün bu bölgede göreceğimiz en önemli duraklardan biri, Roma İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en büyük askeri ve sivil merkezlerinden biri olan Abritus Antik Kenti.

Razgrad’ın hemen yanı başındaki Abritus Antik Kenti’ne adım attığınızda sakin bir yeşillik sizi karşılıyor ama aldanmayın; burası Roma tarihinin en kanlı ve en trajik sayfalarından birinin yazıldığı yer!

Dönemin kudretli Roma İmparatoru, yanına oğlunu da alarak kuzeyden sel gibi akan Got kabilelerini durdurmak üzere ordusuyla buraya, bu topraklara geliyor. Ancak işler hiç de planladıkları gibi gitmiyor ve Romalılar buradaki bataklıklarda feci bir bozguna uğruyor. Sonuç mu? Roma tarihinde bir ilk gerçekleşiyor ve koskoca bir imparator ile oğlu, ilk kez savaş meydanında can veriyor!

Karşılarındaki tehlikenin büyüklüğünü anlayan Romalılar, bu ağır darbeyi atlattıktan hemen sonra kolları sıvamış ve Abritus’u adeta bir kale şehre dönüştürmüş. Bugün etrafımızda kalıntılarını gördüğümüz o surlar, zamanında 3 metre kalınlığında, 12 metre yüksekliğindeymiş ve şehri 30’a yakın kule koruyormuş. Yani tam bir devasa askeri üs kurulmuş.

Daha sonra Razgard şehri içine girdik. Bu şehrin geçmişi Traklara kadar geriye gitse de, bugün üzerinde yürüdüğümüz şehrin kuruluşu 16. yüzyıllara dayanıyor. Osmanlı döneminde şehir bu isimle kurulmuş ve asırlarca Hezarfend, Hezar-grad (bin kaleli, bin şehirli anlamında) olarak anılmış. Günümüzde de Deliorman bölgesinde yaşayan Türkler ve Türkiye’deki göçmenler arasında şehrin adı çoğunlukla Hazargrat olarak geçiyor.

Osmanlı burayı fethettiğinde eski Abritus’un yakınlarında küçük köyler bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1527’lerde Sadrazam ve o dönem Rumeli Beylerbeyi olan Makbul (Pargalı) İbrahim Paşa, bu bölgeyi canlandırmak için devasa bir kalkınma ve imar hareketi başlatmış. Bölgeye Anadolu’dan getirilen Türk nüfus (özellikle Yörükler) iskan ettirilmiş. İbrahim Paşa, şehre kendi adını taşıyan muazzam bir cami, medrese, hamam ve kervansaray yaptırmış.

Çevre beldelerle birlikte Razgrad’ın nüfusu 110000’e ulaşıyor. Razgrad, Osmanlı döneminden kalma çok güçlü bir Türk-Müslüman mirasına da sahip. Şehrin merkezindeki Vazrajdane Meydanı‘nda yükselen Makbul İbrahim Paşa Camisi, Balkanlar’ın en büyük ve en etkileyici Osmanlı camilerinden birisidir. Şehirde ayrıca 18. yüzyıldan kalma tarihi bir Saat Kulesi de var. Biz bu cami ve saat kulesini görmek için Vazrajdane Meydanı’na yürüdük.

Saat Kulesi hakkında bilgi alırken birden meydandan gelen müzik seslerine kulak kesildik. Meydanda yerel kıyafetler içinde yöresel danslarını sergileyen yöresel grupları fark ettik ve o saatten sonra da tüm ilgimiz ve kayıtlarımız onlara yöneldi.

Razvitie 1869 Halk Merkezi bu meydanda bulunan geçmişi eskiye dayanan bir kurum. Adındaki “1869” ibaresinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı döneminin sonlarında, Bulgar Ulusal Uyanış hareketinin en hararetli olduğu dönemde kurulmuş. O dönemde Bulgaristan genelinde kurulan “Chitalishte” (Kültür/Halk Evi) akımının Razgrad’daki öncüsü.

Burası, ilk kurulduğu dönemlerde halka kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın ve gazete takibi sağlamanın ötesinde, milli bilinci uyandıran gizli toplantılara da ev sahipliği yapmış bir ‘aydınlanma yuvası’… Bugün ise yüzlerce çocuk ve gencin sanat eğitimi aldığı, yaşayan dev bir kültür fabrikasını andırıyor. Salonlarından taşan müzik sesleri, bölgenin zengin Kapantsi folkloruna ait geleneksel dans adımlarını kuşaktan kuşağa aktarıyor. İzlerken büyülendiğimiz bu gösteriler, Deliorman’ın (özellikle Razgrad, Şumnu ve Yedi Tepe çevresinin) en özgün ve gizemli etnografik topluluğu olan ‘Kapanlar‘ın (Kapantsi) asırlık mirasını gözler önüne seriyor.

Kapanların, bölgenin en eski ve otantik Bulgar nüfusu olduğu, kökenlerinin Han Asparuh dönemindeki ilk Ön-Bulgarlara (Proto-Bulgarlar) kadar uzandığı kabul ediliyor. Bu köklü geçmişin izlerini taşıyan topluluk; kendine has, geometrik işlemeli, çok renkli geleneksel kostümlere ve son derece ritmik, enerjik dans adımlarına sahip.

Makbul İbrahim Paşa Cami’nin adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur sadrazamı Pargalı ya da Makbul (sonradan Maktul) İbrahim Paşa’dan aldığını belirtmiştim. Paşa’nın 1536’daki idamından sonra inşaatı yarım kalan cami, ancak 1616 yılında Sadrazam Mahmut Paşa döneminde tamamlanarak ibadete açılabilmiş.

Yapı, Bulgaristan’daki komünizm döneminde uzun yıllar kapalı tutulup bakımsızlığa terk edilince ciddi şekilde zarar görmüş ve çökme tehlikesi atlatmış. Neyse ki sahip olduğu benzersiz mimari değer sayesinde bugün Bulgaristan devleti tarafından ‘ulusal öneme sahip kültür anıtı’ olarak tescillenmiş durumda ve geniş kapsamlı bir restorasyondan geçirilmiş. Biz gittiğimizde ne yazık ki kapalı olduğu için içini gezme şansı bulamadık.

Meydanın tam kalbinde, yaklaşık 25 metre yüksekliğiyle zamana meydan okuyan asırlık bir Osmanlı mirası yükseliyor: Razgrad Saat Kulesi. 18. yüzyıldan bugüne şehrin ritmini tutan bu kule, klasik saat kulelerinden çok farklı bir mimari estetiğe sahip. Üç katlı yapısının en üst kısmı, kıvrımlı hatlarıyla adeta geleneksel bir kadın eteğini (çan etek) andırıyor. Gövdesindeki taş işçiliği ve Deliorman semalarına doğru uzanan külahıyla kule, sadece zamanı göstermiyor; Hezargrad’ın geçmişini bugüne fısıldıyor.

Aslında hikaye 16. yüzyılın sonlarında, Batı Balkanlar’da ilk saat kulelerinin yükselmesiyle başlıyor. Bulgaristan topraklarında bu modanın ilk resmi kanıtı 1611’de Filibe’de (Plovdiv) karşımıza çıksa da, zamanla bu kuleler her şehrin simgesi haline gelmiş. Tabii o dönemlerde bu kuleler sadece ‘saat kaç?’ sorusuna cevap vermek için yapılmıyordu. Düşünün; şehri yukarıdan gözleyen bu yapılar aynı zamanda birer yangın gözetleme kulesi, tehlike anında halkı uyaran birer alarm merkezi ve hatta askeri savunma kalesiydi!

İşin en ilginç yanı ise 18. ve 19. yüzyıllarda bu kulelerin, dönemin esnafı ve zanaatkarları için bir nevi ‘hak koruyucu’ olmasıydı. Çalışma saatlerini sıkı sıkıya kontrol ederek esnaf arasındaki haksız rekabeti ve emek sömürüsünü önlemek için herkes bu kulelerin çanlarına kulak kesilirdi. Bugün hayranlıkla izlediğimiz bu kulenin yerinde, bir zamanlar yukarıya doğru uzanan Gotik tarzda bambaşka bir çan kulesi yükseliyormuş.

Bu güzel meydandan son fotoğraf karelerimizi alıp benim için gezinin en önemli yerine doğru yollara düştük: Sveshtari Trak Mezarına.

Deliorman coğrafyasının bağrında, zamanı milattan önce 3. yüzyıla sabitleyen öyle bir UNESCO Dünya Kültür Mirası var ki, kapısından içeri adım attığınız an büyülenmemek elde değil. Bu mezarın adı Sveshtari Trak Mezarı. Bu mezarın fotoğrafını geçen sene görmüş ve hayran olmuştum. İkinci bir Bulgaristan gezisi fikrim de bu mezarın varlığını öğrendikten sonra ortaya çıktı. Getae krallığı dönemine ait bu anıtsal mezar, Trakların öteki dünya inancını ve sanatsal dehasını günümüze taşıyan en önemli arkeolojik keşiflerden biri. Getae kabilesinin güçlü bir hükümdarı için inşa edildiği düşünülen bu yapı, Trak kültürü ile Helenistik sanatın sentezini sunan dünyadaki tek örnek.

Şimdi, kapısından adım atacağımız o mistik dünyanın kapılarını aralamak için önce bu toprakların kadim sahiplerini, yani Getae (Get) Trak kabilesini tanımamız gerekiyor. Antik tarihçi Herodot, Traklar için Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık millet diye yazar. Ancak hemen ardından trajik bir not düşer: Tek bir çatı altında toplanamayan, sürekli birbirleriyle mücadele eden onlarca kabile… Nitekim arkeolojik veriler de Trak medeniyetinin 80’i aşkın farklı kabileden oluştuğunu doğruluyor. Bu boylar içinde sadece Odrys kabilesi, Pers istilasının ardından MÖ 5. yüzyılda bir ilki başararak diğer Trakları tek bir bayrak altında toplamış ve Odrys Krallığı’nı kurmuştu. Bizim bugün ayak bastığımız Deliorman ve tüm Aşağı Tuna bölgesinin gerçek yerlileri ve efendileri ise Getae kabilesiydi. Onlar, Trak kavimler birliğinin en savaşçı, en dindar ve en gizemli kolu olarak bilinirdi. İşte birazdan hayranlıkla izleyeceğimiz bu muazzam Trak mezarı, tam da bu gizemli kavmin ölümsüz krallarından birine ait..

Aslında bu şaheser yalnız da değil; ‘Sboryanovo Tarih ve Arkeoloji Rezervi‘ adıyla korunan bu geniş nekropol alanında, dönemin Getae aristokratlarına ve asillerine ait irili ufaklı 26’dan fazla Trak tümülüsü (mezar tepesi) daha yer alıyor. Bunlardan Sveshtari Trak Mezarı hariç, 2 tanesini daha gezebiliyorsunuz. Ancak gerek Helenistik dönemle harmanlanmış kübist kariatidleri gerekse kusursuz kireç taşı işçiliğiyle Sveshtari, 1985’ten beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini sonuna kadar hak eden, bölgenin en parıldayan mücevheri.

Sveshtari, abartısız söylüyorum, Bulgaristan’da gezmesi en zor, en katı kurallara sahip anıt. İçeriye adım atmak adeta antik bir banka kasasına sızmak gibi… Öyle elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz; her şey milimetrik bir randevu sistemine bağlı. İçerideki grup çıkmadan bir sonraki asla içeri alınmıyor. Dolayısıyla kapıda beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. Gezi programınızda burası varsa; ‘kalabalık var, sıra var’ gibi gerekçelerle, maalesef alanı gezemeden ayrılma olasılığınız olduğunu da mutlaka aklınızda bulundurun.

İçerideki nem ve sıcaklığı binlerce yıl öncesine sabitleyen o steril, soğuk odaya geçtiğinizde ayaklarınıza galoşlar geçiriliyor. Derken, ana mezar odasının o son devasa kapısı ağır ağır aralanıyor ve ışıklar yanıyor… İşte o an, zamanın durduğu, nefesinizin kesildiği an. 2300 yıldır karanlıkta bekleyen o muazzam kariatidler, loş ışıkta bir anda karşınızda belirdiğinde, kendinizi bir gezi rotasında değil, antik bir sırrın tam ortasına fırlatılmış gibi hissediyorsunuz. Fotoğraf çekmeniz filan mümkün değil. Yukarıdaki fotoğrafların tamamı internetten.

Galoşlarımızın hışırtısıyla adım attığımız ana mezar odası; üç ayrı odadan oluşan ve harç kullanılmadan, sadece dev kireç taşı blokların milimetrik olarak birbirine oturtulmasıyla inşa edilmiş bir mühendislik harikası. Ancak gözlerinizi tavana doğru kaldırdığınızda, buranın neden bir dünya mirası olduğunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Duvarları süsleyen ve tavan kirişini adeta elleriyle göğe doğru kaldıran, yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış on adet heybetli kadın heykeli (kariatid) sizi karşılıyor. Ters çevrilmiş akantus yapraklarını andıran kıvrımlı elbiseleri, loş ışıkta adeta kıpırdıyormuş gibi duran yüz hatları ve kollarındaki işçilik, Trak sanatının ne kadar yüksek bir estetiğe ulaştığının en net kanıtı.

Tam tepedeki yarım daire alınlıkta ise mezarın asıl gizemi saklı: Yarım bırakılmış kömür kalemi çizgileriyle yapılmış bir freskte, at üstündeki Getae kralının, elinde defne tacı tutan tanrıça tarafından ölümsüzlüğe kabul ediliş sahnesi betimlenmiş. Odanın zemininde yer alan iki taş yatak ise vaktiyle kral ve kraliçenin ebedi uykularına yatırıldığı yer. Sveshtari’nin içi, Helenistik dünyanın zarafetiyle Trakların mistik öteki dünya inancının taşa kazınmış en görkemli buluşma noktası.

Ben dahil gruptaki hepimiz bu mezardan büyülenmiş olarak çıktık. Aslında genel tur programımızda yoktu ama hazır buraya kadar gelmişken, ziyarete açık olan diğer iki mezarı da ekstra bilet alarak kendi imkanlarımızla gezdik.

Tabii ki Sveshtari Trak Mezarı’nın ihtişamı yanında bu diğer iki mezar son derece sade ve sönük kalıyor. Yine de dönem hakkında genel bir fikir vermesi ve Sveshtari’nin ne kadar ayrıcalıklı, eşsiz bir yere sahip olduğunu anlamak bakımından onları da listeye eklememiz çok iyi oldu.

Svestari Trak Mezarı gezimiz sonrasında Rusçuk’a (Ruse) doğru yolumuza devam ettik.Tuna Nehri’nin kıyısına incelikle işlenmiş, Bulgaristan’ın en zarif ve en Avrupai şehri olan Rusçuk (Ruse), hem Osmanlı tarihimizdeki derin izleri hem de göz alıcı mimarisiyle turumuzun en özel duraklarından birisi oldu. Şehir, ülkenin en büyük nehir limanına sahip olmasının yanı sıra, özellikle 19. yüzyılın sonlarında geçirdiği büyük mimari dönüşüm nedeniyle “Küçük Viyana” olarak anılıyor.

Bu şehre vardığınız zaman Bulgaristan’ın diğer şehirlerinde sıkça rastlanan o gri, soğuk sosyalist blok mimarisinden çok farklı bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz. Rusçuk, asırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en kritik kalelerinden ve eyalet merkezlerinden biri olmuş. Özellikle Tuna Vilayeti kurulduğunda, bu eyaletin başkenti Rusçuk seçilmiş.

Bu şehri anlatırken önemli bir Osmanlı isimden bahsetmemiz gerekiyor; Midhat Paşa. 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğu, duraklayan idari yapıyı canlandırmak için yepyeni bir eyalet sistemini denemeye karar verdi. Fransa’daki taşra idaresi örnek alınarak Tuna Vilayeti kuruldu ve başına da dönemin en ilerici, en vizyoner devlet adamı olan Midhat Paşa getirildi. Bugünkü Bulgaristan’ın neredeyse tamamını, Sırbistan ve Romanya’nın bir kısmını içine alan bu devasa eyaletin başkenti ise Rusçuk seçildi. Midhat Paşa, Rusçuk’a geldiğinde karşısında bataklıklar içinde, bakımsız bir Balkan kasabası buldu. Sadece 3-4 yıl gibi kısa bir sürede bu kasabayı modern bir Avrupa şehrine dönüştürdü.

Midhat Paşa, Tuna Vilayeti için gerçekten de devrim niteliğinde işler gerçekleştirmiş. Kalkınmanın can damarı olan ticaretin canlanması için ulaşımın şart olduğunu bildiğinden, Osmanlı toprağındaki ilk hat olan Rusçuk-Varna Demiryolu onun döneminde (1866) tamamlanarak hizmete açılmış. Bölgedeki çiftçileri tefecilerin elinden kurtarmak için imparatorluk tarihinde bir dönüm noktası olan ‘Memleket Sandıkları’nı kurmuş; çiftçilerin mahsullerinden biriken bu sermaye, bugünkü Ziraat Bankası’nın temellerini oluşturmuş. Şehirde hem Türkçe hem Bulgarca yayın yapan, imparatorluğun ilk vilayet gazetesi Tuna’yı çıkarırken, Rusçuk’a modern bir matbaa kurdurarak bölgenin entelektüel seviyesini hızla yukarı taşımış. Sokaktaki kimsesiz ve yetim kalan hem Müslüman hem Hristiyan çocukları korumak için açtığı ‘Islahhaneler’ (meslek okulları) ise çocukları hayata kazandıran muazzam bir sosyal proje olmuş. Kısacası Rusçuk, bugünkü kimliğini büyük oranda Midhat Paşa’nın bu vizyonuna borçlu. Üstelik şehir sadece idari değil, edebi bir rüzgâra da ev sahipliği yapmış; edebiyatımızın dev ismi Namık Kemal bir dönem burada yaşamış ve Tuna boyunda edindiği tarihsel gözlemler, ona Türk tiyatrosunun mihenk taşı olan Vatan Yahut Silistre oyununu yazarken büyük bir ilham kaynağı olmuş.

Rusçuk’a gelir gelmez ilk olarak Rusçuk Bölgesel Tarih Müzesi’ni gezmeye gittik. 1882 yılında inşa edilen bina, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan ayrılışından sonra yapılan ilk modern hükümet konağı olma özelliğini taşıyor. Müze, bu zarif şehre yakışacak nitelikte, son derece zengin bir koleksiyona sahip.

Aslında burayı sadece bölgedeki Trak, Roma ve Osmanlı bağlarını tek bir çatı altında görmek için değil, bizim gibi özel bir merakın peşinden gitmek için de gezmelisiniz. Bizim buraya geliş amacımız; müzenin dünyaca ünlü en prestijli parçası olan, MÖ 4. yüzyılın başlarına (Trak Getae krallığı dönemine) tarihlenen ünlü Borovo Hazinesi’ydi.

Beş parçadan oluşan bu gümüş ritüel setinin üzerinde mitolojik sahneler, sfenksler ve boğa/griffin kafası şeklinde işlenmiş inanılmaz kadehler yer alıyordu.

Ancak ne yazık ki seyahat tanrıları her zaman yanımızda olmuyor, biz müzeyi gezerken bu muazzam hazinenin tamamı restorasyona alınmıştı ve yerinde yeller esiyordu. Sergideki yeri yukarıdaki fotoğrafta olduğu gibi boştu.

Müze gezisi sonrası, geç bir öğle ile erken bir akşam yemeğini birleştirdiğimiz o meşhur gezgin öğünlerinden birini, yukarıda fotoğrafını paylaştığım Rusçuk’taki Taverna Chiflika’da yedik. Güzel yemeklerin ve neşeli sohbetlerin ardından, akşamki şehir gezimiz öncesinde biraz dinlenmek üzere otelimizin yolunu tuttuk

Rusçuk’ta konaklayacağımız Hotel Anna Palace, merkeze yakınlığıyla oldukça konforlu bir tesis. Odalarımızı alıp valizlerimizi odalara bırakır bırakmaz, hiç vakit kaybetmeden kendimizi sokaklara attık. Günün programını Tuna Nehri kıyısındaki trafiğe kapalı kordonda, büyüleyici bir gün batımı eşliğinde noktalamak niyetindeyiz. Ancak güneşin alçalmasına henüz vakit olduğundan, grupça yürüyerek önce şehrin kalbi sayılan Özgürlük Meydanı’na (Ploshtad Svoboda) geçtik; ne de olsa yeni bir şehre adım atar atmaz ilk olarak onun ritmine aşina olmak, sokaklarını solumak önemli.

Zarafetinin tohumlarını 1860’larda burayı yöneten Midhat Paşa’nın attığı geniş meydanın etrafını saran yapılar, bir Balkan şehrinden ziyade bir Orta Avrupa başkentinin asaletini taşıyor. Cepheleri ince taş işçilikleri, mitolojik kabartmalar ve heybetli heykellerle süslenmiş Neo-Barok, Neo-Klasik ve Secession (yenilikçi mimari akım) tarzı binalar adeta birbirleriyle zarafet yarışına girmiş gibi.

DOHODNO ZDANİE (KÜLTÜR SARAYI)
RUSÇUK ADLİYE BİNASI

Bu mimari senfoninin başrolünde ise hiç şüphesiz 1902 yapımı meşhur Dohodno Zdanie (Kültür Sarayı) binası yer alıyor; çatısındaki kanatlı heykelleri ve büyüleyici tiyatro cephesiyle meydanın siluetini tek başına sırtlıyor. Hemen yanı başındaki bankalar, şık kafeler ve eski otel binaları da bu estetiğe ayak uydurunca, meydanda yürümek açık hava mimarlık müzesinde gezinmek gibi bir hisse dönüşüyor. Yüzyıl başı Avrupa burjuvazisinin estetik anlayışını Tuna kıyısına taşıyan bu görkemli konaklar ve kamu binaları, önlerinden geçen modern hayatı tüm asaletleriyle selamlamaya devam ediyor.

Rusçuk meydanının tam merkezinde yer alan ve şehrin simgesi olan o heybetli anıtın adı Tuna Özgürlük Anıtı. Anıt, 20. yüzyılın hemen başında (1906-1909 yılları arasında) İtalyan heykeltıraş Arnoldo Zocchi tarafından tasarlanmış. Kendisi dönemin en prestijli sanatçılarından birisi. Bu durum, Rusçuk burjuvazisinin o dönem sanata ne kadar büyük bütçeler ayırdığının ve yüzünü tamamen Batı’ya döndüğünün en net göstergesi.

Anıtın zirvesinde, sol elinde kılıcıyla yönünü kuzeye dönmüş görkemli bir ‘Özgürlük’ kadını yükseliyor. Aşağıda ise Bulgaristan’ın millî sembolü olan iki bronz aslan yer alıyor: Biri esaret zincirlerini kırıyor, diğeri özgürlüğü koruyor. Tabii bu aslanlardan birinin pençeleri altında ezilen bir Osmanlı fesi ve hilalli bayrak görmek, bir Türk gezgin olarak içinizde buruk bir sızı bırakıyor. Fakat tarih, yaşandığı dönemin diliyle konuşur. Bizlerin bu topraklarda sadece geçici birer misafir olduğunu, anıtların ise tarihi kendi ulusal pencerelerinden yazdığını biliyoruz. Bu bilinçle, içimizdeki o burukluğu derin bir seyahat olgunluğuna dönüştürüp yolumuza devam ediyoruz.

Günün yorgunluğu üzerimize çökerken, Kutsal Üçleme Kilisesi’ni gezme işini yarın sabaha bırakıp, günü Tuna Nehri kıyısında batırmak üzere yürüyüşe geçtik. Rusçuk’un o dantel gibi işlenmiş, şık sokaklarından nehre doğru süzülürken, birden taş duvarların ardına saklanmış çok hüzünlü ve romantik bir aşk hikayesi yolumuzu kesti: Kaliopa Evi.

Günümüzde resmi olarak ’19. Yüzyıl Rusçuk Şehir Yaşamı Müzesi’ adıyla hizmet veren bu zarif konak; sadece Secession tarzı narin mimarisiyle değil, Tuna kıyısında asırlardır kulaktan kulağa fısıldanan o efsanevi yasak aşkıyla da şehrin en büyüleyici duraklarından biri. Hikayenin merkezinde, güzelliğiyle bir dönemin tüm Rusçuk’unu büyüleyen Prusya Konsolosu’nun eşi Maria Kalish yer alıyor. Şehirdeki lakabıyla ona, Yunan mitolojisindeki ilham perisinden esinle ‘Kaliopa‘ (Güzel Yüzlü) derlermiş.

1860’larda Rusçuk’a vali olarak atanan ve şehri adeta küllerinden doğuran Midhat Paşa, katıldığı diplomatik bir baloda bu gizemli kadını görür görmez sırılsıklam aşık olmuş. Kaliopa da Paşa’nın o entelektüel, vizyoner ve karizmatik duruşuna kayıtsız kalamamış. Ancak ortada koskoca bir engel varmış; kadın evli, Midhat Paşa ise Osmanlı’nın en göz önündeki valisiymiş…

Efsaneye göre Midhat Paşa, bu büyük aşkı gözlerden uzak yaşayabilmek ve sevgilisine bir saygı duruşunda bulunmak için ona bu muazzam konağı yaptırmış. Hatta aşklarını gizlemek için şehirde düzenlenen bir atıcılık yarışmasında Kaliopa’nın birinci gelmesini sağladığı ve bu evi ona ‘yarışma ödülü’ olarak takdim ettiği, nehir kıyısındaki kahvelerde yüzyıldır anlatılan çok sevimli bir dedikodudur.

Ne yazık ki bizim yoğun gezi programımızda Kaliopa Evi’nin içini, o Avusturyalı ressamların elinden çıkma tavan fresklerini gezmek için ne bugün ne de yarın vaktimiz var. İçeriye adım atamasak da, Tuna’nın sularına doğru ilerlerken bu asırlık sırrı barındıran müze evini selamlamadan geçmek istemedik; biz gezip göremedik ama buralara yolu düşecek olan sizlerin aklının bir köşesinde mutlaka bulunsun. Şimdi, kızıl gökyüzünün Tuna ile buluştuğu o büyülü ana yetişme vakti…

Avrupa’nın can damarı olan Tuna Nehri, doğduğu Kara Ormanlar’dan Karadeniz’e döküldüğü noktaya kadar tam 10 ülkeyi geride bırakan, kıtanın en uzun ikinci nehridir. Yüzyıllar boyunca sadece devletlerin sınırlarını çizmekle kalmamış; kültürlerin, ticaretin ve imparatorlukların da kaderini belirlemiştir. Osmanlı döneminde türkülere ilham olan bu nehir sanki Rusçuk’ta bir başka akıyor.

İşte bu devasa nehrin kıyısına bir dantel gibi işlenen Rusçuk, varlığını ve tüm o görkemli tarihini sanırım tamamen Tuna’ya borçlu. Tuna olmasaydı, ne modern Bulgaristan’ın en büyük nehir limanı burada kurulabilir ne de Midhat Paşa’nın vizyonuyla Avrupa ticareti buraya akabilirdi. Şehir, nehir sayesinde Viyana ve Budapeşte gibi Orta Avrupa başkentleriyle doğrudan bir kültür köprüsü kurmuş; Avusturyalı mimarlar, şık mobilyalar, piyano sesleri ve en yeni sanat akımları Rusçuk sokaklarına hep Tuna’nın sularıyla taşınmıştır. Şehrin “Küçük Viyana” olarak anılmasının yegane sebebi, bu nehrin kıyıya üflediği Avrupa esintisidir.

Şimdi, asırlık aşk efsanelerini fısıldayan Kaliopa Evi’ni arkamızda bırakıp nehir kordonuna çıktığımızda, bizi bu görkemli birlikteliğin en güzel sahnesi karşılıyor. Hadi gelin, kızıl gökyüzünün Tuna’nın devasa gövdesine yansıdığı o büyülü dakikalarda, Rusçuk’ta günü birlikte bitirelim…

Bu dopdolu günün tatlı yorgunluğunu üzerimizden atmak için odalarımıza çekildik. Fakat zihnimiz, yarın atılacağımız yeni maceraların heyecanıyla çoktan uyanmıştı bile..

Seyahatle, dostlukla ve hep Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

15.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Veliko Tırnovo’dan Şumnu’ya

Günün ilk ışıkları etrafı henüz aydınlatmışken, bu güzel şehrin aklımda kalan noktalarını sabahın sakinliğinde fotoğraflamak için Hotel Gurko’nun çiçeklerle bezeli kapısından çıktım.

Hedefim, kahvaltı saatine kadar nehrin iki yakasını birleştiren ince uzun köprüyü geçmek; oteldeki odamın penceresinden tüm ihtişamıyla seyrettiğim o süvari anıtına ulaşıp onu fotoğraflamak.

Ayaklarımın altında asırlık taşlar, o meşhur ve daracık General Gurko Caddesi boyunca nehri soluma alarak yürümeye başladım. Hotel Gurko’ya adını veren General Gurko Caddesi 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi mimarisinin en zarif örneklerini içinde barındırıyor. Bu arada “bu General Gurko kimdi?” diye sorarsanız, “93 Harbi’nde Osmanlı’nın tam bir belalısı” diye kısaca özetleyebilirim. Askeri olarak tam bir stratejist ve agressif birisi. Plevne düştükten sonra Yeşilköy önlerine kadar Rus ordusunu getiren Rus komutan. Veliko Tırnovo’yu Osmanlı’dan aldığı ve ordusu ile bu caddeden geçtiği için caddeye ismi verilmiş.

KÖPRÜNÜN SAĞINDA GRAND HOTEL VELİKO TIRNOVO

Yol beni şehir merkezinin alt yollarına doğru götürüyor. Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüş sonrasında karşıma devasa ve ucube bir bina çıktı. Veliko Tırnovo’nun o asırlık, dantel gibi işlenmiş geleneksel ahşap-taş mimarisinin ortasına adeta bir beton kütle gibi saplanan, tüm o büyülü nehir manzarasını ve kadrajı baltalayan o kocaman yapı Grand Hotel Veliko Tırnovo. Sabah sabah, sosyalizm döneminin o soğuk, heybetli ama çevreye karşı hoyrat mimari anlayışının tipik bir anıtı olan bu otel “keşke burada olmasaydı” diye düşünmedim değil!

Biraz daha ilerledikten sonra, caddeden hafifçe yukarı doğru kıvrılarak nehrin üzerine doğru bir ok gibi fırlayan demir köprünün girişine ulaşıyorsunuz. İşte aradığım o asma köprü tam önümde! Adı: Stambolov Köprüsü (Stambolov Most).

19. yüzyılın sonlarında inşa edilen bu köprü, Balkanlar’daki ilk serbest asılı, dikey destek sütunu olmayan çelik döküm yapılardan birisiymiş. Viyana merkezli bir firma tarafından üretilen köprü parçaları buraya getirilerek monte edilmiş. Burada küçük bir dipnotu da verelim: Aynı firma, İstanbul’daki o meşhur Balat Demir Kilisesi’ni de döken firmaymış. Köprü, adını ünlü Bulgar devlet adamı Stefan Stambolov’dan alıyor.

Yantra Nehri’nin üzerindeki bu köprüyü geçip karşı kıyıya, Boruna Tepesi’ne ulaştığınızda yol sizi doğrudan Asenevtsi Parkı’nın yeşillikleri içindeki o muazzam abideye çıkaracak. Karşınızda tüm heybetiyle duran, göğe yükselen 33 metrelik devasa bir kılıç ve onun etrafını saran dört süvari heykeli göreceksiniz… Bu anıtın ismi: Asenevtsi Anıtı (Asen Hanedanı Anıtı).

Anıt 1985 yılında, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 800. yılı anısına yapılmış. Ortadaki devasa kılıç, Orta Çağ Bulgaristan’ının gücünü ve yükselişini simgelerken; etrafındaki atlı heykeller, imparatorluğu yöneten Asen hanedanının dört büyük çarı olan Asen, Peter, Kaloyan ve Ivan Asen II’yi temsil ediyor.

Anıtın bulunduğu bu yarımada, aynı zamanda şehrin en güzel seyir teraslarından birisi. Karşıda konakladığımız Hotel Gurko dahil tüm binalar çok güzel görünüyorlar.

Anıtın hemen birkaç adım ötesinde, bu tepenin tam kalbinde yer alan zarif bir binayı fark etmemeniz imkansız. Burası Veliko Tırnovo’nun sadece tarih değil, aynı zamanda çok güçlü bir görsel sanat şehri olduğunu kanıtlayan Boris Denev Devlet Sanat Galerisi. Boris Denev, Veliko Tırnovo doğumlu Bulgar bir ressam.

Şehrin amfitiyatro şeklindeki geleneksel evlerine ve kıvrıla kıvrıla akan Yantra Nehri’ne tam karşıdan bakan bu galeri 1930’lu yıllarda ilk olarak bir sanat okulu olarak inşa edilmiş. Mimari yapısı, etrafındaki yeşil park alanı ile nehrin karşı kıyısında devasa ve kirlilik yaratan Grand Hotel Veliko Tırnovo’ya inat, bu yapı şehrin siluetine asil bir zarafet katıyor.

Kahvaltı sonrasında günün programına başlamak üzere yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum ama dün akşam yemeğini de bu otelde yemiş ve çok memnun kalmıştık. Bu otelde kalmasanız bile akşam yemek için doğru bir tercih olacaktır.

Yukarıdaki harita bugünümüzün gezi rotasını gösteriyor. Önce Veliko Tırnovo yakınlarını gezeceğiz. Daha sonra ise UNESCO Kültür Mirası listesindeki Madara Süvarisi‘ni ziyaret edeceğiz. Son durağımız, konaklama da yapacağımız Şumnu olacak. Bugün gezimize ana rehberimiz olan Beyhan Necip yerine başka rehberler eşlik edecek. Manastır ve Arbanasi Köyü’nü Ivanka, Madara Süvarisi-Şumnu gezilerimizde ise Nurten Remzi adlı rehberler bize eşlik edecekler.

Veliko Tırnovo’dan sadece 7 kilometre yol alarak, sarp kayalıkların gövdesine adeta bir kırlangıç yuvası gibi tutunmuş, bölgenin en heybetli inanç merkezine ulaşıyorsunuz: Preobrajenski (İsa’nın Tecellisi) Manastırı. Burası sadece dini bir sığınak değil; Bulgar Uyanış Dönemi’nin en dahi mimarı Usta Kolyu (veya Kolyo) Ficheto ile en asi, en yetenekli ressamı Zahari Zograf’ın el ele vererek yarattığı bir açık hava sanat şaheseri.

Manastırın kökleri aslında 11. yüzyıla kadar uzansa da, asıl parlayışı İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde gerçekleşmiş. Ancak 14. yüzyılın sonunda Tırnovo, Osmanlı idaresine geçince bu ilk manastır yağmalanmış, yakılmış ve tamamen haritadan silinmiş. 1825 yılında eski yerinin 400 metre kadar kuzeyinde, bugünkü sarp kayalıkların eteğinde manastır yeniden ayağa kaldırılmış.

Ana kilisenin yapımına 1834 yılında başka bir usta başlasa da işi o dönemin genç ve en yetenekli mimarı Usta Kolyu (Kolyo) Ficheto devralır. Ficheto kiliseyi haç planlı, tek kubbeli ve harika bir revakla tamamlar. Daha sonra 1861’de manastırın o meşhur saatli çan kulesini ve çevredeki konaklama binalarını da inşa ederek komplekse o asil kimliğini kazandırır.

Kilise bittikten sonra, 1849-1851 yılları arasında Bulgar resim sanatının efsanevi ismi Zahari Zograf buraya gelir ve iç-dış tüm duvarları fresklerle donatır. Zograf’ın fırçası o kadar cesurdur ki, dini figürlerin yanı sıra kendi otoportresini ve Slav alfabesinin mucitleri Aziz Kiril ve Metodiy‘i de kiliseye resmeder.

Kilisenin dış güney duvarında, dünya sanat tarihinde felsefi derinliğiyle çok önemli bir yere sahip olan meşhur bir fresk yer alıyor: Hayat Çarkı.

Zahari Zograf bu eserinde insan hayatının geçiciliğini ve doğanın döngüsünü muazzam bir alegoriyle anlatır: Çarkın solunda genç ve umutlu bir adam yukarı doğru tırmanır; çarkın zirvesinde gücünün doruğunda, zengin ve kudretli bir hükümdar olarak oturur. Ancak çark dönmeye devam ettikçe, sağ tarafta yaşlanır, gücünü kaybeder ve en altta, çarkı döndüren ölüm meleğinin ve canavarın ağzına, yani yer altına doğru sürüklenir. Bu, dünyaya, hırslara ve zamana karşı çizilmiş en sarsıcı görsel şiirlerden biridir.

Ayrıca kilisenin girişindeki “Son Yargı” (The Last Judgment) freski de çok ilginç. Zograf, cehenneme giden günahkarları resmederken, o dönemin yozlaşmış zenginlerini ve tüccarlarını İstanbul modası sivil kıyafetlerle; büyücü ve şifacıları ise köy kıyafetleriyle çizerek dönemin toplumuna açık bir hiciv ve eleştiri sunmuştur.

Manastırın arkasındaki Belyakovsko Platosu’nun dik kayalıkları bir fotoğrafsever için muazzam bir fon oluşturuyor. Ancak doğa burayı zaman zaman da zorluyormuş; Aşağıda fotoğrafımda gördüğünüz ve 1991 yılında yukarıdaki kayalıklardan kopan devasa bir kaya kütlesi manastırın bazı keşiş odalarını yıkmış, şans eseri ana kiliseye zarar vermeden hemen dibinde durmuş. Fotoğrafta sağda gördüğünüz gibi o dev kaya hala bahçede duruyor.

Aracımızla 18 km kadar yol yapınca başka bir güzel köye ulaştık: Arbanisi Köyü. Arbanasi, Bulgaristan’ın en özel, tarihi dokusu en iyi korunmuş ve mimari açıdan adeta bir açık hava müzesini andıran ikonik bir Orta Çağ köyü. Veliko Tırnovo’ya bakan yüksek bir plato üzerinde yer alan bu yerleşim, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en önemli kültür miraslarından biri olarak kabul edilir.

Arbanasi, coğrafi yalıtılmışlığı ve sahip olduğu ticari imtiyazlar sayesinde hızla zenginleşen, ancak bu servet yüzünden eşkıya baskınlarının da hedefi haline gelen o özel köylerden biri. Köyün maruz kaldığı bu güvenlik tehdidi, zamanla kendine has korunaklı bir mimarinin doğmasını sağlamış. Öyle ki evlerin sokağa bakan cephelerinde neredeyse hiç pencere bulunmuyor; binalar kalın ve yüksek taş duvarlarla adeta birer kaleye dönüşüyor. Yaşam alanları ile pencereler tamamen güvenli iç avlulara bakarken, evleri dış dünyadan ayıran devasa meşe kapılar dövme demirlerle zırhlandırılmış.

Köyde 16. ve 17. yüzyıllardan kalma çok sayıda kilise bulunuyor. Dönemin Osmanlı mimari kuralları gereği, Hristiyan ibadethanelerinin dışarıdan dikkat çekmemesi, çok yüksek olmaması ve cami minarelerini gölgelememesi gerekiyordu. Bu yüzden Arbanasi kiliseleri dışarıdan bakıldığında sıradan, penceresiz taş depolara veya evlere benziyorlar.

Biz köyde bu kiliselerden Nativity Kilisesi’ni (Mesih’in Doğuşu Kilisesi) gezeceğiz. Dışarıdan bakıldığında ne bir kubbesi, ne bir çan kulesi var; sokağa bakan cephesi penceresiz, kaba taşlardan yapılmış, üç eğimli kiremit bir çatıya sahip, sıradan bir depoyu veya büyük bir taş evi andırıyor. Yani Osmanlı’nın istediği kriterlere uyuyor.

Bu kilisenin dışarıdan özellikleri yukarı anlattığım gibi olmakla beraber kapısından içeri girdiğinizde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Kilisenin tabanından tavanına kadar her santimetrekaresi benzersiz fresklerle kaplı. Bu kilisenin freskleri çok kıymetli ve fotoğraf çekimi yine yasak.

Kilise; erkekler bölümü olarak kullanılan ana ibadet alanı (Naos), kadınlar bölümü (Narthex), kuzey tarafında yer alan Aziz Yahya (St. John the Baptist) Şapeli ve bunları birbirine bağlayan “L” şeklindeki bir galeriden oluşuyor.

Arbanasi’de evlere uygulanan özgün savunma mimarisini yerinde görmek için rotamızı köyün en görkemli yapısı olan Konstantsalieva Evi’ne çevirdik.

17. yüzyıldan günümüze tüm ihtişamıyla ulaşan bu yapı, köyün en büyük ve mimari açıdan en karakteristik ‘kale-ev’ örneği. Günümüzde Etnografya Müzesi olarak hizmet veren ev, dönemin zengin Arbanasi tüccarlarının kendilerini haydut ve kırcalı akınlarından korumak için geliştirdikleri o zekice savunma dehasının adeta zirve noktası.

İki katlı evin alt kattaki o soğuk, sığınak havası, üst kata çıkıldığında yerini büyük bir konfora ve estetiğe bırakıyor. Üst kat, 17. ve 18. yüzyılın zengin burjuva sınıfının lüks yaşamını gözler önüne seriyor: Evin odalarında dönemin şartlarına göre son derece lüks sayılan ocaklar (şömineler) var. Odaların duvarları boyunca uzanan gömme ahşap dolaplar (yüklükler) ve minderli sedirler tipik Osmanlı-Balkan sivil mimarisinin yansımaları.

Dönemin Avrupa şatolarında bile henüz tuvalet ve banyo kültürü gelişmemişken, bu evde her ana odanın kendine ait küçük birer banyo nişi (gusulhane) ve evin içinde doğrudan sıcak su hatlarının çalıştığı, taş malzemeden yapılmış özel bir hamam odası mevcut.

Köyün içinde biraz yürüyerek kahve molası verebileceğimiz bir mekana geldik. İçinde tavus kuşları dahil hayvanların da bulunduğu şirin bir yerdi.

Sonraki hedefimiz için 150 km yol yapmamız gerekti. Ama bu yolculuğun sonu bizi UNESCO Kültür Miras Listesi içinde olan gizemli bir anıta götürecek: Madara Süvarisi. Ama daha önce burayı bize gezdirecek olan rehberimiz Nurten Remzi hanımla buluştuk ve onu da aracımıza aldık.

Bulgaristan’ın Şumnu şehri yakınlarında, adeta gökyüzüne uzanan sarp kayalıkların tam ortasında, yerden metrelerce yükseklikte mağrur bir süvari yüzyıllardır ziyaretçilerine bakıyor. Madara Süvarisi, yaklaşık 100 metre yükseklikteki dik bir uçurumun yüzeyine, yerden 23 metre yükseğe, çok ince bir işçilikle kazınmış devasa bir kaya kabartması (rölyef). Bu eser Avrupa’nın erken Orta Çağ döneminden kalan tek kaya kabartması olması bakımından da önemli.

Tarihsel olarak baktığımızda anıt, erken dönem Bulgar Hanlığı zamanına, yani 8. yüzyılın başlarına (muhtemelen Han Tervel veya Han Krum dönemine) tarihleniyor. Bulgaristan’ın henüz Hristiyanlığı kabul etmediği, kendi pagan inançlarını ve Orta Asya kökenli geleneklerini koruduğu o köklü askeri dönemlerin en görkemli ulusal sembolü olarak kabul ediliyor.

Kayadaki kompozisyon ilk bakışta bir av sahnesi gibi görünse de, aslında çok derin siyasi ve askeri mesajlar içeriyor. Atının üzerinde asil bir duruşla oturan süvari, elindeki mızrakla atının ayakları altında ezilen bir aslanı vuruyor. Buradaki aslan, o dönem Bulgarların en büyük rakibi olan Bizans İmparatorluğu’nu veya boyun eğdirilen diğer düşmanları; süvari ise Bulgar Hanı’nın sarsılmaz gücünü ve askeri zaferini simgeliyor.

Süvarinin hemen arkasından sadık bir köpek koşuyor, önünde ise bir kartal uçuyor. Köpek, Orta Asya Türk ve ön-Bulgar kültüründe sadakati ve koruyuculuğu simgelerken; kartal ise tanrısal gücü, hürriyeti ve hükümdarın göksel meşruiyetini temsil ediyor.

Gezi programını yaparken ben süvariyi görüp gideceğiz diye düşünmüştüm. Ama Madara’ya ulaştığımızda buranın, heykele sadece uzaktan bir bakıp geçilemeyecek yer olduğunu anladım. Burası çok katmanlı bir arkeoloji ve doğal park alanı. Yeşillikler ve doğal oluşumlar arasında yürüyorsunuz.

Müze alanının devamında yer alan Küçük Mağara ise Orta Çağ’da keşişler tarafından bir kaya kilisesi ve sığınak olarak kullanılmış. Duvarlardaki nişler ve küçük şapel kalıntıları, bölgenin paganizmden Hristiyanlığa geçiş sürecindeki o dinsel dönüşümün izlerini çok güzel özetliyor.

Kabartmanın hemen yakınında, dik kaya duvarının alt kısmında devasa bir doğal mağara yer alıyor. Burası eski dönemlerde Traklar ve erken dönem Bulgarlar tarafından bir pagan tapınağı (özellikle baş tanrı Tangra/Tengri için) olarak kullanılmış. Mağaranın içindeki loş hava, insanı bir anda yüzyıllar öncesinin ritüellerine götürüyor.

Madara Süvari alanındaki Ortam tüm grubu çok neşelendirdi. Grubun kızları ayrı bir havada, biz erkekler ayrı bir havada! Pozlar verildi, fotoğraflar alındı..

Madara Süvarisi gezimiz sonrasında hem gezeceğimiz ve hem de konaklamayı yapacağımız Şumnu’ya hareket ettik.

Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda yer alan, hem Türk-Osmanlı tarihi açısından taşıdığı derin izlerle hem de erken dönem Bulgar devletinin doğuşuna tanıklık etmiş Şumnu, stratejik konumuyla Balkanlar’ın en önemli kültür ve tarih merkezlerinden birisi. Civar beldeleri ile birlikte nüfusu 170.000’i buluyor.

Şumnu, 7. ve 10. yüzyıllar arasında hüküm süren Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun ilk başkentleri Pliska ve Preslav’ın hemen yanı başında, adeta bu kadim coğrafyanın koruyucusu olarak yükseliyor. 1388 yılında Çandarlı Ali Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir, yaklaşık 500 yıl boyunca imparatorluğun Balkanlar’daki en kritik askeri üslerinden biri olmuş. Özellikle Rus-Osmanlı savaşlarında (örneğin o amansız 93 Harbi’nde) sarp coğrafyası ve aşılmaz kaleleri sayesinde adeta bir etten duvar örmüş; bu sarsılmaz duruşu nedeniyle de Osmanlı kaynaklarında ‘Ordugâh Şehir’ veya ‘Gazi Şumnu’ unvanlarıyla anılmıştır.

Şumnu’ya varır varmaz önce Şerif Halil Paşa Camisi’ni (Tombul Cami) ziyaret ettik. 1744 yılında inşa edilen bu cami, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi. Cami gerçekten çok güzel. Şerif Halil Paşa ile ilgili bir rivayeti burada anlatmam lazım. Şerif Halil Paşa, gençliğinde babasıyla anlaşmazlıklar yaşayan, babasının beklentilerini karşılayamadığı için sık sık “Senden adam olmaz” azarını işiten bir çocukmuş. Bu söze içerleyerek Şumnu’dan ayrılır, İstanbul’a gider, medrese eğitimi alır ve devlet kademelerinde hızla yükselerek nihayetinde “Paşa” unvanını ve sadaret kethüdalığı gibi yüksek makamları elde eder. Gücü ve serveti kazandıktan sonra, doğduğu şehir olan Şumnu’ya muazzam bir kalıcı eser bırakmak ister ve o dönemin en görkemli yapılarından biri olan, bugün Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi konumundaki Tombul Camii’yi (Şerif Halil Paşa Camisi ve Külliyesi) yaptırır. Cami tamamlandığında, kendisini zamanında küçümseyen babasını gönderdiği muhafızlar ve faytonlarla, adeta bir gövde gösterisiyle Şumnu’ya getirttirir. Paşa, caminin avlusunda ya da ihtişamlı kubbesinin altında babasının karşısına geçip gururla sorur: “Bak baba, sen bana zamanında ‘adam olamazsın’ diyordun. Ama ben okudum, devletin paşası oldum ve arkamızda şu muazzam eseri bıraktım.” Güngörmüş yaşlı babanın oğluna verdiği o meşhur tarihi yanıt ise caminin duvarlarında yankılanır: “Oğlum, ben sana paşa olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın, ihtiyarlamış babanı ayağına yaka paça getirtmez, kendin onun ayağına gider elini öperdin. Bak, paşa olmuşsun ama hala adam olamamışsın…” Daha önce de dedim ya, işin bu kısmı tam bir rivayet…

Kendine has mimarisi, yüksek kubbesi ve kalem işi süslemeleri dolayısıyla halk arasında “Tombul Cami” olarak bilinen bu camiyi, bize eşlik eden imamla beraber gezdik. Kompleksin içinde yer alan medrese, kütüphane ve çeşme, Osmanlı barok mimarisinin bölgedeki en muazzam örneği deniyor. Ben de bu camiyi çok estetik bulduğumu söylemeliyim.

Şumnu, Balkanlar’daki Osmanlı mimari mirasının en yoğun ve görkemli hissedildiği şehirlerden birisi. Şehrin tarihi merkezinde yer alan Saat Kulesi ve hemen yakınındaki Kurşunlu Çeşme, yüzyıllardır Şumnu’nun simgeleri olarak yan yana zamana meydan okuyorlar.

Saat Kulesi, 1740 yılında Şumnu’nun ileri gelenlerinden Mehmet Said Ağa tarafından yaptırılmış. İnşa edildiği dönemden bu yana şehrin hem zamanını düzenlemiş, hem de uzun süre yangın gözetleme kulesi olarak hizmet vermiş.

17. yüzyılın ortalarında (veya bazı kaynaklara göre 18. yüzyıl başlarında) inşa edildiği tahmin edilen Kurşunlu Çeşme, adını yapımında kullanılan ve kubbe/çatı kısmını kaplayan kurşun plakalardan almış. Dönemin zengin hayırseverleri veya devlet adamları tarafından şehre hediye edilmiş önemli bir vakıf eseri.

Şimdilerde bakımsız bir görünüme bürünmüş olsa da zamanında Şumnu sokaklarını süsleyen harika bir çeşme olduğu her halinden belli oluyor.

Bu gezilerimiz sonrası geç öğle, erken akşam yemeği tarzında bir yemek için Şumnu’da araç trafiğine kapalı Slavyanski Bulvarı üzerinde Bistro Lezzet adlı bir restorana gittik. Şumnu Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir şehir. Şehirde resmi rakamlarla 15000 civarı Türk var deniyor ama Bulgaristan’da etnik grupların sayılarına pek güvenilemiyor. Yemek sonrasında kalacağımız otel olan Hotel Royal’e geçtik ve odalara yerleştik.

Günün yorgunluğunu geride bırakmak için akşam saatlerinde kendimizi Şumnu sokaklarında kısa bir yürüyüşe bıraktık. Yolun bizi çıkardığı Şehir Parkı, sadece bir dinlenme alanı değil; asırlık doğu çınarlarından dev sekoyalara uzanan zenginliğiyle adeta yaşayan bir açık hava ağaç müzesiydi. Ruhumuzu dinlendiren bu yeşil sığınağın ardından anladık ki Şumnu, her köşesine sinen dinginliğiyle tam anlamıyla zamana meydan okuyan, o özlediğimiz ‘yavaş şehir‘ ruhunun Balkanlar’daki en zarif temsilcisi..

Gezekalın, takipte kalın..

Dr Ümit Kuru

13.06.2026

Güne notum olsun: Bugün; ömrümün en güzel rotası, tanıdığım en iyi gezgin ve dünyadaki en favori manzaram olan sevgili eşim Naime’ciğimin doğum günü.… Onunla adımladığım her sokak, onun gözünden gördüğüm her şehir benim için asıl keşif oluyor. Sadece bu bölüm değil, yazdığım ve yazacağım tüm gezi yazıları, dünyayı güzelleştiren sevgili Naime’ciğimin varlığına armağandır. İyi ki doğdun, iyi ki benimle bu hayatı ve dünyayı paylaştın.

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 394.597 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız