Müze gezimizin ardından aracımızla şehir meydanına geri döndük ve Banyabaşı Camisi önünde araçtan indik. İşte tam buradan itibaren Sofya şehir gezimize başlayacağız.
Banyabaşı Camisi, Sofya’nın merkezinde, hem Osmanlı döneminin şehirdeki en belirgin imzası hem de Avrupa’nın en eski camilerinden biri olması sebebiyle önemli. Günümüzde de ibadete açık olan yapı hemen yakınındaki bir sinagog ve kilise ile birlikte “Hoşgörü Meydanı” olarak anılan bölgenin en değerli parçası. Şehrin çok kültürlü ve katmanlı yapısını en iyi simgeleyen yerlerin başında geliyor.
Caminin inşasında büyük deha Mimar Sinan’ın imzasının bulunduğu iddia ediliyor. 1566-1567 yıllarında Kadı Seyfullah Efendi’nin hayratı olarak yapıldığı için resmi kaynaklarda “Kadı Seyfullah Efendi Camisi” olarak da geçiyor. Kare planlı caminin ince kırmızı tuğlalarla örülmüş, zarif ve oldukça yüksek olan tek bir minaresi var.
Banyabaşı Camisi’nin hemen arkasında, bugün Sofya Tarih Müzesi olarak kullanılan ve eski bir Osmanlı hamamının yerine inşa edilen anıtsal Merkezi Hamam binası yükseliyor. Sofya, Roma döneminden beri şifalı termal sularıyla ün salmış bir şehir.
SOFYA TARİH MÜZESİ
Osmanlı döneminde bu kaynak üzerinde yükselen büyük hamam, 20. yüzyılın başlarında yıkılmış ve yerine bugünkü saray ihtişamındaki bu görkemli yapı inşa edilmiş.
Mustafa Kemal Atatürk, Balkan Savaşları’nın ardından 20 Kasım 1913 – 25 Ocak 1915 tarihleri arasında Sofya’da Askeri Ataşe (Ataşemiliter) olarak görev yapmış. Atatürk, gençlik yıllarından itibaren (özellikle Trablusgarp ve Balkan Savaşları dönemi) ciddi böbrek rahatsızlıkları çekmekteydi. Sofya’da görev yaptığı bu dönemde, rahatsızlığı nedeniyle dönemin en popüler ve modern şifahanelerinden biri olan, şifalı termal sularıyla ünlü Sofya Merkez Hamamı’na sıklıkla gitmiş ve burada kaplıca kürleri alarak tedavi olmuş.
SOFYA MERKEZ HAL BİNASI
Caminin karşı çaprazında ise Sofya Merkez Hal Binası bulunuyor. 1911 yılında açılan bu tarihi yapı, Neobarok ve Neo-Bizans mimari tarzlarının izlerini taşıyor ve üzerinde şehrin armasını bulunduran küçük bir saat kulesine sahip. Günümüzde içerisindeki market üniteleri, yeme-içme alanları ve dükkanlarla kapalı bir pazar yeri olarak hizmet vermeye devam ediyor. Bizim grubun kızları da dün akşam buraya alışverişe geldiler. Sofya Hali’nin hemen arkasında (batı çaprazında, Ekzarh Yosif Caddesi üzerinde) Sofya Sinagogu bulunuyor. Burası Güneydoğu Avrupa’nın (Balkanların) en büyük sinagogudur.
Bulgaristan’ın kalbinde, tarihin farklı dönemlerinin iç içe geçtiği Sofya, antik Roma’dan Osmanlı’ya uzanan zengin bir geçmişi modern şehir hayatıyla bir arada sunuyor. Bu meydanın asıl büyüleyici yanı, yüzeydeki yapıların ötesinde yerin altında gizli; nitekim bu bölge, Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in hayran kalarak “Serdika benim Roma’mdır“ dediği antik Serdika kentinin surları, sokakları ve saray kalıntıları üzerine kurulmuştur. Günümüzde meydandaki yapıların bodrum katlarında veya metro istasyonlarında yürürken, bin yılı aşkın bir arkeolojik mirasın izlerini adımlamak mümkün.
Büyük Sofya Anıtı’nın tam karşısındaki alt geçide indiğinizde Serdika Metro İstasyonu’nun da yer aldığı o çukur alanda karşınıza çıkan o küçük, yarı gömülü taş kilise Semerciler Aziz Petka Kilisesi olarak biliniyor. 11. yüzyılda inşa edilen bu Orta Çağ kilisesinin pencereleri neredeyse yer seviyesindeler.
Etrafındaki devasa komünist dönem binalarının ve geniş caddelerin ortasında, antik Roma kenti Serdika’nın kalıntılarıyla yan yana, adeta zamana meydan okuyan küçük ama etkileyici bir yapı burası. Semerciler ismi, Osmanlı döneminde o bölgede dükkanları bulunan ve kilisenin bakımını üstlenen semer yapımcısı esnaflardan (loncalarından) geliyor.
Bu küçük kiliseyi solunuza alıp kısa bir yürüyüş yaparsanız Azize Nedelya Katedrali‘ne ulaşıyorsunuz. Daha da yürürseniz Vitosha Caddesi‘ndesiniz. Buraları dün yürümüştük. Yeri gelmişken biraz katedral hakkında bilgi vermek iyi olur. Bugünkü yapının yerinde ilk olarak 10. yüzyılda ahşap bir kilisenin var olduğu tahmin ediliyor. Bu kilise yüzyıllar boyunca yangınlar ve depremlerle defalarca hasar görmüş, 19. yüzyılın ortalarında ise bugünkü büyük, anıtsal taş yapının temelleri atılmış.
Katedral, Bulgaristan tarihinin en kanlı terör eylemlerine tanıklık etmiş. 16 Nisan 1925’te, Çar III. Boris’in de katılması beklenen bir cenaze töreni sırasında, Bulgar Komünist Partisi’ne bağlı askeri bir kanat katedralin ana kubbesini patlatmış. Çar suikasttan şans eseri kurtulmuş, ancak patlamada aralarında çok sayıda üst düzey askeri ve siyasi figürün de bulunduğu 150’den fazla kişi hayatını kaybetmiş. Patlamada büyük oranda yıkılan katedral, sonraki yıllarda aslına sadık kalınarak fakat daha büyük bir kubbe ve modern dokunuşlarla yeniden inşa edilmiş ve 1933 yılında bugünkü görünümünü almış.
Metro alt geçitlerinden ve pasaj bağlantılarından çıkınca, antik Roma kalıntılarının hemen arkasında, Cumhurbaşkanlığı binasının iç avlusunda sizi başka bir tarihi bina karşılayacak: Burasının adı Sveti Georgi Rotondası.
4. yüzyıldan kalma bu yapının Roma döneminde ilk inşa edildiğinde bir kilise değil; yuvarlak (rotunda) mimariye sahip bir kamu binası, hamam kompleksi parçası veya vaftizhane olduğu tahmin ediliyor. Bu tarihi yapı bazı kaynaklarda Sveti Georgi Kilisesi ya da Aziz Georgi Rotundası adıyla da karşınıza çıkabilir. Sofya’nın en eski binası unvanına sahip olan bu yapı, günümüzde hala aktif olarak hizmet veren bir kilise. Biz oradayken mimarlık veya güzel sanatlar öğrencileri tarihi kalıntıların arasında binayla ilgili eskiz çalışmaları yapıyorlardı.
Yine başka bir pasajdan daha geçince Cumhurbaşkanlığı Binası’nın ön tarafına çıktık. Sveti Georgi Rotondası’nı bir avlu gibi çevreleyen o heybetli ve devasa bina, Bulgaristan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Ofisi ve İdari Binası.
Bu bina tek başına inşa edilmemiş, 1950’li yıllarda dönemin komünist rejimi tarafından inşa edilen ve “Largo” adı verilen üç devasa Sosyalist Klasisizm (Stalinist mimari) binasından oluşan kompleksin sol kanadını oluşturuyor.
Kompleksin bu bölümü Cumhurbaşkanlığı Ofisi ile birlikte lüks bir otel (Sofia Balkan Palace) ve Eğitim Bakanlığı gibi idari birimler arasında bölünmüş.
Binanın meydana bakan ana giriş kapısının önünde geleneksel 19. yüzyıl kıyafetleri giymiş (beyaz tüylü kalpaklar ve kırmızı-beyaz üniformalar) Bulgar muhafız askerleri nöbet tutuyorlar. Cumhurbaşkanlığı kapısında her saat başı bu muhafızların gerçekleştirdiği oldukça katı ve estetik bir nöbet değişimi töreni yapılıyormuş ama biz denk gelmedik. Zamanımız kısıtlı olunca tören saatini de beklemedik.
Sofya’nın tam merkezindeki Bağımsızlık Meydanı‘nın (Nezavisimost) etrafını çevreleyen bu ikonik mimari topluluğun adı “Largo”. Largo, kelime anlamıyla geniş bir meydanı ifade ediyor. Bu devasa binaların ortaya çıkmasının elbette ideolojik bir hikayesi var.
İkinci Dünya Savaşı’ndaki ağır bombardımanların ardından Sofya şehir merkezinde açılan büyük boşluğu değerlendirmek isteyen yeni komünist rejim, 1950’li yıllarda gücünü kalıcı kılmak amacıyla burayı yepyeni bir idari merkez olarak tasarlamış. Güneydoğu Avrupa’daki Sosyalist Klasisizm akımının en pürüzsüz örneklerinden biri olan bu mimari bütünlüğün asıl amacı; sokaktan geçen sıradan bir vatandaşa devletin mutlak gücü karşısında ne kadar “küçük ve aciz” olduğunu hissettirmek.
U şeklinde simetrik olarak yerleştirilmiş üç devasa kütleden ortadaki Ana (Doğu) Blok, eski Bulgar Komünist Partisi Genel Merkezi binası. Meydanın tam merkezinde, 70 metrelik devasa kulesiyle dikkatleri üstüne toplayan bina bugün Bulgaristan Ulusal Meclisi tarafından idari bina olarak kullanılıyor. Eskiden bu binanın tepesinde devasa kırmızı komünist bir yıldız bulunuyormuş. Ancak rejim değişikliği ile yerinden sökülmüş ve yerine Bulgaristan bayrağı çekilmiş.
Bu binanın tam karşısındaki meydanda bulunan büyük Lenin heykeli de kaldırılarak yerine bugün yukarıda fotoğrafını gördüğünüz görkemli Azize Sofya Anıtı yerleştirilmiş. Heykel halk arasında ‘Azize Sofya’ olarak anılsa da, elindeki baykuş ve defne yaprağı gibi semboller yüzünden aslında antik çağın ‘bilgelik tanrıçası’ pagan figürlerini andırıyor. Bu yüzden Bulgar Kilisesi tarafından ilk yapıldığında pek hoş karşılanmamış.
Yukarıdaki fotoğrafta sol tarafta yer alan yapı, komplekse ait Kuzey Bloku olarak inşa edilmiş. Bu anıtsal bölüm günümüzde Bakanlar Kurulu binasına ev sahipliği yaparken, hemen bitişiğinde ise o tarihi devlet mağazası olan TSUM (TZUM) alışveriş merkezi yer alıyor. Alışveriş merkezi” dendiğine bakmayın; günümüzde burası eski ihtişamını yitirmiş durumda. Artık içerisi daha çok ofis alanlarına ve az sayıda lüks butiğe ev sahipliği yapıyor. 2000’li yıllarda yapılan metro çalışmalarıyla meydanın altındaki antik Roma kenti Serdika kalıntıları gün yüzüne çıkarılınca, alanın ortası yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi cam kubbelerle kapatılmış.
Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz ve Sveti Georgi Rotondası’nı iç avlusunda saklayan, bugün Cumhurbaşkanlığı Ofisi, Eğitim Bakanlığı ve lüks bir otelden oluşan yapı ise mimari kompleksin Güney Bloku‘dur. Largo’nun tam ortasında durduğunuzda; en altta Roma sokaklarını, tam ortada Orta Çağ kiliselerini, yukarı baktığınızda sert komünist blokları ve o binaların içinde çalışan modern Avrupa Birliği üyesi demokratik Bulgaristan kurumlarını bir arada görebilirsiniz. Dünyada bu kadar farklı ideolojik katmanın bu denli iç içe geçtiği çok az meydan vardır.
Sofya’nın o devasa komünist dönem binalarının (Largo) gölgesinde yürürken, adımlarınızın güneşte altın gibi parıldayan, sıra dışı bir zemine bastığını fark edeceksiniz. Yerel halkın “Sarı Tuğlalar” dediği bu yol, sadece bir kaldırım düzenlemesi değil; üzerinde yürüdüğünüz kentin en gizemli, en şöhretli ve bugün yasal olarak koruma altına alınmış en önemli tarihi sembolüdür.
Peki, Sofya’nın tam merkezini kaplayan bu sarı taşların ardındaki sır nedir? Şehirdeki en yaygın efsaneye göre bu taşlar, Bulgar Çarı Ferdinand’a Avusturya-Macaristan hanedanından gelen romantik bir düğün hediyesidir. Resmi kayıtlar ise kenti çamurdan kurtarmak isteyen vizyoner bir belediye başkanının 1907’de Alman bankalarından kredi çekerek yaptırdığı büyük bir Avrupa yatırımı olduğunu söylüyor. Bu taşlar boyalı granit veya beton değildir. Budapeşte yakınlarında çıkan çok nadir bir killi toprağın 1300 derece fırınlarda preslenerek pişirilmesiyle elde edilen özel birer seramik şaheseridir. Kendine has sarı renk boya değil, bu özel toprağın öz rengidir; yani taşı kırsanız bile içi de dışı gibi altın sarısıdır. Bugün Bulgaristan’da köklü, zengin ve şehir merkezinde yaşayan lüks hayatları tanımlamak için hala“Sarı tuğlaların üzerinde doğmuş” deyimi kullanılırmış. Orijinal madenleri ve fabrikaları yüzyıl önce kapandığı için yenisi bulunamayacağından belediye sökülen her bir taşı numaralandırarak gözü gibi koruyormuş.
Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi’nin bulunduğu Güney Bloku binasından yürümeye devam ettiğimiz zaman, hemen karşı tarafta Sofya Ulusal Arkeoloji Müzesi‘ni görüyorsunuz. Burası aslında 1474 yılında Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Mahmut Paşa tarafından yaptırılan ve Osmanlı döneminde ‘Büyük Cami‘ olarak anılan Sofya’nın en eski cami yapısı. Bulgaristan’ın bağımsızlığının ardından kütüphane ve hastane gibi farklı amaçlara hizmet eden bu devasa yapı, 19. yüzyılın sonunda ülkenin ilk resmi müzesi olarak kapılarını açmış. Biz bu seyahatimizde müzeyi gezemedik ama içeride Traklar, Antik Roma ve Bizans dönemlerine ait paha biçilemez eserler sergileniyor. Bir daha Sofya’ya gelirsek, burası mutlaka gezilecekler listemizin başında yer alacak. Zira Sofya’nın tam merkezinde, eski bir Osmanlı camisinin kubbesi altında Vulçitrun Trak Hazinesi’nin altınlarını ve Roma mozaiklerini incelemek, kentin o çok katmanlı, kozmopolit ruhunu hissetmek benzersiz bir deneyim sunacaktır.
Sofya’nın sarı taşlı yollarında yürümeye devam edip kentin en huzurlu köşelerinden biri olan Şehir Bahçesi’ne (City Garden) ulaştığımızda, karşımızda tüm görkemliğiyle Sofya’nın en zarif, en fotojenik binalarından biri belirdi: Ivan Vazov Ulusal Tiyatrosu. Tiyatroya ismi verilen İvan Vazov, Bulgar edebiyatının kurucusu, şairi ve yazarı olarak kabul edilen “Bulgar Edebiyatının Babası” unvanına sahip çok önemli bir figür. 1907 yılında açılan bina, tıpkı sarı taşlar gibi kentin Avrupai çehreye büründüğü o vizyoner dönemin bir parçası olarak kabul ediliyor. Binanın hemen önündeki parkta bulunan çeşmeli havuz biz orada iken halen faaliyete geçmemişti.
Amacımız Aleksandr Nevski Katedrali’ne gitmek ve yol üzerinde bulunan önemli tarihi binaları da kaçırmamak. Tiyatro binasının önünden sol yana doğru Dyakon Ignatiy Caddesi boyunca yürüyünce karşımıza zarif, sarı bir bina çıkacak. Bu tarihi bina Eski Kraliyet Sarayı‘dır. Bina günümüzde iki önemli kuruma ev sahipliği yapıyor: Kurumlardan birisi Ulusal Sanat Galerisi, diğeri ise Ulusal Etnografya Müzesi. Tıpkı Arkeoloji Müzesi gibi, bu bina hikayesinin ardında da Osmanlı dönemi eseri olma gerçeği var. Burası başlangıçta Osmanlı’nın Sofya’daki yönetim merkezi olan Paşa Konağı idi. Bulgaristan özerklik kazanıp başkentini Sofya’ya taşıyınca, ilk Bulgar Prensi Alexander Battenberg döneminde (1880-1882) bu konak Viyanalı mimarlar tarafından baştan aşağı yenilenerek görkemli bir kraliyet sarayına dönüştürüldü. Bulgaristan’ın çarlık dönemindeki balolarına, kraliyet ailesinin günlük yaşamına ve resmi kabullerine bu odalar tanıklık etti.
Binanın o zarif Viyana Baroku tarzındaki pencerelerine bakarken, tarihin en asil ve gururlu gecelerinden birini hayal etmeden geçemiyoruz. Takvimler 11 Mayıs 1914’ü gösterdiğinde, bu sarayın balo salonu muazzam bir diplomasi hamlesine sahne olmuş. Sofya’da Askeri Ataşe olarak görev yapan Mustafa Kemal, Çar’ın düzenlediği maskeli baloya İstanbul’dan özel olarak getirttiği görkemli bir yeniçeri kıyafetiyle katılmış. Avrupalı diplomatların şaşkın bakışları arasında gecenin en çok konuşulan ismi olan ve kostüm yarışmasında birincilik kazanan Mustafa Kemal, Osmanlı’nın asaletini bu sarayın duvarları arasında tüm dünyaya bir kez daha ilan etmiş. O muhteşem insanın, o gece taşıdığı kıyafet içindeki halini yukarıda soldaki küçük fotoğrafta görüyorsunuz. Rejimin komünizme geçmesiyle birlikte saray kamulaştırılmış ve halkın ziyaret edebileceği müzelere dönüştürülmüş.
Yolumuz üzerinde sadece dışarıdan fotoğrafladığımız diğer bir mekan ise Sveti Nikolay Mirlikiyski Rus Kilisesi. Yeşil çatısı ve saf altından yapılmış 5 adet soğan kubbesiyle şehrin en masalsı yapılarından birisi. 1914 yılında, Rus diplomatik misyonunun ibadeti için eski bir Osmanlı camisinin yerine inşa edilen bu kilise, 17. yüzyıl Moskova kilise mimarisinin esintilerini taşıyor.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasını sağlayan Rus Çarı II. Aleksandr’ın anısına dikilen ve İntercontinental Oteli’nin ön taraflarında bulunan Kurtarıcı Çar Anıtı‘nı sağ yanımıza alıp yolumuza devam edince karşımıza Aleksandr Nevski Katedrali çıktı. Bu katedralin içini gezdik.
ALEKSANDR NEVSKİ KATEDRALİ
Sofya şehrinin simgesi Aleksandr Nevski Katedrali‘dir. 1882 yılında temeli atılan ve yapımı 1912 yılına kadar süren katedral, Rus mimar tarafından tasarlanmış.
Güneş altında ışıl ışıl parıldayan devasa altın kubbelere bakarken, aslında sadece bir kilisenin önünde değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci Ortodoks mabedinin önünde durduğunuzu aklınıza getirmenizi isterim. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda hayatını kaybeden binlerce askerin anısına inşa edilen bu Neo-Bizans şaheseri, 10 bin kişiyi aynı anda içine alabilecek kadar devasa bir büyüklüğe sahip. İçerideki mistik loşluğu aydınlatan dev şamdanların altında yürürken; İtalyan mermerlerinin, el işi fresklerin ve paha biçilemez ikonaların büyüleyici detayları arasında kayboluyorsunuz.
En yüksek noktası tam 53 metre olan katedralin çan kulesinde 12 adet devasa çan bulunuyormuş. Bu çanların toplam ağırlığı 23 ton ve en büyük olan çanın ağırlığı ise yaklaşık 12 tonmuş. Çanlar çalındığında sesinin 30 kilometre uzaklıktan bile duyulduğu yazılıyor.
Aleksandr Nevski Katedrali’nin hemen yanıbaşına Sofya’nın en eski ikinci kilisesi olan Ayasofya Kilisesi bulunuyor. Geçmişi 6. yüzyıla, yani Bizans İmparatoru I. Justinianus dönemine (İstanbul’daki Ayasofya ile aynı dönemlere) kadar uzanır. Zamanında şehrin en görkemli yapısı olduğu için, 14. yüzyılda şehre “Sofya” (Bilgelik) adının verilmesine bu kilise vesile olmuş. Yani şehrin isim babası olan bu bina olmasaydı, şehrin adı hala Roma dönemindeki gibi Serdika kalabilirdi.
AYASOFYA KİLİSESİ
16. yüzyılda Osmanlılar şehri fethettikten sonra burayı camiye dönüştürmüşler ve adı “Siyavuş Paşa Camisi” olmuş. Ancak 19. yüzyıldaki büyük depremlerde minaresi yıkılınca ve bu sırada içerideki bazı görevliler hayatını kaybedince halk arasında uğursuz sayılmış, cami olarak kullanımı terk edilmiş ve bir süre depo/itfaiye kulesi olarak kullanılmış. Sonra yeniden kiliseye dönüştürülmüş.
Bu gezilerden sonra iyice acıktığımızı fark edince zorunlu yemek molası verdik. Herkes bir yere dağıldı. Biz yakındaki bir hamburgerciyi tercih ettik. Hamburger sonrası yakınlarda bulunan Jimmy’s’de yediğimiz tatlı ve dondurma ise nefisti. Esas yorgunluğumuzu buradaki tatlı ve kahve molamızda attık. Mekanın karşısında Doktorlar Parkı diye bir de park var. Tüm bu mekanlar Şipka Sokağı’nda bulunuyor.
Sofya sokaklarında gezmeye devam ederken, bizi esas bekleyen muazzam sürpriz Krakra Sokağı’nın sonuna varınca karşımıza çıktı: Sărmadžiev (Sarmaciyev) Konağı. Aslında burası Sofya’da mutlaka görmek istediğim yerlerin başında geliyordu; fakat hiçbir harita araması yapmadan “pat” diye bu konağın önüne çıkmak beni çok mutlu etti.
Sofya’nın en prestijli caddelerinden biri olan Çar Osvoboditel Bulvarı üzerinde yer alan Sarmacıyev Konağı şehrin mimari mücevherlerinden birisi. Bina, 1903 yılında ünlü Bulgar hukukçu, diplomat ve finansör Haralampi Sărmadžiev tarafından kendisi, eşi ve beş çocuğu için özel bir konut olarak yaptırılmış. Ne yazık ki Sărmadžiev bu muhteşem evde çok uzun süre yaşayamamış, taşındıktan birkaç yıl sonra, 1908’de genç yaşta hayatını kaybetmiş. Benim burada konu etmeye çalıştığım kısım tabii ki bu talihsiz Bulgar hukukçu-diplomat değil. Konunun bizi ilgilendiren kısmı yine Mustafa Kemal Atatürk. Sărmadžiev’in vefatından sonra ailesi evi kiraya vermiş.
İşte bu dönemde bina, Türk diplomasisi ve Mustafa Kemal Atatürk için unutulmaz bir mekan haline gelmiş. Osmanlı Yönetimi binayı 1914 yılında kiralayarak elçilik ikametgahı yapmış ve Sofya’ya Askeri Ataşe olarak atanan Mustafa Kemal Atatürk, bu binanın birinci katındaki odada çalışmış. Günümüzde de bu oda, Atatürk’ün anısını yaşatmak adına aslına uygun olarak döşenmiş bir “Atatürk Anı Odası” olarak korunuyormuş. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bizzat çalıştığı ve çok sevdiği bu binayı 1916 yılında satın almış. O tarihten beri bina Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliği Rezidansı olarak hizmet veriyor.
AZİZ KİRİL VE METODİY MİLLİ KÜTÜPHANESİ
Buluşma saatimiz yaklaştıkça adımlarımızı hızlandırıp buluşma yerimize doğru yönlendik. Sofya bir gün gezme ile asla bitecek bir yer değilmiş. Bunu yaşayarak öğreniyoruz. Yürüyüş sırasında önce Aziz Kiril ve Metodiy Milli Kütüphanesi önünden geçtik. Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasının hemen ardından, 1878 yılında kurulmuş. Bu yönüyle modern Bulgaristan’ın en eski kültür kurumu olarak kabul ediliyor. Kütüphane, Slav alfabesini (Kiril alfabesi) geliştiren ve Slav dünyasında “Kutsal Aydınlatıcılar” olarak kabul edilen Aziz Kiril ve Metodiy kardeşlerin adını taşıyor. Zaten binanın hemen önünde bu iki kardeşin ikonik, devasa bir heykeli bulunuyor. Bu yazıyı hazırlarken çok trajikomik bir bilgiye de rastladım. Sizlerle paylaşayım; 1931 yılında Türkiye’deki Maliye Arşivi’nde bulunan tonlarca Osmanlı belgesi, “hurda kağıt” olarak vagonlarla Bulgaristan’daki bir kağıt fabrikasına satılmış. Bulgar yetkililer trenlerin içindeki malzemelerin paha biçilemez devlet arşivleri olduğunu fark edince trenleri durdurmuş ve bu belgeleri kurtararak bu Millî Kütüphane’ye teslim etmişler. Bu nedenle bu kütüphane Balkanlar ve Osmanlı tarihi çalışan Türk tarihçileri için en önemli uğrak noktalarından biri haline gelmiş.
Milli Kütüphane’den birkaç adım ötede, Sofya’nın entelektüel kalbi olan Sofya Üniversitesi yükseliyor. Ön cephenin o muazzam kavisli mimarisini ve binayı şehre armağan eden Georgiev kardeşlerin anıtsal heykellerini fotoğraflarken, karşınızdaki yapının sadece bir okul değil; küllerinden doğan modern bir ülkenin bilimsel ve estetik gövde gösterisi olduğunu fark ediyorsunuz. Biz bu güzel binanın içine bir göz atmayı ihmal etmedik.
SOFYA ÜNİVERSİTESİ İÇ MEKANI
Artık İstanbul’a dönüş için buluşma ve havalimanına gitme zamanı. Sofya, bir güne ancak bu kadar sığabilirdi. Bu yazıyı yazarken de fark ediyorum ki hiç durmadan yürümüş ve rotamız üzerinde mümkün oldukça çok yeri görmüşüz.
FİLİBE
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki sadece Sofya değilmiş bizde bu kadar güzel anılar bırakan. Koprivştitsa’nın uyanış dönemini fısıldayan sokakları, Kazanlık’ın mistik vadileri, Lofça’nın doğası, Veliko Tırnovo ve Arbanasi’nin Orta Çağ ihtişamı, Şumnu’nun anıtları, Filibe’nin simetrik evleri ve Arnavut kaldırımları… Tüm bu durakları üst üste koyunca, Balkanlar’ın kalbine ne kadar derin ve bütünsel bir yolculuk yaptığımızı çok daha net görüyorum. Tarihin, dostluğun, vizörümüze takılan o muazzam gün doğumu ve gün batımı ışıklarının peşinde geçen, her anı ilmek ilmek işlenmiş harika bir rota oldu. Gezimizin programını yolladığım firmalar “bu program yapılamaz” demişlerdi ama Easy Bulgaria Travel‘dan sevgili Pavlina ve gezi boyunca rehberliğimizi yapan Beyhan Necip sayesinde program neredeyse firesiz gerçekleşti. Onlara bir defa daha teşekkür etmeyi borç biliyorum. En büyük teşekkürü ise geziyi beraber gerçekleştirdiğimiz gezi dostlarıma yapıyorum. Onların uyumu ve sabrı olmasaydı program daha hafif bile olsaydı yapılamazdı.
Heybemizde asırlık hikayeler, hafızamızda çok katmanlı kültürlerin izleri ve ruhumuzda yeni rotaların heyecanıyla evimize döndük. Bir sonraki yolculukta, yeni coğrafyaları adımlarken tekrar buluşmak dileğiyle…
Sofya’nın gri bir Doğu Bloğu şehri olduğu algısının ardında, aslında içine daldıkça insanı büyüleyen, Avrupa’nın köklü ve çok katmanlı başkentlerinden biri saklı. İtiraf edeyim ki bu tur rotasını hazırlarken Sofya’ya karşı başlangıçta biraz mesafeliydim. Beni ikna eden ve Sofya’yı listeye ekleten asıl güç, UNESCO mirası Boyana Kilisesi ile zengin koleksiyonuyla ünlü Ulusal Tarih Müzesi’ne duyduğum meraktı. Bu temkinli adımlarla Sofya’ya sadece bir gece ve bir gün ayırma hatasına düştük; oysa şehir daha ilk saatlerinde ezberimizi bozdu. Burası kesinlikle aceleye getirilmeden, sindire sindire gezilmeyi hak ediyormuş. Burgaz, Nesebar ve Varna gibi kıyı şehirlerini bir sonraki o kısa sahil seferine saklamıştım. Kim bilir, belki ileride bu eksik kalanları Veliko Tırnovo, Sofya ve Vidin ile harmanlayıp, bambaşka bir Bulgaristan keşfine çıkarız?
BOYANA KİLİSESİ
Sofya, ilk bakışta kendisini hemen ele vermeyen, gizemini korumayı seven esrarengiz bir şehir. Dışarıdan yansıyan o mesafeli Doğu Bloğu havası, aslında sadece en üstteki ince bir kabuktan ibaret. Bu kabuğu azıcık araladığınızda ise karşınıza 7.000 yıllık devasa bir tarih katmanı, Roma İmparatorlarının hayran kaldığı şifalı termal kaynaklar ve UNESCO tescilli Orta Çağ sanat eserleri çıkıyor. Burayı gezmelisiniz; çünkü Sofya size hem komünizmin devasa beton anıtsallığını hem Avrupa’nın en yeşil başkentlerinden birinin huzurunu hem de balkan sıcaklığını aynı gün içinde sunabiliyor. Tüm bu nedenlerle Sofya, bir günden çok daha fazlasını vaat eden sürprizli bir keşif rotası.
Günün gezi programına sabah Boyana Kilisesi ve sonrasında Ulusal Tarih Müzesi gezileri ile başlayacağız. Bu geziler sonrasında saat 18:00’e kadar Sofya’da gezebileceğimiz tüm yerleri gezme niyetimiz var.
BOYANA KİLİSESİ BAHÇESİ
Boyana Kilisesi’ne kapıdan bilet alarak girmek mümkün olsa da bu süreç planlarınızı biraz zorlayabilir. Çünkü gün içinde rehberli büyük tur grupları ile bireysel ziyaretçilerin giriş saatleri birbirinden tamamen ayrılmış durumda. Eğer gezinizi bizim gibi bir acente aracılığıyla gerçekleştiriyorsanız, önceden resmi rezervasyon yaptırılarak belirli bir saat diliminde içeri girmeniz sağlanıyor. Örneğin bizim girişimiz için 09:15 – 09:30 aralığı rezerve edilmişti. Kilisenin hassas yapısını korumak adına içeriye her defasında en fazla 9 kişi alınıyor ve içeride sadece 10 dakika kalmanıza izin veriliyor. Bireysel gezginler ve 5 kişiden az küçük gruplar için günün geri kalanındaki saat dilimleri ayrılmış durumda. Ancak biletinizi oraya gittiğinizde gişeden alacağınız için, yoğunluğa bağlı olarak size çok sonrasına randevu verilebiliyor. Kalabalık günlerde bu bekleme süresi maalesef 1,5 – 2 saati bulabiliyormuş. Son olarak, kilise içinde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Yazıda paylaştığım muazzam fresk görsellerini, sizler için açık kaynaklardan derledim.
Kilise, Vitoşa Dağı eteklerinde ve kaldığımız otelden 9 km kadar dışarıda. Grubumuzla bize ayrılan saatten önce Boyana Kilisesi’nde olduk. Hatta müze açılışını biz yaptık diyebilirim. Hava yağmurlu. Sofya’ya yağmurla geldik, yağmurla gidiyoruz.
Ana kapıdan geçtikten sonra, sizi çok güzel bir bahçenin içinden geçen keyifli bir yürüyüş yolu karşılıyor. Boyana Kilisesi, dışarıdan bakıldığında tuğla ve taş işçiliğiyle yükselen, son derece mütevazı ve küçük bir mahalle kilisesi izlenimi veriyor. Ancak kapısından içeri adım attığınız an, sanat tarihçilerinin burayı neden “Doğu Avrupa’nın Rönesansı” olarak adlandırdığını bizzat deneyimliyorsunuz. Çünkü o dönemdeki alışılagelmiş donuk Orta Çağ figürlerinin aksine, buradaki fresklerde insan yüzleri şaşırtıcı bir gerçekçilikle, duygu ve ifadelerle canlanıyor.
Kilise tek bir seferde inşa edilmemiş; yüzyıllar boyunca birbirine eklemlenen üç farklı mimari katmandan oluşmuş. 10. yüzyılın sonuna tarihlenen doğu bölümü, kilisenin en eski kısmı. Küçük, tek apsisli ve haç planlı yapısıyla klasik bir Erken Orta Çağ mimarisi sunuyor. Kilisenin asıl ününü kazandıran ve adeta bir şaheser kabul edilen orta bölümü ise 13. yüzyıla ait. İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde, bölgenin valisi olan Sebastokrator Kaloyan ve eşi Desislava’nın bağışlarıyla, mevcut doğu bölümüne iki katlı bu yeni alan eklenmiş. Kilisenin batı bölümü ise 19. yüzyıla, yani Bulgar uyanış dönemine tarihleniyor; yerel halkın bağışlarıyla genişletilen yapının en son ve en modern parçası.
Boyana Kilisesi’ni dünya çapında bir başyapıt haline getiren şey, 1259 yılında tamamlanan ve orta bölmeyi süsleyen ikinci katman freskleri. O dönemde Bizans dünyasında ve Doğu Avrupa’da hakim olan sanat anlayışı, insan figürlerini tamamen ruhsuz, donuk, iki boyutlu ve ifadesiz çizmeyi emrediyordu. Ancak “Boyana Ustası” olarak bilinen anonim ressam (ve ekibi), bu kalıpları tamamen yıktı. İtalya’da Giotto’nun Rönesans’ın temellerini atan freskleri yapmasından onlarca yıl önce, Boyana Ustası figürlere üç boyutlu derinlik, gerçekçi anatomik oranlar ve psikolojik ifadeler kazandırdı. Kilisedeki azizlerin ve İsa tasvirlerinin yüzlerine baktığınızda canlılık, hüzün ve şefkat gibi saf insan duygularını okuyabilirsiniz.
Kilise duvarlarında, burayı fonlayan Vali Kaloyan ve eşi Desislava ile dönemin Bulgar Çarı Konstantin Tih ve Çariçe İrina’nın birebir portreleri yer alıyor. Bu portreler, 13. yüzyıl saray kıyafetlerini, kumaş dokularını ve dönemin gerçek insan yüzlerini günümüze taşıyan en eski ve değerli görsellerdir.
Bağışçıların portreleri yanı sıra Bulgar azizi Rilalı İvan’ın bilinen ilk resmi de bu duvarlarda yer alıyor. Koruyucu aziz Aziz Nikolaos‘a adanmış günlük hayattan sahneler de var. İkinci kattaki “Aziz Panteleimon” şapelindeki freskler aynı döneme ait, ancak üslup bakımından farklılık gösteriyor. “Müjde”, “Havarilerin Komünyonu”, “Çarmıha Gerilme”, “Diriliş” ve Aziz Panteleimon’un hayatından sahnelerin bazı bölümleri duvarlara resmedilmiş.
Boyana Kilisesine biz iki grup halinde girdik. İçeride bir rehber ve arkada sizi gözleyen görevli dahil iki kişi sizlere eşlik ediyor. Sizlerle bir bağlantı paylaşacağım. Çok faydalanacak ve kilise içini sanal ortamda gezebileceksiniz.
Kilisenin arka tarafına doğru bir mezar göreceksiniz. Bu mezar Bulgaristan Kralı (Çarı) I. Ferdinand’ın ikinci eşine ait. Kendisinin Boyana Kilisesi bahçesinde mezarının bulunmasının sıradan bir kraliyet defin yerinden çok daha derin bir anlamı var.
20. yüzyılın başlarında, Boyana köyünün sakinleri mevcut kiliseyi küçük ve yetersiz buldukları için yıkıp yerine daha büyük bir kilise yapmak isterler. Ancak Çariçe Eleonora, kilisenin tarihi ve sanatsal değerini fark ederek yıkıma bizzat karşı çıkar. Köylülere yeni bir kilise yapmaları için kendi bütçesinden başka bir arazi bağışlar ve Boyana Kilisesi’nin günümüze kadar yıkılmadan, orijinal haliyle ulaşmasını sağlar. Öldükten sonra da vasiyeti üzerine bu kilisenin bahçesine gömülür.
Bahçeyi gezerken göreceğiniz ve bahçenin en dikkat çekici unsurlarından olan Kuzey Amerika sekoya ağaçları Çar I. Ferdinand tarafından o dönem diktirilmiş.
Sofya Ulusal Tarih Müzesi, sadece barındırdığı muazzam koleksiyonla değil, içine yerleştiği sıra dışı bina ve konumla da Balkanlar’ın en etkileyici kültür duraklarından birisi. Burası, Bulgaristan’ın son komünist diktatörü Todor Jivkov’un eski resmi başkanlık konutu. Rejimin adı komünizm de olsa, sosyalizm de olsa, başkanlık sistemi de olsa itibardan tasarruf olmuyor! Vatandaştan ise fedakarlık istenir ve onun için hayatı idame ettirecek şartlar yeterlidir…
1970’lerin sonlarında inşa edilen bina, dönemin Sovyet bloklarında güç ve ihtişamı simgeleyen Brütalist mimari tarzının en anıtsal örneklerinden birisi kabul ediliyor. Dışarıdan bakıldığında devasa beton bloklar ve keskin geometrik hatlar göze çarpıyor.
İçeri girdiğinizde ise sizi devasa mermer merdivenler, yüksek tavanlar, ahşap oymalar, dev avizeler ve komünist elitlerin lüksünü yansıtan geniş pencereler karşılıyor. Konutun yeri de tesadüfen seçilmemiş. Şehrin gürültüsünden uzak, Vitoşa Dağı’nın hemen eteklerinde yer alıyor. Müze salonlarında yürürken, dev pencerelerden içeri süzülen Vitoşa Dağı’nın o heybetli ve yeşil manzarası, sergilenen binlerce yıllık eserlere harika bir fon oluşturuyor. 1973’te kurulan Ulusal Tarih Müzesi, aslında daha önce Sofya Adalet Sarayı’ndaydı. Ancak 2000 yılında alınan kararla, komünist geçmişin bu en sembolik yapısı, tüm Bulgaristan tarihinin sergilendiği bir hafıza merkezine dönüştürülmüş.
Müze, 650.000’den fazla esere ev sahipliği yaparak Bulgaristan’ın en büyük müzesi unvanını elinde tutuyor. Ancak alan o kadar devasa olmasına rağmen, bu zenginliğin sadece %10’luk bir kısmı ana salonlarda sergilenebiliyor. Sergi, kronolojik olarak 5 ana salona ve dönemsel temalara ayrılmış durumda;
Müzenin şüphesiz en büyüleyici kısmı, M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen ve dünyaca ünlü olan Panagyurişte Trak Altın Hazinesi‘dir. Trak krallarına ait olan bu som altın ritonlar (içki kapları), amforalar ve göğüslükler, antik dünyadaki işçiliğin ne kadar kusursuz olduğunu kanıtlar nitelikte. Bunun yanı sıra Valçitran ve Rogozen hazineleri de burada sergileniyor.
Bir başka salonda 7. ve 14. yüzyıllar arasındaki Birinci ve İkinci Bulgar İmparatorluğu dönemlerine ait zengin takılar, madeni paralar, kilise ikonaları ve savaş aletleri sergileniyor. Tam bu noktada hemen yakınındaki Boyana Kilisesi ile bağ kurmak çok kolaylaşıyor.
1396-1878 yılları arasındaki Osmanlı Dönemi ve Bulgar Uyanışı dönemlerini kapsayan salonda, bağımsızlık mücadelesi, kilise uyanışı ve o dönemin geleneksel kıyafetleri, zanaat ürünleri yer alıyor. Hatta o dönemki bir uyanış okulunun (Rönesans okulu) canlandırması da müzede mevcut.
Bir başka salonda ise 1878 sonrası Üçüncü Bulgar Krallığı ve Yakın Tarihe ait eserler var. Modern Bulgaristan’ın kuruluş belgeleri, Bulgaristan’ın ilk anayasası ve bağımsızlık kararnamesi gibi çok önemli siyasi belgeler de bu salonda koruma altında.
Müzenin önündeki devasa yeşil bahçede ise Roma, Bizans ve Grek dönemlerine ait antik taş sütunlar, lahitler ve taş anıtlar sergileniyor.
Müzenin özellikle Trak Hazineleri bölümü çok zengin ve çok önemli eserleri barındırıyor. Biz de en çok vakti buraya ayırdık.
Gezimizde İvraca ve Rusçuk’da olduğu gibi Bölgesel Tarih Müzelerini de gezmeye çalıştık. Ama olur da bunları gezme şansınız yoksa Sofya’da ki Ulusal Tarih Müzesini gezmeyi asla ihmal etmeyin. Biz 3 saate yakın zamanı buraya ayırdığımız halde, en azından bana, yaptığımız müze gezisi yetmedi.
Sofya’ya ait bu yazı bölümü kaçınılmaz şekilde fotoğraflarla dolu oldu. En iyisi Sofya gezimizin kalan kısmını ayrı bir bölüm olarak anlatayım. Orada da çok güzel fotoğraflar olacak.
Bulgaristan gezimizin 8. gününe girdik. Gezi öncesi ‘Bulgaristan’da 11 gün gezi mi olurmuş?‘ diye soranlara inat, her günü dolu dolu geçiriyoruz. Şumnu’dan Tuna kıyısındaki Rusçuk’a (Ruse) kadar uzanan o geniş plato ve tepelik bölge ‘Deliorman‘ olarak adlandırılıyor. Osmanlı döneminde buraya Deliorman denmesinin nedeni, bölgenin bir uçtan bir uca uzanan, geçit vermez, sık, gür ve balta girmemiş meşe ormanlarıyla kaplı olmasıymış. Eskiden var olan o devasa ormanların büyük kısmı tarım arazisi açmak için yok edilmiş olsa da bölge hala parça parça meşe korularına ve yemyeşil bir dokuya sahip. Tabii Deliorman denince akla gelen ilk şeylerden biri de Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Kel Aliço gibi sırtı yere gelmez ‘Deliorman Pehlivanları’…
Gezimizin bu gününde Şumnu’dan yola çıkıp Rusçuk’a doğru ilerlerken Deliorman’ın kalbine doğru sokuluyoruz. Bugün rotamızda Abritus Antik Kenti, Razgrad ve efsanevi Sveshtari (Mumcular) Trak Mezarı var. Günü Rusçuk’ta bitirip, orada koanaklayacağız. Tarihin ve yeşilin iç içe geçtiği bir Deliorman günlüğü başlıyor!
Günün ilk gezisini Bulgar Devleti’nin Kurucuları Anıtı‘na yaptık. Anıt, 1981 yılında Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 1300. yıl dönümü anısına inşa edilmiş. Sosyalist Bulgaristan döneminin lideri Todor Jivkov’un vizyonuyla, ulusal gururu ve tarihi kökleri yüceltmek amacıyla dönemin en büyük bütçeli projelerinden biri olarak hayata geçirilmiş. Karşısına geçip ihtişamına kapıldığımız bu anıt, arkasında aslında büyük bir kitle baskısı barındırıyor. 1981 yılındaki açılış için tüm ülke seferber edilmiş; fabrikalardaki işçilerden memurlara kadar herkesten zorla maddi katkı toplanmış. İnsanlar sadece paralarıyla değil, hafta sonu tatillerinde burada bedava iş gücü olarak çalışarak da bu betona hayat vermek zorunda kalmışlar. Kısacası Şumnu’daki bu anıt, rejimin gücünü değil, sıradan insanların zoraki fedakarlıklarını simgeliyor.
Anıt için Şumnu’nun seçilme nedeni ise Bulgaristan’ın ilk tarihi başkentleri olan Pliska ve Preslav’a çok yakın bir merkez olması. Anıta isterseniz şehirden yürüyerek, 1300 merdiveni tırmanarak da ulaşabiliyorsunuz; fakat biz tabii ki araçla çıkmayı tercih ettik
Anıt, modern mimaride brütalizm akımının en radikal örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye adım attığınızda kendinizi fantastik bir filmin setinde gibi hissetmeniz işten bile değil. Dev beton blokların arasına oyulmuş kübist tarzdaki devasa heykeller; 7. ve 10. yüzyıllar arasındaki erken dönem Bulgar han, kral ve çarlarını betimliyor.
Devletin kurucusu Han Asparuh; atının önünde, kılıcını toprağa saplayıp ‘Bulgaristan burası olacak!’ derken betimlenmiş. Hemen ardından ise devleti askeri ve hukuki açıdan büyüten diğer önemli liderler geliyor: Han Tervel, Han Krum ve Han Omurtag.
Şumnu’dan ayrılıp Deliorman rotamıza doğru ilerlerken, hem yollar hem de zaman dilimleri arasında tatlı bir geçiş yapıyoruz. 1980’lerin o devasa brütalist anıtını arkamızda bırakıp, yönümüzü çok daha eski bir tarihe, Roma dönemine çeviriyoruz. Bugün bu bölgede göreceğimiz en önemli duraklardan biri, Roma İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en büyük askeri ve sivil merkezlerinden biri olan Abritus Antik Kenti.
Razgrad’ın hemen yanı başındaki Abritus Antik Kenti’ne adım attığınızda sakin bir yeşillik sizi karşılıyor ama aldanmayın; burası Roma tarihinin en kanlı ve en trajik sayfalarından birinin yazıldığı yer!
Dönemin kudretli Roma İmparatoru, yanına oğlunu da alarak kuzeyden sel gibi akan Got kabilelerini durdurmak üzere ordusuyla buraya, bu topraklara geliyor. Ancak işler hiç de planladıkları gibi gitmiyor ve Romalılar buradaki bataklıklarda feci bir bozguna uğruyor. Sonuç mu? Roma tarihinde bir ilk gerçekleşiyor ve koskoca bir imparator ile oğlu, ilk kez savaş meydanında can veriyor!
Karşılarındaki tehlikenin büyüklüğünü anlayan Romalılar, bu ağır darbeyi atlattıktan hemen sonra kolları sıvamış ve Abritus’u adeta bir kale şehre dönüştürmüş. Bugün etrafımızda kalıntılarını gördüğümüz o surlar, zamanında 3 metre kalınlığında, 12 metre yüksekliğindeymiş ve şehri 30’a yakın kule koruyormuş. Yani tam bir devasa askeri üs kurulmuş.
Daha sonra Razgard şehri içine girdik. Bu şehrin geçmişi Traklara kadar geriye gitse de, bugün üzerinde yürüdüğümüz şehrin kuruluşu 16. yüzyıllara dayanıyor. Osmanlı döneminde şehir bu isimle kurulmuş ve asırlarca Hezarfend, Hezar-grad (bin kaleli, bin şehirli anlamında) olarak anılmış. Günümüzde de Deliorman bölgesinde yaşayan Türkler ve Türkiye’deki göçmenler arasında şehrin adı çoğunlukla Hazargrat olarak geçiyor.
Osmanlı burayı fethettiğinde eski Abritus’un yakınlarında küçük köyler bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1527’lerde Sadrazam ve o dönem Rumeli Beylerbeyi olan Makbul (Pargalı) İbrahim Paşa, bu bölgeyi canlandırmak için devasa bir kalkınma ve imar hareketi başlatmış. Bölgeye Anadolu’dan getirilen Türk nüfus (özellikle Yörükler) iskan ettirilmiş. İbrahim Paşa, şehre kendi adını taşıyan muazzam bir cami, medrese, hamam ve kervansaray yaptırmış.
Çevre beldelerle birlikte Razgrad’ın nüfusu 110000’e ulaşıyor. Razgrad, Osmanlı döneminden kalma çok güçlü bir Türk-Müslüman mirasına da sahip. Şehrin merkezindeki Vazrajdane Meydanı‘nda yükselen Makbul İbrahim Paşa Camisi, Balkanlar’ın en büyük ve en etkileyici Osmanlı camilerinden birisidir. Şehirde ayrıca 18. yüzyıldan kalma tarihi bir Saat Kulesi de var. Biz bu cami ve saat kulesini görmek için Vazrajdane Meydanı’na yürüdük.
Saat Kulesi hakkında bilgi alırken birden meydandan gelen müzik seslerine kulak kesildik. Meydanda yerel kıyafetler içinde yöresel danslarını sergileyen yöresel grupları fark ettik ve o saatten sonra da tüm ilgimiz ve kayıtlarımız onlara yöneldi.
Razvitie 1869 Halk Merkezi bu meydanda bulunan geçmişi eskiye dayanan bir kurum. Adındaki “1869” ibaresinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı döneminin sonlarında, Bulgar Ulusal Uyanış hareketinin en hararetli olduğu dönemde kurulmuş. O dönemde Bulgaristan genelinde kurulan “Chitalishte” (Kültür/Halk Evi) akımının Razgrad’daki öncüsü.
Burası, ilk kurulduğu dönemlerde halka kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın ve gazete takibi sağlamanın ötesinde, milli bilinci uyandıran gizli toplantılara da ev sahipliği yapmış bir ‘aydınlanma yuvası’… Bugün ise yüzlerce çocuk ve gencin sanat eğitimi aldığı, yaşayan dev bir kültür fabrikasını andırıyor. Salonlarından taşan müzik sesleri, bölgenin zengin Kapantsi folkloruna ait geleneksel dans adımlarını kuşaktan kuşağa aktarıyor. İzlerken büyülendiğimiz bu gösteriler, Deliorman’ın (özellikle Razgrad, Şumnu ve Yedi Tepe çevresinin) en özgün ve gizemli etnografik topluluğu olan ‘Kapanlar‘ın (Kapantsi) asırlık mirasını gözler önüne seriyor.
Kapanların, bölgenin en eski ve otantik Bulgar nüfusu olduğu, kökenlerinin Han Asparuh dönemindeki ilk Ön-Bulgarlara (Proto-Bulgarlar) kadar uzandığı kabul ediliyor. Bu köklü geçmişin izlerini taşıyan topluluk; kendine has, geometrik işlemeli, çok renkli geleneksel kostümlere ve son derece ritmik, enerjik dans adımlarına sahip.
Makbul İbrahim Paşa Cami’nin adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur sadrazamı Pargalı ya da Makbul (sonradan Maktul) İbrahim Paşa’dan aldığını belirtmiştim. Paşa’nın 1536’daki idamından sonra inşaatı yarım kalan cami, ancak 1616 yılında Sadrazam Mahmut Paşa döneminde tamamlanarak ibadete açılabilmiş.
Yapı, Bulgaristan’daki komünizm döneminde uzun yıllar kapalı tutulup bakımsızlığa terk edilince ciddi şekilde zarar görmüş ve çökme tehlikesi atlatmış. Neyse ki sahip olduğu benzersiz mimari değer sayesinde bugün Bulgaristan devleti tarafından ‘ulusal öneme sahip kültür anıtı’ olarak tescillenmiş durumda ve geniş kapsamlı bir restorasyondan geçirilmiş. Biz gittiğimizde ne yazık ki kapalı olduğu için içini gezme şansı bulamadık.
Meydanın tam kalbinde, yaklaşık 25 metre yüksekliğiyle zamana meydan okuyan asırlık bir Osmanlı mirası yükseliyor: Razgrad Saat Kulesi. 18. yüzyıldan bugüne şehrin ritmini tutan bu kule, klasik saat kulelerinden çok farklı bir mimari estetiğe sahip. Üç katlı yapısının en üst kısmı, kıvrımlı hatlarıyla adeta geleneksel bir kadın eteğini (çan etek) andırıyor. Gövdesindeki taş işçiliği ve Deliorman semalarına doğru uzanan külahıyla kule, sadece zamanı göstermiyor; Hezargrad’ın geçmişini bugüne fısıldıyor.
Aslında hikaye 16. yüzyılın sonlarında, Batı Balkanlar’da ilk saat kulelerinin yükselmesiyle başlıyor. Bulgaristan topraklarında bu modanın ilk resmi kanıtı 1611’de Filibe’de (Plovdiv) karşımıza çıksa da, zamanla bu kuleler her şehrin simgesi haline gelmiş. Tabii o dönemlerde bu kuleler sadece ‘saat kaç?’ sorusuna cevap vermek için yapılmıyordu. Düşünün; şehri yukarıdan gözleyen bu yapılar aynı zamanda birer yangın gözetleme kulesi, tehlike anında halkı uyaran birer alarm merkezi ve hatta askeri savunma kalesiydi!
İşin en ilginç yanı ise 18. ve 19. yüzyıllarda bu kulelerin, dönemin esnafı ve zanaatkarları için bir nevi ‘hak koruyucu’ olmasıydı. Çalışma saatlerini sıkı sıkıya kontrol ederek esnaf arasındaki haksız rekabeti ve emek sömürüsünü önlemek için herkes bu kulelerin çanlarına kulak kesilirdi. Bugün hayranlıkla izlediğimiz bu kulenin yerinde, bir zamanlar yukarıya doğru uzanan Gotik tarzda bambaşka bir çan kulesi yükseliyormuş.
Bu güzel meydandan son fotoğraf karelerimizi alıp benim için gezinin en önemli yerine doğru yollara düştük: Sveshtari Trak Mezarına.
Deliorman coğrafyasının bağrında, zamanı milattan önce 3. yüzyıla sabitleyen öyle bir UNESCO Dünya Kültür Mirası var ki, kapısından içeri adım attığınız an büyülenmemek elde değil. Bu mezarın adı Sveshtari Trak Mezarı. Bu mezarın fotoğrafını geçen sene görmüş ve hayran olmuştum. İkinci bir Bulgaristan gezisi fikrim de bu mezarın varlığını öğrendikten sonra ortaya çıktı. Getae krallığı dönemine ait bu anıtsal mezar, Trakların öteki dünya inancını ve sanatsal dehasını günümüze taşıyan en önemli arkeolojik keşiflerden biri. Getae kabilesinin güçlü bir hükümdarı için inşa edildiği düşünülen bu yapı, Trak kültürü ile Helenistik sanatın sentezini sunan dünyadaki tek örnek.
Şimdi, kapısından adım atacağımız o mistik dünyanın kapılarını aralamak için önce bu toprakların kadim sahiplerini, yani Getae (Get) Trak kabilesini tanımamız gerekiyor. Antik tarihçi Herodot, Traklar için ‘Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık millet‘ diye yazar. Ancak hemen ardından trajik bir not düşer: Tek bir çatı altında toplanamayan, sürekli birbirleriyle mücadele eden onlarca kabile… Nitekim arkeolojik veriler de Trak medeniyetinin 80’i aşkın farklı kabileden oluştuğunu doğruluyor. Bu boylar içinde sadece Odrys kabilesi, Pers istilasının ardından MÖ 5. yüzyılda bir ilki başararak diğer Trakları tek bir bayrak altında toplamış ve Odrys Krallığı’nı kurmuştu. Bizim bugün ayak bastığımız Deliorman ve tüm Aşağı Tuna bölgesinin gerçek yerlileri ve efendileri ise Getae kabilesiydi. Onlar, Trak kavimler birliğinin en savaşçı, en dindar ve en gizemli kolu olarak bilinirdi. İşte birazdan hayranlıkla izleyeceğimiz bu muazzam Trak mezarı, tam da bu gizemli kavmin ölümsüz krallarından birine ait..
Aslında bu şaheser yalnız da değil; ‘Sboryanovo Tarih ve Arkeoloji Rezervi‘ adıyla korunan bu geniş nekropol alanında, dönemin Getae aristokratlarına ve asillerine ait irili ufaklı 26’dan fazla Trak tümülüsü (mezar tepesi) daha yer alıyor. Bunlardan Sveshtari Trak Mezarı hariç, 2 tanesini daha gezebiliyorsunuz. Ancak gerek Helenistik dönemle harmanlanmış kübist kariatidleri gerekse kusursuz kireç taşı işçiliğiyle Sveshtari, 1985’ten beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini sonuna kadar hak eden, bölgenin en parıldayan mücevheri.
Sveshtari, abartısız söylüyorum, Bulgaristan’da gezmesi en zor, en katı kurallara sahip anıt. İçeriye adım atmak adeta antik bir banka kasasına sızmak gibi… Öyle elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz; her şey milimetrik bir randevu sistemine bağlı. İçerideki grup çıkmadan bir sonraki asla içeri alınmıyor. Dolayısıyla kapıda beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. Gezi programınızda burası varsa; ‘kalabalık var, sıra var’ gibi gerekçelerle, maalesef alanı gezemeden ayrılma olasılığınız olduğunu da mutlaka aklınızda bulundurun.
İçerideki nem ve sıcaklığı binlerce yıl öncesine sabitleyen o steril, soğuk odaya geçtiğinizde ayaklarınıza galoşlar geçiriliyor. Derken, ana mezar odasının o son devasa kapısı ağır ağır aralanıyor ve ışıklar yanıyor… İşte o an, zamanın durduğu, nefesinizin kesildiği an. 2300 yıldır karanlıkta bekleyen o muazzam kariatidler, loş ışıkta bir anda karşınızda belirdiğinde, kendinizi bir gezi rotasında değil, antik bir sırrın tam ortasına fırlatılmış gibi hissediyorsunuz. Fotoğraf çekmeniz filan mümkün değil. Yukarıdaki fotoğrafların tamamı internetten.
Galoşlarımızın hışırtısıyla adım attığımız ana mezar odası; üç ayrı odadan oluşan ve harç kullanılmadan, sadece dev kireç taşı blokların milimetrik olarak birbirine oturtulmasıyla inşa edilmiş bir mühendislik harikası. Ancak gözlerinizi tavana doğru kaldırdığınızda, buranın neden bir dünya mirası olduğunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Duvarları süsleyen ve tavan kirişini adeta elleriyle göğe doğru kaldıran, yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış on adet heybetli kadın heykeli (kariatid) sizi karşılıyor. Ters çevrilmiş akantus yapraklarını andıran kıvrımlı elbiseleri, loş ışıkta adeta kıpırdıyormuş gibi duran yüz hatları ve kollarındaki işçilik, Trak sanatının ne kadar yüksek bir estetiğe ulaştığının en net kanıtı.
Tam tepedeki yarım daire alınlıkta ise mezarın asıl gizemi saklı: Yarım bırakılmış kömür kalemi çizgileriyle yapılmış bir freskte, at üstündeki Getae kralının, elinde defne tacı tutan tanrıça tarafından ölümsüzlüğe kabul ediliş sahnesi betimlenmiş. Odanın zemininde yer alan iki taş yatak ise vaktiyle kral ve kraliçenin ebedi uykularına yatırıldığı yer. Sveshtari’nin içi, Helenistik dünyanın zarafetiyle Trakların mistik öteki dünya inancının taşa kazınmış en görkemli buluşma noktası.
Ben dahil gruptaki hepimiz bu mezardan büyülenmiş olarak çıktık. Aslında genel tur programımızda yoktu ama hazır buraya kadar gelmişken, ziyarete açık olan diğer iki mezarı da ekstra bilet alarak kendi imkanlarımızla gezdik.
Tabii ki Sveshtari Trak Mezarı’nın ihtişamı yanında bu diğer iki mezar son derece sade ve sönük kalıyor. Yine de dönem hakkında genel bir fikir vermesi ve Sveshtari’nin ne kadar ayrıcalıklı, eşsiz bir yere sahip olduğunu anlamak bakımından onları da listeye eklememiz çok iyi oldu.
Svestari Trak Mezarı gezimiz sonrasında Rusçuk’a (Ruse) doğru yolumuza devam ettik.Tuna Nehri’nin kıyısına incelikle işlenmiş, Bulgaristan’ın en zarif ve en Avrupai şehri olan Rusçuk (Ruse), hem Osmanlı tarihimizdeki derin izleri hem de göz alıcı mimarisiyle turumuzun en özel duraklarından birisi oldu. Şehir, ülkenin en büyük nehir limanına sahip olmasının yanı sıra, özellikle 19. yüzyılın sonlarında geçirdiği büyük mimari dönüşüm nedeniyle “Küçük Viyana” olarak anılıyor.
Bu şehre vardığınız zaman Bulgaristan’ın diğer şehirlerinde sıkça rastlanan o gri, soğuk sosyalist blok mimarisinden çok farklı bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz. Rusçuk, asırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en kritik kalelerinden ve eyalet merkezlerinden biri olmuş. Özellikle Tuna Vilayeti kurulduğunda, bu eyaletin başkenti Rusçuk seçilmiş.
Bu şehri anlatırken önemli bir Osmanlı isimden bahsetmemiz gerekiyor; Midhat Paşa. 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğu, duraklayan idari yapıyı canlandırmak için yepyeni bir eyalet sistemini denemeye karar verdi. Fransa’daki taşra idaresi örnek alınarak Tuna Vilayeti kuruldu ve başına da dönemin en ilerici, en vizyoner devlet adamı olan Midhat Paşa getirildi. Bugünkü Bulgaristan’ın neredeyse tamamını, Sırbistan ve Romanya’nın bir kısmını içine alan bu devasa eyaletin başkenti ise Rusçuk seçildi. Midhat Paşa, Rusçuk’a geldiğinde karşısında bataklıklar içinde, bakımsız bir Balkan kasabası buldu. Sadece 3-4 yıl gibi kısa bir sürede bu kasabayı modern bir Avrupa şehrine dönüştürdü.
Midhat Paşa, Tuna Vilayeti için gerçekten de devrim niteliğinde işler gerçekleştirmiş. Kalkınmanın can damarı olan ticaretin canlanması için ulaşımın şart olduğunu bildiğinden, Osmanlı toprağındaki ilk hat olan Rusçuk-Varna Demiryolu onun döneminde (1866) tamamlanarak hizmete açılmış. Bölgedeki çiftçileri tefecilerin elinden kurtarmak için imparatorluk tarihinde bir dönüm noktası olan ‘Memleket Sandıkları’nı kurmuş; çiftçilerin mahsullerinden biriken bu sermaye, bugünkü Ziraat Bankası’nın temellerini oluşturmuş. Şehirde hem Türkçe hem Bulgarca yayın yapan, imparatorluğun ilk vilayet gazetesi Tuna’yı çıkarırken, Rusçuk’a modern bir matbaa kurdurarak bölgenin entelektüel seviyesini hızla yukarı taşımış. Sokaktaki kimsesiz ve yetim kalan hem Müslüman hem Hristiyan çocukları korumak için açtığı ‘Islahhaneler’ (meslek okulları) ise çocukları hayata kazandıran muazzam bir sosyal proje olmuş. Kısacası Rusçuk, bugünkü kimliğini büyük oranda Midhat Paşa’nın bu vizyonuna borçlu. Üstelik şehir sadece idari değil, edebi bir rüzgâra da ev sahipliği yapmış; edebiyatımızın dev ismi Namık Kemal bir dönem burada yaşamış ve Tuna boyunda edindiği tarihsel gözlemler, ona Türk tiyatrosunun mihenk taşı olan ‘Vatan Yahut Silistre‘ oyununu yazarken büyük bir ilham kaynağı olmuş.
Rusçuk’a gelir gelmez ilk olarak Rusçuk Bölgesel Tarih Müzesi’ni gezmeye gittik. 1882 yılında inşa edilen bina, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan ayrılışından sonra yapılan ilk modern hükümet konağı olma özelliğini taşıyor. Müze, bu zarif şehre yakışacak nitelikte, son derece zengin bir koleksiyona sahip.
Aslında burayı sadece bölgedeki Trak, Roma ve Osmanlı bağlarını tek bir çatı altında görmek için değil, bizim gibi özel bir merakın peşinden gitmek için de gezmelisiniz. Bizim buraya geliş amacımız; müzenin dünyaca ünlü en prestijli parçası olan, MÖ 4. yüzyılın başlarına (Trak Getae krallığı dönemine) tarihlenen ünlü Borovo Hazinesi’ydi.
Beş parçadan oluşan bu gümüş ritüel setinin üzerinde mitolojik sahneler, sfenksler ve boğa/griffin kafası şeklinde işlenmiş inanılmaz kadehler yer alıyordu.
Ancak ne yazık ki seyahat tanrıları her zaman yanımızda olmuyor, biz müzeyi gezerken bu muazzam hazinenin tamamı restorasyona alınmıştı ve yerinde yeller esiyordu. Sergideki yeri yukarıdaki fotoğrafta olduğu gibi boştu.
Müze gezisi sonrası, geç bir öğle ile erken bir akşam yemeğini birleştirdiğimiz o meşhur gezgin öğünlerinden birini, yukarıda fotoğrafını paylaştığım Rusçuk’taki Taverna Chiflika’da yedik. Güzel yemeklerin ve neşeli sohbetlerin ardından, akşamki şehir gezimiz öncesinde biraz dinlenmek üzere otelimizin yolunu tuttuk
Rusçuk’ta konaklayacağımız Hotel Anna Palace, merkeze yakınlığıyla oldukça konforlu bir tesis. Odalarımızı alıp valizlerimizi odalara bırakır bırakmaz, hiç vakit kaybetmeden kendimizi sokaklara attık. Günün programını Tuna Nehri kıyısındaki trafiğe kapalı kordonda, büyüleyici bir gün batımı eşliğinde noktalamak niyetindeyiz. Ancak güneşin alçalmasına henüz vakit olduğundan, grupça yürüyerek önce şehrin kalbi sayılan Özgürlük Meydanı’na (Ploshtad Svoboda) geçtik; ne de olsa yeni bir şehre adım atar atmaz ilk olarak onun ritmine aşina olmak, sokaklarını solumak önemli.
Zarafetinin tohumlarını 1860’larda burayı yöneten Midhat Paşa’nın attığı geniş meydanın etrafını saran yapılar, bir Balkan şehrinden ziyade bir Orta Avrupa başkentinin asaletini taşıyor. Cepheleri ince taş işçilikleri, mitolojik kabartmalar ve heybetli heykellerle süslenmiş Neo-Barok, Neo-Klasik ve Secession (yenilikçi mimari akım) tarzı binalar adeta birbirleriyle zarafet yarışına girmiş gibi.
Bu mimari senfoninin başrolünde ise hiç şüphesiz 1902 yapımı meşhurDohodno Zdanie (Kültür Sarayı) binası yer alıyor; çatısındaki kanatlı heykelleri ve büyüleyici tiyatro cephesiyle meydanın siluetini tek başına sırtlıyor. Hemen yanı başındaki bankalar, şık kafeler ve eski otel binaları da bu estetiğe ayak uydurunca, meydanda yürümek açık hava mimarlık müzesinde gezinmek gibi bir hisse dönüşüyor. Yüzyıl başı Avrupa burjuvazisinin estetik anlayışını Tuna kıyısına taşıyan bu görkemli konaklar ve kamu binaları, önlerinden geçen modern hayatı tüm asaletleriyle selamlamaya devam ediyor.
Rusçuk meydanının tam merkezinde yer alan ve şehrin simgesi olan o heybetli anıtın adı Tuna Özgürlük Anıtı. Anıt, 20. yüzyılın hemen başında (1906-1909 yılları arasında) İtalyan heykeltıraş Arnoldo Zocchi tarafından tasarlanmış. Kendisi dönemin en prestijli sanatçılarından birisi. Bu durum, Rusçuk burjuvazisinin o dönem sanata ne kadar büyük bütçeler ayırdığının ve yüzünü tamamen Batı’ya döndüğünün en net göstergesi.
Anıtın zirvesinde, sol elinde kılıcıyla yönünü kuzeye dönmüş görkemli bir ‘Özgürlük’ kadını yükseliyor. Aşağıda ise Bulgaristan’ın millî sembolü olan iki bronz aslan yer alıyor: Biri esaret zincirlerini kırıyor, diğeri özgürlüğü koruyor. Tabii bu aslanlardan birinin pençeleri altında ezilen bir Osmanlı fesi ve hilalli bayrak görmek, bir Türk gezgin olarak içinizde buruk bir sızı bırakıyor. Fakat tarih, yaşandığı dönemin diliyle konuşur. Bizlerin bu topraklarda sadece geçici birer misafir olduğunu, anıtların ise tarihi kendi ulusal pencerelerinden yazdığını biliyoruz. Bu bilinçle, içimizdeki o burukluğu derin bir seyahat olgunluğuna dönüştürüp yolumuza devam ediyoruz.
Günün yorgunluğu üzerimize çökerken, Kutsal Üçleme Kilisesi’ni gezme işini yarın sabaha bırakıp, günü Tuna Nehri kıyısında batırmak üzere yürüyüşe geçtik. Rusçuk’un o dantel gibi işlenmiş, şık sokaklarından nehre doğru süzülürken, birden taş duvarların ardına saklanmış çok hüzünlü ve romantik bir aşk hikayesi yolumuzu kesti: Kaliopa Evi.
Günümüzde resmi olarak ’19. Yüzyıl Rusçuk Şehir Yaşamı Müzesi’ adıyla hizmet veren bu zarif konak; sadece Secession tarzı narin mimarisiyle değil, Tuna kıyısında asırlardır kulaktan kulağa fısıldanan o efsanevi yasak aşkıyla da şehrin en büyüleyici duraklarından biri. Hikayenin merkezinde, güzelliğiyle bir dönemin tüm Rusçuk’unu büyüleyen Prusya Konsolosu’nun eşi Maria Kalish yer alıyor. Şehirdeki lakabıyla ona, Yunan mitolojisindeki ilham perisinden esinle ‘Kaliopa‘ (Güzel Yüzlü) derlermiş.
1860’larda Rusçuk’a vali olarak atanan ve şehri adeta küllerinden doğuran Midhat Paşa, katıldığı diplomatik bir baloda bu gizemli kadını görür görmez sırılsıklam aşık olmuş. Kaliopa da Paşa’nın o entelektüel, vizyoner ve karizmatik duruşuna kayıtsız kalamamış. Ancak ortada koskoca bir engel varmış; kadın evli, Midhat Paşa ise Osmanlı’nın en göz önündeki valisiymiş…
Efsaneye göre Midhat Paşa, bu büyük aşkı gözlerden uzak yaşayabilmek ve sevgilisine bir saygı duruşunda bulunmak için ona bu muazzam konağı yaptırmış. Hatta aşklarını gizlemek için şehirde düzenlenen bir atıcılık yarışmasında Kaliopa’nın birinci gelmesini sağladığı ve bu evi ona ‘yarışma ödülü’ olarak takdim ettiği, nehir kıyısındaki kahvelerde yüzyıldır anlatılan çok sevimli bir dedikodudur.
Ne yazık ki bizim yoğun gezi programımızda Kaliopa Evi’nin içini, o Avusturyalı ressamların elinden çıkma tavan fresklerini gezmek için ne bugün ne de yarın vaktimiz var. İçeriye adım atamasak da, Tuna’nın sularına doğru ilerlerken bu asırlık sırrı barındıran müze evini selamlamadan geçmek istemedik; biz gezip göremedik ama buralara yolu düşecek olan sizlerin aklının bir köşesinde mutlaka bulunsun. Şimdi, kızıl gökyüzünün Tuna ile buluştuğu o büyülü ana yetişme vakti…
Avrupa’nın can damarı olan Tuna Nehri, doğduğu Kara Ormanlar’dan Karadeniz’e döküldüğü noktaya kadar tam 10 ülkeyi geride bırakan, kıtanın en uzun ikinci nehridir. Yüzyıllar boyunca sadece devletlerin sınırlarını çizmekle kalmamış; kültürlerin, ticaretin ve imparatorlukların da kaderini belirlemiştir. Osmanlı döneminde türkülere ilham olan bu nehir sanki Rusçuk’ta bir başka akıyor.
İşte bu devasa nehrin kıyısına bir dantel gibi işlenen Rusçuk, varlığını ve tüm o görkemli tarihini sanırım tamamen Tuna’ya borçlu. Tuna olmasaydı, ne modern Bulgaristan’ın en büyük nehir limanı burada kurulabilir ne de Midhat Paşa’nın vizyonuyla Avrupa ticareti buraya akabilirdi. Şehir, nehir sayesinde Viyana ve Budapeşte gibi Orta Avrupa başkentleriyle doğrudan bir kültür köprüsü kurmuş; Avusturyalı mimarlar, şık mobilyalar, piyano sesleri ve en yeni sanat akımları Rusçuk sokaklarına hep Tuna’nın sularıyla taşınmıştır. Şehrin “Küçük Viyana” olarak anılmasının yegane sebebi, bu nehrin kıyıya üflediği Avrupa esintisidir.
Şimdi, asırlık aşk efsanelerini fısıldayan Kaliopa Evi’ni arkamızda bırakıp nehir kordonuna çıktığımızda, bizi bu görkemli birlikteliğin en güzel sahnesi karşılıyor. Hadi gelin, kızıl gökyüzünün Tuna’nın devasa gövdesine yansıdığı o büyülü dakikalarda, Rusçuk’ta günü birlikte bitirelim…
Bu dopdolu günün tatlı yorgunluğunu üzerimizden atmak için odalarımıza çekildik. Fakat zihnimiz, yarın atılacağımız yeni maceraların heyecanıyla çoktan uyanmıştı bile..
Günün ilk ışıkları etrafı henüz aydınlatmışken, bu güzel şehrin aklımda kalan noktalarını sabahın sakinliğinde fotoğraflamak için Hotel Gurko’nun çiçeklerle bezeli kapısından çıktım.
Hedefim, kahvaltı saatine kadar nehrin iki yakasını birleştiren ince uzun köprüyü geçmek; oteldeki odamın penceresinden tüm ihtişamıyla seyrettiğim o süvari anıtına ulaşıp onu fotoğraflamak.
Ayaklarımın altında asırlık taşlar, o meşhur ve daracık General Gurko Caddesi boyunca nehri soluma alarak yürümeye başladım. Hotel Gurko’ya adını veren General Gurko Caddesi18. ve 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi mimarisinin en zarif örneklerini içinde barındırıyor. Bu arada “bu General Gurko kimdi?” diye sorarsanız, “93 Harbi’ndeOsmanlı’nın tam bir belalısı” diye kısaca özetleyebilirim. Askeri olarak tam bir stratejist ve agressif birisi. Plevne düştükten sonra Yeşilköy önlerine kadar Rus ordusunu getiren Rus komutan. Veliko Tırnovo’yu Osmanlı’dan aldığı ve ordusu ile bu caddeden geçtiği için caddeye ismi verilmiş.
KÖPRÜNÜN SAĞINDA GRAND HOTEL VELİKO TIRNOVO
Yol beni şehir merkezinin alt yollarına doğru götürüyor. Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüş sonrasında karşıma devasa ve ucube bir bina çıktı. Veliko Tırnovo’nun o asırlık, dantel gibi işlenmiş geleneksel ahşap-taş mimarisinin ortasına adeta bir beton kütle gibi saplanan, tüm o büyülü nehir manzarasını ve kadrajı baltalayan o kocaman yapı Grand Hotel Veliko Tırnovo. Sabah sabah, sosyalizm döneminin o soğuk, heybetli ama çevreye karşı hoyrat mimari anlayışının tipik bir anıtı olan bu otel “keşke burada olmasaydı” diye düşünmedim değil!
Biraz daha ilerledikten sonra, caddeden hafifçe yukarı doğru kıvrılarak nehrin üzerine doğru bir ok gibi fırlayan demir köprünün girişine ulaşıyorsunuz. İşte aradığım o asma köprü tam önümde! Adı: Stambolov Köprüsü (Stambolov Most).
19. yüzyılın sonlarında inşa edilen bu köprü, Balkanlar’daki ilk serbest asılı, dikey destek sütunu olmayan çelik döküm yapılardan birisiymiş. Viyana merkezli bir firma tarafından üretilen köprü parçaları buraya getirilerek monte edilmiş. Burada küçük bir dipnotu da verelim: Aynı firma, İstanbul’daki o meşhur Balat Demir Kilisesi’ni de döken firmaymış. Köprü, adını ünlü Bulgar devlet adamı Stefan Stambolov’dan alıyor.
Yantra Nehri’nin üzerindeki bu köprüyü geçip karşı kıyıya, Boruna Tepesi’ne ulaştığınızda yol sizi doğrudan Asenevtsi Parkı’nın yeşillikleri içindeki o muazzam abideye çıkaracak. Karşınızda tüm heybetiyle duran, göğe yükselen 33 metrelik devasa bir kılıç ve onun etrafını saran dört süvari heykeli göreceksiniz… Bu anıtın ismi: Asenevtsi Anıtı (Asen Hanedanı Anıtı).
Anıt 1985 yılında, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 800. yılı anısına yapılmış. Ortadaki devasa kılıç, Orta Çağ Bulgaristan’ının gücünü ve yükselişini simgelerken; etrafındaki atlı heykeller, imparatorluğu yöneten Asen hanedanının dört büyük çarı olan Asen, Peter, Kaloyan ve Ivan Asen II’yi temsil ediyor.
Anıtın bulunduğu bu yarımada, aynı zamanda şehrin en güzel seyir teraslarından birisi. Karşıda konakladığımız Hotel Gurko dahil tüm binalar çok güzel görünüyorlar.
Anıtın hemen birkaç adım ötesinde, bu tepenin tam kalbinde yer alan zarif bir binayı fark etmemeniz imkansız. Burası Veliko Tırnovo’nun sadece tarih değil, aynı zamanda çok güçlü bir görsel sanat şehri olduğunu kanıtlayan Boris Denev Devlet Sanat Galerisi. Boris Denev, Veliko Tırnovo doğumlu Bulgar bir ressam.
Şehrin amfitiyatro şeklindeki geleneksel evlerine ve kıvrıla kıvrıla akan Yantra Nehri’ne tam karşıdan bakan bu galeri 1930’lu yıllarda ilk olarak bir sanat okulu olarak inşa edilmiş. Mimari yapısı, etrafındaki yeşil park alanı ile nehrin karşı kıyısında devasa ve kirlilik yaratan Grand Hotel Veliko Tırnovo’ya inat, bu yapı şehrin siluetine asil bir zarafet katıyor.
Kahvaltı sonrasında günün programına başlamak üzere yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum ama dün akşam yemeğini de bu otelde yemiş ve çok memnun kalmıştık. Bu otelde kalmasanız bile akşam yemek için doğru bir tercih olacaktır.
Yukarıdaki harita bugünümüzün gezi rotasını gösteriyor. Önce Veliko Tırnovo yakınlarını gezeceğiz. Daha sonra ise UNESCO Kültür Mirası listesindeki Madara Süvarisi‘ni ziyaret edeceğiz. Son durağımız, konaklama da yapacağımız Şumnu olacak. Bugün gezimize ana rehberimiz olan Beyhan Necip yerine başka rehberler eşlik edecek. Manastır ve Arbanasi Köyü’nü Ivanka, Madara Süvarisi-Şumnu gezilerimizde ise Nurten Remzi adlı rehberler bize eşlik edecekler.
Veliko Tırnovo’dan sadece 7 kilometre yol alarak, sarp kayalıkların gövdesine adeta bir kırlangıç yuvası gibi tutunmuş, bölgenin en heybetli inanç merkezine ulaşıyorsunuz: Preobrajenski (İsa’nın Tecellisi) Manastırı. Burası sadece dini bir sığınak değil; Bulgar Uyanış Dönemi’nin en dahi mimarı Usta Kolyu (veya Kolyo) Ficheto ile en asi, en yetenekli ressamı Zahari Zograf’ın el ele vererek yarattığı bir açık hava sanat şaheseri.
Manastırın kökleri aslında 11. yüzyıla kadar uzansa da, asıl parlayışı İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde gerçekleşmiş. Ancak 14. yüzyılın sonunda Tırnovo, Osmanlı idaresine geçince bu ilk manastır yağmalanmış, yakılmış ve tamamen haritadan silinmiş. 1825 yılında eski yerinin 400 metre kadar kuzeyinde, bugünkü sarp kayalıkların eteğinde manastır yeniden ayağa kaldırılmış.
Ana kilisenin yapımına 1834 yılında başka bir usta başlasa da işi o dönemin genç ve en yetenekli mimarı UstaKolyu (Kolyo) Ficheto devralır. Ficheto kiliseyi haç planlı, tek kubbeli ve harika bir revakla tamamlar. Daha sonra 1861’de manastırın o meşhur saatli çan kulesini ve çevredeki konaklama binalarını da inşa ederek komplekse o asil kimliğini kazandırır.
Kilise bittikten sonra, 1849-1851 yılları arasında Bulgar resim sanatının efsanevi ismi Zahari Zograf buraya gelir ve iç-dış tüm duvarları fresklerle donatır. Zograf’ın fırçası o kadar cesurdur ki, dini figürlerin yanı sıra kendi otoportresini ve Slav alfabesinin mucitleri Aziz Kiril ve Metodiy‘i de kiliseye resmeder.
Kilisenin dış güney duvarında, dünya sanat tarihinde felsefi derinliğiyle çok önemli bir yere sahip olan meşhur bir fresk yer alıyor: Hayat Çarkı.
Zahari Zograf bu eserinde insan hayatının geçiciliğini ve doğanın döngüsünü muazzam bir alegoriyle anlatır: Çarkın solunda genç ve umutlu bir adam yukarı doğru tırmanır; çarkın zirvesinde gücünün doruğunda, zengin ve kudretli bir hükümdar olarak oturur. Ancak çark dönmeye devam ettikçe, sağ tarafta yaşlanır, gücünü kaybeder ve en altta, çarkı döndüren ölüm meleğinin ve canavarın ağzına, yani yer altına doğru sürüklenir. Bu, dünyaya, hırslara ve zamana karşı çizilmiş en sarsıcı görsel şiirlerden biridir.
Ayrıca kilisenin girişindeki “Son Yargı” (The Last Judgment) freski de çok ilginç. Zograf, cehenneme giden günahkarları resmederken, o dönemin yozlaşmış zenginlerini ve tüccarlarını İstanbul modası sivil kıyafetlerle; büyücü ve şifacıları ise köy kıyafetleriyle çizerek dönemin toplumuna açık bir hiciv ve eleştiri sunmuştur.
Manastırın arkasındaki Belyakovsko Platosu’nun dik kayalıkları bir fotoğrafsever için muazzam bir fon oluşturuyor. Ancak doğa burayı zaman zaman da zorluyormuş; Aşağıda fotoğrafımda gördüğünüz ve 1991 yılında yukarıdaki kayalıklardan kopan devasa bir kaya kütlesi manastırın bazı keşiş odalarını yıkmış, şans eseri ana kiliseye zarar vermeden hemen dibinde durmuş. Fotoğrafta sağda gördüğünüz gibi o dev kaya hala bahçede duruyor.
Aracımızla 18 km kadar yol yapınca başka bir güzel köye ulaştık: Arbanisi Köyü. Arbanasi, Bulgaristan’ın en özel, tarihi dokusu en iyi korunmuş ve mimari açıdan adeta bir açık hava müzesini andıran ikonik bir Orta Çağ köyü. Veliko Tırnovo’ya bakan yüksek bir plato üzerinde yer alan bu yerleşim, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en önemli kültür miraslarından biri olarak kabul edilir.
Arbanasi, coğrafi yalıtılmışlığı ve sahip olduğu ticari imtiyazlar sayesinde hızla zenginleşen, ancak bu servet yüzünden eşkıya baskınlarının da hedefi haline gelen o özel köylerden biri. Köyün maruz kaldığı bu güvenlik tehdidi, zamanla kendine has korunaklı bir mimarinin doğmasını sağlamış. Öyle ki evlerin sokağa bakan cephelerinde neredeyse hiç pencere bulunmuyor; binalar kalın ve yüksek taş duvarlarla adeta birer kaleye dönüşüyor. Yaşam alanları ile pencereler tamamen güvenli iç avlulara bakarken, evleri dış dünyadan ayıran devasa meşe kapılar dövme demirlerle zırhlandırılmış.
Köyde 16. ve 17. yüzyıllardan kalma çok sayıda kilise bulunuyor. Dönemin Osmanlı mimari kuralları gereği, Hristiyan ibadethanelerinin dışarıdan dikkat çekmemesi, çok yüksek olmaması ve cami minarelerini gölgelememesi gerekiyordu. Bu yüzden Arbanasi kiliseleri dışarıdan bakıldığında sıradan, penceresiz taş depolara veya evlere benziyorlar.
Biz köyde bu kiliselerden Nativity Kilisesi’ni (Mesih’in Doğuşu Kilisesi) gezeceğiz. Dışarıdan bakıldığında ne bir kubbesi, ne bir çan kulesi var; sokağa bakan cephesi penceresiz, kaba taşlardan yapılmış, üç eğimli kiremit bir çatıya sahip, sıradan bir depoyu veya büyük bir taş evi andırıyor. Yani Osmanlı’nın istediği kriterlere uyuyor.
Bu kilisenin dışarıdan özellikleri yukarı anlattığım gibi olmakla beraber kapısından içeri girdiğinizde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Kilisenin tabanından tavanına kadar her santimetrekaresi benzersiz fresklerle kaplı. Bu kilisenin freskleri çok kıymetli ve fotoğraf çekimi yine yasak.
Kilise; erkekler bölümü olarak kullanılan ana ibadet alanı (Naos), kadınlar bölümü (Narthex), kuzey tarafında yer alan Aziz Yahya (St. John the Baptist) Şapeli ve bunları birbirine bağlayan “L” şeklindeki bir galeriden oluşuyor.
Arbanasi’de evlere uygulanan özgün savunma mimarisini yerinde görmek için rotamızı köyün en görkemli yapısı olan Konstantsalieva Evi’ne çevirdik.
17. yüzyıldan günümüze tüm ihtişamıyla ulaşan bu yapı, köyün en büyük ve mimari açıdan en karakteristik ‘kale-ev’ örneği. Günümüzde Etnografya Müzesi olarak hizmet veren ev, dönemin zengin Arbanasi tüccarlarının kendilerini haydut ve kırcalı akınlarından korumak için geliştirdikleri o zekice savunma dehasının adeta zirve noktası.
İki katlı evin alt kattaki o soğuk, sığınak havası, üst kata çıkıldığında yerini büyük bir konfora ve estetiğe bırakıyor. Üst kat, 17. ve 18. yüzyılın zengin burjuva sınıfının lüks yaşamını gözler önüne seriyor: Evin odalarında dönemin şartlarına göre son derece lüks sayılan ocaklar (şömineler) var. Odaların duvarları boyunca uzanan gömme ahşap dolaplar (yüklükler) ve minderli sedirler tipik Osmanlı-Balkan sivil mimarisinin yansımaları.
Dönemin Avrupa şatolarında bile henüz tuvalet ve banyo kültürü gelişmemişken, bu evde her ana odanın kendine ait küçük birer banyo nişi (gusulhane) ve evin içinde doğrudan sıcak su hatlarının çalıştığı, taş malzemeden yapılmış özel bir hamam odası mevcut.
Köyün içinde biraz yürüyerek kahve molası verebileceğimiz bir mekana geldik. İçinde tavus kuşları dahil hayvanların da bulunduğu şirin bir yerdi.
Sonraki hedefimiz için 150 km yol yapmamız gerekti. Ama bu yolculuğun sonu bizi UNESCO Kültür Miras Listesi içinde olan gizemli bir anıta götürecek: Madara Süvarisi. Ama daha önce burayı bize gezdirecek olan rehberimiz Nurten Remzi hanımla buluştuk ve onu da aracımıza aldık.
Bulgaristan’ın Şumnu şehri yakınlarında, adeta gökyüzüne uzanan sarp kayalıkların tam ortasında, yerden metrelerce yükseklikte mağrur bir süvari yüzyıllardır ziyaretçilerine bakıyor. Madara Süvarisi, yaklaşık 100 metre yükseklikteki dik bir uçurumun yüzeyine, yerden 23 metre yükseğe, çok ince bir işçilikle kazınmış devasa bir kaya kabartması (rölyef). Bu eser Avrupa’nın erken Orta Çağ döneminden kalan tek kaya kabartması olması bakımından da önemli.
Tarihsel olarak baktığımızda anıt, erken dönem Bulgar Hanlığı zamanına, yani 8. yüzyılın başlarına (muhtemelen Han Tervel veya Han Krum dönemine) tarihleniyor. Bulgaristan’ın henüz Hristiyanlığı kabul etmediği, kendi pagan inançlarını ve Orta Asya kökenli geleneklerini koruduğu o köklü askeri dönemlerin en görkemli ulusal sembolü olarak kabul ediliyor.
Kayadaki kompozisyon ilk bakışta bir av sahnesi gibi görünse de, aslında çok derin siyasi ve askeri mesajlar içeriyor. Atının üzerinde asil bir duruşla oturan süvari, elindeki mızrakla atının ayakları altında ezilen bir aslanı vuruyor. Buradaki aslan, o dönem Bulgarların en büyük rakibi olan Bizans İmparatorluğu’nu veya boyun eğdirilen diğer düşmanları; süvari ise Bulgar Hanı’nın sarsılmaz gücünü ve askeri zaferini simgeliyor.
Süvarinin hemen arkasından sadık bir köpek koşuyor, önünde ise bir kartal uçuyor. Köpek, Orta Asya Türk ve ön-Bulgar kültüründe sadakati ve koruyuculuğu simgelerken; kartal ise tanrısal gücü, hürriyeti ve hükümdarın göksel meşruiyetini temsil ediyor.
Gezi programını yaparken ben süvariyi görüp gideceğiz diye düşünmüştüm. Ama Madara’ya ulaştığımızda buranın, heykele sadece uzaktan bir bakıp geçilemeyecek yer olduğunu anladım. Burası çok katmanlı bir arkeoloji ve doğal park alanı. Yeşillikler ve doğal oluşumlar arasında yürüyorsunuz.
Müze alanının devamında yer alan Küçük Mağara ise Orta Çağ’da keşişler tarafından bir kaya kilisesi ve sığınak olarak kullanılmış. Duvarlardaki nişler ve küçük şapel kalıntıları, bölgenin paganizmden Hristiyanlığa geçiş sürecindeki o dinsel dönüşümün izlerini çok güzel özetliyor.
Kabartmanın hemen yakınında, dik kaya duvarının alt kısmında devasa bir doğal mağara yer alıyor. Burası eski dönemlerde Traklar ve erken dönem Bulgarlar tarafından bir pagan tapınağı (özellikle baş tanrı Tangra/Tengri için) olarak kullanılmış. Mağaranın içindeki loş hava, insanı bir anda yüzyıllar öncesinin ritüellerine götürüyor.
Madara Süvari alanındaki Ortam tüm grubu çok neşelendirdi. Grubun kızları ayrı bir havada, biz erkekler ayrı bir havada! Pozlar verildi, fotoğraflar alındı..
Madara Süvarisi gezimiz sonrasında hem gezeceğimiz ve hem de konaklamayı yapacağımız Şumnu’ya hareket ettik.
Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda yer alan, hem Türk-Osmanlı tarihi açısından taşıdığı derin izlerle hem de erken dönem Bulgar devletinin doğuşuna tanıklık etmiş Şumnu, stratejik konumuyla Balkanlar’ın en önemli kültür ve tarih merkezlerinden birisi. Civar beldeleri ile birlikte nüfusu 170.000’i buluyor.
Şumnu, 7. ve 10. yüzyıllar arasında hüküm süren Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun ilk başkentleri Pliska ve Preslav’ın hemen yanı başında, adeta bu kadim coğrafyanın koruyucusu olarak yükseliyor. 1388 yılında Çandarlı Ali Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir, yaklaşık 500 yıl boyunca imparatorluğun Balkanlar’daki en kritik askeri üslerinden biri olmuş. Özellikle Rus-Osmanlı savaşlarında (örneğin o amansız 93 Harbi’nde) sarp coğrafyası ve aşılmaz kaleleri sayesinde adeta bir etten duvar örmüş; bu sarsılmaz duruşu nedeniyle de Osmanlı kaynaklarında ‘Ordugâh Şehir’ veya ‘Gazi Şumnu’ unvanlarıyla anılmıştır.
Şumnu’ya varır varmaz önce Şerif Halil Paşa Camisi’ni (Tombul Cami) ziyaret ettik. 1744 yılında inşa edilen bu cami, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi. Cami gerçekten çok güzel. Şerif Halil Paşa ile ilgili bir rivayeti burada anlatmam lazım. Şerif Halil Paşa, gençliğinde babasıyla anlaşmazlıklar yaşayan, babasının beklentilerini karşılayamadığı için sık sık “Senden adam olmaz” azarını işiten bir çocukmuş. Bu söze içerleyerek Şumnu’dan ayrılır, İstanbul’a gider, medrese eğitimi alır ve devlet kademelerinde hızla yükselerek nihayetinde “Paşa” unvanını ve sadaret kethüdalığı gibi yüksek makamları elde eder. Gücü ve serveti kazandıktan sonra, doğduğu şehir olan Şumnu’ya muazzam bir kalıcı eser bırakmak ister ve o dönemin en görkemli yapılarından biri olan, bugün Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi konumundaki Tombul Camii’yi (Şerif Halil Paşa Camisi ve Külliyesi) yaptırır. Cami tamamlandığında, kendisini zamanında küçümseyen babasını gönderdiği muhafızlar ve faytonlarla, adeta bir gövde gösterisiyle Şumnu’ya getirttirir. Paşa, caminin avlusunda ya da ihtişamlı kubbesinin altında babasının karşısına geçip gururla sorur: “Bak baba, sen bana zamanında ‘adam olamazsın’ diyordun. Ama ben okudum, devletin paşası oldum ve arkamızda şu muazzam eseri bıraktım.” Güngörmüş yaşlı babanın oğluna verdiği o meşhur tarihi yanıt ise caminin duvarlarında yankılanır: “Oğlum, ben sana paşa olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın, ihtiyarlamış babanı ayağına yaka paça getirtmez, kendin onun ayağına gider elini öperdin. Bak, paşa olmuşsun ama hala adam olamamışsın…” Daha önce de dedim ya, işin bu kısmı tam bir rivayet…
Kendine has mimarisi, yüksek kubbesi ve kalem işi süslemeleri dolayısıyla halk arasında “Tombul Cami” olarak bilinen bu camiyi, bize eşlik eden imamla beraber gezdik. Kompleksin içinde yer alan medrese, kütüphane ve çeşme, Osmanlı barok mimarisinin bölgedeki en muazzam örneği deniyor. Ben de bu camiyi çok estetik bulduğumu söylemeliyim.
Şumnu, Balkanlar’daki Osmanlı mimari mirasının en yoğun ve görkemli hissedildiği şehirlerden birisi. Şehrin tarihi merkezinde yer alan Saat Kulesi ve hemen yakınındaki Kurşunlu Çeşme, yüzyıllardır Şumnu’nun simgeleri olarak yan yana zamana meydan okuyorlar.
Saat Kulesi, 1740 yılında Şumnu’nun ileri gelenlerinden Mehmet Said Ağa tarafından yaptırılmış. İnşa edildiği dönemden bu yana şehrin hem zamanını düzenlemiş, hem de uzun süre yangın gözetleme kulesi olarak hizmet vermiş.
17. yüzyılın ortalarında (veya bazı kaynaklara göre 18. yüzyıl başlarında) inşa edildiği tahmin edilen Kurşunlu Çeşme, adını yapımında kullanılan ve kubbe/çatı kısmını kaplayan kurşun plakalardan almış. Dönemin zengin hayırseverleri veya devlet adamları tarafından şehre hediye edilmiş önemli bir vakıf eseri.
Şimdilerde bakımsız bir görünüme bürünmüş olsa da zamanında Şumnu sokaklarını süsleyen harika bir çeşme olduğu her halinden belli oluyor.
Bu gezilerimiz sonrası geç öğle, erken akşam yemeği tarzında bir yemek için Şumnu’da araç trafiğine kapalı Slavyanski Bulvarı üzerinde Bistro Lezzet adlı bir restorana gittik. Şumnu Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir şehir. Şehirde resmi rakamlarla 15000 civarı Türk var deniyor ama Bulgaristan’da etnik grupların sayılarına pek güvenilemiyor. Yemek sonrasında kalacağımız otel olan Hotel Royal’e geçtik ve odalara yerleştik.
Günün yorgunluğunu geride bırakmak için akşam saatlerinde kendimizi Şumnu sokaklarında kısa bir yürüyüşe bıraktık. Yolun bizi çıkardığı Şehir Parkı, sadece bir dinlenme alanı değil; asırlık doğu çınarlarından dev sekoyalara uzanan zenginliğiyle adeta yaşayan bir açık hava ağaç müzesiydi. Ruhumuzu dinlendiren bu yeşil sığınağın ardından anladık ki Şumnu, her köşesine sinen dinginliğiyle tam anlamıyla zamana meydan okuyan, o özlediğimiz ‘yavaş şehir‘ ruhunun Balkanlar’daki en zarif temsilcisi..
Gezekalın, takipte kalın..
Dr Ümit Kuru
13.06.2026
Güne notum olsun: Bugün; ömrümün en güzel rotası, tanıdığım en iyi gezgin ve dünyadaki en favori manzaram olan sevgili eşim Naime’ciğimin doğum günü.… Onunla adımladığım her sokak, onun gözünden gördüğüm her şehir benim için asıl keşif oluyor. Sadece bu bölüm değil, yazdığım ve yazacağım tüm gezi yazıları, dünyayı güzelleştiren sevgili Naime’ciğimin varlığına armağandır. İyi ki doğdun, iyi ki benimle bu hayatı ve dünyayı paylaştın.
Balkan coğrafyasında her viraj, arkasında başka bir çağın kapısını saklar. Bunun en güzel kanıtlarından bir tanesi Kazanlık. Yaklaşık 60.000 nüfuslu bu kompakt şehir; pembe gül tarlalarının estetiğini, UNESCO mirası antik mezarların gizemini ve Şipka Geçidi’nin heybetli gölgesini tek bir coğrafyada buluşturuyor. Şehrin doğaya ve arkeolojiye saygı duruşu niteliğindeki gül tarlalarını ve Trak kalıntılarını deneyimledikten sonra, şimdi rotamızı ülkenini yukarısına doğru çeviriyoruz. Kahvaltının ardından, Balkan Dağları’nın en stratejik ve en dramatik noktalarından birine; iki ulusun da yakın tarihine yön veren Şipka Geçidi’nin anılarına doğru tırmanışa geçiyoruz.
Belki yine tarihin labirentlerinde kendimi kaybedip mevzuyu biraz uzatacağım… Ama niyetim belli: Şipka Geçidi’nin o keskin virajlarını dönerken, penceremizden akıp giden bu coğrafyayı sadece çıplak gözle seyretmek değil, ardındaki o devasa hafızayı hakkıyla idrak edebilmek. Çünkü biliyorum ki, bu dağları anlamadan, bu hesaplaşmaları bilmeden bugünün Bulgaristan’ını okumak mümkün değil.
RUS ORYOL ALAYI ANITI-ŞİPKA
Şipka Geçidi’nin hem Bulgar ve Ruslar hem de Osmanlı için ayrı bir tarihi önemi var. 93 Harbi sırasında Rusların ani bir baskınla ele geçirdiği Şipka Geçidi’ni geri almak üzere Kazanlık’tan harekete geçen Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu muvaffak olabilseydi; Rusların ikmal hatları kesilecek, Plevne düşmeyecek ve Rus ordusu Balkanlar’ın kuzeyine hapsedilecekti. Şipka geri alınamayınca Plevne düştü, ardından Rus ordusu çığ gibi güneye akarak İstanbul önlerine (Yeşilköy/Ayastefanos) kadar geldi. Bu yüzden Osmanlı için Şipka, Balkanlar’daki 500 yıllık hakimiyetin kaybedilişinin sembolüdür.
ŞİPKA GEÇİDİ’NDE ÖZGÜRLÜK ANITI
Bulgarlar için ise Şipka Geçidi sıradan bir savaş alanı değil; modern Bulgaristan’ın “Çanakkale’si” gibi kabul edilen en büyük ulusal destanın yazıldığı coğrafyadır. Geçitte Rusların silahlandırdığı Bulgar gönüllüler son kurşuna kadar Osmanlı ile savaşmış, kurşun bitince de taş, sopa ne bulurlarsa Osmanlı’ya atarak Ruslar gelene kadar geçitte direnmişlerdir. Bulgarlar bu sayede edilgen bir şekilde “kurtarılmayı bekleyen” bir halk olmadıklarını, kendi kanlarını akıtarak bağımsızlıklarını hak ettiklerini kanıtladıklarını düşünürler. Bu yüzden Şipka Bulgarlara göre, Bulgar milliyetçiliğinin küllerinden doğduğu kutsal bir mekandır. Yani Şipka geçidinde her iki ulusun da yakın tarihini sonsuza dek değiştiren bir trajedi ve kahramanlık hikayesi yatıyor.
Ancak bu dağlarda yükselen taştan abidelerin ardına saklanmış, çok daha girift ve tekinsiz bir siyasi akıl var. 93 Harbi’nin hemen ardından ve 20. yüzyılın başında dikilen anıtların (örneğin Şipka Geçidi’ndeki ünlü Özgürlük Anıtı ve dağın eteğindeki altın kubbeli Şipka Anıt Kilisesi) felsefesi, Rusların Pan-Slavizm ülküsünü ve o meşhur ‘Büyük Kurtarıcı’ mitini toplum hafızasına perçinlemek amacıyla yapılmıştı. Rusya, bu muazzam yapılarla Bulgar halkının bilinçaltına şu mesajı adeta kazımıştır: ‘Siz, buraya akıttığımız Rus kanı sayesinde varsınız; varlığınızı bize borçlusunuz.’
BÜYÜK RUS ANITI
Bulgar halkı ve aydınları için Rusya başlangıçta ‘Dedyado Ivan’ (İvan Dede), yani kendilerini beş asırlık Osmanlı yönetiminden kurtaran fedakar, dindaş ve soydaş bir hamiyetperverdi. Ancak savaşın dumanı çekilir çekilmez, romantizmin yerini soğuk ve emperyalist bir Realpolitik aldı. Rusya’nın asıl amacının özgür ve kendi ayakları üzerinde duran bir Bulgaristan yaratmaktan ziyade, İstanbul’a ve boğazlara uzanan hat üzerinde, Rus Çarı’nın sözünden çıkmayacak uysal bir uydu devlet, bir nevi ‘Tuna Valiliği’ kurmak olduğu anlaşıldı.
Yeni kurulan Bulgar ordusunun başına Rus subaylar getirildi, devletin ilk prensi Alexander von Battenberg üzerinde boğucu bir Rus vesayeti kuruldu.Tabii ki Bulgarlar bu durumdan hızla rahatsız oldular. Bazı milliyetçi liderler “Osmanlı’dan kurtulduk ama şimdi de Rus boyunduruğuna giriyoruz” diyerek Rus karşıtı bir politika bile benimsediler. Kurtarıcı, bir anda ülkenin egemenliğine göz diken bir emperyaliste dönüşmüştü.
Hikaye burada da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Sovyet etkisinde (1944-1989), Bulgaristan’ın dört bir yanına dikilen devasa betonarme anıtların felsefesi çok daha farklıydı. Buzluca’da dağ tepesine kondurulan o uzay gemisi benzeri fütüristik yapı veya şehir meydanlarını işgal eden Sovyet askerlerinin heykelleri, Brütalist mimarinin o ezici karakterini taşır.
Bu devasa beton kütlelerin felsefesinde artık geçmişi anmak yoktur. Buradaki amaç; insanı devasa boyutlarla küçültmek, bireyi ezmek ve rejimin gücü ile SSCB’ye olan mutlak sadakati kutsallaştırmaktır. Amaç hafıza tazelemek değil, geleceği Moskova ekseninde tek tipleştirmekti.
BUZLUCA KOMÜNİST ANITI
Bulgaristan, tarihi boyunca ne Rusya’ya olan o ilk minnet borcunu tamamen inkar edebilmiş ne de onun gölgesinde esir kalmayı kabul edebilmiştir. Ancak bugün, o ‘İvan Dede’ efsanesinin ve Sovyet illüzyonunun tamamen çöktüğü bir çağdayız. Bulgaristan gezimiz boyunca konuştuğumuz Bulgar vatandaşlarında o eski içsel çelişkinin yerini, artık çok daha net, keskin ve tavizsiz bir öfkenin aldığını hissettik.
Bugün Bulgaristan sokaklarında ve politikasında esen rüzgar, geçmişin o prangalarından tamamen kurtulmak üzerine. Yıllarca komünist rejimin ve Rus hegemonyasının birer ‘işgal nişanesi’ gibi şehirlerin en bilinen meydanlarında yükselen Sovyet anıtlarının (tıpkı Sofya’daki meşhur Sovyet Ordusu Anıtı gibi) tek tek sökülmesi, parçalanması veya boyanması tesadüf değil. Bulgar halkı, kendisini yüzyıllarca bir ‘uydu’ olarak gören, uysal kalmadığında ise tehdit eden bu büyük komşunun bıraktığı tüm ideolojik işaretleri haritadan silmek istiyor. Şipka’nın dumanlı zirvesinden aşağıya, ovalara doğru bakarken anlıyorsunuz ki; taşlar yerinden oynuyor, hafıza uyanıyor ve Bulgaristan, tarihinin en büyük hesaplaşmasını bugün o devasa anıtların gölgesini silerek veriyor.
HACI DİMİTAR ANITI-BUZLUCA
Bulgaristan’ın yakın tarih ile hesaplaşması sadece dışarıdan dayatılan Rus hegemonyasıyla sınırlı kalmamalı. Kendi içindeki karanlık sayfalarla da yüzleşmesi gerekiyor. Özellikle komünist diktatör Todor Jivkov döneminde, 1980’lerin ortalarında doruğa ulaşan ve ‘Soya Dönüş Süreci‘ adı verilen asimilasyon politikaları, bu toprakların hafızasında silinmez yaralar açtı. Rejimin, ülkedeki yüz binlerce Türk soydaşımızın isimlerini zorla değiştirmesi, Türkçe konuşmayı, dini ibadetleri ve geleneksel kıyafetleri yasaklaması, uymayanları Belene gibi toplama kamplarına sürgün etmesi Balkan tarihinin en büyük trajedilerindendir. Bu baskılar, 1989 yazında neredeyse 350 binden fazla Türk’ün evini, yurdunu bırakarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldığı büyük bir trajediyle sonuçlandı. Benzer şekilde, toplumsal yapının en kırılgan halkası olan Roman azınlıklar da hem o totaliter dönemde hem de sonrasındaki geçiş süreçlerinde sistematik bir dışlanma, yerinden edilme ve ayrımcılığa maruz kaldılar. Bugün Şipka zirvesindeki mağrur anıtların gölgesinden çıkıp köylere, kasabalara ve insan hikayelerine karıştığınızda, totaliter rejimlerin arkalarında sadece devasa beton kütleler değil, aynı zamanda zorla koparılmış kimlikler ve parçalanmış hayatlar bıraktığını da çok derinden hissediyorsunuz.
Bugün Kazanlık’tan başlayıp Veliko Tırnovo’da noktalayacağımız yoğun bir gezi programımız var. İlk duraklarımız; Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve ardından kısa bir yürüyüş yapacağımız Buzluca olacak. Sonrasında rotamızı masalsı Bozhentsi köyüne çevirecek, Dryanovo’daki kısa bir turun ardından da günü Veliko Tırnovo’da sonlandıracağız.
Rotamızın ilk durağı olan Buzluca’dayız. Burada bir yandan zirvede yükselen o meşhur Buzluca Anıtı’nı uzaktan da olsa fotoğraflayacak, diğer yandan Bulgar ulusal kahraman Hacı Dimitar Anıtı‘na doğru kısa bir yürüyüş yapacağız. Bulgar Sosyal Demokrat Partisi’nin (daha sonra Bulgar Komünist Partisi) doğum yeri kabul edilen bu tarihi tepeye inşa edilen ve zamanında Brütalist mimarinin dünyadaki en ikonik örneği olan Buzluca Anıtı, günümüzde kaderine terk edilmiş devasa bir hayalet yapıyı andırıyor.
Burada Buzluca Anıtı’nı aşağıdan izleme fırsatı sunan ve sık ormanların kalbinden geçen nefis bir yol var. Geçen yıl Hotel Edelweiss’da konaklarken keşfettiğimiz bu gizli rota, otele kadar yaklaşık 2 kilometrelik bir yürüyüş sunuyor. Yukarıdaki fotoğrafta da bizzat şahit olduğunuz gibi buradaki yürüyüşünüz her adımda sizi büyüleyen, doğayla ve anıtın görkemiyle baş başa bırakan masalsı bir manzara eşliğinde oluyor.
Bugün programımız oldukça yoğun olduğundan, yürüyüşümüze aracımızın bizi bıraktığı Meşale Anıtı’ndan başladık. Hacı Dimitar Anıtı’na kadar keyifli bir yürüyüş yapıp anı fotoğraflarımızı çektirdikten sonra, ilk noktaya geri dönerek güne harika bir başlangıç yaptık.
Ardından, yukarıda fotoğrafları ve hikayesiyle genişçe yer verdiğim Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve çevresini gezip rotamızı Bozhentsi Köyü’ne çevirdik.
İyi korunmuş Bulgar Ulusal Rönesans mimarisi ve köklü tarihiyle dikkat çeken Bozhentsi Köyü, bugün bölgenin en popüler seyahat duraklarından biri. Köyün hikayesi, 16. yüzyılda İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun eski başkenti Veliko Tırnovo’nun Osmanlılar tarafından fethine kadar uzanıyor. O dönemde işgalden kaçan başkent sakinleri, dağların en kuytu ve güvenli bölgelerine sığınmışlar.
Efsaneye göre bu sığınmacıların arasında Bozhana adında genç bir asilzade (bolyarka) kadın da varmış; işte köy adını tam da bu kadından alıyor. Bozhana’nın oğullarının ticaretle uğraşmasıyla temelleri atılan bu yerleşim, 18. yüzyılın ortalarına doğru, Bulgar Ulusal Diriliş Dönemi’nde giderek büyüyerek önemli bir ticaret kavşağı haline gelmiş. Bölge halkı özellikle deri, yün, balmumu ve bal üretimiyle ciddi bir zenginliğe ulaşmış.
Bu köklü geçmişi korumak adına Bozhentsi, 1964 yılında resmi olarak “Mimari ve Tarihi Rezerv” alanı ilan edilmiş, 1994 yılında ise UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Bu sıkı koruma statüsü sayesinde köyün o kendine has dokusuna uymayan hiçbir yeni binanın inşasına izin verilmiyor.
BABA RAİNA EV MÜZESİ
Osmanlı dönemi boyunca buraya yerleşenlerin çoğunluğu zengin tüccarlar olduğu için evlerin neredeyse tamamı iki katlı olarak tasarlanmış. Alt katlar ahır ve depo olarak kullanılırken, üst katlar ise yaşam alanı olarak kurgulanmış. Geniş verandaları, devasa taş levhalardan yapılan çatıları, köşe şömineleri ve el emeği tavan ahşap oymaları Bozhentsi mimarisinin en karakteristik özellikleri. Köyün tarih kokan tüm sokaklarında ise sadece Arnavut kaldırımları uzanıyor.
MENGAMA BALMUMU PRESLEME VE TEMİZLEME ATÖLYESİ
Köyün Arnavut kaldırımlı sokaklarında zaman yolculuğuna çıkarken ilk durağımız, 18. yüzyılın ruhunu bugüne taşıyan ve köyün en eski yapılarından biri olan Baba Raina Evi oldu. Geçmişin izlerini sürerek hemen ardından Mengama Atölyesi’ne uğradık; burası, zamanında köyde sayıca daha fazla olan atölyelerden günümüze ulaşabilmiş tek balmumu işleme atölyesi. Bu büyüleyici duraktan sonra ise rotamızı, dönemin en zengin kürk ve yün tüccarlarından birine ait olan, ihtişamıyla göz alan Doncho Popov Müze Evi’ne çevirdik.
Öğle yemeğini köyde Retro Meyhana’da yedik. Menümüz klasik olarak çorba ve salatadan oluşan menüydü. Lezzeti iyiydi ancak yürüyüş öncesinde aceleyle sipariş verdiğimiz için köy içindeki daha otantik ve güzel mekanları sonradan fark ettik.
BOZHENTSİ KÖYÜ
Günün bir diğer etkileyici durağı, Balkan Dağları’nın kuzey eteklerinde, derin vadilerin arasına gizlenmiş tarihi Dryanovo (Direnova) kasabasıydı. Doğanın yeşil dokusuyla sarmalanmış bu yerleşim, Bulgaristan’ın mimari hafızasında çok özel bir yere sahip.
Kasabanın en büyük gururu ise 1800 yılında burada doğan, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin dahi mimarı ve heykeltıraşı Usta Kolyo Ficheto. Biz de keşfe, bu büyük ustanın Dryanovska Nehri üzerinde yükselen tarihi taş köprüsüyle başlamak istedik.
DYRANOVO’DA KOLYO FİCHETO HEYKELİ
Ancak doğanın bize bir sürprizi vardı: Biz Sofya’ya yeni ayak basmışken Balkan Dağları’na düşen aşırı yağışlar Dryanovska Nehri’ni coşturmuş; Dryanovo ve Gabrovo’da ciddi bir sel felaketine yol açmıştı. Ficheto’nun köprüsünü adımlarken bu yıkıcı afetin izlerine çok yakından şahit olduk; nehir yatağını döven azgın sular, asırlık tarihi köprüde bile ufak da olsa yaralar açmayı başarmıştı.
Daha sonra bu usta mimar adına açılan müzeyi gezmeye gittik. Direnova’nın tam merkezinde, dahi ustanın inşa ettiği tarihi köprünün hemen yakınında yer alan Usta Kolyo Ficheto Müzesi, Bulgaristan’ın en etkileyici mimari ve biyografi müzelerinden birisi.
DYRANOVO’DA MÜZENİN DE BULUNDUĞU MEYDAN
Okuma yazması olmamasına rağmen taş ve ahşap mühendisliğinde adeta devrim yaratan Kolyo Ficheto’nun mirasını yaşatan bu müzede onun yaptığı önemli eserler maketleri eşliğinde tanıtılıyor. 1865-1867 yılları arasında Yantra Nehri üzerinde Midhat Paşa’nın isteği üzerine inşa ettiği Byala Köprüsü, Lovec Kapalı Köprüsü, Svistov’daki Kutsal Üçlü Kilisesi Bulgar Ustanın önemli eserlerinden.
Dyranovo’da onun yaptığı köprü dışında Veliko Tırnovo’daki Maymunlu Konak, Ikonomova Evi, Aziz Nikola Kilisesi (Sveti Nikola) gibi eserlerini gezimiz sırasında görme şansı elde ettik.
IKONOMOVA EVİ
Dryanovo’daki meşhur Lafçieva Evi (Lafchieva Kashta), yaygın bir yanılgı olarak Kolyo Fiçeto’ya atfedilse de aslında yine Dryanovo’lu olan bir diğer yerel usta mimar Usta Kolyo Gaydarcıyata tarafından inşa edilmiş.
Yapılış tarihi yaklaşık 1840 yılı olan bu ev, Bulgar Ulusal Canlanma (Rönesans) döneminin sivil mimari anlamında en sıra dışı yapılarından birisi. Yapıyı dünya çapında ve Bulgaristan mimarlık tarihinde benzersiz kılan çok spesifik bir özelliği var ve bu özellik nedeni ile bu evi de gezi programımıza koymuştum.
Üç katlı bu devasa ahşap ve taş konutun en önemli özelliği, inşasında tek bir metal çivi, vida ya da metal kelepçe dahi kullanılmamış olması. Tüm ahşap birleşim yerleri, birbirine geçmeli (kertme ve zıvana) özel marangozluk teknikleriyle ve tamamen ahşap işçiliğiyle çözülmüş. Programı yaparken içimden ‘bu evi dışarıdan görsek yeter’ diyordum; hatta kombine bilet aldığımız için biraz da mecburiyetten gezdik. Ama iyi ki de gezmişiz! Evin içi de harika bir etnografya müzesi haline getirilmiş.
Aslında bina dışarıdan tek bir büyük konak gibi görünse de ortak bir ön cephe ve çatı ile birleştirilmiş iki bağımsız evden (Lafçiev ve Perev ailelerinin evleri) oluşuyor. Dönemin zengin tüccarları bütçeyi optimize etmek için caddeye bakan anıtsal cepheyi ortak yaptırmışlar.
Günün son durağı, merakla beklediğimiz Veliko Tırnovo şehri oldu. Buradaki ilk hedefimiz ise şehrin tartışmasız en görkemli simgesi olan Tsarevets Kalesi’ydi. Kale saat 18:00’e kadar ziyarete açık olsa da vakit iyice daralmıştı. Bu yüzden zaman kaybetmemek adına otele hiç uğramadan, doğrudan kaleye yöneldik ve Veliko Tırnovo keşfimize hızlı bir giriş yaptık.
BALDWİN KULESİ’NDEN TSAREVETS KALESİ GÖRÜNÜMÜ
Yantra Nehri’nin derin kıvrımları arasında, sarp bir tepe üzerinde tüm heybetiyle yükselen Tsarevets Kalesi, sadece askeri bir sığınak değil; Bulgaristan tarihinin en ihtişamlı günlerine ev sahipliği yapmış gerçek bir kraliyet merkezi.
Tepenin geçmişi Trakyalılar ve Romalılara kadar uzansa da, burayı asıl efsaneleştiren dönem 1185–1393 yılları arasındaki İkinci Bulgar İmparatorluğu olmuş. Asen ve Peter kardeşlerin Bizans’a başkaldırısıyla başlayan bu altın çağda, o dönemki adıyla Tarnovgrad başkent ilan edilmiş; Tsarevets ise çarların ve soyluların güç merkezi haline gelmiş. Öyle ki, döneminin seyyahları burayı ihtişamıyla Roma ve Konstantinopolis ile kıyaslıyormuş. Ancak bu göz kamaştırıcı dönem, 1393 yılında Osmanlıların 3 aylık zorlu bir kuşatması sonrası kalenin düşmesi ve yakılmasıyla son bulmuş.
Bugün surların ardına adım attığınızda, aslında devasa bir açık hava müzesinde yürüyorsunuz. Arkeologların titiz çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılan 400’den fazla konut, soylu evi, 22 kilise ve 4 manastırın temelleri, zamanında burada nasıl hummalı bir hayat olduğunun kanıtı. Kalenin tam kalbinde ise etrafı korunaklı surlar ve kulelerle çevrili, yaklaşık 5 bin metrekarelik alanıyla o eski gücün sembolü olan Kraliyet Sarayı yükseliyor.
Kalenin en yüksek noktasında yer alan Patrik Katedrali (Tanrı’nın Göğe Yükselişi Kilisesi) 1981 yılında (Bulgar devletinin 1300. yılı şerefine) aslına uygun dış mimariyle yeniden inşa edilmiş. Ancak içerisi çok sıra dışı; ressam Teofan Sokerov tarafından 1980’lerde yapılan modernist ve dramatik freskler, geleneksel Ortodoks kiliselerinden tamamen farklı olarak Bulgar tarihinin zaferlerini ve trajik çöküş dönemlerini adeta bir grafik roman estetiğiyle anlatıyor. Dini amaçla yeniden kutsanmadığı için günümüzde sadece bir anıt-müze niteliğinde.
Katedralin bulunduğu zirve noktasına çıkmak biraz zahmetli ama Yantra Nehri’nin oluşturduğu kanyonu ve Veliko Tırnovo’nun yamaçlara dizilmiş kırmızı çatılı tarihi evlerini (National Revival dönemi mimarisini) fotoğraflamak için şehirdeki en iyi panoramik fotoğraf alma noktalarından birisi burası. Yani demem o ki üşenmeyin ve merdivenleri çıkarak katedralden manzaranın keyfini çıkartın.
BALDWİN KULESİ
Kalenin güneydoğu ucunda yer alan Baldwin Kulesi (Balduinova Kula), 1205 yılındaki Edirne Savaşı’nda Bulgar Çarı Kaloyan’a esir düşen Latin İmparatoru I. Baldwin’in hapsedildiği ve ölene kadar kaldığı yer olarak biliniyor. Günümüzdeki kule, Cherven Kalesi’ndeki orijinal bir Orta Çağ kulesi model alınarak 1930’da yeniden inşa edilmiş.
Bu güzel kaleden son karelerimizi alıp Veliko Tırnovo merkezine doğru gezimize başladık.
Bulgaristan’ın kuzey merkezinde yer alan ve çevresi ile birlikte 77000 nüfuslu Veliko Tırnovo, derin tarihi kökleri, sarp kanyonlar üzerindeki benzersiz coğrafi yerleşimi ve büyüleyici mimarisiyle ülkenin en özel şehirlerinden birisi kabul ediliyor. Biz de bu şehri çok sevdik. Hatta grup arkadaşlarım burada bir gece daha kalma niyetlerini ifade ettiler.
“Çarların Şehri” olarak anılan bu tarihi merkez, özellikle fotoğraf meraklıları için her köşesinde muazzam ışık oyunları ve dramatik açılar sunan gerçek bir açık hava stüdyosu kabul ediliyor.
Şehir aynı zamanda modern Bulgaristan tarihi için de bir dönüm noktası teşkil ediyor; Osmanlı idaresinden sonra 1879 yılında ilk Bulgar Anayasası (Tırnovo Anayasası) burada kabul edilmiştir.
Şehrin kalbinin attığı eski çarşı, yani Samovodska Charshiya, el sanatları atölyeleri, antikacılar ve davetkar kokular yükselen otantik restoranlarla dopdolu bir yer. Bölgenin en nadide mücevherleri ise efsanevi usta Kolyo Fiçeto’nun imzasını taşıyan ünlü Hadji Nikoli Hanı ve mimari detaylarıyla hayran bırakan Maymunlu Ev. Ancak zamanla yarıştığımız için bu tarihi dokunun hakkını tam olarak veremedik ve rotamızı sadece Maymunlu Ev ile sınırlı tutmak zorunda kaldık. Bu satırları yazarken içimden aynı şeyi mırıldanıyordum: Bu şehre kesinlikle çok daha fazla zaman ayırmak gerekiyormuş!
Bu kısa yürüyüş sonrası Gurko Caddesi üzerindeki otelimize geldik. Otelimiz Hotel Gurko bizim Bulgaristan gezimizde konakladığımız en güzel oteldi. Odalardan nefis bir Yantra Nehri manzarası vardı. Otel şehrin en karakteristik ve tarihi sokaklarından biri olan General Gurko Caddesi üzerinde yer aldığı için ismini de doğrudan buradan alıyor.
Neyse ki ertesi sabah erkenden yollara düşüp bu büyüleyici şehri biraz daha adımlama şansım oldu; ama onun hikayesini de yarına saklayalım artık.
Bakmayın siz böyle keyifle okunduğuna; bu gezi yazısı işleri perde arkasında her defasında tatlı bir yorgunluğa dönüşüyor. Doğru bilgiye ulaşmak için kaynakları taramak, yüzlerce fotoğraf arasından o en doğru kareyi seçmek derken, her yazı ciddi bir zaman ve emek istiyor.
Peki, günün sonunda size kalan ne? Sadece keyifle okumak ve eğer ruhunuza dokunduysa diğer seyahat meraklılarıyla paylaşmak…