Kopenhag’da Üç Gün

Yeryüzündeki insanları merak eden güzeller güzeli Denizkızı, 15 yaşına basar basmaz merakını gidermek için suyun yüzüne çıkmış. O anda da bir gemiden denize bakan ve hayatının aşkı olacak olan yakışıklı prensi görmüş. Masal bu ya, prens fırtına çıkınca gemiden denize düşmüş. Prens tam boğulacakken Denizkızı onu kurtarmış. Prense olan aşkından dolayı, prensle birlikte olabilmek ve karaya çıkabilmek için, cadıya sesini vermek karşılığında, iki ayağa kavuşmuş ve prense ulaşmış.

Masal sonunu güzel bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Her aşk maalesef güzel bitmiyor ve her seven, sevdiğine kavuşamayabiliyor. Uğruna cadıya sesini veren Denizkızı prensle evlenememiş ve büyücünün kehaneti gerçekleşerek Denizkızı bir köpüğe dönüşmüş.

indirÜnlü masal yazarı Hans Christian Andersen‘in ülkesi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a kısa süren bir gezimiz oldu. Yazıya neden Denizkızının hüzünlü masalı ile başladım derseniz yukarıda gördüğünüz Küçük Denizkızı heykeli Kopenhag’ın simgesi.

Kopenhag kolay gezilebilir, sessiz, sakin ve huzur dolu bir şehir. Kopenhag gezisinden “aklında kalanlar nelerdir” diye sorarsanız, size ilk planda şunları söyleyebilirim; Pahalı bir şehir, şehrin neredeyse tüm gezi noktalarını yürüyerek gezme şansınız var, yediğim en güzel ekmekleri burada yedim ve kadınlı erkekli bu kadar güzel insanın bir arada olduğu başka bir şehir görmedim.

DenmarkPoliticalMap_Layers

IMG_9049Kopenhag’a Türk Hava Yollarının düzenli uçuşları var ve yaklaşık 3.5 saat süren bir yolculuk yapıyorsunuz. Havaalanı ve şehir merkezi arası yaklaşık yarım saat kadar sürüyor. Kopenhag’ı gezmek için en uygun zamanın yağmuru az Ağustos ayı olduğunu söylüyorlar. Ama ben hayatımın en kötü yağmurlarından bir tanesine Kopenhag’da yakalandım. Namussuz merete yol ortasında bir yakalandım ki sormayın gitsin! Islanmadık yerim kalmadı. Yağdım mı fena yağıyor, yanınızda küçük şemsiye olsa iyi olur diyeceğim ama nasıl bir yağmursa şemsiye filan da yetmiyor. Kıssadan hisse, Kopenhag’da hava her zaman ve aniden değişebilir. Orada geçirdiğim 3 günün 2 gününde yağmur vardı.

P8030126.JPG

Kopenhag’da yağmur fena yağıyor. Bisikletli Kopenhag’lıların ise pek aldırdıkları yok yağmura

Kopenhag coğrafik olarak da çok ilginç bir yapıya sahip. Bir kere Kopenhag, Zealand adlı bir ada üzerinde bulunuyor. Baltık Denizi’nin kanallar boyunca şehrin içine girmesi ile şehir adeta Venedik’e benziyor . 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Danimarka’nın Kopenhag şehri ile İsveç’in Malmö şehrini, daha doğrusu Danimarka ve İsveç topraklarını birbirinden ayıran Øresund Boğazı, bir köprü ve devamında 4 km deniz altından giden bir tünelle birbirlerine bağlanmışlar. 

002.jpeg

Kopenhag’da şehir merkezinde 700.000, kırsal alanla birlikte ise 1.250.000 civarında insan yaşıyor. İnsanoğlu bu kadar mı güzel olabilir? Kadını erkeği bebek gibi bir yüz, renkli gözler ve çok düzgün fiziğe sahipler. Candan, yardımsever ve neşeliler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir düz ayak. Tepesi, yokuşu olmayan bir şehir. Şehir düz ayak bir şehir olunca da haliyle bisiklet kullanmak kolaylaşıyor. Ben bu kadar bisikleti sadece Tayland, Çin gibi ülkelerde gördüm, Avrupa’da ise ziyaret ettiğim hiçbir şehirde bu kadar bisiklet yoktu. İnsanlar hem spor yapmış oluyorlar, hem de şehir egzoz dumanından kurtulmuş oluyor. Sizin anlayacağınız Kopenhag çevre dostu bir şehir. Kopenhag sakinleri ne yağmur, ne güneş (çamur zaten yok!) dinliyorlar, hep bisiklet üzerindeler. Bisikletlerin hiç görmediğim şekillerini burada gördüm. Bir tanesinin ön tarafında 4 küçük çocuğun oturduğu selesi bile vardı. Sanki anaokulu nakil aracı gibiydi 🙂

Yemeklerinin ahım şahım olmadığını söyleyebilirim. Yediğim yemeklerden aklımda kalan bir şey pek olmadı. Amma lakin o ekmekleri var ya o ekmekleri! Muhteşemdi. Bir restorana gittiğimizde sepette gelen ekmeklerin bitme süresi 10 dakikayı bulmuyordu. Garsonlar bize ekmek taşımaktan fenalık geçirdiler. Vallahi biraz mahcup olduk ama sıcak ekmeği zeytin yağına bandıra bandıra yemenin dayanılmaz çekiciliğine karşı koyamadık. Bir daha mı geleceğim Kopenhag’a? Varsın “Bu Türkler de ne ekmek canavarı kardeşim” diye düşünsünler.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Şehrin kuruluşu Vikingler zamanına, 10. yüzyıla kadar gidiyor. Kopenhag  o zamanlar küçük bir Viking balıkçı köyü imiş. 15. Yüzyılda Kopenhag, gelişen ticaret sayesinde, artık Danimarka’nın başkenti olacak kadar önemli bir şehir haline gelmiş. Zaten şehrin Dan dilindeki söylenişi København, “Ticaret limanı” anlamına geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir benim gördüğüm en pahalı şehirlerden. Benim kıyaslamam bira fiyatı ile oluyor. Kopenhag’da Carlsberg fıçı bira fiyatı 65 Kron yani 8.7 Euro. Ortalama bir restorandan 100 Euro civarı ödeyerek çıkıyorsunuz. Hediye olarak “ne aldın” diye sorarsanız, vallahi ben pek alınmaya değer bir şey göremedim. Andersen masal kahramanları düşünülebilir belki ama o kadar pahalı ki! Ben boş verdim, bence siz de aynısını yaparsınız. İster inanın ister inanmayın hediyelik olarak ekmek götürsem mi diye düşünmedim değil.. 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce 18. yüzyıldaki büyük yangın ve veba salgını, 19. yüzyılda da İngiltere’nin meşhur amirali Nelson’un şehri topa tutması gibi şehri yıkan önemli felaketler  sonrasında, şehir büyük ölçüde yeniden imar edilmiş. Bugün gördüğümüz neoklasik tarzda binalar hep o yeniden inşa döneminden kalma. Şehir öyle güzel bir şekilde planlanmış ki yolunuzu kaybetmeniz çok zor. Tarihi eserleri,  müzeleri de ulaşımı kolay olan mesafelerde. 2 tam günde şehri hakkını vererek gezebilirsiniz.

P8050579.JPG

Benim size bir tavsiyem olacak; Kopenhag’ı gezmeye başlamadan önce Hop-on Hop-off denen gezi otobüsleri ile tur satın alın. Hop-on Hop-off turlar  Mermaid Tur (kırmızı hat), Christiania Tur (Mor Hat) ve  Carlsberg Tur (Yeşil Hat) olmak üç çeşit. Ben Denizkızı son durak olan uzun turu seçtim. Böylece hem en uzak noktadan tura başlamış ve hem de şehir hakkında bilgilenmiş olacaktım. Tur fiyatı 180 Kron civarında. Bu turlarda bir yerde inip, o bölgeyi gezip sonra arkadan gelen otobüslerle geziye devam da edebilirsiniz. Benim bunu yapma şansım zaman kısıtlılığı nedeni ile olmadı. 

Kopenhag’da Gezi Noktaları: 

Kopenhag gezmesi çok kolay olan bir şehir. Kendinize güveniyorsanız şehrin tüm gezi noktalarını yürüyerek gezebilirsiniz.

P8050665-001.JPG

Önce şehir merkezinden uzaktan, “Küçük Deniz Kızı (Little Mermaid)” heykelinden başlayalım. Bir kaya üzerinde oturan denizkızı ile temsil edilmiş heykel, ünlü bira üreticisi Carl Jacobsen’in Kopenhag şehrine bir hediyesi. Seyrettiği bir bale temsilinde hem Denizkızı karakterini canlandıran balet Ellen Price’dan ve hem de masalın hüzünlü hikayesinden çok etkilenen Carl Jacobsen bronz ve granitten bu heykeli 1913 yılında yaptırmış. Heykeli Edvard Eriksen adlı bir heykeltıraş yapmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Balet çıplak poz vermeyi reddedince, Edvard Eriksen model olarak kendi eşini kullanmış. Bu heykel bir kaç kez vandal saldırıya maruz kalmış. Şimdi gördüğümüz heykelin birkaç kez tamir görmüş hali. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu heykelin devamında yatların demirlediği liman ve liman arkasında ise bir başka heykel bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1843’de kurulmuş olan Tivoli Bahçeleri belki çocuklulara göre ama benim hoşlanacağım bir yer değildi. Andersen ve Walt Disney’de parkı bol bol ziyaret edenlerden. Yine de Kopenhag’da gezilecek yerlerin başında gelen bu büyükçe lunaparkı gezmeden yapamadım. Üstelik hem gündüz ve hem de gece gezdim. Aksiyon sevenler için bir sürü aktivite var. Hafta sonları burada konserler de oluyor. Biz bir tanesine denk geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkı yine de ihmal etmeyin derim. İçinde gezip, sonra bir kafeye oturup bir yandan biranızı yudumlarken, bir yandan da tepenizden geçen vagonlarda ters dönerken çığlık atan insanları izlemek eğlenceli gelebilir. 

P8030191.JPG

Nyhavn adlı yer aslında dünyanın dört bir yanından gemilerin yanaşması için yapılan bir limanken sonradan bir eğlence yeri niteliği kazanmış. Limanın iki yanına yerleşmiş 3-4 katlı ve rengarenk boyalı evleri ile çok şirin bir yer. Burada bulunan en eski ev 9 kapı numaralı ve 1681 yılına ait. Bu ev orijinal hali ile korunmakta.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nyhavn gündüzü gibi gecesi de çok hareketli bir yer. Burada bir akşam yemeği yedik. Hans Christian Andersen, burada bulunan 20, 67 ve 18 numaralı evlerde oturmuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9301.JPG

Strøget Kopenhag’ın en önemli alışveriş merkezi ve 1.1 km uzunluk ile Avrupa’nın en uzun yaya yolu. Bu cadde boyu mim sanatçıları, sokak çalgıcılarını göreceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9139-001.JPG

Ny Carlsberg Glyptotek müzesi hemen şehrin göbeğinde, Tivoli Bahçeleri yanında bir heykel müzesi. 1888 tarihinde şehrin ve hatta ülkenin zengini biracı Carl Jacobsen tarafından finanse edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9084Ben Kopenhag gezimin ilk günü yağmurdan kaçmak için içeri daldım ama bu kadar zengin bir müze ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. İçeride hem modern ve hem de Mısır, Yunan, Asur, Roma, Bizans gibi antik dönemlere ait heykeller var. Burası heykel severler için vazgeçilemeyecek bir yer. En az 1.5-2 saatinizi buraya ayırmanız gerekecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belediye Binası (City Hall), şehrin merkezinde bulunan ve 300 basamakla çıkılan 106 metreyi bulan kulesi ile Kopenhag’ın en yüksek binaları arasındadır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1892-1905 yılları arasında İtalya’daki Siena Belediye Binası örnek alınarak yapılmış. Binanın Tivoli Bahçelerine bakan köşesinde 1965 yılında bronzdan yapılan Andersen’in heykeli bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P8040286.JPG

Vor Frelsers Kirke (Kurtarıcımız Kilisesi) 1696 yılında yapımı tamamlanan barok tarzı bir kilise. Kilise spiral tarzda kulesi ile önemli. Kulenin boyu 90 metre ve tam 400 basamakla çıkılıyor. Bu kilisenin çan takımı da meşhur.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Vor Frelsers Kirke ziyareti yaptıysanız sakın üşenmeyin ve 400 basamağı çıkıp kulenin tepesinden şehir manzarasına bakın derim.  Kuleden şehrin manzarası harika.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9260.JPG

Holmens Kirke (Gemiciler Kilisesi) 1619 yılında özellikle sefere çıkmadan önce gemicilerin ibadet etmeleri için yapılmış olan bir kilise. Ben bu kilise içinde tahta oymalara bayıldım. Bu kilise sadece içinde bulunan bu oymalar için bile ziyaret edilir. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Borsa Binası şehrin bence en güzel binalarından bir tanesi. Bu bina ayrıca Kopenhag’ın en eski binalarından sayılıyor. Christian IV bölgesel ticaretin önemini anlayarak 1625 yılında bu görkemli binayı yaptırmış. Binanın orjinalde kurşun olan çatısı İsveç’le savaş sırasında sökülerek top gülle ve kurşun yapımı için kullanılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Christiansborg Sarayı ve Meydanı ise turistlerin uğrak yerlerinden. Christiansborg Sarayı bir zamanlar krallara ve kraliçelere ev sahipliği yapmış, ancak 1800’lerin sonlarında sarayda çıkan yıkıcı yangınlardan sonra kraliyet ailesi, bir daha dönmemek üzere Amalienborg Sarayı’na taşınmış. Kule, 1907-1928 yılları arasında yapımı tamamlanan Christiansborg Sarayı’nın üçüncü kısmı olarak inşa edilmiş. Yüksekliği 106 metre olan Christiansborg Sarayı Kulesi, Belediye kulesini 40 santimetre aştığından Kopenhag’ın en yüksek kulesi sayılıyor. Bakmayın siz benim Kopenhag’da 3 gün geçirdiğime. Aslında bir eğitim toplantısı için gittiğim Kopenhag’da sarayları gezecek zamanım maalesef yoktu. Ben ancak dışarıdan görebildim. Saray bugün  Danimarka parlamentosuna ev sahipliği yapıyor. Saray meydanı ise çok hareketli. Buradan aynı zamanda bot turları da kalkıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

St. Nikolaj Kilisesi’nin tarihi 1200’lü yıllara kadar gidiyor. Kopenhag’ın en eski kiliselerinden bir tanesi. 1795’deki büyük Kopenhag yangını sonucu kilise olarak görev görmesi durdurulmuş. Yani burası artık bir kilise değil. Nikolaj Kunsthal olarak geçiyor adı. Sonraki tarihlerde yangın kulesi, deniz müzesi ve halk kütüphanesi olarak işlev görmüş. Bugünde çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor. Kulesine çıkılabiliyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Merkez Tren İstasyonu 1911 yılında açılmış. Buradan  Øresund Trenleri de kalkıyor. Yani buradan İsveç’in Malmö kentine seyahat edip,  Øresund Boğazını hem köprü ve hem de tüneli kullanarak geçebilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kopenhag’ın kanallar sayesinde adeta Venedik Şehri gibi olduğundan bahsetmiştim. Buraya gelip de kanallarda bot turu yapmadan dönmek de olmaz. Bot, Küçük Denizkızı heykeline kadar gidip kanallarda gezinti yapmanızı sağlıyor. Kopenhag’ı bir de bottan görmek güzel oluyor. Botların kaptanlarının daracık kanallarda seyahat ederken ki ustalıkları müthiş doğrusu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Frederik Kilisesi ve Amalienborg Sarayı’nı ancak dışarıdan görebildim. Gezemedim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet siz Sanal Gezgin arkadaşlarıma Kopenhag gezim ile ilgili olarak bunları anlatabilirim. Dediğim gibi bu gezi daha çok mesleğimle ilgili bir eğitim gezisiydi. Yani daha çok boş vakitlerimde gezebildiklerim bu kadar. Andersen’in masal dünyasını tamamlayan bu güzel şehri ve insanlarını tanıma fırsatınız olursa kaçırmayın…

Gezekalın, sevgisiz kalmayın…

Dr Ümit Kuru

11.08.2017 Saat 11:17

Çiğ Köfte İstiyorum!!

indir (1).jpg

Ben bayılıyorum bu küçük dostların sözlerine, davranışlarına. Ne zaman, ne çıkartacakları asla belli olmuyor. Sürprizlerle dolular..

Size hemen biraz önce yaşadığım bir olayı, sıcağı sıcağına anlatayım. Ben hala gülüyorum, sabah sabah size de iyi gelebilir..

4 yaşında küçük kız çocuğunu 3 gündür ateşi var diye getirdiler. Dünyalar güzeli, esmer bir kız çocuğu. İri zeytin gözleri ve lüle lüle saçları ile dünyalar güzeli tanımlamasını sonuna kadar hak ediyor.

Muayenesini çok rahat bir şekilde yaptırdı. Hafif bir ateş ve boğaz kızarıklığı dışında da bir bulgusu yoktu. Virütik bir üst solunum yolu enfeksiyonu düşünüp ilaçlarını yazdım. Çocukların her muayenesi sonrasında onlara “Balon mu istersin, şeker mi” sorusunu ya ben ya da sekreterim sorar. Onların isteklerine göre de istediğini veririz. Bu tatlı küçük dostuma da sordum:

Aferin sana küçük hanım..Çok güzel muayene oldun. Sana şeker mi vereyim, balon mu? Hangisini istersin?”

Küçük dostumun ağzından önce zar zor duyulan bir “cık” lafı çıktı. Böyle durumlarda ya bir an evvel muayene odasından çıkmak için bir şey istemezler ya da her ikisini birden istedikleri için “cık” derler. Ben ikincisi olduğunu düşündüm ve tekrar sordum:

“Hem şeker, hem de pembe balon vereyim o zaman. ne dersin?” Pembe balona pek hayır demezler. Bir elimde pembe balon, diğerinde şeker, kendimden emin çocuğa bakıyorum.

Benim küçük dostta hala hediyeleri kapma gibi bir tepki yok. Biraz şaşırmış, biraz bozulmuş olarak sordum:

“Ne istersin başka? Daha ne verebilirim sana?” 

Küçük dost bu sefer bir şeyler mırıldandı ama ben dahil odadaki kimse ne dediğini anlamadık. Sordum;

“Ne istedin anlamadım?” 

Bu sefer annesinin kulağına doğru yüksek sesle istediğini söyledi:

“Çiğ Köfte”

Odada bulunan  herkes önce kısa bir şaşkınlık geçirdi, sonra da bastık kahkahayı…

Dr Ümit’in bu olaydan çıkarttığı ders: 

Vallahi bundan ne ders çıkar bilmem ki? Odada çiğ köfte de saklanmaz ki!!!

 

Yeni Bir Hobiye Doğru

IMG_0208.JPG

Aslında bu yazıyı yazayım mı, yazmayayım mı bilemedim.. Bu yazı blok gezi takipçilerine pek bir şey vermeyebilir. Ancak yine de yazmaya karar verdim. Çünkü benim gibi denizin altındaki yaşamı ilginç, çekici bulan ve yine benim gibi “Ben yapabilir miyim acaba?” ya da “Aman! Benden geçti. Bu yaştan sonra ne yapabilirim ki?” diyen varsa deneyimlerim ve hissettiklerimden faydalanabilir diye düşündüm. Şimdi düşünüyorum da gezilerimde dünyanın bir çok kıyısında bulunma şansım oldu. Ancak denizin üstünü görmekle yetindim, denizin altındaki yaşamı ıskaladım. Yaşamımız da dünümüz geçmişte kaldı, yarınımız ise meçhul. Yani yaşanacak bir tek bugünümüz kalmış ve o da bugünümüz ise o zaman kimse ilgisini ötelemesin ve bir an önce bir yerlerden başlasın isterim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu sene kendim de bir boşluk hissedip, yeni bir şeyler yapmak istedim. İlk defa 2 gün önce bir arkadaşımdan duydum “bana özel zaman, benim zamanım” anlamında kullanabileceğimiz İngilizce kelimeyi yani “Me Time” ‘ı. Sevdim ve burada da kullanacağım. Meğer bir süredir kendime ait, “Me Time” aranıyormuşum. Bu zamanda ne öğrenebilir ya da yapabilirim diye epey bir düşündüm. Aklımdan bir sürü ilgi duyduğum aktivite geçti. Bazıları Yunanca öğrenmek, fotoğraf kursuna gitmek gibi zaten ilgilendiğim şeylerle ilgili iken bazıları da, en azından benim için, çok uçuk kaçık ilgi alanlarıydı. Tesadüfen gördüğüm bir su altı fotoğrafı hep ilgilendiğim ama bir türlü yapamadığım bir aktiviteyi yapma isteği doğurdu bende; Dalış eğitimi almak.

Çalıştığım hastanenin kantininde oturuyoruz, bu işlerle ilgisini bildiğim arkadaşıma sordum: “Dalış eğitimi almak istiyorum. İstanbul’da bildiğin ve tavsiye edebileceğin kurs veren yer var mı?” Yanıtı o kadar netti ki; “Ağabey, dalış kursuna İstanbul’da niye bakıyorsun? Bu işin Kabe’si Kaş’dır. “Orada arkadaşlarım var, oraya gitsene! Ben de gelirim, beraber dalarız.” Daha uzatmayayım, öyle tanıştık Barakuda Dalış Merkezi http://www.barakuda-kas.com/tr) ve Hasan Kırbaş kaptan’la. Telefonlaşmalar, hastaneden izin almalar derken biz 1 ay öncesinden kayıt olduk bu merkeze. Olay gözümde büyüyor ama kime değsem herkes de bir yıldız dalış brövesi var. Ya hu meğer bir ben kalmışım sanki dalış ehliyeti olmayan! Ama yine de işi ciddiye aldım ve 1 ay öncesinden internette bulduğum bir yıldız dalış eğitimi kitapçığını okumaya başladım. Asıl amacım su altında canlı-cansız yaşamı fotoğraflamak. Bunun için ehliyetim olsun yeter.

Ulen! Okudukça bu iş ciddi, anladım.. Nasıl herkes de ehliyet var ? İşte onu anlamadım! Çoğu ehliyetli arkadaş “kolay kolay ” diyor. Ben de “Nasılsa alırım” diyorum, “Kendimi kasmaya gerek yok!” “Kaş gecelerini nasıl değerlendiririm? Meis’e nasıl giderim? Nerede sirtaki oynarım?” derdim bunlar. Onları araştırıyorum.

IMG_0213.JPG

Gün geldi, dalışın Kabe’si denen Kaş’a vardım. Otele yerleştim. Yol yorgunluğu filan demeden Barakuda Dalış Merkezi sahibi Hasan Kırbaş kaptanı, gece vakti de olsa, buldum. Aracı olan ortak arkadaşımın selam-kelamı, çay faslı derken Hasan kaptan 3 günlük kurs hocam olacak olan İlker Acar hoca ile tanıştırdı beni. İlker hoca eski asker, şimdilerde emekli. Hasan kaptan ve diğer kurs hocaları gibi güler yüzlü. Ama yüzü gülüyor, disiplini tam asker. Hasan kaptan ” Getirin hocaya kurs kitabını, pratik slaytlarını da verelim” dedi. Ben de hava atacağım ve  “Beni zorlamayın arkadaşlar! Zaten arkadaşımın da selamı var. Ben anlatacaklarınızı biliyorum. Verin ehliyeti, ben su altında fotoğraf çekeceğim” mesajı vereceğim ya; “Hocam ben zaten çalıştım, internetten kitabı okudum” demiş bulundum. İlker hoca, “Oh ne güzel! Sabah erken geliyorsunuz teorik çalışması kısa sürer o zaman. Öğlen öncesi 2, öğle sonrası 1 dalış yaparız” dediğinde, içimden ” Eyvah bu iş gerçekten sıkı galiba” düşüncesi ile ayıktım. Ulen! Sular seller gibi biliyorum her şeyi anlamında “Kitabı okudum ” dedim ama unuttum arkadaş! Hasan kaptanın verdiği kitap koltuğumun altında, canlı bir Kaş akşamında sağa sola takılmak varken düştük mü otel yoluna? Serde yarına rezil olmak var! Başladık verilen kitabı baştan okumaya…Mereti sanki hiç okumamışım gibi, tıp kısmı hariç, bir de yabancı geliyor ki her yazılan!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün, saat tam 09:00’da Anemon adlı tekneye gittim. Palet, maske (kurs boyunca maskeye, alışkanlıkla gözlük dedim durdum), bir garip yelek, kurşun ağırlık taşıyan kemer, bir de tüp yani dalışla ilgili her şey hazırlanmış, bir plastik kutuya konmuş beni bekliyor. Bir de ismim yazılı bir köşe var; Ümit Kuru köşesi.. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İlker hoca başladı anlatmaya; Başlangıç kısımlarını iyi çalışmışım, ne anlatsa anlıyorum, zaman zaman da ukalalık yapıyorum. Gel gör ki maskeye, gözlük deyip duruyorum. İlker hoca askerin kibarı… ” Gözlük yok! Deniz gözlüğünde plastik burun kısmı olmaz! Buna maske denir” dese de, bendeniz inatla gözlüğe takıldım. “Gözlük de gözlük” diyorum. İyice debil gibi hissettim kendimi.

Teorik kısım bitti, sıra geldi dalışa. Allah için dalış kısmında bende hiç heyecan yok! Bir an evvel suya girip fotoğraf çekmek istiyorum. Bu iş için yeni makine almışım, teşkilatı düzmüşüm, çekeceğim fotoğraflarla atacağım havayı hesaplıyorum. Gözümün önünden cins cins balıklar, Carettalar geçip duruyor. Dalış kıyafetini de giymişim havalı havalı. Önüme verdiler BC denen garip yeleği, tüpü ve regülatör adlı bir garip hortumu! İlker hoca başladı anlatmaya ve nasıl dalışa hazırlanacağımıza. Orada bir daha anladım ki bu iş ciddi! Makinemi çaktırmadan bıraktım çantasında. “Nasılsa öğle sonrası canavar gibi olurum, o zaman alırım makineyi” dedim. Şansıma İlker hoca hem tecrübeli hem de profesyonel sualtı fotoğrafçısı. Halden anlar” dedim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kursun ancak 3. günü kolay gelen bu dalışa hazırlık kısmı, bana 2 gün eziyet oldu. Hoca anlatıyor ama başta hep bir şeyleri eksik bıraktım. Haydi bunlar teknik işler anladım ama zar zor giyinip kuşanmışken, 2-3 defa yerimden kalkamadığım durumlar oldu. Tüp düşmesin diye demirlere sabitliyorlar. Ben de o halde iken kalkmaya çalışmışım. Uyardılar tabii… Adam anlattı be mübarek Ümit! Haydi bir defa yaptın, normal! İkinci, üçüncü kez de insan demire bağlı tüple kalkmaya çalışır mı?

IMG_0228.JPG

Bir de yanıma bir Alman dalgıç düştü mü? Ben dalış malzemelerini hazırlamaya çalışırken, adamın gözü bende! Bıyık altından gülüyor. “Pis Alman” dedim içimden. Hatta, “Devlet büyüklerimiz haklı galiba. Bu Alman her Alman’ın, her Türk’ü kıskandığı gibi beni kıskanıyor!”. “Yeni su altı makinemi gördü tabii elimde gavurcuk, kıskandı”. İşin şakası bir tarafa, sonradan adının Manfred olduğunu öğrendiğim Alman, yıllardır dalış yapan ve dünyanın neredeyse her denizinde dalmış olan tecrübeli dalgıçtı. Tipik bir Alman! Titiz, asla hata kabul etmeyen ve işine ciddiyetle yaklaşan bir insandı. Hangi insan yanında makas taşır? Hangi insan yanında fotoğraf makinesi asmak için fazladan demir askı ve özel ipini taşır bilmem? Ama ben taşımazdım. Almışım son model makine ama askısı yok! “Nereye asacağım, su içinde nereme sokacağım?” diye düşünürken Manfred imdadıma koştu. Manfred ne gerekiyorsa çantasından çıkarttı getirdi. Adam kendine özel mühür bile yaptırmış, son gün benim dalış defterime mührünü bile vurdu! Havasını attığım yeni aldığım su altı fotoğraf makinesi bile adamın makinesi yanında cücük kaldı! Manfred’de çat pat İngilizce, bazen anlamasam da Almanca, ben de çat pat İngilizce, bazen o anlamasa da Türkçe kurs boyu konuştuk durduk. Bana çok yardımı oldu. Bu adam Alman olamayacak kadar sevimli ve yardım sever diye düşünsem de daha akıla yatkın olan, insan olmanın milliyetinin olmadığıydı.

İlk anda bana eziyet gelen dalış hazırlığı sonrası malak gibi daldım denize!  İlker hoca aslında anlattı durdu ama anlattığı ilk anda akılda kalmadı ki! Dalışın da bir adabı var! Ama  Allah için suya daldıktan sonra heyecan filan hiç yoktu. Sorun hoca aşağıda kalıyor, ben üstte ya da tersi.. Başlarda bu kısımı hiç ayarlayamıyorsunuz. Ama suyun altında olmak, çevrenizde dolaşan balıkları görmek çok bir duygu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ürkütücü, savunmasız hissetirici ama bir o kadar da zevk verici duygu. Ayrı bir gezegendesiniz. 

DCIM100GOPROGOPR0933.JPG

İlker hoca, ben su altının bu zevkli kısmındayken başladı su altı eğitimine. Yukarı da teknede bu kısımlar kolay gözüküyordu ama su altındaki teorik benim pratiğime uymadı. Adam bir de titiz! Olmadı baştan, olmadı baştan. Ben sıkıldım pes ettim ama o sıkılmadı. İlk günün sonunda çoğu zorunlu pratikleri yapar hale geldim ama su altında regülatör bulmak kısmı beni iyice çıldırttı. Bir türlü yapamadım ilk gün! Kıl oldum kendime…Öğle öncesi yine fena değilken, öğle sonrası dalışta iyice mental retardeye (zeka özürlü) bağladım. Moral bozuk, “Ben bu işi kıvıramayacağım galiba”. Namussuz Alman Manfred bir de su altında çektiği fotoğraflarını bana göstermesin mi? İlk gün darbe üstüne darbe yedim anasını satayım!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akşam kurs bitimi tekne Kaş limana yanaşınca kös kös otel yoluna düştüm. Moral bozuk, aldım önüme kitabı baştan okumaya başladım. Pratikleri de videolarından izliyor, gün içinde öğrettiklerini ve akşam videodan izlediklerimi yatakta dikilip uygulamaya çalışıyorum. Su içinde regülatör bulma hareketini yaparken kafamı bir kaldırdım ki anam! Karşı otelin müşterisi bana bakıyor. Muhtemelen “Bu deli ne yapıyor ki” diye düşünmüştür. “Ulen regülatör buluyoruz işte cahil” diye perdeyi çektim. Yatakta regülatör bulma çalışmasını yapmaya devam ettim. İleri de yatakta regülatör bulma pratiğini nerede kullanırım bilmem ama ertesi gün denizde işe yaradığı kesin. Bağlı tüple yine kalkmaya çalışırken Manfred’e yakalanıp, kocaman bir “Nein” yedik ama denizdeki pratiklerde bu sefer daha iyiydim. İlker hoca ile su altında “Aferin, iyi yaptın anlamında el sıkıştık durduk. Moralim yerimde. Öğle sonrası makineyi alayım mı diye soracağım ama  su içinde hala denge problemim var, bu halde hem fotoğraf çek hem suya paralel dur, hocanın bir şey demesine gerek yok. Ama makine bari suya girsin diye İlker hocaya verdim makineyi ve ondan gerektiğinde çekmesini rica ettim. Öyle ya! Sağa sola hava atmam da lazım 🙂 O da sağ olsun çıkmaya yakın çekti fotoğraflarımı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hain Manfred ise her dalışta bir yığın güzel fotoğraf ile çıkıp geliyor. Bu duyguyu bilirim, ilginç ve güzel bir fotoğraf yakalamışsanız, kendinizi ayrıcalıklı hisseder ve başkası ile paylaşmak istersiniz. Manfred’de aynı duygularla fotoğraflarını benimle paylaşıyordu. Ben de kıskançlık diz boyu! Ne zaman bu hale geleceğim ben kardeşim?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Düne göre daha iyi bir halde otele döndüm. Şaka filan derken Kaş’da tekne, eğitim, otel üçgenine girdim. Ne hayaller vardı halbuki bu gezi için! O geceyi de ders çalışmakla geçirdim. Üstelik bu gece iş daha da ciddi! Çünkü ertesi gün yazılı sınav var.. Ben mi bu işi abarttım diyeceğim ama aslında bu iş abartılması gereken ve ciddi bir iş. Kursta da insanlar bu işi ciddi tutuyorlar tabii ki. “Bu kadar ciddi eğitim veriyorlarsa, bunların sınavı nasıl olur ki  acep?” diye düşünce ve beraberinde stres aldı mı beni! Geceyi yine okumakla geçirdik tabii ki. 

G0613841.JPG

Üçüncü gün sabah dalışında kendimi beğendim ama yine makineyi elime alamadım. Ama sınav işinin stresi hala üstümde. Öğlene doğru “Çıkart kağıt kalemi, sınav yapacağım” anı geldi.. Neyse sınavı kazasız belasız bitirdik. Yıldızlı pek iyi alamasak da geçmeye yeterli olan notu aldık. Ben de havalar 1500. Yürüyüşüm değişti.. Deneme dalışı yapanlara artık ağabeylik yapar havalarındayım. Ama maskeye hala gözlük demeye devam edip de İlker hocadan ” Gözlük yok, maske var” lafını işitince daha çok dalış gerekiyor bu işe” mesajını alarak havamı söndürdüm. Üçüncü gün sonunda da Manfred’in o gün çektiği fotoğrafları izleyip imrenmekle geçirdim. Tek fark, gün sonunda artık resmi olarak bir yıldız dalış sertifikamın olmasıydı.

O gece kendimi ödüllendirdim ve hatta Kaş gecesi de kesmedi, Meis Adasına 5 saatliğine de olsa gittim. Adayı kısaca bir gezip, bir sürü sahil restoranı arasından, kapısında Anthony Quinn’in Zorba filmindeki afişi asılı olanına oturdum. Namussuz Yunanlı beni içeri çekmeyi nasıl da biliyor! O akşam ellerimle denizde Caretta beslerken uzoyu içtim, balığımı yedim. Gerçi ertesi günde dalış için kalmaya karar verdim ve alkol almasaydım iyi olurdu ama kaçamak yaptım vallahi.  

G0513735.JPG

Aslında dördüncü gün kalmaya niyetim yoktu ve planım başkaydı ama o günü de dalışla geçirmeye karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım. Kaş’ta belirli noktalara uçak, gemi ve hatta tank batırmışlar. dalgıçlara buralara gezi düzenliyorlar. Güzel bir yaklaşım. Bugün yani 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekatının yıl dönümü. Bu nedenle Kıbrıs Barış Harekatına katılmış ve sonradan çürüğe çıkartılmış C47 Dakota uçağına dalınacak ve Türk bayrağı açılacakmış. İyi ki kalmışım. Bugün artık izin alarak makineyi de aldım yanıma. Hoca izin verirse çekeceğim bir şeyler, ne çıkarsa bahtıma artık!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gün sonunda bir yavru Caretta, bir sürü diğer dalgıçlar ve C47 ye ait fotoğraflarım oldu. Eh! Şimdilik yetsin, buna da şükür. “20 dalış tecrübesinden sonra fotoğraf çekseniz iyi olur” dedi hocalarım. Bekleyeceğiz artık ne yapalım! Sonunda olacaktır elbet fotoğraf çekmek imkanı. Hep Manfred’in fotoğraflarına bakacak halim yok ya!

Bu gezi benim “Me Time” gezim oldu. İstediğim bir hobinin eğitimini aldım. Yeni bir dünyaya adım attık. Gidebildiği kadar da devam edilecek artık. Yola girdik bir kere..

Gezekalın, dalakalın 🙂

22.07.2017 Saat 17:28

 

 

Lavantaya Gönül Veren Dostlar Arasında

IMG_8769.JPG

………………………………………………………

Ufuklara bakakalan bir çift göz
Ve içimden geçen bin bir söz
Hüzün yazıyor kalem, böyle anlarda
Özlemlerim dolaşıyor
Mor çiçekler soluyor nefesim
Bir güzel kadın düşümde deniz deniz
Kokusunda lavantaların…

Nevin Kalafatoğlu

IMG_8668.JPG

İnternette, içinde lavanta geçen ne kadar çok şiir olduğunu bir bilseniz şaşarsınız…Yukarıdaki şiir gibi, beğendiklerimden bir tanesini sizlerle paylaştım diğerlerini ise kaydettim bir taraflara. Kokusu, rengi, görünüşü ve yıllardır kullanım yaygınlığı ile aşklara, şiirlere konu olmuş lavanta çiçeği…

Nereden çıktı bu lavanta merakı derseniz, Fransa’nın Provence Bölgesinden çıktı. Benim gezilere başlangıcım, genelde, hayranlık uyandıran bir fotoğraf sayesinde olur. Fransa’nın Provence Bölgesinde lavanta tarlaları ile ilgili şurada burada müthiş fotoğraflar görüp duruyorum ve bu bölgeyi de mutlaka bir gün göreceğim. Ama son zamanlarda Türkiye’nin Kuyucak Köyü’nden de benzer fotoğraflar görüp duruyordum. Bu sene farklı bir program vardı ama kattım araya lavanta zamanı Kuyucak Köyünü de ve sizlerle paylaştım izlenimlerimi.

IMG_8680.JPG

Isparta’ya 47 kilometre uzaklıkta olan Kuyucak Köyü, Torosların eteğinde yüksek bir tepeye kurulmuş, etrafındaki yamaçların ve ovaların çoğu lavanta tarlalarıyla çevrili şirin bir köy. Kıraç ve susuz arazileri yüzünden yıllar önce göç vermeye başlayan Kuyucak Köyü’nün kaderi, bir adam sayesinde tersine dönmüş. Bölgeyi 1971’de lavanta tarımıyla tanıştıran kişi, dönemin Fransız firması Robertet ile Türkiye’de Gül Yağı Fabrikası ortaklığı yapan Zeki Konur. Fransızlarla ortaklığı babası başlatıyor aslında. Benim bu gezide tesadüfen tanıştığım ve bilgisine inandığım bir arkadaşın anlatmasına göre,  Zeki Konur Fransa’ya eczacılık okumaya gitmiş ve lavanta ile orada tanışmış. Fransa’dan melez lavanta olarak adlandırılan Lavandula İntermedia türüne ait Super çeşidini de ithal etmiş. Kuyucak Köyü başta, Keçiborlu’da bazı arazileri ekim için kiralayarak lavantanın bu türünü ektirmiş ve sonradan bu ürünleri onlardan satın almış. Belli bir süre bu kiralama ve ekim işi devam etmiş. Bu arada ürün zahmetsiz ve araziye uygun, parası da çok olunca diğer köylüler de lavanta ekimine geçmişler. Başlangıçta ekim yapılan Aydoğmuş ve Kuyucak Köylerini, Kuşçular, Çukurören ve Özbahçe köyleri takip etmiş. Yani sizin anlayacağınız yörede lavanta dikim alanları 40 yılda 15 dekardan 3000 dekara ulaşmış. Bugün Kuyucak köyünde tarım arazilerinin yüzde 75’i lavantayla kaplı. Türkiye’nin lavanta üretiminin % 93 lük kısmını bu yöre karşılıyor. Bugün köyde Birleşmiş Milletler destekli bir kalkındırma projesi uygulanıyor. Son zamanlardaki geniş medya yazıları sayesinde de Kuyucak Köyü iyice meşhur olmuş. Ben Kuyucak Köyü gezimde bir yerlerde bu insan anısına bir tabela ve hatırlatıcı bir anıt göremedim. Belki vardır, bilemiyorum. Ne olursa olsun, Zeki Konur’a bir vefa borcu var yöre insanının.

IMG_8677

Bizim ülkemize getirilen lavanta türü, hibrid bir tür. Verimi yüksek ama makbul olan Fransa’nın Provence Bölgesinde ekilen lavanta türü, Lavandula Angustifolia adlı bir tür. Daha az verimi var ancak kozmetikte daha çok tercih edilen türmüş. Bunların da alt türleri var ama rengi genelde bizimkinden daha koyu ve daha yoğun kokuya sahip.

lavandula-angustifolia-vicenza-blue-o9930-1.jpg

Lavandula Angustifolia

Yani demem o ki, galiba, o masmavi ya da daha mor lavanta türü değil bizim buralardaki lavanta türü. Lavanta bitkisi, 1 metreye kadar boylanabilen, yarı çalımsı, çok yıllık bir bitki. Lavanta bölgede özellikle haziran ayı içerisinde çiçeklenmeye başlıyor ve çiçeklenme kademeli olarak yaklaşık 45-50 gün sürüyor. Temmuz ortasından ağustos ortasına kadar lavanta biçiliyor. İlk hasat kuru çiçekte kullanılırken, yağ üretimi için geç biçim yapılıyor. Lavanta bitkisinin ekonomik olarak kullanılan kısmı ise çiçekleri. Bitkinin çiçek ve çiçek saplarından elde edilen uçucu yağ, dünyada ticareti en fazla yapılan 15 uçucu yağdan birisi.  Uçucu yağ kalitesi bu bileşenlerden linalil asetat oranına göre belirleniyor ve bizim ekili melez türden daha fazla yağ elde edilmesine rağmen, linalil asetat oranı düşük olduğundan kozmetikteki kıymeti düşük. Bu lavanta türü daha çok sabun ve suyundan tonik elde etme amaçlı kullanılıyor. Yani Lavandula Angustifolia türü pahalı kokularda bulunan lavanta türü. Bizimkini ise daha çok sabun, şampuan içine katmak için alıyorlarmış.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ne olursa olsun Kuyucak Köylülerinin girişimlerini ve lavantaya bu kadar sahip çıkmalarını çok önemsiyorum. İlaç sanayinden kozmetiğe, gıdadan parfümeri sektörüne kadar pek çok kullanım alanı bulunan lavantaya sahip çıkmaları ve iyi bir reklam sayesinde dışarıya olan göçü tersine çevrilmiş. Köye başka bir canlılık gelmiş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kuyucak Köyüne Pazar günü gittim. Gördüğüm tur otobüsleri ve kalabalık anlatılacak gibi değil. Yalnız bu köyü bulmanız gerçekten zor. Keçiborlu’yu geçtikten sonra “Oto Sanayi” yazan tabelayı takip edip oraya sapmanız gerekiyor. Benim gibi, bir an “Ne işim var burada?” izlenimi yaşasanız da, bozuk bir yoldan ve köprü altından geçip, yaklaşık 5 km kadar sonra Kuyucak Köyüne ulaşıyorsunuz. Önce Kılıç Köyünü geçiyorsunuz sonra da Kuyucak köylülerinin tarlaları başlıyor zaten.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben de kalabalığı ilk gördüğüm tarlada durup bol bol lavanta fotoğrafı çektim. Rengi beklentimin altında, “ya koku?” derseniz, koku alacağım diye zorlamak lazım. Ama görüntü güzel ve fotoğrafik.

Bu arada 1 hafta kadar önce o yörede gezmiş olan Teoman Cimit arkadaşımı arayıp önerisi var mı diye sordum. İyi ki sormuşum ve o da sağ olsun bana yöreden bir isim ve telefon numarası verdi. Günüm çok renklendi sayesinde. Bana verilen numarayı aradım ve telefona çıkan Hasan bey isimli Keçiborlulu birisinden Kuyucak lavanta tarlaları için tavsiyelerini sordum. Söylediği “Orayı gezin ama ben sizi daha güzel bir lavanta tarlasına götüreceğim” oldu. Kendisi ile 1 saat kadar sonra Kılıç Köyü’nde buluşmak üzere randevulaştık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yola devamla Kuyucak Köyüne geldim. Köyün girişinde Kadın Girişimciler Kooperatifi var. Burada köyü ziyarete gelenlere hem yemek hizmeti sunuluyor ve hem de lavanta ürünleri satışı yapılıyor. Köy, şirin bir köy. Evlerin çoğu lavantaya atfen mor renge boyanmış. Kerpiçten, avlulu evleri ile köy gibi bir köy! Her evin önünde lavanta ve ürünleri satılıyor. Lavantadan taçlar yapılıyor. lavanta yağı, sabunu, suyu, kurusu satılıyor. İş, lavanta balı üretimi, lavanta dondurması, lavanta çayına kadar ilerletilmiş. Her tezgahın önünde ise müşteri var.

IMG_8721

Hemen köyün kahvesine gidip, ziyaretçileri büyük bir memnuniyetle seyreden köy halkı arasına karıştım. Benim esas ilgilendiğim onların ne gördüklerini öğrenmek ve onlarla temasta bulunmak. Mutlaka güzel bir şeyler çıkar köyün kahvelerinden. Güzel sohbetimiz oldu, çaylarını içtim. Memnuniyetlerini dinledim. Birisi ne meslek yaptığımı sordu. “Doktorum, İstanbul’dan geldim” dedim. Bir an da kahve halkı ayaklandı ve başıma üşüştüler. Belli, herkesin sağlık sorunu var. Ne doktoru olduğumu sordular. “Çocuk Doktoruyum” dedim. Bir anda hepsi tekrar yerine oturdular. Biraz bozulsam da, tatilimde meslekle ilgili sorunlarla karşılaşma olasılığının kaybolduğuna sevinmedim değil 🙂 Belli köy halkının nüfusu yaşlı ve çocuk sayısı az… Bir tanesi bir umut sordu; “Benim dizlerim çok ağrıyor. Ne yapsam doktor bey ?” Ben de “lavanta yağı iyi geliyormuş ya! Sürmüyor musun? ” demiş bulundum. Amcamın gözlerinde bir hınzır gülüş gördüm ya! Hayra yordum 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kuyucak Köyüne gelince lavanta çayı ve dondurmasını yemeyi tavsiye ediyorlar. Ben de “Bu sıcakta çayı boş ver, dondurma ye!” dedim kendi kendime ve bir yere oturup dondurma sipariş ettim. Yediğim güzel bir dondurmaydı ama lavanta kuruları dışında lavanta tadı pek alamadım. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazdıklarımdan kimse olumsuz bir anlam çıkartmasın. Bu köy sadece sadece insanlarının sıcaklığı, samimiliği ve köyünün güzelliği için bile gidilesi bir köy. Lavanta tarlaları ise gerçekten güzel ve özel. Ama Fransa’nın Provence Bölgesinin lavanta tarlalarının sadece fotoğraflarını görmüş bir kişi olarak da aynen orası gibi demek olmaz benim için.

IMG_8767-001.JPG

Hasan Ali Erken beyle Kılıçlar Köyü kahvesinde buluştuk. Sanki 40 yıllık dostmuşuz gibi de arkadaş olduk. Kendisinin göstereceği lavanta tarlası için yollara düştük. Keçiborlu’yu geçtik ve ana yoldan saptık. Anam! Arabayı yeni almışım.. Daha yeni 1000 km yapmışım! Girdik mi stabilize yollara.. Bata çıka gidiyoruz. Biliyorum bunun sonunda mutlaka bir güzellik çıkacak ama Allah var, kendime de söyleniyorum arabayı soktum bu yollara, lavanta göreceğim diye!!

IMG_0081.JPG

Bu yolların arabaları bunlardır işte 🙂

Yaklaşık 15-20 dakikalık bozuk yoldan gittik (bizim arabalar için tabii.. Gözünü seveyim Renault Broadway’lerin, Tofaşların..Tam bu yolların arabaları 🙂 ). Neyse Hasan bey bir tarlada durdu. Ağzımdan kocaman bir “Vayyyy” çıktı. Aşağıda gerçekten göz alabildiğine uzanan lavanta bahçesi. Renk daha koyu! Bu sefer başladım hoplamaya, zıplamaya, Hasan beye de beni buraya getirdiği için teşekkür etmeye!

IMG_0118.JPG

IMG_0079

Gerçekten 20 dönüm alana yayılmış bu lavanta bahçesi daha güzeldi. Bu arada hava bozdu, yağmur yağdı ama bu bile keyfimi hiç mi hiç kaçırmadı..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_8796.JPG

Beni esas sürpriz, bundan sonra bekliyordu. Hasan bey eğer istersem gül yağı ve lavanta yağının geleneksel yöntemlerle elde edildiği bir yere göndereceğini söyledi. Daha Kaş’a 4 saatlik yolum var, saat oldu 17:00! Çok gecikeceğim, karanlıkta araba kullanmaktan nefret ederim. Ama yine kuralı bozmadım. “Bu insanlar bir şey diyorlarsa dinleyeceksin oğlum Ümit!” diyerek tarladan da 15 km ötede, Güneykent teki Hasan beyin ortağı İsmail Baltacı’nın gül ve lavanta yağı tesisine doğru yola düştüm.

IMG_8855.JPG

Bir yere kadar Hasan bey önde, ben arabamla arkada yol aldık. Sonra o bana yolu tarif etti ve onunla iki samimi dost gibi sarılıp ayrıldık. 15 km sonunda yol kenarında İsmail bey beni karşıladı ve aslında evi olan küçük işletmesine götürdü. Önceleri bir şeye benzetemediğim yerin sonradan aslında bir hazine olduğunu fark ettim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dünyanın en tatlı insanları ile karşılaştım burada. İsmail bey kayınpederinin mesleği olan geleneksel yöntemle elde ettikleri gül yağı ve suyu elde etme sistemini devam ettiriyor. Yanında bir başka tatlı insan, komşusu Veli beyle birlikte yapıyorlar bu işi. İsmail bey halen kütüphanede çalışıyor ve işini daha çok hafta sonları yapabiliyor. Kayınpederinden öğrendikten sonra, artık en azından bu köyde, kimsenin yapmadığı bir işi devam ettiriyor. Civarda ne kadar eskiden kalmış ve artık kullanılmayan damıtma ibriği varsa toplamış ve 7-8 tane havuzda gül ve lavanta yağı,  gül suyu ve lavanta suyu elde ediyor. Buradaki her alet en az 70-80 yıllık.. Fazlası var eksiği yok. Bu ibrikleri artık yapan da yok!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Olay kısaca şu; Bu ibrikler içine gül ya da lavanta artık ne elde edeceklerse atılıyor. Altta odun ateşi ısıtılıyor. Buharlaşan ürün soğuk havuz içinden borularla geçirilip yoğunlaştırılıyor. Sonra da bir damacanada toplanıyor. Bu yöntemle elde edilen ürün daha yoğun ve doğal oluyor. Gerçekten burada elde edilen yağ daha koyuydu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha bitmedi. Hasan ve İsmail bey bir şekilde bir araya gelmişler. İsmail bey işin geleneksel tarafında ama ortağı Hasan bey ise yurt dışı görmüş işin pazarlama tarafında. İsmail beyin elde ettiği gül yağını yurt dışına yollamış ve buradan talep olmuş. Ondan sonra da İbrahim bey civarda kullanılmayan ne kadar eski ibrik varsa peşine düşmüş. 5-6 tane havuz yapabilmişler. Küçük ama kaliteli ürünle, civarda aynı işi yapanlara göre 5-6 kat daha fazla kazanabiliyorlar. Bana gönderdikleri gül yağının kullanıldığı dünyaca meşhur parfümlerin örneklerini gösterdiler, inanamadım!! 

IMG_8847.JPG

Gider ayak dondurmalarından da yedim. Rengi bile farklı, kokusunda ise lavanta kokusu vardı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İsmail ve Veli dayıya bir güzel sarıldım, teşekkür ettim ve yoluma düştüm. Kuyucak Köyü diye çıktım ama tesadüfen kaybolmaya yüz tutmuş bir olaya şahit oldum. Bu iki güzel insan, Hasan ve İsmail beyler iş ortakları olarak birbirlerini öyle güzel tamamlamışlar ki, insan hayranlık duyuyor. Tanımadığı bir insanı kolundan tutup, zaman, benzin harcayıp kendi güzelliğine ortak eden kaç insan kaldı bu ülkede? Bir günaydını, bir selamı esirgeyen, gönlü ayrı, aklı ayrı insanlarla dolu çevremizde bu insanların varlığını hissetmek, onlara dokunmak ne kadar hoş geliyor insana! Aslında Hasan, ibrahim ve Veli dayıya öncelikle insan kaldıkları için teşekkür ettim ve yol boyu da düşündüm. İnsan yolda yalnızken ne kadar düşünüyor bir bilseniz!

Gezekalalım ve hep dostlarla kalalım…

18.07.2017 Saat 00:17

 

 

 

 

İçeride Sapık Var!!!

FullSizeRender (1)

Zamane çocukları müthiş. Ne zaman ve nasıl davranacaklarını önceden kestirebilmek mümkün değil. Çocukları muayene ederken her zaman ve hep ilginç şeyler yaşamıyoruz tabii ki ama eminim Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanları ya da çocuk hasta ile uğraşanlar, diğer branşlara göre daha sık olarak ilginç olaylara şahit oluyordur. Aşağıdaki olay benim meslek hayatımın en ilginç ve biraz da beni için utanç verici anısıdır. Onun için onu sona sakladım. 

27.10.2016 tarihli yaşanmışlığımdır:

IMG_8402

7 yaşında bir erkek çocuk öksürüğü için muayeneye getirildi. Muayenesini ettim ve kendimce hastalığının reçetesini aileye verdim. Muayeneye gelen hastalarda, şikayeti ne olursa olsun, mutlaka genel olarak her şeyine bakmaya, dinlemeye ve ellemeye çalışırım. Rutinde yaptığım ama bu çocukta ihmal ettiğim bir muayeneyi  annesi hatırlattı;

“Doktor bey çocuğumun testisleri eskiden oynak testisti. Yerinde mi acaba? Bir baksaydınız!”

Anne haklıydı, zaten bakmalıydım.

“Hemen bakayım ”

dedim ve çocuğu masadan alıp yere indirdim. Dostuma;

“Gel bakalım, senin testislerine bakalım”

diyerek, külotunun ön kısmını aşağıya çekip, testislerine baktım.. İkisi de yerindeydiler..

Anneye durumu anlattım ama bu arada bizim küçük dostla göz göze geldim. Gözleri fal taşı olmuş bir şekilde bana bakıyordu. “Eyvah!” dedim. “Fırtına geliyor” diye düşündüm. Ama kasırga da hiç beklemiyordum doğrusu.

Küçük dostum  gözümün ta içine bakarak;

” Sen benim testislerime ne diye elliyorsun? Sapık mısın sen?”

diye bağırarak odadan çıktı.. Anne bana, ben anneye bakıştık.. O kızardı, ben kızardım.. Bizim çocuğun sesi dışarıdan gelmeye devam ediyordu;

“İçeride sapık doktor var, sapık doktor var!!!”

Dr Ümit’in günlük olaydan aldığı ders;

Eh be adam! Sen ki şu kadar yıllık doktorum dersin. İzin almadan, sadece söyleyerek yapılır mı bu iş? Küçük dostun haklı.. Çocuk bile olsa izin alman gerekirdi. İzin vermiyorsa bir yolunu bulman gerekirdi.  Yoksa dost-most dinlemez, küçük dostlar böyle rezil ederler adamı…

Gezekalın, dostsuz kalmayın...

14.07.2017 Saat 23:30

FullSizeRender (2)