
Bir gezi planlayıcısının en büyük lüksü nedir bilir misiniz? Harita üzerinde ince ince işlediği zorlu bir rotanın, zamanla yarışan yoğun bir programın, yol arkadaşlarının muazzam disipliniyle adım adım gerçeğe dönüşmesidir. Filibe’nin o büyüleyici atmosferine veda ederken, ekibimin mükemmel zamanlaması sayesinde güzel bir günlük planla kuzeye doğru direksiyonu kırdık. Önümüzde; iki dev dağ sırasının kalbine doğru uzanan, tarihe pencereler açan ve kokusuyla büyüleyen yaklaşık 200 kilometrelik nefis bir rota var. İstikametimiz; Sredna Gora’nın zirvelerini takip ederek, Koca Balkan Dağları’nın eteklerindeki Kazanlık.

Önce Sredna Gora (Orta Dağ) Dağları’nın zirvesine tırmanıp ulusal bir sit alanı olan rengarenk Koprivştitsa’yı soluyacağız; ardından Koca Balkan’ın eteklerinden Karlıova (Karlovo) ve Kazanlık’a uzanan görsel bir şölene imza atacağız. Gün başından, gün sonuna yolculuğumuz 200 km’yi bulacak. Hazırsanız, dağların arkasındaki o tarihi yolculuk başlıyor!

Önce sizlere bu saklı coğrafyayı, Koprivştitsa’yı seyahat programımıza neden dahil ettiğimden bahsetmem gerekir. Kasabanın tam olarak ne zaman kurulduğu sis perdesinin arkasında olsa da, işaretler bizi 14. yüzyılın sonlarına, Osmanlıların Bulgar Krallığı’nı fethettiği döneme götürüyor. Osmanlı istilasından kaçan soylular, din adamları ve büyük sürü sahipleri, canlarını ve varlıklarını kurtarmak için Sredna Gora Dağları’nın bu korunaklı, yüksek vadisine sığınmışlar. Bölge ilk başlarda büyük sığır sürülerinin otlatıldığı sulak bir alanmış ve adını da tam bu yeşilliğin ortasında, burada bolca yetişen “ısırgan otu”ndan (Kopriva) almış..

Zamanla bu sığınak, çok özel bir yerleşime dönüşmüş. Kasaba halkı Osmanlı ordusuna at bakımı ve maden işleri gibi lojistik destek sağladığı, en önemlisi de kritik dağ geçitlerini koruyan derbentçiler olduğu için padişah fermanlarıyla muazzam imtiyazlar elde etmiş. Öyle ki, kasabadan ağır vergiler alınmadığı gibi, sınırları içine Türklerin yerleşmesi ve hatta ata binerek buralarda gezmesi bile yasaklanmış. İmparatorluk içinde adeta korunaklı bir vaha yaratılmış.


Bu sıra dışı özgürlük ortamı, Koprivştitsa’yı hızla bir ticaret devine dönüştürmüş. Abacılık (yünlü kumaş), terzilik ve kürkçülük hat safhaya ulaşmış. Kasabanın vizyoner tüccarları sınırları aşarak İstanbul, İskenderiye, Kahire ve Edirne’de devasa ticaret kolonileri kurmuşlar. İşte bugün sokaklarında hayranlıkla fotoğrafladığımız, önünde dakikalarca durup mimarisine daldığımız o rengarenk, muazzam konaklar; İstanbul’u ve Avrupa’yı görüp vizyon alan, zenginleşen o Bulgar tüccarların güç gösterisiymiş.

Tabii bu zenginlik, gözü dönmüş haydutların da dikkatinden kaçmamış. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında kasaba, Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıflamasını fırsat bilen Kırcalı eşkıyaları tarafından tam üç kez yakılıp yağmalanmış. Ancak Koprivştitsa’nın inatçı ve zengin elitleri pes etmemiş. Her yangından sonra, küllerinden daha görkemli, daha büyük ve bugün hayranlıkla izlediğimiz o yüksek taş duvarlı, savunmalı korunaklı konakları inşa ederek kasabayı yeniden ayağa kaldırmışlar.

Ancak dürüst olmalıyım; benim bu estetik harikası yeri programa almamın asıl nedeni sadece bu göz alıcı mimarisi değil, dünya tarihinin akışını değiştiren bambaşka bir tarihsel olay. Koprivştitsa’yı Bulgar ulusal tarihinin kalbi yapan şey, meşhur Nisan Ayaklanması’dır. Osmanlı idaresinden tamamen bağımsız bir devlet kurmak isteyen Bulgar devrimciler, 20 Nisan 1876’da tam da bu sokaklarda isyan bayrağını açtılar.

Bulgaristan’ın bağımsızlık sürecini tetikleyen o ilk silah, yolları bir dönem İstanbul’a düşen ve Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi) eğitim alan genç devrimci Todor Kableşkov‘un emri ile bu kasabada patlatıldı. Osmanlı zabtiye memuruna karşı sıkılan o ilk kurşun, bugün üzerinde duracağımız İlk Silah (Atış) Köprüsü’nde (Kalaçev Köprüsü) yankılandı. İşte tam o an, tarihin seyrini değiştirecek sarsıcı bir sahne yaşandı: Kableşkov, vurulan zabtiyenin kanına parmağını batırarak bir kağıdın üzerine haç işareti çizdi. Diğer bölgelerdeki devrimcilere, ‘Burada ilk kurşun atıldı, süreç başladı, siz de hemen harekete geçin!’ mesajı veren aşağıdaki o meşhur ‘Kanlı Mektup‘u yazdı. Bu satırlar, sıradan bir askeri emir değil; bir ihtilal kıvılcımını fiilen ateşe veren dramatik bir bildiriydi.

Esasen bir seyahat yazarı olarak savaşların her türlüsüne, geçmişte yaşanmışlarına bile kalben karşıyım. Amacım geçmişi bugünün konforlu dünyasından yargılamak değil; aksine, o dönemin acımasız şartlarını, insanı dehşete düşüren o kırılma anlarını anlamaya çalışmak. İşte tam da bu yüzden, madalyonun sadece tek bir yüzüne bakıp geçemeyiz; unutturulmaya çalışılan o diğer yüzü de görmek zorundayız.

Bu ayaklanma dönemin sert şartlarında Osmanlı tarafından bastırılsa da, Batı medyasının bilinçli algı yönetimiyle Avrupa’da devasa bir infiale dönüştürüldü. Amerikalı muhabir MacGahan gibi isimlerin kaleme aldığı tek taraflı yazılar, arkasına emperyalist güçlerin diplomatik rüzgarını da alarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na (93 Harbi) giden yolu döşedi. Oysa bu topraklarda yaşanan acılar ve zulüm asla tek bir tarafa ait değildi. İsyan dalgasıyla ve ardından gelen savaşlarla birlikte katledilen, yağmalanan, asırlık yurtlarından sökülüp atılan Türk-Müslüman nüfusun çektiği devasa trajediler, basının yanlı kalemiyle tarihin sayfalarından adeta silindi.

Bugün o köprünün üzerinde durup artık azalmış olsa da akan suya bakarken, savaşların geride sadece kazananlar ve kaybedenler değil, kalemi elinde tutanın insafına bırakılmış kurbanlar bıraktığını da görüyorsunuz. Kalemi elinde tutanın hikayeyi kendi istediği gibi yazdığı bu dünyada, geçmişin acılarından nefret değil, ancak barışa dair güçlü bir ders çıkarabiliriz.

İşte dostlar; biz bugün bu daracık Arnavut kaldırımlı sokaklarda sadece estetik bir gezi yapmıyoruz; bir imparatorluğun kaderinin değiştiği, bir devletin ise küllerinden doğduğu o ilk isyanın izini sürüyoruz. Şimdi gelin, bu tarihi sokakları birlikte adımlayalım…

Kasaba merkezinde aracımızdan inip, altından tarihin aktığı o Özgürlük Köprüsü’nden geçerek adımlarımızı 20 Nisan Meydanı‘na yönelttik. Tam meydanın kalbinde bizi Koprivştitsa Anıt Mezarı (Mausoleum-ossuary) karşıladı. Bulgaristan’daki bu anıt mezar yapıları, yalnızca ölülerin değil, ulusun hafızasının da korunduğu taşlaşmış tarih sayfalarıdır.

Koprivştitsa Anıt Mezarı da Bulgaristan seyahatlerinizde sıkça karşınıza çıkacak olan o hüzünlü ‘kematlık’ kültürünün en somut örneklerinden biri. Yukarıya doğru daralan katmanlı yapısı ve masif granit taş bloklarıyla adeta bir kaleyi andıran bu anıtsal kulenin altında, isyancıların kemiklerinin muhafaza edildiği derin bir mahzen (kematlık) yer alıyor; üst katında ise tarihin gölgesinde sessiz bir şapel yükseliyor. Çevresindeki o neşeli, rengarenk konakların ortasında, Bulgarlar için adeta geçmiş zamanı hatırlatan gri ve vakur bir anıt bu. Kasabayı boydan boya kat eden ve kasabanın içindeki irili ufaklı derelerin de bağlandığı nehrin ismi Topolnitza.

Rehberimiz ziyaret edeceğimiz müze evler için biletlerimizi almaya giderken biz bu güzel kasabadan ilk karelerimizi almaya başladık. Aslında ilk olarak Oslekov Evi‘ni ziyaret edecektik. Ama müze görevlisinin evi ziyarete açmayacağı tuttu. İpek tüccarı Oslekov’un siparişi üzerine 1853-1856 yılları arasında inşa edilmiş bu güzel evin normalde bugün ziyarete açık olması gerekiyordu. Burayı gezemeyince Meryem Ana’nın Kabulü Kilisesi’ne (Assumption of the Virgin Mary Church) doğru yürüyüşe geçtik.

Burada amacımız hem güzel bir yolu takip ederek sağlı sollu eski konakları görmek ve hem de kilise içinde bulunan meşhur iki mezarı ziyaret etmek. Kilise avlusunda bulunan mezarlardan bir tanesi Nisan İsyan’nı başlatan Todor Kableshkov‘a ait. Osmanlı ayaklanmayı bastırdıktan sonra kendisini yakalamış ve idam etmiş. Mezarı bu kilise avlusunda bulunuyor.

Diğer mezar ise Bulgar edebiyatının en hüzünlü ve naif sembolist şairlerinden biri olan Dimcho Debelyanov’a (Dimço Debelyanov) ait. Kendisi 1916 yılında, I. Dünya Savaşı sırasında henüz 29 yaşındayken hayatını kaybetmiş. Kendisinden kalanlar Koprivştitsa’daki bu kilisenin bahçesine sonradan taşınmış. Mezarın başında, alçak bir taş eşiğin üzerine oturmuş, başını eline dayamış şekilde uzaklara, yola doğru bakan yaşlı bir kadın heykeli yer alıyor. Dünyaca ünlü bu anıt heykel 1934 yılında yapılmış.



Daha sonra ise Todor Kableshkov‘un müze evini gezdik. Bu ev Koprivştitsa da bulunan 380 tescilli evden bir tanesi.


1845 yılında inşa edilen evin güzelliği, simetrik tasarımından, zarif şeklinden ve yüksek camlı pencerelere sahip geniş ikinci kat salonundan kaynaklanıyor. Tavanları, kapıları ve dolapları ustaca yapılmış ahşap oymalarla kaplı.



Todor Kableşkov bu evde büyüdü. 1876 yılında yakalanarak tutulduğu hapishanede intihar ederek öldü.



Koprivştitsa, sıralanan kemerli taş köprüleriyle de aklınızı çelecek yerlerden biri.


Bu köprülerden biri olan ve bir derenin iki yakasını kavuşturan Kalachev Köprüsü‘nün hikayesi hayli ilginç: Köprü, ününü 20 Nisan 1876’da Georgi Tişekov tarafından buradan açılan tüfek ateşi sonrası bir Osmanlı zaptiyesinin vurulmasından ve böylece (Bulgar) ayaklanmasının ilk kıvılcımının burada çakılmasından alıyor.


Koprivştitsa’nın taş döşeli sokaklarını adımlarken, karşımıza çıkan müze evlerin neredeyse tamamında ihtilalin, bağımsızlık mücadelesinin ve devrimci isimlerin izini süreriz. Ancak bu kuralı bozan, bizi devrimin barut kokan atmosferinden alıp 19. yüzyılın zengin bir Bulgar tüccarının rafine dünyasına götüren çok özel bir yapı var: Lyutov Evi.

Burası Kableshkov veya Benkovski evleri gibi ihtilalin fitilinin ateşlendiği bir karargah değil; Bulgar Ulusal Uyanış Dönemi’nin (Bulgar Revival) sivil mimarisini, estetik anlayışını ve burjuva yaşam tarzını en görkemli haliyle günümüze taşıyan bir zaman kapsülü.

1854 yılında inşa edilen bu konak, Osmanlı dönemi Balkan yaşantısının geleneksel sıcaklığı ile o dönem yüzünü batıya dönmüş zenginlerin Avrupai zevklerinin büyüleyici bir karışımı. İçeriye adım attığınızda gözünüzü alamayacağınız duvar süslemeleri (alafranga freskler), Viyana’dan özel olarak getirtilmiş dönem mobilyaları ve bu elit dekorasyonu tamamlayan yerel dokumalar, evin sahibi olan ailenin vizyonunu gözler önüne seriyor.



Zemin katta bizi kasabanın asırlık el emeği, ‘plasti’ adı verilen kalın keçe örtüler karşılıyor. Koprivştitsa’nın o meşhur, dondurucu kış soğuklarında evleri sıcacık tutan bu saf yün yaygılar, o dönemde hem yatakları ısıtır hem de taş zeminlere serilerek evlerie sıcak yuva hissi katarmış. Dokunduğunuzda, bölgenin geleneksel zanaatının o sert ama samimi dokusunu avuçlarınızda hissediyorsunuz.


Lyuben Karavelov Evi ziyaretimiz Koprivştitsa’da yaptığımız son müze ev ziyaretiydi. Bahçe kapısından içeri adım attığınızda sizi tek bir bina değil, zamana meydan okuyan üç farklı yapıdan oluşan geniş bir avlu karşılıyor. Burası, kasabanın zengin esnaflarından olan Karavelov ailesinin yaşam alanının ötesinde, Bulgaristan’ın kaderini değiştiren iki kardeşin, yazar/devrimci Lyuben ile şair/siyasetçi Petko Karavelov’un büyüdüğü ev.

Kompleksin en yaşlısı, 1810 yılında inşa edilmiş olan ahşap kışlık ev. Kapıdan içeri girdiğinizde burnunuza çalınan o eski ahşap kokusu, sizi doğrudan 19. yüzyılın başlarına ışınlıyor.


1835 tarihli yazlık ev hemen yan tarafta bulunuyor. Ailenin ekonomik gücünün ve uyanış dönemi mimarisinin gelişimini gösteren daha büyük, asimetrik planlı bir mimariye sahip.


İçeride Lyuben Karavelov’un kişisel eşyaları, dönemin mobilyaları ve ailenin günlük yaşam kalitesini yansıtan detaylar sergileniyor. Duvardaki saatler, orijinal fotoğraflar ve el yazmaları arasında gezinirken, bir devrimcinin zihninin hangi atmosferde şekillendiğini çok net görebiliyorsunuz.



Gelelim bu tarihi kompleksin asıl sürprizine… Bahçedeki mütevazı hizmet binasının kapısından adım attığınızda, Bulgar uyanış tarihinin seyrini değiştiren o sessiz kahramanla göz göze geliyorsunuz: Karavelov’un özgürlük fikirlerini kurşun harflerle ölümsüzleştirdiği orijinal matbaa makinesi.

Koprivştitsa’da attığınız her adım sizi başka bir Bulgar Ulusal kahramanı hikayesine çıkarıyor. Şimdi rotamız, kasabanın üzerine bir kartal yuvası gibi tüneyen o yüksek tepe… Karşımızda, gerçek adıyla Gavril Hlatev, tarihteki efsanevi adıyla Georgi Benkovski’nin devasa anıtı duruyor. Nisan Ayaklanması’nda kurduğu ‘Uçan Müfreze’ adlı süvari birliğiyle isyanın ateşini köy köy taşımış bu gözü pek lider, bir ihbar sonucu pusuya düşürülerek öldürülmüş. Benkovski’nin evi de yakınlarda bulunuyor.

1976 yapımı bu anıt; Benkovski’yi atının sırtında, bir ulusun özgürlük hayaline doğru dörtnala koşarken tasvir ediyor.

Heykelin yanına varıp arkanızı döndüğünüzde ise nefesiniz kesiliyor: Aşağıda, yeşilliklerin arasına serpilmiş o karakteristik mavi-kırmızı evleriyle Koprivştitsa manzarası, ayaklarınızın altında tüm ihtişamıyla uzanıyor. Benkovski’ye boşverseniz bile sadece bu manzara için bile bu merdivenler çıkılır.




Bu tepeden aldığımız son Koprivştitsa karelerinin ardından, Karlovo’ya (Karlıova) doğru yola koyulduk. Burada hem kısa bir keşif turu yapacak hem de öğle yemeğimizi ‘Once Upon a Time’ adlı o sevimli mekanda yiyeceğiz.

Bulgaristan yolculuğumuz boyunca öğle menümüz artık bir klasik haline geldi: Tavuk, et veya serinletici bir tarator çorbasından biri, yanına mutlaka bol peynirli bir şopska salatası ve fırından yeni çıkmış sıcak ekmek… Fakat bir parantez açmam gerek; burada içtiğimiz o tavuk çorbası tam anlamıyla bir efsaneydi.

Karlovo; tıpkı komşusu Kazanlık gibi, Bulgaristan’ın o efsanevi Güller Vadisi’nin kalbinde yer alıyor. Kuzeyde Stara Planina (Koca Balkan Dağları) ile güneyde Sredna Gora Dağları arasında bir dantel gibi uzanan bu büyüleyici ova, yaklaşık 1400 km2‘lik devasa bir yeşil yatak. Vadinin tüm dünyada bu denli ün kazanmasının arkasında ise tek bir isim gizli: ‘Damask Gülü’ (Rosa damascena).

Yüzyıllardır bu topraklarda, sabahın ilk ışıklarıyla toplanan gül yapraklarından o mucizevi gül yağı üretiliyor. Öyle ki Bulgaristan, bugün dünya gül yağı üretiminin tartışmasız lideri konumunda. Parfümden kozmetiğe, ilaçtan lüks esanslara kadar uzanan bu endüstride gül yağı adeta ‘sıvı altın’ değerinde. Şöyle bir düşünün; sadece bir kilo gül yağı elde edebilmek için tam 3 ila 4 ton gül yaprağının işlenmesi gerekiyor. Bu muazzam emek, ürünü neden bu kadar kıymetli ve pahalı kıldığını da özetliyor aslında.

Hatırlarsanız, geçen sene bu görkemli festivali yerinde izlemiş ve izlenimlerimi detaylı bir yazıyla sizlerle paylaşmıştım. Bu renkli dünyanın içine girmek isterseniz, o yazımın bağlantısını hemen aşağıya bırakıyorum. Biz bu sene, planımızı festival coşkusundan biraz daha önceki bir tarihe göre yaptık; çünkü amacımız vadiyi, o büyük kalabalıklar akın etmeden önce, en dingin ve en doğal haliyle fotoğraflayabilmekti.
Kazanlık’a doğru ilerlerken, yol kenarında uzanan o pembe büyünün cazibesine dayanamadık ve kendimizi hemen bir gül tarlasına attık. Fotoğraf makinelerimizi hazırlarken ortama yayılan o baş döndürücü, mest edici kokuyu sizlere anlatmam imkansız!



Aslında bildiğim kadarıyla, en kaliteli gül yağı için hasatın gün doğmadan, şafak sökerken yapılması gerekiyor; çünkü güneşin sıcaklığı yapraklardaki o kıymetli yağı uçurmadan önce verim en üst seviyede oluyor. Fakat şansımıza, günün ilerleyen saatlerine rağmen tarlada hala büyük bir titizlikle hasat yapmaya devam eden kadınlar vardı.

Koca Balkan Dağları’nın güney eteklerine sırtını dayamış olan Karlovo, sadece bir tarım ya da gül üretim merkezi değil; 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi’nin en önemli entelektüel ve devrimci kalelerinden biri. Osmanlı döneminde özellikle dokumacılık, bakırcılık ve deri zanaatıyla zenginleşen bu güzel kasaba, mimari dokusunu günümüze kadar korumayı başarmış. Başınızı nereye çevirseniz, o dönemden kalma cumbalı, renkli konakları ve taş döşeli sokakları görüyorsunuz. Kasabanın içinden geçen eski nehir yatakları ve arkada yükselen dik dağ yamacı, fotoğrafçılar için her köşe başında nefis bir fon oluşturuyor.

Karlovo’nun tarihi merkezinde yürürken, gökyüzüne doğru zarifçe yükselen çan kulesiyle sizi büyüleyecek bir yapı karşılayacak: Aziz Nikola Kilisesi (Church of St. Nicholas). 1847 yapımı bu kilise, Bulgar tarihinin en büyük ironilerinden birine ev sahipliği yapıyor: 1858-1861 yılları arasında bu kutsal çatının altında papaz yardımcısı olarak sakin bir hayat süren ve burada din adamlığına kabul edilen genç İnyo (İgnatiy), çok değil birkaç yıl sonra cüppesini çıkarıp silah kuşanacak ve Bulgar Ulusal Uyanışı’nın en radikal, en aranılan devrimci lideri Vasil Levski’ye dönüşecektir. Özgürlük ateşini harlayacak olan ‘Devrimin Havarisi’, ilk manevi vaazlarını aslında bu kilisenin duvarları arasında vermiş.


Kilisede geleneksel Balkan mimarisi ile Barok çizgileri inanılmaz bir zarafetle harmanlamış. Kilisenin dış cephesindeki taş işçiliği, pencerelerin üzerindeki o hafif kavisli kemerler ve yapının simetrisi tam bir görsel şölen sunuyor.



Karlovo’yu Bulgaristan tarihi için asıl kutsal kılan yer ise, ülkenin tartışmasız en büyük ulusal kahramanı olan Vasil Levski’nin burada doğmuş olması. Bulgarların ona verdiği unvanla “Özgürlük Havarisi” olan Levski, Osmanlı yönetimine karşı yürütülen gizli ihtilal ağının baş mimarıydı. Sadece dışarıdan destek beklemek yerine, Bulgaristan topraklarının içerisine sızarak köy köy, kasaba kasaba gezmiş ve Osmanlı yönetimine karşı gizli ihtilal komiteleri ağını kurmuştur. Amacı sadece bağımsızlık kazanmak değil; kurulacak yeni devletin kraliyet yerine her dinden ve milletten (Bulgar, Türk, Yahudi) insanın eşit yaşayacağı demokratik bir “kutsal cumhuriyet” olmasıydı. 1872’nin sonlarında bir yolcu hanında yakalanmış, Sofya’da yargılanarak 1873 yılında idam edilmiş.

Karlovo’da onun müzeye dönüştürülmüş evini gezdik. Müze kompleksine adım attığınızda, Levski’nin doğup büyüdüğü o mütevazı, küçük uyanış evini görüyorsunuz. Alçak tavanlar, yer minderleri ve Levski’nin ailesine ait orijinal eşyalar… İnsan ister istemez düşünüyor; koca bir imparatorluğa meydan okuyan gizli komitelerin, şifreli mektupların ardındaki o devasa fikirler, ne kadar küçük ve mütevazı bir odada filizlenmiş.


Evin hemen yanındaki modern sergi salonunda ise Levski’nin kişisel eşyaları, meşhur tabancası, kılık değiştirmek için kullandığı kıyafetler ve devrimci örgütün haritaları sergileniyor.

Yola devamla sonunda Kazanlık’a (Kazanlak) vardık. Burası aynı zamanda konaklama yapacağımız da yer. Bizim saat 16:30’dan önce Kazanlık Trak Mezarı‘na giriş için bilet almış olmamız gerekiyor. Çünkü içeriye az sayıda ziyaretçi alınıyor ve saat 17:00’de de bu müze kapanıyor. Neyseki ucu ucuna yetişip biletlerimizi alabildik. Önce bu Trak Mezarı nedir? Bir kısa bilgi vereyim.

Kazanlık çevresindeki Krallar Vadisi, yalnızca Bulgaristan’ın değil, tüm Avrupa’nın en etkileyici arkeolojik bölgelerinden biri olarak kabul ediliyor. MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasında yaşamış Trak hükümdarlarına ait onlarca höyük mezarın bulunduğu bu vadi, antik çağın gizemini günümüze taşıyor. İçlerinde en ünlüsü olan ve bizim de bugün gezeceğimiz Kazanlık Trak Mezarı, olağanüstü freskleri sayesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Güller Vadisi’nin mis kokulu tarlaları arasında yükselen bu sessiz tepeler, aslında 2.500 yıllık bir krallığın ve unutulmuş hükümdarların hikayelerini saklıyor. Biz geçen sene Kazanlık Trak Mezarı’na aşırı kalabalık nedeni ile girememiştik. Bunun yerine Golyama Kosmatka höyüğüne gitmiştik.

Kazanlık Trak Mezarı ve Golyama Kosmatka dışında Shushmanets ve Ostrusha Kral Mezarları da gezilebiliyor. Tabii ki bunların içinde bence en önemli olanı, Krallar Vadisi dışında kalan ve daha sonra ziyaret edeceğimiz Şumnu yakınlarındaki Sveshtari Kral Mezarı. Hem Kazanlık ve hem de Sveshtari Kral Mezarları’nın her ikisi de UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeler. Sveshtari Mezarı mimarisi ve üç boyutlu taş kabartmalarıyla dikkat çekerken, Kazanlık Trak Mezarı ünlü freskleriyle öne çıkıyor.



Geçen seneki Trak Krallar Vadisi ile ilgili yazımın bağlantısını da aşağıda sizlerle paylaşıyorum. İlginizi çekmeli.
Türkiye’den kendi aracınızla gelecekseniz size Mezek Trak Kral Mezarı ve Aleksandrovo Trak Mezarı ziyaretlerini yapmanızı da önerebilirim. Özellikle Mezek’deki mezar daha az bilinen ama bence günümüze ulaşan ve özgün olması bakımından iyi örneklerden bir tanesi.

Kazanlık Trak Mezarı gezisi sonrası resmi günlük gezi programımızı eksiksiz bitirmenin keyfi ile Kazanlık’taki evimiz olan Hotel Palace’a varıp odalarımıza yerleştik. Çok kısa bir mola sonrası hiç vakit kaybetmeden kendimizi kasabanın sokaklarına attık. Grubumuzun kadınları, haklı olarak, bu toprakların can damarı olan gül yağıyla yapılmış kozmetik ürünlerini incelemeye ve alışveriş yapmaya pek heveslilerdi.



Biz de bir grup gezgin olarak, o sırada Rozarium (Gül) Parkı’nın gölgesindeki kafelerden birine kurulup, günün yorgunluğunu kahve molasıyla attık. Bu arada Kazanlık’a gitme planlarınız varsa size Kazanlık’taki Iskra Bölgesel Tarih Müzesi‘ni ziyaret etmenizi de önerebilirim. Geçen sene ziyaret etme şansı bulmuştuk. Golyama Kosmatka höyüğünden (Kral III. Seuthes’in mezarı) çıkarılan paha biçilemez orijinal altın taç (çelenk), miğfer, dizlikler, altın ve gümüş at koşum takımları ile nadide antik paralar bu müzede sergilenmekte. İşçiliklerindeki zarafet ve detaylar hayranlık uyandırıcıydı.

Akşam yemeği için ise tam hayal ettiğimiz o otantik durağa, Mehana Chiflika‘ya (Çiftlik) rotamızı çevirdik. Taş ve ahşabın sıcaklığıyla bezenmiş bu mekanda, dumanı tüten yöresel lezzetlerin tadını çıkardık. Lezzeti, sıcak atmosferi ve fiyat-performans dengesiyle Kazanlık’a yolu düşen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim, hafızamızda güzel tatlar bırakan nefis bir yer oldu.

Filibe’nin asırlık sokaklarından başlayıp, Koprivştitsa’nın o gururlu ve hüzünlü tarihine dokunduğumuz; Karlovo’nun pembe tarlalarında mest olup, bir insanın kanıyla yazılan o tarihi mektubun köprüsünde barışın kıymetini bir kez daha anladığımız dopdolu, 200 kilometrelik bir günü daha geride bıraktık. Heybemizde yeni fotoğraflar, zihnimizde yepyeni hikayelerle Güller Vadisi’nde geceyi selamlarken, yarın sabah bizi bekleyen yeni keşiflerin heyecanı şimdiden içimizi kaplıyor.
Gezekalın ve merakla kalın…
Dr. Ümit Kuru
11.06.2026
