Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Şumnu’dan Rusçuk’a

Bulgaristan gezimizin 8. gününe girdik. Gezi öncesi ‘Bulgaristan’da 11 gün gezi mi olurmuş?‘ diye soranlara inat, her günü dolu dolu geçiriyoruz. Şumnu’dan Tuna kıyısındaki Rusçuk’a (Ruse) kadar uzanan o geniş plato ve tepelik bölge ‘Deliorman‘ olarak adlandırılıyor. Osmanlı döneminde buraya Deliorman denmesinin nedeni, bölgenin bir uçtan bir uca uzanan, geçit vermez, sık, gür ve balta girmemiş meşe ormanlarıyla kaplı olmasıymış. Eskiden var olan o devasa ormanların büyük kısmı tarım arazisi açmak için yok edilmiş olsa da bölge hala parça parça meşe korularına ve yemyeşil bir dokuya sahip. Tabii Deliorman denince akla gelen ilk şeylerden biri de Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Kel Aliço gibi sırtı yere gelmez ‘Deliorman Pehlivanları’…

Gezimizin bu gününde Şumnu’dan yola çıkıp Rusçuk’a doğru ilerlerken Deliorman’ın kalbine doğru sokuluyoruz. Bugün rotamızda Abritus Antik Kenti, Razgrad ve efsanevi Sveshtari (Mumcular) Trak Mezarı var. Günü Rusçuk’ta bitirip, orada koanaklayacağız. Tarihin ve yeşilin iç içe geçtiği bir Deliorman günlüğü başlıyor!

Günün ilk gezisini Bulgar Devleti’nin Kurucuları Anıtı‘na yaptık. Anıt, 1981 yılında Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 1300. yıl dönümü anısına inşa edilmiş. Sosyalist Bulgaristan döneminin lideri Todor Jivkov’un vizyonuyla, ulusal gururu ve tarihi kökleri yüceltmek amacıyla dönemin en büyük bütçeli projelerinden biri olarak hayata geçirilmiş. Karşısına geçip ihtişamına kapıldığımız bu anıt, arkasında aslında büyük bir kitle baskısı barındırıyor. 1981 yılındaki açılış için tüm ülke seferber edilmiş; fabrikalardaki işçilerden memurlara kadar herkesten zorla maddi katkı toplanmış. İnsanlar sadece paralarıyla değil, hafta sonu tatillerinde burada bedava iş gücü olarak çalışarak da bu betona hayat vermek zorunda kalmışlar. Kısacası Şumnu’daki bu anıt, rejimin gücünü değil, sıradan insanların zoraki fedakarlıklarını simgeliyor.

Anıt için Şumnu’nun seçilme nedeni ise Bulgaristan’ın ilk tarihi başkentleri olan Pliska ve Preslav’a çok yakın bir merkez olması. Anıta isterseniz şehirden yürüyerek, 1300 merdiveni tırmanarak da ulaşabiliyorsunuz; fakat biz tabii ki araçla çıkmayı tercih ettik

Anıt, modern mimaride brütalizm akımının en radikal örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye adım attığınızda kendinizi fantastik bir filmin setinde gibi hissetmeniz işten bile değil. Dev beton blokların arasına oyulmuş kübist tarzdaki devasa heykeller; 7. ve 10. yüzyıllar arasındaki erken dönem Bulgar han, kral ve çarlarını betimliyor.

Devletin kurucusu Han Asparuh; atının önünde, kılıcını toprağa saplayıp ‘Bulgaristan burası olacak!’ derken betimlenmiş. Hemen ardından ise devleti askeri ve hukuki açıdan büyüten diğer önemli liderler geliyor: Han Tervel, Han Krum ve Han Omurtag.

Şumnu’dan ayrılıp Deliorman rotamıza doğru ilerlerken, hem yollar hem de zaman dilimleri arasında tatlı bir geçiş yapıyoruz. 1980’lerin o devasa brütalist anıtını arkamızda bırakıp, yönümüzü çok daha eski bir tarihe, Roma dönemine çeviriyoruz. Bugün bu bölgede göreceğimiz en önemli duraklardan biri, Roma İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en büyük askeri ve sivil merkezlerinden biri olan Abritus Antik Kenti.

Razgrad’ın hemen yanı başındaki Abritus Antik Kenti’ne adım attığınızda sakin bir yeşillik sizi karşılıyor ama aldanmayın; burası Roma tarihinin en kanlı ve en trajik sayfalarından birinin yazıldığı yer!

Dönemin kudretli Roma İmparatoru, yanına oğlunu da alarak kuzeyden sel gibi akan Got kabilelerini durdurmak üzere ordusuyla buraya, bu topraklara geliyor. Ancak işler hiç de planladıkları gibi gitmiyor ve Romalılar buradaki bataklıklarda feci bir bozguna uğruyor. Sonuç mu? Roma tarihinde bir ilk gerçekleşiyor ve koskoca bir imparator ile oğlu, ilk kez savaş meydanında can veriyor!

Karşılarındaki tehlikenin büyüklüğünü anlayan Romalılar, bu ağır darbeyi atlattıktan hemen sonra kolları sıvamış ve Abritus’u adeta bir kale şehre dönüştürmüş. Bugün etrafımızda kalıntılarını gördüğümüz o surlar, zamanında 3 metre kalınlığında, 12 metre yüksekliğindeymiş ve şehri 30’a yakın kule koruyormuş. Yani tam bir devasa askeri üs kurulmuş.

Daha sonra Razgard şehri içine girdik. Bu şehrin geçmişi Traklara kadar geriye gitse de, bugün üzerinde yürüdüğümüz şehrin kuruluşu 16. yüzyıllara dayanıyor. Osmanlı döneminde şehir bu isimle kurulmuş ve asırlarca Hezarfend, Hezar-grad (bin kaleli, bin şehirli anlamında) olarak anılmış. Günümüzde de Deliorman bölgesinde yaşayan Türkler ve Türkiye’deki göçmenler arasında şehrin adı çoğunlukla Hazargrat olarak geçiyor.

Osmanlı burayı fethettiğinde eski Abritus’un yakınlarında küçük köyler bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1527’lerde Sadrazam ve o dönem Rumeli Beylerbeyi olan Makbul (Pargalı) İbrahim Paşa, bu bölgeyi canlandırmak için devasa bir kalkınma ve imar hareketi başlatmış. Bölgeye Anadolu’dan getirilen Türk nüfus (özellikle Yörükler) iskan ettirilmiş. İbrahim Paşa, şehre kendi adını taşıyan muazzam bir cami, medrese, hamam ve kervansaray yaptırmış.

Çevre beldelerle birlikte Razgrad’ın nüfusu 110000’e ulaşıyor. Razgrad, Osmanlı döneminden kalma çok güçlü bir Türk-Müslüman mirasına da sahip. Şehrin merkezindeki Vazrajdane Meydanı‘nda yükselen Makbul İbrahim Paşa Camisi, Balkanlar’ın en büyük ve en etkileyici Osmanlı camilerinden birisidir. Şehirde ayrıca 18. yüzyıldan kalma tarihi bir Saat Kulesi de var. Biz bu cami ve saat kulesini görmek için Vazrajdane Meydanı’na yürüdük.

Saat Kulesi hakkında bilgi alırken birden meydandan gelen müzik seslerine kulak kesildik. Meydanda yerel kıyafetler içinde yöresel danslarını sergileyen yöresel grupları fark ettik ve o saatten sonra da tüm ilgimiz ve kayıtlarımız onlara yöneldi.

Razvitie 1869 Halk Merkezi bu meydanda bulunan geçmişi eskiye dayanan bir kurum. Adındaki “1869” ibaresinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı döneminin sonlarında, Bulgar Ulusal Uyanış hareketinin en hararetli olduğu dönemde kurulmuş. O dönemde Bulgaristan genelinde kurulan “Chitalishte” (Kültür/Halk Evi) akımının Razgrad’daki öncüsü.

Burası, ilk kurulduğu dönemlerde halka kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın ve gazete takibi sağlamanın ötesinde, milli bilinci uyandıran gizli toplantılara da ev sahipliği yapmış bir ‘aydınlanma yuvası’… Bugün ise yüzlerce çocuk ve gencin sanat eğitimi aldığı, yaşayan dev bir kültür fabrikasını andırıyor. Salonlarından taşan müzik sesleri, bölgenin zengin Kapantsi folkloruna ait geleneksel dans adımlarını kuşaktan kuşağa aktarıyor. İzlerken büyülendiğimiz bu gösteriler, Deliorman’ın (özellikle Razgrad, Şumnu ve Yedi Tepe çevresinin) en özgün ve gizemli etnografik topluluğu olan ‘Kapanlar‘ın (Kapantsi) asırlık mirasını gözler önüne seriyor.

Kapanların, bölgenin en eski ve otantik Bulgar nüfusu olduğu, kökenlerinin Han Asparuh dönemindeki ilk Ön-Bulgarlara (Proto-Bulgarlar) kadar uzandığı kabul ediliyor. Bu köklü geçmişin izlerini taşıyan topluluk; kendine has, geometrik işlemeli, çok renkli geleneksel kostümlere ve son derece ritmik, enerjik dans adımlarına sahip.

Makbul İbrahim Paşa Cami’nin adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur sadrazamı Pargalı ya da Makbul (sonradan Maktul) İbrahim Paşa’dan aldığını belirtmiştim. Paşa’nın 1536’daki idamından sonra inşaatı yarım kalan cami, ancak 1616 yılında Sadrazam Mahmut Paşa döneminde tamamlanarak ibadete açılabilmiş.

Yapı, Bulgaristan’daki komünizm döneminde uzun yıllar kapalı tutulup bakımsızlığa terk edilince ciddi şekilde zarar görmüş ve çökme tehlikesi atlatmış. Neyse ki sahip olduğu benzersiz mimari değer sayesinde bugün Bulgaristan devleti tarafından ‘ulusal öneme sahip kültür anıtı’ olarak tescillenmiş durumda ve geniş kapsamlı bir restorasyondan geçirilmiş. Biz gittiğimizde ne yazık ki kapalı olduğu için içini gezme şansı bulamadık.

Meydanın tam kalbinde, yaklaşık 25 metre yüksekliğiyle zamana meydan okuyan asırlık bir Osmanlı mirası yükseliyor: Razgrad Saat Kulesi. 18. yüzyıldan bugüne şehrin ritmini tutan bu kule, klasik saat kulelerinden çok farklı bir mimari estetiğe sahip. Üç katlı yapısının en üst kısmı, kıvrımlı hatlarıyla adeta geleneksel bir kadın eteğini (çan etek) andırıyor. Gövdesindeki taş işçiliği ve Deliorman semalarına doğru uzanan külahıyla kule, sadece zamanı göstermiyor; Hezargrad’ın geçmişini bugüne fısıldıyor.

Aslında hikaye 16. yüzyılın sonlarında, Batı Balkanlar’da ilk saat kulelerinin yükselmesiyle başlıyor. Bulgaristan topraklarında bu modanın ilk resmi kanıtı 1611’de Filibe’de (Plovdiv) karşımıza çıksa da, zamanla bu kuleler her şehrin simgesi haline gelmiş. Tabii o dönemlerde bu kuleler sadece ‘saat kaç?’ sorusuna cevap vermek için yapılmıyordu. Düşünün; şehri yukarıdan gözleyen bu yapılar aynı zamanda birer yangın gözetleme kulesi, tehlike anında halkı uyaran birer alarm merkezi ve hatta askeri savunma kalesiydi!

İşin en ilginç yanı ise 18. ve 19. yüzyıllarda bu kulelerin, dönemin esnafı ve zanaatkarları için bir nevi ‘hak koruyucu’ olmasıydı. Çalışma saatlerini sıkı sıkıya kontrol ederek esnaf arasındaki haksız rekabeti ve emek sömürüsünü önlemek için herkes bu kulelerin çanlarına kulak kesilirdi. Bugün hayranlıkla izlediğimiz bu kulenin yerinde, bir zamanlar yukarıya doğru uzanan Gotik tarzda bambaşka bir çan kulesi yükseliyormuş.

Bu güzel meydandan son fotoğraf karelerimizi alıp benim için gezinin en önemli yerine doğru yollara düştük: Sveshtari Trak Mezarına.

Deliorman coğrafyasının bağrında, zamanı milattan önce 3. yüzyıla sabitleyen öyle bir UNESCO Dünya Kültür Mirası var ki, kapısından içeri adım attığınız an büyülenmemek elde değil. Bu mezarın adı Sveshtari Trak Mezarı. Bu mezarın fotoğrafını geçen sene görmüş ve hayran olmuştum. İkinci bir Bulgaristan gezisi fikrim de bu mezarın varlığını öğrendikten sonra ortaya çıktı. Getae krallığı dönemine ait bu anıtsal mezar, Trakların öteki dünya inancını ve sanatsal dehasını günümüze taşıyan en önemli arkeolojik keşiflerden biri. Getae kabilesinin güçlü bir hükümdarı için inşa edildiği düşünülen bu yapı, Trak kültürü ile Helenistik sanatın sentezini sunan dünyadaki tek örnek.

Şimdi, kapısından adım atacağımız o mistik dünyanın kapılarını aralamak için önce bu toprakların kadim sahiplerini, yani Getae (Get) Trak kabilesini tanımamız gerekiyor. Antik tarihçi Herodot, Traklar için Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık millet diye yazar. Ancak hemen ardından trajik bir not düşer: Tek bir çatı altında toplanamayan, sürekli birbirleriyle mücadele eden onlarca kabile… Nitekim arkeolojik veriler de Trak medeniyetinin 80’i aşkın farklı kabileden oluştuğunu doğruluyor. Bu boylar içinde sadece Odrys kabilesi, Pers istilasının ardından MÖ 5. yüzyılda bir ilki başararak diğer Trakları tek bir bayrak altında toplamış ve Odrys Krallığı’nı kurmuştu. Bizim bugün ayak bastığımız Deliorman ve tüm Aşağı Tuna bölgesinin gerçek yerlileri ve efendileri ise Getae kabilesiydi. Onlar, Trak kavimler birliğinin en savaşçı, en dindar ve en gizemli kolu olarak bilinirdi. İşte birazdan hayranlıkla izleyeceğimiz bu muazzam Trak mezarı, tam da bu gizemli kavmin ölümsüz krallarından birine ait..

Aslında bu şaheser yalnız da değil; ‘Sboryanovo Tarih ve Arkeoloji Rezervi‘ adıyla korunan bu geniş nekropol alanında, dönemin Getae aristokratlarına ve asillerine ait irili ufaklı 26’dan fazla Trak tümülüsü (mezar tepesi) daha yer alıyor. Bunlardan Sveshtari Trak Mezarı hariç, 2 tanesini daha gezebiliyorsunuz. Ancak gerek Helenistik dönemle harmanlanmış kübist kariatidleri gerekse kusursuz kireç taşı işçiliğiyle Sveshtari, 1985’ten beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini sonuna kadar hak eden, bölgenin en parıldayan mücevheri.

Sveshtari, abartısız söylüyorum, Bulgaristan’da gezmesi en zor, en katı kurallara sahip anıt. İçeriye adım atmak adeta antik bir banka kasasına sızmak gibi… Öyle elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz; her şey milimetrik bir randevu sistemine bağlı. İçerideki grup çıkmadan bir sonraki asla içeri alınmıyor. Dolayısıyla kapıda beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. Gezi programınızda burası varsa; ‘kalabalık var, sıra var’ gibi gerekçelerle, maalesef alanı gezemeden ayrılma olasılığınız olduğunu da mutlaka aklınızda bulundurun.

İçerideki nem ve sıcaklığı binlerce yıl öncesine sabitleyen o steril, soğuk odaya geçtiğinizde ayaklarınıza galoşlar geçiriliyor. Derken, ana mezar odasının o son devasa kapısı ağır ağır aralanıyor ve ışıklar yanıyor… İşte o an, zamanın durduğu, nefesinizin kesildiği an. 2300 yıldır karanlıkta bekleyen o muazzam kariatidler, loş ışıkta bir anda karşınızda belirdiğinde, kendinizi bir gezi rotasında değil, antik bir sırrın tam ortasına fırlatılmış gibi hissediyorsunuz. Fotoğraf çekmeniz filan mümkün değil. Yukarıdaki fotoğrafların tamamı internetten.

Galoşlarımızın hışırtısıyla adım attığımız ana mezar odası; üç ayrı odadan oluşan ve harç kullanılmadan, sadece dev kireç taşı blokların milimetrik olarak birbirine oturtulmasıyla inşa edilmiş bir mühendislik harikası. Ancak gözlerinizi tavana doğru kaldırdığınızda, buranın neden bir dünya mirası olduğunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Duvarları süsleyen ve tavan kirişini adeta elleriyle göğe doğru kaldıran, yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış on adet heybetli kadın heykeli (kariatid) sizi karşılıyor. Ters çevrilmiş akantus yapraklarını andıran kıvrımlı elbiseleri, loş ışıkta adeta kıpırdıyormuş gibi duran yüz hatları ve kollarındaki işçilik, Trak sanatının ne kadar yüksek bir estetiğe ulaştığının en net kanıtı.

Tam tepedeki yarım daire alınlıkta ise mezarın asıl gizemi saklı: Yarım bırakılmış kömür kalemi çizgileriyle yapılmış bir freskte, at üstündeki Getae kralının, elinde defne tacı tutan tanrıça tarafından ölümsüzlüğe kabul ediliş sahnesi betimlenmiş. Odanın zemininde yer alan iki taş yatak ise vaktiyle kral ve kraliçenin ebedi uykularına yatırıldığı yer. Sveshtari’nin içi, Helenistik dünyanın zarafetiyle Trakların mistik öteki dünya inancının taşa kazınmış en görkemli buluşma noktası.

Ben dahil gruptaki hepimiz bu mezardan büyülenmiş olarak çıktık. Aslında genel tur programımızda yoktu ama hazır buraya kadar gelmişken, ziyarete açık olan diğer iki mezarı da ekstra bilet alarak kendi imkanlarımızla gezdik.

Tabii ki Sveshtari Trak Mezarı’nın ihtişamı yanında bu diğer iki mezar son derece sade ve sönük kalıyor. Yine de dönem hakkında genel bir fikir vermesi ve Sveshtari’nin ne kadar ayrıcalıklı, eşsiz bir yere sahip olduğunu anlamak bakımından onları da listeye eklememiz çok iyi oldu.

Svestari Trak Mezarı gezimiz sonrasında Rusçuk’a (Ruse) doğru yolumuza devam ettik.Tuna Nehri’nin kıyısına incelikle işlenmiş, Bulgaristan’ın en zarif ve en Avrupai şehri olan Rusçuk (Ruse), hem Osmanlı tarihimizdeki derin izleri hem de göz alıcı mimarisiyle turumuzun en özel duraklarından birisi oldu. Şehir, ülkenin en büyük nehir limanına sahip olmasının yanı sıra, özellikle 19. yüzyılın sonlarında geçirdiği büyük mimari dönüşüm nedeniyle “Küçük Viyana” olarak anılıyor.

Bu şehre vardığınız zaman Bulgaristan’ın diğer şehirlerinde sıkça rastlanan o gri, soğuk sosyalist blok mimarisinden çok farklı bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz. Rusçuk, asırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en kritik kalelerinden ve eyalet merkezlerinden biri olmuş. Özellikle Tuna Vilayeti kurulduğunda, bu eyaletin başkenti Rusçuk seçilmiş.

Bu şehri anlatırken önemli bir Osmanlı isimden bahsetmemiz gerekiyor; Midhat Paşa. 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğu, duraklayan idari yapıyı canlandırmak için yepyeni bir eyalet sistemini denemeye karar verdi. Fransa’daki taşra idaresi örnek alınarak Tuna Vilayeti kuruldu ve başına da dönemin en ilerici, en vizyoner devlet adamı olan Midhat Paşa getirildi. Bugünkü Bulgaristan’ın neredeyse tamamını, Sırbistan ve Romanya’nın bir kısmını içine alan bu devasa eyaletin başkenti ise Rusçuk seçildi. Midhat Paşa, Rusçuk’a geldiğinde karşısında bataklıklar içinde, bakımsız bir Balkan kasabası buldu. Sadece 3-4 yıl gibi kısa bir sürede bu kasabayı modern bir Avrupa şehrine dönüştürdü.

Midhat Paşa, Tuna Vilayeti için gerçekten de devrim niteliğinde işler gerçekleştirmiş. Kalkınmanın can damarı olan ticaretin canlanması için ulaşımın şart olduğunu bildiğinden, Osmanlı toprağındaki ilk hat olan Rusçuk-Varna Demiryolu onun döneminde (1866) tamamlanarak hizmete açılmış. Bölgedeki çiftçileri tefecilerin elinden kurtarmak için imparatorluk tarihinde bir dönüm noktası olan ‘Memleket Sandıkları’nı kurmuş; çiftçilerin mahsullerinden biriken bu sermaye, bugünkü Ziraat Bankası’nın temellerini oluşturmuş. Şehirde hem Türkçe hem Bulgarca yayın yapan, imparatorluğun ilk vilayet gazetesi Tuna’yı çıkarırken, Rusçuk’a modern bir matbaa kurdurarak bölgenin entelektüel seviyesini hızla yukarı taşımış. Sokaktaki kimsesiz ve yetim kalan hem Müslüman hem Hristiyan çocukları korumak için açtığı ‘Islahhaneler’ (meslek okulları) ise çocukları hayata kazandıran muazzam bir sosyal proje olmuş. Kısacası Rusçuk, bugünkü kimliğini büyük oranda Midhat Paşa’nın bu vizyonuna borçlu. Üstelik şehir sadece idari değil, edebi bir rüzgâra da ev sahipliği yapmış; edebiyatımızın dev ismi Namık Kemal bir dönem burada yaşamış ve Tuna boyunda edindiği tarihsel gözlemler, ona Türk tiyatrosunun mihenk taşı olan Vatan Yahut Silistre oyununu yazarken büyük bir ilham kaynağı olmuş.

Rusçuk’a gelir gelmez ilk olarak Rusçuk Bölgesel Tarih Müzesi’ni gezmeye gittik. 1882 yılında inşa edilen bina, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan ayrılışından sonra yapılan ilk modern hükümet konağı olma özelliğini taşıyor. Müze, bu zarif şehre yakışacak nitelikte, son derece zengin bir koleksiyona sahip.

Aslında burayı sadece bölgedeki Trak, Roma ve Osmanlı bağlarını tek bir çatı altında görmek için değil, bizim gibi özel bir merakın peşinden gitmek için de gezmelisiniz. Bizim buraya geliş amacımız; müzenin dünyaca ünlü en prestijli parçası olan, MÖ 4. yüzyılın başlarına (Trak Getae krallığı dönemine) tarihlenen ünlü Borovo Hazinesi’ydi.

Beş parçadan oluşan bu gümüş ritüel setinin üzerinde mitolojik sahneler, sfenksler ve boğa/griffin kafası şeklinde işlenmiş inanılmaz kadehler yer alıyordu.

Ancak ne yazık ki seyahat tanrıları her zaman yanımızda olmuyor, biz müzeyi gezerken bu muazzam hazinenin tamamı restorasyona alınmıştı ve yerinde yeller esiyordu. Sergideki yeri yukarıdaki fotoğrafta olduğu gibi boştu.

Müze gezisi sonrası, geç bir öğle ile erken bir akşam yemeğini birleştirdiğimiz o meşhur gezgin öğünlerinden birini, yukarıda fotoğrafını paylaştığım Rusçuk’taki Taverna Chiflika’da yedik. Güzel yemeklerin ve neşeli sohbetlerin ardından, akşamki şehir gezimiz öncesinde biraz dinlenmek üzere otelimizin yolunu tuttuk

Rusçuk’ta konaklayacağımız Hotel Anna Palace, merkeze yakınlığıyla oldukça konforlu bir tesis. Odalarımızı alıp valizlerimizi odalara bırakır bırakmaz, hiç vakit kaybetmeden kendimizi sokaklara attık. Günün programını Tuna Nehri kıyısındaki trafiğe kapalı kordonda, büyüleyici bir gün batımı eşliğinde noktalamak niyetindeyiz. Ancak güneşin alçalmasına henüz vakit olduğundan, grupça yürüyerek önce şehrin kalbi sayılan Özgürlük Meydanı’na (Ploshtad Svoboda) geçtik; ne de olsa yeni bir şehre adım atar atmaz ilk olarak onun ritmine aşina olmak, sokaklarını solumak önemli.

Zarafetinin tohumlarını 1860’larda burayı yöneten Midhat Paşa’nın attığı geniş meydanın etrafını saran yapılar, bir Balkan şehrinden ziyade bir Orta Avrupa başkentinin asaletini taşıyor. Cepheleri ince taş işçilikleri, mitolojik kabartmalar ve heybetli heykellerle süslenmiş Neo-Barok, Neo-Klasik ve Secession (yenilikçi mimari akım) tarzı binalar adeta birbirleriyle zarafet yarışına girmiş gibi.

DOHODNO ZDANİE (KÜLTÜR SARAYI)
RUSÇUK ADLİYE BİNASI

Bu mimari senfoninin başrolünde ise hiç şüphesiz 1902 yapımı meşhur Dohodno Zdanie (Kültür Sarayı) binası yer alıyor; çatısındaki kanatlı heykelleri ve büyüleyici tiyatro cephesiyle meydanın siluetini tek başına sırtlıyor. Hemen yanı başındaki bankalar, şık kafeler ve eski otel binaları da bu estetiğe ayak uydurunca, meydanda yürümek açık hava mimarlık müzesinde gezinmek gibi bir hisse dönüşüyor. Yüzyıl başı Avrupa burjuvazisinin estetik anlayışını Tuna kıyısına taşıyan bu görkemli konaklar ve kamu binaları, önlerinden geçen modern hayatı tüm asaletleriyle selamlamaya devam ediyor.

Rusçuk meydanının tam merkezinde yer alan ve şehrin simgesi olan o heybetli anıtın adı Tuna Özgürlük Anıtı. Anıt, 20. yüzyılın hemen başında (1906-1909 yılları arasında) İtalyan heykeltıraş Arnoldo Zocchi tarafından tasarlanmış. Kendisi dönemin en prestijli sanatçılarından birisi. Bu durum, Rusçuk burjuvazisinin o dönem sanata ne kadar büyük bütçeler ayırdığının ve yüzünü tamamen Batı’ya döndüğünün en net göstergesi.

Anıtın zirvesinde, sol elinde kılıcıyla yönünü kuzeye dönmüş görkemli bir ‘Özgürlük’ kadını yükseliyor. Aşağıda ise Bulgaristan’ın millî sembolü olan iki bronz aslan yer alıyor: Biri esaret zincirlerini kırıyor, diğeri özgürlüğü koruyor. Tabii bu aslanlardan birinin pençeleri altında ezilen bir Osmanlı fesi ve hilalli bayrak görmek, bir Türk gezgin olarak içinizde buruk bir sızı bırakıyor. Fakat tarih, yaşandığı dönemin diliyle konuşur. Bizlerin bu topraklarda sadece geçici birer misafir olduğunu, anıtların ise tarihi kendi ulusal pencerelerinden yazdığını biliyoruz. Bu bilinçle, içimizdeki o burukluğu derin bir seyahat olgunluğuna dönüştürüp yolumuza devam ediyoruz.

Günün yorgunluğu üzerimize çökerken, Kutsal Üçleme Kilisesi’ni gezme işini yarın sabaha bırakıp, günü Tuna Nehri kıyısında batırmak üzere yürüyüşe geçtik. Rusçuk’un o dantel gibi işlenmiş, şık sokaklarından nehre doğru süzülürken, birden taş duvarların ardına saklanmış çok hüzünlü ve romantik bir aşk hikayesi yolumuzu kesti: Kaliopa Evi.

Günümüzde resmi olarak ’19. Yüzyıl Rusçuk Şehir Yaşamı Müzesi’ adıyla hizmet veren bu zarif konak; sadece Secession tarzı narin mimarisiyle değil, Tuna kıyısında asırlardır kulaktan kulağa fısıldanan o efsanevi yasak aşkıyla da şehrin en büyüleyici duraklarından biri. Hikayenin merkezinde, güzelliğiyle bir dönemin tüm Rusçuk’unu büyüleyen Prusya Konsolosu’nun eşi Maria Kalish yer alıyor. Şehirdeki lakabıyla ona, Yunan mitolojisindeki ilham perisinden esinle ‘Kaliopa‘ (Güzel Yüzlü) derlermiş.

1860’larda Rusçuk’a vali olarak atanan ve şehri adeta küllerinden doğuran Midhat Paşa, katıldığı diplomatik bir baloda bu gizemli kadını görür görmez sırılsıklam aşık olmuş. Kaliopa da Paşa’nın o entelektüel, vizyoner ve karizmatik duruşuna kayıtsız kalamamış. Ancak ortada koskoca bir engel varmış; kadın evli, Midhat Paşa ise Osmanlı’nın en göz önündeki valisiymiş…

Efsaneye göre Midhat Paşa, bu büyük aşkı gözlerden uzak yaşayabilmek ve sevgilisine bir saygı duruşunda bulunmak için ona bu muazzam konağı yaptırmış. Hatta aşklarını gizlemek için şehirde düzenlenen bir atıcılık yarışmasında Kaliopa’nın birinci gelmesini sağladığı ve bu evi ona ‘yarışma ödülü’ olarak takdim ettiği, nehir kıyısındaki kahvelerde yüzyıldır anlatılan çok sevimli bir dedikodudur.

Ne yazık ki bizim yoğun gezi programımızda Kaliopa Evi’nin içini, o Avusturyalı ressamların elinden çıkma tavan fresklerini gezmek için ne bugün ne de yarın vaktimiz var. İçeriye adım atamasak da, Tuna’nın sularına doğru ilerlerken bu asırlık sırrı barındıran müze evini selamlamadan geçmek istemedik; biz gezip göremedik ama buralara yolu düşecek olan sizlerin aklının bir köşesinde mutlaka bulunsun. Şimdi, kızıl gökyüzünün Tuna ile buluştuğu o büyülü ana yetişme vakti…

Avrupa’nın can damarı olan Tuna Nehri, doğduğu Kara Ormanlar’dan Karadeniz’e döküldüğü noktaya kadar tam 10 ülkeyi geride bırakan, kıtanın en uzun ikinci nehridir. Yüzyıllar boyunca sadece devletlerin sınırlarını çizmekle kalmamış; kültürlerin, ticaretin ve imparatorlukların da kaderini belirlemiştir. Osmanlı döneminde türkülere ilham olan bu nehir sanki Rusçuk’ta bir başka akıyor.

İşte bu devasa nehrin kıyısına bir dantel gibi işlenen Rusçuk, varlığını ve tüm o görkemli tarihini sanırım tamamen Tuna’ya borçlu. Tuna olmasaydı, ne modern Bulgaristan’ın en büyük nehir limanı burada kurulabilir ne de Midhat Paşa’nın vizyonuyla Avrupa ticareti buraya akabilirdi. Şehir, nehir sayesinde Viyana ve Budapeşte gibi Orta Avrupa başkentleriyle doğrudan bir kültür köprüsü kurmuş; Avusturyalı mimarlar, şık mobilyalar, piyano sesleri ve en yeni sanat akımları Rusçuk sokaklarına hep Tuna’nın sularıyla taşınmıştır. Şehrin “Küçük Viyana” olarak anılmasının yegane sebebi, bu nehrin kıyıya üflediği Avrupa esintisidir.

Şimdi, asırlık aşk efsanelerini fısıldayan Kaliopa Evi’ni arkamızda bırakıp nehir kordonuna çıktığımızda, bizi bu görkemli birlikteliğin en güzel sahnesi karşılıyor. Hadi gelin, kızıl gökyüzünün Tuna’nın devasa gövdesine yansıdığı o büyülü dakikalarda, Rusçuk’ta günü birlikte bitirelim…

Bu dopdolu günün tatlı yorgunluğunu üzerimizden atmak için odalarımıza çekildik. Fakat zihnimiz, yarın atılacağımız yeni maceraların heyecanıyla çoktan uyanmıştı bile..

Seyahatle, dostlukla ve hep Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

15.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 394.389 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız