
Bazı şehirler vardır; sokaklarına adım atar atmaz sizi sarıp sarmalar ve daha ilk günden “Ben burada yaşarım arkadaş!” dedirtir. 2025 yılında Kazanlık Gül Festivali için çıktığımız o kısa Bulgaristan yolculuğunda, iki günümüzü ayırdığımız Filibe benim için tam da böyle bir şehir oldu; tarihin estetikle birleştiği o taş sokaklara adeta aşık olmuştum. Bu aşk öyle güçlüydü ki, bir yıl aradan sonra bu kez daha kalabalık bir gezgin grubuyla çıktığımız daha kapsamlı Bulgaristan seyahatimizde, rotamıza yine Filibe’yi ekledik ve bu güzel şehirde 2 gece konakladık.

Aslında ilk seyahatimin ardından Filibe’yi baştan başa, en ince ayrıntısına kadar kaleme almıştım. Şimdi aynı şeyleri tekrarlayıp değerli vaktinizi almak istemem. O yüzden, şehrin tarih kokan sokaklarında bol fotoğraf eşliğinde derinlemesine bir keşfe çıkmak isterseniz, sizi öncelikle geçen yıl hazırladığım şu iki rehber yazıma davet edeyim:
Buralara göz attıysanız, gelin şimdi bu harika şehri kalabalık bir dost grubuyla, sindire sindire yeniden yaşayalım.

2019 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilen bu güzel şehir hakkında klasik bilgi olarak şunları paylaşabilirim; Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri olan Filibe (Bulgarca adıyla Plovdiv), hem Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olması hem de barındırdığı zengin kültürel katmanlarla Balkanlar’ın en büyüleyici şehirlerinden birisi. Tarih boyunca Traklar, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar gibi büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan kent, bugün modern bir kültür ve sanat merkezi konumunda.




Meriç Nehri’nin (Maritsa) sularıyla ikiye bölünen ve kadim bir geleneği yaşatırcasına Roma ve İstanbul gibi yedi tepe üzerinde yükselen Filibe, Bulgaristan’ın güneyinde saklı bir tarih hazinesidir. Stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca Doğu ile Batı arasında önemli bir ticaret ve askeri geçiş noktası olmuş. Büyük İskender’in babası II. Filip M.Ö. 342’de şehri fethetmiş ve kendi adından mülhem şehre Philippopolis ismini vermiş. Türkçe “Filibe” ismi de bıradan geliyor.


1371 yılında Osmanlı topraklarına katılan Filibe, yüzyıllar boyunca Balkanlar’ın en önemli ticaret, zanaat ve kültür merkezlerinden biri haline gelmiş. Bu dönemde yoğun bir Türk nüfus barındırmış ve şehir mimarisi tamamen dönüşmüş.

18.-19. yüzyıllar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Bulgar burjuvazisinin, tüccarlarının ve zanaatkarlarının ekonomik olarak çok güçlendiği bir döneme denk gelir. Filibeli zengin tüccarlar; Viyana, İstanbul, İzmir ve Paris gibi dönemin dünya merkezleriyle ticaret yaparak büyük servetler kazanmışlar. Bu ekonomik güç, Filibe’de kendisini mimari bir gövde gösterisiyle dışa vurmuş. Dönemin zenginleri, statülerini ve entelektüel birikimlerini göstermek için adeta birbirleriyle yarışarak Filibe içindeki görkemli konakları inşa ettirmişler.




Bansko’daki evler nasıl savunma amaçlı bir mimari özeliğe sahipseler, Filibe’deki evlerin mimarisi, geleneksel Balkan-Osmanlı sivil mimarisi ile Avrupa’dan (özellikle Fransa ve Avusturya) ithal edilen Barok stilinin harika bir sentezidir. Literatürde buna “Filibe Dağ Evi Tarzı deniyor.



İlk dönem Filibe zengin evleri daha mütevazı ve asimetrikken, geç dönem (19. yüzyıl ortası) evleri tamamen simetriktir. Tam ortada devasa bir kabul salonu (hayat/sofa) yer alır ve odalar bu salonun etrafına simetrik olarak dizilir. O zamanın sokakları dar ve taş döşeli olduğu için, evlerin üst katları sokağa doğru muazzam ahşap konsollarla (eliböğründelerle) çıkma yaparlar. Bu cumbalar hem eve içeride genişlik kazandırır hem de sokağa yukarıdan bakan harika bir estetik sunarlar.



Evlerin en çarpıcı yönü, dış cephe boyalarındaki cesarettir. Canlı sarılar, çivit mavileri, derin kırmızılar ve yeşiller kullanılır. Cepheler ayrıca beyaz boyalı geometrik veya bitkisel süslemelerle (alçı kabartmalarla) bezelidir.

Evlerin içine girdiğinizde sizi büyüleyen ilk şey, her biri birer sanat eseri olan ahşap tavanlardır. Özellikle ahşap oyma güneş motifleri (şemseler) tavanların merkezini süslüyor.


Bu son gezimizde Filibe evlerinin en ihtişamlı, en büyüleyici örnekleri olan Hindliyan Evi, Balabanov Evi, Klianti Evi ve bugün Etnografya Müzesi olarak hizmet veren o muazzam Kuyumcuoğlu Evi‘ni köşe bucak gezdik, her birini harika kadrajlarla fotoğrafladık. Yolunuz Filibe’ye düşerse, bu evleri görmeden şehirden asla ayrılmayın derim. Küçük bir seyahat tüyosu da vereyim: Eğer bu konakları kendi başınıza keşfedecekseniz, tek tek bilet almak yerine çoğuna giriş hakkı tanıyan kombine bilet seçeneğini mutlaka değerlendirin. Ayrıca 60 yaşın üzerindeyseniz ya da emekliyseniz biletlerde çok güzel indirimler uygulanıyor, aklınızda bulunsun!

İlk seyahatimizde zaten Aziz Konstantin ve Elena Kilisesi, o görkemli Roma Tiyatrosu, şehrin kalbindeki Cuma Cami, bohem havasına bayıldığımız Kapana Bölgesi ve Avrupa’nın en uzun yaya caddelerinden biri olan Knyaz Alexander I Caddesi gibi ikonik noktaları adım adım yürümüş, nefis bir panoramik Filibe manzarası için de gün batımında Nebet Tepe’ye tırmanmıştık. Bu defaki gezimizde rehberimiz Beyhan sayesinde ilk Filibe seyahatimizden farklı rotalara da uzandık. Bu yeni keşiflerin başında, şehrin Osmanlı’dan ayrılıp özerkleştiği Doğu Rumeli Vilayeti döneminin mimari mirasını taşıyan ve bugün Arkeoloji Müzesi olarak hizmet veren tarihi bina ile Şahabettin İmaret Camisi geliyordu.

Şahabettin İmaret Camisi Filibe şehrinin güneyinde Meriç nehrinin kıyısında yer alıyor. 1444 – 1445 yıllarında II. Murad döneminde Rumeli beylerbeyi Lala Şahin Paşanın oğlu olan Şahabettin Paşa tarafından yaptırılmış.


Bugün ibadete açık değil ve içi harabe halde. Aslında zamanında çok güzel bir camiymiş. Caminin mezarlık bölümünde bir de türbe bulunuyor ve türbede Lala Şahin Paşa bir diğer rivayete göre de Şahabettin Paşa’nın yatığı söyleniyor.

Bu ikinci gelişimde, geçen sefer gözümüzden kaçan muazzam bir hazineyi keşfetme şansımız oldu: Philippopolis Piskoposluk Bazilikası (Büyük Bazilika).

Açıkçası, kapısından içeri girene kadar içeride bu denli kıymetli, bu kadar büyüleyici ve devasa bir mozaik koleksiyonunun sergilendiğinden tamamen habersizdim; tek kelimeyle büyülendim. Meğer Filibe’nin kalbinde ne muazzam bir dünya mirası saklıymış da haberim yokmuş! Tam da bu yüzden, bu yazıda ağırlığı biraz bu muazzam bazilikayı anlatmaya vermekte fayda var. Şehrin diğer tüm ikonik durakları ve detayları ise yukarıda linklerini paylaştığım önceki Gezekalın yazılarımda fazlasıyla mevcut. Gelin şimdi bu büyüleyici mozaik dünyasının kapılarını birlikte aralayalım.




Bir kere burası şu an Bulgaristan’ın en prestijli, en modern ve en interaktif arkeoloji müzesi. M.S. 4. yüzyıla (Erken Hristiyanlık dönemine) tarihlenen bu devasa yapı, Balkanlar’daki en büyük geç antik dönem kiliselerinden birisi.

Müzenin içinde tam 2.000 metrekarelik iki katmanlı taban mozaiği sergileniyormuş. Mozaiklerin geometrik detayları öyle muazzam ki, bakınca adeta üç boyutlu hissi uyandırıyor.


Bu bazilikayı dünya çapında meşhur eden şey, mozaiklerin üzerinde tasvir edilen 100’den fazla benzersiz kuş figürü. Yapılan analizlerde bu kuşların üçte birinin tavus kuşu, papağan veya Afrika kökenli egzotik kuşlar olduğunun ortaya çıkması işin diğer bir ilginç yanı.

Tarihin, mozaiklerin ve o renkli konakların peşinde geçen yoğun günün ardından, kapanışı Filibe’nin kalbi sayılan Çar Simeon Bahçesi‘nde yaptık. Parkın gölgeli yollarında gerçekleştirdiğimiz o tatlı, küçük gezinti, bizim için hem harika bir yorgunluk kahvesi kıvamında oldu hem de bu masalsı şehre harika bir veda yapmış olduk.


Öncelikle bu şehirdeki otel deneyimlerimizi karşılaştırmam gerekirse; geçen yıl konakladığımız Hotel Evmolpia, konumu itibarıyla Eski Şehir’e çok daha yakındı. Bu sene kalabalık grubumuz nedeniyle Family Hotel At Renaissance Square’de kalmak durumunda kaldık ancak burası merkeze biraz daha uzaktı. Kahvaltı konusunda da bu seneki oteelimiz, geçen sene konakladığımız Evmolpia’nın eline su dökemezdi. Özetle, Filibe’de bir otel tercihi yapacak olsam, arzuladığım ve önereceğim yer kesinlikle yine Hotel Evmolpia olur.

Gelelim Filibe’nin damak çatlatan yeme-içme dünyasına… İlk olarak dondurmalarından bahsetmeliyim; buradaki dondurmalar gerçekten bir başka güzel! Size nokta atışı bir isim veremem belki ama altın değerinde bir gezgin tüyosu bırakayım: Sokaklarda yürürken önünde upuzun bir kuyruk gördüğünüz dondurmacı hangisiyse, hemen sıraya girin ve o lezzetin tadını çıkarın; asla pişman olmazsınız.


Öğle molasında rotamızı Kapana’ya çevirip keyifli bir yemek için Paşa Restoran’a konuk olduk; kesinlikle listenize eklemenizi öneririm. Lezzet, fiyat performans ilişkisi iyiydi. Akşam ise şehrin en popüler adreslerinden Hemingway Restaurant’taydık. Burası için küçük ama hayati bir uyarı: Rezervasyonsuz giderseniz kapıda kalmanız neredeyse kesin. Yemeklerinin lezzeti fena değildi ama dürüst olmalıyım; bir gece önce Bansko’da yediğimiz o muazzam akşam yemeği lezzet çıtamızı öyle bir gökyüzüne çıkarmıştı ki, Hemingway’in mutfağı bizi tam anlamıyla mest etmeye yetmedi.

UNESCO Kültür Miras Listesinde yer alan Filibe gezimiz sonrası rotamız Kazanlık’a doğru olacak. Yol üzerinde Koprivshtitsa ve Karlovo’ya da uğrayacağız.
Gezekalın ve şimdilik hoşçakalın..
Dr Ümit Kuru
10.06.2026
