Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Rusçuk’tan Lofça’ya

Rusçuk’ta güne erken başlamanın ödülü, henüz kimselerin ayak basmadığı o bomboş, sessiz sokaklardı. Otelden çıktığımızda şehir sabahın o en güzel ışığı altında iken, tarihi evleri fotoğraflayarak Özgürlük Anıtı’nın süslediği o muazzam meydana doğru yol aldık.

Benim esas amacım dünden bugüne bıraktığımız Holy Trinity Katedrali‘ne ulaşıp içini gezmek.

Şehrin en eski kilisesi olan Kutsal Üçlü Katedrali, (Holy Trinity Katedrali) 1632 yılına, yani Osmanlı dönemine uzanan köklü bir geçmişe sahip. Ancak burayı asıl özel kılan, onun sıra dışı mimari öyküsü. Osmanlı döneminde Balkan coğrafyasında kilise yapılmasına, ancak camilerden yüksek olmaması ve dışarıdan fazla dikkat çekmemesi şartıyla izin verildiğinden daha önce bahsetmiştim. Rusçuk’lu Hristiyanlar da bu kurala tamamen uyarak dahice bir çözüm bulmuşlar: Katedrali yerin yaklaşık 4,5 metre altına, adeta gizleyerek inşa etmişler. Yukarıda paylaştığım fotoğraf, dışarıdan bakıldığında yapının ne kadar mütevazı ve küçük göründüğünü kanıtlıyor, değil mi?

Aslında katedrali günün ilk saatlerinde, sakin bir ortamda gezip fotoğraflamayı planlamıştım. Fakat hesaba katmadığım şey kapıların saat 08:00’de açılması oldu. Biz saat 07:00’yi biraz geçe katedralin önündeydik. Hal böyle olunca o mistik yeraltı dünyasına inemedik; sadece kapısından içeriye bakmak ve dış cephesinden birkaç kare almakla yetindik. Ancak şimdi bu satırları yazarken fark ediyorum ki asıl kaçırdığım kareler, o kapının ardında gizlenen çok daha önemli detaylarmış (Aşağıdaki fotoğraf internet kaynaklarından). Demem o ki, Rusçuk’a yolunuz düşerse ziyaret saatlerine mutlaka dikkat edin ve bu katedralin içini görmeyi sakın ihmal etmeyin.

Dönemin kurallarına boyun eğerek yerin altına gizlenmiş o alçakgönüllü katedralin hemen arkasında yükselen opera binası; tüm heybeti ve modern duruşuyla meydanda zamansal ve mimari bir meydan okuma gibi duruyor, göz alıcı bir tezat oluşturuyor.

Yürüyüşü Özgürlük Anıtı’nın ve Dohodno Zdanie binasının dün kalabalıktan göremediğimiz ayrıntılarına dikkat etmeye çalışarak ve onları fotoğraflayarak tamamladık.

Rusçuk’un kalbindeki Dohodno Zdanie adlı bina, 1898-1902 yılları arasında şehrin eğitim kurulu tarafından çocukların eğitimine ve kültürel projelere kalıcı bir fon sağlamak amacıyla inşa edilmiş. İsminin tam çevirisi olan ‘Kazanç Binası’, yapının bu asil misyonunu doğrudan özetliyor. Binanın zirvesinde, elinde asasıyla yükselen kanatlı Merkür (Ticaret Tanrısı) heykeli dikkat çekiyor. Cephedeki diğer yedi figür ise sanatı, bilimi, tarımı ve ticareti simgeleyen harika birer taş işçiliği olarak meydanı selamlıyor

Bu keyifli sabah yürüyüşü, aslında önümüzdeki uzun ve heyecan dolu yolculuğun sadece sakin bir girizgahıydı. Çünkü bugün rotamız uzun, keşiflerimiz ise bambaşka: Rusçuk’un zarif sokaklarına veda edip Ivanovo Kaya Kiliseleri’nin gizemine, Devetashka Mağarası’nın devasa dehlizlerine ve Krushuna Şelaleleri’nin serinliğine doğru yola çıkıyoruz. Günün son durağı ise bizi bekleyen tarihi Lofça.

Rusçuk’tan ayrılıp Lofça’ya doğru yola çıktığımızda ilk büyük keşif durağımız Ivanovo Kaya-Oyma Manastırları (Kiliseleri) olacak. Burası sıra dışı sanatsal ve tarihi değerinden ötürü 1979 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Rusçuk’a yaklaşık 20-22 kilometre uzaklıktaki Ivanovo Kaya Oyma Manastırları, Rusenski Lom Doğa Parkı’nın içinde yer alıyor. Bu yapılar, nehir vadisi boyunca yükselen sarp kayalıkların içi oyularak inşa edilmiş. Kiliselere ulaşmak için önünüzde iki seçenek var: Ya oldukça dik merdivenleri göze alıp kestirmeden çıkacaksınız ya da yolu biraz uzatıp doğanın içinden tatlı bir eğimle yükselen patikayı takip edeceksiniz.

Biz, çıkışta patika yolu tercih ederek uzun (yarım saati geçmeyen) ama keyifli bir yürüyüş yaptık; dönüşte ise kısa yol olan merdivenlerden aşağıya indik. Bu arada küçük bir not: Buraya gelecekseniz ayağınızda iyi bir yürüyüş ayakkabısı olması kesinlikle şart.

Keşişlerin sarp kayalıklar içindeki bu ıssız coğrafyayı seçmelerinin arkasında dini ve tarihsel nedenler yatıyordu. Hatırlarsanız, daha önce ziyaret ettiğimiz Rila Manastırı’nın ve tüm Bulgaristan’ın koruyucu azizi olan Rilalı Ivan (Aziz Ivan Rilski), Tanrı ile doğrudan bağ kurabilmek adına dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, kendini tamamen sessizliğe ve mutlak bir yalnızlığa adayarak yeraltı kaya hücrelerinde yaşamaya başlamıştı. Zamanla onun bu teslimiyetini takip eden inançlı insanlar yetişti ve bu felsefe, o dönem Ortodoks Hristiyanlığında çok yaygın olan ‘Hesihazm‘ (Hesychasm) adlı mistik akımın doğmasına zemin hazırladı.

Ivanovo Kaya-Oyma Manastırlarında ise bu köklü inziva geleneği, 12. ve 13. yüzyıllarda filizlenmeye başlamış. Takvimler 1220 yılını gösterdiğinde, buradaki ilk kaya manastırı yaşamını başlatan kişi, gelecekte Tarnovo Başpiskoposu olacak olan Keşiş Yoakim olmuş. Hesihazm akımına gönül veren keşişler, tıpkı Aziz Ivan gibi Tanrı’ya yakınlaşmak için bu sarp mağaralarda derin bir sessizliğe bürünmüşler.

Yerel halk ve keşiş cemaati, zamanla bu ıssız kaya sığınaklarını ve çevresindeki yaşamı, Bulgaristan’ın manevi sembolü olan ‘İvan’ ismiyle özdeşleştirmiş; burayı bir nevi ‘İvan’ın takipçilerinin kutsal yeri’ olarak görmüş. Nitekim bu manevi bağ, mağaraların eteklerinde ‘Ivanovo’ adında bir köyün doğmasına yol açmış. Kayaların içine oyulan bu muazzam manastır kompleksi de adını, kucağında büyüdüğü bu yerleşimden almış ve zamanla genişleyerek devasa bir inanç merkezine dönüşmüş.

Burası sadece fakir keşişlerin sığınağı olarak kalmamış; İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde bizzat Bulgar Çarları (Iwan Asen II, Iwan Alexander gibi) tarafından desteklenerek zengin bir kültür ve eğitim merkezi haline getirilmiş. Bu sayede dönemin en ünlü sanatçıları (Tarnovo Okulu ressamları) gelip bu mağaraların tavan ve duvarlarına muhteşem freskler işlemişler.

Kompleksin Orta Çağ’daki o en ihtişamlı döneminde, kayaların içine oyulmuş yaklaşık 40 müstakil kilise ve şapel bulunuyordu. Keşişlerin inzivaya çekildiği hücreler ve diğer ortak alanlarla birlikte toplam mekan sayısı 300 civarındaydı. Zamana ve doğaya direnen bu devasa yapıdan günümüze ne yazık ki sadece 20 kadar kilise, şapel ve hücre kalabilmiş. İşin daha da çarpıcı yanı, dönemin ‘Paleologos Rönesansı‘ sanatını yansıtan o ikonik Orta Çağ fresklerinin korunduğu yapı sayısı bugün sadece beş. İşte bu beş yapı arasından günümüzde ziyarete açılan ve içindeki duvar resimleriyle büyüleyen en önemli ana bölüm ise ‘Tsarkvata’ (Meryem Ana Kilisesi) olarak biliniyor.

İçerideki 14. yüzyıl freskleri o kadar canlı, renkli ve anatomik olarak o kadar gerçektir ki, Bizans Paleologos Rönesansı sanatının Balkanlar’daki en kusursuz örnekleri kabul edilir. Paleologos Rönesansı derken; Bizans İmparatorluğu’nun çöküş döneminde (13. yüzyılın sonundan 1453’te İstanbul’un fethine kadar) yaşanan, şaşırtıcı derecede güçlü ve parlak bir kültür, bilim ve sanat patlamasını kastediyoruz. Bu dönemde resimlere ilk kez derinlik algısı katılmış, figürlere insani duygular ve hareket kazandırılmıştır. Gerçekten de buradaki tavan ve duvarlarda yer alan İsa’nın son akşam yemeği ya da Yahuda’nın ihaneti gibi sahneler, hala büyüleyici bir netlikle görülebiliyor.

Bu kilisenin balkonu ve kayaların oyuklarından vadinin yeşilliğine baktığınızda müthiş bir manzara göreceksiniz. Yukarı çıktığınızda göreceğiniz o tarihi atmosfer ve sanat eseri tavanlar küçücük yorgunluğunuza fazlasıyla değecektir.

Bugün rotamızı Bulgaristan coğrafyasının saklı doğa harikalarına çeviriyoruz. Ana hedefimizde önce gürül gürül akan Krushuna Şelaleleri, ardından da o devasa ve büyüleyici Devetashka Mağarası var. Fakat yeşilin kalbine dalmadan önce, bizi heykeli ile selamlayan Usta Kolyu Ficheto’nun dehasına saygı duruşunda bulunmak için Bayla Köprüsü‘nde keyifli bir fotoğraf molası veriyoruz

Rusçuk yakınlarındaki Bayla (Byala) kasabasında, Yantra Nehrinin üzerinde uzanan bu tarihi köprü, arkasındaki iddialı ‘meydan okuma’ öyküsüyle biliniyor. Hikaye 1865 yılına uzanıyor: Dönemin Tuna Valisi Midhat Paşa, Rusçuk ile Sofya’yı birbirine bağlayacak stratejik bir köprü yaptırmak ister. Dönemin yabancı mühendisleri bu iş için muazzam bütçeler ve uzun süreler talep edince, Midhat Paşa o sırada yeteneği kulaktan kulağa yayılan Bulgar usta Kolyu Ficheto’yu huzuruna çağırır. Ficheto, elinde balmumundan bir köprü maketiyle gelir; işi yabancıların yarı fiyatına ve sadece iki yılda bitireceğini söyler. Hatta iddiasını şu meşhur sözlerle taçlandırır: Midhat Paşa! Eğer bu köprüyü taahhüt ettiğim paraya ve süreye bitiremezsem ya da bittikten sonra yıkılırsa, boynumu vurabilirsiniz. Ben bu iddiaya kellemle giriyorum.’

BAYLA KÖPRÜSÜ YANINDAKİ USTA KOLYU FİCHETO HEYKELİ

Midhat Paşa bu cesarete güvenir ve işi ona verir. Usta sözünü tutar; köprü 1865-1867 yılları arasında, tam zamanında ve bütçesinde tamamlanır. Paşa da bu deha karşısında ustaya rütbe verip nişan takar. İlk yapıldığında 276 metre uzunluğunda, 9 metre genişliğinde olan bu 14 kemerli yapının sütunları sadece yük taşımıyor; üzerlerinde aslanlar, kuğular ve su perileri gibi harika kabartmalar yer alıyor.

Köprü, yapılışından yaklaşık 30 yıl sonra, 1897’deki büyük Balkan selinde orta kısmından ciddi bir darbe alıp kısmen yıkılsa da, Kolyu Ficheto’nun nehrin iki ucundaki o sağlam taş işçiliği bugün hala zamana meydan okumaya devam ediyor.

Üstelik bu köprü sadece doğaya ve sellere değil, tarihin en kanlı savaşlarına da tanıklık etmiş. 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında, Rus ordusunun ünlü generali Gurko, binlerce askeri, ağır topları ve mühimmat arabalarıyla Balkan Dağları’na doğru ilerlerken tam olarak bu köprü üzerinden geçmiş. Kolyu Ficheto’nun dehası, köprüyü o kadar sağlam inşa etmiş ki, ordu yükünü hafifletmeden bu taşların üzerinden akıp gitmiş.

Bu köprüdeki kısa molamız sonrasında yaklaşık bir saat yol yaparak Krushuna Şelaleleri‘ne ulaştık. Bulgaristan’da havalar bu mevsimde çok değişken; köprüde günlük güneşlik olan hava, şelalede yürüyüş yapacağımız esnada birden sağanak yağmura döndü. Biz de her deneyimli gezi grubunun yapacağı gibi ‘bari yemek işini aradan çıkaralım’ dedik. Park alanına gişeleri geçtikten sonra kendimizi modern bir restorana attık ve yağmur dinene kadar keyifle yemeğimizi yedik.

Krushuna Şelaleleri, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en masalsı doğa harikalarından biri kabul ediliyor. Şelalelere ulaşmak için önce insanı tazeleyen koyu bir yeşilliğin içinden geçmeniz gerekiyor. Bölgedeki yürüyüş parkurları zorluk seviyelerine göre ayrılmış; her rota farklı renk ve numaralarla işaretlenmiş. Biz, doğanın tadını yorulmadan çıkarmak adına kolay grupta yer alan 2 numaralı kırmızı rotayı seçtik ve su sesine doğru adımlamaya başladık.

Krushuna” kelimesi, bölgede hala popüler olarak yaşayan ve bir doğan/şahin türü olan “Korshun” kuşundan geliyor. Bölge, Maarata Doğa Parkı sınırları içinde. “Maarata” mağara anlamına geliyor. Zaten burası Devetashka Mağarasına da yakın. Şelaleleri rahatça gezebilmek için nehir boyunca uzanan, ahşap köprüler ve merdivenlerle süslü harika bir eko-patika (eco-trail) yapılmış.

Şelalelerin etrafındaki dik kayalıklar, 13. ve 14. yüzyıllarda (İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemi) inzivaya çekilen keşişlere ev sahipliği de yapmış.

En iyisi sizlere cennetten bir köşe olan bu yeri bol bol fotoğraflarla anlatayım. Bazen güzelliği tarif etmeye kelimeler yetersiz kalıyor.

Bir sonraki gezi yerimiz ise Devetashka Mağarası oldu. Bulgaristan doğası gereği çok güzel mağaralara sahip. Bugün gezeceğimiz mağara gibi, yarın da çok güzel bir mağara gezimiz olacak. Bulgaristan’ın gizemli ve büyüleyici doğasının en görkemli simgelerinden biri olan Devetashka Mağarası, sadece ülkenin değil, Avrupa’nın da hem jeolojik hem de tarihi açıdan en önemli yeraltı oluşumlarından birisi olarak kabul ediliyor. Doğanın milyonlarca yılda ilmek ilmek işlediği bu mağaraya adım attığınız an, sıradan bir mağaraya değil, devasa bir doğa katedraline girdiğinizi hemen anlıyorsunuz.

Devetashka’yı dünyadaki pek çok mağaradan ayıran en belirgin özellik, sahip olduğu muazzam ölçekler. Kaynaklarda mağaranın giriş kapısı tam 35 metre genişliğinde ve 30 metre yüksekliğinde diye yazıyor. İçeriye doğru sadece 40 metre kadar ilerlediğinizde kendinizi devasa bir ana holde buluyorsunuz. Bu salonun tavan yüksekliği yer yer 60 ila 100 metreye kadar ulaşıyormuş; yani, içine 9-10 katlı bir binayı rahatlıkla sığdırabiliyorsunuz.

Zamanla yaşanan tavan çökmeleri sonucu mağaranın tavanında yedi devasa açıklık oluşmuş. Yerel halkın adeta birer ‘göz’ ya da gökyüzüne açılan ‘pencereler’ olarak adlandırdığı bu deliklerden içeriye, muazzam bir gün ışığı süzülüyormuş. Gezi günümüzde güneş bulutlar ardında kalınca biz göremedik. Mağaranın derinliklerine doğru ilerlediğinizde ise yol ikiye ayrılıyor: Sol tarafta küçük göller ve şelaleler oluşturarak çağlayan bir yeraltı nehri akarken; sağ taraf sarkıt ve dikitlerle süslü, daha kuru ve gizemli galerilere açılıyor.

Ne var ki, mağaranın bu gizemli derinlikleri bizim için şimdilik birer fısıltı olarak kaldı. Haziran ve Temmuz ayları, mağaranın asıl ev sahipleri olan yarasaların ve diğer memelilerin üreme mevsimi. Doğanın bu hassas döngüsüne saygı duyulduğu için, yılın bu döneminde iç kısımlar ve galeriler ziyaretçilere tamamen kapatılıyor. Biz her ne kadar o karanlık dehlizlere doğru adımlayamamış olsak da, mağaranın sadece girişinde şahit olduğumuz o ışık oyunları ve devasa hacim, ruhumuzu doyurmaya fazlasıyla yetti.

Devetashka sadece bir doğa harikası değil, insanlık tarihinin en eski tanıklarından birisi. Yapılan arkeolojik kazılar, bu mağarada kesintilerle de olsa neredeyse her tarihi dönemde yaşam olduğunu göstermiş. En eski izler 70.000 yıl öncesine kadar gidiyor.

Mağara, Cilalı Taş Devri kültürlerine ait Bulgaristan’daki en zengin buluntu noktalarından birisi olmuş. Kazılarda çakmaktaşı aletler, taş ocaklar, Tunç Çağı’na ait savaş baltaları ve Demir Çağı silahları bulunmuş. “Sunak” adı verilen dairesel bir galeride bulunan kalıntılar, mağaranın geçmişte kutsal ritüeller için de kullanıldığını gösteriyor.

Bu mağara 1950’li yıllarda Soğuk Savaş döneminde Bulgar ordusu tarafından gizli bir askeri üs ve mühimmat deposu olarak kullanılmış. Daha sonra ise dev petrol tanklarının yerleştirildiği bir petrol depolama tesisine dönüştürülmüş. Bugün mağara zemininde hala görebileceğiniz beton kaideler, eski duvar kalıntıları, nehir üzerindeki köprüler ve mağara girişine kadar uzanan eski demiryolu raylarının izleri, bu endüstriyel ve askeri dönemin sessiz tanıkları.

Devetashka, modern dünyadaki en büyük şöhretini ise 2011 yılında Sylvester Stallone, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi Hollywood efsanelerini ağırladığı ‘Cehennem Melekleri 2′ filmiyle yakaladı. Hatta aksiyon severler, Sylvester Stallone’un mağaranın o devasa pencerelerinden içeri uçakla daldığı o meşhur sahneyi hemen hatırlayacaktır. Benim gibi hatırlamayanlarla sahneyi paylaşayım;

Ancak bu ihtişamlı çekimlerin perde arkası oldukça sancılı olmuş; film setindeki yüksek ses, yoğun ışık efektleri ve patlamalar mağaranın hassas eko-sistemine zarar verince, buranın bir film platosu olarak kullanılması tüm dünyada ciddi çevre eleştirilerini de beraberinde getirmişti.

Mağaraya kısa bir yürüyüş sonrası ulaşıyorsunuz. Sabahın erken saatleri, mağara tavanındaki “gözlerden” içeri süzülen ışık huzmelerini yakalamak için en ideal zaman diye yazıyor ama bizim bu zamanı yakalama olasılığımız hiç yoktu. Bir de hava çok bulutlu olunca gözlerden süzülen güneş ışıklarına denk gelemesek de muhteşem bir doğa eserini görme şansını yakaladık. Mutluyuz!

Bugün yönümüzü, Bulgaristan coğrafyasının adeta zamanı donduran o masalsı köşelerinden birine çeviriyoruz: Loveç. Haritalarda bugün bu modern ismiyle boy gösterse de, burası bizim hafızamızda yüzyılların mirasını taşıyan o köklü ‘Lofça’. Tanzimat Dönemi’nin en kritik taşra idare birimlerinden biri olan tarihi Lofça Sancağı’nın sokaklarında yürürken, her köşe başında Osmanlı’nın ve Bulgar Rönesansı’nın ortak ayak izlerine rastlamak mümkün.

Lofça içinden geçen Osam Nehri, tepesindeki Orta Çağ kalesi ve en önemlisi de tıpkı Bayla’da olduğu gibi yine Usta Kolyu Ficheto’nun imzasını taşıyan o meşhur köprüsüyle tam bir açık hava müzesi.

Loveç denince akla ilk gelen Osam Nehri üzerinde yükselen ve Avrupa’da sadece birkaç örneği (Floransa’daki Ponte Vecchio veya Venedik’teki Rialto gibi) bulunan Üstü Kapalı Köprü‘dür. Şehrin eski ahşap köprüsü sulara kapılınca, Loveç halkı 1874 yılında işi yine dönemin dahi mimarı Kolyu Ficheto’ya teslim eder. Usta, nehir sütunlarında taş, üst yapıda ise tamamen ahşap kullanarak 84 metre uzunluğunda, içinde dükkanların olduğu muazzam bir çarşı-köprü inşa eder.

Orijinal köprü 1925 yılında trajik bir yangınla tamamen kül olmuş. Ancak 1931’de aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş, 1980’lerde ise tamamen Ficheto’nun orijinal projesindeki ahşap görünümüne kavuşturulmuş. Bugün köprü içinde hediyelik eşyalar satan dükkanlar var. Burada yürümek zaman tünelinde yürümek gibi.

Köprüyü geçip nehrin karşı yakasına geçtiğimiz, bizi Varosha (Eski Şehir) mahallesi karşılıyor. Burası 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Ulusal Rönesans döneminin mimarisini koruyan tarihi bir sit alanı. Dik yokuşları, arnavut kaldırımlı dar sokakları ve yüksek taş duvarların arkasına gizlenmiş ahşap cumbalı beyaz evleriyle bizim Safranbolu ya da Odunpazarı sokaklarını andırıyor.

Vasil Levski Müzesi’nin hemen yanında, eski Varosha mahallesinin kalbinde ve kaleye çıkan yokuşun üzerinde yer alan tarihi yapı Aziz Meryem Ana Kilisesi. Yine bu kilise de, dışarıdan bakıldığında çevre evlerin çatılarından daha yüksek görünmesin ve dikkat çekmesin diye yerin içine gömülerek inşa edilmiş. Giriş kapısından içeri adım attığında, merdivenlerle aşağıya doğru inerek asıl ibadet alanına ulaşıyorsunuz.

Dışarıdaki mütevazı taş ve ahşap görünüme tezat, içeride bizi oldukça geniş ve yüksek tavanlı bir görünüm karşılıyor. 1834 tarihli kilise Lofça’nın o dönemdeki en büyük ve en görkemli kilisesi olarak şehre damgasını vurmuş. Kilisenin en değerli hazinesi, neredeyse tüm ana duvarı kaplayan o devasa ahşap ikon duvarı. Biz orada iken kilise içinde ufak bir tadilat vardı. Bulgaristan’ın ulusal kahramanı Vasil Levski, Lofça’da gizli devrim komitelerini kurarken bu kiliseyi aktif olarak bir sığınak ve buluşma noktası olarak kullanmış. Loveç, Levski’nin Osmanlı’ya karşı başlattığı gizli devrim hareketinin merkezi (başkenti) konumundaydı.

Varosha’nın dik sokaklarından yukarıya, şehrin en tepesine doğru tırmandığınızda önce devasa bir Vasil Levski heykeline ve sonra da Loveç Kalesi‘nin kalıntılarına ulaşıyorsunuz.

Kale, Roma döneminden beri stratejik bir askeri nokta olmuş. Bu kale İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kurulduğu yer olması açısından Bulgarlar için kutsal sayılıyor. 1187 yılında Bizans ile yapılan barış antlaşması burada imzalanmış.

Kalenin surlarına varıp arkanıza döndüğünüzde, Lofça ayaklarınızın altına seriliyor. Osam Nehri’nin şehri ikiye bölerek, kıvrıla kıvrıla akışını bu zirveden izlemek, geçmişle bugünün aynı kadraja sığdığı nefis bir görsel şölen

Akşam yemeği için tercihimiz; Varosha’nın kalbinde, o meşhur Üstü Kapalı Köprü’nün hemen çıkışında yer alan geleneksel Bulgar meyhanesi Mehana Draka oldu. Burası için mutlaka önceden yer ayırtmak gerekiyor. Mekanın tam nehir kıyısındaki masaları bizim gibi kalabalık gruplar için biraz küçük kaldığından, biz yemeğimizi o asırlık avlusunda yedik. Aklımız nehir kenarındaki o ışıl ışıl manzarada kalmış olsa da, avlunun o otantik taş ve ahşap dokusu eşliğinde geçen akşamımız yine de çok keyifliydi.

Lofça, hayatın kendi sakin ritminde aktığı o şirin ve dingin şehirlerden… Gün boyu sessiz olan sokaklar, akşam çöktüğünde yerini şehrin kalbi sayılan meydandaki o tatlı hareketliliğe bırakıyor. Şanslıyız ki bu meydanı tam karşıdan gören Hotel Varosha’da konaklıyoruz. Hem gündüz keşiflerimizin arasında hem de o keyifli akşam yemeğinin ardından, bu cıvıl cıvıl meydandaki kafeler, elimizde bir fincan kahve ve dondurmayla Lofça’nın huzurlu ritmini izlediğimiz en favori sığınağımız oldu.

Bulgaristan gezimizde artık yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz.

Gezekalın… Yazıları bu kısma kadar okuyan gezginlere selam olsun…

Dr Ümit Kuru

16.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Şumnu’dan Rusçuk’a

Bulgaristan gezimizin 8. gününe girdik. Gezi öncesi ‘Bulgaristan’da 11 gün gezi mi olurmuş?‘ diye soranlara inat, her günü dolu dolu geçiriyoruz. Şumnu’dan Tuna kıyısındaki Rusçuk’a (Ruse) kadar uzanan o geniş plato ve tepelik bölge ‘Deliorman‘ olarak adlandırılıyor. Osmanlı döneminde buraya Deliorman denmesinin nedeni, bölgenin bir uçtan bir uca uzanan, geçit vermez, sık, gür ve balta girmemiş meşe ormanlarıyla kaplı olmasıymış. Eskiden var olan o devasa ormanların büyük kısmı tarım arazisi açmak için yok edilmiş olsa da bölge hala parça parça meşe korularına ve yemyeşil bir dokuya sahip. Tabii Deliorman denince akla gelen ilk şeylerden biri de Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Kel Aliço gibi sırtı yere gelmez ‘Deliorman Pehlivanları’…

Gezimizin bu gününde Şumnu’dan yola çıkıp Rusçuk’a doğru ilerlerken Deliorman’ın kalbine doğru sokuluyoruz. Bugün rotamızda Abritus Antik Kenti, Razgrad ve efsanevi Sveshtari (Mumcular) Trak Mezarı var. Günü Rusçuk’ta bitirip, orada koanaklayacağız. Tarihin ve yeşilin iç içe geçtiği bir Deliorman günlüğü başlıyor!

Günün ilk gezisini Bulgar Devleti’nin Kurucuları Anıtı‘na yaptık. Anıt, 1981 yılında Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 1300. yıl dönümü anısına inşa edilmiş. Sosyalist Bulgaristan döneminin lideri Todor Jivkov’un vizyonuyla, ulusal gururu ve tarihi kökleri yüceltmek amacıyla dönemin en büyük bütçeli projelerinden biri olarak hayata geçirilmiş. Karşısına geçip ihtişamına kapıldığımız bu anıt, arkasında aslında büyük bir kitle baskısı barındırıyor. 1981 yılındaki açılış için tüm ülke seferber edilmiş; fabrikalardaki işçilerden memurlara kadar herkesten zorla maddi katkı toplanmış. İnsanlar sadece paralarıyla değil, hafta sonu tatillerinde burada bedava iş gücü olarak çalışarak da bu betona hayat vermek zorunda kalmışlar. Kısacası Şumnu’daki bu anıt, rejimin gücünü değil, sıradan insanların zoraki fedakarlıklarını simgeliyor.

Anıt için Şumnu’nun seçilme nedeni ise Bulgaristan’ın ilk tarihi başkentleri olan Pliska ve Preslav’a çok yakın bir merkez olması. Anıta isterseniz şehirden yürüyerek, 1300 merdiveni tırmanarak da ulaşabiliyorsunuz; fakat biz tabii ki araçla çıkmayı tercih ettik

Anıt, modern mimaride brütalizm akımının en radikal örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye adım attığınızda kendinizi fantastik bir filmin setinde gibi hissetmeniz işten bile değil. Dev beton blokların arasına oyulmuş kübist tarzdaki devasa heykeller; 7. ve 10. yüzyıllar arasındaki erken dönem Bulgar han, kral ve çarlarını betimliyor.

Devletin kurucusu Han Asparuh; atının önünde, kılıcını toprağa saplayıp ‘Bulgaristan burası olacak!’ derken betimlenmiş. Hemen ardından ise devleti askeri ve hukuki açıdan büyüten diğer önemli liderler geliyor: Han Tervel, Han Krum ve Han Omurtag.

Şumnu’dan ayrılıp Deliorman rotamıza doğru ilerlerken, hem yollar hem de zaman dilimleri arasında tatlı bir geçiş yapıyoruz. 1980’lerin o devasa brütalist anıtını arkamızda bırakıp, yönümüzü çok daha eski bir tarihe, Roma dönemine çeviriyoruz. Bugün bu bölgede göreceğimiz en önemli duraklardan biri, Roma İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en büyük askeri ve sivil merkezlerinden biri olan Abritus Antik Kenti.

Razgrad’ın hemen yanı başındaki Abritus Antik Kenti’ne adım attığınızda sakin bir yeşillik sizi karşılıyor ama aldanmayın; burası Roma tarihinin en kanlı ve en trajik sayfalarından birinin yazıldığı yer!

Dönemin kudretli Roma İmparatoru, yanına oğlunu da alarak kuzeyden sel gibi akan Got kabilelerini durdurmak üzere ordusuyla buraya, bu topraklara geliyor. Ancak işler hiç de planladıkları gibi gitmiyor ve Romalılar buradaki bataklıklarda feci bir bozguna uğruyor. Sonuç mu? Roma tarihinde bir ilk gerçekleşiyor ve koskoca bir imparator ile oğlu, ilk kez savaş meydanında can veriyor!

Karşılarındaki tehlikenin büyüklüğünü anlayan Romalılar, bu ağır darbeyi atlattıktan hemen sonra kolları sıvamış ve Abritus’u adeta bir kale şehre dönüştürmüş. Bugün etrafımızda kalıntılarını gördüğümüz o surlar, zamanında 3 metre kalınlığında, 12 metre yüksekliğindeymiş ve şehri 30’a yakın kule koruyormuş. Yani tam bir devasa askeri üs kurulmuş.

Daha sonra Razgard şehri içine girdik. Bu şehrin geçmişi Traklara kadar geriye gitse de, bugün üzerinde yürüdüğümüz şehrin kuruluşu 16. yüzyıllara dayanıyor. Osmanlı döneminde şehir bu isimle kurulmuş ve asırlarca Hezarfend, Hezar-grad (bin kaleli, bin şehirli anlamında) olarak anılmış. Günümüzde de Deliorman bölgesinde yaşayan Türkler ve Türkiye’deki göçmenler arasında şehrin adı çoğunlukla Hazargrat olarak geçiyor.

Osmanlı burayı fethettiğinde eski Abritus’un yakınlarında küçük köyler bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1527’lerde Sadrazam ve o dönem Rumeli Beylerbeyi olan Makbul (Pargalı) İbrahim Paşa, bu bölgeyi canlandırmak için devasa bir kalkınma ve imar hareketi başlatmış. Bölgeye Anadolu’dan getirilen Türk nüfus (özellikle Yörükler) iskan ettirilmiş. İbrahim Paşa, şehre kendi adını taşıyan muazzam bir cami, medrese, hamam ve kervansaray yaptırmış.

Çevre beldelerle birlikte Razgrad’ın nüfusu 110000’e ulaşıyor. Razgrad, Osmanlı döneminden kalma çok güçlü bir Türk-Müslüman mirasına da sahip. Şehrin merkezindeki Vazrajdane Meydanı‘nda yükselen Makbul İbrahim Paşa Camisi, Balkanlar’ın en büyük ve en etkileyici Osmanlı camilerinden birisidir. Şehirde ayrıca 18. yüzyıldan kalma tarihi bir Saat Kulesi de var. Biz bu cami ve saat kulesini görmek için Vazrajdane Meydanı’na yürüdük.

Saat Kulesi hakkında bilgi alırken birden meydandan gelen müzik seslerine kulak kesildik. Meydanda yerel kıyafetler içinde yöresel danslarını sergileyen yöresel grupları fark ettik ve o saatten sonra da tüm ilgimiz ve kayıtlarımız onlara yöneldi.

Razvitie 1869 Halk Merkezi bu meydanda bulunan geçmişi eskiye dayanan bir kurum. Adındaki “1869” ibaresinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı döneminin sonlarında, Bulgar Ulusal Uyanış hareketinin en hararetli olduğu dönemde kurulmuş. O dönemde Bulgaristan genelinde kurulan “Chitalishte” (Kültür/Halk Evi) akımının Razgrad’daki öncüsü.

Burası, ilk kurulduğu dönemlerde halka kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın ve gazete takibi sağlamanın ötesinde, milli bilinci uyandıran gizli toplantılara da ev sahipliği yapmış bir ‘aydınlanma yuvası’… Bugün ise yüzlerce çocuk ve gencin sanat eğitimi aldığı, yaşayan dev bir kültür fabrikasını andırıyor. Salonlarından taşan müzik sesleri, bölgenin zengin Kapantsi folkloruna ait geleneksel dans adımlarını kuşaktan kuşağa aktarıyor. İzlerken büyülendiğimiz bu gösteriler, Deliorman’ın (özellikle Razgrad, Şumnu ve Yedi Tepe çevresinin) en özgün ve gizemli etnografik topluluğu olan ‘Kapanlar‘ın (Kapantsi) asırlık mirasını gözler önüne seriyor.

Kapanların, bölgenin en eski ve otantik Bulgar nüfusu olduğu, kökenlerinin Han Asparuh dönemindeki ilk Ön-Bulgarlara (Proto-Bulgarlar) kadar uzandığı kabul ediliyor. Bu köklü geçmişin izlerini taşıyan topluluk; kendine has, geometrik işlemeli, çok renkli geleneksel kostümlere ve son derece ritmik, enerjik dans adımlarına sahip.

Makbul İbrahim Paşa Cami’nin adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur sadrazamı Pargalı ya da Makbul (sonradan Maktul) İbrahim Paşa’dan aldığını belirtmiştim. Paşa’nın 1536’daki idamından sonra inşaatı yarım kalan cami, ancak 1616 yılında Sadrazam Mahmut Paşa döneminde tamamlanarak ibadete açılabilmiş.

Yapı, Bulgaristan’daki komünizm döneminde uzun yıllar kapalı tutulup bakımsızlığa terk edilince ciddi şekilde zarar görmüş ve çökme tehlikesi atlatmış. Neyse ki sahip olduğu benzersiz mimari değer sayesinde bugün Bulgaristan devleti tarafından ‘ulusal öneme sahip kültür anıtı’ olarak tescillenmiş durumda ve geniş kapsamlı bir restorasyondan geçirilmiş. Biz gittiğimizde ne yazık ki kapalı olduğu için içini gezme şansı bulamadık.

Meydanın tam kalbinde, yaklaşık 25 metre yüksekliğiyle zamana meydan okuyan asırlık bir Osmanlı mirası yükseliyor: Razgrad Saat Kulesi. 18. yüzyıldan bugüne şehrin ritmini tutan bu kule, klasik saat kulelerinden çok farklı bir mimari estetiğe sahip. Üç katlı yapısının en üst kısmı, kıvrımlı hatlarıyla adeta geleneksel bir kadın eteğini (çan etek) andırıyor. Gövdesindeki taş işçiliği ve Deliorman semalarına doğru uzanan külahıyla kule, sadece zamanı göstermiyor; Hezargrad’ın geçmişini bugüne fısıldıyor.

Aslında hikaye 16. yüzyılın sonlarında, Batı Balkanlar’da ilk saat kulelerinin yükselmesiyle başlıyor. Bulgaristan topraklarında bu modanın ilk resmi kanıtı 1611’de Filibe’de (Plovdiv) karşımıza çıksa da, zamanla bu kuleler her şehrin simgesi haline gelmiş. Tabii o dönemlerde bu kuleler sadece ‘saat kaç?’ sorusuna cevap vermek için yapılmıyordu. Düşünün; şehri yukarıdan gözleyen bu yapılar aynı zamanda birer yangın gözetleme kulesi, tehlike anında halkı uyaran birer alarm merkezi ve hatta askeri savunma kalesiydi!

İşin en ilginç yanı ise 18. ve 19. yüzyıllarda bu kulelerin, dönemin esnafı ve zanaatkarları için bir nevi ‘hak koruyucu’ olmasıydı. Çalışma saatlerini sıkı sıkıya kontrol ederek esnaf arasındaki haksız rekabeti ve emek sömürüsünü önlemek için herkes bu kulelerin çanlarına kulak kesilirdi. Bugün hayranlıkla izlediğimiz bu kulenin yerinde, bir zamanlar yukarıya doğru uzanan Gotik tarzda bambaşka bir çan kulesi yükseliyormuş.

Bu güzel meydandan son fotoğraf karelerimizi alıp benim için gezinin en önemli yerine doğru yollara düştük: Sveshtari Trak Mezarına.

Deliorman coğrafyasının bağrında, zamanı milattan önce 3. yüzyıla sabitleyen öyle bir UNESCO Dünya Kültür Mirası var ki, kapısından içeri adım attığınız an büyülenmemek elde değil. Bu mezarın adı Sveshtari Trak Mezarı. Bu mezarın fotoğrafını geçen sene görmüş ve hayran olmuştum. İkinci bir Bulgaristan gezisi fikrim de bu mezarın varlığını öğrendikten sonra ortaya çıktı. Getae krallığı dönemine ait bu anıtsal mezar, Trakların öteki dünya inancını ve sanatsal dehasını günümüze taşıyan en önemli arkeolojik keşiflerden biri. Getae kabilesinin güçlü bir hükümdarı için inşa edildiği düşünülen bu yapı, Trak kültürü ile Helenistik sanatın sentezini sunan dünyadaki tek örnek.

Şimdi, kapısından adım atacağımız o mistik dünyanın kapılarını aralamak için önce bu toprakların kadim sahiplerini, yani Getae (Get) Trak kabilesini tanımamız gerekiyor. Antik tarihçi Herodot, Traklar için Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık millet diye yazar. Ancak hemen ardından trajik bir not düşer: Tek bir çatı altında toplanamayan, sürekli birbirleriyle mücadele eden onlarca kabile… Nitekim arkeolojik veriler de Trak medeniyetinin 80’i aşkın farklı kabileden oluştuğunu doğruluyor. Bu boylar içinde sadece Odrys kabilesi, Pers istilasının ardından MÖ 5. yüzyılda bir ilki başararak diğer Trakları tek bir bayrak altında toplamış ve Odrys Krallığı’nı kurmuştu. Bizim bugün ayak bastığımız Deliorman ve tüm Aşağı Tuna bölgesinin gerçek yerlileri ve efendileri ise Getae kabilesiydi. Onlar, Trak kavimler birliğinin en savaşçı, en dindar ve en gizemli kolu olarak bilinirdi. İşte birazdan hayranlıkla izleyeceğimiz bu muazzam Trak mezarı, tam da bu gizemli kavmin ölümsüz krallarından birine ait..

Aslında bu şaheser yalnız da değil; ‘Sboryanovo Tarih ve Arkeoloji Rezervi‘ adıyla korunan bu geniş nekropol alanında, dönemin Getae aristokratlarına ve asillerine ait irili ufaklı 26’dan fazla Trak tümülüsü (mezar tepesi) daha yer alıyor. Bunlardan Sveshtari Trak Mezarı hariç, 2 tanesini daha gezebiliyorsunuz. Ancak gerek Helenistik dönemle harmanlanmış kübist kariatidleri gerekse kusursuz kireç taşı işçiliğiyle Sveshtari, 1985’ten beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini sonuna kadar hak eden, bölgenin en parıldayan mücevheri.

Sveshtari, abartısız söylüyorum, Bulgaristan’da gezmesi en zor, en katı kurallara sahip anıt. İçeriye adım atmak adeta antik bir banka kasasına sızmak gibi… Öyle elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz; her şey milimetrik bir randevu sistemine bağlı. İçerideki grup çıkmadan bir sonraki asla içeri alınmıyor. Dolayısıyla kapıda beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. Gezi programınızda burası varsa; ‘kalabalık var, sıra var’ gibi gerekçelerle, maalesef alanı gezemeden ayrılma olasılığınız olduğunu da mutlaka aklınızda bulundurun.

İçerideki nem ve sıcaklığı binlerce yıl öncesine sabitleyen o steril, soğuk odaya geçtiğinizde ayaklarınıza galoşlar geçiriliyor. Derken, ana mezar odasının o son devasa kapısı ağır ağır aralanıyor ve ışıklar yanıyor… İşte o an, zamanın durduğu, nefesinizin kesildiği an. 2300 yıldır karanlıkta bekleyen o muazzam kariatidler, loş ışıkta bir anda karşınızda belirdiğinde, kendinizi bir gezi rotasında değil, antik bir sırrın tam ortasına fırlatılmış gibi hissediyorsunuz. Fotoğraf çekmeniz filan mümkün değil. Yukarıdaki fotoğrafların tamamı internetten.

Galoşlarımızın hışırtısıyla adım attığımız ana mezar odası; üç ayrı odadan oluşan ve harç kullanılmadan, sadece dev kireç taşı blokların milimetrik olarak birbirine oturtulmasıyla inşa edilmiş bir mühendislik harikası. Ancak gözlerinizi tavana doğru kaldırdığınızda, buranın neden bir dünya mirası olduğunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Duvarları süsleyen ve tavan kirişini adeta elleriyle göğe doğru kaldıran, yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış on adet heybetli kadın heykeli (kariatid) sizi karşılıyor. Ters çevrilmiş akantus yapraklarını andıran kıvrımlı elbiseleri, loş ışıkta adeta kıpırdıyormuş gibi duran yüz hatları ve kollarındaki işçilik, Trak sanatının ne kadar yüksek bir estetiğe ulaştığının en net kanıtı.

Tam tepedeki yarım daire alınlıkta ise mezarın asıl gizemi saklı: Yarım bırakılmış kömür kalemi çizgileriyle yapılmış bir freskte, at üstündeki Getae kralının, elinde defne tacı tutan tanrıça tarafından ölümsüzlüğe kabul ediliş sahnesi betimlenmiş. Odanın zemininde yer alan iki taş yatak ise vaktiyle kral ve kraliçenin ebedi uykularına yatırıldığı yer. Sveshtari’nin içi, Helenistik dünyanın zarafetiyle Trakların mistik öteki dünya inancının taşa kazınmış en görkemli buluşma noktası.

Ben dahil gruptaki hepimiz bu mezardan büyülenmiş olarak çıktık. Aslında genel tur programımızda yoktu ama hazır buraya kadar gelmişken, ziyarete açık olan diğer iki mezarı da ekstra bilet alarak kendi imkanlarımızla gezdik.

Tabii ki Sveshtari Trak Mezarı’nın ihtişamı yanında bu diğer iki mezar son derece sade ve sönük kalıyor. Yine de dönem hakkında genel bir fikir vermesi ve Sveshtari’nin ne kadar ayrıcalıklı, eşsiz bir yere sahip olduğunu anlamak bakımından onları da listeye eklememiz çok iyi oldu.

Svestari Trak Mezarı gezimiz sonrasında Rusçuk’a (Ruse) doğru yolumuza devam ettik.Tuna Nehri’nin kıyısına incelikle işlenmiş, Bulgaristan’ın en zarif ve en Avrupai şehri olan Rusçuk (Ruse), hem Osmanlı tarihimizdeki derin izleri hem de göz alıcı mimarisiyle turumuzun en özel duraklarından birisi oldu. Şehir, ülkenin en büyük nehir limanına sahip olmasının yanı sıra, özellikle 19. yüzyılın sonlarında geçirdiği büyük mimari dönüşüm nedeniyle “Küçük Viyana” olarak anılıyor.

Bu şehre vardığınız zaman Bulgaristan’ın diğer şehirlerinde sıkça rastlanan o gri, soğuk sosyalist blok mimarisinden çok farklı bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz. Rusçuk, asırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en kritik kalelerinden ve eyalet merkezlerinden biri olmuş. Özellikle Tuna Vilayeti kurulduğunda, bu eyaletin başkenti Rusçuk seçilmiş.

Bu şehri anlatırken önemli bir Osmanlı isimden bahsetmemiz gerekiyor; Midhat Paşa. 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğu, duraklayan idari yapıyı canlandırmak için yepyeni bir eyalet sistemini denemeye karar verdi. Fransa’daki taşra idaresi örnek alınarak Tuna Vilayeti kuruldu ve başına da dönemin en ilerici, en vizyoner devlet adamı olan Midhat Paşa getirildi. Bugünkü Bulgaristan’ın neredeyse tamamını, Sırbistan ve Romanya’nın bir kısmını içine alan bu devasa eyaletin başkenti ise Rusçuk seçildi. Midhat Paşa, Rusçuk’a geldiğinde karşısında bataklıklar içinde, bakımsız bir Balkan kasabası buldu. Sadece 3-4 yıl gibi kısa bir sürede bu kasabayı modern bir Avrupa şehrine dönüştürdü.

Midhat Paşa, Tuna Vilayeti için gerçekten de devrim niteliğinde işler gerçekleştirmiş. Kalkınmanın can damarı olan ticaretin canlanması için ulaşımın şart olduğunu bildiğinden, Osmanlı toprağındaki ilk hat olan Rusçuk-Varna Demiryolu onun döneminde (1866) tamamlanarak hizmete açılmış. Bölgedeki çiftçileri tefecilerin elinden kurtarmak için imparatorluk tarihinde bir dönüm noktası olan ‘Memleket Sandıkları’nı kurmuş; çiftçilerin mahsullerinden biriken bu sermaye, bugünkü Ziraat Bankası’nın temellerini oluşturmuş. Şehirde hem Türkçe hem Bulgarca yayın yapan, imparatorluğun ilk vilayet gazetesi Tuna’yı çıkarırken, Rusçuk’a modern bir matbaa kurdurarak bölgenin entelektüel seviyesini hızla yukarı taşımış. Sokaktaki kimsesiz ve yetim kalan hem Müslüman hem Hristiyan çocukları korumak için açtığı ‘Islahhaneler’ (meslek okulları) ise çocukları hayata kazandıran muazzam bir sosyal proje olmuş. Kısacası Rusçuk, bugünkü kimliğini büyük oranda Midhat Paşa’nın bu vizyonuna borçlu. Üstelik şehir sadece idari değil, edebi bir rüzgâra da ev sahipliği yapmış; edebiyatımızın dev ismi Namık Kemal bir dönem burada yaşamış ve Tuna boyunda edindiği tarihsel gözlemler, ona Türk tiyatrosunun mihenk taşı olan Vatan Yahut Silistre oyununu yazarken büyük bir ilham kaynağı olmuş.

Rusçuk’a gelir gelmez ilk olarak Rusçuk Bölgesel Tarih Müzesi’ni gezmeye gittik. 1882 yılında inşa edilen bina, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan ayrılışından sonra yapılan ilk modern hükümet konağı olma özelliğini taşıyor. Müze, bu zarif şehre yakışacak nitelikte, son derece zengin bir koleksiyona sahip.

Aslında burayı sadece bölgedeki Trak, Roma ve Osmanlı bağlarını tek bir çatı altında görmek için değil, bizim gibi özel bir merakın peşinden gitmek için de gezmelisiniz. Bizim buraya geliş amacımız; müzenin dünyaca ünlü en prestijli parçası olan, MÖ 4. yüzyılın başlarına (Trak Getae krallığı dönemine) tarihlenen ünlü Borovo Hazinesi’ydi.

Beş parçadan oluşan bu gümüş ritüel setinin üzerinde mitolojik sahneler, sfenksler ve boğa/griffin kafası şeklinde işlenmiş inanılmaz kadehler yer alıyordu.

Ancak ne yazık ki seyahat tanrıları her zaman yanımızda olmuyor, biz müzeyi gezerken bu muazzam hazinenin tamamı restorasyona alınmıştı ve yerinde yeller esiyordu. Sergideki yeri yukarıdaki fotoğrafta olduğu gibi boştu.

Müze gezisi sonrası, geç bir öğle ile erken bir akşam yemeğini birleştirdiğimiz o meşhur gezgin öğünlerinden birini, yukarıda fotoğrafını paylaştığım Rusçuk’taki Taverna Chiflika’da yedik. Güzel yemeklerin ve neşeli sohbetlerin ardından, akşamki şehir gezimiz öncesinde biraz dinlenmek üzere otelimizin yolunu tuttuk

Rusçuk’ta konaklayacağımız Hotel Anna Palace, merkeze yakınlığıyla oldukça konforlu bir tesis. Odalarımızı alıp valizlerimizi odalara bırakır bırakmaz, hiç vakit kaybetmeden kendimizi sokaklara attık. Günün programını Tuna Nehri kıyısındaki trafiğe kapalı kordonda, büyüleyici bir gün batımı eşliğinde noktalamak niyetindeyiz. Ancak güneşin alçalmasına henüz vakit olduğundan, grupça yürüyerek önce şehrin kalbi sayılan Özgürlük Meydanı’na (Ploshtad Svoboda) geçtik; ne de olsa yeni bir şehre adım atar atmaz ilk olarak onun ritmine aşina olmak, sokaklarını solumak önemli.

Zarafetinin tohumlarını 1860’larda burayı yöneten Midhat Paşa’nın attığı geniş meydanın etrafını saran yapılar, bir Balkan şehrinden ziyade bir Orta Avrupa başkentinin asaletini taşıyor. Cepheleri ince taş işçilikleri, mitolojik kabartmalar ve heybetli heykellerle süslenmiş Neo-Barok, Neo-Klasik ve Secession (yenilikçi mimari akım) tarzı binalar adeta birbirleriyle zarafet yarışına girmiş gibi.

DOHODNO ZDANİE (KÜLTÜR SARAYI)
RUSÇUK ADLİYE BİNASI

Bu mimari senfoninin başrolünde ise hiç şüphesiz 1902 yapımı meşhur Dohodno Zdanie (Kültür Sarayı) binası yer alıyor; çatısındaki kanatlı heykelleri ve büyüleyici tiyatro cephesiyle meydanın siluetini tek başına sırtlıyor. Hemen yanı başındaki bankalar, şık kafeler ve eski otel binaları da bu estetiğe ayak uydurunca, meydanda yürümek açık hava mimarlık müzesinde gezinmek gibi bir hisse dönüşüyor. Yüzyıl başı Avrupa burjuvazisinin estetik anlayışını Tuna kıyısına taşıyan bu görkemli konaklar ve kamu binaları, önlerinden geçen modern hayatı tüm asaletleriyle selamlamaya devam ediyor.

Rusçuk meydanının tam merkezinde yer alan ve şehrin simgesi olan o heybetli anıtın adı Tuna Özgürlük Anıtı. Anıt, 20. yüzyılın hemen başında (1906-1909 yılları arasında) İtalyan heykeltıraş Arnoldo Zocchi tarafından tasarlanmış. Kendisi dönemin en prestijli sanatçılarından birisi. Bu durum, Rusçuk burjuvazisinin o dönem sanata ne kadar büyük bütçeler ayırdığının ve yüzünü tamamen Batı’ya döndüğünün en net göstergesi.

Anıtın zirvesinde, sol elinde kılıcıyla yönünü kuzeye dönmüş görkemli bir ‘Özgürlük’ kadını yükseliyor. Aşağıda ise Bulgaristan’ın millî sembolü olan iki bronz aslan yer alıyor: Biri esaret zincirlerini kırıyor, diğeri özgürlüğü koruyor. Tabii bu aslanlardan birinin pençeleri altında ezilen bir Osmanlı fesi ve hilalli bayrak görmek, bir Türk gezgin olarak içinizde buruk bir sızı bırakıyor. Fakat tarih, yaşandığı dönemin diliyle konuşur. Bizlerin bu topraklarda sadece geçici birer misafir olduğunu, anıtların ise tarihi kendi ulusal pencerelerinden yazdığını biliyoruz. Bu bilinçle, içimizdeki o burukluğu derin bir seyahat olgunluğuna dönüştürüp yolumuza devam ediyoruz.

Günün yorgunluğu üzerimize çökerken, Kutsal Üçleme Kilisesi’ni gezme işini yarın sabaha bırakıp, günü Tuna Nehri kıyısında batırmak üzere yürüyüşe geçtik. Rusçuk’un o dantel gibi işlenmiş, şık sokaklarından nehre doğru süzülürken, birden taş duvarların ardına saklanmış çok hüzünlü ve romantik bir aşk hikayesi yolumuzu kesti: Kaliopa Evi.

Günümüzde resmi olarak ’19. Yüzyıl Rusçuk Şehir Yaşamı Müzesi’ adıyla hizmet veren bu zarif konak; sadece Secession tarzı narin mimarisiyle değil, Tuna kıyısında asırlardır kulaktan kulağa fısıldanan o efsanevi yasak aşkıyla da şehrin en büyüleyici duraklarından biri. Hikayenin merkezinde, güzelliğiyle bir dönemin tüm Rusçuk’unu büyüleyen Prusya Konsolosu’nun eşi Maria Kalish yer alıyor. Şehirdeki lakabıyla ona, Yunan mitolojisindeki ilham perisinden esinle ‘Kaliopa‘ (Güzel Yüzlü) derlermiş.

1860’larda Rusçuk’a vali olarak atanan ve şehri adeta küllerinden doğuran Midhat Paşa, katıldığı diplomatik bir baloda bu gizemli kadını görür görmez sırılsıklam aşık olmuş. Kaliopa da Paşa’nın o entelektüel, vizyoner ve karizmatik duruşuna kayıtsız kalamamış. Ancak ortada koskoca bir engel varmış; kadın evli, Midhat Paşa ise Osmanlı’nın en göz önündeki valisiymiş…

Efsaneye göre Midhat Paşa, bu büyük aşkı gözlerden uzak yaşayabilmek ve sevgilisine bir saygı duruşunda bulunmak için ona bu muazzam konağı yaptırmış. Hatta aşklarını gizlemek için şehirde düzenlenen bir atıcılık yarışmasında Kaliopa’nın birinci gelmesini sağladığı ve bu evi ona ‘yarışma ödülü’ olarak takdim ettiği, nehir kıyısındaki kahvelerde yüzyıldır anlatılan çok sevimli bir dedikodudur.

Ne yazık ki bizim yoğun gezi programımızda Kaliopa Evi’nin içini, o Avusturyalı ressamların elinden çıkma tavan fresklerini gezmek için ne bugün ne de yarın vaktimiz var. İçeriye adım atamasak da, Tuna’nın sularına doğru ilerlerken bu asırlık sırrı barındıran müze evini selamlamadan geçmek istemedik; biz gezip göremedik ama buralara yolu düşecek olan sizlerin aklının bir köşesinde mutlaka bulunsun. Şimdi, kızıl gökyüzünün Tuna ile buluştuğu o büyülü ana yetişme vakti…

Avrupa’nın can damarı olan Tuna Nehri, doğduğu Kara Ormanlar’dan Karadeniz’e döküldüğü noktaya kadar tam 10 ülkeyi geride bırakan, kıtanın en uzun ikinci nehridir. Yüzyıllar boyunca sadece devletlerin sınırlarını çizmekle kalmamış; kültürlerin, ticaretin ve imparatorlukların da kaderini belirlemiştir. Osmanlı döneminde türkülere ilham olan bu nehir sanki Rusçuk’ta bir başka akıyor.

İşte bu devasa nehrin kıyısına bir dantel gibi işlenen Rusçuk, varlığını ve tüm o görkemli tarihini sanırım tamamen Tuna’ya borçlu. Tuna olmasaydı, ne modern Bulgaristan’ın en büyük nehir limanı burada kurulabilir ne de Midhat Paşa’nın vizyonuyla Avrupa ticareti buraya akabilirdi. Şehir, nehir sayesinde Viyana ve Budapeşte gibi Orta Avrupa başkentleriyle doğrudan bir kültür köprüsü kurmuş; Avusturyalı mimarlar, şık mobilyalar, piyano sesleri ve en yeni sanat akımları Rusçuk sokaklarına hep Tuna’nın sularıyla taşınmıştır. Şehrin “Küçük Viyana” olarak anılmasının yegane sebebi, bu nehrin kıyıya üflediği Avrupa esintisidir.

Şimdi, asırlık aşk efsanelerini fısıldayan Kaliopa Evi’ni arkamızda bırakıp nehir kordonuna çıktığımızda, bizi bu görkemli birlikteliğin en güzel sahnesi karşılıyor. Hadi gelin, kızıl gökyüzünün Tuna’nın devasa gövdesine yansıdığı o büyülü dakikalarda, Rusçuk’ta günü birlikte bitirelim…

Bu dopdolu günün tatlı yorgunluğunu üzerimizden atmak için odalarımıza çekildik. Fakat zihnimiz, yarın atılacağımız yeni maceraların heyecanıyla çoktan uyanmıştı bile..

Seyahatle, dostlukla ve hep Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

15.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Veliko Tırnovo’dan Şumnu’ya

Günün ilk ışıkları etrafı henüz aydınlatmışken, bu güzel şehrin aklımda kalan noktalarını sabahın sakinliğinde fotoğraflamak için Hotel Gurko’nun çiçeklerle bezeli kapısından çıktım.

Hedefim, kahvaltı saatine kadar nehrin iki yakasını birleştiren ince uzun köprüyü geçmek; oteldeki odamın penceresinden tüm ihtişamıyla seyrettiğim o süvari anıtına ulaşıp onu fotoğraflamak.

Ayaklarımın altında asırlık taşlar, o meşhur ve daracık General Gurko Caddesi boyunca nehri soluma alarak yürümeye başladım. Hotel Gurko’ya adını veren General Gurko Caddesi 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi mimarisinin en zarif örneklerini içinde barındırıyor. Bu arada “bu General Gurko kimdi?” diye sorarsanız, “93 Harbi’nde Osmanlı’nın tam bir belalısı” diye kısaca özetleyebilirim. Askeri olarak tam bir stratejist ve agressif birisi. Plevne düştükten sonra Yeşilköy önlerine kadar Rus ordusunu getiren Rus komutan. Veliko Tırnovo’yu Osmanlı’dan aldığı ve ordusu ile bu caddeden geçtiği için caddeye ismi verilmiş.

KÖPRÜNÜN SAĞINDA GRAND HOTEL VELİKO TIRNOVO

Yol beni şehir merkezinin alt yollarına doğru götürüyor. Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüş sonrasında karşıma devasa ve ucube bir bina çıktı. Veliko Tırnovo’nun o asırlık, dantel gibi işlenmiş geleneksel ahşap-taş mimarisinin ortasına adeta bir beton kütle gibi saplanan, tüm o büyülü nehir manzarasını ve kadrajı baltalayan o kocaman yapı Grand Hotel Veliko Tırnovo. Sabah sabah, sosyalizm döneminin o soğuk, heybetli ama çevreye karşı hoyrat mimari anlayışının tipik bir anıtı olan bu otel “keşke burada olmasaydı” diye düşünmedim değil!

Biraz daha ilerledikten sonra, caddeden hafifçe yukarı doğru kıvrılarak nehrin üzerine doğru bir ok gibi fırlayan demir köprünün girişine ulaşıyorsunuz. İşte aradığım o asma köprü tam önümde! Adı: Stambolov Köprüsü (Stambolov Most).

19. yüzyılın sonlarında inşa edilen bu köprü, Balkanlar’daki ilk serbest asılı, dikey destek sütunu olmayan çelik döküm yapılardan birisiymiş. Viyana merkezli bir firma tarafından üretilen köprü parçaları buraya getirilerek monte edilmiş. Burada küçük bir dipnotu da verelim: Aynı firma, İstanbul’daki o meşhur Balat Demir Kilisesi’ni de döken firmaymış. Köprü, adını ünlü Bulgar devlet adamı Stefan Stambolov’dan alıyor.

Yantra Nehri’nin üzerindeki bu köprüyü geçip karşı kıyıya, Boruna Tepesi’ne ulaştığınızda yol sizi doğrudan Asenevtsi Parkı’nın yeşillikleri içindeki o muazzam abideye çıkaracak. Karşınızda tüm heybetiyle duran, göğe yükselen 33 metrelik devasa bir kılıç ve onun etrafını saran dört süvari heykeli göreceksiniz… Bu anıtın ismi: Asenevtsi Anıtı (Asen Hanedanı Anıtı).

Anıt 1985 yılında, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 800. yılı anısına yapılmış. Ortadaki devasa kılıç, Orta Çağ Bulgaristan’ının gücünü ve yükselişini simgelerken; etrafındaki atlı heykeller, imparatorluğu yöneten Asen hanedanının dört büyük çarı olan Asen, Peter, Kaloyan ve Ivan Asen II’yi temsil ediyor.

Anıtın bulunduğu bu yarımada, aynı zamanda şehrin en güzel seyir teraslarından birisi. Karşıda konakladığımız Hotel Gurko dahil tüm binalar çok güzel görünüyorlar.

Anıtın hemen birkaç adım ötesinde, bu tepenin tam kalbinde yer alan zarif bir binayı fark etmemeniz imkansız. Burası Veliko Tırnovo’nun sadece tarih değil, aynı zamanda çok güçlü bir görsel sanat şehri olduğunu kanıtlayan Boris Denev Devlet Sanat Galerisi. Boris Denev, Veliko Tırnovo doğumlu Bulgar bir ressam.

Şehrin amfitiyatro şeklindeki geleneksel evlerine ve kıvrıla kıvrıla akan Yantra Nehri’ne tam karşıdan bakan bu galeri 1930’lu yıllarda ilk olarak bir sanat okulu olarak inşa edilmiş. Mimari yapısı, etrafındaki yeşil park alanı ile nehrin karşı kıyısında devasa ve kirlilik yaratan Grand Hotel Veliko Tırnovo’ya inat, bu yapı şehrin siluetine asil bir zarafet katıyor.

Kahvaltı sonrasında günün programına başlamak üzere yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum ama dün akşam yemeğini de bu otelde yemiş ve çok memnun kalmıştık. Bu otelde kalmasanız bile akşam yemek için doğru bir tercih olacaktır.

Yukarıdaki harita bugünümüzün gezi rotasını gösteriyor. Önce Veliko Tırnovo yakınlarını gezeceğiz. Daha sonra ise UNESCO Kültür Mirası listesindeki Madara Süvarisi‘ni ziyaret edeceğiz. Son durağımız, konaklama da yapacağımız Şumnu olacak. Bugün gezimize ana rehberimiz olan Beyhan Necip yerine başka rehberler eşlik edecek. Manastır ve Arbanasi Köyü’nü Ivanka, Madara Süvarisi-Şumnu gezilerimizde ise Nurten Remzi adlı rehberler bize eşlik edecekler.

Veliko Tırnovo’dan sadece 7 kilometre yol alarak, sarp kayalıkların gövdesine adeta bir kırlangıç yuvası gibi tutunmuş, bölgenin en heybetli inanç merkezine ulaşıyorsunuz: Preobrajenski (İsa’nın Tecellisi) Manastırı. Burası sadece dini bir sığınak değil; Bulgar Uyanış Dönemi’nin en dahi mimarı Usta Kolyu (veya Kolyo) Ficheto ile en asi, en yetenekli ressamı Zahari Zograf’ın el ele vererek yarattığı bir açık hava sanat şaheseri.

Manastırın kökleri aslında 11. yüzyıla kadar uzansa da, asıl parlayışı İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde gerçekleşmiş. Ancak 14. yüzyılın sonunda Tırnovo, Osmanlı idaresine geçince bu ilk manastır yağmalanmış, yakılmış ve tamamen haritadan silinmiş. 1825 yılında eski yerinin 400 metre kadar kuzeyinde, bugünkü sarp kayalıkların eteğinde manastır yeniden ayağa kaldırılmış.

Ana kilisenin yapımına 1834 yılında başka bir usta başlasa da işi o dönemin genç ve en yetenekli mimarı Usta Kolyu (Kolyo) Ficheto devralır. Ficheto kiliseyi haç planlı, tek kubbeli ve harika bir revakla tamamlar. Daha sonra 1861’de manastırın o meşhur saatli çan kulesini ve çevredeki konaklama binalarını da inşa ederek komplekse o asil kimliğini kazandırır.

Kilise bittikten sonra, 1849-1851 yılları arasında Bulgar resim sanatının efsanevi ismi Zahari Zograf buraya gelir ve iç-dış tüm duvarları fresklerle donatır. Zograf’ın fırçası o kadar cesurdur ki, dini figürlerin yanı sıra kendi otoportresini ve Slav alfabesinin mucitleri Aziz Kiril ve Metodiy‘i de kiliseye resmeder.

Kilisenin dış güney duvarında, dünya sanat tarihinde felsefi derinliğiyle çok önemli bir yere sahip olan meşhur bir fresk yer alıyor: Hayat Çarkı.

Zahari Zograf bu eserinde insan hayatının geçiciliğini ve doğanın döngüsünü muazzam bir alegoriyle anlatır: Çarkın solunda genç ve umutlu bir adam yukarı doğru tırmanır; çarkın zirvesinde gücünün doruğunda, zengin ve kudretli bir hükümdar olarak oturur. Ancak çark dönmeye devam ettikçe, sağ tarafta yaşlanır, gücünü kaybeder ve en altta, çarkı döndüren ölüm meleğinin ve canavarın ağzına, yani yer altına doğru sürüklenir. Bu, dünyaya, hırslara ve zamana karşı çizilmiş en sarsıcı görsel şiirlerden biridir.

Ayrıca kilisenin girişindeki “Son Yargı” (The Last Judgment) freski de çok ilginç. Zograf, cehenneme giden günahkarları resmederken, o dönemin yozlaşmış zenginlerini ve tüccarlarını İstanbul modası sivil kıyafetlerle; büyücü ve şifacıları ise köy kıyafetleriyle çizerek dönemin toplumuna açık bir hiciv ve eleştiri sunmuştur.

Manastırın arkasındaki Belyakovsko Platosu’nun dik kayalıkları bir fotoğrafsever için muazzam bir fon oluşturuyor. Ancak doğa burayı zaman zaman da zorluyormuş; Aşağıda fotoğrafımda gördüğünüz ve 1991 yılında yukarıdaki kayalıklardan kopan devasa bir kaya kütlesi manastırın bazı keşiş odalarını yıkmış, şans eseri ana kiliseye zarar vermeden hemen dibinde durmuş. Fotoğrafta sağda gördüğünüz gibi o dev kaya hala bahçede duruyor.

Aracımızla 18 km kadar yol yapınca başka bir güzel köye ulaştık: Arbanisi Köyü. Arbanasi, Bulgaristan’ın en özel, tarihi dokusu en iyi korunmuş ve mimari açıdan adeta bir açık hava müzesini andıran ikonik bir Orta Çağ köyü. Veliko Tırnovo’ya bakan yüksek bir plato üzerinde yer alan bu yerleşim, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en önemli kültür miraslarından biri olarak kabul edilir.

Arbanasi, coğrafi yalıtılmışlığı ve sahip olduğu ticari imtiyazlar sayesinde hızla zenginleşen, ancak bu servet yüzünden eşkıya baskınlarının da hedefi haline gelen o özel köylerden biri. Köyün maruz kaldığı bu güvenlik tehdidi, zamanla kendine has korunaklı bir mimarinin doğmasını sağlamış. Öyle ki evlerin sokağa bakan cephelerinde neredeyse hiç pencere bulunmuyor; binalar kalın ve yüksek taş duvarlarla adeta birer kaleye dönüşüyor. Yaşam alanları ile pencereler tamamen güvenli iç avlulara bakarken, evleri dış dünyadan ayıran devasa meşe kapılar dövme demirlerle zırhlandırılmış.

Köyde 16. ve 17. yüzyıllardan kalma çok sayıda kilise bulunuyor. Dönemin Osmanlı mimari kuralları gereği, Hristiyan ibadethanelerinin dışarıdan dikkat çekmemesi, çok yüksek olmaması ve cami minarelerini gölgelememesi gerekiyordu. Bu yüzden Arbanasi kiliseleri dışarıdan bakıldığında sıradan, penceresiz taş depolara veya evlere benziyorlar.

Biz köyde bu kiliselerden Nativity Kilisesi’ni (Mesih’in Doğuşu Kilisesi) gezeceğiz. Dışarıdan bakıldığında ne bir kubbesi, ne bir çan kulesi var; sokağa bakan cephesi penceresiz, kaba taşlardan yapılmış, üç eğimli kiremit bir çatıya sahip, sıradan bir depoyu veya büyük bir taş evi andırıyor. Yani Osmanlı’nın istediği kriterlere uyuyor.

Bu kilisenin dışarıdan özellikleri yukarı anlattığım gibi olmakla beraber kapısından içeri girdiğinizde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Kilisenin tabanından tavanına kadar her santimetrekaresi benzersiz fresklerle kaplı. Bu kilisenin freskleri çok kıymetli ve fotoğraf çekimi yine yasak.

Kilise; erkekler bölümü olarak kullanılan ana ibadet alanı (Naos), kadınlar bölümü (Narthex), kuzey tarafında yer alan Aziz Yahya (St. John the Baptist) Şapeli ve bunları birbirine bağlayan “L” şeklindeki bir galeriden oluşuyor.

Arbanasi’de evlere uygulanan özgün savunma mimarisini yerinde görmek için rotamızı köyün en görkemli yapısı olan Konstantsalieva Evi’ne çevirdik.

17. yüzyıldan günümüze tüm ihtişamıyla ulaşan bu yapı, köyün en büyük ve mimari açıdan en karakteristik ‘kale-ev’ örneği. Günümüzde Etnografya Müzesi olarak hizmet veren ev, dönemin zengin Arbanasi tüccarlarının kendilerini haydut ve kırcalı akınlarından korumak için geliştirdikleri o zekice savunma dehasının adeta zirve noktası.

İki katlı evin alt kattaki o soğuk, sığınak havası, üst kata çıkıldığında yerini büyük bir konfora ve estetiğe bırakıyor. Üst kat, 17. ve 18. yüzyılın zengin burjuva sınıfının lüks yaşamını gözler önüne seriyor: Evin odalarında dönemin şartlarına göre son derece lüks sayılan ocaklar (şömineler) var. Odaların duvarları boyunca uzanan gömme ahşap dolaplar (yüklükler) ve minderli sedirler tipik Osmanlı-Balkan sivil mimarisinin yansımaları.

Dönemin Avrupa şatolarında bile henüz tuvalet ve banyo kültürü gelişmemişken, bu evde her ana odanın kendine ait küçük birer banyo nişi (gusulhane) ve evin içinde doğrudan sıcak su hatlarının çalıştığı, taş malzemeden yapılmış özel bir hamam odası mevcut.

Köyün içinde biraz yürüyerek kahve molası verebileceğimiz bir mekana geldik. İçinde tavus kuşları dahil hayvanların da bulunduğu şirin bir yerdi.

Sonraki hedefimiz için 150 km yol yapmamız gerekti. Ama bu yolculuğun sonu bizi UNESCO Kültür Miras Listesi içinde olan gizemli bir anıta götürecek: Madara Süvarisi. Ama daha önce burayı bize gezdirecek olan rehberimiz Nurten Remzi hanımla buluştuk ve onu da aracımıza aldık.

Bulgaristan’ın Şumnu şehri yakınlarında, adeta gökyüzüne uzanan sarp kayalıkların tam ortasında, yerden metrelerce yükseklikte mağrur bir süvari yüzyıllardır ziyaretçilerine bakıyor. Madara Süvarisi, yaklaşık 100 metre yükseklikteki dik bir uçurumun yüzeyine, yerden 23 metre yükseğe, çok ince bir işçilikle kazınmış devasa bir kaya kabartması (rölyef). Bu eser Avrupa’nın erken Orta Çağ döneminden kalan tek kaya kabartması olması bakımından da önemli.

Tarihsel olarak baktığımızda anıt, erken dönem Bulgar Hanlığı zamanına, yani 8. yüzyılın başlarına (muhtemelen Han Tervel veya Han Krum dönemine) tarihleniyor. Bulgaristan’ın henüz Hristiyanlığı kabul etmediği, kendi pagan inançlarını ve Orta Asya kökenli geleneklerini koruduğu o köklü askeri dönemlerin en görkemli ulusal sembolü olarak kabul ediliyor.

Kayadaki kompozisyon ilk bakışta bir av sahnesi gibi görünse de, aslında çok derin siyasi ve askeri mesajlar içeriyor. Atının üzerinde asil bir duruşla oturan süvari, elindeki mızrakla atının ayakları altında ezilen bir aslanı vuruyor. Buradaki aslan, o dönem Bulgarların en büyük rakibi olan Bizans İmparatorluğu’nu veya boyun eğdirilen diğer düşmanları; süvari ise Bulgar Hanı’nın sarsılmaz gücünü ve askeri zaferini simgeliyor.

Süvarinin hemen arkasından sadık bir köpek koşuyor, önünde ise bir kartal uçuyor. Köpek, Orta Asya Türk ve ön-Bulgar kültüründe sadakati ve koruyuculuğu simgelerken; kartal ise tanrısal gücü, hürriyeti ve hükümdarın göksel meşruiyetini temsil ediyor.

Gezi programını yaparken ben süvariyi görüp gideceğiz diye düşünmüştüm. Ama Madara’ya ulaştığımızda buranın, heykele sadece uzaktan bir bakıp geçilemeyecek yer olduğunu anladım. Burası çok katmanlı bir arkeoloji ve doğal park alanı. Yeşillikler ve doğal oluşumlar arasında yürüyorsunuz.

Müze alanının devamında yer alan Küçük Mağara ise Orta Çağ’da keşişler tarafından bir kaya kilisesi ve sığınak olarak kullanılmış. Duvarlardaki nişler ve küçük şapel kalıntıları, bölgenin paganizmden Hristiyanlığa geçiş sürecindeki o dinsel dönüşümün izlerini çok güzel özetliyor.

Kabartmanın hemen yakınında, dik kaya duvarının alt kısmında devasa bir doğal mağara yer alıyor. Burası eski dönemlerde Traklar ve erken dönem Bulgarlar tarafından bir pagan tapınağı (özellikle baş tanrı Tangra/Tengri için) olarak kullanılmış. Mağaranın içindeki loş hava, insanı bir anda yüzyıllar öncesinin ritüellerine götürüyor.

Madara Süvari alanındaki Ortam tüm grubu çok neşelendirdi. Grubun kızları ayrı bir havada, biz erkekler ayrı bir havada! Pozlar verildi, fotoğraflar alındı..

Madara Süvarisi gezimiz sonrasında hem gezeceğimiz ve hem de konaklamayı yapacağımız Şumnu’ya hareket ettik.

Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda yer alan, hem Türk-Osmanlı tarihi açısından taşıdığı derin izlerle hem de erken dönem Bulgar devletinin doğuşuna tanıklık etmiş Şumnu, stratejik konumuyla Balkanlar’ın en önemli kültür ve tarih merkezlerinden birisi. Civar beldeleri ile birlikte nüfusu 170.000’i buluyor.

Şumnu, 7. ve 10. yüzyıllar arasında hüküm süren Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun ilk başkentleri Pliska ve Preslav’ın hemen yanı başında, adeta bu kadim coğrafyanın koruyucusu olarak yükseliyor. 1388 yılında Çandarlı Ali Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir, yaklaşık 500 yıl boyunca imparatorluğun Balkanlar’daki en kritik askeri üslerinden biri olmuş. Özellikle Rus-Osmanlı savaşlarında (örneğin o amansız 93 Harbi’nde) sarp coğrafyası ve aşılmaz kaleleri sayesinde adeta bir etten duvar örmüş; bu sarsılmaz duruşu nedeniyle de Osmanlı kaynaklarında ‘Ordugâh Şehir’ veya ‘Gazi Şumnu’ unvanlarıyla anılmıştır.

Şumnu’ya varır varmaz önce Şerif Halil Paşa Camisi’ni (Tombul Cami) ziyaret ettik. 1744 yılında inşa edilen bu cami, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi. Cami gerçekten çok güzel. Şerif Halil Paşa ile ilgili bir rivayeti burada anlatmam lazım. Şerif Halil Paşa, gençliğinde babasıyla anlaşmazlıklar yaşayan, babasının beklentilerini karşılayamadığı için sık sık “Senden adam olmaz” azarını işiten bir çocukmuş. Bu söze içerleyerek Şumnu’dan ayrılır, İstanbul’a gider, medrese eğitimi alır ve devlet kademelerinde hızla yükselerek nihayetinde “Paşa” unvanını ve sadaret kethüdalığı gibi yüksek makamları elde eder. Gücü ve serveti kazandıktan sonra, doğduğu şehir olan Şumnu’ya muazzam bir kalıcı eser bırakmak ister ve o dönemin en görkemli yapılarından biri olan, bugün Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi konumundaki Tombul Camii’yi (Şerif Halil Paşa Camisi ve Külliyesi) yaptırır. Cami tamamlandığında, kendisini zamanında küçümseyen babasını gönderdiği muhafızlar ve faytonlarla, adeta bir gövde gösterisiyle Şumnu’ya getirttirir. Paşa, caminin avlusunda ya da ihtişamlı kubbesinin altında babasının karşısına geçip gururla sorur: “Bak baba, sen bana zamanında ‘adam olamazsın’ diyordun. Ama ben okudum, devletin paşası oldum ve arkamızda şu muazzam eseri bıraktım.” Güngörmüş yaşlı babanın oğluna verdiği o meşhur tarihi yanıt ise caminin duvarlarında yankılanır: “Oğlum, ben sana paşa olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın, ihtiyarlamış babanı ayağına yaka paça getirtmez, kendin onun ayağına gider elini öperdin. Bak, paşa olmuşsun ama hala adam olamamışsın…” Daha önce de dedim ya, işin bu kısmı tam bir rivayet…

Kendine has mimarisi, yüksek kubbesi ve kalem işi süslemeleri dolayısıyla halk arasında “Tombul Cami” olarak bilinen bu camiyi, bize eşlik eden imamla beraber gezdik. Kompleksin içinde yer alan medrese, kütüphane ve çeşme, Osmanlı barok mimarisinin bölgedeki en muazzam örneği deniyor. Ben de bu camiyi çok estetik bulduğumu söylemeliyim.

Şumnu, Balkanlar’daki Osmanlı mimari mirasının en yoğun ve görkemli hissedildiği şehirlerden birisi. Şehrin tarihi merkezinde yer alan Saat Kulesi ve hemen yakınındaki Kurşunlu Çeşme, yüzyıllardır Şumnu’nun simgeleri olarak yan yana zamana meydan okuyorlar.

Saat Kulesi, 1740 yılında Şumnu’nun ileri gelenlerinden Mehmet Said Ağa tarafından yaptırılmış. İnşa edildiği dönemden bu yana şehrin hem zamanını düzenlemiş, hem de uzun süre yangın gözetleme kulesi olarak hizmet vermiş.

17. yüzyılın ortalarında (veya bazı kaynaklara göre 18. yüzyıl başlarında) inşa edildiği tahmin edilen Kurşunlu Çeşme, adını yapımında kullanılan ve kubbe/çatı kısmını kaplayan kurşun plakalardan almış. Dönemin zengin hayırseverleri veya devlet adamları tarafından şehre hediye edilmiş önemli bir vakıf eseri.

Şimdilerde bakımsız bir görünüme bürünmüş olsa da zamanında Şumnu sokaklarını süsleyen harika bir çeşme olduğu her halinden belli oluyor.

Bu gezilerimiz sonrası geç öğle, erken akşam yemeği tarzında bir yemek için Şumnu’da araç trafiğine kapalı Slavyanski Bulvarı üzerinde Bistro Lezzet adlı bir restorana gittik. Şumnu Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir şehir. Şehirde resmi rakamlarla 15000 civarı Türk var deniyor ama Bulgaristan’da etnik grupların sayılarına pek güvenilemiyor. Yemek sonrasında kalacağımız otel olan Hotel Royal’e geçtik ve odalara yerleştik.

Günün yorgunluğunu geride bırakmak için akşam saatlerinde kendimizi Şumnu sokaklarında kısa bir yürüyüşe bıraktık. Yolun bizi çıkardığı Şehir Parkı, sadece bir dinlenme alanı değil; asırlık doğu çınarlarından dev sekoyalara uzanan zenginliğiyle adeta yaşayan bir açık hava ağaç müzesiydi. Ruhumuzu dinlendiren bu yeşil sığınağın ardından anladık ki Şumnu, her köşesine sinen dinginliğiyle tam anlamıyla zamana meydan okuyan, o özlediğimiz ‘yavaş şehir‘ ruhunun Balkanlar’daki en zarif temsilcisi..

Gezekalın, takipte kalın..

Dr Ümit Kuru

13.06.2026

Güne notum olsun: Bugün; ömrümün en güzel rotası, tanıdığım en iyi gezgin ve dünyadaki en favori manzaram olan sevgili eşim Naime’ciğimin doğum günü.… Onunla adımladığım her sokak, onun gözünden gördüğüm her şehir benim için asıl keşif oluyor. Sadece bu bölüm değil, yazdığım ve yazacağım tüm gezi yazıları, dünyayı güzelleştiren sevgili Naime’ciğimin varlığına armağandır. İyi ki doğdun, iyi ki benimle bu hayatı ve dünyayı paylaştın.

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Kazanlık’tan Veliko Tırnovo’ya

Balkan coğrafyasında her viraj, arkasında başka bir çağın kapısını saklar. Bunun en güzel kanıtlarından bir tanesi Kazanlık. Yaklaşık 60.000 nüfuslu bu kompakt şehir; pembe gül tarlalarının estetiğini, UNESCO mirası antik mezarların gizemini ve Şipka Geçidi’nin heybetli gölgesini tek bir coğrafyada buluşturuyor. Şehrin doğaya ve arkeolojiye saygı duruşu niteliğindeki gül tarlalarını ve Trak kalıntılarını deneyimledikten sonra, şimdi rotamızı ülkenini yukarısına doğru çeviriyoruz. Kahvaltının ardından, Balkan Dağları’nın en stratejik ve en dramatik noktalarından birine; iki ulusun da yakın tarihine yön veren Şipka Geçidi’nin anılarına doğru tırmanışa geçiyoruz.

Belki yine tarihin labirentlerinde kendimi kaybedip mevzuyu biraz uzatacağım… Ama niyetim belli: Şipka Geçidi’nin o keskin virajlarını dönerken, penceremizden akıp giden bu coğrafyayı sadece çıplak gözle seyretmek değil, ardındaki o devasa hafızayı hakkıyla idrak edebilmek. Çünkü biliyorum ki, bu dağları anlamadan, bu hesaplaşmaları bilmeden bugünün Bulgaristan’ını okumak mümkün değil.

RUS ORYOL ALAYI ANITI-ŞİPKA

Şipka Geçidi’nin hem Bulgar ve Ruslar hem de Osmanlı için ayrı bir tarihi önemi var. 93 Harbi sırasında Rusların ani bir baskınla ele geçirdiği Şipka Geçidi’ni geri almak üzere Kazanlık’tan harekete geçen Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu muvaffak olabilseydi; Rusların ikmal hatları kesilecek, Plevne düşmeyecek ve Rus ordusu Balkanlar’ın kuzeyine hapsedilecekti. Şipka geri alınamayınca Plevne düştü, ardından Rus ordusu çığ gibi güneye akarak İstanbul önlerine (Yeşilköy/Ayastefanos) kadar geldi. Bu yüzden Osmanlı için Şipka, Balkanlar’daki 500 yıllık hakimiyetin kaybedilişinin sembolüdür.

ŞİPKA GEÇİDİ’NDE ÖZGÜRLÜK ANITI

Bulgarlar için ise Şipka Geçidi sıradan bir savaş alanı değil; modern Bulgaristan’ın “Çanakkale’sigibi kabul edilen en büyük ulusal destanın yazıldığı coğrafyadır. Geçitte Rusların silahlandırdığı Bulgar gönüllüler son kurşuna kadar Osmanlı ile savaşmış, kurşun bitince de taş, sopa ne bulurlarsa Osmanlı’ya atarak Ruslar gelene kadar geçitte direnmişlerdir. Bulgarlar bu sayede edilgen bir şekilde “kurtarılmayı bekleyen” bir halk olmadıklarını, kendi kanlarını akıtarak bağımsızlıklarını hak ettiklerini kanıtladıklarını düşünürler. Bu yüzden Şipka Bulgarlara göre, Bulgar milliyetçiliğinin küllerinden doğduğu kutsal bir mekandır. Yani Şipka geçidinde her iki ulusun da yakın tarihini sonsuza dek değiştiren bir trajedi ve kahramanlık hikayesi yatıyor.

Ancak bu dağlarda yükselen taştan abidelerin ardına saklanmış, çok daha girift ve tekinsiz bir siyasi akıl var. 93 Harbi’nin hemen ardından ve 20. yüzyılın başında dikilen anıtların (örneğin Şipka Geçidi’ndeki ünlü Özgürlük Anıtı ve dağın eteğindeki altın kubbeli Şipka Anıt Kilisesi) felsefesi, Rusların Pan-Slavizm ülküsünü ve o meşhur ‘Büyük Kurtarıcı’ mitini toplum hafızasına perçinlemek amacıyla yapılmıştı. Rusya, bu muazzam yapılarla Bulgar halkının bilinçaltına şu mesajı adeta kazımıştır: ‘Siz, buraya akıttığımız Rus kanı sayesinde varsınız; varlığınızı bize borçlusunuz.’

BÜYÜK RUS ANITI

Bulgar halkı ve aydınları için Rusya başlangıçta ‘Dedyado Ivan’ (İvan Dede), yani kendilerini beş asırlık Osmanlı yönetiminden kurtaran fedakar, dindaş ve soydaş bir hamiyetperverdi. Ancak savaşın dumanı çekilir çekilmez, romantizmin yerini soğuk ve emperyalist bir Realpolitik aldı. Rusya’nın asıl amacının özgür ve kendi ayakları üzerinde duran bir Bulgaristan yaratmaktan ziyade, İstanbul’a ve boğazlara uzanan hat üzerinde, Rus Çarı’nın sözünden çıkmayacak uysal bir uydu devlet, bir nevi ‘Tuna Valiliği’ kurmak olduğu anlaşıldı.

Yeni kurulan Bulgar ordusunun başına Rus subaylar getirildi, devletin ilk prensi Alexander von Battenberg üzerinde boğucu bir Rus vesayeti kuruldu.Tabii ki Bulgarlar bu durumdan hızla rahatsız oldular. Bazı milliyetçi liderler “Osmanlı’dan kurtulduk ama şimdi de Rus boyunduruğuna giriyoruz” diyerek Rus karşıtı bir politika bile benimsediler. Kurtarıcı, bir anda ülkenin egemenliğine göz diken bir emperyaliste dönüşmüştü.

Hikaye burada da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Sovyet etkisinde (1944-1989), Bulgaristan’ın dört bir yanına dikilen devasa betonarme anıtların felsefesi çok daha farklıydı. Buzluca’da dağ tepesine kondurulan o uzay gemisi benzeri fütüristik yapı veya şehir meydanlarını işgal eden Sovyet askerlerinin heykelleri, Brütalist mimarinin o ezici karakterini taşır.

Bu devasa beton kütlelerin felsefesinde artık geçmişi anmak yoktur. Buradaki amaç; insanı devasa boyutlarla küçültmek, bireyi ezmek ve rejimin gücü ile SSCB’ye olan mutlak sadakati kutsallaştırmaktır. Amaç hafıza tazelemek değil, geleceği Moskova ekseninde tek tipleştirmekti.

BUZLUCA KOMÜNİST ANITI

Bulgaristan, tarihi boyunca ne Rusya’ya olan o ilk minnet borcunu tamamen inkar edebilmiş ne de onun gölgesinde esir kalmayı kabul edebilmiştir. Ancak bugün, o ‘İvan Dede’ efsanesinin ve Sovyet illüzyonunun tamamen çöktüğü bir çağdayız. Bulgaristan gezimiz boyunca konuştuğumuz Bulgar vatandaşlarında o eski içsel çelişkinin yerini, artık çok daha net, keskin ve tavizsiz bir öfkenin aldığını hissettik.

Bugün Bulgaristan sokaklarında ve politikasında esen rüzgar, geçmişin o prangalarından tamamen kurtulmak üzerine. Yıllarca komünist rejimin ve Rus hegemonyasının birer ‘işgal nişanesi’ gibi şehirlerin en bilinen meydanlarında yükselen Sovyet anıtlarının (tıpkı Sofya’daki meşhur Sovyet Ordusu Anıtı gibi) tek tek sökülmesi, parçalanması veya boyanması tesadüf değil. Bulgar halkı, kendisini yüzyıllarca bir ‘uydu’ olarak gören, uysal kalmadığında ise tehdit eden bu büyük komşunun bıraktığı tüm ideolojik işaretleri haritadan silmek istiyor. Şipka’nın dumanlı zirvesinden aşağıya, ovalara doğru bakarken anlıyorsunuz ki; taşlar yerinden oynuyor, hafıza uyanıyor ve Bulgaristan, tarihinin en büyük hesaplaşmasını bugün o devasa anıtların gölgesini silerek veriyor.

HACI DİMİTAR ANITI-BUZLUCA

Bulgaristan’ın yakın tarih ile hesaplaşması sadece dışarıdan dayatılan Rus hegemonyasıyla sınırlı kalmamalı. Kendi içindeki karanlık sayfalarla da yüzleşmesi gerekiyor. Özellikle komünist diktatör Todor Jivkov döneminde, 1980’lerin ortalarında doruğa ulaşan ve ‘Soya Dönüş Süreci‘ adı verilen asimilasyon politikaları, bu toprakların hafızasında silinmez yaralar açtı. Rejimin, ülkedeki yüz binlerce Türk soydaşımızın isimlerini zorla değiştirmesi, Türkçe konuşmayı, dini ibadetleri ve geleneksel kıyafetleri yasaklaması, uymayanları Belene gibi toplama kamplarına sürgün etmesi Balkan tarihinin en büyük trajedilerindendir. Bu baskılar, 1989 yazında neredeyse 350 binden fazla Türk’ün evini, yurdunu bırakarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldığı büyük bir trajediyle sonuçlandı. Benzer şekilde, toplumsal yapının en kırılgan halkası olan Roman azınlıklar da hem o totaliter dönemde hem de sonrasındaki geçiş süreçlerinde sistematik bir dışlanma, yerinden edilme ve ayrımcılığa maruz kaldılar. Bugün Şipka zirvesindeki mağrur anıtların gölgesinden çıkıp köylere, kasabalara ve insan hikayelerine karıştığınızda, totaliter rejimlerin arkalarında sadece devasa beton kütleler değil, aynı zamanda zorla koparılmış kimlikler ve parçalanmış hayatlar bıraktığını da çok derinden hissediyorsunuz.

Bugün Kazanlık’tan başlayıp Veliko Tırnovo’da noktalayacağımız yoğun bir gezi programımız var. İlk duraklarımız; Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve ardından kısa bir yürüyüş yapacağımız Buzluca olacak. Sonrasında rotamızı masalsı Bozhentsi köyüne çevirecek, Dryanovo’daki kısa bir turun ardından da günü Veliko Tırnovo’da sonlandıracağız.

Rotamızın ilk durağı olan Buzluca’dayız. Burada bir yandan zirvede yükselen o meşhur Buzluca Anıtı’nı uzaktan da olsa fotoğraflayacak, diğer yandan Bulgar ulusal kahraman Hacı Dimitar Anıtı‘na doğru kısa bir yürüyüş yapacağız. Bulgar Sosyal Demokrat Partisi’nin (daha sonra Bulgar Komünist Partisi) doğum yeri kabul edilen bu tarihi tepeye inşa edilen ve zamanında Brütalist mimarinin dünyadaki en ikonik örneği olan Buzluca Anıtı, günümüzde kaderine terk edilmiş devasa bir hayalet yapıyı andırıyor.

Burada Buzluca Anıtı’nı aşağıdan izleme fırsatı sunan ve sık ormanların kalbinden geçen nefis bir yol var. Geçen yıl Hotel Edelweiss’da konaklarken keşfettiğimiz bu gizli rota, otele kadar yaklaşık 2 kilometrelik bir yürüyüş sunuyor. Yukarıdaki fotoğrafta da bizzat şahit olduğunuz gibi buradaki yürüyüşünüz her adımda sizi büyüleyen, doğayla ve anıtın görkemiyle baş başa bırakan masalsı bir manzara eşliğinde oluyor.

Bugün programımız oldukça yoğun olduğundan, yürüyüşümüze aracımızın bizi bıraktığı Meşale Anıtı’ndan başladık. Hacı Dimitar Anıtı’na kadar keyifli bir yürüyüş yapıp anı fotoğraflarımızı çektirdikten sonra, ilk noktaya geri dönerek güne harika bir başlangıç yaptık.

Ardından, yukarıda fotoğrafları ve hikayesiyle genişçe yer verdiğim Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve çevresini gezip rotamızı Bozhentsi Köyü’ne çevirdik.

İyi korunmuş Bulgar Ulusal Rönesans mimarisi ve köklü tarihiyle dikkat çeken Bozhentsi Köyü, bugün bölgenin en popüler seyahat duraklarından biri. Köyün hikayesi, 16. yüzyılda İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun eski başkenti Veliko Tırnovo’nun Osmanlılar tarafından fethine kadar uzanıyor. O dönemde işgalden kaçan başkent sakinleri, dağların en kuytu ve güvenli bölgelerine sığınmışlar.

Efsaneye göre bu sığınmacıların arasında Bozhana adında genç bir asilzade (bolyarka) kadın da varmış; işte köy adını tam da bu kadından alıyor. Bozhana’nın oğullarının ticaretle uğraşmasıyla temelleri atılan bu yerleşim, 18. yüzyılın ortalarına doğru, Bulgar Ulusal Diriliş Dönemi’nde giderek büyüyerek önemli bir ticaret kavşağı haline gelmiş. Bölge halkı özellikle deri, yün, balmumu ve bal üretimiyle ciddi bir zenginliğe ulaşmış.

Bu köklü geçmişi korumak adına Bozhentsi, 1964 yılında resmi olarak “Mimari ve Tarihi Rezerv” alanı ilan edilmiş, 1994 yılında ise UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Bu sıkı koruma statüsü sayesinde köyün o kendine has dokusuna uymayan hiçbir yeni binanın inşasına izin verilmiyor.

BABA RAİNA EV MÜZESİ

Osmanlı dönemi boyunca buraya yerleşenlerin çoğunluğu zengin tüccarlar olduğu için evlerin neredeyse tamamı iki katlı olarak tasarlanmış. Alt katlar ahır ve depo olarak kullanılırken, üst katlar ise yaşam alanı olarak kurgulanmış. Geniş verandaları, devasa taş levhalardan yapılan çatıları, köşe şömineleri ve el emeği tavan ahşap oymaları Bozhentsi mimarisinin en karakteristik özellikleri. Köyün tarih kokan tüm sokaklarında ise sadece Arnavut kaldırımları uzanıyor.

MENGAMA BALMUMU PRESLEME VE TEMİZLEME ATÖLYESİ

Köyün Arnavut kaldırımlı sokaklarında zaman yolculuğuna çıkarken ilk durağımız, 18. yüzyılın ruhunu bugüne taşıyan ve köyün en eski yapılarından biri olan Baba Raina Evi oldu. Geçmişin izlerini sürerek hemen ardından Mengama Atölyesi’ne uğradık; burası, zamanında köyde sayıca daha fazla olan atölyelerden günümüze ulaşabilmiş tek balmumu işleme atölyesi. Bu büyüleyici duraktan sonra ise rotamızı, dönemin en zengin kürk ve yün tüccarlarından birine ait olan, ihtişamıyla göz alan Doncho Popov Müze Evi’ne çevirdik.

Öğle yemeğini köyde Retro Meyhana’da yedik. Menümüz klasik olarak çorba ve salatadan oluşan menüydü. Lezzeti iyiydi ancak yürüyüş öncesinde aceleyle sipariş verdiğimiz için köy içindeki daha otantik ve güzel mekanları sonradan fark ettik.

BOZHENTSİ KÖYÜ

Günün bir diğer etkileyici durağı, Balkan Dağları’nın kuzey eteklerinde, derin vadilerin arasına gizlenmiş tarihi Dryanovo (Direnova) kasabasıydı. Doğanın yeşil dokusuyla sarmalanmış bu yerleşim, Bulgaristan’ın mimari hafızasında çok özel bir yere sahip.

Kasabanın en büyük gururu ise 1800 yılında burada doğan, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin dahi mimarı ve heykeltıraşı Usta Kolyo Ficheto. Biz de keşfe, bu büyük ustanın Dryanovska Nehri üzerinde yükselen tarihi taş köprüsüyle başlamak istedik.

DYRANOVO’DA KOLYO FİCHETO HEYKELİ

Ancak doğanın bize bir sürprizi vardı: Biz Sofya’ya yeni ayak basmışken Balkan Dağları’na düşen aşırı yağışlar Dryanovska Nehri’ni coşturmuş; Dryanovo ve Gabrovo’da ciddi bir sel felaketine yol açmıştı. Ficheto’nun köprüsünü adımlarken bu yıkıcı afetin izlerine çok yakından şahit olduk; nehir yatağını döven azgın sular, asırlık tarihi köprüde bile ufak da olsa yaralar açmayı başarmıştı.

Daha sonra bu usta mimar adına açılan müzeyi gezmeye gittik. Direnova’nın tam merkezinde, dahi ustanın inşa ettiği tarihi köprünün hemen yakınında yer alan Usta Kolyo Ficheto Müzesi, Bulgaristan’ın en etkileyici mimari ve biyografi müzelerinden birisi.

DYRANOVO’DA MÜZENİN DE BULUNDUĞU MEYDAN

Okuma yazması olmamasına rağmen taş ve ahşap mühendisliğinde adeta devrim yaratan Kolyo Ficheto’nun mirasını yaşatan bu müzede onun yaptığı önemli eserler maketleri eşliğinde tanıtılıyor. 1865-1867 yılları arasında Yantra Nehri üzerinde Midhat Paşa’nın isteği üzerine inşa ettiği Byala Köprüsü, Lovec Kapalı Köprüsü, Svistov’daki Kutsal Üçlü Kilisesi Bulgar Ustanın önemli eserlerinden.

Dyranovo’da onun yaptığı köprü dışında Veliko Tırnovo’daki Maymunlu Konak, Ikonomova Evi, Aziz Nikola Kilisesi (Sveti Nikola) gibi eserlerini gezimiz sırasında görme şansı elde ettik.

IKONOMOVA EVİ

Dryanovo’daki meşhur Lafçieva Evi (Lafchieva Kashta), yaygın bir yanılgı olarak Kolyo Fiçeto’ya atfedilse de aslında yine Dryanovo’lu olan bir diğer yerel usta mimar Usta Kolyo Gaydarcıyata tarafından inşa edilmiş.

Yapılış tarihi yaklaşık 1840 yılı olan bu ev, Bulgar Ulusal Canlanma (Rönesans) döneminin sivil mimari anlamında en sıra dışı yapılarından birisi. Yapıyı dünya çapında ve Bulgaristan mimarlık tarihinde benzersiz kılan çok spesifik bir özelliği var ve bu özellik nedeni ile bu evi de gezi programımıza koymuştum.

Üç katlı bu devasa ahşap ve taş konutun en önemli özelliği, inşasında tek bir metal çivi, vida ya da metal kelepçe dahi kullanılmamış olması. Tüm ahşap birleşim yerleri, birbirine geçmeli (kertme ve zıvana) özel marangozluk teknikleriyle ve tamamen ahşap işçiliğiyle çözülmüş. Programı yaparken içimden ‘bu evi dışarıdan görsek yeter’ diyordum; hatta kombine bilet aldığımız için biraz da mecburiyetten gezdik. Ama iyi ki de gezmişiz! Evin içi de harika bir etnografya müzesi haline getirilmiş.

Aslında bina dışarıdan tek bir büyük konak gibi görünse de ortak bir ön cephe ve çatı ile birleştirilmiş iki bağımsız evden (Lafçiev ve Perev ailelerinin evleri) oluşuyor. Dönemin zengin tüccarları bütçeyi optimize etmek için caddeye bakan anıtsal cepheyi ortak yaptırmışlar.

Günün son durağı, merakla beklediğimiz Veliko Tırnovo şehri oldu. Buradaki ilk hedefimiz ise şehrin tartışmasız en görkemli simgesi olan Tsarevets Kalesi’ydi. Kale saat 18:00’e kadar ziyarete açık olsa da vakit iyice daralmıştı. Bu yüzden zaman kaybetmemek adına otele hiç uğramadan, doğrudan kaleye yöneldik ve Veliko Tırnovo keşfimize hızlı bir giriş yaptık.

BALDWİN KULESİ’NDEN TSAREVETS KALESİ GÖRÜNÜMÜ

Yantra Nehri’nin derin kıvrımları arasında, sarp bir tepe üzerinde tüm heybetiyle yükselen Tsarevets Kalesi, sadece askeri bir sığınak değil; Bulgaristan tarihinin en ihtişamlı günlerine ev sahipliği yapmış gerçek bir kraliyet merkezi.


Tepenin geçmişi Trakyalılar ve Romalılara kadar uzansa da, burayı asıl efsaneleştiren dönem 1185–1393 yılları arasındaki İkinci Bulgar İmparatorluğu olmuş. Asen ve Peter kardeşlerin Bizans’a başkaldırısıyla başlayan bu altın çağda, o dönemki adıyla Tarnovgrad başkent ilan edilmiş; Tsarevets ise çarların ve soyluların güç merkezi haline gelmiş. Öyle ki, döneminin seyyahları burayı ihtişamıyla Roma ve Konstantinopolis ile kıyaslıyormuş. Ancak bu göz kamaştırıcı dönem, 1393 yılında Osmanlıların 3 aylık zorlu bir kuşatması sonrası kalenin düşmesi ve yakılmasıyla son bulmuş.

Bugün surların ardına adım attığınızda, aslında devasa bir açık hava müzesinde yürüyorsunuz. Arkeologların titiz çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılan 400’den fazla konut, soylu evi, 22 kilise ve 4 manastırın temelleri, zamanında burada nasıl hummalı bir hayat olduğunun kanıtı. Kalenin tam kalbinde ise etrafı korunaklı surlar ve kulelerle çevrili, yaklaşık 5 bin metrekarelik alanıyla o eski gücün sembolü olan Kraliyet Sarayı yükseliyor.

Kalenin en yüksek noktasında yer alan Patrik Katedrali (Tanrı’nın Göğe Yükselişi Kilisesi) 1981 yılında (Bulgar devletinin 1300. yılı şerefine) aslına uygun dış mimariyle yeniden inşa edilmiş. Ancak içerisi çok sıra dışı; ressam Teofan Sokerov tarafından 1980’lerde yapılan modernist ve dramatik freskler, geleneksel Ortodoks kiliselerinden tamamen farklı olarak Bulgar tarihinin zaferlerini ve trajik çöküş dönemlerini adeta bir grafik roman estetiğiyle anlatıyor. Dini amaçla yeniden kutsanmadığı için günümüzde sadece bir anıt-müze niteliğinde.

Katedralin bulunduğu zirve noktasına çıkmak biraz zahmetli ama Yantra Nehri’nin oluşturduğu kanyonu ve Veliko Tırnovo’nun yamaçlara dizilmiş kırmızı çatılı tarihi evlerini (National Revival dönemi mimarisini) fotoğraflamak için şehirdeki en iyi panoramik fotoğraf alma noktalarından birisi burası. Yani demem o ki üşenmeyin ve merdivenleri çıkarak katedralden manzaranın keyfini çıkartın.

BALDWİN KULESİ

Kalenin güneydoğu ucunda yer alan Baldwin Kulesi (Balduinova Kula), 1205 yılındaki Edirne Savaşı’nda Bulgar Çarı Kaloyan’a esir düşen Latin İmparatoru I. Baldwin’in hapsedildiği ve ölene kadar kaldığı yer olarak biliniyor. Günümüzdeki kule, Cherven Kalesi’ndeki orijinal bir Orta Çağ kulesi model alınarak 1930’da yeniden inşa edilmiş.

Bu güzel kaleden son karelerimizi alıp Veliko Tırnovo merkezine doğru gezimize başladık.

Bulgaristan’ın kuzey merkezinde yer alan ve çevresi ile birlikte 77000 nüfuslu Veliko Tırnovo, derin tarihi kökleri, sarp kanyonlar üzerindeki benzersiz coğrafi yerleşimi ve büyüleyici mimarisiyle ülkenin en özel şehirlerinden birisi kabul ediliyor. Biz de bu şehri çok sevdik. Hatta grup arkadaşlarım burada bir gece daha kalma niyetlerini ifade ettiler.

“Çarların Şehri” olarak anılan bu tarihi merkez, özellikle fotoğraf meraklıları için her köşesinde muazzam ışık oyunları ve dramatik açılar sunan gerçek bir açık hava stüdyosu kabul ediliyor.

Şehir aynı zamanda modern Bulgaristan tarihi için de bir dönüm noktası teşkil ediyor; Osmanlı idaresinden sonra 1879 yılında ilk Bulgar Anayasası (Tırnovo Anayasası) burada kabul edilmiştir.

Şehrin kalbinin attığı eski çarşı, yani Samovodska Charshiya, el sanatları atölyeleri, antikacılar ve davetkar kokular yükselen otantik restoranlarla dopdolu bir yer. Bölgenin en nadide mücevherleri ise efsanevi usta Kolyo Fiçeto’nun imzasını taşıyan ünlü Hadji Nikoli Hanı ve mimari detaylarıyla hayran bırakan Maymunlu Ev. Ancak zamanla yarıştığımız için bu tarihi dokunun hakkını tam olarak veremedik ve rotamızı sadece Maymunlu Ev ile sınırlı tutmak zorunda kaldık. Bu satırları yazarken içimden aynı şeyi mırıldanıyordum: Bu şehre kesinlikle çok daha fazla zaman ayırmak gerekiyormuş!

Bu kısa yürüyüş sonrası Gurko Caddesi üzerindeki otelimize geldik. Otelimiz Hotel Gurko bizim Bulgaristan gezimizde konakladığımız en güzel oteldi. Odalardan nefis bir Yantra Nehri manzarası vardı. Otel şehrin en karakteristik ve tarihi sokaklarından biri olan General Gurko Caddesi üzerinde yer aldığı için ismini de doğrudan buradan alıyor.

Neyse ki ertesi sabah erkenden yollara düşüp bu büyüleyici şehri biraz daha adımlama şansım oldu; ama onun hikayesini de yarına saklayalım artık.

Bakmayın siz böyle keyifle okunduğuna; bu gezi yazısı işleri perde arkasında her defasında tatlı bir yorgunluğa dönüşüyor. Doğru bilgiye ulaşmak için kaynakları taramak, yüzlerce fotoğraf arasından o en doğru kareyi seçmek derken, her yazı ciddi bir zaman ve emek istiyor.

Peki, günün sonunda size kalan ne? Sadece keyifle okumak ve eğer ruhunuza dokunduysa diğer seyahat meraklılarıyla paylaşmak…

Gezekalın…

Dr. Ümit Kuru

12.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Filibe’den Kazanlık’a

Bir gezi planlayıcısının en büyük lüksü nedir bilir misiniz? Harita üzerinde ince ince işlediği zorlu bir rotanın, zamanla yarışan yoğun bir programın, yol arkadaşlarının muazzam disipliniyle adım adım gerçeğe dönüşmesidir. Filibe’nin o büyüleyici atmosferine veda ederken, ekibimin mükemmel zamanlaması sayesinde güzel bir günlük planla kuzeye doğru direksiyonu kırdık. Önümüzde; iki dev dağ sırasının kalbine doğru uzanan, tarihe pencereler açan ve kokusuyla büyüleyen yaklaşık 200 kilometrelik nefis bir rota var. İstikametimiz; Sredna Gora’nın zirvelerini takip ederek, Koca Balkan Dağları’nın eteklerindeki Kazanlık.

Önce Sredna Gora (Orta Dağ) Dağları’nın zirvesine tırmanıp ulusal bir sit alanı olan rengarenk Koprivştitsa’yı soluyacağız; ardından Koca Balkan’ın eteklerinden Karlıova (Karlovo) ve Kazanlık’a uzanan görsel bir şölene imza atacağız. Gün başından, gün sonuna yolculuğumuz 200 km’yi bulacak. Hazırsanız, dağların arkasındaki o tarihi yolculuk başlıyor!

KOPRİVŞTİTSA DA ÖZGÜRLÜK MEYDANI’NDAKİ TARİHİ EVLER

Önce sizlere bu saklı coğrafyayı, Koprivştitsa’yı seyahat programımıza neden dahil ettiğimden bahsetmem gerekir. Kasabanın tam olarak ne zaman kurulduğu sis perdesinin arkasında olsa da, işaretler bizi 14. yüzyılın sonlarına, Osmanlıların Bulgar Krallığı’nı fethettiği döneme götürüyor. Osmanlı istilasından kaçan soylular, din adamları ve büyük sürü sahipleri, canlarını ve varlıklarını kurtarmak için Sredna Gora Dağları’nın bu korunaklı, yüksek vadisine sığınmışlar. Bölge ilk başlarda büyük sığır sürülerinin otlatıldığı sulak bir alanmış ve adını da tam bu yeşilliğin ortasında, burada bolca yetişen “ısırgan otu”ndan (Kopriva) almış..

OSLEKOV MÜZE EVİ VE KOPRİVŞTİTSA

Zamanla bu sığınak, çok özel bir yerleşime dönüşmüş. Kasaba halkı Osmanlı ordusuna at bakımı ve maden işleri gibi lojistik destek sağladığı, en önemlisi de kritik dağ geçitlerini koruyan derbentçiler olduğu için padişah fermanlarıyla muazzam imtiyazlar elde etmiş. Öyle ki, kasabadan ağır vergiler alınmadığı gibi, sınırları içine Türklerin yerleşmesi ve hatta ata binerek buralarda gezmesi bile yasaklanmış. İmparatorluk içinde adeta korunaklı bir vaha yaratılmış.

Bu sıra dışı özgürlük ortamı, Koprivştitsa’yı hızla bir ticaret devine dönüştürmüş. Abacılık (yünlü kumaş), terzilik ve kürkçülük hat safhaya ulaşmış. Kasabanın vizyoner tüccarları sınırları aşarak İstanbul, İskenderiye, Kahire ve Edirne’de devasa ticaret kolonileri kurmuşlar. İşte bugün sokaklarında hayranlıkla fotoğrafladığımız, önünde dakikalarca durup mimarisine daldığımız o rengarenk, muazzam konaklar; İstanbul’u ve Avrupa’yı görüp vizyon alan, zenginleşen o Bulgar tüccarların güç gösterisiymiş.

Tabii bu zenginlik, gözü dönmüş haydutların da dikkatinden kaçmamış. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında kasaba, Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıflamasını fırsat bilen Kırcalı eşkıyaları tarafından tam üç kez yakılıp yağmalanmış. Ancak Koprivştitsa’nın inatçı ve zengin elitleri pes etmemiş. Her yangından sonra, küllerinden daha görkemli, daha büyük ve bugün hayranlıkla izlediğimiz o yüksek taş duvarlı, savunmalı korunaklı konakları inşa ederek kasabayı yeniden ayağa kaldırmışlar.

Ancak dürüst olmalıyım; benim bu estetik harikası yeri programa almamın asıl nedeni sadece bu göz alıcı mimarisi değil, dünya tarihinin akışını değiştiren bambaşka bir tarihsel olay. Koprivştitsa’yı Bulgar ulusal tarihinin kalbi yapan şey, meşhur Nisan Ayaklanması’dır. Osmanlı idaresinden tamamen bağımsız bir devlet kurmak isteyen Bulgar devrimciler, 20 Nisan 1876’da tam da bu sokaklarda isyan bayrağını açtılar.

Bulgaristan’ın bağımsızlık sürecini tetikleyen o ilk silah, yolları bir dönem İstanbul’a düşen ve Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi) eğitim alan genç devrimci Todor Kableşkov‘un emri ile bu kasabada patlatıldı. Osmanlı zabtiye memuruna karşı sıkılan o ilk kurşun, bugün üzerinde duracağımız İlk Silah (Atış) Köprüsü’nde (Kalaçev Köprüsü) yankılandı. İşte tam o an, tarihin seyrini değiştirecek sarsıcı bir sahne yaşandı: Kableşkov, vurulan zabtiyenin kanına parmağını batırarak bir kağıdın üzerine haç işareti çizdi. Diğer bölgelerdeki devrimcilere, Burada ilk kurşun atıldı, süreç başladı, siz de hemen harekete geçin!’ mesajı veren aşağıdaki o meşhur ‘Kanlı Mektup‘u yazdı. Bu satırlar, sıradan bir askeri emir değil; bir ihtilal kıvılcımını fiilen ateşe veren dramatik bir bildiriydi.

Esasen bir seyahat yazarı olarak savaşların her türlüsüne, geçmişte yaşanmışlarına bile kalben karşıyım. Amacım geçmişi bugünün konforlu dünyasından yargılamak değil; aksine, o dönemin acımasız şartlarını, insanı dehşete düşüren o kırılma anlarını anlamaya çalışmak. İşte tam da bu yüzden, madalyonun sadece tek bir yüzüne bakıp geçemeyiz; unutturulmaya çalışılan o diğer yüzü de görmek zorundayız.

Bu ayaklanma dönemin sert şartlarında Osmanlı tarafından bastırılsa da, Batı medyasının bilinçli algı yönetimiyle Avrupa’da devasa bir infiale dönüştürüldü. Amerikalı muhabir MacGahan gibi isimlerin kaleme aldığı tek taraflı yazılar, arkasına emperyalist güçlerin diplomatik rüzgarını da alarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na (93 Harbi) giden yolu döşedi. Oysa bu topraklarda yaşanan acılar ve zulüm asla tek bir tarafa ait değildi. İsyan dalgasıyla ve ardından gelen savaşlarla birlikte katledilen, yağmalanan, asırlık yurtlarından sökülüp atılan Türk-Müslüman nüfusun çektiği devasa trajediler, basının yanlı kalemiyle tarihin sayfalarından adeta silindi.

Bugün o köprünün üzerinde durup artık azalmış olsa da akan suya bakarken, savaşların geride sadece kazananlar ve kaybedenler değil, kalemi elinde tutanın insafına bırakılmış kurbanlar bıraktığını da görüyorsunuz. Kalemi elinde tutanın hikayeyi kendi istediği gibi yazdığı bu dünyada, geçmişin acılarından nefret değil, ancak barışa dair güçlü bir ders çıkarabiliriz.

İşte dostlar; biz bugün bu daracık Arnavut kaldırımlı sokaklarda sadece estetik bir gezi yapmıyoruz; bir imparatorluğun kaderinin değiştiği, bir devletin ise küllerinden doğduğu o ilk isyanın izini sürüyoruz. Şimdi gelin, bu tarihi sokakları birlikte adımlayalım…

Kasaba merkezinde aracımızdan inip, altından tarihin aktığı o Özgürlük Köprüsü’nden geçerek adımlarımızı 20 Nisan Meydanı‘na yönelttik. Tam meydanın kalbinde bizi Koprivştitsa Anıt Mezarı (Mausoleum-ossuary) karşıladı. Bulgaristan’daki bu anıt mezar yapıları, yalnızca ölülerin değil, ulusun hafızasının da korunduğu taşlaşmış tarih sayfalarıdır.

Koprivştitsa Anıt Mezarı da Bulgaristan seyahatlerinizde sıkça karşınıza çıkacak olan o hüzünlü ‘kematlık’ kültürünün en somut örneklerinden biri. Yukarıya doğru daralan katmanlı yapısı ve masif granit taş bloklarıyla adeta bir kaleyi andıran bu anıtsal kulenin altında, isyancıların kemiklerinin muhafaza edildiği derin bir mahzen (kematlık) yer alıyor; üst katında ise tarihin gölgesinde sessiz bir şapel yükseliyor. Çevresindeki o neşeli, rengarenk konakların ortasında, Bulgarlar için adeta geçmiş zamanı hatırlatan gri ve vakur bir anıt bu. Kasabayı boydan boya kat eden ve kasabanın içindeki irili ufaklı derelerin de bağlandığı nehrin ismi Topolnitza.

Rehberimiz ziyaret edeceğimiz müze evler için biletlerimizi almaya giderken biz bu güzel kasabadan ilk karelerimizi almaya başladık. Aslında ilk olarak Oslekov Evi‘ni ziyaret edecektik. Ama müze görevlisinin evi ziyarete açmayacağı tuttu. İpek tüccarı Oslekov’un siparişi üzerine 1853-1856 yılları arasında inşa edilmiş bu güzel evin normalde bugün ziyarete açık olması gerekiyordu. Burayı gezemeyince Meryem Ana’nın Kabulü Kilisesi’ne (Assumption of the Virgin Mary Church) doğru yürüyüşe geçtik.

Burada amacımız hem güzel bir yolu takip ederek sağlı sollu eski konakları görmek ve hem de kilise içinde bulunan meşhur iki mezarı ziyaret etmek. Kilise avlusunda bulunan mezarlardan bir tanesi Nisan İsyan’nı başlatan Todor Kableshkov‘a ait. Osmanlı ayaklanmayı bastırdıktan sonra kendisini yakalamış ve idam etmiş. Mezarı bu kilise avlusunda bulunuyor.

Diğer mezar ise Bulgar edebiyatının en hüzünlü ve naif sembolist şairlerinden biri olan Dimcho Debelyanov’a (Dimço Debelyanov) ait. Kendisi 1916 yılında, I. Dünya Savaşı sırasında henüz 29 yaşındayken hayatını kaybetmiş. Kendisinden kalanlar Koprivştitsa’daki bu kilisenin bahçesine sonradan taşınmış. Mezarın başında, alçak bir taş eşiğin üzerine oturmuş, başını eline dayamış şekilde uzaklara, yola doğru bakan yaşlı bir kadın heykeli yer alıyor. Dünyaca ünlü bu anıt heykel 1934 yılında yapılmış.

Daha sonra ise Todor Kableshkov‘un müze evini gezdik. Bu ev Koprivştitsa da bulunan 380 tescilli evden bir tanesi.

1845 yılında inşa edilen evin güzelliği, simetrik tasarımından, zarif şeklinden ve yüksek camlı pencerelere sahip geniş ikinci kat salonundan kaynaklanıyor. Tavanları, kapıları ve dolapları ustaca yapılmış ahşap oymalarla kaplı.

Todor Kableşkov bu evde büyüdü. 1876 yılında yakalanarak tutulduğu hapishanede intihar ederek öldü.

Koprivştitsa, sıralanan kemerli taş köprüleriyle de aklınızı çelecek yerlerden biri.

Bu köprülerden biri olan ve bir derenin iki yakasını kavuşturan Kalachev Köprüsü‘nün hikayesi hayli ilginç: Köprü, ününü 20 Nisan 1876’da Georgi Tişekov tarafından buradan açılan tüfek ateşi sonrası bir Osmanlı zaptiyesinin vurulmasından ve böylece (Bulgar) ayaklanmasının ilk kıvılcımının burada çakılmasından alıyor.

Koprivştitsa’nın taş döşeli sokaklarını adımlarken, karşımıza çıkan müze evlerin neredeyse tamamında ihtilalin, bağımsızlık mücadelesinin ve devrimci isimlerin izini süreriz. Ancak bu kuralı bozan, bizi devrimin barut kokan atmosferinden alıp 19. yüzyılın zengin bir Bulgar tüccarının rafine dünyasına götüren çok özel bir yapı var: Lyutov Evi.

LYUTOV MÜZE EVİ

Burası Kableshkov veya Benkovski evleri gibi ihtilalin fitilinin ateşlendiği bir karargah değil; Bulgar Ulusal Uyanış Dönemi’nin (Bulgar Revival) sivil mimarisini, estetik anlayışını ve burjuva yaşam tarzını en görkemli haliyle günümüze taşıyan bir zaman kapsülü.

1854 yılında inşa edilen bu konak, Osmanlı dönemi Balkan yaşantısının geleneksel sıcaklığı ile o dönem yüzünü batıya dönmüş zenginlerin Avrupai zevklerinin büyüleyici bir karışımı. İçeriye adım attığınızda gözünüzü alamayacağınız duvar süslemeleri (alafranga freskler), Viyana’dan özel olarak getirtilmiş dönem mobilyaları ve bu elit dekorasyonu tamamlayan yerel dokumalar, evin sahibi olan ailenin vizyonunu gözler önüne seriyor.

Zemin katta bizi kasabanın asırlık el emeği, ‘plasti’ adı verilen kalın keçe örtüler karşılıyor. Koprivştitsa’nın o meşhur, dondurucu kış soğuklarında evleri sıcacık tutan bu saf yün yaygılar, o dönemde hem yatakları ısıtır hem de taş zeminlere serilerek evlerie sıcak yuva hissi katarmış. Dokunduğunuzda, bölgenin geleneksel zanaatının o sert ama samimi dokusunu avuçlarınızda hissediyorsunuz.

Lyuben Karavelov Evi ziyaretimiz Koprivştitsa’da yaptığımız son müze ev ziyaretiydi. Bahçe kapısından içeri adım attığınızda sizi tek bir bina değil, zamana meydan okuyan üç farklı yapıdan oluşan geniş bir avlu karşılıyor. Burası, kasabanın zengin esnaflarından olan Karavelov ailesinin yaşam alanının ötesinde, Bulgaristan’ın kaderini değiştiren iki kardeşin, yazar/devrimci Lyuben ile şair/siyasetçi Petko Karavelov’un büyüdüğü ev.

Kompleksin en yaşlısı, 1810 yılında inşa edilmiş olan ahşap kışlık ev. Kapıdan içeri girdiğinizde burnunuza çalınan o eski ahşap kokusu, sizi doğrudan 19. yüzyılın başlarına ışınlıyor.

1835 tarihli yazlık ev hemen yan tarafta bulunuyor. Ailenin ekonomik gücünün ve uyanış dönemi mimarisinin gelişimini gösteren daha büyük, asimetrik planlı bir mimariye sahip.

İçeride Lyuben Karavelov’un kişisel eşyaları, dönemin mobilyaları ve ailenin günlük yaşam kalitesini yansıtan detaylar sergileniyor. Duvardaki saatler, orijinal fotoğraflar ve el yazmaları arasında gezinirken, bir devrimcinin zihninin hangi atmosferde şekillendiğini çok net görebiliyorsunuz.

Gelelim bu tarihi kompleksin asıl sürprizine… Bahçedeki mütevazı hizmet binasının kapısından adım attığınızda, Bulgar uyanış tarihinin seyrini değiştiren o sessiz kahramanla göz göze geliyorsunuz: Karavelov’un özgürlük fikirlerini kurşun harflerle ölümsüzleştirdiği orijinal matbaa makinesi.

Koprivştitsa’da attığınız her adım sizi başka bir Bulgar Ulusal kahramanı hikayesine çıkarıyor. Şimdi rotamız, kasabanın üzerine bir kartal yuvası gibi tüneyen o yüksek tepe… Karşımızda, gerçek adıyla Gavril Hlatev, tarihteki efsanevi adıyla Georgi Benkovski’nin devasa anıtı duruyor. Nisan Ayaklanması’nda kurduğu ‘Uçan Müfreze’ adlı süvari birliğiyle isyanın ateşini köy köy taşımış bu gözü pek lider, bir ihbar sonucu pusuya düşürülerek öldürülmüş. Benkovski’nin evi de yakınlarda bulunuyor.

BENKOVSKİ ANITINA GİDEN MERDİVENLER

1976 yapımı bu anıt; Benkovski’yi atının sırtında, bir ulusun özgürlük hayaline doğru dörtnala koşarken tasvir ediyor.

Heykelin yanına varıp arkanızı döndüğünüzde ise nefesiniz kesiliyor: Aşağıda, yeşilliklerin arasına serpilmiş o karakteristik mavi-kırmızı evleriyle Koprivştitsa manzarası, ayaklarınızın altında tüm ihtişamıyla uzanıyor. Benkovski’ye boşverseniz bile sadece bu manzara için bile bu merdivenler çıkılır.

Bu tepeden aldığımız son Koprivştitsa karelerinin ardından, Karlovo’ya (Karlıova) doğru yola koyulduk. Burada hem kısa bir keşif turu yapacak hem de öğle yemeğimizi ‘Once Upon a Time’ adlı o sevimli mekanda yiyeceğiz.

Bulgaristan yolculuğumuz boyunca öğle menümüz artık bir klasik haline geldi: Tavuk, et veya serinletici bir tarator çorbasından biri, yanına mutlaka bol peynirli bir şopska salatası ve fırından yeni çıkmış sıcak ekmek… Fakat bir parantez açmam gerek; burada içtiğimiz o tavuk çorbası tam anlamıyla bir efsaneydi.

Karlovo; tıpkı komşusu Kazanlık gibi, Bulgaristan’ın o efsanevi Güller Vadisi’nin kalbinde yer alıyor. Kuzeyde Stara Planina (Koca Balkan Dağları) ile güneyde Sredna Gora Dağları arasında bir dantel gibi uzanan bu büyüleyici ova, yaklaşık 1400 km2‘lik devasa bir yeşil yatak. Vadinin tüm dünyada bu denli ün kazanmasının arkasında ise tek bir isim gizli: ‘Damask Gülü’ (Rosa damascena).

Yüzyıllardır bu topraklarda, sabahın ilk ışıklarıyla toplanan gül yapraklarından o mucizevi gül yağı üretiliyor. Öyle ki Bulgaristan, bugün dünya gül yağı üretiminin tartışmasız lideri konumunda. Parfümden kozmetiğe, ilaçtan lüks esanslara kadar uzanan bu endüstride gül yağı adeta ‘sıvı altın’ değerinde. Şöyle bir düşünün; sadece bir kilo gül yağı elde edebilmek için tam 3 ila 4 ton gül yaprağının işlenmesi gerekiyor. Bu muazzam emek, ürünü neden bu kadar kıymetli ve pahalı kıldığını da özetliyor aslında.

Hatırlarsanız, geçen sene bu görkemli festivali yerinde izlemiş ve izlenimlerimi detaylı bir yazıyla sizlerle paylaşmıştım. Bu renkli dünyanın içine girmek isterseniz, o yazımın bağlantısını hemen aşağıya bırakıyorum. Biz bu sene, planımızı festival coşkusundan biraz daha önceki bir tarihe göre yaptık; çünkü amacımız vadiyi, o büyük kalabalıklar akın etmeden önce, en dingin ve en doğal haliyle fotoğraflayabilmekti.

Kazanlık’a doğru ilerlerken, yol kenarında uzanan o pembe büyünün cazibesine dayanamadık ve kendimizi hemen bir gül tarlasına attık. Fotoğraf makinelerimizi hazırlarken ortama yayılan o baş döndürücü, mest edici kokuyu sizlere anlatmam imkansız!

Aslında bildiğim kadarıyla, en kaliteli gül yağı için hasatın gün doğmadan, şafak sökerken yapılması gerekiyor; çünkü güneşin sıcaklığı yapraklardaki o kıymetli yağı uçurmadan önce verim en üst seviyede oluyor. Fakat şansımıza, günün ilerleyen saatlerine rağmen tarlada hala büyük bir titizlikle hasat yapmaya devam eden kadınlar vardı.

Koca Balkan Dağları’nın güney eteklerine sırtını dayamış olan Karlovo, sadece bir tarım ya da gül üretim merkezi değil; 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi’nin en önemli entelektüel ve devrimci kalelerinden biri. Osmanlı döneminde özellikle dokumacılık, bakırcılık ve deri zanaatıyla zenginleşen bu güzel kasaba, mimari dokusunu günümüze kadar korumayı başarmış. Başınızı nereye çevirseniz, o dönemden kalma cumbalı, renkli konakları ve taş döşeli sokakları görüyorsunuz. Kasabanın içinden geçen eski nehir yatakları ve arkada yükselen dik dağ yamacı, fotoğrafçılar için her köşe başında nefis bir fon oluşturuyor.

Karlovo’nun tarihi merkezinde yürürken, gökyüzüne doğru zarifçe yükselen çan kulesiyle sizi büyüleyecek bir yapı karşılayacak: Aziz Nikola Kilisesi (Church of St. Nicholas). 1847 yapımı bu kilise, Bulgar tarihinin en büyük ironilerinden birine ev sahipliği yapıyor: 1858-1861 yılları arasında bu kutsal çatının altında papaz yardımcısı olarak sakin bir hayat süren ve burada din adamlığına kabul edilen genç İnyo (İgnatiy), çok değil birkaç yıl sonra cüppesini çıkarıp silah kuşanacak ve Bulgar Ulusal Uyanışı’nın en radikal, en aranılan devrimci lideri Vasil Levski’ye dönüşecektir. Özgürlük ateşini harlayacak olan ‘Devrimin Havarisi’, ilk manevi vaazlarını aslında bu kilisenin duvarları arasında vermiş.

Kilisede geleneksel Balkan mimarisi ile Barok çizgileri inanılmaz bir zarafetle harmanlamış. Kilisenin dış cephesindeki taş işçiliği, pencerelerin üzerindeki o hafif kavisli kemerler ve yapının simetrisi tam bir görsel şölen sunuyor.

Karlovo’yu Bulgaristan tarihi için asıl kutsal kılan yer ise, ülkenin tartışmasız en büyük ulusal kahramanı olan Vasil Levski’nin burada doğmuş olması. Bulgarların ona verdiği unvanla “Özgürlük Havarisi” olan Levski, Osmanlı yönetimine karşı yürütülen gizli ihtilal ağının baş mimarıydı. Sadece dışarıdan destek beklemek yerine, Bulgaristan topraklarının içerisine sızarak köy köy, kasaba kasaba gezmiş ve Osmanlı yönetimine karşı gizli ihtilal komiteleri ağını kurmuştur. Amacı sadece bağımsızlık kazanmak değil; kurulacak yeni devletin kraliyet yerine her dinden ve milletten (Bulgar, Türk, Yahudi) insanın eşit yaşayacağı demokratik bir “kutsal cumhuriyet” olmasıydı. 1872’nin sonlarında bir yolcu hanında yakalanmış, Sofya’da yargılanarak 1873 yılında idam edilmiş.

Karlovo’da onun müzeye dönüştürülmüş evini gezdik. Müze kompleksine adım attığınızda, Levski’nin doğup büyüdüğü o mütevazı, küçük uyanış evini görüyorsunuz. Alçak tavanlar, yer minderleri ve Levski’nin ailesine ait orijinal eşyalar… İnsan ister istemez düşünüyor; koca bir imparatorluğa meydan okuyan gizli komitelerin, şifreli mektupların ardındaki o devasa fikirler, ne kadar küçük ve mütevazı bir odada filizlenmiş.

Evin hemen yanındaki modern sergi salonunda ise Levski’nin kişisel eşyaları, meşhur tabancası, kılık değiştirmek için kullandığı kıyafetler ve devrimci örgütün haritaları sergileniyor.

VASİL LEVSKİ MÜZESİ

Yola devamla sonunda Kazanlık’a (Kazanlak) vardık. Burası aynı zamanda konaklama yapacağımız da yer. Bizim saat 16:30’dan önce Kazanlık Trak Mezarı‘na giriş için bilet almış olmamız gerekiyor. Çünkü içeriye az sayıda ziyaretçi alınıyor ve saat 17:00’de de bu müze kapanıyor. Neyseki ucu ucuna yetişip biletlerimizi alabildik. Önce bu Trak Mezarı nedir? Bir kısa bilgi vereyim.

KAZANLIK TRAK MEZARI

Kazanlık çevresindeki Krallar Vadisi, yalnızca Bulgaristan’ın değil, tüm Avrupa’nın en etkileyici arkeolojik bölgelerinden biri olarak kabul ediliyor. MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasında yaşamış Trak hükümdarlarına ait onlarca höyük mezarın bulunduğu bu vadi, antik çağın gizemini günümüze taşıyor. İçlerinde en ünlüsü olan ve bizim de bugün gezeceğimiz Kazanlık Trak Mezarı, olağanüstü freskleri sayesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Güller Vadisi’nin mis kokulu tarlaları arasında yükselen bu sessiz tepeler, aslında 2.500 yıllık bir krallığın ve unutulmuş hükümdarların hikayelerini saklıyor. Biz geçen sene Kazanlık Trak Mezarı’na aşırı kalabalık nedeni ile girememiştik. Bunun yerine Golyama Kosmatka höyüğüne gitmiştik.

Kazanlık Trak Mezarı ve Golyama Kosmatka dışında Shushmanets ve Ostrusha Kral Mezarları da gezilebiliyor. Tabii ki bunların içinde bence en önemli olanı, Krallar Vadisi dışında kalan ve daha sonra ziyaret edeceğimiz Şumnu yakınlarındaki Sveshtari Kral Mezarı. Hem Kazanlık ve hem de Sveshtari Kral Mezarları’nın her ikisi de UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeler. Sveshtari Mezarı mimarisi ve üç boyutlu taş kabartmalarıyla dikkat çekerken, Kazanlık Trak Mezarı ünlü freskleriyle öne çıkıyor.

Geçen seneki Trak Krallar Vadisi ile ilgili yazımın bağlantısını da aşağıda sizlerle paylaşıyorum. İlginizi çekmeli.

Türkiye’den kendi aracınızla gelecekseniz size Mezek Trak Kral Mezarı ve Aleksandrovo Trak Mezarı ziyaretlerini yapmanızı da önerebilirim. Özellikle Mezek’deki mezar daha az bilinen ama bence günümüze ulaşan ve özgün olması bakımından iyi örneklerden bir tanesi.

Kazanlık Trak Mezarı gezisi sonrası resmi günlük gezi programımızı eksiksiz bitirmenin keyfi ile Kazanlık’taki evimiz olan Hotel Palace’a varıp odalarımıza yerleştik. Çok kısa bir mola sonrası hiç vakit kaybetmeden kendimizi kasabanın sokaklarına attık. Grubumuzun kadınları, haklı olarak, bu toprakların can damarı olan gül yağıyla yapılmış kozmetik ürünlerini incelemeye ve alışveriş yapmaya pek heveslilerdi.

Biz de bir grup gezgin olarak, o sırada Rozarium (Gül) Parkı’nın gölgesindeki kafelerden birine kurulup, günün yorgunluğunu kahve molasıyla attık. Bu arada Kazanlık’a gitme planlarınız varsa size Kazanlık’taki Iskra Bölgesel Tarih Müzesi‘ni ziyaret etmenizi de önerebilirim. Geçen sene ziyaret etme şansı bulmuştuk. Golyama Kosmatka höyüğünden (Kral III. Seuthes’in mezarı) çıkarılan paha biçilemez orijinal altın taç (çelenk), miğfer, dizlikler, altın ve gümüş at koşum takımları ile nadide antik paralar bu müzede sergilenmekte. İşçiliklerindeki zarafet ve detaylar hayranlık uyandırıcıydı.

Akşam yemeği için ise tam hayal ettiğimiz o otantik durağa, Mehana Chiflika‘ya (Çiftlik) rotamızı çevirdik. Taş ve ahşabın sıcaklığıyla bezenmiş bu mekanda, dumanı tüten yöresel lezzetlerin tadını çıkardık. Lezzeti, sıcak atmosferi ve fiyat-performans dengesiyle Kazanlık’a yolu düşen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim, hafızamızda güzel tatlar bırakan nefis bir yer oldu.

KAZANLIK TA MEHANA ÇİFTLİK

Filibe’nin asırlık sokaklarından başlayıp, Koprivştitsa’nın o gururlu ve hüzünlü tarihine dokunduğumuz; Karlovo’nun pembe tarlalarında mest olup, bir insanın kanıyla yazılan o tarihi mektubun köprüsünde barışın kıymetini bir kez daha anladığımız dopdolu, 200 kilometrelik bir günü daha geride bıraktık. Heybemizde yeni fotoğraflar, zihnimizde yepyeni hikayelerle Güller Vadisi’nde geceyi selamlarken, yarın sabah bizi bekleyen yeni keşiflerin heyecanı şimdiden içimizi kaplıyor.

Gezekalın ve merakla kalın…

Dr. Ümit Kuru

11.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 394.380 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız