Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofyaya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Bansko

Melnik’ten Bansko’ya ulaşır ulaşmaz bu güzel şehri keşfetmeye çıktık. Bulgaristan’ın güneybatısında, heybetli Pirin Dağları’nın eteklerine kurulan Bansko, birçoğumuzun zihnine “Doğu Avrupa’nın en popüler kış sporları merkezi” olarak kazınmış olabilir.

Ancak bu şehir, çok daha derin bir ruhun, köklü bir Bulgar Rönesansı ya da Ulusal Uyanışı mirasının üzerinde yükseliyor. Çok sık duyacağınız Bulgar Ulusal Uyanışı (veya Bulgar Rönesansı) deyimi ile Bulgarların yaklaşık 500 yıl süren Osmanlı yönetimi altındaki dönemin sonlarında —özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda— yaşadıkları kültürel, dini ve siyasi bilinçlenme dönemini kastettiğimi artık anlamışsınızdır.

Bulgar Rönesansı döneminde, unutulmaya yüz tutmuş olan Bulgarca yeniden canlandırıldı. İlk Bulgarca okullar açıldı, tarih kitapları yazıldı ve halk kendi kökenlerini, eski krallık dönemlerini yeniden hatırlamaya başladı. Bu dönemde yürütülen kararlı mücadeleyle, Bulgar Kilisesi Rum etkisinden sıyrılarak kendi bağımsız yapısını, yani Bulgar Eksarhlığı‘nı kurdu. Bu gelişme, siyasi bağımsızlığa giden yolda atılan ilk resmi adımdı.

Kültürel ve dini bilinçlenmenin doğal bir sonucu olarak, Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurma fikri olgunlaştı. 1876’daki Nisan Ayaklanması ve ardından gelen, bizim için büyük bir felaketin başlangıcı olan 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) ile Bulgaristan bağımsızlığına giden yolu açmış oldu.

Yaklaşık 116 yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu sürecin başlangıcı, 1762 yılında Rahip Paisiy Hilendarski’nin, Aynoroz Manastırı’nda yazdığı ve Bulgar halkına geçmişini, kimliğini, dilini hatırlatan “İstoriya Slavyanobolgarskaya” (Slav-Bulgar Tarihi) adlı eserini tamamladığı yıl olarak kabul edilir. Bu kitap, uyanışın ilk kıvılcımıydı. Dönemin kapanışı ise Osmanlı’nın 93 Harbi’ndeki mağlubiyetiyle sonuçlanan 1878 yılı oldu.

Bansko, bu uyanışın en önemli kalelerinden biriydi. Şehirdeki zengin tüccarlar, kazandıkları paraları Osmanlı’ya karşı birer sığınak ve istihbarat merkezi gibi korunaklı inşa edilen o yüksek taş duvarlı Bansko Evleri’ne ve Bulgar kültürünü yaşatan Kutsal Üçleme Kilisesi’ne (Holy Trinity Church) yatırdılar. Dönemin en büyük uyanış liderleri ve aydınları bu sokaklarda yetişti.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ

Bulgaristan’ın en büyük şehri 1.2 milyonluk nüfusuyla başkent Sofya iken, Bansko 10.000 kişilik nüfusu ile onun yanında minyatür bir şehir gibi kalıyor. Ancak “ekonomik güç, turizm hacmi, küresel bilinirlik ve metrekareye düşen yabancı turist sayısı” söz konusu olduğunda, Bansko ülkede ilk 5’i zorlayacak kadar devasa bir vizyona sahip.

Otelimiz, Kutsal Üçleme Kilisesi’ne ve dolayısıyla Bansko’nun tarihi merkezine sadece 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Bu yakınlık sayesinde, Melnik’ten başlayan yoğun gezi günümüzün sonunda Bansko’ya saat 17:30 gibi varmış olsak da şehrin tarihi dokusunu keşfedecek vakti bulduk. Zaten yarın saat 11:00 kadar da şehri gezmeye devam edeceğiz. Günün tek kötü sürprizi, aniden bastıran kısa süreli ama şiddetli bir sağanak yağmur oldu. Şansımıza, kilisenin bulunduğu meydana yağmura yakalanmadan ulaşmıştık; hemen yakındaki şirin bir kafeye sığınıp, dışarıda sicim gibi yağan yağmuru kahvemizi yudumlayarak keyifle izledik. Yağmur dinince de vakit kaybetmeden kendimizi tarihi Bansko sokaklarına attık.

Yazının bu bölümünde; hem o yağmur sonrası açan ve fotoğraf için harika bir ışık sağlayan atmosferde, hem de ertesi gün Bansko’nun o meşhur dar hatlı trenine binene kadar geçen kısıtlı ama dolu dolu zaman diliminde keşfettiğimiz Bansko’yu anlatacağım.

Öncelikle Kutsal Üçleme Kilisesi’nin bulunduğu, Bansko’da en sevdiğim alanların başında gelen Vazrajdane (Uyanış) Meydanı‘nı anlatmam lazım. Bu meydanda yüzümüzü Kutsal Üçleme Kilisesi’ne döndüğümüzde, kilisenin hemen ardında gökyüzüne uzanan, zirveleri karlı Pirin Dağları tüm heybetiyle bizi selamlıyordu. Kale-manastır tarzı korunaklı mimarisi ve yüksek saat kulesiyle kilisenin asırlık silüeti, arkasındaki karlı tepelerle birleşince ortaya muazzam bir kompozisyon çıkarıyordu.

Meydanı tarif etmeye biraz daha devam edelim… Bu kez kiliseye arkanızı döndüğünüzde, karşınıza devasa bir heykel kompleksi çıkacaktır. Meydandaki o meşhur büyük taş heykel; az önce yukarıda bahsettiğim, uyanışın ilk kıvılcımını yakan Bulgar Ulusal Uyanışı’nın simge ismi Rahip Paisiy Hilendarski’nin (Aziz Paisius) anıtıdır.

AZİZ PASİUS HEYKELİ

Heykelin arkasında, yazdığı o meşhur tarih kitabının (Slav-Bulgar Tarihi) taş tabletler şeklinde tasvir edilmiş devasa sayfaları yer alıyor.

Hemen bu anıtın arkasından başlayan, yeşilliklerin ve havuzların canlandırdığı, kafe ve restoranların sıralandığı geniş yaya alanı ise adını Bansko doğumlu ünlü şair Nikola Vaptsarov‘dan alıyor. Bizim Bansko’da gezeceğimiz birkaç müze evden bir tanesi de burası olacak.

NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI

Bu tarihi meydandan dağa doğru uzanan ve adını o muazzam sıradağlardan alan Pirin Caddesi, taş evleri ve kıvrımlı Arnavut kaldırımlarıyla bizi kendine doğru çekip, sokalkarını keşfetmeye davet ediyordu. Biz de bu davete uyup şehri keşfe başladık.

PİRİN CADDESİ

Bansko’yu keşfetmeye, şehrin en önemli simgesi olan Kutsal Üçleme Kilisesi’nden (Holy Trinity Church) başlayalım. Kilisenin içine girmeden önce dışarıdan şöyle bir bakacak olursanız, Melnik yakınlarındaki Rozhen Manastırı’nda hissettiğiniz duyguyu bu kiliseye bakarken de hissedeceksiniz; sanki karşınızda bir ibadethaneden ziyade, adeta korunaklı küçük bir kale yükseliyor.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NİN YÜKSEK VE KALIN DUVARLARI

Kilisenin etrafını çevreleyen taş duvarlar tam 1,1 metre kalınlığında. Duvarlara dikkatli gözlerle baktığınızda göreceğiniz o küçük mazgal (atış) delikleri ise buranın sadece bir kilise olarak değil, olası bir saldırı anında yerel halkın sığınabileceği askeri bir kale mantığıyla inşa edildiğinin en somut kanıtı.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NDE HİLAL VE HAÇ YANYANA

Kilisenin arkadaki giriş kapısının üzerinde bulunan taş oymalara dikkat etmenizi isterim. Yan yana işlenmiş Hristiyan haçı ile Osmanlı hilali, dönemin zorlu politik dengelerini ve yerel halkın diplomatik zekasını gösteren müthiş bir fotoğraf karesi oluyor.

Dönemin Osmanlı kanunlarına göre gayrimüslimlerin kiliseleri camilerden daha büyük veya daha yüksek olamazdı. O dönemin Bansko’sunun zengin tüccarlarından Lazar Todorov (bölge lideri), kilise yapımına izin fermanı alabilmek için dönemin vezirlerine ve valilerine ciddi rüşvetler vermiş. İzin koparılsa da boyut sınırını aşmak için Bansko halkı geceleri gizlice çalışarak kilisenin temelini ferman metninde yazılandan çok daha geniş kazmış ve binayı devasa boyutlara ulaştırmış.

Dışarıdaki o sert, askeri taş mimari, kiliseden içeriye girildiğinde yerini muazzam bir zarafete bırakıyor. Kilisenin ikonostasisi Bulgar uyanış döneminin en ünlü ahşap oyma okulu olan Debar Okulu ustaları tarafından yapılmış. Üzerindeki altın varaklar ve ince işçilik göz alıcı. Fotoğraf çekmek yasak ve burası da yasağın sıkı takip edildiği yerlerden. Yine de bir kaç kaçamak kare çekmeyi başardık.

Duvarlardaki fresklerde ise İncil’den sahneler anlatılıyor. Bansko Sanat Okulu ustaları tarafından boyanmış bu resimlerdeki renklerin canlılığı harika bir görsel şölen sunuyor.

Kilisenin bahçesinde 30 metre boyunda taş bir kule yükseliyor. 1850 yılında yapılan bu kule, Bansko’nun her yerinden görülen o meşhur silüeti tamamlıyor. 1865 yılında kuleye eklenen saat günümüzde de hala tıkır tıkır çalışıyor.

Bansko’daki Holy Trinity Kilisesi’nin bahçesinde, saat kulesinin yakınında Peyo Yavorov anıtı bulunuyor. Peyo Yavorov’un kendisi bir çete lideri (voyvoda) ve şair. 1912 yılında 1. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Bansko’dan çekilince bu çete lideri müfrezesiyle birlikte Bansko’ya girer. Kasaba halkına bu kilisenin bahçesinde bir nutuk verir. İşte bu anıt taşın üzerinde Bansko tarihinin en önemli kırılma anına ait olan o coşku dolu şu sözler yazılı: “Kardeşler, feslerinizi fırlatıp atın! Bugünden itibaren artık özgür Bulgarlarsınız!” Bulgarlar için çoşku dolu sözler bizler için nasıl da hüzün hissettiriyor değil mi?

Bansko sokaklarını adımlarken sadece kilisenin değil ama eski Bansko evlerinin de yüksek taş duvarlarla çevrili olduğunu fark edeceksiniz. Bansko Müstahkem Evleri denen bu mimari stile, o dönem yönelmelerinin tabii ki bir nedeni var. Aslında bu mimari stil o dönemin fırtınalı Balkan coğrafyasında hayatta kalma mücadelesinin mimariye yansımış hali olarak görülmelidir.

18. ve 19. yüzyıllarda Bansko, Osmanlı coğrafyasında Avrupa ile ticaret yapan çok zengin bir burjuva sınıfına sahipti. Ancak o dönemde Balkanlar’da merkezi otoritenin zayıflamasıyla Kırcalı Çeteleri ve haydut sürülerinin (dağ eşkıyalarının) baskınları büyük bir tehdit oluşturuyordu. Banskolular, hem canlarını hem de ticaretten kazandıkları altınları koruyabilmek için mimariyi bir savunma silahına dönüştürdüler.

Kırcalı Çeteleri, 18. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılın başlarına kadar uzanan dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarında-özellikle bugünkü Bulgaristan ve Makedonya coğrafyasında-terör estiren dağ eşkıyalarına, silahlı haydut sürülerine ve firari askerlere verilen genel bir addır. Bu çeteler tek bir etnik kökene dayanmıyorlardı; içlerinde firari Osmanlı askerleri, terhis edilmiş yerel milisler, Arnavut paralı askerleri (başıbozuklar) ve hatta bazı Hristiyan haydutlar (hayduklar) yer alıyordu. Ortak amaçları ideolojik değil, tamamen yağma, haraç ve zenginleşmeydi.

Osmanlı Devleti o dönemde Rusya ve Avusturya ile savaş halindeydi, içeride ise Yeniçeri isyanlarıyla uğraşıyordu. Balkanlar’daki otorite boşluğunu fırsat bilen Kırcalılar, binlerce kişilik devasa ordular kurdular. Şehirlere ve zengin ticaret kasabalarına baskınlar düzenliyor, evleri, kiliseleri ve ambarları yağmalıyor, kasabaları tamamen yakıp yıkmamak karşılığında yerel halktan çok ağır haraçlar (koruma parası) topluyorlardı. O dönemde pamuk, tütün ve deri ticaretiyle inanılmaz zenginleşen Bansko tüccarları, Kırcalı çetelerinin doğrudan hedefi haline geldiler. Devletin kendilerini koruyamayacağını anlayan Bansko halkı, çareyi kendi evlerini birer savunma kalesine dönüştürmekte buldu. Yani Bansko sokaklarındaki o yüksek taş duvarlı, gizli sığınaklı müstahkem evler, aslında estetik bir kaygıyla değil; Balkanlar’ı kasıp kavuran kanlı Kırcalı çetelerinin gazabından canı, malı ve çocukları koruyabilmek için inşa edilmiş birer hayatta kalma kaleleri olarak ortaya çıktı.

Bansko ziyaretimiz sırasında bu evlerden birkaç tanesini gezmeye çalıştık. En çok gezmeyi istediğim Velyan Müze Evi‘ni, Pazartesi ve Salı günleri ziyarete kapalı olduğundan gezemedik. Bu ev aslında 18. yüzyılda Bansko’nun zengin ailelerinden biri tarafından inşa edilmişti.

KAPI ARALIĞINDAN FOTOĞRAFLAYABİLDİĞİM VELYAN EVİ DIŞ SÜSLEMELERİ

Ancak hikayeyi ilginç kılan, evin daha sonra Velyan Ognev adında ünlü bir ustaya geçmesidir. Kutsal Üçleme Kilisesi’nin o muazzam iç dekorasyonunu, ahşap ikon duvarını yapması için Bansko halkı, uyanış döneminin en yetenekli ustalarından biri olan Velyan Ognev’i şehre davet eder. Usta Velyan o kadar muazzam bir iş çıkarır ki, Bansko halkı ona olan minnettarlığını göstermek için bu devasa malikaneyi ona hediye eder. Usta da boş durmaz; hediye edilen bu evi kendi sanatsal vizyonuyla baştan aşağıya bir başyapıta dönüştürür. Velyan Evi içindeki muazzam duvar resimleri (freskler) ve ahşap oymacılığı bu evi diğer müze evlerden ayırıyor.

KAPI ARALIĞINDAN VELYAN MÜZE EVİ

Avrupa’dan taşıdığı Barok esintileri geleneksel Bulgar motifleriyle harmanlayan Usta Velyan’ın bu ikonik evini gezebilmeyi çok isterdim. Özellikle dönemin taşra insanı için birer hayal olan Venedik ve İstanbul manzaralarının çizildiği Mavi Oda’yı ve ahşap işçiliği tavanları görmek harika bir deneyim olurdu. Fakat ev kapı duvardı; bana da kilitli dış kapının küçük bir aralığından içeriye bakıp o gizemli geçmişi fotoğraflamaya çabalamak kaldı.

VELYAN EVİ İÇ DEKORASYONU-İNTERNETTEN

Bansko Müstahkem Evleri’nin en iyi örneklerinden bir tanesi olan ve Kutsal Üçleme Kilisesi’nin hemen birkaç adım ötesinde yer alan Neofit Rilski Müze Evi (Benas Evi) gezi programımızdaki diğer bir ziyaret yeriydi.

18. yüzyıldan kalma bu geleneksel taş ve ahşap ev, sadece mimarisiyle değil, içinde yetişen isimle de Bansko’nun gurur kaynağı. Neofit Rilski, “Bulgar eğitiminin babası” olarak kabul edilen bir aydın, bir keşiştir.

İlk modern Bulgarca dilbilgisi kitabını yazmış, İncil’i ilk kez modern Bulgarcaya çevirmiş ve ülkedeki ilk modern laik okulun müfredatını hazırlamıştır. Yani uyanış döneminde halkın okuma-yazma oranını artıran, dile kimliğini veren en kilit ismin evini geziyoruz.

Neofit Rilski’nin doğduğu bu evi gezerken, Bansko’ya özgü o meşhur ‘Müstahkem Ev’ mimarisinin dehasına da yakından tanıklık ediyoruz.

NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİ

Dışarıdan bakıldığında bu evlerin zemin katları, nehirden toplanan devasa granitlerle örülmüş 1 metrelik kalın duvarlardan oluşuyor. Büyük pencereler yerine bir insanın sığamayacağı darlıkta demir mazgallar var. Avluya açılan meşe kapılar ise balta veya koçbaşı darbelerine dayanacak şekilde dövme demir çivilerle ve duvarın içine giren devasa sürgülerle tahkim edilmiş. Kapı kapandığı an, dış dünyayla bağınız tamamen kopuyor.

Bu müze evin üst katı o dönem zengin bir zanaatkar ailesinin günlük yaşamını mükemmel şekilde yansıtıyor. Geleneksel ocak (açık şömine), asırlık kilimler, ahşap tavan işçilikleri ve sedirlerle dolu odaları ziyaret ediyorsunuz.

Evin bir bölümü Neofit Rilski’nin kişisel eşyaları, yazdığı mektuplar, dönem kitapları ve onun tarafından hazırlanan ilk Bulgarca sözlük gibi çok değerli arşiv dokümanlarını sergilemeye ayrılmış.


Evin kalbinde ise yangına dayanıklı, taş örgülü gizli bir sığınak odası yer alıyor. Olası bir baskında aile buraya çekiliyor ve odanın içindeki gizli yeraltı tünellerinden bahçeye, ahıra, hatta komşu evlere kaçabiliyor. Biz en son olarak bu tünele girip gizli kapıdan bahçeye çıkarken dönemin fırtınalı atmosferini ve bu insanların hayatta kalma mücadelesini hissetmeye çalıştık.

NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİNDE GİZLİ GEÇİDİN ÇIKIŞI

Daha sonra Nikola Vaptsarov Meydanı‘na kadar dar sokaklar arasından yürümeye devam ettik. Burada Nikola Vaptsarov Müze Evi’ni gezerek Bansko şehir gezimizi bitireceğiz.

NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI VE VAPTSAROV HEYKELİ

Vazrajdane Meydanı’nın o ağır tarihi atmosferinden birkaç adım öteye geçtiğimizde, kendimizi Bansko’nun sosyal kalbi olan geniş ve ferah Nikola Vaptsarov Meydanı‘nda bulduk. Bir yanda havuzların şırıltısı ve kafelerden yükselen kahve kokuları, diğer yanda ise adını bu şehirden alan ünlü şair Nikola Vaptsarov’un müze evi ve heybetli anıtı bizi karşıladı. Burası, Bansko’nun geçmişiyle bugününün en keyifli buluşma noktası.Belediye Binası gibi resmi daireler de burada bulunuyor.

Bansko’ya geldiğimiz akşamüstü, Nikola Vaptsarov Meydanı’nda adeta bir moda podyumunu andıran, en şık kıyafetleri içinde sıra sıra dizilmiş her yaştan çocuk ve genç gördük. Eğer siz de Bulgaristan seyahatinizi mayıs ayının ikinci yarısına denk getirirseniz, sokakları ele geçiren bu coşkulu geçit törenlerine mutlaka rastlarsınız. Bulgarların ‘Abiturient’ adını verdiği bu lise mezuniyet kutlamaları, sıradan bir okul töreninden çok öte, tüm ülkeyi saran bir ulusal karnaval ve köklü bir geçiş ritüeli.

Bu renkli geleneğin arkasındaki ruh ise son derece etkileyici: Liseyi bitiren gençler, ilkokul birinci sınıftan itibaren verdikleri 12 yıllık emeği, sokaklarda ritmik bir şekilde ‘1, 2, 3… 11, 12!’ diye haykırarak taçlandırıyorlar. 12 sayısına ulaşıldığında coşku zirveye vuruyor; çünkü bu haykırış, çocukluğa veda edip resmi olarak yetişkinler dünyasına adım attıklarının ilanı sayılıyor.

Bulgar kültüründe lise mezuniyeti hayatın en önemli dönüm noktası kabul edildiğinden, aileler bu dönem için ciddi bütçeler ayırıyor. Gençler adeta bir düğün şıklığında (kızlar göz alıcı abiyeler, erkekler en şık takımlarla) sokaklara dökülürken; aileler, akrabalar ve komşular evlerin önünde toplanıp onları gururla uğurluyor. Bu, topluluğun gence Artık sen de toplumun tam bir bireyi oldun deme şekli.

Haliyle bu büyük coşku okul salonlarına sığmıyor; şehirlerin ana meydanlarına, caddelerine taşıyor. Mezunlar süslenmiş arabaların pencerelerinden sarkıyor, konvoylar oluşturuluyor, düdükler çalınıyor ve meydanlarda geleneksel Bulgar dansı Horo oynanıyor. İşte bizim Bansko’da ve sonraki günlerde rotamız üzerindeki diğer şehirlerde denk geldiğimiz o cıvıl cıvıl sahneler bu kutlamaların birer parçasıydı. Yağmur sonrası dağılan bulutlar arasından çkan akşam güneşinin ışıkları altında Nikola Vaptsarov Meydanı’ndaki bu geçit törenini izlemek ve o hayat dolu enerjiyi fotoğraf karelerimize hapsetmek bizim için harika bir şans oldu.

NİKOLA VAPTSAROV MÜZE EVİ

Nikola Vaptsarov Müze Evi bu şehirde gezdiğimiz son mekan oldu. “Nikola Vaptsarov kimdir?” diye sorarsanız size kısaca şunları anlatabilirim; Bulgar edebiyatının en güçlü modernist şairlerinden biri olmasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı döneminin sembolleşmiş antifaşist direnişçilerinden. Yani kendisinin Bulgar Ulusal Uyanışı ile pek alakası yok ama Nazi işgaline ve yerel faşist yönetime karşı yürütülen yeraltı direniş hareketine aktif olarak katılmış bir aydın. 1942 yılının Mart ayında yeraltı faaliyetleri yürütürken yakalanmış. Aynı yılın Temmuz ayında, henüz 32 yaşındayken askeri mahkeme tarafından idama mahkûm edilmiş ve Sofya’da kurşuna dizilerek infaz edilmiş.

Bizim dilimize de çevrilmiş şiirleri var. İdam edilmeden önce eşine yazdığı şiiri okuyunca çok etkilenmiştim, sizlerle de paylaşmak isterim;

– Karıma – 

Geleceğim bazen uykudayken sen

Beklenmedik, uzak bir konuk gibi.

Sokakta, bir başına koyma beni

Kapıyı sürgüleme üstümden.

Usulca girecek, bir yere ilişeceğim

Bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne.

Ve yorgunluk gözkapaklarımı indirince

Seni kucaklayacak ve çıkıp gideceğim.

Nikola Vaptsarov

Müzeye ve şairin yaşamına dair biraz detay vermek gerekirse; burası aslında Nikola’nın doğup büyüdüğü aile evi. Binanın geçmişine dair en ilginç ayrıntı ise isminde saklı. Ev, aile tarafından satın alınmadan önce kumaş boyahanesi olarak işletiliyormuş. Bansko lehçesinde ‘Boyacının Evi’ anlamına gelen ‘Vaptsarovi’ kelimesi, zamanla ailenin resmi soyadı haline gelmiş. 1952 yılında kapılarını müze olarak açan ve açılışı bizzat Nikola’nın annesi tarafından yapılan bu yapı, aynı zamanda Bansko’daki müzecilik faaliyetlerinin de öncüsü kabul ediliyor.

Bu müze ev, az önce sokaklarında dolaştığımız o yüksek taş duvarlı, savunma amaçlı klasik Bansko ‘Müstahkem Evleri’ mimarisinden biraz daha farklı, daha sivil bir karaktere sahip. İçeriye adım attığınızda, şairin annesi ve kız kardeşinin büyük bir vefayla odaları tamamen Nikola’nın çocukluk yıllarındaki aslına uygun olarak yerleştirdiğini görüyorsunuz. Geleneksel ocak başı, el dokuması Bansko kilimleri ve şairin bebeklik beşiği hala o günkü sıcaklığıyla ziyaretçileri karşılıyor.

Evin diğer bölümleri ise tamamen şairin edebi mirasına ve trajik sonuna ayrılmış. Müzede, Vaptsarov’un edebi eserlerinin yanı sıra, 1942 yılında kurşuna dizilmeden hemen önce kaldığı hücrede üzerinde bulunan giysileri ve ölüm fermanını beklerken küçük kağıt parçalarına yazdığı o ölümsüz veda şiirlerinin orijinal nüshalarını görmek insanın boğazını düğümlemeye yetiyor.

Bansko’da sokaklarda yürüyüşümüzle son karelerimizi aldık. Bansko ile ilgili gezi yazımı bitirmeden önce Bansko’da Hotel Molerite’de yediğimiz akşam yemeğinden bahsetmeden geçemeyeceğim.

Yoğun programımız yüzünden öğle yemeklerini sıkça atlasak da, her akşamın hakkını yerel bir lezzet durağında mutlaka verdik. Tüm Bulgaristan rotamızın açık ara en lezzetli akşam yemeği ise Hotel Molerite’nin mutfağından çıktı. Bu otelde konaklayın ya da konaklamayın, ama Bansko’ya gelirseniz bir akşamınızı mutlaka buradaki ziyafete ayırın. Yanına iyi bir yerel kırmızı şarap açtırın ve özellikle mangalda pişen o muhteşem etlerin keyfini çıkarın!

Bansko gezimiz sonrasında şehirden ayrılarak Avramovo Tren İstasyonuna doğru hareket ettik. Amacımız burada trene binip 72 km ötedeki Velingrad’a kadar seyahat etmek.

Bulgaristan gezisi planlamışsanız gezinin bu bölümünü mutlaka programınıza eklemelisiniz. Çünkü bu seyahat, sıradan bir tren yolculuğunun çok ötesinde anlamlar taşıyor. Ayak bastığımız Avramovo, tam 1267 metrelik rakımıyla tüm Balkanlar’ın en yüksek tren istasyonu ünvanına sahip. Bizi Velingrad’a götürecek olan hat ise Avrupa’nın geriye kalan son “dar hatlı” (dar hat açıklığına sahip nostaljik 760 mm) demiryollarından biri.

Pirin ve Rodop dağlarının o sık ormanlarını, derin vadilerini ve tünellerini adeta bir zaman tünelindeymiş gibi ağır ağır, tıngır mıngır aşan bu emektar treni Avramova İstasyonu’nda beklerken içimizdeki fotoğrafçı ve gezgin heyecanı çoktan zirve yapmıştı

Aracımız bizi Avramovo İstasyonu’nda bırakıp yoluna karadan devam etti; kendisiyle Velingrad’da tekrar buluşacağız. Biz ise istasyonda treni beklerken dağ havasını ciğerlerimize çekiyor, istasyon binasının o yalnız ve asırlık duruşuna şahitlik ediyoruz.

Resmi adı Rodop Dar Hatlı Demiryolu (Rhodope Narrow Gauge) olan bu hat hakkında bilinmesi gereken pek çok etkileyici detay var. Hattın başlangıç noktası; Sofya-Filibe ana demiryolu rotası üzerinde yer alan Septemvri (Eylül) Kasabası, bitiş çizgisi ise Dobrinishte. Toplam uzunluğu 125 kilometre olan bu mesafe ilk bakışta gözünüze kısa gelebilir. Ancak bu tren coğrafi şartlar, sarp dağ yamaçları ve dar hat yapısı nedeniyle ortalama saatte 25-30 kilometre gibi oldukça nostaljik, hiç acelesi olmayan, kelimenin tam anlamıyla ‘seyirlik’ bir hızla hareket ediyor.

Dünyadaki standart tren raylarının açıklığı genelde 1435 milimetredir. Ancak Rodop Dağları’nın o sarp kayalıklarını, dik yamaçlarını ve dar vadilerini normal genişlikteki bir trenin dönmesi, o keskin virajları alması imkansız. Bu yüzden mühendisler, ray açıklığını sadece 760 milimetre (yaklaşık normalin yarısı) olarak tasarladılar. Bu sayede tren, dağların arasında adeta bir yılan gibi kıvrılarak yol alabiliyor. Bu hattın inşası 1921’de başlayıp ancak 1945’te tamamlanabilmiş.

Biz de hız çağında zamana meydan okuyan bu yavaşlığın tadını çıkarmak; Pirin ve Rodop Dağları’nın sunduğu o muhteşem manzaraları, sık ormanları ve derin vadileri doya doya fotoğraflayabilmek için hattın en özel bölümünü seyahat programımıza ekledik.

Dile kolay; 125 kilometrelik dağ hattı boyunca tam 35 adet tünel kazılmış. Lokomotif bir tünele girip diğerinden çıkarken, o devasa gövdenin yeşillikler arasında kıvrılışını yakalamak fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen. Bizim gezi grubu da bu anı kaçırmamak için pencerelerden sarkarak, tünel girişlerindeki o nostaljik kıvrımları kadrajlarına hapsetmek için adeta birbiriyle yarıştı. Aslında gönül bu ikonik trene direkt Bansko’dan binmeyi isterdi ama o her dakikası titizlikle planlanmış yoğun programımıza bu uzun rotayı sığdıramayınca, biz de en dramatik etap olan bu 1,5 saatlik bölüme odaklandık.

Hattın mühendislik dehası ise tam anlamıyla şapka çıkarma sebebi. Tren, Balkanlar’ın en yüksek istasyonu Avramovo’nun dik yokuşlarını aşabilmek için dağların arasında adeta ‘8’ çizerek spiral yollar yapıyor, raylara ilmekler atıyor. Özellikle Avramovo’dan aşağıya doğru süzülürken, trenin dağ gövdesini döne döne inişi ve ardı ardına daldığı tüneller, bu mühendislik harikasını büyüleyici bir görsel şölene dönüştürüyor.

Bu büyüleyici tren yolculuğunun ardından Velingrad İstasyonu’nda trenden inip, bizi bekleyen aracımıza yerleştik. Şimdi rotamızı, bana göre Bulgaristan’ın ruhu en güzel, tarihi en büyüleyici şehri olan Plovdiv’e (yani güzel Filibe’mize) doğru çeviriyoruz. Bir sonraki yazıda Roma amfitiyatrolarından Osmanlı evlerine, sanat dolu sokaklardan o muhteşem gün batımı tepelerine uzanan bambaşka bir hikayede buluşmak üzere…

Gezekalın ve mutlaka gezgin merakı içinde olun

Dr Ümit Kuru

09.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofyaya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Melnik’den Bansko’ya

Pirin Dağları’nın eteklerine gizlenmiş, Yunanistan sınırına bir taş atımı mesafedeki Melnik, resmiyette Bulgaristan’ın en küçük şehri unvanını taşıyor. Ancak Arnavut kaldırımlı sokaklarına adım attığınızda, buranın kağıt üstündeki unvanından çok daha fazlası olduğunu; zamanın durduğu bir kasaba olduğunu anlıyorsunuz. Gezi adetimiz olduğu üzere kahvaltı öncesi ve sabahın erken saatlerinde, güneş ışıkları Melnik üzerine henüz yeni düşmeye başlamışken bu güzel şehri yeniden keşfetmeye çıktık.

Yürüyüşümüzü bu sefer Kordopulov Evi-Melnik Piramitleri yönüne değil de ters tarafa, içinde bir heykelin bulunduğu parka doğru yaptığımızda bir taş köprüye rastladık. Zamana meydan okuyan ve tarihi Roma dönemine kadar uzanıp, Osmanlı’nın asırlarca onarıp kullandığı bu köprü, bana Melnik’in sadece şarabıyla değil, ilginç tarihini de konu etmem gerektiğini hatırlatıyor. Zira bu taşlarla döşeli köprünün altından akan sular; bir zamanlar bunca zenginlik içinde yaşanırken Osmanlı’ya karşı başkaldıran Bulgar Ulusal Uyanışını (Vazrajdane), o ihtilalin deli fişek liderlerini ve Balkanlar’ın en kaotik dönemini fısıldıyor.

Sizi satırlar arasında bazen tarih derslerine götürüp yazıyı uzatıyor olabilirim ama beni mazur görün! Şuna tüm kalbimle inanıyorum: Bir yeri sadece görmek turistlerin, oranın taşındaki ve toprağındaki hikayeyi bilerek gezmek ise gerçek gezginlerin işidir. Gezekalın sitesinin de en büyük iddiası budur. Melnik’in sokaklarında basıp geçtiğimiz o taşların hikayesini bilmeden yürümek, buradaki hikayeden hareketle Bulgar Ulusal Uyanışına ve dolaylı olarak da Bulgaristan’daki bizim tarihimize dair fikir sahibi olmamak güzel kasabaya, Bulgaristan’a ve hatta Osmanlı’ya haksızlık olur. Osmanlı’nın yönetimi altındaki ulusları düşününce bence dönemin en fazla imtiyaza sahip olmuş ve Anadolu insanına göre daha varlık içinde yaşamış bu coğrafya insanını isyana teşvik eden sebepler nelerdir? Yol boyu heykellerini göreceğimiz Vasil Levski, Hristo Botev kimlerdir? Bunları öğrenerek Bulgaristanı gezmeniz tartışmasız şekilde doğru olacaktır.

Bugün yaklaşık 200 kişinin yaşadığı bu sessiz coğrafyada, Osmanlı döneminde binlerce insanın bir arada yaşadığı, imparatorluğun ve Avrupa’nın en önemli şarap ticaret merkezlerinden biri olduğu gerçeğini öğrenmek benim için çok ilginç bir bilgiydi. Melnik’in bu altın çağını ve o dönem Balkanlar’ı kasıp kavuran özgürlük mücadelesinin trajik yüzünü anlamak için rotayı yeniden kasabanın en görkemli yapısına, aşağıda fotoğrafını gördüğünüz Kordopulov Evi’ne çevirmek gerekiyor. Sabah yürüyüşümüzden objektifime yansıyan huzurlu Melnik kareleriyle sizi baş başa bırakırken, arka planda bu taş sokakların fısıldadığı o gerçeği; Bulgar Ulusal Uyanışı’nın, devrimci Yane Sandanski’nin ve Kordopulov ailesinin kesişen trajik öyküsünü anlatmaya başlayayım.

Bu konağın duvarları arasında yaşananlar ilk bakışta birer ayrıntı gibi görünse de, aslında Balkanlar’ın o en kaotik, en karanlık dönemine kelimenin tam anlamıyla ışık tutuyor.

1754 yapımı bu devasa konak, Osmanlı sivil mimarisiyle Venedik estetiğini buluşturan, altı kayalara oyulmuş tonlarca kapasiteli şarap mahzenleriyle dolu bir mühendislik harikası. Evin son sahibi Manolis Kordopulov, Fransa’da eğitim almış entelektüel bir Rum şarap tüccarıymış.

Onun hikayesini trajik kılan ise 20. yüzyılın başında Balkanlar’ı saran Osmanlı karşıtı isyan dalgasında aldığı risklerdi. Manolis, dönemin en radikal örgütlerinden İç Makedon-Edirne Devrimci Örgütü’ne (IMRO) kapılarını açtı. Evinin devasa mahzenlerini; örgütün efsanevi lideri ve hemen yanda fotoğrafını gördüğünüz Yane Sandanski ve komitacıları için gizli bir sığınağa dönüştürdü. İşte bu tehlikeli oyun, Manolis’e çok pahalıya patlayacaktı.

Bulgarlar için ulusal bir kahraman, Kuzey Makedonyalılar için bağımsızlık savaşçısı, Osmanlı içinse azılı bir çeteci olan Yane Sandanski, Balkan tarihinin en gri figürlerinden kabul ediliyor. “Pirin İmparatoru” lakaplı bu komitacı lideri, idealist bir devrimci olmanın ötesinde, hareketini finanse etmek için zengin tüccarları haraca bağlamaktan çekinmeyen ve kiliseye bile aman vermeyen sert bir figür olarak anlatılıyor. Sandanski, Avrupalı büyük güçlerin (Rusya, Avusturya-Macaristan vb.) Balkanlar’a müdahale etmesine şiddetle karşıydı. Ona göre Balkanlar’ın kaderini dış güçler değil, bölgenin kendi halkları ortaklaşa belirlemeliydi. Hatta kralların ve kiliselerin yönlendirdiği milliyetçiliğin halklara sadece kan getireceğine inanıyordu. Örgütün sağ kanadı Makedonya’nın Osmanlı’dan ayrılıp doğrudan Bulgaristan Krallığı ile birleşmesini (ilhak edilmesini) savunurken; Sandanski, Makedonya’nın bağımsız ya da özerk bir birim olarak kalacağı, tüm Balkan halklarının (Bulgar, Rum, Sırp, Arnavut ve Türkler) eşit haklarla bir arada yaşayacağı bir Balkan Federasyonu kurulmasını düşlüyordu. Bir “Osmanlı Sosyalisti” gibi hareket eden, çözümü topyekün bir ayrılıkta değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun demokratikleşmesinde gören bu adam çok ilginçtir ki bir dönem Jön Türkler ile anlaşıp İstanbul’daki 31 Mart Vakası’nı bastırmaya bile katılmış.

Manolis Kordopulov, 1912 Balkan Savaşı kaosu sırasında, Osmanlı ordusu Melnik’ten çekilirken trajik bir şekilde öldürüldü. Resmi turizm hikayeleri suçu hemen Osmanlı askerlerine atsa da, tarihsel gerçekler bambaşka bir şüpheyi doğuruyor: Sandanski ve yandaşlarının, Manolis’in o devasa servetine ve bu muhteşem konağa çökmek için savaş kargaşasından yararlanıp onu infaz ettiği iddia ediliyor. Nitekim Manolis’in ölümünün ardından ev, Sandanski’nin ekibine çok yakın olan yerel isimlerin eline geçmiş. Bugün bu evin sahipleri onların torunları.

ROZHEN MANASTIRI

Melnik’in hemen yanı başında, yaklaşık 6 km mesafede, Pirin Dağları’nın o meşhur kum piramitleriyle çevrili, mistik ve çok etkileyici bir yerleşke olan Rozhen Manastırı‘nı gezmek için yollara düştük. Güneybatı Bulgaristan’ın en büyük ve günümüze en iyi korunarak gelmiş manastırlarından biri olan Rozhen Manastırı, sadece dini bir merkez değil, aynı zamanda fırtınalı Balkan tarihinin de en sessiz tanıklarından. Bu manastır Osmanlı idaresi, Bulgar Ulusal Uyanışı ve Yane Sandanski’nin devrimci faaliyetlerinin tam kesişim kümesinde yer alan, tarihsel olarak çok “politik” ve fırtınalı bir mekan.

Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’ı yönetirken, manastırlar genellikle tamamen yıkılmak yerine belli bir vergi yükümlülüğü ve özerklikle varlıklarını sürdürdüler. O dönemde Melnik, yoğun bir Yunan (Rum) nüfusa ve kültürüne sahipti. Bölgedeki kiliseler Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlıydı ve ibadet dili Yunancaydı.

Tam kuruluş tarihi kesin bilinmese de Rozhen Manastırı’nın geçmişi 13. yüzyıla (Erken Orta Çağ) kadar uzanıyor. Manastır Helenleşme politikasına karşı, Bulgar uyanışının, Bulgarca ibadetin ve Kiril alfabesiyle yazılmış dini kitapların korunduğu bir kale işlevi görmüş. Osmanlı döneminde Rozhen Manastırı, bölgenin en büyük toprak sahiplerinden biri haline gelmiş. Etrafındaki devasa üzüm bağları sayesinde Melnik şarap ticaretinin hem üreticisi hem de manevi hamisi konumundaymış. Manastırın bugün gördüğümüz o muhteşem ahşap oymaları, freskleri ve hatta renkli vitray pencereleri, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin en ünlü sanat okullarından (özellikle Bansko ve Debar okulları) çıkan Bulgar ustalar tarafından yapılmış. Yani manastır, Bulgar kimliğinin sanatla haykırıldığı bir yer haline gelmiş.

17. yüzyılın sonlarında büyük bir yangınla neredeyse tamamen kül olan manastır, 18. yüzyılın başlarında zengin yerel bağışçılar (Melnikli şarap tüccarları da dahil) sayesinde küllerinden yeniden doğmuş. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Osmanlı karşıtı silahlı komitacılar için dağlardaki manastırlar en güvenli sığınaklar olmuşlar.

Yane Sandanski ve adamları Rozhen Manastırı’nı sadece bir ibadethane olarak görmediler; burayı bölgesel bir karargah, silah deposu ve lojistik üs olarak kullandılar. Hatta gelirlerini de kendi davaları için harcadılar.

Manastıra vardığımız zaman sanki bir kalenin surlarına gelmişsiniz hissine kapılıyorsunuz. Bu hisse Bulgaristan’ın (özellikle Şumnu’ya kadar olan şehirlerinde gezeceğimiz) tüm manastırlarında kapıldık. Bulgaristan’daki (ve aslında genel olarak Balkanlar ile Ortodoks coğrafyasındaki) eski manastırların yüksek duvarlarla çevrili, adeta birer Orta Çağ kalesi gibi inşa edilmelerinin arkasında hem güvenlik zorunlulukları hem de mimari ve felsefi gerekçeler yatıyor. Dönemin amansız eşkıya baskınlarından, savaşlarından ve içindeki paha biçilemez el yazması hazineleri koruma kaygısından doğan bu yüksek ve sağır taş duvar; aslında içeriye adım attığınızda karşılaşacağınız o muazzam ahşap estetiği ve manevi huzuru koruyan sert birer zırhtır.

Alışılagelmiş soğuk, taş manastırların aksine Rozhen, ahşap revakları, asma yapraklarının gölgelediği iç avlusu ve sarmaşıklarıyla inanılmaz davetkar ve huzurlu bir atmosfere sahip. Altıgen şeklindeki iç avlu mimarisi fotoğraflamak için muazzam bir derinlik sunuyor.

Manastırın merkezindeki Meryem Ana’nın Doğumu Kilisesi, ahşap oyma işçiliğinin şaheseri sayılan devasa bir ikonostasise (ikon duvarı) ev sahipliği yapıyor.

İçerideki 16. ve 18. yüzyıllardan kalma freskler, İncil’den sahneleri tüm canlılığıyla bugüne taşıyor. Maalesef yine içeriden fotoğraf almak yasak. Paylaştığım fotoğraflar çaktırmadan çekebildiklerimiz.

Manastırı bu sakin hali ile gezdikten sonra Pirin Dağları manazarası eşliğinde yakındaki başka bir kiliseye doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Yürüyüşümüzün amacı tartışmalı komitacı Yane Sandaski’nin mezarını görmek.

Osmanlı’ya karşı otonom bir Makedonya/Balkan Federasyonu hayali kuran Sandanski, 1915’te rakip milliyetçiler tarafından pusuya düşürülüp öldürüldüğünde, yoldaşları onu başka bir yere değil, ömrünü adadığı ve hatta davası uğruna mal varlığına çöktüğü Rozhen Manastırı’nın hemen 200 metre ilerisindeki Aziz Nikola Kilisesi’nin bahçesine gömdüler.

YANE SANDANSKİ’NİN KİLİSE BAHÇESİNDEKİ MEZARI

Rozhen Manastırı ziyaretimiz sonrasında tekrar aracımıza doluşup yollara düşüyoruz. Rotamızda bu kez Leshten ve Kovachevitsa köyleri var. Her ikisi de kelimenin tam anlamıyla birer dağ köyü olmalarına rağmen hiç de sıradan yerler değiller. Bulgaristan’ın “Mimari ve Tarihi Sit Alanı” ilan ederek koruma altına aldığı bu yerleşimler, adeta birer zaman kapsülü gibi günümüze ulaşmış büyüleyici açık hava müzesi durumundalar. Açıkçası, seyahatimizi planlarken internette bu köylerin fotoğraflarına bayılmış ve hiç düşünmeden hemen programımıza dahil etmiştim.

Şimdi coğrafi olarak Pirin Dağları silsilesinden çıkıp, Mesta Nehri vadisini aşarak Batı Rodop Dağları’na doğru tırmanışa geçiyoruz. Yaklaşık 90-100 kilometrelik, ortalama 1,5-2 saat sürecek ama manzarasıyla bizi büyüleyecek bir dağ sürüşü bizi bekliyor.

Bulgaristan’ı gezerken yerel rehberlerden Osmanlı’nın Bulgarlara karşı yoğun bir din değiştirme baskısı yaptığına dair anlatımları sıkça duyabilirsiniz. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda bu iddiaların tam olarak gerçeği yansıtmadığını görürüz. Osmanlı’da halk etnik kökenine göre değil, inancına göre ayrılırdı: Müslümanlar ve Gayrimüslimler. İmparatorluk, resmiyette uyguladığı ‘Millet Sistemi’ gereği, ödenen cizye vergisi karşılığında Hristiyan tebaanın inancına ve ibadetine karışmazdı. Eğer iddia edildiği gibi topyekün bir asimilasyon politikası olsaydı, 500 yılın sonunda Balkanlar’da Hristiyan ve Bulgar kimliğinin hayatta kalması zaten mümkün olamazdı. İşin aslı, gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi Osmanlı bütçesinin en önemli gelir kalemlerinden biriydi. Dolayısıyla devlet, ekonomik nedenlerle de tebaasının Hristiyan kalmasını bir anlamda tercih ediyordu.

Tabii bu durum, Osmanlı’nın Balkanlar’daki din işlerine hiç karışmadığı anlamına da gelmiyor. Özellikle merkezi otoritenin sarsılmaya başladığı 17. yüzyıla gelindiğinde, Balkanlar’daki bazı yerel yöneticilerin baskıları ve bölgesel İslamlaştırma dalgaları, ovalarda yaşayan pek çok Bulgar ailesini zor bir tercihle baş başa bırakmış. İşte birazdan sokaklarını arşınlayacağımız Kovachevitsa ve Leshten gibi dağ köyleri; dinlerini, dillerini ve kimliklerini her ne pahasına olursa olsun korumak isteyen zanaatkarların, Rodop Dağları’nın en aşılmaz yamaçlarına sığınarak taş ve ahşapla inşa ettikleri o sessiz direnişin adıdır.

Yolculuğumuzun dağ köyleri ziyareti bölümünde önce Leshten’e vardık ve aracımızdan köy meydanında indik. Köyün kuruluşu, az önce bahsettiğim o tarihi kırılma anıyla doğrudan bağlantılı. Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıfladığı ve Balkanlar’da, özellikle de hemen aşağıda kalan Mesta Nehri vadisinde bölgesel İslamlaştırma baskılarının arttığı dönemde; vadi boyundaki köylerini geride bırakan zanaatkar, inşaatçı ve tüccar aileler, Rodop Dağları’nın bu aşılmaz, dik yamaçlarına çekilerek Leshten’i kurmuşlar. Köy, 19. yüzyıldaki Bulgar Ulusal Uyanış dönemi boyunca bölgedeki ticaretin ve zanaatın gelişmesiyle en parlak günlerini yaşamış ve bugünkü görkemli silüetine kavuşmuş. Leshten, birazdan gezeceğimiz Kovachevitsa’ya kıyasla daha turistik, daha renkli ve “sanatsal” bir havaya sahip. Buradaki tarihi evler aslına son derece sadık kalınarak restore edilmiş ve günümüzde daha çok şık butik otel konseptiyle hizmet veriyorlar.

Aziz Paraskevi Kilisesi’ni sağımıza alarak, tarihin içinde donup kalmış gibi duran evlerin arasından tepeye doğru yürümeye başladık. Kafamızı her kaldırdığımızda karşıda bizi Pirin Dağları’nın muazzam panoramik manzarası selamlıyor. Bozulmamış dokusuyla burası aynı zamanda Bulgar sinema sektörünün de sık sık doğal plato olarak kullandığı popüler bir film setiymiş.

Yokuşu tırmanırken gözümüz hemen mimari detaylara takılıyor. Klasik bir Leshten evinde zemin katlar tamamen harçsız, kalın yerel taş duvarlardan inşa edilmiş. Zamanında ahır, mahzen veya erzak deposu olarak kullanılan bu alt katlar, dış dünyaya karşı adeta birer kale gibi sağır; pencereleri küçücük. Üst katlar ise tam bir tezatlıkla koyu renk ahşap iskeletli, beyaz badanalı ve son derece hafif yaşam alanlarından oluşuyor.

Bu evlerin çatılarında bildiğimiz kırmızı kiremitlerden göremezsiniz. Bunun yerine yakındaki nehir yataklarından veya taş ocaklarından toplanan, “Tikla” adı verilen ince, yassı, gri renkli doğal taşlar tahta çıtaların üzerine pul pul dizilmiş. Bu taş çatılar, evlere inanılmaz bir görsellik ve masalsı bir hava katıyor. Üst katların sokağa doğru taşan geniş ahşap cumbaları ise hem içerideki yaşam alanını genişletiyor hem de sokaklara harika bir ritim veriyor. Bu dağ köy evleri mimari stiline “Rodop Ekolü” deniyor.

Dar sokakları arşınlayarak köyün en tepesinde bulunan ve “Kil Ev” (Clay House) olarak bilinen sıra dışı yapıya kadar yürüyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu ev köyün o kendine has tarihi taş dokusuna pek uymuyor; yine de fantastik tasarımıyla turistik bir çekim noktası yaratmışlar, fotoğraflaması oldukça keyifli.

Köyün bu en üst noktasından Leshten’in taş çatılarına ve karşıdaki dağlara bakarak son karelerimizi alıyor, ardından bu masal diyarından aşağıya, aracımızın yanına doğru keyifle geri yürüyoruz.

Sonraki gezi durağımız olan Kovachevitsa Köyü, Lehsten Köyü’ne 8 km kadar uzaklıkta bulunuyor. Rodop Dağları denince akla genellikle Müslümanlığı seçmiş, Bulgar kökenli halk olan Pomaklar gelir.

Kovachevitsa Köyü ise tam tersi bir hikayenin ürünüdür. Burası, 17. yüzyıldaki o din değiştirme baskılarına boyun eğmeyen, Hristiyan kimliğini ve kültürünü korumak için dağların kalbine sığınan Bulgar zanaatkarlarının kurduğu saf bir Ortodoks kalesidir.

Yine de köyün girişinde Türk rehberimiz Beyhan’ın işaret ettiği geleneksel giysileri içinde bazı pomak köylüleri görüyoruz.

Kovachevitsa Köyü, Lehsten’e göre daha otantik ve ağırbaşlı bir yer gibi duruyor. Tarihi doku daha ham ve korunmuş.

Bir vadinin içine kurulmuş olduğundan Lehsten’deki gibi her evden görülen dağ manzarası yerine dar taş sokaklar ve yüksek taş duvarlar ön plandalar.

Geleneksel taş evler de daha mütevazı görünümdeler. Biz bu köyde önce kısa bir yürüyüş yapacağız ve Kabkobata Müze Evini gezeceğiz. Tipik bir dağ köy evinin içini görüp bu köy halkının gündelik yaşamına şahitlik edeceğiz.

Bu köy içinde bir eve misafir olup öğle yemeğinde yöresel yemekler yiyeceğiz.

Gezimiz ve öğle yemeğimiz sonrasında Kovachevitsa’nın zamana direnen o dar taş sokaklarını geride bırakarak tekrar aracımıza doluşuyoruz. Rodoplar’ın bu büyüleyici taş dünyasına şimdilik veda etme vakti…

Yaklaşık bir saatlik, virajlı ama keyifli bir dağ sürüşünün ardından Bulgaristan’daki ikinci konaklama noktamız olan Bansko’ya varıyoruz. Odalarımıza yerleşip, bu seyahatteki evimiz olacak Molerite Hotel’de kısa bir soluklanma molası verdikten sonra vakit kaybetmeden kendimizi dışarı atıyoruz. Bakalım Balkanlar’ın bu ünlü kayak merkezi, bahar mevsiminin bu aylarında bize ne gibi sürprizler sunacak?

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

08.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofyaya 11 Gün Bulgaristan Gezisi- Sofya’dan Melnik’e

İstanbul Havalimanı’ndan tam vaktinde havalanan Türk Hava Yolları uçağı, yaklaşık bir saatlik keyifli bir gökyüzü mesaisinin ardından Sofya Havalimanı’na teker koydu. Artık Bulgaristan topraklarındayız…

Beklediğimizden çok daha hızlı ilerleyen pasaport kontrolü ve bavul telaşının ardından, dışarıda bizi güler yüzleriyle karşılayan Pavlina ve Türk rehberimiz Beyhan ile buluştuk. Kısa bir tanışma faslı ve heyecan dolu gezi rotamızın son rötuşlarını dinledikten sonra, tekerlekler bu kez Sofya’nın güneyine, Balkanlar’ın adeta ruhunu barındıran Rila Manastırı’na doğru dönmeye başladı.

Başkenti merak edenler için küçük bir not: Sofya’yı gezinin son gününe, yani büyük finale sakladık! Şimdilik yollar sakin, trafik telaşsız ve daha havalimanı çıkışında bile göz alabildiğine uzanan asude bir yeşillik bize eşlik ediyor. Yolculuk asıl şimdi başlıyor…

Sofya’yı arkamızda bırakıp güneye doğru süzülürken, bizi Rila Manastırı’na kadar yaklaşık iki saat sürecek 140 kilometrelik şahane bir rota bekliyor. Şahane kelimesi bile bazen yetersiz kalıyor; zira etrafımızda tabiricaizse insanın gözlerini yoran, başını döndüren muazzam bir yeşillik var. Bu görsel şölene yol kenarlarında öbek öbek açmış, adeta bize el sallayan kıpkırmızı gelincikler eşlik ediyor.

Yol boyunca gözümüzü alan o muazzam yeşillik, Bulgaristan’ın en büyük koruma alanı olan Rila Milli Parkı’nın ta kendisi. Yaklaşık 810 km2‘lik devasa bir alanı kaplayan park; ülkedeki diğer iki milli park olan Pirin ve Merkez Balkan Milli Parklarından çok daha geniş. Ülkenin en yüksek tepesi olan Musalla Zirvesi de Rila Dağı üzerinde bulunuyor.

Rila, adını Trak dilinde “bol sulu dağ” anlamına gelen “Roula” kelimesinden alıyor. Hakikaten de dağ, adının hakkını sonuna kadar veriyor. Milli parkın yüksek kesimlerinde, buzulların erimesiyle oluşmuş kristal berraklığında 120’den fazla buzul gölü bulunuyormuş.

Bulgaristan’ın en önemli manevi hamisi kabul edilen Aziz Ivan Rilski (Rilalı Aziz Ivan), 10. yüzyılda tamamen “münzevi” (inzivaya çekilen kişi) yaşam tarzının bir gereği olarak Rila Dağları’nı seçmiş. Onun bu zorlu coğrafyayı tercih etmesinin arkasında hem dönemin sosyo-politik iklimi hem de kişisel inanç dünyası yatıyor. Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun (özellikle Çar Simeon dönemi) altın çağını yaşadığı o yıllarda, kilise ve devlet kurumları büyük bir zenginlik ve ihtişam içindeymiş. Aziz Ivan; kilisenin bu aşırı dünyevileşmesine, saray yaşamının yozlaşmasına ve maddiyata dayalı düzene tepki duymuş. Tanrı’ya gerçekten yaklaşabilmek için toplumdan, unvanlardan ve konfordan tamamen uzaklaşması gerektiğine inanmış. Sonunda da o dönem için aşılamaz kabul edilen Rila Dağları’nda inzivaya çekilmiş. Rila’da bir ağaç kovuğunda, ardından da bugün hala ziyaret edilebilen karanlık, dar bir taş mağarada 7 yıl boyunca neredeyse hiç insan görmeden, sadece dua ederek ve doğanın sunduklarıyla beslenerek yaşamış.

Aziz Ivan aslında bir manastır kurmak ya da bir topluluğa liderlik etmek istememiş; onun tek arzusu yalnız kalıp Tanrı’ya yakınlaşmakmış. Ancak onun bilgeliğini ve mucizelerini duyan müritler, peşinden Rila Dağları’na gelmeye başlamışlar. İlk manastır yerleşkesi, aslında bugün gördüğümüz görkemli yapının olduğu yerde değilmiş; Aziz Ivan’ın yaşadığı mağaraya çok daha yakın, mütevazı ahşap kulübelerden oluşuyormuş. Bu ilk kilisenin bulunduğu yerde yanda fotoğrafı görülen bir şapel bulunuyor. Ancak azizin 946 yılındaki ölümünden sonra, onun kutsal emanetlerini ve anısını korumak isteyen müritleri; kış şartlarına daha dayanıklı, çığ ve sel tehlikesinden uzak, su kaynaklarına daha yakın olan bugünkü nehir yatağı kenarındaki vadiyi seçmişler. Böylece azizin ölümünün ardından müritleri, onun mütevazı mezarı etrafında toplanarak bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, yüzyıllar boyunca Osmanlı döneminde bile Bulgar kültürünü, dilini ve Ortodoks inancını diri tutan o muazzam Rila Manastırı külliyesini inşa etmeye başlamışlar. Günümüze kadar ulaşan bu ibadethane, Orta Çağ savunma mimarisiyle Balkan estetiğinin harmanlandığı, muazzam bir açık hava müzesi.

Rila Manastırı yüzyıllar boyunca yangınlar, yıkımlar ve istilalar görmüş; fakat her defasında sadık koruyucuları tarafından daha da görkemli bir şekilde yeniden ayağa kaldırılmış. Burası bir ibadethane olduğu kadar, bir ülkenin hafıza odası. Bugün gördüğümüz o büyüleyici yapı, aslında 19. yüzyıldaki büyük yangından sonra yükselen “Bulgar Uyanışı” mimarisi izlerini taşıyor.

Dağların gölgesine gizlenmiş, dışarıdan bakıldığında adeta aşılmaz bir kaleyi andıran (kale-manastır), ancak kapısından içeri girdiğinizde sizi revaklı avluları, yüzlerce keşiş odası ve ortasındaki Hrelio Kulesi ile bambaşka bir zamana ışınlayacak o devasa yapıya varmak üzereyiz. Fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmak için sabırsızlanıyorum.

Rila Manastırı’nın surlarında iki ana giriş kapısı bulunuyor ve ikisi de açıldıkları şehirlerin ya da bölgelerin isimlerini taşıyorlar:

Dupnitsa Kapısı (Dupnishka Porta): Batı tarafında yer alan ve genellikle ziyaretçilerin ilk karşılaştığı, manastıra ana girişi sağlayan kapı. Biz de bu kapının önünde araçtan indik.

Samokov Kapısı (Samokovska Porta): Doğu tarafında yer alan ve adını Samokov kasabasından alan diğer büyük kapı. Fırın ve eski değirmen gibi çiftlik bölümleri bu kapının yakınında bulunuyor.

Dışarıdan aşılmaz bir Orta Çağ kalesi gibi duran bu manastırın avlusuna adım attığınızda, sizi ilk vuracak olan yapı, asırlık ahşap kokusuyla manastırı sarmalayan devasa revaklı galeriler oluyor.

Bu katlarda keşişlerin inzivaya çekildiği küçük odalar ve dönemin aristokrat misafirlerinin ağırlandığı, tavanları el işçiliği ahşap oymalarla bezeli büyük odalar bulunuyor. Koridorlarda yürürken sanki zamanın durduğu hissine kapılıyorsunuz.

Avlunun tam merkezinde, kubbeli ve göz alıcı mimarisiyle manastırın kalbi olan Başkilise (Meryem Ana’nın Doğuşu Kilisesi / Rozhdestvo Bogorodichno) yer alıyor. 19. yüzyılın ortalarında (büyük yangından sonra) inşa edilen kilisenin dış revaklarını süsleyen o rengârenk, canlı freskler, dönemin en ünlü ressamı Zahari Zograf ve ekibinin fırçasından çıkmış. Özellikle dış revaklardaki (giriş tavanları ve duvarları) kıyamet günü, cennet, cehennem ve adalet sahneleri doğrudan onun eseri. İyilik ile kötülüğün, cennet ile cehennemin amansız savaşını o kadar canlı anlatıyor ki, saatlerce bakabilirsiniz. Tabii bunun için buraya koca bir günü ayırmanız gerekiyor.

Bu arada manastırın ancak avlusundan fotoğraflanmasına izin verildiğini öğrenince şoke oldum. İç kısımlardan ve 4-5 katlı ahşap keşişhane ile misafirhanelerin koridorlarından bile fotoğraf çekilmesine müsaade etmiyorlar ve bu konuda çok katılar. Fresklerin bulunduğu iç kısımlarda flaş kullanımının yasaklanmasını anlıyorum ama avlu hariç hemen her yerdeki bu katı fotoğraf yasağına pek anlam veremedim doğrusu.

Biz önce kilise kısmını gezdik. Kilisenin dışındaki o renk cümbüşünün ardından Başkilise’nin ağır ahşap kapısından içeri süzüldüğünüzde, bambaşka bir dünyaya adım atıyorsunuz. Dışarısı ne kadar aydınlık ve canlıysa, içerisi o kadar loş, mistik ve insanı kendi içine döndüren bir derinliğe sahip. İçeri girdiğinizde gözünüzün ilk göreceği şey, kilisenin tam karşısını boydan boya kaplayan o muazzam ikonostasis (altar perdesi) oluyor.

Tamemen ahşap oymacılığıyla yapılan bu devasa perde, bütünüyle saf altın varakla kaplı. Loş ışıkta, yanan mumların titrek alevi bu altın yüzeylere çarptığında içeride adeta mistik bir parlaklık oyunu başlıyor. Yapımı tam üç yıl süren bu ikonostasis, Bulgaristan’daki en büyük altar perdesi olma özelliğini taşıyor ve üzerinde yüzlerce bitki, çiçek ve hayvan motifi gizliyor.

Dışarıda Zahari Zograf’ın fırçasından çıkan o meşhur sahneler, içeride de tüm ihtişamıyla devam ediyor. Kilisenin kubbesinden tabanına kadar neredeyse tek bir santimetrekare bile boş bırakılmamış. Duvarlar; İncil’den sahneler, azizlerin portreleri ve özellikle manastırın hamisi olan Aziz Ivan Rilski’nin hayatından kesitlerle dolu. Yüzyılların getirdiği is ve mum dumanı bu fresklere sinmiş; bu da içerideki o asırlık yaşanmışlık hissini iyice artırıyor.

Kilisenin ikonostasisinin hemen sol tarafında, üzeri kadife örtülerle ve gümüş işlemelerle bezeli ahşap-metal bir sandık içinde, manastırın kurucusu ve Bulgaristan’ın en önemli azizi kabul edilen Rilalı Aziz Ivan’ın bozulmamış eli (rölikleri) bulunuyor. Yıl boyunca binlerce hacı ve ziyaretçi sadece bu sandığa dokunup dua etmek için buraya geliyor. Bu noktada öne eğilerek saygılarını sunan insanlar görürseniz anlayın ki doğru yerdesiniz. Aşağıdaki fotoğraf tabii ki bana ait değil, açık kaynaklardan bulup paylaştım.

Kafanızı yukarı kaldırdığınızda ise o yüksek kubbelerden sarkan, pirinç ve kristal karışımı devasa avizeler dikkatinizi çekiyor.

Kilise kısmından sonra diğer bölümler için bilet alıp gezimize devam ettik. Önce manastırın müze kısmını gezdik. Müze; manastırın zengin geçmişini, Osmanlı padişahlarının verdiği fermanları, eski silahları, ikonaları ve paraları barındırıyor. Ama bizim en çok ilgimizi çeken kısım; Keşiş Rafail tarafından tek bir tahta parçasından, büyüteç kullanılarak ve iğne ucuyla oyularak 12 yılda yapılan, içinde 650 minyatür insan figürünün işlendiği ünlü Rafail Haçı oldu. Müze kısmında çaktırmadan bu müthiş eseri fotoğraflayabildim. Bir gezgin için fotoğraf karelerine o anı hapsedememek korkunç bir şey! Onun için, eğer esere gerçekten zarar vermeyecekse, bu tür yasakları çiğnemekten maalesef kendimi alıkoyamıyorum.

Daha sonra avluyu dört bir yandan kuşatan, beyaz kemerler üzerindeki o muazzam ahşap balkonlu 4 ve 5 katlı binaları gezmeye başladık. Bu katlarda 300’den fazla keşiş odası (kiliya), 4 adet küçük saray şapeli, kütüphane ve farklı şehirlerden gelen misafirlerin ağırlandığı, el işçiliği ürünü ahşap tavanlı misafirhane (Arhondarik) odaları bulunuyor. Konut kanatlarında yer alan ve geziye açık olan odalar, bir görevli eşliğinde tek tek açılarak bize tanıtıldı.

Binaların kuzey bölümünde yer alan devasa mutfak bölümü de ziyaret edilebiliyor. Mutfak, 22 metre yüksekliğinde, yukarıya doğru daralan spiral bir baca sistemine sahipmiş. Geçmişte yüzlerce keşiş ve binlerce hacı için dev kazanlarda yemeklerin pişirildiği bu yeri gezmek, zamanında burada var olan yaşam hakkında oldukça bilgi verici.

En son olarak ise manastırın avlusunda bulunan ve zamana meydan okuyan, en eski ve orijinal tek yapı olan Hrelio Kulesi’ni (Hrelyova Kula) gezdik. 1335 yılında yerel feodal bey Hrelio tarafından hem bir savunma kulesi hem de sığınak olarak inşa edilmiş, 23 metre yüksekliğindeki bu taş kulenin en üst katında küçük bir şapel (Başkalaşım Şapeli) ve çok değerli 14. yüzyıl freskleri yer alıyor.

Bir heves, kulenin tepesinden güzel kareler yakalayabileceğimiz umuduyla daracık merdivenleri tırmandık. Ama ne yazık ki fotoğraf çekilmesine izin verilen bu tek yerde bile arzu edilen fotoğrafları almanız pek mümkün olmuyor; çünkü dışarıya bakan küçük açıklıklar pencerelerle kapatılmış. Bence kuleyi sadece dışarıdan fotoğraflamak daha doğru bir tercih olur; daracık merdivenleri tırmanacağım diye boşuna vakit kaybetmeyin.

Samokov Kapısı’na yakın bir konumda; manastırın kendi kendine yeten ekonomik bir ekosistem olduğunu kanıtlayan, geçmişte ekmek ve un ihtiyacını karşılayan tarihi değirmen ve fırın bulunuyor. Burada bizim pişilere benzeyen ve pudra şekeri dökülerek yenen Rila Ekmeği (Mekitsa) satılıyor. Ayrıca manastır surlarının hemen dışında, ormanlık alanda yer alan Aziz Ivan Rilski’nin Mağarası ve Şapeli ile manastır mezarlığı (kemiklik kilisesi) da bu manevi coğrafyanın ayrılmaz birer parçası. Bizim programda mağara ziyareti olmasına rağmen şiddetli yağmur nedeniyle iptal etmek zorunda kaldık.

Rila Manastırı gezimizi 3 saate sığdırmak zorunda kaldık ve yakında bulunan Gorski Kut Restoran’da yemek yedik. Öğle yemeklerini genellikle çorba, ekmek ve salata şeklinde geçiştirmeye çalıştık. Çorbalar genelde tavuk çorbası, fasulye çorbası, et çorbası veya bizim cacığın bir benzeri olan tarator çorbası oldu. Bulgaristan’ın en çok yenen, adeta ülkenin milli yiyeceği kabul edilen salatası Şopska Salatası‘nı çok sevdik. Bizdeki çoban salatasından en büyük farkı, üzerine Bulgaristan’ın meşhur Sirense (Sirene) adı verilen beyaz koyun veya keçi peynirinin rendelenerek eklenmesi. Peynir küp küp doğranmıyor; salatanın üzerini adeta karlı bir dağ gibi kaplayacak şekilde incecik rendeleniyor.

Rila Manastırı gezisi ve yemek sonrasında Melnik’e doğru hareket ettik. Bundan sonra da yaklaşık 2 saatlik yolumuz var.

Rila Manastırı’nın asırlık ahşap kokusunu ve akarsularının sesini arkamızda bırakıp dağ yolundan aşağıya, Struma Vadisi’ne doğru süzülüyoruz. İstikametimiz, Bulgaristan’ın en küçük ama hikayesi en büyük kasabalarından biri olan Melnik.

Yolculuğun ilk yarım saatinden sonra, sağımızda akan nehrin yoldaşlığında ilerlerken sol tarafımızda göğe doğru aniden yükselen, keskin ve hırçın hatlarıyla dikkat çeken yeni bir dev beliriyor: Pirin Dağları. Rila ne kadar yumuşak hatlı, ulu çamların sakladığı “bol sulu” bir dağ ise, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Pirin Milli Parkı da bir o kadar mermer zirveli, kayalık ve Alpler’i andıran bir hırçınlığa sahip.

Sonunda Melnik’e vardık ve buradaki evimiz olacak Melnik Hotel‘e yerleştik. Otelimiz, kasabaya yukarıdan bakan çok güzel bir konuma sahip. Kısa bir ihtiyaç molasının ardından grup olarak kendimizi hemen Melnik sokaklarına attık. Zaten boylu boyunca uzanan tek bir ana caddesi olan kasabada, doğrudan ünlü Kordopulov Evi‘ne kadar yürüdük. Aslında bugünün son aktivitesi bu müze evi gezmekti ve normalde saat 18.00’e kadar açık görünüyordu. Ancak rehberimizden müzenin kapılarını erken kapattığını öğrenince, bugünün programından ikinci fireyi de vermiş olduk. Tur lideri ve programı yapan kişi ben olunca; kendime mi kızayım, yoksa keyfine göre erken kapatan Bulgar müze görevlisine mi kızayım bilemedim.

Neyse ki Melnik, kapalı kapıların arkasına saklanmayacak kadar cömert bir açık hava sahnesi sunuyor bize. Cadde boyunca müze eve doğru yürürken bir süre güzel ve eski ev fotoğraflıyoruz. Kordopulov Müze Evi’nden içeri giremesek de yönümüzü yukarı çevirdiğimizde karşımıza çıkan o muazzam dış siluet, kaçan hevesimizi fazlasıyla geri getirmeye yetiyor.

Bölgenin en zengin şarap tüccarı olan Kordopulov ailesinin 1754 yılında yaptırdığı bu devasa konak, asimetrik pencereleri, ahşap işçiliği ve altındaki piramit kaya kütlesine yaslanan vakur duruşuyla tam bir mimari şaheser. Akşamüstünün o bulutlu havasının ışığında fotoğraf makinelerimizin deklanşörlerine yükleniyoruz. Daha sonra bu evin yanındaki patikayı takip ederek Melnik’i tepeden gören noktaya ulaşıp, panoramik fotoğraflar almayı ihmal etmiyoruz.

Konağın önünden ayrılıp gözlerimizi biraz daha yukarı, kasabayı bir taç gibi kuşatan o meşhur Melnik Piramitleri’ne çeviriyoruz. Doğa, burada kelimenin tam anlamıyla bir heykeltıraş gibi çalışmış. Kum ve kil karışımı bu devasa kaya oluşumları, rüzgarın ve yağmurun asırlar süren sabırlı dokunuşlarıyla sivri kulelere, mantar kayalara ve adeta Kapadokya’yı andıran peri bacalarına dönüşmüş. Yüksekliği yer yer 100 metreyi bulan bu sarı, toprak rengi piramitlerin üzerine tutunmuş yeşil çalılar ve ağaçlar, akşam güneşinin kızıllığı altında eminim ki daha da güzel gözükecekti. Güneş olmasa da bu grilik, piramitlerin o vahşi ve zamansız dokusunu daha da belirgin kılmış.

Evlerin kiremit çatılarının hemen arkasından adeta birer kale duvarı gibi yükselen bu piramitler, Melnik’e dünyanın hiçbir yerine benzemeyen o dramatik ve tiyatral havasını veriyor. Müze erken kapanmış olabilir ama tam da bu saatte, Melnik piramitleri altındaki bu kasabanın dar ve sakin taş sokaklarında yürümek, programdaki tüm fireleri unutturacak kadar büyüleyici.

Akşam yemeğimizi Aleksova Kashta adlı bir restoranda yedik. Bulgaristan’da özelliği olan yerlerde yemek istiyorsanız mutlaka önceden yer ayırtmanız gerekiyor. Çoğunluğu küçük aile işletmeleri olan bu mekânlarda yer bulmanız problem olabiliyor.

Akşam yemeği tüm gezimiz sırasında yediğimiz en güzel yemek olmasa da içtiğimiz en güzel şarapları kesinlikle Melnik’te yudumladık. Melnik’in arkasını yasladığı o yumuşak kumtaşı piramitleri, sadece görsel bir şölen sunmuyor; altlarına kazılan devasa mahzenlerle şaraplar için asırlardır doğal birer klimalı depo görevi de görüyorlar. Burada şarapçılık, ticari bir işten ziyade, Traklar döneminden beri kesintisiz akan 8000 yıllık bir nehir gibidir.

Melnik şarabı denince, dünya lügatında anlatılan en meşhur hikaye İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill ile ilgilidir. Sıkı bir gurme ve içki tutkunu olan Churchill’in, her yıl Melnik’ten özel olarak 500 litre (yaklaşık iki büyük fıçı) şarap sipariş ettiği ve bu şaraba kelimenin tam anlamıyla hayran olduğu yazılıyor. Onun masasına kadar giden bu lezzetin sırrı ise sadece bu topraklara özgü endemik bir üzümde saklı: Shiroka Melnishka Loza (Geniş Yapraklı Melnik Asması).

Güzel şarap içmeyi sevsem de bir şarap uzmanlığım yoktur. Kaynaklarda Melnik şarapları için “ağırbaşlı, tütün ve deri kokan, yüksek tanenli, güçlü şaraplar” diye yazıyor. Ağırbaşlılığını tam bilemesem de Melnik şarabını çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Güzel bir akşam yemeği ve şarabın ardından oteldeki odalarımıza çekildik. Erken saatte binilen uçağımız bize gün kazandırdı ama 3 saat öncesinden havalimanında bulunma zorunluluğu gece boyu uykusuz kalmamıza neden olmuştu. Yastığa kafamın değmesine 5 cm kala uykuya daldığımı düşünüyorum. Yarına sabahın ilk ışıklarında Melnik’i dolaşmaya çıkacağız.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

06.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofyaya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Genel Değerlendirme

Bir gezgin için en büyük ödül, herkesin ‘Orada ne var ki?‘ diye baktığı topraklardaki saklı hazineleri bulmaktır. Bayram öncesi dostlarımla muhabbet ederken, “Eee, bayramda rota neresi?” sorularına “23 Mayıs – 3 Haziran 2026 tarihleri arasında 11 günlüğüne Bulgaristan’a gidiyoruz” dediğimde yüzlerde beliren o tanıdık şaşkınlığı çok iyi hatırlıyorum. Bakışların söylediği çok netti: Yahu, Bulgaristan için 11 gün çok değil mi?

Oysa bir yılı bulan süredir Bulgaristan hakkında haritalar, gezi yazıları ve yerel kaynaklar arasında mekik dokuyan ben, bu ülke için 11 günün bile yetmeyeceğini, zamana karşı yarışan yoğun bir programımız olacağını gayet iyi biliyordum. Öyle ki; Burgaz’ı, Nesebar’ı, Varna’yı, yani ülkenin o çok bilinen sahil şeridini bile bu programa sığdıramayıp bir sonraki geziye feda etmek zorunda kalmıştım!

Çoğumuz için Bulgaristan; Sofya’nın kasvetli binalarından, Filibe’nin tanıdık sokaklarından veya kayak merkezlerinden ibarettir. Başından söylemek isterim ki; Rehberlerin ezbere bildiği, tur şirketlerinin dışına çıkmaya cesaret edemediği o klasik rotaları bir kenara bırakın. Bizim yaptığımız bu programı başka bir yerde bulamayacak, Filibe, Sofya, Burgaz ve Varna dışındaki saklı Bulgaristan hazinelerine uzanan bir rota göremeyeceksiniz. Bu yazı dizisinde sizi, Türkiye’de hiçbir acentenin kapısından geçmediği, tur otobüslerinin uğramadığı, tarih ve doğanın adeta kucaklaştığı bambaşka bir coğrafyayı keşfetmeye davet ediyorum.

Bulgaristan gezi yazılarımın sonuna geldiğimizde, o şaşkın bakışların yerini imrenmeye ve ‘Biz buraları nasıl kaçırmışız?’ hayıflanmalarına bırakacağına da çok eminim. Bu nedenle sizinle önce tüm gezi programımızı paylaşarak işe başlamalıyım.

Yolculuğumuz, uçakla Sofya’ya inerek başladı ve bize firmanın tahsis ettiği tur aracı ile en az 1700 km yol yaparak tam 11 gün sonra yine Sofya’dan İstanbul’a dönerek noktalandı. Yukarıda genel olarak gezi haritasını paylaştığım turumuzun, gün ve gün gezi programı ise aşağıdaki gibi gerçekleşti;

1. Gün İstanbul-Sofya (Varış ve tur başlangıcı)-Rila Manastırı-Melnik (261 km)

2. Gün Melnik- Rozhen Manastırı – Kovachevitsa – Bansko (147 km)

3. Gün Bansko – Dar Hat Treni / Avramovo – Velingrad – Filibe (Plovdiv) (159 km)

4. Gün Filibe (Şehir İçi Gezi)

5. Gün Filibe – Koprivshtitsa – Karlovo – Kızanlık (Kazanlak) (199 km)

6. Gün Kazanlık – Buzluca – Şipka – Bojentsi (Bozhentsi) – Dryanovo – Veliko Tırnovo (118 km)

7. Gün Veliko Tırnovo – Arbanasi – Madara Rider – Şumnu (Shoumen) (186 km)

8.Gün Şumnu – Razgard–Mumcular (Sveshtari) – Rusçuk (Ruse) (176 km)

9. Gün Rusçuk – Ivanovo – Krushuna Şelaleleri – Devetashka Mağarası – Lofça (Lovech) (162 km)

10. Gün Lofça – Plevne (Pleven) – Prohodna Mağarası – Vratsa – Sofya (275 km)

11. Gün Sofya (Şehir İçi Gezi)- İstanbul

Son yazılarımda geziyi beraber yaptığımız seyahat firmalarının isimlerini vermiyorum. Hatta eski yazılarımdaki firma isimlerini bile tek tek silmiştim. Bu bilgileri ticari bir algı yaratmamak adına, sadece özelden soran okuyucularımla paylaşıyordum. Ama bu sefer bir istisna yapacağım. Neden mi? Çünkü bugün kendi aracınızla değil de bizim gibi bir arkadaş grubuyla yola çıkmak isteseniz, Türkiye’de bu hazırladığımız programa cesaret edebilecek, bu rotaya yaklaşabilecek tek bir Türk seyahat acentesi bile bulamazsınız. Umarım yakın zamanda Türk firmaları da bu coğrafyanın potansiyelini fark eder ve rotalarını buraya kırarlar. Bu nedenle Bulgaristan gezisi yapmayı arzu eden gruplar olursa, en azından denenmiş ve güvenilir bir yerel firma ile geziyi organize edebilirler.

Gelelim bu zorlu lojistiği bizim için kusursuzlaştıran o isme… Bulgaristan’daki yol arkadaşımız Easy Bulgaria Travel ve firmanın harika sahibi sevgili Pavlina oldu. Kendisinden ve sunduğu hizmetten o kadar memnun kaldık ki, bu teşekkürü buraya yazmayı bir borç bildim. İsterseniz, İngilizce konuşana göre biraz daha fazla ücretli olmak üzere, Türkçe konuşan yerel bir rehber organizasyonu da yapabiliyorlar.

Seyahatin en lezzetli kısmına, yani gastronomiye gelirsek; Pavlina’nın yerel önerileriyle ve benim aylardır didik didik edip çıkardığım mekan listesi yan yana gelince, ortaya tam bir lezzet şöleni çıktı. Çoğuna sadece yerellerin gittiği o çok özel köşelerde, enfes Bulgar yemeklerini deneyimleme şansımız oldu.

Fiyatlar konusuna gelirsek… Bulgaristan, Euro para birimine geçişin ardından (geçen seneki ziyaretime kıyasla) gözle görülür bir pahalanma yaşamış. Ancak buna rağmen, özellikle yeme-içme anlamında bizim ülkemizle kıyaslandığında hala kesinlikle çok daha ekonomik bir rota.

Eğer aklınızda bir Bulgaristan seyahati varsa, ilk çözmeniz gereken düğüm doğru zamanlamadır. Kendi tecrübelerime dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; bizim tercih ettiğimiz Mayıs sonu – Haziran başı dönemi bu coğrafya için kelimenin tam anlamıyla biçilmiş kaftan. Doğanın deli gibi uyandığı, her yerin göz alıcı bir yeşile büründüğü ve sokakların buram buram çiçek koktuğu muazzam bir zamandan bahsediyorum. Sevgili eşim Naime ile artık bir gezi geleneği haline getirdiğimiz o rutini siz de ihmal etmeyin derim: Fotoğraf için en ideal ışığı ve huzurlu sakinliği sunan sabahın erken vakitlerini ve gün batımı şehir yürüyüşlerini yapmayı sakın unutmayın.

Bizim seyahatimizin bitişinden kısa bir süre sonra, ülkenin dünyaca ünlü ‘Gül Festivali‘ dönemi başlıyordu. Geçen yıl Bulgaristan’a tam da festival zamanı gitmiş ve o renkli coğrafyayı deneyimlemiştik. Ancak bu yıl bilerek ve isteyerek o dönemi seçmedik. Çünkü festival dönemi demek; özellikle Kazanlık civarında katlanan otel fiyatları, hınca hınç dolu sokaklar ve ciddi bir kalabalık demekti. Eğer amacınız sakin, tadını çıkararak ve daha ekonomik bir keşif yapmaksa, festivalin hemen öncesindeki o ‘sakin gücü’ yakalamak çok daha akıllıca bir strateji olacaktır.

Küçük bir seyahat tüyosu daha bırakayım: Eğer rotanızı Haziran sonuna doğru planlarsanız, bu kez Kazanlık civarında morun her tonuna şahit olacağınız enfes bir lavanta hasadı zamanına denk gelebilirsiniz. Özetle; Bulgaristan size her bahar ve yaz başında farklı bir görsel şölen vadediyor, yeter ki ne istediğinizi bilin ve planınızı ona göre yapın.

Balkanlar’ı gezerken coğrafyayı sadece gözünüzle değil, tarihin bıraktığı o görünmez tortularla da okursunuz. Bulgar halkında, özellikle yaşlı kuşakta ilk bakışta sezilen o sert ve soğuk mesafe, aslında bu toprakların hafıza sandığından kaynaklanıyor. Sınırın bu tarafında geçmişin yaraları hala taze… Orada temas ettiğiniz soydaşlarımızda Jivkov döneminin o asimilasyon travmalarını hissederken; müzelerdeki resmi anlatılarda ise adeta ezberletilmiş bir ‘Osmanlı zulmü’ vurgusuna çarpıyorsunuz.

Bir gezgin olarak gayem; geçmişi bugünün terazisinde yargılamak değil, sadece anlamak. Biliyorum ki her ulus, kendi kurucu mitini bir ‘öteki’ üzerinden yaratır. Nitekim 500 yıllık ortak geçmişin ardından bu topraklarda Osmanlı’ya ait pek çok eserin izinin silinmesi de tam olarak bu hafıza savaşının bir parçası.

Ancak tarih, tam da bu noktada, müze duvarlarının ötesinde çok büyük ironiler saklar. Örneğin; dün Bulgar ulusunu ‘Osmanlı’dan kurtaran kahraman’ olarak göklere çıkarılan Rusya Çarlığı, zaman çarkı döndükçe bu kez aynı halkın gözünde kurtulunması gereken baskıcı bir sömürgeciye dönüşüveriyor. Tarih işte böyle dinamik bir öğretmen; dünün kurtarıcısını, bugünün egemeni yapabiliyor. Biz misafirlere düşen, sınırın bu tarafındaki o karmaşık düğümü dışarıdan seyredip, heybemize dersler doldurarak yola devam etmek…

Bulgaristan’ın tarihi, coğrafyası ve genel seyahat ipuçlarına dair merak ettiğiniz tüm detayları daha önce kaleme almıştım; dilerseniz “Gezekalın” sayfalarından ulaşabilirsiniz.

Eh, hazırlıklar tamamsa; sınırın hemen ötesindeki o keşfedilmemiş cennete uzanmaya, ezberleri bozmaya ve saklı hazinelerin izini sürmeye başlıyoruz. Yolumuz uzun, keşfimiz bol olsun!

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

05.06.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: İnançların Kesiştiği Kadim Termez

Şahrisabz’ın 14. yüzyıldan kalan o vakur Timurlu mavi kubbelerine veda edip güneye, Özbekistan’ın en uç sınırına doğru indikçe zaman tünelinde çok daha geriye, binlerce yıllık katmanlı bir tarihin kucağına düşüyoruz.

Bu büyüleyici Orta Asya seyahatimizin artık son günündeyiz. Ve bu kapanış gününü, Özbekistan’ın en güney kapısı olan, Helenistik çağdan Budizm’e uzanan sırlarla dolu Termez’e ayırdık. Şehre ve onun muazzam geçmişine, bu toprakların adeta hafıza odası olan Termez Arkeoloji Müzesi’nden başlayarak gün boyu sürecek derin bir keşif yolculuğuyla dalacağız.

Bugün seyahat şansımız tam anlamıyla zirve yapıyor. Çünkü bu kadim şehirde adımlarımıza yön verecek, vizörümüzü en doğru açılara çevirecek çok özel bir rehberle, yanda fotoğrafını gördüğünüz Rayhon Nuraliyeva ile beraberiz. Rayhon Hanım, meslek hayatımda tanıdığım en kıymetli, donanımlı rehberlerden birisi oldu. Dile kolay; bugün gezeceğimiz o devasa Arkeoloji Müzesi’nde 20 yılı aşkın bir süre bölüm şefliği yapmış, bölgenin arkeolojik haritasını avucunun içi gibi bilen ve rehber kitaplara imza atmış gerçek bir tarih sevdalısı. Böylesine muazzam bir birikimin rehberliğinde Termez (ya da Termiz) sokaklarını adımlamak, bizim için kelimenin tam anlamıyla bir ayrıcalık oldu.

Termez Arkeoloji Müzesi, sadece Özbekistan’ın değil, Orta Asya’nın antik Baktriya, Helenistik dönem ve Kuşan İmparatorluğu (Budizm) mirasını barındıran en özel tematik müzesidir. Müzenin kapısından içeri adım atmadan önce, ayak bastığımız bu toprakların nasıl bir tarihsel mucize olduğunu felsefi olarak kavramak gerekiyor. Bunu burada irdelemeye çalışırken 9 sergi salonlu müzede çektiğim objelerin fotoğraflarını da sizlerle paylaşmış olayım.

FAYAZ TEPA DA BULUNAN VE ORJİNALİ TAŞKENT TARİH MÜZESİNDE OLAN BUDA HEYKELİ

Yüzyıllar boyunca orduların, tüccarların, dervişlerin ve fatihlerin geçiş noktası olan Termiz, bugün adeta üstü örtülmüş devasa bir hazine dairesi. Nitekim gezdiğimiz müze koridorlarında; Kampırtepe, Fayaztepa, Karatepa ve Dalverzintepa gibi her biri arkeoloji dünyasında deprem yaratmış sit alanlarından çıkarılan 27 binden (kimi kayankta 40000) fazla asırlık esere dokunacağız.

Termez şehri ardında 2500 yıllık devasa bir kronoloji barındırıyor. Her şey, Büyük İskender’in MÖ 329’da kentin yanı başındaki Amuderya (Oxus) Nehri üzerinde ‘Alexandria on the Oxus’ liman kentini kurmasıyla başlamış. Bu antik mirası MS 1. yüzyıldan itibaren devralan Kuşanlar ise şehre sıra dışı bir kimlik kazandırarak onu Budizm’in Orta Asya’daki kalbi yapmış. Dalverzintepe’nin kadim yerleşimi, Karatepa’nın mistik mağara manastırları ve bozkırın ortasında bir deniz feneri gibi yükselen Zurmala Stupası, o görkemli çağlardan vizörümüze kalan en net arkaolojik kalıntılar.

Tabii ki zaman yerinde durmadı ve 7. yüzyıldan itibaren esen rüzgarlar Arap fetihlerini, yani İslamiyet’in o taze nefesini bu topraklara getirdi. Ardından Samaniler, Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular bu vahanın hakimi oldular. Termiz bu dönemde sadece ticaretin değil; İslam felsefesinin, bilimin ve tasavvufun da parlayan yıldızı haline geldi. İmam Tirmizi gibi devasa hadis alimlerinin ve Hakim et-Tirmizî gibi büyük sufi bilgelerin rahlesinden geçen bu şehir, ne yazık ki 1220’de Cengiz Han’ın o hırçın Moğol ordularının gazabına uğradı ve korkunç bir yıkım yaşadı. Ancak küllerinden doğmayı bilen her kadim şehir gibi, yüzyıllar sonra Timurlular döneminde yeniden canlanarak İpek Yolu’nun en stratejik ticari ve diplomatik merkezlerinden biri olmayı başardı.

Özetle dostlar; Termez ve Termez’de gezdiğimiz Arkeoloji Müzesi alelade bir kent, alelade bir müze değil. Burası Zerdüştlüğün kutsal ateşini, Yunan-Makedon (Greko-Baktriya) estetiğini, Budizm’in o derin dinginliğini ve İslam’ın sarsılmaz bilgeliğini aynı potada eritmiş, İpek Yolu’nun en büyüleyici kavşak noktası…

Termez’in Budizm ile olan kadim bağı, Orta Asya tarihinin en büyüleyici hikayelerinden biridir. Bizi buraya getiren asıl tezat da bu: Bugün tamamen bir İslam şehri olarak tanınan Termez, MS 1. ve 7. yüzyıllar arasında bölgenin en büyük Budist merkeziydi.

Budizm, MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da doğduktan sonra dünyaya yayılırken ilk uğradığı dış coğrafyalardan biri antik Baktriya (bugünkü Güney Özbekistan ve Kuzey Afganistan) olmuş. Amuderya (Ceyhun) Nehri kıyısında stratejik bir geçiş noktası olan antik Termez (o dönemki adıyla Tarmita), Hindistan’dan gelen Budist rahiplerin ve misyonerlerin konakladığı, tapınaklar inşa ettiği ve inançlarını İpek Yolu üzerinden Çin, Kore ve Japonya’ya ihraç ettiği ana üs haline gelmiş.

Termez’de Budizm’in zirve noktası, MS 1. ve 4. yüzyıllar arasında bölgeye hakim olan Kuşan İmparatorluğu dönemi. Özellikle Budizm’in büyük koruyucusu olarak bilinen İmparator Kanişka döneminde, devletin dini hoşgörü politikası sayesinde Termez devasa bir manastırlar ve akademiler şehrine dönüşmüş. Kuşan kralları Budizm’in yayılmasını teşvik ederken, Termez’deki zanaatkarlar da dünyaca ünlü Gandhara Sanatı‘nı (Yunan/Hellenistik estetik anlayışı ile Hint dini figürlerinin birleşimi) burada en kusursuz formuna ulaştırdılar. Aşağıda müzede çektiğim fotoğraf bunun güzel bir örneklerinden birisi. Dikkat ederseniz Buda’nın üzerindeki kumaşın kıvrımlarında aslında Akdeniz’in rüzgarı esiyor. Bu Helenistik etkiye bağlanıyor ve Uzakdoğu’nun diğer Budist heykellerinden farkı olarak gösteriliyor. Hem üstteki hem alttaki ana figürlerin başının arkasında yer alan o kusursuz dairesel diskler (hale), aslında Hellenistik kültürün Güneş Tanrısı (Apollo/Helios) tasvirlerinden Budizm’e miras kalmıştır. Bunlar hep bölgenin Budizm üzerindeki özgün etkilerinin göstergeleri.

Bölgede gezeceğimiz en önemli Budist kalıntıları şunlar olacak; MS 1. yüzyıla tarihlenen, çölün ortasında yer alan devasa bir manastır kompleksi olan Fayaz Tepe (Fayaztepa), Fayaz Tepe’nin hemen yakınında, kumtaşı tepelere oyulmuş Orta Asya’nın tek Budist mağara manastır kompleksi olan Kara Tepe (Karatepa), Orta Asya’da günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış en eski anıtsal Budist yapısı olan Zurmala Stupası. Biz en yakın olan Zurmala Stupası’ndan başlayalım.

Kuşanlar Orta Asya’dan Kuzey Hindistan’ın büyük bir bölümüne kadar uzanan geniş bir coğrafyada egemen olmuş köklü bir imparatorluk. MS II. yüzyılın başlarında, I. Kanişka döneminde, Kuşan Krallığı ekonomik ve kültürel gelişiminin zirvesine ulaştı. Budizm’de onun döneminde daha yayıldı. Her yerde köylüler ve tüccarlar için açık yol kenarları tapınakları inşa edilmeye başlandı. Böylece, Kuşan Krallığı dönemi (MS I. – III. yüzyıllar) bize kültürel mirasın bir başka büyük anıtını sundu: Modern Termez’e 12 km uzaklıktaki eski yerleşim yerinde bulunan Zurmala Stupası.

Bu kule, günümüzde yaklaşık 33 cm kenarlı, kare kerpiçlerden inşa edilmiş, 14 metre yüksekliğinde bir yapıyı temsil ediyor. Anıtı inceleyen arkeologlar, Zurmala stupasını inşa etmek için 1.200.000 tuğla kullanıldığını keşfettiler. Stupalaeın, Budizm’in önde gelen sembolü ve emanetlerin saklandığı yer olmaları, Budist ritüelleri için bir araç olarak hizmet etmeleri gibi işlevleri vardı.

Fayaztepa, 1963 yılında keşfedilen bir Budist tapınak-manastır kompleksidir. Eski Termez antik yerleşim yerinin bir kilometre kuzeybatısında yer almaktadır. Sadece Özbekistan’ın değil, tüm Orta Asya’nın günümüze kadar en iyi korunmuş en önemli antik Budist manastır kompleksi olduğu kabul ediliyor. Bu tarihi anıta, kazılara olan katkısından dolayı arkeolog Fayazova’nın adı verilmiş.

Termez şehrinin yaklaşık 15 kilometre kuzeybatısında, çölün sarı kumları arasında yer alan bu arkeolojik sit alanı, MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında Kuşan İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş ve dini bir akademi olarak hizmet vermiş.

Fayaz Tepe, kerpiç ve pişmiş tuğladan yapılmış, dikdörtgen planlı, son derece organize bir kompleks. Tamamen işlevsel bir düzene sahip olan manastır üç ana bölümden oluşuyor:

Merkez Bölüm (Manastır ve Avlu): Rahiplerin yaşadığı, ibadet ettiği ve ders çalıştığı alan. Ortasında üstü açık geniş bir avlu yer alıyor. Bu avlunun etrafında, rahiplerin çöl sıcağından korunmasını sağlayan, ahşap sütunlarla desteklenmiş revaklar (kemerli dehlizler) ve rahiplerin inzivaya çekildiği küçük hücreler sıralanmış.

Sağ Bölüm (Yemekhane ve Mutfak): Rahiplerin ve buraya hacca gelen ziyaretçilerin yemek yediği, ocakların ve erzak depolarının bulunduğu idari kısım.

Sol Bölüm (Kutsal Stupa): Kompleksin en görkemli ve kutsal parçası. Manastır binasının hemen dışında, açık havada yükselen anıtsal bir stupa yer alıyor. Budist inancına göre kutsal emanetlerin saklandığı bu kubbe şeklindeki yapının üzeri, aslına uygun olarak koruyucu devasa bir kubbe ile kapatılmıştır. Antik dönemde Budistler bu stupanın etrafında dönerek (Pradaksina) ibadet ederlerdi. İçine girip orjinal yapıyı da görmeyi ihmal etmeyin.

Buradaki kazılarda ilkelden başlayıp ayrıntılıya kadar uzanan Buda heykellerinin evrimi ortaya çıkarıldı. Bu heykeller, dünyanın en eski Budist. heykellerinden olarak kabul ediliyor. Yukarıda müzeyi anlatırken paylaşmıştım ama yeri geldi burada yine paylaşayım. Aşağıdaki Buda heykeli buradaki kazılar sırasında bulundu. Taklidi Termez’deki müzede bulunan bu heykelin orjinali kapalı olan Taşkent Tarih Müzesinde sergileniyor. Bodhi ağacının altında oturan Buda’nın kabartması ve yanında duran iki keşiş, bir kemeri destekleyen iki Korint sütunu arasında yer alıyor. Bu heykelin de Budizm’e Yunan etkisinin bir başka kanıtı olduğunu açıklamaya gerek yok.

Taşkent’teki müzede bunların orjinallerini görecektik ama restorasyon nedeni ile müze kapalıydı. Sanırım Özbekistan’a bir daha gidersem bu müze açıldıktan sonra giderim.

Karatepa kompleksi (Kara Tepeler), Fayaz Tepe’nin yalnızca 1 kilometre kadar güneyinde yer alan, Orta Asya’nın en gizemli ve sıra dışı Budist arkeolojik sit alanı olarak kabul ediliyor.

Fayaz Tepe çölün düzlüğünde inşa edilmiş klasik bir manastırken, Kara Tepe’yi eşsiz kılan şey kumtaşı tepelerin içine ve altına oyulmuş mağara tapınaklarından oluşmasıdır. Burası, Orta Asya’da günümüze ulaşan tek mağara manastır kompleksidir.

Kara Tepe, üç doğal kumtaşı tepesi üzerine ve bu tepelerin yamaçlarına yayılmış. Milat sonrası 1. yüzyılda Kuşan İmparatorluğu döneminde kurulmuş ve 2. ile 3. yüzyıllarda altın çağını yaşamış Kompleks, mimari açıdan iki ana tarzın birleşimidir:

Yeraltı Mağara Hücreleri: Budist rahipler, Termez’in yazın +45 dereceleri bulan kavurucu çöl sıcağından korunmak ve mutlak bir sessizlik içinde meditasyon yapabilmek için tepelerin içine labirent benzeri koridorlar, ibadet salonları ve küçük inziva hücreleri (çilehaneler) oymuşlar.

Yerüstü Kompleksleri: Mağara girişlerinin önünde ise kerpiçten yapılmış açık hava avluları, kutsal stupalar, derslikler ve keşiş odaları yer alıyor. Kara Tepe, arkeologlar için bir diller ve dinler kütüphanesi gibi. Mağaraların duvarlarında ve buradaki seramik parçaları üzerinde çok sayıda yazıt bulunmuş.

Mağaraları gezerken aslında esas dikkatimi çeken kiril alfabesi ile duvarlara kazunmış yazılar olmuştu. Bunlar maalesef yakın zamanın vandalıkları. 1979-1989 yılları arasındaki Sovyet-Afgan Savaşı sırasında orada konuşlanan Sovyet askerleri tarafından duvarlara kazınmış “grafitiler”. Bu askeri işgal dönemi, maalesef Kara Tepe’deki bin yıllık Budist fresklerine ve orijinal antik duvar sıvalarına çok büyük zarar vermiş. Askerlerin duvarları kazıması, ısınmak veya yemek pişirmek için mağara içinde ateş yakıp duvarları isle kaplaması nedeniyle birçok kadim eser geri döndürülemez şekilde tahrip olmuş.

AFGANİSTAN-ÖZBEKİSTAN SINIR BÖLGESİ / ÇİTLERLE ÇEVRİLİ ASKERİ ALAN

Kara Tepe, Amuderya Nehri’ne ve dolayısıyla Afganistan sınırına sıfır sayılabilecek bir noktada ve hatta sit alanının bir kısmı askeri sınır bölgesinde kalmakta.

MS 5. yüzyıldan itibaren göçler ve savaşlar nedeniyle Budist rahipler burayı terk etmiş. Ancak buranın mistik enerjisi ve yeraltı hücreleri kaybolmamış. İslamiyet’in bölgeye gelişinden sonra (9-12. yüzyıllar arasında), İslam sufileri ve dervişleri bu antik Budist mağaralarını “çilehane” (inziva odası) olarak kullanmaya başlamışlar. Hemen yakındaki büyük Sufi azizi Hakim et-Tirmizi’nin de bu mağaralarda tefekküre çekildiği bilinmektedir.

Termez’de öğle yemeğini halk arasında genellikle doğrudan “Ekoturizm” olarak da bilinen bir yerde yedik. Sonra da Al Hakim At-Termizi Türbesi ziyaretine gittik. Burada kabri bulunan zat, İslam dünyasının en önemli sufi ve filozoflarından biri olan 820-932 yılları arasında yaşamış Ebu Abdullah Muhammed bin Ali et-Tirmizî. Burası bizim öğle yemeği sonrasında ziyaret ettiğimiz ilk yerimiz oldu.

Derin felsefi ve dini bilgisi nedeniyle kendisine “Hakim” (Bilge/Filozof) ünvanı verilmiş ve Termez halkı için o, şehrin manevi koruyucusu. Termez’in en kutsal, tarihi ve mimari açıdan en katmanlı dini merkezi burası. Amuderya Nehri’nin hemen kıyısında, Afganistan sınırındaki askeri gözetleme kulelerinin gölgesinde yer alan bu külliye, hem İslam tasavvuf tarihi hem de bölgenin Budist geçmişi açısından büyüleyici bir kavşak noktası.

Külliye, tek bir yapıdan ziyade yüzyıllar içinde genişlemiş bir yapılar topluluğu. 9. yüzyılda kerpiçten küçük bir çilehane (inziva odası) ile başlayan hikaye, Karahanlılar, Gazneliler ve Timurlular döneminde eklenen cami, hangah (derviş tekkesi) ve türbe binalarıyla devasa bir komplekse dönüşmüş.

Türbenin içinde, Al Hakim At-Termizi’nin kabrinin üzerinde Timurlular döneminde (15. yüzyıl) yapılmış muazzam bir beyaz mermer lahit yer alıyor. Bu lahit, İslam taş işçiliğinin dünyadaki en zarif örneklerinden birisi kabul ediliyor. Üzerindeki incelikli bitkisel motifler, sülüs hatla yazılmış ayetler ve bilgenin hayatını anlatan yazılar, makro fotoğrafçılık için büyüleyici bir doku sunuyor.

Külliyenin alt katında, sufilerin inzivaya çekildiği kerpiçten dar koridorlar ve “çilehane” adı verilen yeraltı hücreleri bulunuyor. Arkeolojik çalışmalar, bu yeraltı hücrelerinin İslamiyet öncesi dönemde (1-4. yüzyıl Kuşan döneminde) Budist keşişlerin meditasyon yaptığı mağara odaları olduğunu göstermiş.

ESKİ TERMEZ

Termez bozkırının ortasında, zamanın ve rüzgarın estetiğiyle şekillenmiş devasa bir kerpiç anıt yükseliyor. Kırk Kız Kalesi. Milat sonrası 9. ve 10. yüzyıllarda, Samaniler döneminde inşa edilen bu anıtsal yapı, tam bir kare geometriye ve büyüleyici bir simetriye sahip.

KIRK KIZ KALESİ

Tarihçiler ve arkeologlar buranın asıl işlevi konusunda hala kesin bir fikir birliğine varabilmiş değiller; kimine göre İpek Yolu üzerinde lüks bir vaha sarayı veya kervansaray, kimine göre bir bilim akademisi, kimine göre ise Sufi dervişlerin inzivaya çekildiği devasa bir tekkedir.

İsmini, kaleyi istilacılara karşı günlerce kahramanca savunan efsanevi savaşçı Gülayim ve kırk kız arkadaşından alan bu gizemli yapı; bugün tavanlarındaki yıkık kubbelerden sızan ışık huzmeleri ve koridorlarındaki derin sessizlikle, çöl ışığının kerpiçle yaptığı en güzel dansı vizörümüze sunuyor.

Taşkent’in modern caddelerinden başlayıp Aral Gölü’nün hüzünlü kıyısı Muynak’a, Harezm’in çöller ortasındaki masal kenti Hive’den Buhara ve Semerkant’ın o insanı zamanın dışına çıkaran turkuaz kubbelerine; Şehr-i Sebz’de ata toprağının izini sürüp en nihayetinde Amuderya’nın kıyısında, medeniyetlerin ve inançların kesişim noktası kadim Termez’de noktaladığımız bu 13 günlük Özbekistan yolculuğu, sadece coğrafyalar arasında değil, insanlık hafızasında yapılmış muazzam bir seyahatti.

13 gün boyunca vizörümüze yansıyan her kare; sadece kerpiç duvarların, dökülen çini nakışlarının veya uçsuz bucaksız bozkırların fotoğrafı değildi; insanlığın ortak hafızasının, İpek Yolu’nun o hiç ölmeyen ruhunun ta kendisiydi. Kırk Kız Kalesi’nin gölgeli koridorlarından sızan son ışık huzmesiyle birlikte, bu topraklara veda ederken heybemizde binlerce yıllık hikâyeler, ruhumuzda ise Orta Asya’nın o dingin yalnızlığı kalıyor. Doğu’nun kalbine yaptığımız bu yolculuk burada bitiyor olabilir; ancak biliyoruz ki, vizörümüzün gördüğü ve kalbimizin kaydettiği bu kadim coğrafya, her satırda ve her fotoğrafta bizimle yaşamaya devam edecek.

Yeni yollarda, yeni şafaklarda ve tarihin başka bir zamansız durağında yeniden buluşmak üzere; hoşça kal efsaneler diyarı, hoşça kal Özbekistan…

Gezekalın, Hoşça kalın…

Dr Ümit Kuru

20.05.2026

  • Arşivler

  • Diğer 539 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 393.520 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız