
Günün ilk ışıkları etrafı henüz aydınlatmışken, bu güzel şehrin aklımda kalan noktalarını sabahın sakinliğinde fotoğraflamak için Hotel Gurko’nun çiçeklerle bezeli kapısından çıktım.

Hedefim, kahvaltı saatine kadar nehrin iki yakasını birleştiren ince uzun köprüyü geçmek; oteldeki odamın penceresinden tüm ihtişamıyla seyrettiğim o süvari anıtına ulaşıp onu fotoğraflamak.

Ayaklarımın altında asırlık taşlar, o meşhur ve daracık General Gurko Caddesi boyunca nehri soluma alarak yürümeye başladım. Hotel Gurko’ya adını veren General Gurko Caddesi 18. ve 19. yüzyıl Bulgar Uyanış Dönemi mimarisinin en zarif örneklerini içinde barındırıyor. Bu arada “bu General Gurko kimdi?” diye sorarsanız, “93 Harbi’nde Osmanlı’nın tam bir belalısı” diye kısaca özetleyebilirim. Askeri olarak tam bir stratejist ve agressif birisi. Plevne düştükten sonra Yeşilköy önlerine kadar Rus ordusunu getiren Rus komutan. Veliko Tırnovo’yu Osmanlı’dan aldığı ve ordusu ile bu caddeden geçtiği için caddeye ismi verilmiş.

Yol beni şehir merkezinin alt yollarına doğru götürüyor. Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüş sonrasında karşıma devasa ve ucube bir bina çıktı. Veliko Tırnovo’nun o asırlık, dantel gibi işlenmiş geleneksel ahşap-taş mimarisinin ortasına adeta bir beton kütle gibi saplanan, tüm o büyülü nehir manzarasını ve kadrajı baltalayan o kocaman yapı Grand Hotel Veliko Tırnovo. Sabah sabah, sosyalizm döneminin o soğuk, heybetli ama çevreye karşı hoyrat mimari anlayışının tipik bir anıtı olan bu otel “keşke burada olmasaydı” diye düşünmedim değil!

Biraz daha ilerledikten sonra, caddeden hafifçe yukarı doğru kıvrılarak nehrin üzerine doğru bir ok gibi fırlayan demir köprünün girişine ulaşıyorsunuz. İşte aradığım o asma köprü tam önümde! Adı: Stambolov Köprüsü (Stambolov Most).


19. yüzyılın sonlarında inşa edilen bu köprü, Balkanlar’daki ilk serbest asılı, dikey destek sütunu olmayan çelik döküm yapılardan birisiymiş. Viyana merkezli bir firma tarafından üretilen köprü parçaları buraya getirilerek monte edilmiş. Burada küçük bir dipnotu da verelim: Aynı firma, İstanbul’daki o meşhur Balat Demir Kilisesi’ni de döken firmaymış. Köprü, adını ünlü Bulgar devlet adamı Stefan Stambolov’dan alıyor.

Yantra Nehri’nin üzerindeki bu köprüyü geçip karşı kıyıya, Boruna Tepesi’ne ulaştığınızda yol sizi doğrudan Asenevtsi Parkı’nın yeşillikleri içindeki o muazzam abideye çıkaracak. Karşınızda tüm heybetiyle duran, göğe yükselen 33 metrelik devasa bir kılıç ve onun etrafını saran dört süvari heykeli göreceksiniz… Bu anıtın ismi: Asenevtsi Anıtı (Asen Hanedanı Anıtı).


Anıt 1985 yılında, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun kuruluşunun 800. yılı anısına yapılmış. Ortadaki devasa kılıç, Orta Çağ Bulgaristan’ının gücünü ve yükselişini simgelerken; etrafındaki atlı heykeller, imparatorluğu yöneten Asen hanedanının dört büyük çarı olan Asen, Peter, Kaloyan ve Ivan Asen II’yi temsil ediyor.



Anıtın bulunduğu bu yarımada, aynı zamanda şehrin en güzel seyir teraslarından birisi. Karşıda konakladığımız Hotel Gurko dahil tüm binalar çok güzel görünüyorlar.

Anıtın hemen birkaç adım ötesinde, bu tepenin tam kalbinde yer alan zarif bir binayı fark etmemeniz imkansız. Burası Veliko Tırnovo’nun sadece tarih değil, aynı zamanda çok güçlü bir görsel sanat şehri olduğunu kanıtlayan Boris Denev Devlet Sanat Galerisi. Boris Denev, Veliko Tırnovo doğumlu Bulgar bir ressam.


Şehrin amfitiyatro şeklindeki geleneksel evlerine ve kıvrıla kıvrıla akan Yantra Nehri’ne tam karşıdan bakan bu galeri 1930’lu yıllarda ilk olarak bir sanat okulu olarak inşa edilmiş. Mimari yapısı, etrafındaki yeşil park alanı ile nehrin karşı kıyısında devasa ve kirlilik yaratan Grand Hotel Veliko Tırnovo’ya inat, bu yapı şehrin siluetine asil bir zarafet katıyor.
Kahvaltı sonrasında günün programına başlamak üzere yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum ama dün akşam yemeğini de bu otelde yemiş ve çok memnun kalmıştık. Bu otelde kalmasanız bile akşam yemek için doğru bir tercih olacaktır.

Yukarıdaki harita bugünümüzün gezi rotasını gösteriyor. Önce Veliko Tırnovo yakınlarını gezeceğiz. Daha sonra ise UNESCO Kültür Mirası listesindeki Madara Süvarisi‘ni ziyaret edeceğiz. Son durağımız, konaklama da yapacağımız Şumnu olacak. Bugün gezimize ana rehberimiz olan Beyhan Necip yerine başka rehberler eşlik edecek. Manastır ve Arbanasi Köyü’nü Ivanka, Madara Süvarisi-Şumnu gezilerimizde ise Nurten Remzi adlı rehberler bize eşlik edecekler.


Veliko Tırnovo’dan sadece 7 kilometre yol alarak, sarp kayalıkların gövdesine adeta bir kırlangıç yuvası gibi tutunmuş, bölgenin en heybetli inanç merkezine ulaşıyorsunuz: Preobrajenski (İsa’nın Tecellisi) Manastırı. Burası sadece dini bir sığınak değil; Bulgar Uyanış Dönemi’nin en dahi mimarı Usta Kolyu (veya Kolyo) Ficheto ile en asi, en yetenekli ressamı Zahari Zograf’ın el ele vererek yarattığı bir açık hava sanat şaheseri.





Manastırın kökleri aslında 11. yüzyıla kadar uzansa da, asıl parlayışı İkinci Bulgar İmparatorluğu döneminde gerçekleşmiş. Ancak 14. yüzyılın sonunda Tırnovo, Osmanlı idaresine geçince bu ilk manastır yağmalanmış, yakılmış ve tamamen haritadan silinmiş. 1825 yılında eski yerinin 400 metre kadar kuzeyinde, bugünkü sarp kayalıkların eteğinde manastır yeniden ayağa kaldırılmış.

Ana kilisenin yapımına 1834 yılında başka bir usta başlasa da işi o dönemin genç ve en yetenekli mimarı Usta Kolyu (Kolyo) Ficheto devralır. Ficheto kiliseyi haç planlı, tek kubbeli ve harika bir revakla tamamlar. Daha sonra 1861’de manastırın o meşhur saatli çan kulesini ve çevredeki konaklama binalarını da inşa ederek komplekse o asil kimliğini kazandırır.

Kilise bittikten sonra, 1849-1851 yılları arasında Bulgar resim sanatının efsanevi ismi Zahari Zograf buraya gelir ve iç-dış tüm duvarları fresklerle donatır. Zograf’ın fırçası o kadar cesurdur ki, dini figürlerin yanı sıra kendi otoportresini ve Slav alfabesinin mucitleri Aziz Kiril ve Metodiy‘i de kiliseye resmeder.

Kilisenin dış güney duvarında, dünya sanat tarihinde felsefi derinliğiyle çok önemli bir yere sahip olan meşhur bir fresk yer alıyor: Hayat Çarkı.

Zahari Zograf bu eserinde insan hayatının geçiciliğini ve doğanın döngüsünü muazzam bir alegoriyle anlatır: Çarkın solunda genç ve umutlu bir adam yukarı doğru tırmanır; çarkın zirvesinde gücünün doruğunda, zengin ve kudretli bir hükümdar olarak oturur. Ancak çark dönmeye devam ettikçe, sağ tarafta yaşlanır, gücünü kaybeder ve en altta, çarkı döndüren ölüm meleğinin ve canavarın ağzına, yani yer altına doğru sürüklenir. Bu, dünyaya, hırslara ve zamana karşı çizilmiş en sarsıcı görsel şiirlerden biridir.

Ayrıca kilisenin girişindeki “Son Yargı” (The Last Judgment) freski de çok ilginç. Zograf, cehenneme giden günahkarları resmederken, o dönemin yozlaşmış zenginlerini ve tüccarlarını İstanbul modası sivil kıyafetlerle; büyücü ve şifacıları ise köy kıyafetleriyle çizerek dönemin toplumuna açık bir hiciv ve eleştiri sunmuştur.





Manastırın arkasındaki Belyakovsko Platosu’nun dik kayalıkları bir fotoğrafsever için muazzam bir fon oluşturuyor. Ancak doğa burayı zaman zaman da zorluyormuş; Aşağıda fotoğrafımda gördüğünüz ve 1991 yılında yukarıdaki kayalıklardan kopan devasa bir kaya kütlesi manastırın bazı keşiş odalarını yıkmış, şans eseri ana kiliseye zarar vermeden hemen dibinde durmuş. Fotoğrafta sağda gördüğünüz gibi o dev kaya hala bahçede duruyor.

Aracımızla 18 km kadar yol yapınca başka bir güzel köye ulaştık: Arbanisi Köyü. Arbanasi, Bulgaristan’ın en özel, tarihi dokusu en iyi korunmuş ve mimari açıdan adeta bir açık hava müzesini andıran ikonik bir Orta Çağ köyü. Veliko Tırnovo’ya bakan yüksek bir plato üzerinde yer alan bu yerleşim, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en önemli kültür miraslarından biri olarak kabul edilir.

Arbanasi, coğrafi yalıtılmışlığı ve sahip olduğu ticari imtiyazlar sayesinde hızla zenginleşen, ancak bu servet yüzünden eşkıya baskınlarının da hedefi haline gelen o özel köylerden biri. Köyün maruz kaldığı bu güvenlik tehdidi, zamanla kendine has korunaklı bir mimarinin doğmasını sağlamış. Öyle ki evlerin sokağa bakan cephelerinde neredeyse hiç pencere bulunmuyor; binalar kalın ve yüksek taş duvarlarla adeta birer kaleye dönüşüyor. Yaşam alanları ile pencereler tamamen güvenli iç avlulara bakarken, evleri dış dünyadan ayıran devasa meşe kapılar dövme demirlerle zırhlandırılmış.




Köyde 16. ve 17. yüzyıllardan kalma çok sayıda kilise bulunuyor. Dönemin Osmanlı mimari kuralları gereği, Hristiyan ibadethanelerinin dışarıdan dikkat çekmemesi, çok yüksek olmaması ve cami minarelerini gölgelememesi gerekiyordu. Bu yüzden Arbanasi kiliseleri dışarıdan bakıldığında sıradan, penceresiz taş depolara veya evlere benziyorlar.


Biz köyde bu kiliselerden Nativity Kilisesi’ni (Mesih’in Doğuşu Kilisesi) gezeceğiz. Dışarıdan bakıldığında ne bir kubbesi, ne bir çan kulesi var; sokağa bakan cephesi penceresiz, kaba taşlardan yapılmış, üç eğimli kiremit bir çatıya sahip, sıradan bir depoyu veya büyük bir taş evi andırıyor. Yani Osmanlı’nın istediği kriterlere uyuyor.

Bu kilisenin dışarıdan özellikleri yukarı anlattığım gibi olmakla beraber kapısından içeri girdiğinizde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Kilisenin tabanından tavanına kadar her santimetrekaresi benzersiz fresklerle kaplı. Bu kilisenin freskleri çok kıymetli ve fotoğraf çekimi yine yasak.



Kilise; erkekler bölümü olarak kullanılan ana ibadet alanı (Naos), kadınlar bölümü (Narthex), kuzey tarafında yer alan Aziz Yahya (St. John the Baptist) Şapeli ve bunları birbirine bağlayan “L” şeklindeki bir galeriden oluşuyor.

Arbanasi’de evlere uygulanan özgün savunma mimarisini yerinde görmek için rotamızı köyün en görkemli yapısı olan Konstantsalieva Evi’ne çevirdik.

17. yüzyıldan günümüze tüm ihtişamıyla ulaşan bu yapı, köyün en büyük ve mimari açıdan en karakteristik ‘kale-ev’ örneği. Günümüzde Etnografya Müzesi olarak hizmet veren ev, dönemin zengin Arbanasi tüccarlarının kendilerini haydut ve kırcalı akınlarından korumak için geliştirdikleri o zekice savunma dehasının adeta zirve noktası.




İki katlı evin alt kattaki o soğuk, sığınak havası, üst kata çıkıldığında yerini büyük bir konfora ve estetiğe bırakıyor. Üst kat, 17. ve 18. yüzyılın zengin burjuva sınıfının lüks yaşamını gözler önüne seriyor: Evin odalarında dönemin şartlarına göre son derece lüks sayılan ocaklar (şömineler) var. Odaların duvarları boyunca uzanan gömme ahşap dolaplar (yüklükler) ve minderli sedirler tipik Osmanlı-Balkan sivil mimarisinin yansımaları.



Dönemin Avrupa şatolarında bile henüz tuvalet ve banyo kültürü gelişmemişken, bu evde her ana odanın kendine ait küçük birer banyo nişi (gusulhane) ve evin içinde doğrudan sıcak su hatlarının çalıştığı, taş malzemeden yapılmış özel bir hamam odası mevcut.

Köyün içinde biraz yürüyerek kahve molası verebileceğimiz bir mekana geldik. İçinde tavus kuşları dahil hayvanların da bulunduğu şirin bir yerdi.


Sonraki hedefimiz için 150 km yol yapmamız gerekti. Ama bu yolculuğun sonu bizi UNESCO Kültür Miras Listesi içinde olan gizemli bir anıta götürecek: Madara Süvarisi. Ama daha önce burayı bize gezdirecek olan rehberimiz Nurten Remzi hanımla buluştuk ve onu da aracımıza aldık.

Bulgaristan’ın Şumnu şehri yakınlarında, adeta gökyüzüne uzanan sarp kayalıkların tam ortasında, yerden metrelerce yükseklikte mağrur bir süvari yüzyıllardır ziyaretçilerine bakıyor. Madara Süvarisi, yaklaşık 100 metre yükseklikteki dik bir uçurumun yüzeyine, yerden 23 metre yükseğe, çok ince bir işçilikle kazınmış devasa bir kaya kabartması (rölyef). Bu eser Avrupa’nın erken Orta Çağ döneminden kalan tek kaya kabartması olması bakımından da önemli.


Tarihsel olarak baktığımızda anıt, erken dönem Bulgar Hanlığı zamanına, yani 8. yüzyılın başlarına (muhtemelen Han Tervel veya Han Krum dönemine) tarihleniyor. Bulgaristan’ın henüz Hristiyanlığı kabul etmediği, kendi pagan inançlarını ve Orta Asya kökenli geleneklerini koruduğu o köklü askeri dönemlerin en görkemli ulusal sembolü olarak kabul ediliyor.

Kayadaki kompozisyon ilk bakışta bir av sahnesi gibi görünse de, aslında çok derin siyasi ve askeri mesajlar içeriyor. Atının üzerinde asil bir duruşla oturan süvari, elindeki mızrakla atının ayakları altında ezilen bir aslanı vuruyor. Buradaki aslan, o dönem Bulgarların en büyük rakibi olan Bizans İmparatorluğu’nu veya boyun eğdirilen diğer düşmanları; süvari ise Bulgar Hanı’nın sarsılmaz gücünü ve askeri zaferini simgeliyor.

Süvarinin hemen arkasından sadık bir köpek koşuyor, önünde ise bir kartal uçuyor. Köpek, Orta Asya Türk ve ön-Bulgar kültüründe sadakati ve koruyuculuğu simgelerken; kartal ise tanrısal gücü, hürriyeti ve hükümdarın göksel meşruiyetini temsil ediyor.


Gezi programını yaparken ben süvariyi görüp gideceğiz diye düşünmüştüm. Ama Madara’ya ulaştığımızda buranın, heykele sadece uzaktan bir bakıp geçilemeyecek yer olduğunu anladım. Burası çok katmanlı bir arkeoloji ve doğal park alanı. Yeşillikler ve doğal oluşumlar arasında yürüyorsunuz.

Müze alanının devamında yer alan Küçük Mağara ise Orta Çağ’da keşişler tarafından bir kaya kilisesi ve sığınak olarak kullanılmış. Duvarlardaki nişler ve küçük şapel kalıntıları, bölgenin paganizmden Hristiyanlığa geçiş sürecindeki o dinsel dönüşümün izlerini çok güzel özetliyor.

Kabartmanın hemen yakınında, dik kaya duvarının alt kısmında devasa bir doğal mağara yer alıyor. Burası eski dönemlerde Traklar ve erken dönem Bulgarlar tarafından bir pagan tapınağı (özellikle baş tanrı Tangra/Tengri için) olarak kullanılmış. Mağaranın içindeki loş hava, insanı bir anda yüzyıllar öncesinin ritüellerine götürüyor.

Madara Süvari alanındaki Ortam tüm grubu çok neşelendirdi. Grubun kızları ayrı bir havada, biz erkekler ayrı bir havada! Pozlar verildi, fotoğraflar alındı..



Madara Süvarisi gezimiz sonrasında hem gezeceğimiz ve hem de konaklamayı yapacağımız Şumnu’ya hareket ettik.
Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda yer alan, hem Türk-Osmanlı tarihi açısından taşıdığı derin izlerle hem de erken dönem Bulgar devletinin doğuşuna tanıklık etmiş Şumnu, stratejik konumuyla Balkanlar’ın en önemli kültür ve tarih merkezlerinden birisi. Civar beldeleri ile birlikte nüfusu 170.000’i buluyor.
Şumnu, 7. ve 10. yüzyıllar arasında hüküm süren Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun ilk başkentleri Pliska ve Preslav’ın hemen yanı başında, adeta bu kadim coğrafyanın koruyucusu olarak yükseliyor. 1388 yılında Çandarlı Ali Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir, yaklaşık 500 yıl boyunca imparatorluğun Balkanlar’daki en kritik askeri üslerinden biri olmuş. Özellikle Rus-Osmanlı savaşlarında (örneğin o amansız 93 Harbi’nde) sarp coğrafyası ve aşılmaz kaleleri sayesinde adeta bir etten duvar örmüş; bu sarsılmaz duruşu nedeniyle de Osmanlı kaynaklarında ‘Ordugâh Şehir’ veya ‘Gazi Şumnu’ unvanlarıyla anılmıştır.

Şumnu’ya varır varmaz önce Şerif Halil Paşa Camisi’ni (Tombul Cami) ziyaret ettik. 1744 yılında inşa edilen bu cami, sadece Bulgaristan’ın değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi. Cami gerçekten çok güzel. Şerif Halil Paşa ile ilgili bir rivayeti burada anlatmam lazım. Şerif Halil Paşa, gençliğinde babasıyla anlaşmazlıklar yaşayan, babasının beklentilerini karşılayamadığı için sık sık “Senden adam olmaz” azarını işiten bir çocukmuş. Bu söze içerleyerek Şumnu’dan ayrılır, İstanbul’a gider, medrese eğitimi alır ve devlet kademelerinde hızla yükselerek nihayetinde “Paşa” unvanını ve sadaret kethüdalığı gibi yüksek makamları elde eder. Gücü ve serveti kazandıktan sonra, doğduğu şehir olan Şumnu’ya muazzam bir kalıcı eser bırakmak ister ve o dönemin en görkemli yapılarından biri olan, bugün Balkanlar’ın en büyük ikinci camisi konumundaki Tombul Camii’yi (Şerif Halil Paşa Camisi ve Külliyesi) yaptırır. Cami tamamlandığında, kendisini zamanında küçümseyen babasını gönderdiği muhafızlar ve faytonlarla, adeta bir gövde gösterisiyle Şumnu’ya getirttirir. Paşa, caminin avlusunda ya da ihtişamlı kubbesinin altında babasının karşısına geçip gururla sorur: “Bak baba, sen bana zamanında ‘adam olamazsın’ diyordun. Ama ben okudum, devletin paşası oldum ve arkamızda şu muazzam eseri bıraktım.” Güngörmüş yaşlı babanın oğluna verdiği o meşhur tarihi yanıt ise caminin duvarlarında yankılanır: “Oğlum, ben sana paşa olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın, ihtiyarlamış babanı ayağına yaka paça getirtmez, kendin onun ayağına gider elini öperdin. Bak, paşa olmuşsun ama hala adam olamamışsın…” Daha önce de dedim ya, işin bu kısmı tam bir rivayet…


Kendine has mimarisi, yüksek kubbesi ve kalem işi süslemeleri dolayısıyla halk arasında “Tombul Cami” olarak bilinen bu camiyi, bize eşlik eden imamla beraber gezdik. Kompleksin içinde yer alan medrese, kütüphane ve çeşme, Osmanlı barok mimarisinin bölgedeki en muazzam örneği deniyor. Ben de bu camiyi çok estetik bulduğumu söylemeliyim.







Şumnu, Balkanlar’daki Osmanlı mimari mirasının en yoğun ve görkemli hissedildiği şehirlerden birisi. Şehrin tarihi merkezinde yer alan Saat Kulesi ve hemen yakınındaki Kurşunlu Çeşme, yüzyıllardır Şumnu’nun simgeleri olarak yan yana zamana meydan okuyorlar.

Saat Kulesi, 1740 yılında Şumnu’nun ileri gelenlerinden Mehmet Said Ağa tarafından yaptırılmış. İnşa edildiği dönemden bu yana şehrin hem zamanını düzenlemiş, hem de uzun süre yangın gözetleme kulesi olarak hizmet vermiş.


17. yüzyılın ortalarında (veya bazı kaynaklara göre 18. yüzyıl başlarında) inşa edildiği tahmin edilen Kurşunlu Çeşme, adını yapımında kullanılan ve kubbe/çatı kısmını kaplayan kurşun plakalardan almış. Dönemin zengin hayırseverleri veya devlet adamları tarafından şehre hediye edilmiş önemli bir vakıf eseri.



Şimdilerde bakımsız bir görünüme bürünmüş olsa da zamanında Şumnu sokaklarını süsleyen harika bir çeşme olduğu her halinden belli oluyor.
Bu gezilerimiz sonrası geç öğle, erken akşam yemeği tarzında bir yemek için Şumnu’da araç trafiğine kapalı Slavyanski Bulvarı üzerinde Bistro Lezzet adlı bir restorana gittik. Şumnu Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir şehir. Şehirde resmi rakamlarla 15000 civarı Türk var deniyor ama Bulgaristan’da etnik grupların sayılarına pek güvenilemiyor. Yemek sonrasında kalacağımız otel olan Hotel Royal’e geçtik ve odalara yerleştik.



Günün yorgunluğunu geride bırakmak için akşam saatlerinde kendimizi Şumnu sokaklarında kısa bir yürüyüşe bıraktık. Yolun bizi çıkardığı Şehir Parkı, sadece bir dinlenme alanı değil; asırlık doğu çınarlarından dev sekoyalara uzanan zenginliğiyle adeta yaşayan bir açık hava ağaç müzesiydi. Ruhumuzu dinlendiren bu yeşil sığınağın ardından anladık ki Şumnu, her köşesine sinen dinginliğiyle tam anlamıyla zamana meydan okuyan, o özlediğimiz ‘yavaş şehir‘ ruhunun Balkanlar’daki en zarif temsilcisi..
Gezekalın, takipte kalın..
Dr Ümit Kuru
13.06.2026
Güne notum olsun: Bugün; ömrümün en güzel rotası, tanıdığım en iyi gezgin ve dünyadaki en favori manzaram olan sevgili eşim Naime’ciğimin doğum günü.… Onunla adımladığım her sokak, onun gözünden gördüğüm her şehir benim için asıl keşif oluyor. Sadece bu bölüm değil, yazdığım ve yazacağım tüm gezi yazıları, dünyayı güzelleştiren sevgili Naime’ciğimin varlığına armağandır. İyi ki doğdun, iyi ki benimle bu hayatı ve dünyayı paylaştın.

