Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Şumnu’dan Rusçuk’a

Bulgaristan gezimizin 8. gününe girdik. Gezi öncesi ‘Bulgaristan’da 11 gün gezi mi olurmuş?‘ diye soranlara inat, her günü dolu dolu geçiriyoruz. Şumnu’dan Tuna kıyısındaki Rusçuk’a (Ruse) kadar uzanan o geniş plato ve tepelik bölge ‘Deliorman‘ olarak adlandırılıyor. Osmanlı döneminde buraya Deliorman denmesinin nedeni, bölgenin bir uçtan bir uca uzanan, geçit vermez, sık, gür ve balta girmemiş meşe ormanlarıyla kaplı olmasıymış. Eskiden var olan o devasa ormanların büyük kısmı tarım arazisi açmak için yok edilmiş olsa da bölge hala parça parça meşe korularına ve yemyeşil bir dokuya sahip. Tabii Deliorman denince akla gelen ilk şeylerden biri de Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Kel Aliço gibi sırtı yere gelmez ‘Deliorman Pehlivanları’…

Gezimizin bu gününde Şumnu’dan yola çıkıp Rusçuk’a doğru ilerlerken Deliorman’ın kalbine doğru sokuluyoruz. Bugün rotamızda Abritus Antik Kenti, Razgrad ve efsanevi Sveshtari (Mumcular) Trak Mezarı var. Günü Rusçuk’ta bitirip, orada koanaklayacağız. Tarihin ve yeşilin iç içe geçtiği bir Deliorman günlüğü başlıyor!

Günün ilk gezisini Bulgar Devleti’nin Kurucuları Anıtı‘na yaptık. Anıt, 1981 yılında Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 1300. yıl dönümü anısına inşa edilmiş. Sosyalist Bulgaristan döneminin lideri Todor Jivkov’un vizyonuyla, ulusal gururu ve tarihi kökleri yüceltmek amacıyla dönemin en büyük bütçeli projelerinden biri olarak hayata geçirilmiş. Karşısına geçip ihtişamına kapıldığımız bu anıt, arkasında aslında büyük bir kitle baskısı barındırıyor. 1981 yılındaki açılış için tüm ülke seferber edilmiş; fabrikalardaki işçilerden memurlara kadar herkesten zorla maddi katkı toplanmış. İnsanlar sadece paralarıyla değil, hafta sonu tatillerinde burada bedava iş gücü olarak çalışarak da bu betona hayat vermek zorunda kalmışlar. Kısacası Şumnu’daki bu anıt, rejimin gücünü değil, sıradan insanların zoraki fedakarlıklarını simgeliyor.

Anıt için Şumnu’nun seçilme nedeni ise Bulgaristan’ın ilk tarihi başkentleri olan Pliska ve Preslav’a çok yakın bir merkez olması. Anıta isterseniz şehirden yürüyerek, 1300 merdiveni tırmanarak da ulaşabiliyorsunuz; fakat biz tabii ki araçla çıkmayı tercih ettik

Anıt, modern mimaride brütalizm akımının en radikal örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye adım attığınızda kendinizi fantastik bir filmin setinde gibi hissetmeniz işten bile değil. Dev beton blokların arasına oyulmuş kübist tarzdaki devasa heykeller; 7. ve 10. yüzyıllar arasındaki erken dönem Bulgar han, kral ve çarlarını betimliyor.

Devletin kurucusu Han Asparuh; atının önünde, kılıcını toprağa saplayıp ‘Bulgaristan burası olacak!’ derken betimlenmiş. Hemen ardından ise devleti askeri ve hukuki açıdan büyüten diğer önemli liderler geliyor: Han Tervel, Han Krum ve Han Omurtag.

Şumnu’dan ayrılıp Deliorman rotamıza doğru ilerlerken, hem yollar hem de zaman dilimleri arasında tatlı bir geçiş yapıyoruz. 1980’lerin o devasa brütalist anıtını arkamızda bırakıp, yönümüzü çok daha eski bir tarihe, Roma dönemine çeviriyoruz. Bugün bu bölgede göreceğimiz en önemli duraklardan biri, Roma İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en büyük askeri ve sivil merkezlerinden biri olan Abritus Antik Kenti.

Razgrad’ın hemen yanı başındaki Abritus Antik Kenti’ne adım attığınızda sakin bir yeşillik sizi karşılıyor ama aldanmayın; burası Roma tarihinin en kanlı ve en trajik sayfalarından birinin yazıldığı yer!

Dönemin kudretli Roma İmparatoru, yanına oğlunu da alarak kuzeyden sel gibi akan Got kabilelerini durdurmak üzere ordusuyla buraya, bu topraklara geliyor. Ancak işler hiç de planladıkları gibi gitmiyor ve Romalılar buradaki bataklıklarda feci bir bozguna uğruyor. Sonuç mu? Roma tarihinde bir ilk gerçekleşiyor ve koskoca bir imparator ile oğlu, ilk kez savaş meydanında can veriyor!

Karşılarındaki tehlikenin büyüklüğünü anlayan Romalılar, bu ağır darbeyi atlattıktan hemen sonra kolları sıvamış ve Abritus’u adeta bir kale şehre dönüştürmüş. Bugün etrafımızda kalıntılarını gördüğümüz o surlar, zamanında 3 metre kalınlığında, 12 metre yüksekliğindeymiş ve şehri 30’a yakın kule koruyormuş. Yani tam bir devasa askeri üs kurulmuş.

Daha sonra Razgard şehri içine girdik. Bu şehrin geçmişi Traklara kadar geriye gitse de, bugün üzerinde yürüdüğümüz şehrin kuruluşu 16. yüzyıllara dayanıyor. Osmanlı döneminde şehir bu isimle kurulmuş ve asırlarca Hezarfend, Hezar-grad (bin kaleli, bin şehirli anlamında) olarak anılmış. Günümüzde de Deliorman bölgesinde yaşayan Türkler ve Türkiye’deki göçmenler arasında şehrin adı çoğunlukla Hazargrat olarak geçiyor.

Osmanlı burayı fethettiğinde eski Abritus’un yakınlarında küçük köyler bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1527’lerde Sadrazam ve o dönem Rumeli Beylerbeyi olan Makbul (Pargalı) İbrahim Paşa, bu bölgeyi canlandırmak için devasa bir kalkınma ve imar hareketi başlatmış. Bölgeye Anadolu’dan getirilen Türk nüfus (özellikle Yörükler) iskan ettirilmiş. İbrahim Paşa, şehre kendi adını taşıyan muazzam bir cami, medrese, hamam ve kervansaray yaptırmış.

Çevre beldelerle birlikte Razgrad’ın nüfusu 110000’e ulaşıyor. Razgrad, Osmanlı döneminden kalma çok güçlü bir Türk-Müslüman mirasına da sahip. Şehrin merkezindeki Vazrajdane Meydanı‘nda yükselen Makbul İbrahim Paşa Camisi, Balkanlar’ın en büyük ve en etkileyici Osmanlı camilerinden birisidir. Şehirde ayrıca 18. yüzyıldan kalma tarihi bir Saat Kulesi de var. Biz bu cami ve saat kulesini görmek için Vazrajdane Meydanı’na yürüdük.

Saat Kulesi hakkında bilgi alırken birden meydandan gelen müzik seslerine kulak kesildik. Meydanda yerel kıyafetler içinde yöresel danslarını sergileyen yöresel grupları fark ettik ve o saatten sonra da tüm ilgimiz ve kayıtlarımız onlara yöneldi.

Razvitie 1869 Halk Merkezi bu meydanda bulunan geçmişi eskiye dayanan bir kurum. Adındaki “1869” ibaresinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı döneminin sonlarında, Bulgar Ulusal Uyanış hareketinin en hararetli olduğu dönemde kurulmuş. O dönemde Bulgaristan genelinde kurulan “Chitalishte” (Kültür/Halk Evi) akımının Razgrad’daki öncüsü.

Burası, ilk kurulduğu dönemlerde halka kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın ve gazete takibi sağlamanın ötesinde, milli bilinci uyandıran gizli toplantılara da ev sahipliği yapmış bir ‘aydınlanma yuvası’… Bugün ise yüzlerce çocuk ve gencin sanat eğitimi aldığı, yaşayan dev bir kültür fabrikasını andırıyor. Salonlarından taşan müzik sesleri, bölgenin zengin Kapantsi folkloruna ait geleneksel dans adımlarını kuşaktan kuşağa aktarıyor. İzlerken büyülendiğimiz bu gösteriler, Deliorman’ın (özellikle Razgrad, Şumnu ve Yedi Tepe çevresinin) en özgün ve gizemli etnografik topluluğu olan ‘Kapanlar‘ın (Kapantsi) asırlık mirasını gözler önüne seriyor.

Kapanların, bölgenin en eski ve otantik Bulgar nüfusu olduğu, kökenlerinin Han Asparuh dönemindeki ilk Ön-Bulgarlara (Proto-Bulgarlar) kadar uzandığı kabul ediliyor. Bu köklü geçmişin izlerini taşıyan topluluk; kendine has, geometrik işlemeli, çok renkli geleneksel kostümlere ve son derece ritmik, enerjik dans adımlarına sahip.

Makbul İbrahim Paşa Cami’nin adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur sadrazamı Pargalı ya da Makbul (sonradan Maktul) İbrahim Paşa’dan aldığını belirtmiştim. Paşa’nın 1536’daki idamından sonra inşaatı yarım kalan cami, ancak 1616 yılında Sadrazam Mahmut Paşa döneminde tamamlanarak ibadete açılabilmiş.

Yapı, Bulgaristan’daki komünizm döneminde uzun yıllar kapalı tutulup bakımsızlığa terk edilince ciddi şekilde zarar görmüş ve çökme tehlikesi atlatmış. Neyse ki sahip olduğu benzersiz mimari değer sayesinde bugün Bulgaristan devleti tarafından ‘ulusal öneme sahip kültür anıtı’ olarak tescillenmiş durumda ve geniş kapsamlı bir restorasyondan geçirilmiş. Biz gittiğimizde ne yazık ki kapalı olduğu için içini gezme şansı bulamadık.

Meydanın tam kalbinde, yaklaşık 25 metre yüksekliğiyle zamana meydan okuyan asırlık bir Osmanlı mirası yükseliyor: Razgrad Saat Kulesi. 18. yüzyıldan bugüne şehrin ritmini tutan bu kule, klasik saat kulelerinden çok farklı bir mimari estetiğe sahip. Üç katlı yapısının en üst kısmı, kıvrımlı hatlarıyla adeta geleneksel bir kadın eteğini (çan etek) andırıyor. Gövdesindeki taş işçiliği ve Deliorman semalarına doğru uzanan külahıyla kule, sadece zamanı göstermiyor; Hezargrad’ın geçmişini bugüne fısıldıyor.

Aslında hikaye 16. yüzyılın sonlarında, Batı Balkanlar’da ilk saat kulelerinin yükselmesiyle başlıyor. Bulgaristan topraklarında bu modanın ilk resmi kanıtı 1611’de Filibe’de (Plovdiv) karşımıza çıksa da, zamanla bu kuleler her şehrin simgesi haline gelmiş. Tabii o dönemlerde bu kuleler sadece ‘saat kaç?’ sorusuna cevap vermek için yapılmıyordu. Düşünün; şehri yukarıdan gözleyen bu yapılar aynı zamanda birer yangın gözetleme kulesi, tehlike anında halkı uyaran birer alarm merkezi ve hatta askeri savunma kalesiydi!

İşin en ilginç yanı ise 18. ve 19. yüzyıllarda bu kulelerin, dönemin esnafı ve zanaatkarları için bir nevi ‘hak koruyucu’ olmasıydı. Çalışma saatlerini sıkı sıkıya kontrol ederek esnaf arasındaki haksız rekabeti ve emek sömürüsünü önlemek için herkes bu kulelerin çanlarına kulak kesilirdi. Bugün hayranlıkla izlediğimiz bu kulenin yerinde, bir zamanlar yukarıya doğru uzanan Gotik tarzda bambaşka bir çan kulesi yükseliyormuş.

Bu güzel meydandan son fotoğraf karelerimizi alıp benim için gezinin en önemli yerine doğru yollara düştük: Sveshtari Trak Mezarına.

Deliorman coğrafyasının bağrında, zamanı milattan önce 3. yüzyıla sabitleyen öyle bir UNESCO Dünya Kültür Mirası var ki, kapısından içeri adım attığınız an büyülenmemek elde değil. Bu mezarın adı Sveshtari Trak Mezarı. Bu mezarın fotoğrafını geçen sene görmüş ve hayran olmuştum. İkinci bir Bulgaristan gezisi fikrim de bu mezarın varlığını öğrendikten sonra ortaya çıktı. Getae krallığı dönemine ait bu anıtsal mezar, Trakların öteki dünya inancını ve sanatsal dehasını günümüze taşıyan en önemli arkeolojik keşiflerden biri. Getae kabilesinin güçlü bir hükümdarı için inşa edildiği düşünülen bu yapı, Trak kültürü ile Helenistik sanatın sentezini sunan dünyadaki tek örnek.

Şimdi, kapısından adım atacağımız o mistik dünyanın kapılarını aralamak için önce bu toprakların kadim sahiplerini, yani Getae (Get) Trak kabilesini tanımamız gerekiyor. Antik tarihçi Herodot, Traklar için Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık millet diye yazar. Ancak hemen ardından trajik bir not düşer: Tek bir çatı altında toplanamayan, sürekli birbirleriyle mücadele eden onlarca kabile… Nitekim arkeolojik veriler de Trak medeniyetinin 80’i aşkın farklı kabileden oluştuğunu doğruluyor. Bu boylar içinde sadece Odrys kabilesi, Pers istilasının ardından MÖ 5. yüzyılda bir ilki başararak diğer Trakları tek bir bayrak altında toplamış ve Odrys Krallığı’nı kurmuştu. Bizim bugün ayak bastığımız Deliorman ve tüm Aşağı Tuna bölgesinin gerçek yerlileri ve efendileri ise Getae kabilesiydi. Onlar, Trak kavimler birliğinin en savaşçı, en dindar ve en gizemli kolu olarak bilinirdi. İşte birazdan hayranlıkla izleyeceğimiz bu muazzam Trak mezarı, tam da bu gizemli kavmin ölümsüz krallarından birine ait..

Aslında bu şaheser yalnız da değil; ‘Sboryanovo Tarih ve Arkeoloji Rezervi‘ adıyla korunan bu geniş nekropol alanında, dönemin Getae aristokratlarına ve asillerine ait irili ufaklı 26’dan fazla Trak tümülüsü (mezar tepesi) daha yer alıyor. Bunlardan Sveshtari Trak Mezarı hariç, 2 tanesini daha gezebiliyorsunuz. Ancak gerek Helenistik dönemle harmanlanmış kübist kariatidleri gerekse kusursuz kireç taşı işçiliğiyle Sveshtari, 1985’ten beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini sonuna kadar hak eden, bölgenin en parıldayan mücevheri.

Sveshtari, abartısız söylüyorum, Bulgaristan’da gezmesi en zor, en katı kurallara sahip anıt. İçeriye adım atmak adeta antik bir banka kasasına sızmak gibi… Öyle elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz; her şey milimetrik bir randevu sistemine bağlı. İçerideki grup çıkmadan bir sonraki asla içeri alınmıyor. Dolayısıyla kapıda beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. Gezi programınızda burası varsa; ‘kalabalık var, sıra var’ gibi gerekçelerle, maalesef alanı gezemeden ayrılma olasılığınız olduğunu da mutlaka aklınızda bulundurun.

İçerideki nem ve sıcaklığı binlerce yıl öncesine sabitleyen o steril, soğuk odaya geçtiğinizde ayaklarınıza galoşlar geçiriliyor. Derken, ana mezar odasının o son devasa kapısı ağır ağır aralanıyor ve ışıklar yanıyor… İşte o an, zamanın durduğu, nefesinizin kesildiği an. 2300 yıldır karanlıkta bekleyen o muazzam kariatidler, loş ışıkta bir anda karşınızda belirdiğinde, kendinizi bir gezi rotasında değil, antik bir sırrın tam ortasına fırlatılmış gibi hissediyorsunuz. Fotoğraf çekmeniz filan mümkün değil. Yukarıdaki fotoğrafların tamamı internetten.

Galoşlarımızın hışırtısıyla adım attığımız ana mezar odası; üç ayrı odadan oluşan ve harç kullanılmadan, sadece dev kireç taşı blokların milimetrik olarak birbirine oturtulmasıyla inşa edilmiş bir mühendislik harikası. Ancak gözlerinizi tavana doğru kaldırdığınızda, buranın neden bir dünya mirası olduğunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Duvarları süsleyen ve tavan kirişini adeta elleriyle göğe doğru kaldıran, yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış on adet heybetli kadın heykeli (kariatid) sizi karşılıyor. Ters çevrilmiş akantus yapraklarını andıran kıvrımlı elbiseleri, loş ışıkta adeta kıpırdıyormuş gibi duran yüz hatları ve kollarındaki işçilik, Trak sanatının ne kadar yüksek bir estetiğe ulaştığının en net kanıtı.

Tam tepedeki yarım daire alınlıkta ise mezarın asıl gizemi saklı: Yarım bırakılmış kömür kalemi çizgileriyle yapılmış bir freskte, at üstündeki Getae kralının, elinde defne tacı tutan tanrıça tarafından ölümsüzlüğe kabul ediliş sahnesi betimlenmiş. Odanın zemininde yer alan iki taş yatak ise vaktiyle kral ve kraliçenin ebedi uykularına yatırıldığı yer. Sveshtari’nin içi, Helenistik dünyanın zarafetiyle Trakların mistik öteki dünya inancının taşa kazınmış en görkemli buluşma noktası.

Ben dahil gruptaki hepimiz bu mezardan büyülenmiş olarak çıktık. Aslında genel tur programımızda yoktu ama hazır buraya kadar gelmişken, ziyarete açık olan diğer iki mezarı da ekstra bilet alarak kendi imkanlarımızla gezdik.

Tabii ki Sveshtari Trak Mezarı’nın ihtişamı yanında bu diğer iki mezar son derece sade ve sönük kalıyor. Yine de dönem hakkında genel bir fikir vermesi ve Sveshtari’nin ne kadar ayrıcalıklı, eşsiz bir yere sahip olduğunu anlamak bakımından onları da listeye eklememiz çok iyi oldu.

Svestari Trak Mezarı gezimiz sonrasında Rusçuk’a (Ruse) doğru yolumuza devam ettik.Tuna Nehri’nin kıyısına incelikle işlenmiş, Bulgaristan’ın en zarif ve en Avrupai şehri olan Rusçuk (Ruse), hem Osmanlı tarihimizdeki derin izleri hem de göz alıcı mimarisiyle turumuzun en özel duraklarından birisi oldu. Şehir, ülkenin en büyük nehir limanına sahip olmasının yanı sıra, özellikle 19. yüzyılın sonlarında geçirdiği büyük mimari dönüşüm nedeniyle “Küçük Viyana” olarak anılıyor.

Bu şehre vardığınız zaman Bulgaristan’ın diğer şehirlerinde sıkça rastlanan o gri, soğuk sosyalist blok mimarisinden çok farklı bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz. Rusçuk, asırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en kritik kalelerinden ve eyalet merkezlerinden biri olmuş. Özellikle Tuna Vilayeti kurulduğunda, bu eyaletin başkenti Rusçuk seçilmiş.

Bu şehri anlatırken önemli bir Osmanlı isimden bahsetmemiz gerekiyor; Midhat Paşa. 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğu, duraklayan idari yapıyı canlandırmak için yepyeni bir eyalet sistemini denemeye karar verdi. Fransa’daki taşra idaresi örnek alınarak Tuna Vilayeti kuruldu ve başına da dönemin en ilerici, en vizyoner devlet adamı olan Midhat Paşa getirildi. Bugünkü Bulgaristan’ın neredeyse tamamını, Sırbistan ve Romanya’nın bir kısmını içine alan bu devasa eyaletin başkenti ise Rusçuk seçildi. Midhat Paşa, Rusçuk’a geldiğinde karşısında bataklıklar içinde, bakımsız bir Balkan kasabası buldu. Sadece 3-4 yıl gibi kısa bir sürede bu kasabayı modern bir Avrupa şehrine dönüştürdü.

Midhat Paşa, Tuna Vilayeti için gerçekten de devrim niteliğinde işler gerçekleştirmiş. Kalkınmanın can damarı olan ticaretin canlanması için ulaşımın şart olduğunu bildiğinden, Osmanlı toprağındaki ilk hat olan Rusçuk-Varna Demiryolu onun döneminde (1866) tamamlanarak hizmete açılmış. Bölgedeki çiftçileri tefecilerin elinden kurtarmak için imparatorluk tarihinde bir dönüm noktası olan ‘Memleket Sandıkları’nı kurmuş; çiftçilerin mahsullerinden biriken bu sermaye, bugünkü Ziraat Bankası’nın temellerini oluşturmuş. Şehirde hem Türkçe hem Bulgarca yayın yapan, imparatorluğun ilk vilayet gazetesi Tuna’yı çıkarırken, Rusçuk’a modern bir matbaa kurdurarak bölgenin entelektüel seviyesini hızla yukarı taşımış. Sokaktaki kimsesiz ve yetim kalan hem Müslüman hem Hristiyan çocukları korumak için açtığı ‘Islahhaneler’ (meslek okulları) ise çocukları hayata kazandıran muazzam bir sosyal proje olmuş. Kısacası Rusçuk, bugünkü kimliğini büyük oranda Midhat Paşa’nın bu vizyonuna borçlu. Üstelik şehir sadece idari değil, edebi bir rüzgâra da ev sahipliği yapmış; edebiyatımızın dev ismi Namık Kemal bir dönem burada yaşamış ve Tuna boyunda edindiği tarihsel gözlemler, ona Türk tiyatrosunun mihenk taşı olan Vatan Yahut Silistre oyununu yazarken büyük bir ilham kaynağı olmuş.

Rusçuk’a gelir gelmez ilk olarak Rusçuk Bölgesel Tarih Müzesi’ni gezmeye gittik. 1882 yılında inşa edilen bina, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan ayrılışından sonra yapılan ilk modern hükümet konağı olma özelliğini taşıyor. Müze, bu zarif şehre yakışacak nitelikte, son derece zengin bir koleksiyona sahip.

Aslında burayı sadece bölgedeki Trak, Roma ve Osmanlı bağlarını tek bir çatı altında görmek için değil, bizim gibi özel bir merakın peşinden gitmek için de gezmelisiniz. Bizim buraya geliş amacımız; müzenin dünyaca ünlü en prestijli parçası olan, MÖ 4. yüzyılın başlarına (Trak Getae krallığı dönemine) tarihlenen ünlü Borovo Hazinesi’ydi.

Beş parçadan oluşan bu gümüş ritüel setinin üzerinde mitolojik sahneler, sfenksler ve boğa/griffin kafası şeklinde işlenmiş inanılmaz kadehler yer alıyordu.

Ancak ne yazık ki seyahat tanrıları her zaman yanımızda olmuyor, biz müzeyi gezerken bu muazzam hazinenin tamamı restorasyona alınmıştı ve yerinde yeller esiyordu. Sergideki yeri yukarıdaki fotoğrafta olduğu gibi boştu.

Müze gezisi sonrası, geç bir öğle ile erken bir akşam yemeğini birleştirdiğimiz o meşhur gezgin öğünlerinden birini, yukarıda fotoğrafını paylaştığım Rusçuk’taki Taverna Chiflika’da yedik. Güzel yemeklerin ve neşeli sohbetlerin ardından, akşamki şehir gezimiz öncesinde biraz dinlenmek üzere otelimizin yolunu tuttuk

Rusçuk’ta konaklayacağımız Hotel Anna Palace, merkeze yakınlığıyla oldukça konforlu bir tesis. Odalarımızı alıp valizlerimizi odalara bırakır bırakmaz, hiç vakit kaybetmeden kendimizi sokaklara attık. Günün programını Tuna Nehri kıyısındaki trafiğe kapalı kordonda, büyüleyici bir gün batımı eşliğinde noktalamak niyetindeyiz. Ancak güneşin alçalmasına henüz vakit olduğundan, grupça yürüyerek önce şehrin kalbi sayılan Özgürlük Meydanı’na (Ploshtad Svoboda) geçtik; ne de olsa yeni bir şehre adım atar atmaz ilk olarak onun ritmine aşina olmak, sokaklarını solumak önemli.

Zarafetinin tohumlarını 1860’larda burayı yöneten Midhat Paşa’nın attığı geniş meydanın etrafını saran yapılar, bir Balkan şehrinden ziyade bir Orta Avrupa başkentinin asaletini taşıyor. Cepheleri ince taş işçilikleri, mitolojik kabartmalar ve heybetli heykellerle süslenmiş Neo-Barok, Neo-Klasik ve Secession (yenilikçi mimari akım) tarzı binalar adeta birbirleriyle zarafet yarışına girmiş gibi.

DOHODNO ZDANİE (KÜLTÜR SARAYI)
RUSÇUK ADLİYE BİNASI

Bu mimari senfoninin başrolünde ise hiç şüphesiz 1902 yapımı meşhur Dohodno Zdanie (Kültür Sarayı) binası yer alıyor; çatısındaki kanatlı heykelleri ve büyüleyici tiyatro cephesiyle meydanın siluetini tek başına sırtlıyor. Hemen yanı başındaki bankalar, şık kafeler ve eski otel binaları da bu estetiğe ayak uydurunca, meydanda yürümek açık hava mimarlık müzesinde gezinmek gibi bir hisse dönüşüyor. Yüzyıl başı Avrupa burjuvazisinin estetik anlayışını Tuna kıyısına taşıyan bu görkemli konaklar ve kamu binaları, önlerinden geçen modern hayatı tüm asaletleriyle selamlamaya devam ediyor.

Rusçuk meydanının tam merkezinde yer alan ve şehrin simgesi olan o heybetli anıtın adı Tuna Özgürlük Anıtı. Anıt, 20. yüzyılın hemen başında (1906-1909 yılları arasında) İtalyan heykeltıraş Arnoldo Zocchi tarafından tasarlanmış. Kendisi dönemin en prestijli sanatçılarından birisi. Bu durum, Rusçuk burjuvazisinin o dönem sanata ne kadar büyük bütçeler ayırdığının ve yüzünü tamamen Batı’ya döndüğünün en net göstergesi.

Anıtın zirvesinde, sol elinde kılıcıyla yönünü kuzeye dönmüş görkemli bir ‘Özgürlük’ kadını yükseliyor. Aşağıda ise Bulgaristan’ın millî sembolü olan iki bronz aslan yer alıyor: Biri esaret zincirlerini kırıyor, diğeri özgürlüğü koruyor. Tabii bu aslanlardan birinin pençeleri altında ezilen bir Osmanlı fesi ve hilalli bayrak görmek, bir Türk gezgin olarak içinizde buruk bir sızı bırakıyor. Fakat tarih, yaşandığı dönemin diliyle konuşur. Bizlerin bu topraklarda sadece geçici birer misafir olduğunu, anıtların ise tarihi kendi ulusal pencerelerinden yazdığını biliyoruz. Bu bilinçle, içimizdeki o burukluğu derin bir seyahat olgunluğuna dönüştürüp yolumuza devam ediyoruz.

Günün yorgunluğu üzerimize çökerken, Kutsal Üçleme Kilisesi’ni gezme işini yarın sabaha bırakıp, günü Tuna Nehri kıyısında batırmak üzere yürüyüşe geçtik. Rusçuk’un o dantel gibi işlenmiş, şık sokaklarından nehre doğru süzülürken, birden taş duvarların ardına saklanmış çok hüzünlü ve romantik bir aşk hikayesi yolumuzu kesti: Kaliopa Evi.

Günümüzde resmi olarak ’19. Yüzyıl Rusçuk Şehir Yaşamı Müzesi’ adıyla hizmet veren bu zarif konak; sadece Secession tarzı narin mimarisiyle değil, Tuna kıyısında asırlardır kulaktan kulağa fısıldanan o efsanevi yasak aşkıyla da şehrin en büyüleyici duraklarından biri. Hikayenin merkezinde, güzelliğiyle bir dönemin tüm Rusçuk’unu büyüleyen Prusya Konsolosu’nun eşi Maria Kalish yer alıyor. Şehirdeki lakabıyla ona, Yunan mitolojisindeki ilham perisinden esinle ‘Kaliopa‘ (Güzel Yüzlü) derlermiş.

1860’larda Rusçuk’a vali olarak atanan ve şehri adeta küllerinden doğuran Midhat Paşa, katıldığı diplomatik bir baloda bu gizemli kadını görür görmez sırılsıklam aşık olmuş. Kaliopa da Paşa’nın o entelektüel, vizyoner ve karizmatik duruşuna kayıtsız kalamamış. Ancak ortada koskoca bir engel varmış; kadın evli, Midhat Paşa ise Osmanlı’nın en göz önündeki valisiymiş…

Efsaneye göre Midhat Paşa, bu büyük aşkı gözlerden uzak yaşayabilmek ve sevgilisine bir saygı duruşunda bulunmak için ona bu muazzam konağı yaptırmış. Hatta aşklarını gizlemek için şehirde düzenlenen bir atıcılık yarışmasında Kaliopa’nın birinci gelmesini sağladığı ve bu evi ona ‘yarışma ödülü’ olarak takdim ettiği, nehir kıyısındaki kahvelerde yüzyıldır anlatılan çok sevimli bir dedikodudur.

Ne yazık ki bizim yoğun gezi programımızda Kaliopa Evi’nin içini, o Avusturyalı ressamların elinden çıkma tavan fresklerini gezmek için ne bugün ne de yarın vaktimiz var. İçeriye adım atamasak da, Tuna’nın sularına doğru ilerlerken bu asırlık sırrı barındıran müze evini selamlamadan geçmek istemedik; biz gezip göremedik ama buralara yolu düşecek olan sizlerin aklının bir köşesinde mutlaka bulunsun. Şimdi, kızıl gökyüzünün Tuna ile buluştuğu o büyülü ana yetişme vakti…

Avrupa’nın can damarı olan Tuna Nehri, doğduğu Kara Ormanlar’dan Karadeniz’e döküldüğü noktaya kadar tam 10 ülkeyi geride bırakan, kıtanın en uzun ikinci nehridir. Yüzyıllar boyunca sadece devletlerin sınırlarını çizmekle kalmamış; kültürlerin, ticaretin ve imparatorlukların da kaderini belirlemiştir. Osmanlı döneminde türkülere ilham olan bu nehir sanki Rusçuk’ta bir başka akıyor.

İşte bu devasa nehrin kıyısına bir dantel gibi işlenen Rusçuk, varlığını ve tüm o görkemli tarihini sanırım tamamen Tuna’ya borçlu. Tuna olmasaydı, ne modern Bulgaristan’ın en büyük nehir limanı burada kurulabilir ne de Midhat Paşa’nın vizyonuyla Avrupa ticareti buraya akabilirdi. Şehir, nehir sayesinde Viyana ve Budapeşte gibi Orta Avrupa başkentleriyle doğrudan bir kültür köprüsü kurmuş; Avusturyalı mimarlar, şık mobilyalar, piyano sesleri ve en yeni sanat akımları Rusçuk sokaklarına hep Tuna’nın sularıyla taşınmıştır. Şehrin “Küçük Viyana” olarak anılmasının yegane sebebi, bu nehrin kıyıya üflediği Avrupa esintisidir.

Şimdi, asırlık aşk efsanelerini fısıldayan Kaliopa Evi’ni arkamızda bırakıp nehir kordonuna çıktığımızda, bizi bu görkemli birlikteliğin en güzel sahnesi karşılıyor. Hadi gelin, kızıl gökyüzünün Tuna’nın devasa gövdesine yansıdığı o büyülü dakikalarda, Rusçuk’ta günü birlikte bitirelim…

Bu dopdolu günün tatlı yorgunluğunu üzerimizden atmak için odalarımıza çekildik. Fakat zihnimiz, yarın atılacağımız yeni maceraların heyecanıyla çoktan uyanmıştı bile..

Seyahatle, dostlukla ve hep Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

15.06.2026

Gül Festivali Bahane, Bulgaristan’ı Keşif Gezisi Şahane!-Güller ve Krallar Vadisi: Kazanlık Gül Festivali

Filibe’de dolu dolu geçen günümüz ve gecelerimiz (2 gece) sonrasında sabah erkenden Kazanlık’a doğru yollara düştük. Amacımız Kazanlık‘ta 15 mayısta başlayan Gül Festivali kapanış törenlerini izlemek ve Kazanlık gezisi yapmak. Kazanlık, Gül ve Trak Kralları Vadilerinin merkezinde olması nedenleri ile kendisi küçük ama önemi büyük bir şehir. Bizim bugünlük programımız oldukça yoğun. Kazanlık’a, Gül Festivali nedeni ile hem yurt içi ve hem de yurt dışı turist akını olması bekleniyor. Yani, zor ve yoğun ama çok renkli bir gün olacak.

Biz programımızı, önce Kazanlık yolu üzerindeki Tarnicheni Köyü içinde Enio Bonchev Rose Oil Distillery & Family Museum adlı tarihi bir gül damıtımevi ve gül tarlası ziyareti, arkasından Kazanlık Gül Festivali kapanış törenini izleme, Kazanlıkta Gül Müzesi, Trak Mezarı, Iskra Tarih Müzesi ziyaretleri, ardından Şipka Geçidi ve Şipka Anıtı ziyaretleri şeklinde ön görmüştük. Günün sonunda da Buzluca’da Hotel Edilweiss’da konaklayacağız.

Güller Vadisi, Bulgaristan’ın orta güney bölgesinde, özellikle Kazanlık ve Karlovo (Karlıova) şehirleri çevresinde yer alan ve gül yağı üretimiyle ünlü bir vadi. Stara Planina (Balkan Dağları) ile Sredna Gora Dağları arasında kalan ova boyunca uzanıyor ve toplam alanı yaklaşık 1400 km2. Bu vadi içinde öne çıkan şehirler; Kazanlık, Karlovo, Pavel Banya.

Bulgaristan Gül Vadisi

Bu bölge, dünyaca ünlü “Damask gülü” (Rosa damascena) yetiştiriciliğiyle tanınıyor. Yüzyıllardır burada gül yapraklarından “gül yağı” üretiliyor. Daha önce bahsettiğim gibi Bulgaristan dünyanın en önde gelen gül yağı üreticisi ve gül yağı üretiminin büyük bir kısmını da bu bölge sayesinde sağlıyor.

Rosa damascena tarlası-Kazanlık / Bulgaristan Gezisi

Gül yağı, parfüm, kozmetik ve ilaç endüstrisi için çok değerli bir ürün. Bir kilo gül yağı için yaklaşık 3-4 ton gül yaprağı gerekiyor. Bu yüzden son derece kıymetli ve pahalı bir hammadde olarak kabul ediliyor.

Toplanan Rosa damascena yaprakları – Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

Güller Vadisi, sadece gül yetiştirilen bir yer değil ama aynı zamanda Bulgaristan’ın kültürel mirası ve ekonomik değeri. Bulgarlar bu işi turizm içinde kullanıyorlar. Dünyanın en eski gül festivali Kazanlık’ta ve 2025 yılında 122. festival düzenleniyor. Karlovo da (Karlıova) kendi gül festivaline sahip ama dünyaca tanınan gül festivali, Kazanlıkta yapılıyor. Bu nedenle bu vadi, aynı zamanda turistik cazibe merkezi olan eşsiz bir bölge.

Kazanlık’da Yürüyüşe Hazırlanan Bulgar Vatandaşlar-Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

2025 yılında Kazanlık Gül Festivali 15 Mayıs-8 Haziran tarihleri arasında yapıldı. Bizim programda da Kazanlık Gül Festivali’nin kapanış seremonisini izlemek var. Bu nedenle Kazanlık’a doğru hareket ettik. İlk uğrayacağımız yer bölgenin en eski ve en büyük gül damıtımevi yani Enio Bonchev Rose oil Distillery & Family Museum. Filibe’den oraya kadar 82 km’lik (1 saat 30 dakika) bir yolumuz var.

Aslında programı İstanbul’da planlarken, festivali iyi incelemiştim. Program, içinde Kazanlık Belediyesi’nin de bulunduğu bir komite tarafıdan düzenliyor. Bununla ilgili olarak internette Bulgaristan’dan çok tur firmasından satışlara rastlayacaksınız. Satılan bu turların kapanış törenleri programında, sabahtan erken saatlerde gül yaprağı toplamak (gül yapraklarının üzerinde sabah çiğ taneleri varken toplanması en iyi olduğundan, yapraklar erken saatlerde toplanıyor) ve ardından geçit törenlerini izlemek için Kazanlık’a dönüş var.

Kazanlık Gül Festivali Kapanış Törenleri 2025 / Bulgaristan Gezisi

Törenleri konforlu ve ön sıralardan izlemek için sandalyelerin satışı da bu turların paketinde bulunuyor. Bizim programı yaparken tur satın almak yerine, bilinen bir gül damıtımevini ve gül tarlasını gezmeyi daha uygun buldum ve Enio Bonchev Gül Damıtımevi ile yazıştım. Kişi başına 12 Euro’ya bilgilendirme, müze gezisi ve tarlada gül toplama gibi aktiviteler karşılığı anlaştım. Yani günümüzün ilk aktivitesi bu olacak. Bunun için de saat 08:00 gibi yola çıktık.

Kazanlık yolu, 2 gündür gezdiğimiz boş yollara göre oldukça kalabalık. Sanki herkes Kazanlık’a festivale akın ediyor. Yol üzerinde bir gelincik tarlası görünce, ilk molamızı yolda gördüğümüz bu gelincik tarlasında verdik.

Enio Bonchev Gül Damıtımevi’ne, randevu aldığımız saat 10:00’da vardığımız da kapıdaki büyük tur otobüsünü görünce işlerin aksayacağını tahmin ettim. Kapıdaki resepsiyonda da kimse yoktu. Gelenler Koreli turistlermiş. Firma randevusuz çalışmıyor ama konu Koreli turist olunca, kendi randevu saatlerini aşmamaları zaten pek de olası değildi. Öyle de oldu.

Enio Bonchev Rose oil Distillery & Family Museum 2025 Kazanlık / Bulgaristan Gezisi

Tüm çabalarımıza rağmen, bir türlü görevlilere derdimizi, randevumuza saatinde geldiğimizi ve programımız olduğunu anlatamadık. İş, kafilenin gezisi bitip de müze satış mağazasında satışa gelince de bizde ipler koptu. Kendimiz bahçeyi ve gül tarlasını gezip, birkaç fotoğraf alıp, bu aktiviteyi yapmış kabul ettik.

Zaten sizlere tavsiyem festival son günü bu türden bir ayarlama yapmadan, bu köye gelmeniz. Her taraf gül tarlası. Mutlaka güllerle fotoğraf çektireceğiniz bir tarla bulacaksınızdır. Enio Gül Damıtımevi daha özgün bir firma. Eğer illa ki bir müze gezer gibi rehberli gezi ve yerel kıyafetleri ile gül toplayanlarla gül tarlası gezmek isterseniz, bir diğer alternatif Damascena Gül Yağı Damıtımevi Kompleksi. Burası daha turistik bir yer. Bir diğer hatırlatma; Bu vadi içinde ayrıca çok güzel, geniş ve Fransa’daki tarlalarla aşık atacak kadar renkli lavanta tarlaları da bulunuyor. Ama lavantaların çiçeklenmesi için daha 4 hafta kadar zaman var. Temmuz ayı başı lavanta tarlaları ziyareti için daha uygun.

Enio Bonchev Gül Damıtımevi-Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

Bu olaylı gül tarlası gezimiz sonrasında 30 km daha yol yaparak Kazanlık’a vardık. Bu arada festival törenine gidecekler için tavsiyelerim olacak. Kazanlık çok önemli bir yer. Burada çok değerli bir Trak mezarı ve bir de çok zengin bir Bölgesel Tarih Müzesi var. 15 km kadar yakında da Seuthes III Trak Mezarı ve diğer 2 tane daha Trak mezarı var. Kazanlığa doğu gelirken bir yol ayrımı sizi Trak Kral Mezarları Vadisine yönlendiriyor. Saat 09:30 gibi Enio Bonchev Gül Yağı Damıtımevi ziyaretimiz bitince, bizim doğrudan Trak Mezarlar Vadisi’ne rotayı çevirip, başta Seuthes III olmak üzere Trak mezarlarından en az bir tanesini gezmemiz, sonra da Kazanlık içindeki Trak Mezarı ziyaretini yapmamız gerekiyormuş.

Kazanlık Trak Mezarı ziyaretçi kuyruğu-Kazanlık 2025 / Bulgaristan Turu

Gül festivali tur programlarında, gül festival yürüyüşü bitiminde, Kazanlık Trak Mezarına gidiliyor. Çok kalabalık oluyor ve daracık mezara girmek için kuyruk bekliyorsunuz. Biz bu kuyruğu beklemek istemediğimizden, mezar içindeki freskleri ile önemli bu mezarı göremedik. Sadece dışarıdan alanı ziyaret etmek durumunda kaldık. Festival yürüyüşüne kadar (ama saat 11:30’u da geçirmemek şartı ile!) en azından Kazanlık Trak Mezarını gezip, sonra festivale alanına gitmenizi tavsiye ederim.

Festival yürüyüşü ana cadde üzerinde olacağından ve Seuthopolis Meydanı’nda sonlanacağından, buraya çıkan tüm yollar trafiğe kapatılmıştı. Aracımızı edebileceğimiz en yakın yere park edip festival alanına doğru giden kalabalığın peşine düştük.

Kazanlık Gül Festivali Katılımcıları Tören Yürüyüşünü Bekliyorlar-Kazanlık 2025

Yol boyunca renkli kıyafetleri ile her yaştan çocuk, genç insanlara rastlıyoruz. Burada her taraf fotoğraf karesi dolu.

Biz de erken gelmişiz zaten! Yol boyu insanlarla konuşup, fotoğraflarını çeke çeke alana doğru yürüdük.

Sonunda mikrofonların olduğu bir yere ulaştık. Yürüyüş buradan başlıyor ve Seuthopolis Meydanı‘na kadar gidiyor. İlerideki yerlerin, festival komitesince satılan ücretli yerler olduğunu düşünüp, festival kortejinin protokolü selamlayacağı yerde durmaktansa, yürüyüşün başlangıcında olayı izlemeye karar verdik.

Kazanlık Gül Festivali Kortej Yürüyüşü Başlangıç Noktası-Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

Kaldırımda uygun bir yerde konumlandık. Yürüyüşün başlaması epey uzun sürdü. En başta 2025 yılı Gül Festivali Kraliçesi seçilen genç kızlar olmak üzere okullar, kurumlar renkli kıyafetleri ile sırası ile dizildiler ve sunucunun takdimi ile yürüyüş başladı.

Kazanlık Gül Festivali Kortej Yürüyüşü/ Festival Kraliçesi-Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

Bundan sonrasını bol bol fotoğrafla anlatmam lazım…

Festival geçişinin tamamını değilse de önemli bir bölümünü izledik. Aslında kraliçenin geçişi sonrası, çiçek temalı bol renkli kıyafetler ile çocuklar ve sondaki yerel kıyafetleri ile gençler bence izlenmeye en değerli olanlardı.

Yürüyüşü izledikten sonra Gül Müzesi‘ne doğru hareket ettik. Gül Müzesi’ne Kazanlık Gül Parkı içinden geçerek gidiyorsunuz.

Park rengarenk güllerle dolu. Kazanlık’a yakışır bir park. Gül müzesi içinde sadece gül yaprağından elde edilen kozmetiklere baktık. Fiyatlar burada piyasaya göre daha pahalı geldi. Bu müze daha çok gül yağının geleneksel olarak elde edilmesinde kullanılan eski araçların sergilendiği bir müze.

Gül Müzesi- Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

Bu arada epey bir acıktığımızı anladık ve yemek için müze yakınındaki bir yerin tarifini (Giorgo Italian Bakery & Coffee) aldık. Orada hem susuzluğumuz ve hem de açlığımızı giderdik. Buradan sonra Kazanlık Trak Mezarı‘na doğru yürüyüş yaptık. Yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüşle mezar alanına ulaştık.

Kazanlık Trak Mezarı Yolu-Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

Kazanlık Trak Mezarı 1979 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası eseri olarak ilan edilmiş. MÖ 4. yüzyıldan kalma olduğu düşünülüyor. Bu mezarın önemi her ikisi de bir törensel cenaze merasiminde bir Trakyalı çifti temsil eden duvar resimleri ile süslenmiş olması. Resimler, Bulgaristan’ın Helenistik dönemden kalma en iyi korunmuş sanatsal baş yapıtlarından sayılıyor.

Dar bir koridor ve yuvarlak bir mezar odasından oluşan mezarın orjinali ziyaret edilemiyor ama güzel bir replikası ziyarete açık. Daha önce anlattığım gibi sıra bekleyen insanların yarattığı kuyruğu görünce içine giremedik. Orijinal mezarı fotoğraflayıp alandan ayrıldık.

Iskra Tarih Müzesi-Kazanlık 2025 / Bulgaristan Gezisi

Bundan sonraki benim gezim Iskra Tarih Müzesi’ne, gezideki kızların gezisi ise Kazanlık’ta festival nedeni ile kurulan pazarı gezmeye oldu. Konu uzadı, arkası artık yarına..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

20.06.2025

Gül Festivali Bahane, Bulgaristan’ı Keşif Gezisi Şahane!-Genel Bilgiler

BULGARİSTAN HAKKINDA GERÇEKLER

Bulgaristan, Güneydoğu Avrupa’da yer alan ve 110.994 km2 bir alanı ile yüzölçümü bakımından Avrupa’nın en büyük 16. ülkesi. Ülkenin nüfusu 6,5 milyon, başkenti ve en büyük şehri ise Sofya. Bulgaristan Cumhuriyeti üniter bir devlet ve toplam 265 belediyenin yer aldığı 28 idari bölgeye ayrılmış. Yasama organı 4 yıllığına seçilen 240 üyeli Parlamento. Parlamento, Cumhurbaşkanının hükümeti kurmakla görevlendirdiği Başbakana ve onun teklifiyle Bakanlar Kurulu üyelerine güvenoyu veya güvensizlik oyu vererek denetliyor. Yürütme, doğrudan seçimle işbaşına gelen Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu’ndan oluşuyor.

Bulgaristan Coğrafik Haritası
Bulgaristan İdari Haritası

Komünist rejimi terk etme sonrası bir dönem bocalasa da Bulgaristan’ın 2024 yılında kişi başına gayri safi milli hasıla (GSYH) değeri, ABD doları cinsinden 15 bin 463 olarak hesaplanmış. Ekonomik serbestlik endeksine göre Bulgaristan ekonomik büyüklük bakımından dünyada 177 ülke arasında 29. sıraya çıkmış. Ülkedeki en güçlü sektörler enerji, madencilik, metalurji, makine endüstrisi, tarım ve turizm.

DEMOGRAFİK YAPI

Yarım yüzyıllık komünist rejimin ardından sınırların açıldığı 1989 yılında, Bulgaristan nüfusu 9.009.018 olarak tespit edilmiş. Bulgaristan son 30 yıldır sürekli demografik düşüş içinde ve nüfusu 2 milyondan fazla azalmış. Ülke, hem AB’de hem de dünya çapında negatif büyüme açısından ilk sırada yer alıyor. İstatistiklere göre son on yıldır Bulgaristan’daki doğum oranı %22’den fazla düşmüş. Ancak demografi uzmanlarına göre, Bulgaristan’daki sorun düşük doğum oranından çok, yüksek ölüm oranı ve nüfusun dışarıya göç etmesi olarak tespit edilmiş. Nüfusun % 84,6’sı Bulgar, % 8,4’ü Türk, % 4,4’ü Roman ve % 1,3’ü ise diğer etnik gruplardan olarak tespit eilmiştir.

BULGARİSTAN COĞRAFYASI

Bulgaristan’ın yaklaşık üçte biri ormanlarla kaplı. Bulgaristan’ın kara alanının yaklaşık %35’i doğal koruma alanları olarak belirlenmiş. Bu alanlar ulusal parkları, doğa rezervlerini, korunan manzaraları ve çeşitli kategoriler altında korunan alanları içeriyor. Balkan Yarımadası’nın en yüksek zirvesi Musala Tepesi Bulgaristan’ın Rila Dağı’nda yer alıyor ve deniz seviyesinden 2925 metre yüksekliktedir.

Balkan Dağları 2025 / Bulgaristan Gezisi

BULGARİSTAN TARİHİ

Bulgaristan tarihi çok ilgimi çekiyor. Gerçekten de zengin ve büyüleyici bir tarihe sahip olan Bulgaristan, MS 681’de kurulan en eski Avrupa ülkelerinden birisidir. 1.300 yıldan uzun süredir bir ulus-devlet olarak sürekli varlığını sürdürmüş. Bunun en önemli göstergelerinden birisi Bulgaristan’ın, İtalya ve Yunanistan’dan sonra değerli arkeolojik anıt sayısı bakımından Avrupa’da üçüncü sırada yer alması.

Bugünkü Bulgar topraklarında çok eski zamanlardan beri yerleşim olmuş. Ama bu topraklardaki en önemli izler MÖ 6.-3. yüzyıl arasında hüküm süren Traklar‘a ait. Trak alfabesinin, Yunan alfabesinden türediği düşünülüyor. Bugün elimizde Trakların kendilerine ait yazılı metin olarak sadece 4 uzun metin mevcut ve bunlarda tam olarak çözülememiş. Bu nedenle bu ilginç halk hakkında tarihsel gerçekleri hep başta antik Yunan ve Roma tarihçileri olmak üzere diğer kaynaklardan öğrenmişiz.

Aleksandrova Trak Mezarı 2025 / Bulgaristan Gezisi

Traklar, MÖ 12. yüzyıldan MS 6. yüzyıla kadar Balkanlar’da izlerini bırakmış gizemli bir halk. Türkiye’de de bu halka ait arkeolojik buluntular mevcut. Traklar kabileler halinde yaşamışlar ve her kabilenin bir reisi varmış. Trakları tarihte bir araya getirme başarısını çok az Trak lideri başarabilmiş. Savaşçı bir halk olarak bilinen Traklar, atlı okçulukta oldukça ustaymışlar. Zengin kültürleri ve benzersiz yaşam tarzlarıyla tarihsel bir öneme sahipler. Trak mitolojisi doğa ve doğaüstü varlıklara odaklı olup Dionysos ve Sabazios gibi tanrılara inanıyorlarmış. Ölüm ve öbür dünya Trak mitolojisinde önemli bir yere sahip. Bunu gezdiğimiz Trak mezarlarında da gördük. Yeri gelince anlatacağım. Büyük İskender’in fetihleriyle asimile olmuşlar. Tarihsel kahraman Spartacus‘de bir Trakyalı kabul edilir ve bu topraklarda doğmuştur.

Aleksandrova Trak Mezar Odası Tavan Resimleri Detayı 2025 / Bulgaristan Gezisi

Bugünkü Bulgaristan toprakları Antik Traklar, Persler, Keltler ve Makedonlar arasında süregelen çatışmalara sahne olmuş. Bölgeye istikrar, MS 45 yılında Roma İmparatorluğu’nun burayı fethetmesiyle gelmiş. Ancak Roma İmparatorluğu’nun parçalanmasının ardından yeniden başlayan kabile istilaları, 6. yüzyıl civarında bölgeye Erken Slav topluluklarının yerleşmesine yol açmış. Bu kısmı biraz açmak, Proto (Ön) Bulgar kavramını anlatmak, Bulgar tarihini biraz daha iyi anlamamıza neden olacaktır.

Ön Bulgarlar veya Protobulgarlar, asıl kitlesini Ogur (Otuz-Ogur, On-Ogur) kitlelerinin oluşturduğu, 7. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyi ile daha sonra İdil Nehri ve Tuna nehri bölgelerinde de yaşamış, Türkçe konuşan, yarı göçebe Türk kökenli halka verilen isim. Bazı kaynaklarda Bulgarların, Türk menşeli bir kavim oldukları artık genel kabul gören bir gerçek olarak ifade ediliyor. Bunun en açık kanıtı olarak da arkeolojik kalıntılar, Proto-Bulgar dil kalıntıları ve İdil Bulgarları’na ait mezar taşlarındaki kitabeler gösteriliyor. Proto Bulgarlar, Avrasya bozkırlarının askeri unvanlarını, örgütlenmesini ve geleneklerini, pagan şamanizmini ve gök tanrısı Tangra’ya olan inancı korumuşlar.

Asen Kalesi 2025 / Bulgaristan Gezisi

Bulgarların çok eskiden nerede yaşadıkları hangi Türk kavmine mensup oldukları ve tarih sahnesine ne zaman çıktıkları, Azak Denizi çevresine ne zaman geldikleri ise kesin olarak tespit edilememiş. “Bulgar” sözcüğüne de V. yüzyılın son çeyreğine kadar kaynaklarda rastlanmamış. Bu kelimeye ilk defa Bizans kaynaklarında rastlanmış. 482 yılına ait bir metinde Bizans imparatoru Zenon’un Doğu Gotlarına karşı, askeri destek sağlamak için Karadeniz’in kuzey-batı kıyılarında oturan Bulgar topluluğuna başvurduğu yazılmış.

Nebettepe’de Trak, Bizans, Bulgar ve Osmanlı Kalıntıları 2025 / Bulgaristan Gezisi

‘Bulgar’’ kelimesinin, Türkçeden başka hiçbir dilde açıklaması da yapılmamış. Türkçede manası ise; “karışmak, karıştırılmak, karışmış” demek. Bu adı vermenin anlamı ise Göktürkler’in boyunduğu altında Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan ve çoğunluğunu Ön Bulgarlar’ın (Onogurların) oluşturduğu halkın, Sabirler, Hazarlar, Uzlar, Suvarlar gibi birçok diğer küçük Türk ve Hun topluluğunun parçaları ile bir araya gelip karışması ve 632-668 yılları arası Magna Bulgaria (Büyük Bulgarya) da denen Büyük Bulgar Hanlığı’nı kurmuş olmaları olduğu düşünülüyor. Kurucu olan Kobrat‘ın Mete Han’dan beri Hun hükümdarlarını yetiştiren “Tu-kı” Ailesinden geldiği, bu nedenle de Ön Bulgar hükümdarlarının Asya Hun hükümdarları ile aynı sülaleye bağlı oldukları savları da var. Önemli olan tarihsel gerçek Bulgarlar’ın 7. yüzyılda Pontus-Hazar bozkırında yarı yerleşik hale gelmiş olmaları. Kobrat Han ölünce oğullar arasında taht kavgaları başlamış. Bundan faydalanan Hazar Hanlığı, Proto Bulgarları 668 yılında yenmişler. Hanın bir oğlu Hazarların boyunduruğu altında yaşamayı tercih ederken diğer iki oğul aşağıdaki haritada görüldüğü gibi kendine bağlı halkları ile göç etmişler.

Proto Bulgarları Tarih İçinde Göç Hareketleri
Asparuh Han

681’de Asparuh Han ordusu ve Proto Bulgarlar halkın bir kısmı ile göç ederek, günümüzde Romanya ve Bulgaristan’daki Dobruca bölgesine karşılık gelen Küçük İskitya‘yı ele geçirmiş ve Tuna Bulgaristan‘ı ya da daha çok bilinen adı ile Birinci Bulgar İmparatorluğu‘nu kurmuş. Daha sonra bu alanda yerleşik Bizans nüfuslarıyla ve daha önceden gelmiş yerleşik Slav kabileleriyle birleşmişler ve sonunda Slavlaşmışlar. Bu tarihten sonra da modern Bulgarların atalarından biri olarak kabul ediliyorlar.

Geriye kalan Pontus Bulgarları ise 7. yüzyılda Volga Nehri’ne göç etmeye zorlanmışlar ve burada Volga Bulgaristan‘ını kurmuşlar. Modern Volga Tatarları, Başkurtlar ve Çuvaşlar, Volga Bulgarlarından geldiklerini iddia ediyorlar.

Birinci Bulgar İmparatorluğu, Balkanların büyük kısmına hükmetmiş ve Slav kültürlerini derinden etkileyerek Kiril alfabesinin geliştirilmesinde önemli rol oynamış. Birinci Bulgar İmparatorluğu, 11. yüzyılın başlarında Bizans imparatoru II. Basileios’un orduları tarafından yıkılmış.

II. Ivan Asen

1185’te başarılı bir Bulgar isyanıyla kurulan İkinci Bulgar İmparatorluğu, özellikle II. İvan Asen döneminde (1218-1241) en parlak dönemini yaşamış. İmparatorluk, uzun süren savaşlar ve iç çekişmelerin ardından zayıflamış ve 1396’da Osmanlı egemenliğine girerek yaklaşık beş asır sürecek bir döneme girmiş.

Osmanlı dönemi Bulgaristan tarihini daha sonraki Bulgaristan gezimiz sonrasında anlatmak uygun olacak diye düşünüyorum. Bir dahaki Bulgaristan gezimize 93 harbinin yaşandığı Rusçuk, Plevne gibi yerleri de katacağım. Oraya anlatacak birşeyler kalsa ve bu tarih kısmını daha da uzatmasak iyi olacak.

1878’de Osmanlıdan kurtulan ve özgürlüğüne kavuşan Bulgaristan, civar Balkan ülkeleri ile olan savaşlardan yenilgi ile çıkınca I. Dünya Savaşı’nda Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı ittifakı ile aynı cephede savaşa katılmış. II. Dünya Savaşı’na da Almanya saflarında katılan Bulgaristan böylece her iki dünya savaşından da yenilgiyle çıkmış.

I. Dünya Savaşında Bulgar Ordusu

Bulgarlar, II. Dünya Savaşı’nın ardından Balkanlar’da ilerleyen Sovyet ordusunun da yardımıyla Georgi Dimitrov önderliğinde sosyalist rejime geçmişler ve ülke, soğuk savaş yıllarında Varşova Paktı’nın üyesi olarak kalmış.

Sosyalist Bulgaristan Döneminden Buzluca Anıtı 2025 / Bulgaristan Gezisi

Doğu Bloku’nun çözülmesiyle 1990 yılında sosyalist rejim yıkıldı. Bulgaristan, sosyalist rejim dönemine ait çok sayıda eseri hala içinde baındırıyor. 2004 itibarı ile NATO üyesi olan Bulgaristan, 1 Ocak 2007’de de Avrupa Birliği’nin tam üyesi oldu.

BULGARİSTAN HAKKINDA BAŞKACA İLGİNÇ NOTLAR

Gayda (Bulgaristan’da ”gaida” olarak bilinir) geleneksel bir Bulgar enstrümanı.

Bulgaristan, Avrupa’da en fazla doğal mineral kaynağına sahip ikinci ülke (İlki Rusya). Ülke, her biri kendine özgü mineral bileşimi ve tedavi edici özellikleri olan 700’den fazla mineral kaynağına sahip. Bu mineral kaynakları, Velingrad, Sandanski ve Hisarya kasabalarını içeren ünlü Bulgar Spa Üçgeni de dahil olmak üzere çeşitli bölgelerde yer alıyor.

Bulgarlar “hayır” anlamında başlarını yukarıdan aşağıya, “evet” anlamında ise başlarını sağa sola sallıyorlar. Kutlanan “İsim Günleri” bazıları tarafından doğum günlerine göre daha da değerli olarak görülüyor.

Martenitsa Bileklikler

Bulgarlar baharı Baba Marta ile karşılarlar. Her yıl 1 Mart’ta Bulgarlar, baharın başlangıcını ve sağlıklarını kutlamak için her arkadaşına bir Martenitsa (beyaz ve kırmızı bilezik) verirler. Martenitsa, bir leylek veya çiçek açan bir ağaç görene kadar bileklerde takılı kalır. Bununla ilgili olarak daha önce bir yazı yazmıştım (https://gezekalin.com/2017/03/08/cestita-baba-marta/).

Bulgaristan dünyanın en büyük şarap ihracatçısı ülkelerinden biridir. Şarap üretiminin Trak uygarlığı zamanlarına dayanan uzun bir geçmişi var. Ayin amaçlı Jülyen takvimini kullanan kiliseler, 14 Şubatı Bağcılar Günü-Trifon Zarezan günü olarak kutluyorlar. Yani 14 şubatta Bulgaristan’da insanlar şaraba olan sevgilerini kutluyorlar.

Çeşitli malzemelerle doldurulmuş ince yufka katmanlarından yapılan geleneksel bir Bulgar böreği olan Banitza meşhur yemeklerinden. En yaygın dolgu malzemesi çırpılmış yumurta ve “sirene” adı verilen Bulgar beyaz peynirinin karışımından oluşuyor.

Bulgaristan’ın ulusal içeceği bize uzak değil; Rakı (ayrıca rakia, rakiya veya rakija olarak da yazılır). Rakia, Bulgar toplumunda büyük kültürel ve sosyal öneme sahip geleneksel bir meyve brendisi. Genellikle üzüm, erik, kayısı veya diğer meyveler olmak üzere fermente edilmiş meyvelerin damıtılmasıyla yapılır.

Bulgaristan’da 10 adet UNESCO alanı bulunmaktadır. 7 adet kültürel alan (Rila Manastırı, Boyana Kilisesi, Nessebar Antik Kenti, Kazanlak Trak Mezarı, Madara Süvarisi ve İvanovo Kaya Oyma Kiliseleri) ve 3 adet doğal alan (Pirin Milli Parkı ve Srebarna Doğa Koruma Alanı ve Orta Balkan Milli Parkı).

“Üç Renkli” olarak da bilinen Bulgar bayrağının tasarımı, sanatçı ve devrimci Zachary Zograf‘a atfedilir. Bayrağın renkleri sembolik öneme sahiptir: Beyaz barışı, yeşil doğurganlığı ve umudu, kırmızı ise cesareti ve ulusun bağımsızlığı için dökülen kanı temsil eder.

Bundan sonra gün gün gezi anlatımına başlarız..

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

13.06.2025

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 395.078 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız