
Rusçuk’ta güne erken başlamanın ödülü, henüz kimselerin ayak basmadığı o bomboş, sessiz sokaklardı. Otelden çıktığımızda şehir sabahın o en güzel ışığı altında iken, tarihi evleri fotoğraflayarak Özgürlük Anıtı’nın süslediği o muazzam meydana doğru yol aldık.



Benim esas amacım dünden bugüne bıraktığımız Holy Trinity Katedrali‘ne ulaşıp içini gezmek.

Şehrin en eski kilisesi olan Kutsal Üçlü Katedrali, (Holy Trinity Katedrali) 1632 yılına, yani Osmanlı dönemine uzanan köklü bir geçmişe sahip. Ancak burayı asıl özel kılan, onun sıra dışı mimari öyküsü. Osmanlı döneminde Balkan coğrafyasında kilise yapılmasına, ancak camilerden yüksek olmaması ve dışarıdan fazla dikkat çekmemesi şartıyla izin verildiğinden daha önce bahsetmiştim. Rusçuk’lu Hristiyanlar da bu kurala tamamen uyarak dahice bir çözüm bulmuşlar: Katedrali yerin yaklaşık 4,5 metre altına, adeta gizleyerek inşa etmişler. Yukarıda paylaştığım fotoğraf, dışarıdan bakıldığında yapının ne kadar mütevazı ve küçük göründüğünü kanıtlıyor, değil mi?


Aslında katedrali günün ilk saatlerinde, sakin bir ortamda gezip fotoğraflamayı planlamıştım. Fakat hesaba katmadığım şey kapıların saat 08:00’de açılması oldu. Biz saat 07:00’yi biraz geçe katedralin önündeydik. Hal böyle olunca o mistik yeraltı dünyasına inemedik; sadece kapısından içeriye bakmak ve dış cephesinden birkaç kare almakla yetindik. Ancak şimdi bu satırları yazarken fark ediyorum ki asıl kaçırdığım kareler, o kapının ardında gizlenen çok daha önemli detaylarmış (Aşağıdaki fotoğraf internet kaynaklarından). Demem o ki, Rusçuk’a yolunuz düşerse ziyaret saatlerine mutlaka dikkat edin ve bu katedralin içini görmeyi sakın ihmal etmeyin.

Dönemin kurallarına boyun eğerek yerin altına gizlenmiş o alçakgönüllü katedralin hemen arkasında yükselen opera binası; tüm heybeti ve modern duruşuyla meydanda zamansal ve mimari bir meydan okuma gibi duruyor, göz alıcı bir tezat oluşturuyor.

Yürüyüşü Özgürlük Anıtı’nın ve Dohodno Zdanie binasının dün kalabalıktan göremediğimiz ayrıntılarına dikkat etmeye çalışarak ve onları fotoğraflayarak tamamladık.

Rusçuk’un kalbindeki Dohodno Zdanie adlı bina, 1898-1902 yılları arasında şehrin eğitim kurulu tarafından çocukların eğitimine ve kültürel projelere kalıcı bir fon sağlamak amacıyla inşa edilmiş. İsminin tam çevirisi olan ‘Kazanç Binası’, yapının bu asil misyonunu doğrudan özetliyor. Binanın zirvesinde, elinde asasıyla yükselen kanatlı Merkür (Ticaret Tanrısı) heykeli dikkat çekiyor. Cephedeki diğer yedi figür ise sanatı, bilimi, tarımı ve ticareti simgeleyen harika birer taş işçiliği olarak meydanı selamlıyor



Bu keyifli sabah yürüyüşü, aslında önümüzdeki uzun ve heyecan dolu yolculuğun sadece sakin bir girizgahıydı. Çünkü bugün rotamız uzun, keşiflerimiz ise bambaşka: Rusçuk’un zarif sokaklarına veda edip Ivanovo Kaya Kiliseleri’nin gizemine, Devetashka Mağarası’nın devasa dehlizlerine ve Krushuna Şelaleleri’nin serinliğine doğru yola çıkıyoruz. Günün son durağı ise bizi bekleyen tarihi Lofça.

Rusçuk’tan ayrılıp Lofça’ya doğru yola çıktığımızda ilk büyük keşif durağımız Ivanovo Kaya-Oyma Manastırları (Kiliseleri) olacak. Burası sıra dışı sanatsal ve tarihi değerinden ötürü 1979 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Rusçuk’a yaklaşık 20-22 kilometre uzaklıktaki Ivanovo Kaya Oyma Manastırları, Rusenski Lom Doğa Parkı’nın içinde yer alıyor. Bu yapılar, nehir vadisi boyunca yükselen sarp kayalıkların içi oyularak inşa edilmiş. Kiliselere ulaşmak için önünüzde iki seçenek var: Ya oldukça dik merdivenleri göze alıp kestirmeden çıkacaksınız ya da yolu biraz uzatıp doğanın içinden tatlı bir eğimle yükselen patikayı takip edeceksiniz.





Biz, çıkışta patika yolu tercih ederek uzun (yarım saati geçmeyen) ama keyifli bir yürüyüş yaptık; dönüşte ise kısa yol olan merdivenlerden aşağıya indik. Bu arada küçük bir not: Buraya gelecekseniz ayağınızda iyi bir yürüyüş ayakkabısı olması kesinlikle şart.



Keşişlerin sarp kayalıklar içindeki bu ıssız coğrafyayı seçmelerinin arkasında dini ve tarihsel nedenler yatıyordu. Hatırlarsanız, daha önce ziyaret ettiğimiz Rila Manastırı’nın ve tüm Bulgaristan’ın koruyucu azizi olan Rilalı Ivan (Aziz Ivan Rilski), Tanrı ile doğrudan bağ kurabilmek adına dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, kendini tamamen sessizliğe ve mutlak bir yalnızlığa adayarak yeraltı kaya hücrelerinde yaşamaya başlamıştı. Zamanla onun bu teslimiyetini takip eden inançlı insanlar yetişti ve bu felsefe, o dönem Ortodoks Hristiyanlığında çok yaygın olan ‘Hesihazm‘ (Hesychasm) adlı mistik akımın doğmasına zemin hazırladı.



Ivanovo Kaya-Oyma Manastırlarında ise bu köklü inziva geleneği, 12. ve 13. yüzyıllarda filizlenmeye başlamış. Takvimler 1220 yılını gösterdiğinde, buradaki ilk kaya manastırı yaşamını başlatan kişi, gelecekte Tarnovo Başpiskoposu olacak olan Keşiş Yoakim olmuş. Hesihazm akımına gönül veren keşişler, tıpkı Aziz Ivan gibi Tanrı’ya yakınlaşmak için bu sarp mağaralarda derin bir sessizliğe bürünmüşler.

Yerel halk ve keşiş cemaati, zamanla bu ıssız kaya sığınaklarını ve çevresindeki yaşamı, Bulgaristan’ın manevi sembolü olan ‘İvan’ ismiyle özdeşleştirmiş; burayı bir nevi ‘İvan’ın takipçilerinin kutsal yeri’ olarak görmüş. Nitekim bu manevi bağ, mağaraların eteklerinde ‘Ivanovo’ adında bir köyün doğmasına yol açmış. Kayaların içine oyulan bu muazzam manastır kompleksi de adını, kucağında büyüdüğü bu yerleşimden almış ve zamanla genişleyerek devasa bir inanç merkezine dönüşmüş.



Burası sadece fakir keşişlerin sığınağı olarak kalmamış; İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde bizzat Bulgar Çarları (Iwan Asen II, Iwan Alexander gibi) tarafından desteklenerek zengin bir kültür ve eğitim merkezi haline getirilmiş. Bu sayede dönemin en ünlü sanatçıları (Tarnovo Okulu ressamları) gelip bu mağaraların tavan ve duvarlarına muhteşem freskler işlemişler.

Kompleksin Orta Çağ’daki o en ihtişamlı döneminde, kayaların içine oyulmuş yaklaşık 40 müstakil kilise ve şapel bulunuyordu. Keşişlerin inzivaya çekildiği hücreler ve diğer ortak alanlarla birlikte toplam mekan sayısı 300 civarındaydı. Zamana ve doğaya direnen bu devasa yapıdan günümüze ne yazık ki sadece 20 kadar kilise, şapel ve hücre kalabilmiş. İşin daha da çarpıcı yanı, dönemin ‘Paleologos Rönesansı‘ sanatını yansıtan o ikonik Orta Çağ fresklerinin korunduğu yapı sayısı bugün sadece beş. İşte bu beş yapı arasından günümüzde ziyarete açılan ve içindeki duvar resimleriyle büyüleyen en önemli ana bölüm ise ‘Tsarkvata’ (Meryem Ana Kilisesi) olarak biliniyor.


İçerideki 14. yüzyıl freskleri o kadar canlı, renkli ve anatomik olarak o kadar gerçektir ki, Bizans Paleologos Rönesansı sanatının Balkanlar’daki en kusursuz örnekleri kabul edilir. Paleologos Rönesansı derken; Bizans İmparatorluğu’nun çöküş döneminde (13. yüzyılın sonundan 1453’te İstanbul’un fethine kadar) yaşanan, şaşırtıcı derecede güçlü ve parlak bir kültür, bilim ve sanat patlamasını kastediyoruz. Bu dönemde resimlere ilk kez derinlik algısı katılmış, figürlere insani duygular ve hareket kazandırılmıştır. Gerçekten de buradaki tavan ve duvarlarda yer alan İsa’nın son akşam yemeği ya da Yahuda’nın ihaneti gibi sahneler, hala büyüleyici bir netlikle görülebiliyor.




Bu kilisenin balkonu ve kayaların oyuklarından vadinin yeşilliğine baktığınızda müthiş bir manzara göreceksiniz. Yukarı çıktığınızda göreceğiniz o tarihi atmosfer ve sanat eseri tavanlar küçücük yorgunluğunuza fazlasıyla değecektir.




Bugün rotamızı Bulgaristan coğrafyasının saklı doğa harikalarına çeviriyoruz. Ana hedefimizde önce gürül gürül akan Krushuna Şelaleleri, ardından da o devasa ve büyüleyici Devetashka Mağarası var. Fakat yeşilin kalbine dalmadan önce, bizi heykeli ile selamlayan Usta Kolyu Ficheto’nun dehasına saygı duruşunda bulunmak için Bayla Köprüsü‘nde keyifli bir fotoğraf molası veriyoruz

Rusçuk yakınlarındaki Bayla (Byala) kasabasında, Yantra Nehrinin üzerinde uzanan bu tarihi köprü, arkasındaki iddialı ‘meydan okuma’ öyküsüyle biliniyor. Hikaye 1865 yılına uzanıyor: Dönemin Tuna Valisi Midhat Paşa, Rusçuk ile Sofya’yı birbirine bağlayacak stratejik bir köprü yaptırmak ister. Dönemin yabancı mühendisleri bu iş için muazzam bütçeler ve uzun süreler talep edince, Midhat Paşa o sırada yeteneği kulaktan kulağa yayılan Bulgar usta Kolyu Ficheto’yu huzuruna çağırır. Ficheto, elinde balmumundan bir köprü maketiyle gelir; işi yabancıların yarı fiyatına ve sadece iki yılda bitireceğini söyler. Hatta iddiasını şu meşhur sözlerle taçlandırır: ‘Midhat Paşa! Eğer bu köprüyü taahhüt ettiğim paraya ve süreye bitiremezsem ya da bittikten sonra yıkılırsa, boynumu vurabilirsiniz. Ben bu iddiaya kellemle giriyorum.’

Midhat Paşa bu cesarete güvenir ve işi ona verir. Usta sözünü tutar; köprü 1865-1867 yılları arasında, tam zamanında ve bütçesinde tamamlanır. Paşa da bu deha karşısında ustaya rütbe verip nişan takar. İlk yapıldığında 276 metre uzunluğunda, 9 metre genişliğinde olan bu 14 kemerli yapının sütunları sadece yük taşımıyor; üzerlerinde aslanlar, kuğular ve su perileri gibi harika kabartmalar yer alıyor.

Köprü, yapılışından yaklaşık 30 yıl sonra, 1897’deki büyük Balkan selinde orta kısmından ciddi bir darbe alıp kısmen yıkılsa da, Kolyu Ficheto’nun nehrin iki ucundaki o sağlam taş işçiliği bugün hala zamana meydan okumaya devam ediyor.

Üstelik bu köprü sadece doğaya ve sellere değil, tarihin en kanlı savaşlarına da tanıklık etmiş. 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında, Rus ordusunun ünlü generali Gurko, binlerce askeri, ağır topları ve mühimmat arabalarıyla Balkan Dağları’na doğru ilerlerken tam olarak bu köprü üzerinden geçmiş. Kolyu Ficheto’nun dehası, köprüyü o kadar sağlam inşa etmiş ki, ordu yükünü hafifletmeden bu taşların üzerinden akıp gitmiş.

Bu köprüdeki kısa molamız sonrasında yaklaşık bir saat yol yaparak Krushuna Şelaleleri‘ne ulaştık. Bulgaristan’da havalar bu mevsimde çok değişken; köprüde günlük güneşlik olan hava, şelalede yürüyüş yapacağımız esnada birden sağanak yağmura döndü. Biz de her deneyimli gezi grubunun yapacağı gibi ‘bari yemek işini aradan çıkaralım’ dedik. Park alanına gişeleri geçtikten sonra kendimizi modern bir restorana attık ve yağmur dinene kadar keyifle yemeğimizi yedik.

Krushuna Şelaleleri, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en masalsı doğa harikalarından biri kabul ediliyor. Şelalelere ulaşmak için önce insanı tazeleyen koyu bir yeşilliğin içinden geçmeniz gerekiyor. Bölgedeki yürüyüş parkurları zorluk seviyelerine göre ayrılmış; her rota farklı renk ve numaralarla işaretlenmiş. Biz, doğanın tadını yorulmadan çıkarmak adına kolay grupta yer alan 2 numaralı kırmızı rotayı seçtik ve su sesine doğru adımlamaya başladık.



Krushuna” kelimesi, bölgede hala popüler olarak yaşayan ve bir doğan/şahin türü olan “Korshun” kuşundan geliyor. Bölge, Maarata Doğa Parkı sınırları içinde. “Maarata” mağara anlamına geliyor. Zaten burası Devetashka Mağarasına da yakın. Şelaleleri rahatça gezebilmek için nehir boyunca uzanan, ahşap köprüler ve merdivenlerle süslü harika bir eko-patika (eco-trail) yapılmış.


Şelalelerin etrafındaki dik kayalıklar, 13. ve 14. yüzyıllarda (İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemi) inzivaya çekilen keşişlere ev sahipliği de yapmış.

En iyisi sizlere cennetten bir köşe olan bu yeri bol bol fotoğraflarla anlatayım. Bazen güzelliği tarif etmeye kelimeler yetersiz kalıyor.



Bir sonraki gezi yerimiz ise Devetashka Mağarası oldu. Bulgaristan doğası gereği çok güzel mağaralara sahip. Bugün gezeceğimiz mağara gibi, yarın da çok güzel bir mağara gezimiz olacak. Bulgaristan’ın gizemli ve büyüleyici doğasının en görkemli simgelerinden biri olan Devetashka Mağarası, sadece ülkenin değil, Avrupa’nın da hem jeolojik hem de tarihi açıdan en önemli yeraltı oluşumlarından birisi olarak kabul ediliyor. Doğanın milyonlarca yılda ilmek ilmek işlediği bu mağaraya adım attığınız an, sıradan bir mağaraya değil, devasa bir doğa katedraline girdiğinizi hemen anlıyorsunuz.

Devetashka’yı dünyadaki pek çok mağaradan ayıran en belirgin özellik, sahip olduğu muazzam ölçekler. Kaynaklarda mağaranın giriş kapısı tam 35 metre genişliğinde ve 30 metre yüksekliğinde diye yazıyor. İçeriye doğru sadece 40 metre kadar ilerlediğinizde kendinizi devasa bir ana holde buluyorsunuz. Bu salonun tavan yüksekliği yer yer 60 ila 100 metreye kadar ulaşıyormuş; yani, içine 9-10 katlı bir binayı rahatlıkla sığdırabiliyorsunuz.

Zamanla yaşanan tavan çökmeleri sonucu mağaranın tavanında yedi devasa açıklık oluşmuş. Yerel halkın adeta birer ‘göz’ ya da gökyüzüne açılan ‘pencereler’ olarak adlandırdığı bu deliklerden içeriye, muazzam bir gün ışığı süzülüyormuş. Gezi günümüzde güneş bulutlar ardında kalınca biz göremedik. Mağaranın derinliklerine doğru ilerlediğinizde ise yol ikiye ayrılıyor: Sol tarafta küçük göller ve şelaleler oluşturarak çağlayan bir yeraltı nehri akarken; sağ taraf sarkıt ve dikitlerle süslü, daha kuru ve gizemli galerilere açılıyor.

Ne var ki, mağaranın bu gizemli derinlikleri bizim için şimdilik birer fısıltı olarak kaldı. Haziran ve Temmuz ayları, mağaranın asıl ev sahipleri olan yarasaların ve diğer memelilerin üreme mevsimi. Doğanın bu hassas döngüsüne saygı duyulduğu için, yılın bu döneminde iç kısımlar ve galeriler ziyaretçilere tamamen kapatılıyor. Biz her ne kadar o karanlık dehlizlere doğru adımlayamamış olsak da, mağaranın sadece girişinde şahit olduğumuz o ışık oyunları ve devasa hacim, ruhumuzu doyurmaya fazlasıyla yetti.

Devetashka sadece bir doğa harikası değil, insanlık tarihinin en eski tanıklarından birisi. Yapılan arkeolojik kazılar, bu mağarada kesintilerle de olsa neredeyse her tarihi dönemde yaşam olduğunu göstermiş. En eski izler 70.000 yıl öncesine kadar gidiyor.

Mağara, Cilalı Taş Devri kültürlerine ait Bulgaristan’daki en zengin buluntu noktalarından birisi olmuş. Kazılarda çakmaktaşı aletler, taş ocaklar, Tunç Çağı’na ait savaş baltaları ve Demir Çağı silahları bulunmuş. “Sunak” adı verilen dairesel bir galeride bulunan kalıntılar, mağaranın geçmişte kutsal ritüeller için de kullanıldığını gösteriyor.

Bu mağara 1950’li yıllarda Soğuk Savaş döneminde Bulgar ordusu tarafından gizli bir askeri üs ve mühimmat deposu olarak kullanılmış. Daha sonra ise dev petrol tanklarının yerleştirildiği bir petrol depolama tesisine dönüştürülmüş. Bugün mağara zemininde hala görebileceğiniz beton kaideler, eski duvar kalıntıları, nehir üzerindeki köprüler ve mağara girişine kadar uzanan eski demiryolu raylarının izleri, bu endüstriyel ve askeri dönemin sessiz tanıkları.



Devetashka, modern dünyadaki en büyük şöhretini ise 2011 yılında Sylvester Stallone, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi Hollywood efsanelerini ağırladığı ‘Cehennem Melekleri 2′ filmiyle yakaladı. Hatta aksiyon severler, Sylvester Stallone’un mağaranın o devasa pencerelerinden içeri uçakla daldığı o meşhur sahneyi hemen hatırlayacaktır. Benim gibi hatırlamayanlarla sahneyi paylaşayım;
Ancak bu ihtişamlı çekimlerin perde arkası oldukça sancılı olmuş; film setindeki yüksek ses, yoğun ışık efektleri ve patlamalar mağaranın hassas eko-sistemine zarar verince, buranın bir film platosu olarak kullanılması tüm dünyada ciddi çevre eleştirilerini de beraberinde getirmişti.

Mağaraya kısa bir yürüyüş sonrası ulaşıyorsunuz. Sabahın erken saatleri, mağara tavanındaki “gözlerden” içeri süzülen ışık huzmelerini yakalamak için en ideal zaman diye yazıyor ama bizim bu zamanı yakalama olasılığımız hiç yoktu. Bir de hava çok bulutlu olunca gözlerden süzülen güneş ışıklarına denk gelemesek de muhteşem bir doğa eserini görme şansını yakaladık. Mutluyuz!


Bugün yönümüzü, Bulgaristan coğrafyasının adeta zamanı donduran o masalsı köşelerinden birine çeviriyoruz: Loveç. Haritalarda bugün bu modern ismiyle boy gösterse de, burası bizim hafızamızda yüzyılların mirasını taşıyan o köklü ‘Lofça’. Tanzimat Dönemi’nin en kritik taşra idare birimlerinden biri olan tarihi Lofça Sancağı’nın sokaklarında yürürken, her köşe başında Osmanlı’nın ve Bulgar Rönesansı’nın ortak ayak izlerine rastlamak mümkün.

Lofça içinden geçen Osam Nehri, tepesindeki Orta Çağ kalesi ve en önemlisi de tıpkı Bayla’da olduğu gibi yine Usta Kolyu Ficheto’nun imzasını taşıyan o meşhur köprüsüyle tam bir açık hava müzesi.




Loveç denince akla ilk gelen Osam Nehri üzerinde yükselen ve Avrupa’da sadece birkaç örneği (Floransa’daki Ponte Vecchio veya Venedik’teki Rialto gibi) bulunan Üstü Kapalı Köprü‘dür. Şehrin eski ahşap köprüsü sulara kapılınca, Loveç halkı 1874 yılında işi yine dönemin dahi mimarı Kolyu Ficheto’ya teslim eder. Usta, nehir sütunlarında taş, üst yapıda ise tamamen ahşap kullanarak 84 metre uzunluğunda, içinde dükkanların olduğu muazzam bir çarşı-köprü inşa eder.




Orijinal köprü 1925 yılında trajik bir yangınla tamamen kül olmuş. Ancak 1931’de aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş, 1980’lerde ise tamamen Ficheto’nun orijinal projesindeki ahşap görünümüne kavuşturulmuş. Bugün köprü içinde hediyelik eşyalar satan dükkanlar var. Burada yürümek zaman tünelinde yürümek gibi.


Köprüyü geçip nehrin karşı yakasına geçtiğimiz, bizi Varosha (Eski Şehir) mahallesi karşılıyor. Burası 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Ulusal Rönesans döneminin mimarisini koruyan tarihi bir sit alanı. Dik yokuşları, arnavut kaldırımlı dar sokakları ve yüksek taş duvarların arkasına gizlenmiş ahşap cumbalı beyaz evleriyle bizim Safranbolu ya da Odunpazarı sokaklarını andırıyor.




Vasil Levski Müzesi’nin hemen yanında, eski Varosha mahallesinin kalbinde ve kaleye çıkan yokuşun üzerinde yer alan tarihi yapı Aziz Meryem Ana Kilisesi. Yine bu kilise de, dışarıdan bakıldığında çevre evlerin çatılarından daha yüksek görünmesin ve dikkat çekmesin diye yerin içine gömülerek inşa edilmiş. Giriş kapısından içeri adım attığında, merdivenlerle aşağıya doğru inerek asıl ibadet alanına ulaşıyorsunuz.



Dışarıdaki mütevazı taş ve ahşap görünüme tezat, içeride bizi oldukça geniş ve yüksek tavanlı bir görünüm karşılıyor. 1834 tarihli kilise Lofça’nın o dönemdeki en büyük ve en görkemli kilisesi olarak şehre damgasını vurmuş. Kilisenin en değerli hazinesi, neredeyse tüm ana duvarı kaplayan o devasa ahşap ikon duvarı. Biz orada iken kilise içinde ufak bir tadilat vardı. Bulgaristan’ın ulusal kahramanı Vasil Levski, Lofça’da gizli devrim komitelerini kurarken bu kiliseyi aktif olarak bir sığınak ve buluşma noktası olarak kullanmış. Loveç, Levski’nin Osmanlı’ya karşı başlattığı gizli devrim hareketinin merkezi (başkenti) konumundaydı.

Varosha’nın dik sokaklarından yukarıya, şehrin en tepesine doğru tırmandığınızda önce devasa bir Vasil Levski heykeline ve sonra da Loveç Kalesi‘nin kalıntılarına ulaşıyorsunuz.

Kale, Roma döneminden beri stratejik bir askeri nokta olmuş. Bu kale İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kurulduğu yer olması açısından Bulgarlar için kutsal sayılıyor. 1187 yılında Bizans ile yapılan barış antlaşması burada imzalanmış.


Kalenin surlarına varıp arkanıza döndüğünüzde, Lofça ayaklarınızın altına seriliyor. Osam Nehri’nin şehri ikiye bölerek, kıvrıla kıvrıla akışını bu zirveden izlemek, geçmişle bugünün aynı kadraja sığdığı nefis bir görsel şölen

Akşam yemeği için tercihimiz; Varosha’nın kalbinde, o meşhur Üstü Kapalı Köprü’nün hemen çıkışında yer alan geleneksel Bulgar meyhanesi Mehana Draka oldu. Burası için mutlaka önceden yer ayırtmak gerekiyor. Mekanın tam nehir kıyısındaki masaları bizim gibi kalabalık gruplar için biraz küçük kaldığından, biz yemeğimizi o asırlık avlusunda yedik. Aklımız nehir kenarındaki o ışıl ışıl manzarada kalmış olsa da, avlunun o otantik taş ve ahşap dokusu eşliğinde geçen akşamımız yine de çok keyifliydi.



Lofça, hayatın kendi sakin ritminde aktığı o şirin ve dingin şehirlerden… Gün boyu sessiz olan sokaklar, akşam çöktüğünde yerini şehrin kalbi sayılan meydandaki o tatlı hareketliliğe bırakıyor. Şanslıyız ki bu meydanı tam karşıdan gören Hotel Varosha’da konaklıyoruz. Hem gündüz keşiflerimizin arasında hem de o keyifli akşam yemeğinin ardından, bu cıvıl cıvıl meydandaki kafeler, elimizde bir fincan kahve ve dondurmayla Lofça’nın huzurlu ritmini izlediğimiz en favori sığınağımız oldu.



Bulgaristan gezimizde artık yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz.
Gezekalın… Yazıları bu kısma kadar okuyan gezginlere selam olsun…
Dr Ümit Kuru
16.06.2026































































































































































































































































































































































