Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Veliko Tırnovo’dan Şumnu’ya

Günün ilk ışıkları etrafı henüz aydınlatmışken, bu güzel şehrin aklımda kalan noktalarını sabahın sakinliğinde fotoğraflamak için Hotel Gurko’nun çiçeklerle bezeli kapısından çıktım.

Hedefim, kahvaltı saatine kadar nehrin iki yakasını birleştiren ince uzun köprüyü geçmek; oteldeki odamın penceresinden tüm ihtişamıyla seyrettiğim o süvari anıtına ulaşıp onu fotoğraflamak.

Ayaklarımın altında asırlık taşlar, o meşhur ve daracık General Gurko Caddesi boyunca nehri soluma alarak yürümeye başladım. Hotel Gurko’ya adını veren General Gurko Caddesi 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi mimarisinin en zarif örneklerini içinde barındırıyor. Bu arada “bu General Gurko kimdi?” diye sorarsanız, “93 Harbi’nde Osmanlı’nın tam bir belalısı” diye kısaca özetleyebilirim. Askeri olarak tam bir stratejist ve agressif birisi. Plevne düştükten sonra Yeşilköy önlerine kadar Rus ordusunu getiren Rus komutan. Veliko Tırnovo’yu Osmanlı’dan aldığı ve ordusu ile bu caddeden geçtiği için caddeye ismi verilmiş.

KÖPRÜNÜN SAĞINDA GRAND HOTEL VELİKO TIRNOVO

Yol beni şehir merkezinin alt yollarına doğru götürüyor. Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüş sonrasında karşıma devasa ve ucube bir bina çıktı. Veliko Tırnovo’nun o asırlık, dantel gibi işlenmiş geleneksel ahşap-taş mimarisinin ortasına adeta bir beton kütle gibi saplanan, tüm o büyülü nehir manzarasını ve kadrajı baltalayan o kocaman yapı Grand Hotel Veliko Tırnovo. Sabah sabah, sosyalizm döneminin o soğuk, heybetli ama çevreye karşı hoyrat mimari anlayışının tipik bir anıtı olan bu otel “keşke burada olmasaydı” diye düşünmedim değil!

Biraz daha ilerledikten sonra, caddeden hafifçe yukarı doğru kıvrılarak nehrin üzerine doğru bir ok gibi fırlayan demir köprünün girişine ulaşıyorsunuz. İşte aradığım o asma köprü tam önümde! Adı: Stambolov Köprüsü (Stambolov Most).

19. yüzyılın sonlarında inşa edilen bu köprü, Balkanlar’daki ilk serbest asılı, dikey destek sütunu olmayan çelik döküm yapılardan birisiymiş. Viyana merkezli bir firma tarafından üretilen köprü parçaları buraya getirilerek monte edilmiş. Burada küçük bir dipnotu da verelim: Aynı firma, İstanbul’daki o meşhur Balat Demir Kilisesi’ni de döken firmaymış. Köprü, adını ünlü Bulgar devlet adamı Stefan Stambolov’dan alıyor.

Yantra Nehri’nin üzerindeki bu köprüyü geçip karşı kıyıya, Boruna Tepesi’ne ulaştığınızda yol sizi doğrudan Asenevtsi Parkı’nın yeşillikleri içindeki o muazzam abideye çıkaracak. Karşınızda tüm heybetiyle duran, göğe yükselen 33 metrelik devasa bir kılıç ve onun etrafını saran dört süvari heykeli göreceksiniz… Bu anıtın ismi: Asenevtsi Anıtı (Asen Hanedanı Anıtı).

Anıt 1985 yılında, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 800. yılı anısına yapılmış. Ortadaki devasa kılıç, Orta Çağ Bulgaristan’ının gücünü ve yükselişini simgelerken; etrafındaki atlı heykeller, imparatorluğu yöneten Asen hanedanının dört büyük çarı olan Asen, Peter, Kaloyan ve Ivan Asen II’yi temsil ediyor.

Anıtın bulunduğu bu yarımada, aynı zamanda şehrin en güzel seyir teraslarından birisi. Karşıda konakladığımız Hotel Gurko dahil tüm binalar çok güzel görünüyorlar.

Anıtın hemen birkaç adım ötesinde, bu tepenin tam kalbinde yer alan zarif bir binayı fark etmemeniz imkansız. Burası Veliko Tırnovo’nun sadece tarih değil, aynı zamanda çok güçlü bir görsel sanat şehri olduğunu kanıtlayan Boris Denev Devlet Sanat Galerisi. Boris Denev, Veliko Tırnovo doğumlu Bulgar bir ressam.

Şehrin amfitiyatro şeklindeki geleneksel evlerine ve kıvrıla kıvrıla akan Yantra Nehri’ne tam karşıdan bakan bu galeri 1930’lu yıllarda ilk olarak bir sanat okulu olarak inşa edilmiş. Mimari yapısı, etrafındaki yeşil park alanı ile nehrin karşı kıyısında devasa ve kirlilik yaratan Grand Hotel Veliko Tırnovo’ya inat, bu yapı şehrin siluetine asil bir zarafet katıyor.

Kahvaltı sonrasında günün programına başlamak üzere yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum ama dün akşam yemeğini de bu otelde yemiş ve çok memnun kalmıştık. Bu otelde kalmasanız bile akşam yemek için doğru bir tercih olacaktır.

Yukarıdaki harita bugünümüzün gezi rotasını gösteriyor. Önce Veliko Tırnovo yakınlarını gezeceğiz. Daha sonra ise UNESCO Kültür Mirası listesindeki Madara Süvarisi‘ni ziyaret edeceğiz. Son durağımız, konaklama da yapacağımız Şumnu olacak. Bugün gezimize ana rehberimiz olan Beyhan Necip yerine başka rehberler eşlik edecek. Manastır ve Arbanasi Köyü’nü Ivanka, Madara Süvarisi-Şumnu gezilerimizde ise Nurten Remzi adlı rehberler bize eşlik edecekler.

Veliko Tırnovo’dan sadece 7 kilometre yol alarak, sarp kayalıkların gövdesine adeta bir kırlangıç yuvası gibi tutunmuş, bölgenin en heybetli inanç merkezine ulaşıyorsunuz: Preobrajenski (İsa’nın Tecellisi) Manastırı. Burası sadece dini bir sığınak değil; Bulgar Uyanış Dönemi’nin en dahi mimarı Usta Kolyu (veya Kolyo) Ficheto ile en asi, en yetenekli ressamı Zahari Zograf’ın el ele vererek yarattığı bir açık hava sanat şaheseri.

Manastırın kökleri aslında 11. yüzyıla kadar uzansa da, asıl parlayışı İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde gerçekleşmiş. Ancak 14. yüzyılın sonunda Tırnovo, Osmanlı idaresine geçince bu ilk manastır yağmalanmış, yakılmış ve tamamen haritadan silinmiş. 1825 yılında eski yerinin 400 metre kadar kuzeyinde, bugünkü sarp kayalıkların eteğinde manastır yeniden ayağa kaldırılmış.

Ana kilisenin yapımına 1834 yılında başka bir usta başlasa da işi o dönemin genç ve en yetenekli mimarı Usta Kolyu (Kolyo) Ficheto devralır. Ficheto kiliseyi haç planlı, tek kubbeli ve harika bir revakla tamamlar. Daha sonra 1861’de manastırın o meşhur saatli çan kulesini ve çevredeki konaklama binalarını da inşa ederek komplekse o asil kimliğini kazandırır.

Kilise bittikten sonra, 1849-1851 yılları arasında Bulgar resim sanatının efsanevi ismi Zahari Zograf buraya gelir ve iç-dış tüm duvarları fresklerle donatır. Zograf’ın fırçası o kadar cesurdur ki, dini figürlerin yanı sıra kendi otoportresini ve Slav alfabesinin mucitleri Aziz Kiril ve Metodiy‘i de kiliseye resmeder.

Kilisenin dış güney duvarında, dünya sanat tarihinde felsefi derinliğiyle çok önemli bir yere sahip olan meşhur bir fresk yer alıyor: Hayat Çarkı.

Zahari Zograf bu eserinde insan hayatının geçiciliğini ve doğanın döngüsünü muazzam bir alegoriyle anlatır: Çarkın solunda genç ve umutlu bir adam yukarı doğru tırmanır; çarkın zirvesinde gücünün doruğunda, zengin ve kudretli bir hükümdar olarak oturur. Ancak çark dönmeye devam ettikçe, sağ tarafta yaşlanır, gücünü kaybeder ve en altta, çarkı döndüren ölüm meleğinin ve canavarın ağzına, yani yer altına doğru sürüklenir. Bu, dünyaya, hırslara ve zamana karşı çizilmiş en sarsıcı görsel şiirlerden biridir.

Ayrıca kilisenin girişindeki “Son Yargı” (The Last Judgment) freski de çok ilginç. Zograf, cehenneme giden günahkarları resmederken, o dönemin yozlaşmış zenginlerini ve tüccarlarını İstanbul modası sivil kıyafetlerle; büyücü ve şifacıları ise köy kıyafetleriyle çizerek dönemin toplumuna açık bir hiciv ve eleştiri sunmuştur.

Manastırın arkasındaki Belyakovsko Platosu’nun dik kayalıkları bir fotoğrafsever için muazzam bir fon oluşturuyor. Ancak doğa burayı zaman zaman da zorluyormuş; Aşağıda fotoğrafımda gördüğünüz ve 1991 yılında yukarıdaki kayalıklardan kopan devasa bir kaya kütlesi manastırın bazı keşiş odalarını yıkmış, şans eseri ana kiliseye zarar vermeden hemen dibinde durmuş. Fotoğrafta sağda gördüğünüz gibi o dev kaya hala bahçede duruyor.

Aracımızla 18 km kadar yol yapınca başka bir güzel köye ulaştık: Arbanisi Köyü. Arbanasi, Bulgaristan’ın en özel, tarihi dokusu en iyi korunmuş ve mimari açıdan adeta bir açık hava müzesini andıran ikonik bir Orta Çağ köyü. Veliko Tırnovo’ya bakan yüksek bir plato üzerinde yer alan bu yerleşim, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en önemli kültür miraslarından biri olarak kabul edilir.

Arbanasi, coğrafi yalıtılmışlığı ve sahip olduğu ticari imtiyazlar sayesinde hızla zenginleşen, ancak bu servet yüzünden eşkıya baskınlarının da hedefi haline gelen o özel köylerden biri. Köyün maruz kaldığı bu güvenlik tehdidi, zamanla kendine has korunaklı bir mimarinin doğmasını sağlamış. Öyle ki evlerin sokağa bakan cephelerinde neredeyse hiç pencere bulunmuyor; binalar kalın ve yüksek taş duvarlarla adeta birer kaleye dönüşüyor. Yaşam alanları ile pencereler tamamen güvenli iç avlulara bakarken, evleri dış dünyadan ayıran devasa meşe kapılar dövme demirlerle zırhlandırılmış.

Köyde 16. ve 17. yüzyıllardan kalma çok sayıda kilise bulunuyor. Dönemin Osmanlı mimari kuralları gereği, Hristiyan ibadethanelerinin dışarıdan dikkat çekmemesi, çok yüksek olmaması ve cami minarelerini gölgelememesi gerekiyordu. Bu yüzden Arbanasi kiliseleri dışarıdan bakıldığında sıradan, penceresiz taş depolara veya evlere benziyorlar.

Biz köyde bu kiliselerden Nativity Kilisesi’ni (Mesih’in Doğuşu Kilisesi) gezeceğiz. Dışarıdan bakıldığında ne bir kubbesi, ne bir çan kulesi var; sokağa bakan cephesi penceresiz, kaba taşlardan yapılmış, üç eğimli kiremit bir çatıya sahip, sıradan bir depoyu veya büyük bir taş evi andırıyor. Yani Osmanlı’nın istediği kriterlere uyuyor.

Bu kilisenin dışarıdan özellikleri yukarı anlattığım gibi olmakla beraber kapısından içeri girdiğinizde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Kilisenin tabanından tavanına kadar her santimetrekaresi benzersiz fresklerle kaplı. Bu kilisenin freskleri çok kıymetli ve fotoğraf çekimi yine yasak.

Kilise; erkekler bölümü olarak kullanılan ana ibadet alanı (Naos), kadınlar bölümü (Narthex), kuzey tarafında yer alan Aziz Yahya (St. John the Baptist) Şapeli ve bunları birbirine bağlayan “L” şeklindeki bir galeriden oluşuyor.

Arbanasi’de evlere uygulanan özgün savunma mimarisini yerinde görmek için rotamızı köyün en görkemli yapısı olan Konstantsalieva Evi’ne çevirdik.

17. yüzyıldan günümüze tüm ihtişamıyla ulaşan bu yapı, köyün en büyük ve mimari açıdan en karakteristik ‘kale-ev’ örneği. Günümüzde Etnografya Müzesi olarak hizmet veren ev, dönemin zengin Arbanasi tüccarlarının kendilerini haydut ve kırcalı akınlarından korumak için geliştirdikleri o zekice savunma dehasının adeta zirve noktası.

İki katlı evin alt kattaki o soğuk, sığınak havası, üst kata çıkıldığında yerini büyük bir konfora ve estetiğe bırakıyor. Üst kat, 17. ve 18. yüzyılın zengin burjuva sınıfının lüks yaşamını gözler önüne seriyor: Evin odalarında dönemin şartlarına göre son derece lüks sayılan ocaklar (şömineler) var. Odaların duvarları boyunca uzanan gömme ahşap dolaplar (yüklükler) ve minderli sedirler tipik Osmanlı-Balkan sivil mimarisinin yansımaları.

Dönemin Avrupa şatolarında bile henüz tuvalet ve banyo kültürü gelişmemişken, bu evde her ana odanın kendine ait küçük birer banyo nişi (gusulhane) ve evin içinde doğrudan sıcak su hatlarının çalıştığı, taş malzemeden yapılmış özel bir hamam odası mevcut.

Köyün içinde biraz yürüyerek kahve molası verebileceğimiz bir mekana geldik. İçinde tavus kuşları dahil hayvanların da bulunduğu şirin bir yerdi.

Sonraki hedefimiz için 150 km yol yapmamız gerekti. Ama bu yolculuğun sonu bizi UNESCO Kültür Miras Listesi içinde olan gizemli bir anıta götürecek: Madara Süvarisi. Ama daha önce burayı bize gezdirecek olan rehberimiz Nurten Remzi hanımla buluştuk ve onu da aracımıza aldık.

Bulgaristan’ın Şumnu şehri yakınlarında, adeta gökyüzüne uzanan sarp kayalıkların tam ortasında, yerden metrelerce yükseklikte mağrur bir süvari yüzyıllardır ziyaretçilerine bakıyor. Madara Süvarisi, yaklaşık 100 metre yükseklikteki dik bir uçurumun yüzeyine, yerden 23 metre yükseğe, çok ince bir işçilikle kazınmış devasa bir kaya kabartması (rölyef). Bu eser Avrupa’nın erken Orta Çağ döneminden kalan tek kaya kabartması olması bakımından da önemli.

Tarihsel olarak baktığımızda anıt, erken dönem Bulgar Hanlığı zamanına, yani 8. yüzyılın başlarına (muhtemelen Han Tervel veya Han Krum dönemine) tarihleniyor. Bulgaristan’ın henüz Hristiyanlığı kabul etmediği, kendi pagan inançlarını ve Orta Asya kökenli geleneklerini koruduğu o köklü askeri dönemlerin en görkemli ulusal sembolü olarak kabul ediliyor.

Kayadaki kompozisyon ilk bakışta bir av sahnesi gibi görünse de, aslında çok derin siyasi ve askeri mesajlar içeriyor. Atının üzerinde asil bir duruşla oturan süvari, elindeki mızrakla atının ayakları altında ezilen bir aslanı vuruyor. Buradaki aslan, o dönem Bulgarların en büyük rakibi olan Bizans İmparatorluğu’nu veya boyun eğdirilen diğer düşmanları; süvari ise Bulgar Hanı’nın sarsılmaz gücünü ve askeri zaferini simgeliyor.

Süvarinin hemen arkasından sadık bir köpek koşuyor, önünde ise bir kartal uçuyor. Köpek, Orta Asya Türk ve ön-Bulgar kültüründe sadakati ve koruyuculuğu simgelerken; kartal ise tanrısal gücü, hürriyeti ve hükümdarın göksel meşruiyetini temsil ediyor.

Gezi programını yaparken ben süvariyi görüp gideceğiz diye düşünmüştüm. Ama Madara’ya ulaştığımızda buranın, heykele sadece uzaktan bir bakıp geçilemeyecek yer olduğunu anladım. Burası çok katmanlı bir arkeoloji ve doğal park alanı. Yeşillikler ve doğal oluşumlar arasında yürüyorsunuz.

Müze alanının devamında yer alan Küçük Mağara ise Orta Çağ’da keşişler tarafından bir kaya kilisesi ve sığınak olarak kullanılmış. Duvarlardaki nişler ve küçük şapel kalıntıları, bölgenin paganizmden Hristiyanlığa geçiş sürecindeki o dinsel dönüşümün izlerini çok güzel özetliyor.

Kabartmanın hemen yakınında, dik kaya duvarının alt kısmında devasa bir doğal mağara yer alıyor. Burası eski dönemlerde Traklar ve erken dönem Bulgarlar tarafından bir pagan tapınağı (özellikle baş tanrı Tangra/Tengri için) olarak kullanılmış. Mağaranın içindeki loş hava, insanı bir anda yüzyıllar öncesinin ritüellerine götürüyor.

Madara Süvari alanındaki Ortam tüm grubu çok neşelendirdi. Grubun kızları ayrı bir havada, biz erkekler ayrı bir havada! Pozlar verildi, fotoğraflar alındı..

Madara Süvarisi gezimiz sonrasında hem gezeceğimiz ve hem de konaklamayı yapacağımız Şumnu’ya hareket ettik.

Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda yer alan, hem Türk-Osmanlı tarihi açısından taşıdığı derin izlerle hem de erken dönem Bulgar devletinin doğuşuna tanıklık etmiş Şumnu, stratejik konumuyla Balkanlar’ın en önemli kültür ve tarih merkezlerinden birisi. Civar beldeleri ile birlikte nüfusu 170.000’i buluyor.

Şumnu, 7. ve 10. yüzyıllar arasında hüküm süren Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun ilk başkentleri Pliska ve Preslav’ın hemen yanı başında, adeta bu kadim coğrafyanın koruyucusu olarak yükseliyor. 1388 yılında Çandarlı Ali Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir, yaklaşık 500 yıl boyunca imparatorluğun Balkanlar’daki en kritik askeri üslerinden biri olmuş. Özellikle Rus-Osmanlı savaşlarında (örneğin o amansız 93 Harbi’nde) sarp coğrafyası ve aşılmaz kaleleri sayesinde adeta bir etten duvar örmüş; bu sarsılmaz duruşu nedeniyle de Osmanlı kaynaklarında ‘Ordugâh Şehir’ veya ‘Gazi Şumnu’ unvanlarıyla anılmıştır.

Şumnu’ya varır varmaz önce Şerif Halil Paşa Camisi’ni (Tombul Cami) ziyaret ettik. 1744 yılında inşa edilen bu cami, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi. Cami gerçekten çok güzel. Şerif Halil Paşa ile ilgili bir rivayeti burada anlatmam lazım. Şerif Halil Paşa, gençliğinde babasıyla anlaşmazlıklar yaşayan, babasının beklentilerini karşılayamadığı için sık sık “Senden adam olmaz” azarını işiten bir çocukmuş. Bu söze içerleyerek Şumnu’dan ayrılır, İstanbul’a gider, medrese eğitimi alır ve devlet kademelerinde hızla yükselerek nihayetinde “Paşa” unvanını ve sadaret kethüdalığı gibi yüksek makamları elde eder. Gücü ve serveti kazandıktan sonra, doğduğu şehir olan Şumnu’ya muazzam bir kalıcı eser bırakmak ister ve o dönemin en görkemli yapılarından biri olan, bugün Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi konumundaki Tombul Camii’yi (Şerif Halil Paşa Camisi ve Külliyesi) yaptırır. Cami tamamlandığında, kendisini zamanında küçümseyen babasını gönderdiği muhafızlar ve faytonlarla, adeta bir gövde gösterisiyle Şumnu’ya getirttirir. Paşa, caminin avlusunda ya da ihtişamlı kubbesinin altında babasının karşısına geçip gururla sorur: “Bak baba, sen bana zamanında ‘adam olamazsın’ diyordun. Ama ben okudum, devletin paşası oldum ve arkamızda şu muazzam eseri bıraktım.” Güngörmüş yaşlı babanın oğluna verdiği o meşhur tarihi yanıt ise caminin duvarlarında yankılanır: “Oğlum, ben sana paşa olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın, ihtiyarlamış babanı ayağına yaka paça getirtmez, kendin onun ayağına gider elini öperdin. Bak, paşa olmuşsun ama hala adam olamamışsın…” Daha önce de dedim ya, işin bu kısmı tam bir rivayet…

Kendine has mimarisi, yüksek kubbesi ve kalem işi süslemeleri dolayısıyla halk arasında “Tombul Cami” olarak bilinen bu camiyi, bize eşlik eden imamla beraber gezdik. Kompleksin içinde yer alan medrese, kütüphane ve çeşme, Osmanlı barok mimarisinin bölgedeki en muazzam örneği deniyor. Ben de bu camiyi çok estetik bulduğumu söylemeliyim.

Şumnu, Balkanlar’daki Osmanlı mimari mirasının en yoğun ve görkemli hissedildiği şehirlerden birisi. Şehrin tarihi merkezinde yer alan Saat Kulesi ve hemen yakınındaki Kurşunlu Çeşme, yüzyıllardır Şumnu’nun simgeleri olarak yan yana zamana meydan okuyorlar.

Saat Kulesi, 1740 yılında Şumnu’nun ileri gelenlerinden Mehmet Said Ağa tarafından yaptırılmış. İnşa edildiği dönemden bu yana şehrin hem zamanını düzenlemiş, hem de uzun süre yangın gözetleme kulesi olarak hizmet vermiş.

17. yüzyılın ortalarında (veya bazı kaynaklara göre 18. yüzyıl başlarında) inşa edildiği tahmin edilen Kurşunlu Çeşme, adını yapımında kullanılan ve kubbe/çatı kısmını kaplayan kurşun plakalardan almış. Dönemin zengin hayırseverleri veya devlet adamları tarafından şehre hediye edilmiş önemli bir vakıf eseri.

Şimdilerde bakımsız bir görünüme bürünmüş olsa da zamanında Şumnu sokaklarını süsleyen harika bir çeşme olduğu her halinden belli oluyor.

Bu gezilerimiz sonrası geç öğle, erken akşam yemeği tarzında bir yemek için Şumnu’da araç trafiğine kapalı Slavyanski Bulvarı üzerinde Bistro Lezzet adlı bir restorana gittik. Şumnu Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir şehir. Şehirde resmi rakamlarla 15000 civarı Türk var deniyor ama Bulgaristan’da etnik grupların sayılarına pek güvenilemiyor. Yemek sonrasında kalacağımız otel olan Hotel Royal’e geçtik ve odalara yerleştik.

Günün yorgunluğunu geride bırakmak için akşam saatlerinde kendimizi Şumnu sokaklarında kısa bir yürüyüşe bıraktık. Yolun bizi çıkardığı Şehir Parkı, sadece bir dinlenme alanı değil; asırlık doğu çınarlarından dev sekoyalara uzanan zenginliğiyle adeta yaşayan bir açık hava ağaç müzesiydi. Ruhumuzu dinlendiren bu yeşil sığınağın ardından anladık ki Şumnu, her köşesine sinen dinginliğiyle tam anlamıyla zamana meydan okuyan, o özlediğimiz ‘yavaş şehir‘ ruhunun Balkanlar’daki en zarif temsilcisi..

Gezekalın, takipte kalın..

Dr Ümit Kuru

13.06.2026

Güne notum olsun: Bugün; ömrümün en güzel rotası, tanıdığım en iyi gezgin ve dünyadaki en favori manzaram olan sevgili eşim Naime’ciğimin doğum günü.… Onunla adımladığım her sokak, onun gözünden gördüğüm her şehir benim için asıl keşif oluyor. Sadece bu bölüm değil, yazdığım ve yazacağım tüm gezi yazıları, dünyayı güzelleştiren sevgili Naime’ciğimin varlığına armağandır. İyi ki doğdun, iyi ki benimle bu hayatı ve dünyayı paylaştın.

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Kazanlık’tan Veliko Tırnovo’ya

Balkan coğrafyasında her viraj, arkasında başka bir çağın kapısını saklar. Bunun en güzel kanıtlarından bir tanesi Kazanlık. Yaklaşık 60.000 nüfuslu bu kompakt şehir; pembe gül tarlalarının estetiğini, UNESCO mirası antik mezarların gizemini ve Şipka Geçidi’nin heybetli gölgesini tek bir coğrafyada buluşturuyor. Şehrin doğaya ve arkeolojiye saygı duruşu niteliğindeki gül tarlalarını ve Trak kalıntılarını deneyimledikten sonra, şimdi rotamızı ülkenini yukarısına doğru çeviriyoruz. Kahvaltının ardından, Balkan Dağları’nın en stratejik ve en dramatik noktalarından birine; iki ulusun da yakın tarihine yön veren Şipka Geçidi’nin anılarına doğru tırmanışa geçiyoruz.

Belki yine tarihin labirentlerinde kendimi kaybedip mevzuyu biraz uzatacağım… Ama niyetim belli: Şipka Geçidi’nin o keskin virajlarını dönerken, penceremizden akıp giden bu coğrafyayı sadece çıplak gözle seyretmek değil, ardındaki o devasa hafızayı hakkıyla idrak edebilmek. Çünkü biliyorum ki, bu dağları anlamadan, bu hesaplaşmaları bilmeden bugünün Bulgaristan’ını okumak mümkün değil.

RUS ORYOL ALAYI ANITI-ŞİPKA

Şipka Geçidi’nin hem Bulgar ve Ruslar hem de Osmanlı için ayrı bir tarihi önemi var. 93 Harbi sırasında Rusların ani bir baskınla ele geçirdiği Şipka Geçidi’ni geri almak üzere Kazanlık’tan harekete geçen Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu muvaffak olabilseydi; Rusların ikmal hatları kesilecek, Plevne düşmeyecek ve Rus ordusu Balkanlar’ın kuzeyine hapsedilecekti. Şipka geri alınamayınca Plevne düştü, ardından Rus ordusu çığ gibi güneye akarak İstanbul önlerine (Yeşilköy/Ayastefanos) kadar geldi. Bu yüzden Osmanlı için Şipka, Balkanlar’daki 500 yıllık hakimiyetin kaybedilişinin sembolüdür.

ŞİPKA GEÇİDİ’NDE ÖZGÜRLÜK ANITI

Bulgarlar için ise Şipka Geçidi sıradan bir savaş alanı değil; modern Bulgaristan’ın “Çanakkale’sigibi kabul edilen en büyük ulusal destanın yazıldığı coğrafyadır. Geçitte Rusların silahlandırdığı Bulgar gönüllüler son kurşuna kadar Osmanlı ile savaşmış, kurşun bitince de taş, sopa ne bulurlarsa Osmanlı’ya atarak Ruslar gelene kadar geçitte direnmişlerdir. Bulgarlar bu sayede edilgen bir şekilde “kurtarılmayı bekleyen” bir halk olmadıklarını, kendi kanlarını akıtarak bağımsızlıklarını hak ettiklerini kanıtladıklarını düşünürler. Bu yüzden Şipka Bulgarlara göre, Bulgar milliyetçiliğinin küllerinden doğduğu kutsal bir mekandır. Yani Şipka geçidinde her iki ulusun da yakın tarihini sonsuza dek değiştiren bir trajedi ve kahramanlık hikayesi yatıyor.

Ancak bu dağlarda yükselen taştan abidelerin ardına saklanmış, çok daha girift ve tekinsiz bir siyasi akıl var. 93 Harbi’nin hemen ardından ve 20. yüzyılın başında dikilen anıtların (örneğin Şipka Geçidi’ndeki ünlü Özgürlük Anıtı ve dağın eteğindeki altın kubbeli Şipka Anıt Kilisesi) felsefesi, Rusların Pan-Slavizm ülküsünü ve o meşhur ‘Büyük Kurtarıcı’ mitini toplum hafızasına perçinlemek amacıyla yapılmıştı. Rusya, bu muazzam yapılarla Bulgar halkının bilinçaltına şu mesajı adeta kazımıştır: ‘Siz, buraya akıttığımız Rus kanı sayesinde varsınız; varlığınızı bize borçlusunuz.’

BÜYÜK RUS ANITI

Bulgar halkı ve aydınları için Rusya başlangıçta ‘Dedyado Ivan’ (İvan Dede), yani kendilerini beş asırlık Osmanlı yönetiminden kurtaran fedakar, dindaş ve soydaş bir hamiyetperverdi. Ancak savaşın dumanı çekilir çekilmez, romantizmin yerini soğuk ve emperyalist bir Realpolitik aldı. Rusya’nın asıl amacının özgür ve kendi ayakları üzerinde duran bir Bulgaristan yaratmaktan ziyade, İstanbul’a ve boğazlara uzanan hat üzerinde, Rus Çarı’nın sözünden çıkmayacak uysal bir uydu devlet, bir nevi ‘Tuna Valiliği’ kurmak olduğu anlaşıldı.

Yeni kurulan Bulgar ordusunun başına Rus subaylar getirildi, devletin ilk prensi Alexander von Battenberg üzerinde boğucu bir Rus vesayeti kuruldu.Tabii ki Bulgarlar bu durumdan hızla rahatsız oldular. Bazı milliyetçi liderler “Osmanlı’dan kurtulduk ama şimdi de Rus boyunduruğuna giriyoruz” diyerek Rus karşıtı bir politika bile benimsediler. Kurtarıcı, bir anda ülkenin egemenliğine göz diken bir emperyaliste dönüşmüştü.

Hikaye burada da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Sovyet etkisinde (1944-1989), Bulgaristan’ın dört bir yanına dikilen devasa betonarme anıtların felsefesi çok daha farklıydı. Buzluca’da dağ tepesine kondurulan o uzay gemisi benzeri fütüristik yapı veya şehir meydanlarını işgal eden Sovyet askerlerinin heykelleri, Brütalist mimarinin o ezici karakterini taşır.

Bu devasa beton kütlelerin felsefesinde artık geçmişi anmak yoktur. Buradaki amaç; insanı devasa boyutlarla küçültmek, bireyi ezmek ve rejimin gücü ile SSCB’ye olan mutlak sadakati kutsallaştırmaktır. Amaç hafıza tazelemek değil, geleceği Moskova ekseninde tek tipleştirmekti.

BUZLUCA KOMÜNİST ANITI

Bulgaristan, tarihi boyunca ne Rusya’ya olan o ilk minnet borcunu tamamen inkar edebilmiş ne de onun gölgesinde esir kalmayı kabul edebilmiştir. Ancak bugün, o ‘İvan Dede’ efsanesinin ve Sovyet illüzyonunun tamamen çöktüğü bir çağdayız. Bulgaristan gezimiz boyunca konuştuğumuz Bulgar vatandaşlarında o eski içsel çelişkinin yerini, artık çok daha net, keskin ve tavizsiz bir öfkenin aldığını hissettik.

Bugün Bulgaristan sokaklarında ve politikasında esen rüzgar, geçmişin o prangalarından tamamen kurtulmak üzerine. Yıllarca komünist rejimin ve Rus hegemonyasının birer ‘işgal nişanesi’ gibi şehirlerin en bilinen meydanlarında yükselen Sovyet anıtlarının (tıpkı Sofya’daki meşhur Sovyet Ordusu Anıtı gibi) tek tek sökülmesi, parçalanması veya boyanması tesadüf değil. Bulgar halkı, kendisini yüzyıllarca bir ‘uydu’ olarak gören, uysal kalmadığında ise tehdit eden bu büyük komşunun bıraktığı tüm ideolojik işaretleri haritadan silmek istiyor. Şipka’nın dumanlı zirvesinden aşağıya, ovalara doğru bakarken anlıyorsunuz ki; taşlar yerinden oynuyor, hafıza uyanıyor ve Bulgaristan, tarihinin en büyük hesaplaşmasını bugün o devasa anıtların gölgesini silerek veriyor.

HACI DİMİTAR ANITI-BUZLUCA

Bulgaristan’ın yakın tarih ile hesaplaşması sadece dışarıdan dayatılan Rus hegemonyasıyla sınırlı kalmamalı. Kendi içindeki karanlık sayfalarla da yüzleşmesi gerekiyor. Özellikle komünist diktatör Todor Jivkov döneminde, 1980’lerin ortalarında doruğa ulaşan ve ‘Soya Dönüş Süreci‘ adı verilen asimilasyon politikaları, bu toprakların hafızasında silinmez yaralar açtı. Rejimin, ülkedeki yüz binlerce Türk soydaşımızın isimlerini zorla değiştirmesi, Türkçe konuşmayı, dini ibadetleri ve geleneksel kıyafetleri yasaklaması, uymayanları Belene gibi toplama kamplarına sürgün etmesi Balkan tarihinin en büyük trajedilerindendir. Bu baskılar, 1989 yazında neredeyse 350 binden fazla Türk’ün evini, yurdunu bırakarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldığı büyük bir trajediyle sonuçlandı. Benzer şekilde, toplumsal yapının en kırılgan halkası olan Roman azınlıklar da hem o totaliter dönemde hem de sonrasındaki geçiş süreçlerinde sistematik bir dışlanma, yerinden edilme ve ayrımcılığa maruz kaldılar. Bugün Şipka zirvesindeki mağrur anıtların gölgesinden çıkıp köylere, kasabalara ve insan hikayelerine karıştığınızda, totaliter rejimlerin arkalarında sadece devasa beton kütleler değil, aynı zamanda zorla koparılmış kimlikler ve parçalanmış hayatlar bıraktığını da çok derinden hissediyorsunuz.

Bugün Kazanlık’tan başlayıp Veliko Tırnovo’da noktalayacağımız yoğun bir gezi programımız var. İlk duraklarımız; Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve ardından kısa bir yürüyüş yapacağımız Buzluca olacak. Sonrasında rotamızı masalsı Bozhentsi köyüne çevirecek, Dryanovo’daki kısa bir turun ardından da günü Veliko Tırnovo’da sonlandıracağız.

Rotamızın ilk durağı olan Buzluca’dayız. Burada bir yandan zirvede yükselen o meşhur Buzluca Anıtı’nı uzaktan da olsa fotoğraflayacak, diğer yandan Bulgar ulusal kahraman Hacı Dimitar Anıtı‘na doğru kısa bir yürüyüş yapacağız. Bulgar Sosyal Demokrat Partisi’nin (daha sonra Bulgar Komünist Partisi) doğum yeri kabul edilen bu tarihi tepeye inşa edilen ve zamanında Brütalist mimarinin dünyadaki en ikonik örneği olan Buzluca Anıtı, günümüzde kaderine terk edilmiş devasa bir hayalet yapıyı andırıyor.

Burada Buzluca Anıtı’nı aşağıdan izleme fırsatı sunan ve sık ormanların kalbinden geçen nefis bir yol var. Geçen yıl Hotel Edelweiss’da konaklarken keşfettiğimiz bu gizli rota, otele kadar yaklaşık 2 kilometrelik bir yürüyüş sunuyor. Yukarıdaki fotoğrafta da bizzat şahit olduğunuz gibi buradaki yürüyüşünüz her adımda sizi büyüleyen, doğayla ve anıtın görkemiyle baş başa bırakan masalsı bir manzara eşliğinde oluyor.

Bugün programımız oldukça yoğun olduğundan, yürüyüşümüze aracımızın bizi bıraktığı Meşale Anıtı’ndan başladık. Hacı Dimitar Anıtı’na kadar keyifli bir yürüyüş yapıp anı fotoğraflarımızı çektirdikten sonra, ilk noktaya geri dönerek güne harika bir başlangıç yaptık.

Ardından, yukarıda fotoğrafları ve hikayesiyle genişçe yer verdiğim Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve çevresini gezip rotamızı Bozhentsi Köyü’ne çevirdik.

İyi korunmuş Bulgar Ulusal Rönesans mimarisi ve köklü tarihiyle dikkat çeken Bozhentsi Köyü, bugün bölgenin en popüler seyahat duraklarından biri. Köyün hikayesi, 16. yüzyılda İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun eski başkenti Veliko Tırnovo’nun Osmanlılar tarafından fethine kadar uzanıyor. O dönemde işgalden kaçan başkent sakinleri, dağların en kuytu ve güvenli bölgelerine sığınmışlar.

Efsaneye göre bu sığınmacıların arasında Bozhana adında genç bir asilzade (bolyarka) kadın da varmış; işte köy adını tam da bu kadından alıyor. Bozhana’nın oğullarının ticaretle uğraşmasıyla temelleri atılan bu yerleşim, 18. yüzyılın ortalarına doğru, Bulgar Ulusal Diriliş Dönemi’nde giderek büyüyerek önemli bir ticaret kavşağı haline gelmiş. Bölge halkı özellikle deri, yün, balmumu ve bal üretimiyle ciddi bir zenginliğe ulaşmış.

Bu köklü geçmişi korumak adına Bozhentsi, 1964 yılında resmi olarak “Mimari ve Tarihi Rezerv” alanı ilan edilmiş, 1994 yılında ise UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Bu sıkı koruma statüsü sayesinde köyün o kendine has dokusuna uymayan hiçbir yeni binanın inşasına izin verilmiyor.

BABA RAİNA EV MÜZESİ

Osmanlı dönemi boyunca buraya yerleşenlerin çoğunluğu zengin tüccarlar olduğu için evlerin neredeyse tamamı iki katlı olarak tasarlanmış. Alt katlar ahır ve depo olarak kullanılırken, üst katlar ise yaşam alanı olarak kurgulanmış. Geniş verandaları, devasa taş levhalardan yapılan çatıları, köşe şömineleri ve el emeği tavan ahşap oymaları Bozhentsi mimarisinin en karakteristik özellikleri. Köyün tarih kokan tüm sokaklarında ise sadece Arnavut kaldırımları uzanıyor.

MENGAMA BALMUMU PRESLEME VE TEMİZLEME ATÖLYESİ

Köyün Arnavut kaldırımlı sokaklarında zaman yolculuğuna çıkarken ilk durağımız, 18. yüzyılın ruhunu bugüne taşıyan ve köyün en eski yapılarından biri olan Baba Raina Evi oldu. Geçmişin izlerini sürerek hemen ardından Mengama Atölyesi’ne uğradık; burası, zamanında köyde sayıca daha fazla olan atölyelerden günümüze ulaşabilmiş tek balmumu işleme atölyesi. Bu büyüleyici duraktan sonra ise rotamızı, dönemin en zengin kürk ve yün tüccarlarından birine ait olan, ihtişamıyla göz alan Doncho Popov Müze Evi’ne çevirdik.

Öğle yemeğini köyde Retro Meyhana’da yedik. Menümüz klasik olarak çorba ve salatadan oluşan menüydü. Lezzeti iyiydi ancak yürüyüş öncesinde aceleyle sipariş verdiğimiz için köy içindeki daha otantik ve güzel mekanları sonradan fark ettik.

BOZHENTSİ KÖYÜ

Günün bir diğer etkileyici durağı, Balkan Dağları’nın kuzey eteklerinde, derin vadilerin arasına gizlenmiş tarihi Dryanovo (Direnova) kasabasıydı. Doğanın yeşil dokusuyla sarmalanmış bu yerleşim, Bulgaristan’ın mimari hafızasında çok özel bir yere sahip.

Kasabanın en büyük gururu ise 1800 yılında burada doğan, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin dahi mimarı ve heykeltıraşı Usta Kolyo Ficheto. Biz de keşfe, bu büyük ustanın Dryanovska Nehri üzerinde yükselen tarihi taş köprüsüyle başlamak istedik.

DYRANOVO’DA KOLYO FİCHETO HEYKELİ

Ancak doğanın bize bir sürprizi vardı: Biz Sofya’ya yeni ayak basmışken Balkan Dağları’na düşen aşırı yağışlar Dryanovska Nehri’ni coşturmuş; Dryanovo ve Gabrovo’da ciddi bir sel felaketine yol açmıştı. Ficheto’nun köprüsünü adımlarken bu yıkıcı afetin izlerine çok yakından şahit olduk; nehir yatağını döven azgın sular, asırlık tarihi köprüde bile ufak da olsa yaralar açmayı başarmıştı.

Daha sonra bu usta mimar adına açılan müzeyi gezmeye gittik. Direnova’nın tam merkezinde, dahi ustanın inşa ettiği tarihi köprünün hemen yakınında yer alan Usta Kolyo Ficheto Müzesi, Bulgaristan’ın en etkileyici mimari ve biyografi müzelerinden birisi.

DYRANOVO’DA MÜZENİN DE BULUNDUĞU MEYDAN

Okuma yazması olmamasına rağmen taş ve ahşap mühendisliğinde adeta devrim yaratan Kolyo Ficheto’nun mirasını yaşatan bu müzede onun yaptığı önemli eserler maketleri eşliğinde tanıtılıyor. 1865-1867 yılları arasında Yantra Nehri üzerinde Midhat Paşa’nın isteği üzerine inşa ettiği Byala Köprüsü, Lovec Kapalı Köprüsü, Svistov’daki Kutsal Üçlü Kilisesi Bulgar Ustanın önemli eserlerinden.

Dyranovo’da onun yaptığı köprü dışında Veliko Tırnovo’daki Maymunlu Konak, Ikonomova Evi, Aziz Nikola Kilisesi (Sveti Nikola) gibi eserlerini gezimiz sırasında görme şansı elde ettik.

IKONOMOVA EVİ

Dryanovo’daki meşhur Lafçieva Evi (Lafchieva Kashta), yaygın bir yanılgı olarak Kolyo Fiçeto’ya atfedilse de aslında yine Dryanovo’lu olan bir diğer yerel usta mimar Usta Kolyo Gaydarcıyata tarafından inşa edilmiş.

Yapılış tarihi yaklaşık 1840 yılı olan bu ev, Bulgar Ulusal Canlanma (Rönesans) döneminin sivil mimari anlamında en sıra dışı yapılarından birisi. Yapıyı dünya çapında ve Bulgaristan mimarlık tarihinde benzersiz kılan çok spesifik bir özelliği var ve bu özellik nedeni ile bu evi de gezi programımıza koymuştum.

Üç katlı bu devasa ahşap ve taş konutun en önemli özelliği, inşasında tek bir metal çivi, vida ya da metal kelepçe dahi kullanılmamış olması. Tüm ahşap birleşim yerleri, birbirine geçmeli (kertme ve zıvana) özel marangozluk teknikleriyle ve tamamen ahşap işçiliğiyle çözülmüş. Programı yaparken içimden ‘bu evi dışarıdan görsek yeter’ diyordum; hatta kombine bilet aldığımız için biraz da mecburiyetten gezdik. Ama iyi ki de gezmişiz! Evin içi de harika bir etnografya müzesi haline getirilmiş.

Aslında bina dışarıdan tek bir büyük konak gibi görünse de ortak bir ön cephe ve çatı ile birleştirilmiş iki bağımsız evden (Lafçiev ve Perev ailelerinin evleri) oluşuyor. Dönemin zengin tüccarları bütçeyi optimize etmek için caddeye bakan anıtsal cepheyi ortak yaptırmışlar.

Günün son durağı, merakla beklediğimiz Veliko Tırnovo şehri oldu. Buradaki ilk hedefimiz ise şehrin tartışmasız en görkemli simgesi olan Tsarevets Kalesi’ydi. Kale saat 18:00’e kadar ziyarete açık olsa da vakit iyice daralmıştı. Bu yüzden zaman kaybetmemek adına otele hiç uğramadan, doğrudan kaleye yöneldik ve Veliko Tırnovo keşfimize hızlı bir giriş yaptık.

BALDWİN KULESİ’NDEN TSAREVETS KALESİ GÖRÜNÜMÜ

Yantra Nehri’nin derin kıvrımları arasında, sarp bir tepe üzerinde tüm heybetiyle yükselen Tsarevets Kalesi, sadece askeri bir sığınak değil; Bulgaristan tarihinin en ihtişamlı günlerine ev sahipliği yapmış gerçek bir kraliyet merkezi.


Tepenin geçmişi Trakyalılar ve Romalılara kadar uzansa da, burayı asıl efsaneleştiren dönem 1185–1393 yılları arasındaki İkinci Bulgar İmparatorluğu olmuş. Asen ve Peter kardeşlerin Bizans’a başkaldırısıyla başlayan bu altın çağda, o dönemki adıyla Tarnovgrad başkent ilan edilmiş; Tsarevets ise çarların ve soyluların güç merkezi haline gelmiş. Öyle ki, döneminin seyyahları burayı ihtişamıyla Roma ve Konstantinopolis ile kıyaslıyormuş. Ancak bu göz kamaştırıcı dönem, 1393 yılında Osmanlıların 3 aylık zorlu bir kuşatması sonrası kalenin düşmesi ve yakılmasıyla son bulmuş.

Bugün surların ardına adım attığınızda, aslında devasa bir açık hava müzesinde yürüyorsunuz. Arkeologların titiz çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılan 400’den fazla konut, soylu evi, 22 kilise ve 4 manastırın temelleri, zamanında burada nasıl hummalı bir hayat olduğunun kanıtı. Kalenin tam kalbinde ise etrafı korunaklı surlar ve kulelerle çevrili, yaklaşık 5 bin metrekarelik alanıyla o eski gücün sembolü olan Kraliyet Sarayı yükseliyor.

Kalenin en yüksek noktasında yer alan Patrik Katedrali (Tanrı’nın Göğe Yükselişi Kilisesi) 1981 yılında (Bulgar devletinin 1300. yılı şerefine) aslına uygun dış mimariyle yeniden inşa edilmiş. Ancak içerisi çok sıra dışı; ressam Teofan Sokerov tarafından 1980’lerde yapılan modernist ve dramatik freskler, geleneksel Ortodoks kiliselerinden tamamen farklı olarak Bulgar tarihinin zaferlerini ve trajik çöküş dönemlerini adeta bir grafik roman estetiğiyle anlatıyor. Dini amaçla yeniden kutsanmadığı için günümüzde sadece bir anıt-müze niteliğinde.

Katedralin bulunduğu zirve noktasına çıkmak biraz zahmetli ama Yantra Nehri’nin oluşturduğu kanyonu ve Veliko Tırnovo’nun yamaçlara dizilmiş kırmızı çatılı tarihi evlerini (National Revival dönemi mimarisini) fotoğraflamak için şehirdeki en iyi panoramik fotoğraf alma noktalarından birisi burası. Yani demem o ki üşenmeyin ve merdivenleri çıkarak katedralden manzaranın keyfini çıkartın.

BALDWİN KULESİ

Kalenin güneydoğu ucunda yer alan Baldwin Kulesi (Balduinova Kula), 1205 yılındaki Edirne Savaşı’nda Bulgar Çarı Kaloyan’a esir düşen Latin İmparatoru I. Baldwin’in hapsedildiği ve ölene kadar kaldığı yer olarak biliniyor. Günümüzdeki kule, Cherven Kalesi’ndeki orijinal bir Orta Çağ kulesi model alınarak 1930’da yeniden inşa edilmiş.

Bu güzel kaleden son karelerimizi alıp Veliko Tırnovo merkezine doğru gezimize başladık.

Bulgaristan’ın kuzey merkezinde yer alan ve çevresi ile birlikte 77000 nüfuslu Veliko Tırnovo, derin tarihi kökleri, sarp kanyonlar üzerindeki benzersiz coğrafi yerleşimi ve büyüleyici mimarisiyle ülkenin en özel şehirlerinden birisi kabul ediliyor. Biz de bu şehri çok sevdik. Hatta grup arkadaşlarım burada bir gece daha kalma niyetlerini ifade ettiler.

“Çarların Şehri” olarak anılan bu tarihi merkez, özellikle fotoğraf meraklıları için her köşesinde muazzam ışık oyunları ve dramatik açılar sunan gerçek bir açık hava stüdyosu kabul ediliyor.

Şehir aynı zamanda modern Bulgaristan tarihi için de bir dönüm noktası teşkil ediyor; Osmanlı idaresinden sonra 1879 yılında ilk Bulgar Anayasası (Tırnovo Anayasası) burada kabul edilmiştir.

Şehrin kalbinin attığı eski çarşı, yani Samovodska Charshiya, el sanatları atölyeleri, antikacılar ve davetkar kokular yükselen otantik restoranlarla dopdolu bir yer. Bölgenin en nadide mücevherleri ise efsanevi usta Kolyo Fiçeto’nun imzasını taşıyan ünlü Hadji Nikoli Hanı ve mimari detaylarıyla hayran bırakan Maymunlu Ev. Ancak zamanla yarıştığımız için bu tarihi dokunun hakkını tam olarak veremedik ve rotamızı sadece Maymunlu Ev ile sınırlı tutmak zorunda kaldık. Bu satırları yazarken içimden aynı şeyi mırıldanıyordum: Bu şehre kesinlikle çok daha fazla zaman ayırmak gerekiyormuş!

Bu kısa yürüyüş sonrası Gurko Caddesi üzerindeki otelimize geldik. Otelimiz Hotel Gurko bizim Bulgaristan gezimizde konakladığımız en güzel oteldi. Odalardan nefis bir Yantra Nehri manzarası vardı. Otel şehrin en karakteristik ve tarihi sokaklarından biri olan General Gurko Caddesi üzerinde yer aldığı için ismini de doğrudan buradan alıyor.

Neyse ki ertesi sabah erkenden yollara düşüp bu büyüleyici şehri biraz daha adımlama şansım oldu; ama onun hikayesini de yarına saklayalım artık.

Bakmayın siz böyle keyifle okunduğuna; bu gezi yazısı işleri perde arkasında her defasında tatlı bir yorgunluğa dönüşüyor. Doğru bilgiye ulaşmak için kaynakları taramak, yüzlerce fotoğraf arasından o en doğru kareyi seçmek derken, her yazı ciddi bir zaman ve emek istiyor.

Peki, günün sonunda size kalan ne? Sadece keyifle okumak ve eğer ruhunuza dokunduysa diğer seyahat meraklılarıyla paylaşmak…

Gezekalın…

Dr. Ümit Kuru

12.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Filibe’den Kazanlık’a

Bir gezi planlayıcısının en büyük lüksü nedir bilir misiniz? Harita üzerinde ince ince işlediği zorlu bir rotanın, zamanla yarışan yoğun bir programın, yol arkadaşlarının muazzam disipliniyle adım adım gerçeğe dönüşmesidir. Filibe’nin o büyüleyici atmosferine veda ederken, ekibimin mükemmel zamanlaması sayesinde güzel bir günlük planla kuzeye doğru direksiyonu kırdık. Önümüzde; iki dev dağ sırasının kalbine doğru uzanan, tarihe pencereler açan ve kokusuyla büyüleyen yaklaşık 200 kilometrelik nefis bir rota var. İstikametimiz; Sredna Gora’nın zirvelerini takip ederek, Koca Balkan Dağları’nın eteklerindeki Kazanlık.

Önce Sredna Gora (Orta Dağ) Dağları’nın zirvesine tırmanıp ulusal bir sit alanı olan rengarenk Koprivştitsa’yı soluyacağız; ardından Koca Balkan’ın eteklerinden Karlıova (Karlovo) ve Kazanlık’a uzanan görsel bir şölene imza atacağız. Gün başından, gün sonuna yolculuğumuz 200 km’yi bulacak. Hazırsanız, dağların arkasındaki o tarihi yolculuk başlıyor!

KOPRİVŞTİTSA DA ÖZGÜRLÜK MEYDANI’NDAKİ TARİHİ EVLER

Önce sizlere bu saklı coğrafyayı, Koprivştitsa’yı seyahat programımıza neden dahil ettiğimden bahsetmem gerekir. Kasabanın tam olarak ne zaman kurulduğu sis perdesinin arkasında olsa da, işaretler bizi 14. yüzyılın sonlarına, Osmanlıların Bulgar Krallığı’nı fethettiği döneme götürüyor. Osmanlı istilasından kaçan soylular, din adamları ve büyük sürü sahipleri, canlarını ve varlıklarını kurtarmak için Sredna Gora Dağları’nın bu korunaklı, yüksek vadisine sığınmışlar. Bölge ilk başlarda büyük sığır sürülerinin otlatıldığı sulak bir alanmış ve adını da tam bu yeşilliğin ortasında, burada bolca yetişen “ısırgan otu”ndan (Kopriva) almış..

OSLEKOV MÜZE EVİ VE KOPRİVŞTİTSA

Zamanla bu sığınak, çok özel bir yerleşime dönüşmüş. Kasaba halkı Osmanlı ordusuna at bakımı ve maden işleri gibi lojistik destek sağladığı, en önemlisi de kritik dağ geçitlerini koruyan derbentçiler olduğu için padişah fermanlarıyla muazzam imtiyazlar elde etmiş. Öyle ki, kasabadan ağır vergiler alınmadığı gibi, sınırları içine Türklerin yerleşmesi ve hatta ata binerek buralarda gezmesi bile yasaklanmış. İmparatorluk içinde adeta korunaklı bir vaha yaratılmış.

Bu sıra dışı özgürlük ortamı, Koprivştitsa’yı hızla bir ticaret devine dönüştürmüş. Abacılık (yünlü kumaş), terzilik ve kürkçülük hat safhaya ulaşmış. Kasabanın vizyoner tüccarları sınırları aşarak İstanbul, İskenderiye, Kahire ve Edirne’de devasa ticaret kolonileri kurmuşlar. İşte bugün sokaklarında hayranlıkla fotoğrafladığımız, önünde dakikalarca durup mimarisine daldığımız o rengarenk, muazzam konaklar; İstanbul’u ve Avrupa’yı görüp vizyon alan, zenginleşen o Bulgar tüccarların güç gösterisiymiş.

Tabii bu zenginlik, gözü dönmüş haydutların da dikkatinden kaçmamış. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında kasaba, Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıflamasını fırsat bilen Kırcalı eşkıyaları tarafından tam üç kez yakılıp yağmalanmış. Ancak Koprivştitsa’nın inatçı ve zengin elitleri pes etmemiş. Her yangından sonra, küllerinden daha görkemli, daha büyük ve bugün hayranlıkla izlediğimiz o yüksek taş duvarlı, savunmalı korunaklı konakları inşa ederek kasabayı yeniden ayağa kaldırmışlar.

Ancak dürüst olmalıyım; benim bu estetik harikası yeri programa almamın asıl nedeni sadece bu göz alıcı mimarisi değil, dünya tarihinin akışını değiştiren bambaşka bir tarihsel olay. Koprivştitsa’yı Bulgar ulusal tarihinin kalbi yapan şey, meşhur Nisan Ayaklanması’dır. Osmanlı idaresinden tamamen bağımsız bir devlet kurmak isteyen Bulgar devrimciler, 20 Nisan 1876’da tam da bu sokaklarda isyan bayrağını açtılar.

Bulgaristan’ın bağımsızlık sürecini tetikleyen o ilk silah, yolları bir dönem İstanbul’a düşen ve Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi) eğitim alan genç devrimci Todor Kableşkov‘un emri ile bu kasabada patlatıldı. Osmanlı zabtiye memuruna karşı sıkılan o ilk kurşun, bugün üzerinde duracağımız İlk Silah (Atış) Köprüsü’nde (Kalaçev Köprüsü) yankılandı. İşte tam o an, tarihin seyrini değiştirecek sarsıcı bir sahne yaşandı: Kableşkov, vurulan zabtiyenin kanına parmağını batırarak bir kağıdın üzerine haç işareti çizdi. Diğer bölgelerdeki devrimcilere, Burada ilk kurşun atıldı, süreç başladı, siz de hemen harekete geçin!’ mesajı veren aşağıdaki o meşhur ‘Kanlı Mektup‘u yazdı. Bu satırlar, sıradan bir askeri emir değil; bir ihtilal kıvılcımını fiilen ateşe veren dramatik bir bildiriydi.

Esasen bir seyahat yazarı olarak savaşların her türlüsüne, geçmişte yaşanmışlarına bile kalben karşıyım. Amacım geçmişi bugünün konforlu dünyasından yargılamak değil; aksine, o dönemin acımasız şartlarını, insanı dehşete düşüren o kırılma anlarını anlamaya çalışmak. İşte tam da bu yüzden, madalyonun sadece tek bir yüzüne bakıp geçemeyiz; unutturulmaya çalışılan o diğer yüzü de görmek zorundayız.

Bu ayaklanma dönemin sert şartlarında Osmanlı tarafından bastırılsa da, Batı medyasının bilinçli algı yönetimiyle Avrupa’da devasa bir infiale dönüştürüldü. Amerikalı muhabir MacGahan gibi isimlerin kaleme aldığı tek taraflı yazılar, arkasına emperyalist güçlerin diplomatik rüzgarını da alarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na (93 Harbi) giden yolu döşedi. Oysa bu topraklarda yaşanan acılar ve zulüm asla tek bir tarafa ait değildi. İsyan dalgasıyla ve ardından gelen savaşlarla birlikte katledilen, yağmalanan, asırlık yurtlarından sökülüp atılan Türk-Müslüman nüfusun çektiği devasa trajediler, basının yanlı kalemiyle tarihin sayfalarından adeta silindi.

Bugün o köprünün üzerinde durup artık azalmış olsa da akan suya bakarken, savaşların geride sadece kazananlar ve kaybedenler değil, kalemi elinde tutanın insafına bırakılmış kurbanlar bıraktığını da görüyorsunuz. Kalemi elinde tutanın hikayeyi kendi istediği gibi yazdığı bu dünyada, geçmişin acılarından nefret değil, ancak barışa dair güçlü bir ders çıkarabiliriz.

İşte dostlar; biz bugün bu daracık Arnavut kaldırımlı sokaklarda sadece estetik bir gezi yapmıyoruz; bir imparatorluğun kaderinin değiştiği, bir devletin ise küllerinden doğduğu o ilk isyanın izini sürüyoruz. Şimdi gelin, bu tarihi sokakları birlikte adımlayalım…

Kasaba merkezinde aracımızdan inip, altından tarihin aktığı o Özgürlük Köprüsü’nden geçerek adımlarımızı 20 Nisan Meydanı‘na yönelttik. Tam meydanın kalbinde bizi Koprivştitsa Anıt Mezarı (Mausoleum-ossuary) karşıladı. Bulgaristan’daki bu anıt mezar yapıları, yalnızca ölülerin değil, ulusun hafızasının da korunduğu taşlaşmış tarih sayfalarıdır.

Koprivştitsa Anıt Mezarı da Bulgaristan seyahatlerinizde sıkça karşınıza çıkacak olan o hüzünlü ‘kematlık’ kültürünün en somut örneklerinden biri. Yukarıya doğru daralan katmanlı yapısı ve masif granit taş bloklarıyla adeta bir kaleyi andıran bu anıtsal kulenin altında, isyancıların kemiklerinin muhafaza edildiği derin bir mahzen (kematlık) yer alıyor; üst katında ise tarihin gölgesinde sessiz bir şapel yükseliyor. Çevresindeki o neşeli, rengarenk konakların ortasında, Bulgarlar için adeta geçmiş zamanı hatırlatan gri ve vakur bir anıt bu. Kasabayı boydan boya kat eden ve kasabanın içindeki irili ufaklı derelerin de bağlandığı nehrin ismi Topolnitza.

Rehberimiz ziyaret edeceğimiz müze evler için biletlerimizi almaya giderken biz bu güzel kasabadan ilk karelerimizi almaya başladık. Aslında ilk olarak Oslekov Evi‘ni ziyaret edecektik. Ama müze görevlisinin evi ziyarete açmayacağı tuttu. İpek tüccarı Oslekov’un siparişi üzerine 1853-1856 yılları arasında inşa edilmiş bu güzel evin normalde bugün ziyarete açık olması gerekiyordu. Burayı gezemeyince Meryem Ana’nın Kabulü Kilisesi’ne (Assumption of the Virgin Mary Church) doğru yürüyüşe geçtik.

Burada amacımız hem güzel bir yolu takip ederek sağlı sollu eski konakları görmek ve hem de kilise içinde bulunan meşhur iki mezarı ziyaret etmek. Kilise avlusunda bulunan mezarlardan bir tanesi Nisan İsyan’nı başlatan Todor Kableshkov‘a ait. Osmanlı ayaklanmayı bastırdıktan sonra kendisini yakalamış ve idam etmiş. Mezarı bu kilise avlusunda bulunuyor.

Diğer mezar ise Bulgar edebiyatının en hüzünlü ve naif sembolist şairlerinden biri olan Dimcho Debelyanov’a (Dimço Debelyanov) ait. Kendisi 1916 yılında, I. Dünya Savaşı sırasında henüz 29 yaşındayken hayatını kaybetmiş. Kendisinden kalanlar Koprivştitsa’daki bu kilisenin bahçesine sonradan taşınmış. Mezarın başında, alçak bir taş eşiğin üzerine oturmuş, başını eline dayamış şekilde uzaklara, yola doğru bakan yaşlı bir kadın heykeli yer alıyor. Dünyaca ünlü bu anıt heykel 1934 yılında yapılmış.

Daha sonra ise Todor Kableshkov‘un müze evini gezdik. Bu ev Koprivştitsa da bulunan 380 tescilli evden bir tanesi.

1845 yılında inşa edilen evin güzelliği, simetrik tasarımından, zarif şeklinden ve yüksek camlı pencerelere sahip geniş ikinci kat salonundan kaynaklanıyor. Tavanları, kapıları ve dolapları ustaca yapılmış ahşap oymalarla kaplı.

Todor Kableşkov bu evde büyüdü. 1876 yılında yakalanarak tutulduğu hapishanede intihar ederek öldü.

Koprivştitsa, sıralanan kemerli taş köprüleriyle de aklınızı çelecek yerlerden biri.

Bu köprülerden biri olan ve bir derenin iki yakasını kavuşturan Kalachev Köprüsü‘nün hikayesi hayli ilginç: Köprü, ününü 20 Nisan 1876’da Georgi Tişekov tarafından buradan açılan tüfek ateşi sonrası bir Osmanlı zaptiyesinin vurulmasından ve böylece (Bulgar) ayaklanmasının ilk kıvılcımının burada çakılmasından alıyor.

Koprivştitsa’nın taş döşeli sokaklarını adımlarken, karşımıza çıkan müze evlerin neredeyse tamamında ihtilalin, bağımsızlık mücadelesinin ve devrimci isimlerin izini süreriz. Ancak bu kuralı bozan, bizi devrimin barut kokan atmosferinden alıp 19. yüzyılın zengin bir Bulgar tüccarının rafine dünyasına götüren çok özel bir yapı var: Lyutov Evi.

LYUTOV MÜZE EVİ

Burası Kableshkov veya Benkovski evleri gibi ihtilalin fitilinin ateşlendiği bir karargah değil; Bulgar Ulusal Uyanış Dönemi’nin (Bulgar Revival) sivil mimarisini, estetik anlayışını ve burjuva yaşam tarzını en görkemli haliyle günümüze taşıyan bir zaman kapsülü.

1854 yılında inşa edilen bu konak, Osmanlı dönemi Balkan yaşantısının geleneksel sıcaklığı ile o dönem yüzünü batıya dönmüş zenginlerin Avrupai zevklerinin büyüleyici bir karışımı. İçeriye adım attığınızda gözünüzü alamayacağınız duvar süslemeleri (alafranga freskler), Viyana’dan özel olarak getirtilmiş dönem mobilyaları ve bu elit dekorasyonu tamamlayan yerel dokumalar, evin sahibi olan ailenin vizyonunu gözler önüne seriyor.

Zemin katta bizi kasabanın asırlık el emeği, ‘plasti’ adı verilen kalın keçe örtüler karşılıyor. Koprivştitsa’nın o meşhur, dondurucu kış soğuklarında evleri sıcacık tutan bu saf yün yaygılar, o dönemde hem yatakları ısıtır hem de taş zeminlere serilerek evlerie sıcak yuva hissi katarmış. Dokunduğunuzda, bölgenin geleneksel zanaatının o sert ama samimi dokusunu avuçlarınızda hissediyorsunuz.

Lyuben Karavelov Evi ziyaretimiz Koprivştitsa’da yaptığımız son müze ev ziyaretiydi. Bahçe kapısından içeri adım attığınızda sizi tek bir bina değil, zamana meydan okuyan üç farklı yapıdan oluşan geniş bir avlu karşılıyor. Burası, kasabanın zengin esnaflarından olan Karavelov ailesinin yaşam alanının ötesinde, Bulgaristan’ın kaderini değiştiren iki kardeşin, yazar/devrimci Lyuben ile şair/siyasetçi Petko Karavelov’un büyüdüğü ev.

Kompleksin en yaşlısı, 1810 yılında inşa edilmiş olan ahşap kışlık ev. Kapıdan içeri girdiğinizde burnunuza çalınan o eski ahşap kokusu, sizi doğrudan 19. yüzyılın başlarına ışınlıyor.

1835 tarihli yazlık ev hemen yan tarafta bulunuyor. Ailenin ekonomik gücünün ve uyanış dönemi mimarisinin gelişimini gösteren daha büyük, asimetrik planlı bir mimariye sahip.

İçeride Lyuben Karavelov’un kişisel eşyaları, dönemin mobilyaları ve ailenin günlük yaşam kalitesini yansıtan detaylar sergileniyor. Duvardaki saatler, orijinal fotoğraflar ve el yazmaları arasında gezinirken, bir devrimcinin zihninin hangi atmosferde şekillendiğini çok net görebiliyorsunuz.

Gelelim bu tarihi kompleksin asıl sürprizine… Bahçedeki mütevazı hizmet binasının kapısından adım attığınızda, Bulgar uyanış tarihinin seyrini değiştiren o sessiz kahramanla göz göze geliyorsunuz: Karavelov’un özgürlük fikirlerini kurşun harflerle ölümsüzleştirdiği orijinal matbaa makinesi.

Koprivştitsa’da attığınız her adım sizi başka bir Bulgar Ulusal kahramanı hikayesine çıkarıyor. Şimdi rotamız, kasabanın üzerine bir kartal yuvası gibi tüneyen o yüksek tepe… Karşımızda, gerçek adıyla Gavril Hlatev, tarihteki efsanevi adıyla Georgi Benkovski’nin devasa anıtı duruyor. Nisan Ayaklanması’nda kurduğu ‘Uçan Müfreze’ adlı süvari birliğiyle isyanın ateşini köy köy taşımış bu gözü pek lider, bir ihbar sonucu pusuya düşürülerek öldürülmüş. Benkovski’nin evi de yakınlarda bulunuyor.

BENKOVSKİ ANITINA GİDEN MERDİVENLER

1976 yapımı bu anıt; Benkovski’yi atının sırtında, bir ulusun özgürlük hayaline doğru dörtnala koşarken tasvir ediyor.

Heykelin yanına varıp arkanızı döndüğünüzde ise nefesiniz kesiliyor: Aşağıda, yeşilliklerin arasına serpilmiş o karakteristik mavi-kırmızı evleriyle Koprivştitsa manzarası, ayaklarınızın altında tüm ihtişamıyla uzanıyor. Benkovski’ye boşverseniz bile sadece bu manzara için bile bu merdivenler çıkılır.

Bu tepeden aldığımız son Koprivştitsa karelerinin ardından, Karlovo’ya (Karlıova) doğru yola koyulduk. Burada hem kısa bir keşif turu yapacak hem de öğle yemeğimizi ‘Once Upon a Time’ adlı o sevimli mekanda yiyeceğiz.

Bulgaristan yolculuğumuz boyunca öğle menümüz artık bir klasik haline geldi: Tavuk, et veya serinletici bir tarator çorbasından biri, yanına mutlaka bol peynirli bir şopska salatası ve fırından yeni çıkmış sıcak ekmek… Fakat bir parantez açmam gerek; burada içtiğimiz o tavuk çorbası tam anlamıyla bir efsaneydi.

Karlovo; tıpkı komşusu Kazanlık gibi, Bulgaristan’ın o efsanevi Güller Vadisi’nin kalbinde yer alıyor. Kuzeyde Stara Planina (Koca Balkan Dağları) ile güneyde Sredna Gora Dağları arasında bir dantel gibi uzanan bu büyüleyici ova, yaklaşık 1400 km2‘lik devasa bir yeşil yatak. Vadinin tüm dünyada bu denli ün kazanmasının arkasında ise tek bir isim gizli: ‘Damask Gülü’ (Rosa damascena).

Yüzyıllardır bu topraklarda, sabahın ilk ışıklarıyla toplanan gül yapraklarından o mucizevi gül yağı üretiliyor. Öyle ki Bulgaristan, bugün dünya gül yağı üretiminin tartışmasız lideri konumunda. Parfümden kozmetiğe, ilaçtan lüks esanslara kadar uzanan bu endüstride gül yağı adeta ‘sıvı altın’ değerinde. Şöyle bir düşünün; sadece bir kilo gül yağı elde edebilmek için tam 3 ila 4 ton gül yaprağının işlenmesi gerekiyor. Bu muazzam emek, ürünü neden bu kadar kıymetli ve pahalı kıldığını da özetliyor aslında.

Hatırlarsanız, geçen sene bu görkemli festivali yerinde izlemiş ve izlenimlerimi detaylı bir yazıyla sizlerle paylaşmıştım. Bu renkli dünyanın içine girmek isterseniz, o yazımın bağlantısını hemen aşağıya bırakıyorum. Biz bu sene, planımızı festival coşkusundan biraz daha önceki bir tarihe göre yaptık; çünkü amacımız vadiyi, o büyük kalabalıklar akın etmeden önce, en dingin ve en doğal haliyle fotoğraflayabilmekti.

Kazanlık’a doğru ilerlerken, yol kenarında uzanan o pembe büyünün cazibesine dayanamadık ve kendimizi hemen bir gül tarlasına attık. Fotoğraf makinelerimizi hazırlarken ortama yayılan o baş döndürücü, mest edici kokuyu sizlere anlatmam imkansız!

Aslında bildiğim kadarıyla, en kaliteli gül yağı için hasatın gün doğmadan, şafak sökerken yapılması gerekiyor; çünkü güneşin sıcaklığı yapraklardaki o kıymetli yağı uçurmadan önce verim en üst seviyede oluyor. Fakat şansımıza, günün ilerleyen saatlerine rağmen tarlada hala büyük bir titizlikle hasat yapmaya devam eden kadınlar vardı.

Koca Balkan Dağları’nın güney eteklerine sırtını dayamış olan Karlovo, sadece bir tarım ya da gül üretim merkezi değil; 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi’nin en önemli entelektüel ve devrimci kalelerinden biri. Osmanlı döneminde özellikle dokumacılık, bakırcılık ve deri zanaatıyla zenginleşen bu güzel kasaba, mimari dokusunu günümüze kadar korumayı başarmış. Başınızı nereye çevirseniz, o dönemden kalma cumbalı, renkli konakları ve taş döşeli sokakları görüyorsunuz. Kasabanın içinden geçen eski nehir yatakları ve arkada yükselen dik dağ yamacı, fotoğrafçılar için her köşe başında nefis bir fon oluşturuyor.

Karlovo’nun tarihi merkezinde yürürken, gökyüzüne doğru zarifçe yükselen çan kulesiyle sizi büyüleyecek bir yapı karşılayacak: Aziz Nikola Kilisesi (Church of St. Nicholas). 1847 yapımı bu kilise, Bulgar tarihinin en büyük ironilerinden birine ev sahipliği yapıyor: 1858-1861 yılları arasında bu kutsal çatının altında papaz yardımcısı olarak sakin bir hayat süren ve burada din adamlığına kabul edilen genç İnyo (İgnatiy), çok değil birkaç yıl sonra cüppesini çıkarıp silah kuşanacak ve Bulgar Ulusal Uyanışı’nın en radikal, en aranılan devrimci lideri Vasil Levski’ye dönüşecektir. Özgürlük ateşini harlayacak olan ‘Devrimin Havarisi’, ilk manevi vaazlarını aslında bu kilisenin duvarları arasında vermiş.

Kilisede geleneksel Balkan mimarisi ile Barok çizgileri inanılmaz bir zarafetle harmanlamış. Kilisenin dış cephesindeki taş işçiliği, pencerelerin üzerindeki o hafif kavisli kemerler ve yapının simetrisi tam bir görsel şölen sunuyor.

Karlovo’yu Bulgaristan tarihi için asıl kutsal kılan yer ise, ülkenin tartışmasız en büyük ulusal kahramanı olan Vasil Levski’nin burada doğmuş olması. Bulgarların ona verdiği unvanla “Özgürlük Havarisi” olan Levski, Osmanlı yönetimine karşı yürütülen gizli ihtilal ağının baş mimarıydı. Sadece dışarıdan destek beklemek yerine, Bulgaristan topraklarının içerisine sızarak köy köy, kasaba kasaba gezmiş ve Osmanlı yönetimine karşı gizli ihtilal komiteleri ağını kurmuştur. Amacı sadece bağımsızlık kazanmak değil; kurulacak yeni devletin kraliyet yerine her dinden ve milletten (Bulgar, Türk, Yahudi) insanın eşit yaşayacağı demokratik bir “kutsal cumhuriyet” olmasıydı. 1872’nin sonlarında bir yolcu hanında yakalanmış, Sofya’da yargılanarak 1873 yılında idam edilmiş.

Karlovo’da onun müzeye dönüştürülmüş evini gezdik. Müze kompleksine adım attığınızda, Levski’nin doğup büyüdüğü o mütevazı, küçük uyanış evini görüyorsunuz. Alçak tavanlar, yer minderleri ve Levski’nin ailesine ait orijinal eşyalar… İnsan ister istemez düşünüyor; koca bir imparatorluğa meydan okuyan gizli komitelerin, şifreli mektupların ardındaki o devasa fikirler, ne kadar küçük ve mütevazı bir odada filizlenmiş.

Evin hemen yanındaki modern sergi salonunda ise Levski’nin kişisel eşyaları, meşhur tabancası, kılık değiştirmek için kullandığı kıyafetler ve devrimci örgütün haritaları sergileniyor.

VASİL LEVSKİ MÜZESİ

Yola devamla sonunda Kazanlık’a (Kazanlak) vardık. Burası aynı zamanda konaklama yapacağımız da yer. Bizim saat 16:30’dan önce Kazanlık Trak Mezarı‘na giriş için bilet almış olmamız gerekiyor. Çünkü içeriye az sayıda ziyaretçi alınıyor ve saat 17:00’de de bu müze kapanıyor. Neyseki ucu ucuna yetişip biletlerimizi alabildik. Önce bu Trak Mezarı nedir? Bir kısa bilgi vereyim.

KAZANLIK TRAK MEZARI

Kazanlık çevresindeki Krallar Vadisi, yalnızca Bulgaristan’ın değil, tüm Avrupa’nın en etkileyici arkeolojik bölgelerinden biri olarak kabul ediliyor. MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasında yaşamış Trak hükümdarlarına ait onlarca höyük mezarın bulunduğu bu vadi, antik çağın gizemini günümüze taşıyor. İçlerinde en ünlüsü olan ve bizim de bugün gezeceğimiz Kazanlık Trak Mezarı, olağanüstü freskleri sayesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Güller Vadisi’nin mis kokulu tarlaları arasında yükselen bu sessiz tepeler, aslında 2.500 yıllık bir krallığın ve unutulmuş hükümdarların hikayelerini saklıyor. Biz geçen sene Kazanlık Trak Mezarı’na aşırı kalabalık nedeni ile girememiştik. Bunun yerine Golyama Kosmatka höyüğüne gitmiştik.

Kazanlık Trak Mezarı ve Golyama Kosmatka dışında Shushmanets ve Ostrusha Kral Mezarları da gezilebiliyor. Tabii ki bunların içinde bence en önemli olanı, Krallar Vadisi dışında kalan ve daha sonra ziyaret edeceğimiz Şumnu yakınlarındaki Sveshtari Kral Mezarı. Hem Kazanlık ve hem de Sveshtari Kral Mezarları’nın her ikisi de UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeler. Sveshtari Mezarı mimarisi ve üç boyutlu taş kabartmalarıyla dikkat çekerken, Kazanlık Trak Mezarı ünlü freskleriyle öne çıkıyor.

Geçen seneki Trak Krallar Vadisi ile ilgili yazımın bağlantısını da aşağıda sizlerle paylaşıyorum. İlginizi çekmeli.

Türkiye’den kendi aracınızla gelecekseniz size Mezek Trak Kral Mezarı ve Aleksandrovo Trak Mezarı ziyaretlerini yapmanızı da önerebilirim. Özellikle Mezek’deki mezar daha az bilinen ama bence günümüze ulaşan ve özgün olması bakımından iyi örneklerden bir tanesi.

Kazanlık Trak Mezarı gezisi sonrası resmi günlük gezi programımızı eksiksiz bitirmenin keyfi ile Kazanlık’taki evimiz olan Hotel Palace’a varıp odalarımıza yerleştik. Çok kısa bir mola sonrası hiç vakit kaybetmeden kendimizi kasabanın sokaklarına attık. Grubumuzun kadınları, haklı olarak, bu toprakların can damarı olan gül yağıyla yapılmış kozmetik ürünlerini incelemeye ve alışveriş yapmaya pek heveslilerdi.

Biz de bir grup gezgin olarak, o sırada Rozarium (Gül) Parkı’nın gölgesindeki kafelerden birine kurulup, günün yorgunluğunu kahve molasıyla attık. Bu arada Kazanlık’a gitme planlarınız varsa size Kazanlık’taki Iskra Bölgesel Tarih Müzesi‘ni ziyaret etmenizi de önerebilirim. Geçen sene ziyaret etme şansı bulmuştuk. Golyama Kosmatka höyüğünden (Kral III. Seuthes’in mezarı) çıkarılan paha biçilemez orijinal altın taç (çelenk), miğfer, dizlikler, altın ve gümüş at koşum takımları ile nadide antik paralar bu müzede sergilenmekte. İşçiliklerindeki zarafet ve detaylar hayranlık uyandırıcıydı.

Akşam yemeği için ise tam hayal ettiğimiz o otantik durağa, Mehana Chiflika‘ya (Çiftlik) rotamızı çevirdik. Taş ve ahşabın sıcaklığıyla bezenmiş bu mekanda, dumanı tüten yöresel lezzetlerin tadını çıkardık. Lezzeti, sıcak atmosferi ve fiyat-performans dengesiyle Kazanlık’a yolu düşen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim, hafızamızda güzel tatlar bırakan nefis bir yer oldu.

KAZANLIK TA MEHANA ÇİFTLİK

Filibe’nin asırlık sokaklarından başlayıp, Koprivştitsa’nın o gururlu ve hüzünlü tarihine dokunduğumuz; Karlovo’nun pembe tarlalarında mest olup, bir insanın kanıyla yazılan o tarihi mektubun köprüsünde barışın kıymetini bir kez daha anladığımız dopdolu, 200 kilometrelik bir günü daha geride bıraktık. Heybemizde yeni fotoğraflar, zihnimizde yepyeni hikayelerle Güller Vadisi’nde geceyi selamlarken, yarın sabah bizi bekleyen yeni keşiflerin heyecanı şimdiden içimizi kaplıyor.

Gezekalın ve merakla kalın…

Dr. Ümit Kuru

11.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Filibe

Bazı şehirler vardır; sokaklarına adım atar atmaz sizi sarıp sarmalar ve daha ilk günden Ben burada yaşarım arkadaş!” dedirtir. 2025 yılında Kazanlık Gül Festivali için çıktığımız o kısa Bulgaristan yolculuğunda, iki günümüzü ayırdığımız Filibe benim için tam da böyle bir şehir oldu; tarihin estetikle birleştiği o taş sokaklara adeta aşık olmuştum. Bu aşk öyle güçlüydü ki, bir yıl aradan sonra bu kez daha kalabalık bir gezgin grubuyla çıktığımız daha kapsamlı Bulgaristan seyahatimizde, rotamıza yine Filibe’yi ekledik ve bu güzel şehirde 2 gece konakladık.

Aslında ilk seyahatimin ardından Filibe’yi baştan başa, en ince ayrıntısına kadar kaleme almıştım. Şimdi aynı şeyleri tekrarlayıp değerli vaktinizi almak istemem. O yüzden, şehrin tarih kokan sokaklarında bol fotoğraf eşliğinde derinlemesine bir keşfe çıkmak isterseniz, sizi öncelikle geçen yıl hazırladığım şu iki rehber yazıma davet edeyim:

Buralara göz attıysanız, gelin şimdi bu harika şehri kalabalık bir dost grubuyla, sindire sindire yeniden yaşayalım.

2019 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilen bu güzel şehir hakkında klasik bilgi olarak şunları paylaşabilirim; Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri olan Filibe (Bulgarca adıyla Plovdiv), hem Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olması hem de barındırdığı zengin kültürel katmanlarla Balkanlar’ın en büyüleyici şehirlerinden birisi. Tarih boyunca Traklar, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar gibi büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan kent, bugün modern bir kültür ve sanat merkezi konumunda.

Meriç Nehri’nin (Maritsa) sularıyla ikiye bölünen ve kadim bir geleneği yaşatırcasına Roma ve İstanbul gibi yedi tepe üzerinde yükselen Filibe, Bulgaristan’ın güneyinde saklı bir tarih hazinesidir. Stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca Doğu ile Batı arasında önemli bir ticaret ve askeri geçiş noktası olmuş. Büyük İskender’in babası II. Filip M.Ö. 342’de şehri fethetmiş ve kendi adından mülhem şehre Philippopolis ismini vermiş. Türkçe “Filibe” ismi de bıradan geliyor.

1371 yılında Osmanlı topraklarına katılan Filibe, yüzyıllar boyunca Balkanlar’ın en önemli ticaret, zanaat ve kültür merkezlerinden biri haline gelmiş. Bu dönemde yoğun bir Türk nüfus barındırmış ve şehir mimarisi tamamen dönüşmüş.

18.-19. yüzyıllar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Bulgar burjuvazisinin, tüccarlarının ve zanaatkarlarının ekonomik olarak çok güçlendiği bir döneme denk gelir. Filibeli zengin tüccarlar; Viyana, İstanbul, İzmir ve Paris gibi dönemin dünya merkezleriyle ticaret yaparak büyük servetler kazanmışlar. Bu ekonomik güç, Filibe’de kendisini mimari bir gövde gösterisiyle dışa vurmuş. Dönemin zenginleri, statülerini ve entelektüel birikimlerini göstermek için adeta birbirleriyle yarışarak Filibe içindeki görkemli konakları inşa ettirmişler.

Bansko’daki evler nasıl savunma amaçlı bir mimari özeliğe sahipseler, Filibe’deki evlerin mimarisi, geleneksel Balkan-Osmanlı sivil mimarisi ile Avrupa’dan (özellikle Fransa ve Avusturya) ithal edilen Barok stilinin harika bir sentezidir. Literatürde buna “Filibe Dağ Evi Tarzı deniyor.

İlk dönem Filibe zengin evleri daha mütevazı ve asimetrikken, geç dönem (19. yüzyıl ortası) evleri tamamen simetriktir. Tam ortada devasa bir kabul salonu (hayat/sofa) yer alır ve odalar bu salonun etrafına simetrik olarak dizilir. O zamanın sokakları dar ve taş döşeli olduğu için, evlerin üst katları sokağa doğru muazzam ahşap konsollarla (eliböğründelerle) çıkma yaparlar. Bu cumbalar hem eve içeride genişlik kazandırır hem de sokağa yukarıdan bakan harika bir estetik sunarlar.

Evlerin en çarpıcı yönü, dış cephe boyalarındaki cesarettir. Canlı sarılar, çivit mavileri, derin kırmızılar ve yeşiller kullanılır. Cepheler ayrıca beyaz boyalı geometrik veya bitkisel süslemelerle (alçı kabartmalarla) bezelidir.

Evlerin içine girdiğinizde sizi büyüleyen ilk şey, her biri birer sanat eseri olan ahşap tavanlardır. Özellikle ahşap oyma güneş motifleri (şemseler) tavanların merkezini süslüyor.

Bu son gezimizde Filibe evlerinin en ihtişamlı, en büyüleyici örnekleri olan Hindliyan Evi, Balabanov Evi, Klianti Evi ve bugün Etnografya Müzesi olarak hizmet veren o muazzam Kuyumcuoğlu Evi‘ni köşe bucak gezdik, her birini harika kadrajlarla fotoğrafladık. Yolunuz Filibe’ye düşerse, bu evleri görmeden şehirden asla ayrılmayın derim. Küçük bir seyahat tüyosu da vereyim: Eğer bu konakları kendi başınıza keşfedecekseniz, tek tek bilet almak yerine çoğuna giriş hakkı tanıyan kombine bilet seçeneğini mutlaka değerlendirin. Ayrıca 60 yaşın üzerindeyseniz ya da emekliyseniz biletlerde çok güzel indirimler uygulanıyor, aklınızda bulunsun!

İlk seyahatimizde zaten Aziz Konstantin ve Elena Kilisesi, o görkemli Roma Tiyatrosu, şehrin kalbindeki Cuma Cami, bohem havasına bayıldığımız Kapana Bölgesi ve Avrupa’nın en uzun yaya caddelerinden biri olan Knyaz Alexander I Caddesi gibi ikonik noktaları adım adım yürümüş, nefis bir panoramik Filibe manzarası için de gün batımında Nebet Tepe’ye tırmanmıştık. Bu defaki gezimizde rehberimiz Beyhan sayesinde ilk Filibe seyahatimizden farklı rotalara da uzandık. Bu yeni keşiflerin başında, şehrin Osmanlı’dan ayrılıp özerkleştiği Doğu Rumeli Vilayeti döneminin mimari mirasını taşıyan ve bugün Arkeoloji Müzesi olarak hizmet veren tarihi bina ile Şahabettin İmaret Camisi geliyordu.

DOĞU RUMELİ VİLAYETİ – ARKEOLOJİ MÜZESİ BİNASI.

Şahabettin İmaret Camisi Filibe şehrinin güneyinde Meriç nehrinin kıyısında yer alıyor. 1444 – 1445 yıllarında II. Murad döneminde Rumeli beylerbeyi Lala Şahin Paşanın oğlu olan Şahabettin Paşa tarafından yaptırılmış.

Bugün ibadete açık değil ve içi harabe halde. Aslında zamanında çok güzel bir camiymiş. Caminin mezarlık bölümünde bir de türbe bulunuyor ve türbede Lala Şahin Paşa bir diğer rivayete göre de Şahabettin Paşa’nın yatığı söyleniyor.

Bu ikinci gelişimde, geçen sefer gözümüzden kaçan muazzam bir hazineyi keşfetme şansımız oldu: Philippopolis Piskoposluk Bazilikası (Büyük Bazilika).

Açıkçası, kapısından içeri girene kadar içeride bu denli kıymetli, bu kadar büyüleyici ve devasa bir mozaik koleksiyonunun sergilendiğinden tamamen habersizdim; tek kelimeyle büyülendim. Meğer Filibe’nin kalbinde ne muazzam bir dünya mirası saklıymış da haberim yokmuş! Tam da bu yüzden, bu yazıda ağırlığı biraz bu muazzam bazilikayı anlatmaya vermekte fayda var. Şehrin diğer tüm ikonik durakları ve detayları ise yukarıda linklerini paylaştığım önceki Gezekalın yazılarımda fazlasıyla mevcut. Gelin şimdi bu büyüleyici mozaik dünyasının kapılarını birlikte aralayalım.

Bir kere burası şu an Bulgaristan’ın en prestijli, en modern ve en interaktif arkeoloji müzesi. M.S. 4. yüzyıla (Erken Hristiyanlık dönemine) tarihlenen bu devasa yapı, Balkanlar’daki en büyük geç antik dönem kiliselerinden birisi.

Müzenin içinde tam 2.000 metrekarelik iki katmanlı taban mozaiği sergileniyormuş. Mozaiklerin geometrik detayları öyle muazzam ki, bakınca adeta üç boyutlu hissi uyandırıyor.

Bu bazilikayı dünya çapında meşhur eden şey, mozaiklerin üzerinde tasvir edilen 100’den fazla benzersiz kuş figürü. Yapılan analizlerde bu kuşların üçte birinin tavus kuşu, papağan veya Afrika kökenli egzotik kuşlar olduğunun ortaya çıkması işin diğer bir ilginç yanı.

Tarihin, mozaiklerin ve o renkli konakların peşinde geçen yoğun günün ardından, kapanışı Filibe’nin kalbi sayılan Çar Simeon Bahçesi‘nde yaptık. Parkın gölgeli yollarında gerçekleştirdiğimiz o tatlı, küçük gezinti, bizim için hem harika bir yorgunluk kahvesi kıvamında oldu hem de bu masalsı şehre harika bir veda yapmış olduk.

Öncelikle bu şehirdeki otel deneyimlerimizi karşılaştırmam gerekirse; geçen yıl konakladığımız Hotel Evmolpia, konumu itibarıyla Eski Şehir’e çok daha yakındı. Bu sene kalabalık grubumuz nedeniyle Family Hotel At Renaissance Square’de kalmak durumunda kaldık ancak burası merkeze biraz daha uzaktı. Kahvaltı konusunda da bu seneki oteelimiz, geçen sene konakladığımız Evmolpia’nın eline su dökemezdi. Özetle, Filibe’de bir otel tercihi yapacak olsam, arzuladığım ve önereceğim yer kesinlikle yine Hotel Evmolpia olur.

Gelelim Filibe’nin damak çatlatan yeme-içme dünyasına… İlk olarak dondurmalarından bahsetmeliyim; buradaki dondurmalar gerçekten bir başka güzel! Size nokta atışı bir isim veremem belki ama altın değerinde bir gezgin tüyosu bırakayım: Sokaklarda yürürken önünde upuzun bir kuyruk gördüğünüz dondurmacı hangisiyse, hemen sıraya girin ve o lezzetin tadını çıkarın; asla pişman olmazsınız.

Öğle molasında rotamızı Kapana’ya çevirip keyifli bir yemek için Paşa Restoran’a konuk olduk; kesinlikle listenize eklemenizi öneririm. Lezzet, fiyat performans ilişkisi iyiydi. Akşam ise şehrin en popüler adreslerinden Hemingway Restaurant’taydık. Burası için küçük ama hayati bir uyarı: Rezervasyonsuz giderseniz kapıda kalmanız neredeyse kesin. Yemeklerinin lezzeti fena değildi ama dürüst olmalıyım; bir gece önce Bansko’da yediğimiz o muazzam akşam yemeği lezzet çıtamızı öyle bir gökyüzüne çıkarmıştı ki, Hemingway’in mutfağı bizi tam anlamıyla mest etmeye yetmedi.

UNESCO Kültür Miras Listesinde yer alan Filibe gezimiz sonrası rotamız Kazanlık’a doğru olacak. Yol üzerinde Koprivshtitsa ve Karlovo’ya da uğrayacağız.

Gezekalın ve şimdilik hoşçakalın..

Dr Ümit Kuru

10.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Bansko

Melnik’ten Bansko’ya ulaşır ulaşmaz bu güzel şehri keşfetmeye çıktık. Bulgaristan’ın güneybatısında, heybetli Pirin Dağları’nın eteklerine kurulan Bansko, birçoğumuzun zihnine “Doğu Avrupa’nın en popüler kış sporları merkezi” olarak kazınmış olabilir.

Ancak bu şehir, çok daha derin bir ruhun, köklü bir Bulgar Rönesansı ya da Ulusal Uyanışı mirasının üzerinde yükseliyor. Çok sık duyacağınız Bulgar Ulusal Uyanışı (veya Bulgar Rönesansı) deyimi ile Bulgarların yaklaşık 500 yıl süren Osmanlı yönetimi altındaki dönemin sonlarında —özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda— yaşadıkları kültürel, dini ve siyasi bilinçlenme dönemini kastettiğimi artık anlamışsınızdır.

Bulgar Rönesansı döneminde, unutulmaya yüz tutmuş olan Bulgarca yeniden canlandırıldı. İlk Bulgarca okullar açıldı, tarih kitapları yazıldı ve halk kendi kökenlerini, eski krallık dönemlerini yeniden hatırlamaya başladı. Bu dönemde yürütülen kararlı mücadeleyle, Bulgar Kilisesi Rum etkisinden sıyrılarak kendi bağımsız yapısını, yani Bulgar Eksarhlığı‘nı kurdu. Bu gelişme, siyasi bağımsızlığa giden yolda atılan ilk resmi adımdı.

Kültürel ve dini bilinçlenmenin doğal bir sonucu olarak, Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurma fikri olgunlaştı. 1876’daki Nisan Ayaklanması ve ardından gelen, bizim için büyük bir felaketin başlangıcı olan 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) ile Bulgaristan bağımsızlığına giden yolu açmış oldu.

Yaklaşık 116 yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu sürecin başlangıcı, 1762 yılında Rahip Paisiy Hilendarski’nin, Aynoroz Manastırı’nda yazdığı ve Bulgar halkına geçmişini, kimliğini, dilini hatırlatan “İstoriya Slavyanobolgarskaya” (Slav-Bulgar Tarihi) adlı eserini tamamladığı yıl olarak kabul edilir. Bu kitap, uyanışın ilk kıvılcımıydı. Dönemin kapanışı ise Osmanlı’nın 93 Harbi’ndeki mağlubiyetiyle sonuçlanan 1878 yılı oldu.

Bansko, bu uyanışın en önemli kalelerinden biriydi. Şehirdeki zengin tüccarlar, kazandıkları paraları Osmanlı’ya karşı birer sığınak ve istihbarat merkezi gibi korunaklı inşa edilen o yüksek taş duvarlı Bansko Evleri’ne ve Bulgar kültürünü yaşatan Kutsal Üçleme Kilisesi’ne (Holy Trinity Church) yatırdılar. Dönemin en büyük uyanış liderleri ve aydınları bu sokaklarda yetişti.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ

Bulgaristan’ın en büyük şehri 1.2 milyonluk nüfusuyla başkent Sofya iken, Bansko 10.000 kişilik nüfusu ile onun yanında minyatür bir şehir gibi kalıyor. Ancak “ekonomik güç, turizm hacmi, küresel bilinirlik ve metrekareye düşen yabancı turist sayısı” söz konusu olduğunda, Bansko ülkede ilk 5’i zorlayacak kadar devasa bir vizyona sahip.

Otelimiz, Kutsal Üçleme Kilisesi’ne ve dolayısıyla Bansko’nun tarihi merkezine sadece 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Bu yakınlık sayesinde, Melnik’ten başlayan yoğun gezi günümüzün sonunda Bansko’ya saat 17:30 gibi varmış olsak da şehrin tarihi dokusunu keşfedecek vakti bulduk. Zaten yarın saat 11:00 kadar da şehri gezmeye devam edeceğiz. Günün tek kötü sürprizi, aniden bastıran kısa süreli ama şiddetli bir sağanak yağmur oldu. Şansımıza, kilisenin bulunduğu meydana yağmura yakalanmadan ulaşmıştık; hemen yakındaki şirin bir kafeye sığınıp, dışarıda sicim gibi yağan yağmuru kahvemizi yudumlayarak keyifle izledik. Yağmur dinince de vakit kaybetmeden kendimizi tarihi Bansko sokaklarına attık.

Yazının bu bölümünde; hem o yağmur sonrası açan ve fotoğraf için harika bir ışık sağlayan atmosferde, hem de ertesi gün Bansko’nun o meşhur dar hatlı trenine binene kadar geçen kısıtlı ama dolu dolu zaman diliminde keşfettiğimiz Bansko’yu anlatacağım.

Öncelikle Kutsal Üçleme Kilisesi’nin bulunduğu, Bansko’da en sevdiğim alanların başında gelen Vazrajdane (Uyanış) Meydanı‘nı anlatmam lazım. Bu meydanda yüzümüzü Kutsal Üçleme Kilisesi’ne döndüğümüzde, kilisenin hemen ardında gökyüzüne uzanan, zirveleri karlı Pirin Dağları tüm heybetiyle bizi selamlıyordu. Kale-manastır tarzı korunaklı mimarisi ve yüksek saat kulesiyle kilisenin asırlık silüeti, arkasındaki karlı tepelerle birleşince ortaya muazzam bir kompozisyon çıkarıyordu.

Meydanı tarif etmeye biraz daha devam edelim… Bu kez kiliseye arkanızı döndüğünüzde, karşınıza devasa bir heykel kompleksi çıkacaktır. Meydandaki o meşhur büyük taş heykel; az önce yukarıda bahsettiğim, uyanışın ilk kıvılcımını yakan Bulgar Ulusal Uyanışı’nın simge ismi Rahip Paisiy Hilendarski’nin (Aziz Paisius) anıtıdır.

AZİZ PASİUS HEYKELİ

Heykelin arkasında, yazdığı o meşhur tarih kitabının (Slav-Bulgar Tarihi) taş tabletler şeklinde tasvir edilmiş devasa sayfaları yer alıyor.

Hemen bu anıtın arkasından başlayan, yeşilliklerin ve havuzların canlandırdığı, kafe ve restoranların sıralandığı geniş yaya alanı ise adını Bansko doğumlu ünlü şair Nikola Vaptsarov‘dan alıyor. Bizim Bansko’da gezeceğimiz birkaç müze evden bir tanesi de burası olacak.

NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI

Bu tarihi meydandan dağa doğru uzanan ve adını o muazzam sıradağlardan alan Pirin Caddesi, taş evleri ve kıvrımlı Arnavut kaldırımlarıyla bizi kendine doğru çekip, sokalkarını keşfetmeye davet ediyordu. Biz de bu davete uyup şehri keşfe başladık.

PİRİN CADDESİ

Bansko’yu keşfetmeye, şehrin en önemli simgesi olan Kutsal Üçleme Kilisesi’nden (Holy Trinity Church) başlayalım. Kilisenin içine girmeden önce dışarıdan şöyle bir bakacak olursanız, Melnik yakınlarındaki Rozhen Manastırı’nda hissettiğiniz duyguyu bu kiliseye bakarken de hissedeceksiniz; sanki karşınızda bir ibadethaneden ziyade, adeta korunaklı küçük bir kale yükseliyor.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NİN YÜKSEK VE KALIN DUVARLARI

Kilisenin etrafını çevreleyen taş duvarlar tam 1,1 metre kalınlığında. Duvarlara dikkatli gözlerle baktığınızda göreceğiniz o küçük mazgal (atış) delikleri ise buranın sadece bir kilise olarak değil, olası bir saldırı anında yerel halkın sığınabileceği askeri bir kale mantığıyla inşa edildiğinin en somut kanıtı.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NDE HİLAL VE HAÇ YANYANA

Kilisenin arkadaki giriş kapısının üzerinde bulunan taş oymalara dikkat etmenizi isterim. Yan yana işlenmiş Hristiyan haçı ile Osmanlı hilali, dönemin zorlu politik dengelerini ve yerel halkın diplomatik zekasını gösteren müthiş bir fotoğraf karesi oluyor.

Dönemin Osmanlı kanunlarına göre gayrimüslimlerin kiliseleri camilerden daha büyük veya daha yüksek olamazdı. O dönemin Bansko’sunun zengin tüccarlarından Lazar Todorov (bölge lideri), kilise yapımına izin fermanı alabilmek için dönemin vezirlerine ve valilerine ciddi rüşvetler vermiş. İzin koparılsa da boyut sınırını aşmak için Bansko halkı geceleri gizlice çalışarak kilisenin temelini ferman metninde yazılandan çok daha geniş kazmış ve binayı devasa boyutlara ulaştırmış.

Dışarıdaki o sert, askeri taş mimari, kiliseden içeriye girildiğinde yerini muazzam bir zarafete bırakıyor. Kilisenin ikonostasisi Bulgar uyanış döneminin en ünlü ahşap oyma okulu olan Debar Okulu ustaları tarafından yapılmış. Üzerindeki altın varaklar ve ince işçilik göz alıcı. Fotoğraf çekmek yasak ve burası da yasağın sıkı takip edildiği yerlerden. Yine de bir kaç kaçamak kare çekmeyi başardık.

Duvarlardaki fresklerde ise İncil’den sahneler anlatılıyor. Bansko Sanat Okulu ustaları tarafından boyanmış bu resimlerdeki renklerin canlılığı harika bir görsel şölen sunuyor.

Kilisenin bahçesinde 30 metre boyunda taş bir kule yükseliyor. 1850 yılında yapılan bu kule, Bansko’nun her yerinden görülen o meşhur silüeti tamamlıyor. 1865 yılında kuleye eklenen saat günümüzde de hala tıkır tıkır çalışıyor.

Bansko’daki Holy Trinity Kilisesi’nin bahçesinde, saat kulesinin yakınında Peyo Yavorov anıtı bulunuyor. Peyo Yavorov’un kendisi bir çete lideri (voyvoda) ve şair. 1912 yılında 1. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Bansko’dan çekilince bu çete lideri müfrezesiyle birlikte Bansko’ya girer. Kasaba halkına bu kilisenin bahçesinde bir nutuk verir. İşte bu anıt taşın üzerinde Bansko tarihinin en önemli kırılma anına ait olan o coşku dolu şu sözler yazılı: “Kardeşler, feslerinizi fırlatıp atın! Bugünden itibaren artık özgür Bulgarlarsınız!” Bulgarlar için çoşku dolu sözler bizler için nasıl da hüzün hissettiriyor değil mi?

Bansko sokaklarını adımlarken sadece kilisenin değil ama eski Bansko evlerinin de yüksek taş duvarlarla çevrili olduğunu fark edeceksiniz. Bansko Müstahkem Evleri denen bu mimari stile, o dönem yönelmelerinin tabii ki bir nedeni var. Aslında bu mimari stil o dönemin fırtınalı Balkan coğrafyasında hayatta kalma mücadelesinin mimariye yansımış hali olarak görülmelidir.

18. ve 19. yüzyıllarda Bansko, Osmanlı coğrafyasında Avrupa ile ticaret yapan çok zengin bir burjuva sınıfına sahipti. Ancak o dönemde Balkanlar’da merkezi otoritenin zayıflamasıyla Kırcalı Çeteleri ve haydut sürülerinin (dağ eşkıyalarının) baskınları büyük bir tehdit oluşturuyordu. Banskolular, hem canlarını hem de ticaretten kazandıkları altınları koruyabilmek için mimariyi bir savunma silahına dönüştürdüler.

Kırcalı Çeteleri, 18. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılın başlarına kadar uzanan dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarında-özellikle bugünkü Bulgaristan ve Makedonya coğrafyasında-terör estiren dağ eşkıyalarına, silahlı haydut sürülerine ve firari askerlere verilen genel bir addır. Bu çeteler tek bir etnik kökene dayanmıyorlardı; içlerinde firari Osmanlı askerleri, terhis edilmiş yerel milisler, Arnavut paralı askerleri (başıbozuklar) ve hatta bazı Hristiyan haydutlar (hayduklar) yer alıyordu. Ortak amaçları ideolojik değil, tamamen yağma, haraç ve zenginleşmeydi.

Osmanlı Devleti o dönemde Rusya ve Avusturya ile savaş halindeydi, içeride ise Yeniçeri isyanlarıyla uğraşıyordu. Balkanlar’daki otorite boşluğunu fırsat bilen Kırcalılar, binlerce kişilik devasa ordular kurdular. Şehirlere ve zengin ticaret kasabalarına baskınlar düzenliyor, evleri, kiliseleri ve ambarları yağmalıyor, kasabaları tamamen yakıp yıkmamak karşılığında yerel halktan çok ağır haraçlar (koruma parası) topluyorlardı. O dönemde pamuk, tütün ve deri ticaretiyle inanılmaz zenginleşen Bansko tüccarları, Kırcalı çetelerinin doğrudan hedefi haline geldiler. Devletin kendilerini koruyamayacağını anlayan Bansko halkı, çareyi kendi evlerini birer savunma kalesine dönüştürmekte buldu. Yani Bansko sokaklarındaki o yüksek taş duvarlı, gizli sığınaklı müstahkem evler, aslında estetik bir kaygıyla değil; Balkanlar’ı kasıp kavuran kanlı Kırcalı çetelerinin gazabından canı, malı ve çocukları koruyabilmek için inşa edilmiş birer hayatta kalma kaleleri olarak ortaya çıktı.

Bansko ziyaretimiz sırasında bu evlerden birkaç tanesini gezmeye çalıştık. En çok gezmeyi istediğim Velyan Müze Evi‘ni, Pazartesi ve Salı günleri ziyarete kapalı olduğundan gezemedik. Bu ev aslında 18. yüzyılda Bansko’nun zengin ailelerinden biri tarafından inşa edilmişti.

KAPI ARALIĞINDAN FOTOĞRAFLAYABİLDİĞİM VELYAN EVİ DIŞ SÜSLEMELERİ

Ancak hikayeyi ilginç kılan, evin daha sonra Velyan Ognev adında ünlü bir ustaya geçmesidir. Kutsal Üçleme Kilisesi’nin o muazzam iç dekorasyonunu, ahşap ikon duvarını yapması için Bansko halkı, uyanış döneminin en yetenekli ustalarından biri olan Velyan Ognev’i şehre davet eder. Usta Velyan o kadar muazzam bir iş çıkarır ki, Bansko halkı ona olan minnettarlığını göstermek için bu devasa malikaneyi ona hediye eder. Usta da boş durmaz; hediye edilen bu evi kendi sanatsal vizyonuyla baştan aşağıya bir başyapıta dönüştürür. Velyan Evi içindeki muazzam duvar resimleri (freskler) ve ahşap oymacılığı bu evi diğer müze evlerden ayırıyor.

KAPI ARALIĞINDAN VELYAN MÜZE EVİ

Avrupa’dan taşıdığı Barok esintileri geleneksel Bulgar motifleriyle harmanlayan Usta Velyan’ın bu ikonik evini gezebilmeyi çok isterdim. Özellikle dönemin taşra insanı için birer hayal olan Venedik ve İstanbul manzaralarının çizildiği Mavi Oda’yı ve ahşap işçiliği tavanları görmek harika bir deneyim olurdu. Fakat ev kapı duvardı; bana da kilitli dış kapının küçük bir aralığından içeriye bakıp o gizemli geçmişi fotoğraflamaya çabalamak kaldı.

VELYAN EVİ İÇ DEKORASYONU-İNTERNETTEN

Bansko Müstahkem Evleri’nin en iyi örneklerinden bir tanesi olan ve Kutsal Üçleme Kilisesi’nin hemen birkaç adım ötesinde yer alan Neofit Rilski Müze Evi (Benas Evi) gezi programımızdaki diğer bir ziyaret yeriydi.

18. yüzyıldan kalma bu geleneksel taş ve ahşap ev, sadece mimarisiyle değil, içinde yetişen isimle de Bansko’nun gurur kaynağı. Neofit Rilski, “Bulgar eğitiminin babası” olarak kabul edilen bir aydın, bir keşiştir.

İlk modern Bulgarca dilbilgisi kitabını yazmış, İncil’i ilk kez modern Bulgarcaya çevirmiş ve ülkedeki ilk modern laik okulun müfredatını hazırlamıştır. Yani uyanış döneminde halkın okuma-yazma oranını artıran, dile kimliğini veren en kilit ismin evini geziyoruz.

Neofit Rilski’nin doğduğu bu evi gezerken, Bansko’ya özgü o meşhur ‘Müstahkem Ev’ mimarisinin dehasına da yakından tanıklık ediyoruz.

NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİ

Dışarıdan bakıldığında bu evlerin zemin katları, nehirden toplanan devasa granitlerle örülmüş 1 metrelik kalın duvarlardan oluşuyor. Büyük pencereler yerine bir insanın sığamayacağı darlıkta demir mazgallar var. Avluya açılan meşe kapılar ise balta veya koçbaşı darbelerine dayanacak şekilde dövme demir çivilerle ve duvarın içine giren devasa sürgülerle tahkim edilmiş. Kapı kapandığı an, dış dünyayla bağınız tamamen kopuyor.

Bu müze evin üst katı o dönem zengin bir zanaatkar ailesinin günlük yaşamını mükemmel şekilde yansıtıyor. Geleneksel ocak (açık şömine), asırlık kilimler, ahşap tavan işçilikleri ve sedirlerle dolu odaları ziyaret ediyorsunuz.

Evin bir bölümü Neofit Rilski’nin kişisel eşyaları, yazdığı mektuplar, dönem kitapları ve onun tarafından hazırlanan ilk Bulgarca sözlük gibi çok değerli arşiv dokümanlarını sergilemeye ayrılmış.


Evin kalbinde ise yangına dayanıklı, taş örgülü gizli bir sığınak odası yer alıyor. Olası bir baskında aile buraya çekiliyor ve odanın içindeki gizli yeraltı tünellerinden bahçeye, ahıra, hatta komşu evlere kaçabiliyor. Biz en son olarak bu tünele girip gizli kapıdan bahçeye çıkarken dönemin fırtınalı atmosferini ve bu insanların hayatta kalma mücadelesini hissetmeye çalıştık.

NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİNDE GİZLİ GEÇİDİN ÇIKIŞI

Daha sonra Nikola Vaptsarov Meydanı‘na kadar dar sokaklar arasından yürümeye devam ettik. Burada Nikola Vaptsarov Müze Evi’ni gezerek Bansko şehir gezimizi bitireceğiz.

NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI VE VAPTSAROV HEYKELİ

Vazrajdane Meydanı’nın o ağır tarihi atmosferinden birkaç adım öteye geçtiğimizde, kendimizi Bansko’nun sosyal kalbi olan geniş ve ferah Nikola Vaptsarov Meydanı‘nda bulduk. Bir yanda havuzların şırıltısı ve kafelerden yükselen kahve kokuları, diğer yanda ise adını bu şehirden alan ünlü şair Nikola Vaptsarov’un müze evi ve heybetli anıtı bizi karşıladı. Burası, Bansko’nun geçmişiyle bugününün en keyifli buluşma noktası.Belediye Binası gibi resmi daireler de burada bulunuyor.

Bansko’ya geldiğimiz akşamüstü, Nikola Vaptsarov Meydanı’nda adeta bir moda podyumunu andıran, en şık kıyafetleri içinde sıra sıra dizilmiş her yaştan çocuk ve genç gördük. Eğer siz de Bulgaristan seyahatinizi mayıs ayının ikinci yarısına denk getirirseniz, sokakları ele geçiren bu coşkulu geçit törenlerine mutlaka rastlarsınız. Bulgarların ‘Abiturient’ adını verdiği bu lise mezuniyet kutlamaları, sıradan bir okul töreninden çok öte, tüm ülkeyi saran bir ulusal karnaval ve köklü bir geçiş ritüeli.

Bu renkli geleneğin arkasındaki ruh ise son derece etkileyici: Liseyi bitiren gençler, ilkokul birinci sınıftan itibaren verdikleri 12 yıllık emeği, sokaklarda ritmik bir şekilde ‘1, 2, 3… 11, 12!’ diye haykırarak taçlandırıyorlar. 12 sayısına ulaşıldığında coşku zirveye vuruyor; çünkü bu haykırış, çocukluğa veda edip resmi olarak yetişkinler dünyasına adım attıklarının ilanı sayılıyor.

Bulgar kültüründe lise mezuniyeti hayatın en önemli dönüm noktası kabul edildiğinden, aileler bu dönem için ciddi bütçeler ayırıyor. Gençler adeta bir düğün şıklığında (kızlar göz alıcı abiyeler, erkekler en şık takımlarla) sokaklara dökülürken; aileler, akrabalar ve komşular evlerin önünde toplanıp onları gururla uğurluyor. Bu, topluluğun gence Artık sen de toplumun tam bir bireyi oldun deme şekli.

Haliyle bu büyük coşku okul salonlarına sığmıyor; şehirlerin ana meydanlarına, caddelerine taşıyor. Mezunlar süslenmiş arabaların pencerelerinden sarkıyor, konvoylar oluşturuluyor, düdükler çalınıyor ve meydanlarda geleneksel Bulgar dansı Horo oynanıyor. İşte bizim Bansko’da ve sonraki günlerde rotamız üzerindeki diğer şehirlerde denk geldiğimiz o cıvıl cıvıl sahneler bu kutlamaların birer parçasıydı. Yağmur sonrası dağılan bulutlar arasından çkan akşam güneşinin ışıkları altında Nikola Vaptsarov Meydanı’ndaki bu geçit törenini izlemek ve o hayat dolu enerjiyi fotoğraf karelerimize hapsetmek bizim için harika bir şans oldu.

NİKOLA VAPTSAROV MÜZE EVİ

Nikola Vaptsarov Müze Evi bu şehirde gezdiğimiz son mekan oldu. “Nikola Vaptsarov kimdir?” diye sorarsanız size kısaca şunları anlatabilirim; Bulgar edebiyatının en güçlü modernist şairlerinden biri olmasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı döneminin sembolleşmiş antifaşist direnişçilerinden. Yani kendisinin Bulgar Ulusal Uyanışı ile pek alakası yok ama Nazi işgaline ve yerel faşist yönetime karşı yürütülen yeraltı direniş hareketine aktif olarak katılmış bir aydın. 1942 yılının Mart ayında yeraltı faaliyetleri yürütürken yakalanmış. Aynı yılın Temmuz ayında, henüz 32 yaşındayken askeri mahkeme tarafından idama mahkûm edilmiş ve Sofya’da kurşuna dizilerek infaz edilmiş.

Bizim dilimize de çevrilmiş şiirleri var. İdam edilmeden önce eşine yazdığı şiiri okuyunca çok etkilenmiştim, sizlerle de paylaşmak isterim;

– Karıma – 

Geleceğim bazen uykudayken sen

Beklenmedik, uzak bir konuk gibi.

Sokakta, bir başına koyma beni

Kapıyı sürgüleme üstümden.

Usulca girecek, bir yere ilişeceğim

Bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne.

Ve yorgunluk gözkapaklarımı indirince

Seni kucaklayacak ve çıkıp gideceğim.

Nikola Vaptsarov

Müzeye ve şairin yaşamına dair biraz detay vermek gerekirse; burası aslında Nikola’nın doğup büyüdüğü aile evi. Binanın geçmişine dair en ilginç ayrıntı ise isminde saklı. Ev, aile tarafından satın alınmadan önce kumaş boyahanesi olarak işletiliyormuş. Bansko lehçesinde ‘Boyacının Evi’ anlamına gelen ‘Vaptsarovi’ kelimesi, zamanla ailenin resmi soyadı haline gelmiş. 1952 yılında kapılarını müze olarak açan ve açılışı bizzat Nikola’nın annesi tarafından yapılan bu yapı, aynı zamanda Bansko’daki müzecilik faaliyetlerinin de öncüsü kabul ediliyor.

Bu müze ev, az önce sokaklarında dolaştığımız o yüksek taş duvarlı, savunma amaçlı klasik Bansko ‘Müstahkem Evleri’ mimarisinden biraz daha farklı, daha sivil bir karaktere sahip. İçeriye adım attığınızda, şairin annesi ve kız kardeşinin büyük bir vefayla odaları tamamen Nikola’nın çocukluk yıllarındaki aslına uygun olarak yerleştirdiğini görüyorsunuz. Geleneksel ocak başı, el dokuması Bansko kilimleri ve şairin bebeklik beşiği hala o günkü sıcaklığıyla ziyaretçileri karşılıyor.

Evin diğer bölümleri ise tamamen şairin edebi mirasına ve trajik sonuna ayrılmış. Müzede, Vaptsarov’un edebi eserlerinin yanı sıra, 1942 yılında kurşuna dizilmeden hemen önce kaldığı hücrede üzerinde bulunan giysileri ve ölüm fermanını beklerken küçük kağıt parçalarına yazdığı o ölümsüz veda şiirlerinin orijinal nüshalarını görmek insanın boğazını düğümlemeye yetiyor.

Bansko’da sokaklarda yürüyüşümüzle son karelerimizi aldık. Bansko ile ilgili gezi yazımı bitirmeden önce Bansko’da Hotel Molerite’de yediğimiz akşam yemeğinden bahsetmeden geçemeyeceğim.

Yoğun programımız yüzünden öğle yemeklerini sıkça atlasak da, her akşamın hakkını yerel bir lezzet durağında mutlaka verdik. Tüm Bulgaristan rotamızın açık ara en lezzetli akşam yemeği ise Hotel Molerite’nin mutfağından çıktı. Bu otelde konaklayın ya da konaklamayın, ama Bansko’ya gelirseniz bir akşamınızı mutlaka buradaki ziyafete ayırın. Yanına iyi bir yerel kırmızı şarap açtırın ve özellikle mangalda pişen o muhteşem etlerin keyfini çıkarın!

Bansko gezimiz sonrasında şehirden ayrılarak Avramovo Tren İstasyonuna doğru hareket ettik. Amacımız burada trene binip 72 km ötedeki Velingrad’a kadar seyahat etmek.

Bulgaristan gezisi planlamışsanız gezinin bu bölümünü mutlaka programınıza eklemelisiniz. Çünkü bu seyahat, sıradan bir tren yolculuğunun çok ötesinde anlamlar taşıyor. Ayak bastığımız Avramovo, tam 1267 metrelik rakımıyla tüm Balkanlar’ın en yüksek tren istasyonu ünvanına sahip. Bizi Velingrad’a götürecek olan hat ise Avrupa’nın geriye kalan son “dar hatlı” (dar hat açıklığına sahip nostaljik 760 mm) demiryollarından biri.

Pirin ve Rodop dağlarının o sık ormanlarını, derin vadilerini ve tünellerini adeta bir zaman tünelindeymiş gibi ağır ağır, tıngır mıngır aşan bu emektar treni Avramova İstasyonu’nda beklerken içimizdeki fotoğrafçı ve gezgin heyecanı çoktan zirve yapmıştı

Aracımız bizi Avramovo İstasyonu’nda bırakıp yoluna karadan devam etti; kendisiyle Velingrad’da tekrar buluşacağız. Biz ise istasyonda treni beklerken dağ havasını ciğerlerimize çekiyor, istasyon binasının o yalnız ve asırlık duruşuna şahitlik ediyoruz.

Resmi adı Rodop Dar Hatlı Demiryolu (Rhodope Narrow Gauge) olan bu hat hakkında bilinmesi gereken pek çok etkileyici detay var. Hattın başlangıç noktası; Sofya-Filibe ana demiryolu rotası üzerinde yer alan Septemvri (Eylül) Kasabası, bitiş çizgisi ise Dobrinishte. Toplam uzunluğu 125 kilometre olan bu mesafe ilk bakışta gözünüze kısa gelebilir. Ancak bu tren coğrafi şartlar, sarp dağ yamaçları ve dar hat yapısı nedeniyle ortalama saatte 25-30 kilometre gibi oldukça nostaljik, hiç acelesi olmayan, kelimenin tam anlamıyla ‘seyirlik’ bir hızla hareket ediyor.

Dünyadaki standart tren raylarının açıklığı genelde 1435 milimetredir. Ancak Rodop Dağları’nın o sarp kayalıklarını, dik yamaçlarını ve dar vadilerini normal genişlikteki bir trenin dönmesi, o keskin virajları alması imkansız. Bu yüzden mühendisler, ray açıklığını sadece 760 milimetre (yaklaşık normalin yarısı) olarak tasarladılar. Bu sayede tren, dağların arasında adeta bir yılan gibi kıvrılarak yol alabiliyor. Bu hattın inşası 1921’de başlayıp ancak 1945’te tamamlanabilmiş.

Biz de hız çağında zamana meydan okuyan bu yavaşlığın tadını çıkarmak; Pirin ve Rodop Dağları’nın sunduğu o muhteşem manzaraları, sık ormanları ve derin vadileri doya doya fotoğraflayabilmek için hattın en özel bölümünü seyahat programımıza ekledik.

Dile kolay; 125 kilometrelik dağ hattı boyunca tam 35 adet tünel kazılmış. Lokomotif bir tünele girip diğerinden çıkarken, o devasa gövdenin yeşillikler arasında kıvrılışını yakalamak fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen. Bizim gezi grubu da bu anı kaçırmamak için pencerelerden sarkarak, tünel girişlerindeki o nostaljik kıvrımları kadrajlarına hapsetmek için adeta birbiriyle yarıştı. Aslında gönül bu ikonik trene direkt Bansko’dan binmeyi isterdi ama o her dakikası titizlikle planlanmış yoğun programımıza bu uzun rotayı sığdıramayınca, biz de en dramatik etap olan bu 1,5 saatlik bölüme odaklandık.

Hattın mühendislik dehası ise tam anlamıyla şapka çıkarma sebebi. Tren, Balkanlar’ın en yüksek istasyonu Avramovo’nun dik yokuşlarını aşabilmek için dağların arasında adeta ‘8’ çizerek spiral yollar yapıyor, raylara ilmekler atıyor. Özellikle Avramovo’dan aşağıya doğru süzülürken, trenin dağ gövdesini döne döne inişi ve ardı ardına daldığı tüneller, bu mühendislik harikasını büyüleyici bir görsel şölene dönüştürüyor.

Bu büyüleyici tren yolculuğunun ardından Velingrad İstasyonu’nda trenden inip, bizi bekleyen aracımıza yerleştik. Şimdi rotamızı, bana göre Bulgaristan’ın ruhu en güzel, tarihi en büyüleyici şehri olan Plovdiv’e (yani güzel Filibe’mize) doğru çeviriyoruz. Bir sonraki yazıda Roma amfitiyatrolarından Osmanlı evlerine, sanat dolu sokaklardan o muhteşem gün batımı tepelerine uzanan bambaşka bir hikayede buluşmak üzere…

Gezekalın ve mutlaka gezgin merakı içinde olun

Dr Ümit Kuru

09.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 537 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 394.120 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız