Sille

P4060452.JPG

Kerim’i bir yaylıya bindirdiler. 
Adapazarı. 
Sonra belki on gün, belki on beş, 
                      kağnılar, mekkâre arabaları, 
sonra, gitgide daralan nefesi, 
Yahşıhan, 
              Konya, 
                         Sile nahiyesi 
                         (burda malûl gaziler için 
                                         takma kol ve bacak yapılıyordu), 
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. 
Hâlâ rüyalarında görür Kerim 
                   incecik bir yoldan eşekle gelip 
                                          üzerine doğru eğilen 
                                          bu çiçekbozuğu insan yüzünü. 
Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar. 
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. 
Yirmi gün geçti aradan. 
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden 
                                          Kerim’i kambur çıkardılar.

nazim1Yukarıdaki dizeleri büyük şairimiz Nazım Hikmet Ran’ın “Kuvayi Milliye Destanı” adlı şiirinden aldım. Mavi gözlü şair Kuvayi Milliye Destanı’nı 1939’da yazmaya başlar, 1941’de bitirir. Kuvayi Milliye DestanıNazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşını “baplar” (başlıklar) halinde anlattığı destandır. Her bir bapta destanın kahramanlarından hareketle, destanın kendisi anlatılır. İkinci bapta Nazım Hikmet, Kambur Kerem’in öyküsünü ve onun yaralanma sonrasında cephe gerisinde şifa bulacağı yere nakil öyküsünü anlatır. Kambur Kerem bu seyahatinde Konya’nın Sille nahiyesinden de geçer.  Yazıya Nazım Hikmet’in dizeleri ile başlamamın nedeni ise bu destanda bahsedilen Konya’nın Sille yerleşim yerinin bugünkü gezi yazımın konusu olmasındandır.

IMG_0776.JPG

Sille kadar güzel ve özel bir yerin tanıtım eksikliği mi vardı? Bende mi eksiklik vardı da bu zamana kadar gezmedim? Bu kısma karar veremedim. Tamam; Bugüne kadar burayı ziyaret etmemiş olmanın faturasını kendime kesiyorum! Ama Konya turizminden  sorumlu insanların da  bence büyük eksiklikleri var. Bir kere en büyük eksiklik yönlendirme tabelalarının azlığıdır. Konya’nın tamamı için gözlemim odur ki, tarihi eserlere, mekanlara yönlendirme tabelaları neredeyse sıfır. Cep telefonumdaki Google amcanın haritaları olmasa Konya içinden çıkıp ta 8 km ötedeki Sille Köyü’nü bulmam zor olurdu. Eserlerin önlerine konması gereken bilgilendirici tabelaları hiç göremedim diyebilirim. Eserlerin çevre düzenlemesi ve restorasyonları için yapılan güzel çalışmaları, bu gibi basit şeylerle sonuçlandırmamak eksiklik bence. 

P4060426.JPG

Akşehir sonrası, Konya içinden geçip Sille’ye vardığımızda saat 17:00’leri bulmuştu. Sille daha girişte insanı etkiliyor. Sille Deresi, üstüne kurulu eski-yeni köprüler ve belediyenin dere yatağına koyduğu fıskiyelerle bir başka güzel duruyor. Önce konaklama yapacağımız Butik Konak Otel’i aradık.

IMG_0569.JPG

Burası, adı üstünde, konaktan bozma bir otel. Suit odasında kaldık. Odaya girer girmez ortama bayıldık. Pirinç yatağı, odadaki diğer otantik eşyaları ile çok güzel bir ortamda kaldık. Burada zaman içinde yolculuk ettiğim hissine kapıldım. Kim bilir ne yaşanmışlıklar vardı bu odada? İçerideki ortamı en lüks otel odasına asla değişmem. Çalışanlar ise dost insanlar. Bu sefer benden önce, onlar bana dokundular. Odamıza yerleşme sonrası bir güzel “hoş geldiniz” kahvesi içirdiler bize. Ertesi sabah sunulan kahvaltı ise muhteşemdi. Silleye geldiğinizde burada konaklamanızı hararetle tavsiye ederim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bakmayın siz Sille’nin küçük göründüğüne, Sille çok eski bir yerleşim yeri. Bugün bir cadde boyu gidip geliyorsunuz gibi gözüküyor ama mübadele öncesinde 18 bin Müslüman ve Hristiyan (Türk-Rum) bir arada yaşarmış bu topraklarda. Burası bir zamanlar Krallar Yolu  üzerinde ve İstanbul’dan yola çıkıp da Kudüs’e hacca gidenlerin uğrak yeri imiş. Daha da eskilere giden ipuçları olsa da, asıl yerleşim zamanı MS 50’li yıllar. Yani Hristiyanlığın Anadolu’da ilk yayılmaya başladığı yıllar. O dönem Roma, Pagan inanışını terk edip, din olarak Hristiyanlığa geçenlere büyük eziyetler yapıyormuş. Anadolu’ya Suriye üzerinden giren Hz İsa’nın havarileri burada halka yeni dini sevdirmişler ve kabul ettirmişler.

IMG_0602.JPG

İnsanlar ise Roma askerleri korkusundan yeni dinlerini, göz önünde olmadan, gizlice yaşamışlar. Ortamdaki kolay oyulan tüf kaya yapısı nedeni ile Takkeli Dağı eteklerinde ve sırtlarında ya kendileri mağaraları oluşturmuşlar ya da doğanın oyduğu mağaralara yerleşmişler. Burada kiliseler inşa etmişler. Hristiyanların yaptıkları oyma mağaralar yüzyıllar boyunca barınma amaçlı kullanılmış.  Bir zamanlar 200’ün üzerindeki mağarada yaklaşık 500 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Şimdilerde 50’ye yakın mağara var. Mağaralar yıllarca ev, kilise, ahır ve hatta mezar olarak kullanılmış. Bugün halen mağaralarda o dönemde sürdürülen yaşamın izlerini görmek mümkün. Bu durum 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Nüfus Mübadelesi anlaşmasına kadar devam etmiş. Bölgedeki Rumların Yunanistan’a gönderilmesi üzerine Sille’ye, mübadeleyle gelen Müslüman- Türkler yerleştirilmiş.  Burada Ak Manastır (Eflatun Manastırı) en bilinen mağara manastır. Hz Mevlana’da zamanında bu kiliseye gelip ziyaret etmiş. Ancak mağaralar ziyarete artık kapalı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arnavut kaldırımlı yolda yürümeyi hep sevmişimdir. Büyük kısmı restore edilmiş, kafe ya da restorana dönüştürülmüş eski Sille evleri sağımızda, Sille Deresi solumuzda kalacak şekilde bu kaldırımlarda yürüdük. 

IMG_0604.JPG

Burası benim tahmin ettiğimden ve olması gerektiğinden çok daha az turist ağırlıyor. Sokakta yürüyen insan sayısı az, kafeler neredeyse boş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köyü gezerken Türkler ve Rumlar’a ait eserleri yan yana görebiliyorsunuz.  Camiler ve köprüler Türk, kilise ve çeşmeler ise Rum ustaların imzasını taşıyor. Burada, birçoğunun sadece kalıntıları ayakta olsa da, ne yapılmışsa hepsinden yedi tane yapılmış; Yedi cami, yedi kilise, yedi köprü ve yedi çeşme. Yürüyüş yolumuzda köprü ile geçiş yapılan Çay Camisi gözüküyor. 

P4060455.JPG

Yolun sonunda, solumuza doğru Aya Elenia Kilisesi gözüküyor.  Bizans İmparatoru Konstantinus’un annesi Helena, hac için Kudüs’e giderken Sille’ye uğramış, buradaki ilk Hristiyanlık çağlarına ait oyma mabetleri görmüş ve Sille’de yaşayanlara layık oldukları güzellikte bir mabet yaptırmaya karar vermiş. MS 327 yılında bu kilisenin temel atma töreninde bulunmuş. Bugünkü kilise aslında en eski kilisenin yerine yapılan orta çağ Bizans kilisesi. Kilise asırlar boyu onarımlar görmüş. Sultan II. Mahmut ve Abdülmecit’de büyük onarımlarda bulununca kilise günümüze kadar gelmiş. 

P4060470.JPG

Kilise saat 17:00 den sonra ziyarete kapalıydı. Ancak ertesi gün gezebildik. Kilise düzgün kesme Sille Taşı ile yapılmış. Avlusunda kayalara oyulmuş odalar var.  Kilisenin ana kubbesi dört fil ayağı üzerinde duruyor.   Kilisenin içerisinde sanat şaheseri sayılacak ahşap işleri var. İçeride  Hz. İsa, Hz. Meryem ile havarilere ait resimler bulunuyor.

Kubbesi dışarıdan pek bir şeye benzemiyor ama içeriden oldukça hoş görünüyor. Dört yöne açılmış pencereler arasında çeşitli aziz ve azize resimleri yer alıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kilise içinde, kiliselerde görmeye pek de alışık olmadığım, küçük bir org da var. Bir de hemen sağda girişte sergilenen üzerine Osmanlıca yazılı bir  tahta yazıt var. Burada “Sıhhiye Kalemi” yazıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu kilise silah deposu olarak kullanılması yanında, savaşta kolu bacağı kopanlar için bir Alman hekim başkanlığında protez kol bacak yapımı için de kullanılmış. İşte bu tabela o bölümü gösterir tabelaymış. Büyük şairimiz Nazım Hikmet’in şiirinde konu edilen Sille  ve parantez içindeki açıklama kilisenin bu özelliği ile ilgili olsa gerek.

IMG_4784.JPG

Bu kilisenin özelliklerinden bir tanesi ise giriş kapısı üstünde bulunan yazıt. Bu yazıtın özelliği Yunan harfleri ile Türkçe yazılmış olması. Bu yazıya Karamanlıca diyorlar. Rum-Türk birlikte ortak yaşamının ve mübadele yıllarında buradan gitmeye zorlanan Hristiyan  vatandaşların ağlayarak, hasret içinde Sille’yi terk etmelerinin nedeni bu yazı ile açıklanabilir. Ben her gezi sonrası, gezi yazımı yazarken daha çok öğrenir ve masa başında daha güzel gezerim. Çünkü doğru yazı yazmak, yanlış bilgi aktarmamak için araştırırım. Sille kaya manastırları ve Aya Elenia Kilisesi kapısındaki Karamanlıca yazıt, konuyu araştırmaya ve kısaca yazmaya gerek duyurdu. 

Anadolu’nun diğer toprakları gibi Konya ve civarı da tarih boyunca birçok halka ev sahipliği yapmış. Türkler öncesi bu topraklarda Frigler, Hititler, Roma ve Bizans halkları yaşamış, Makendonlar, Persler, Moğollar istila etmişler. Haçlılar yöreye sefer düzenlemişler. Gelenler yörede insan bırakmış, kalanlar yerel halk ile karışmışlar. İstilacılar zaman olmuş bölgeden insan götürmüşler. Selçuklular gelmiş, Anadolu Selçuklu’lar Konya’yı başkent olarak seçmişler. Konya’daki Türk hakimiyeti, şehirdeki gayrimüslimlerin bir kısmının kent dışına, özelikle Sille’ye göç etmesine neden olmuş. Moğol istilasından kaçan Türkmen boyları Anadolu topraklarına gelmiş, Sultan I. Alâeddin Keykubat gerek duymuş, Ermenistan seferi dönüşünde bir grup Hristiyan Peçenek Türkünü Konya’ya getirip, Sille’ye yerleştirmiş. Her gelen bazen gelenek, görenek, din ve dillerini korumuş bazen de onları ortama uydurmuş. Anadolu, özellikle de Konya tarihinde Karamanoğullları Beyliği önemli bir yer tutuyor. Karamanoğlu Mehmet Bey devletinin resmi dili Türkçe olması için ferman çıkartmış ve tarih sahnesinde kaldıkları sürece Türkçe resmi dil olmuş. Bayraklarının dalgalandığı yerlerde Türkçe konuşulması zorunluymuş. 

172581.jpgOrtodoks Karamanlılar” kavramı ile Anadolu’da yaşayan, Ortodoks mezhebinde olan, Türkçe konuşan ve Yunan harfleri ile Türkçe yazan halkı anlamalıyız. Bu halkın kullandıkları dile literatürde Karamanlıca deniliyor. Bu halkın kaynağı tartışmalı da olsa, gerçek olan bu halkın var ve bu bölgede yaşamış olduğudur. İşte bu kilisenin kapısındaki yazıtın bu şekilde yazılmasının nedeni Yunan harfleri ile yazan, Türkçe konuşan ama dinleri Ortodoks halkın varlığındandır. Mübadele yıllarında Ortodoks Hristiyan oldukları için Yunanistan’a göçe zorlanan ama Rumca bilmeyen Karamanlılar, bu ülkede de çok hoş karşılanmadılar. Karamanlıca ile ilgili olarak  http://www.beyaztarih.com/makale/anadolunun-ortodoks-toplulugu-karamanlilar adresine bakmanızı tavsiye ederim. 

Sille’de gün ışıklarının son zamanlarında, Sille Barajına giden asfalt yolu takip ederek mezarlığa çıktık. Aslında amacım tepelik bir yerden Sille içindeki köprülerden olan Şeytan Köprüsünü, Sille’nin panoramasını uzaktan fotoğraflamaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama mezarlığa girince asıl olayın burada olduğunu gördüm. Burada bazı mezar taşları sanki Ahlat’ta gördüğüm Selçuklu mezar taşlarına benziyorlardı. Oradakiler çok daha uzun taşlardı. Çok eski oldukları her hallerinden belli olan bu mezar taşlarını görmek için bu tepedeki mezarlığa mutlaka gidin derim. Buradan aynı zamanda Sille’nin harika panoramik fotoğraflarını alabilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sadece 50 cm genişliği ile iki yakayı birleştiren Şeytan Köprüsü’nün yakınına gidemedik ve sadece uzaktan fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de, içindeki ahşap işleri nedeni ile içleri, dışlarından daha güzel olan camiler var. Bunların içlerini sadece Subaşı ve Çay Camisinde dışarıdan görebildik. Bunlardan tepedeki Karataş Camisi ise pek açık olmazmış. Subaşı ve Karataş Camilerinin minareleri çok güzeller. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Artık gün ışıkları iyice zayıflayınca otele geri dönüş yoluna koyulduk. Dönüş yolunda, turizm araçlarının park ettiği geniş boşlukta at sırtında gençleri gördük. Bir de güzel fotoğraflarını çektik.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille’de akşam yemeğini Sille Konak Restoranda yedik. Otantik bir ortamda güzel yöresel yemekler denemek isterseniz Sille’de mekanınız burası olmalı. Bamya çorbası, Tirit ve yaprak dolması siparişi verdik. Ama yanında gelen ikram mezeler bile on numaraydı. Yemeği fazla kaçırınca tatlıya yer kalmadı. Sacarası yemem lazımdı. Konya’da yemekleri bir türlü ayarlayamadım, tatlı faslına kadar gelemeyecek kadar çok yedim…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otel dönüp, duş aldık ve hoppala derin, kesintisiz bir uyku çektik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün ilk ışıklarla ayaktaydık. Otelin balkonuna çıkıp, oradan sabah manzaraları aldım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Esas olay sabah kahvaltısındaydı. Ben hayatımda bu kadar çok kahvaltılığı yan yana görmedim. Sille Deresi kenarına kurulu soframızda güne muhteşem bir kahvaltı ile başladık. Son kahveleri içtik ve Sille’de kalan gezmediğimiz yerler için gezi günümüze başladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce Aya Elenia Kilisesi’ni ve eskiden şapel olan ama günümüzde Zaman Müzesi olarak hizmet veren mekanı gezdik. Zaman müzesi sabahın o saatinde hala kapalıydı, gezemedik. Ancak bu alandan günün aydınlığında Sille panoramasını bir kez daha fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sille gezimizin son durağı Sille Müzesi oldu. Burası minik ama güzel düzenlenmiş bir müze. Eski bir konak, müzeye dönüştürülmüş. Sille’nin geçmişi ve kültürü anlatılmış, eski eşyalar sergilenmiş. Belki Sille gezinize önce buradan başlamanız daha uygun olacaktır.

P4060459.JPG

Evet sevgili gezginler… Yazımıza Nazım Hikmet’le başladık, onunla bitirelim;

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim…

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…”

Bu memleket bizim.. Ona eskisinden daha çok sahip çıkalım. Gezdiğimiz toprakları, üzerinden yaşayan insanları daha doğru tanırsak, onun güzelliğine daha çok aşık olacağız.

Bu aşk bizim…

Gezekalın…

19.04.2018 Saat 12:47

Dünyanın Ortası Akşehir

P4060387.JPG

Temsili anlamda da olsa, 2007 den beri Türk Patent Enstitüsü’nden tescilli, Dünyanın Ortası Akşehir’e bir gezimiz oldu. Akşehir’e bu üçüncü gidişim. Ama her gidişimde beni şaşırtan, “Tüh! Yine eksik bir şeyler kaldı!” diyerek ayrıldığım bir ilçe burası. Aslında Tıp Fakültesinden doktor arkadaşım Hakan Semersatan ve gezgin arkadaşım Erdoğan Özden aileleri ve sonradan tanıştığım Akşehir’in değerli eski Belediye Başkanı Dr. Nuri Köksal’ın varlıkları bile Akşehir’e ziyaret gerçekleştirme nedenim olabilir. Eh! Bu ziyareti kiraz çiçeği zamanına ya da kiraz yeme zamanına denk getirdik mi, hem dostları görme, hem doğaya ve tarihe doyma olayı gerçekleşmiş demektir. Akşehir kiraz çiçeklerini yazdım ama Akşehir’i ayrı yazmam lazım diye düşündüm ve sayfayı tamamen Akşehir’e ayırdım.

IMG_4631

Akşehir’e girer girmez doğrudan Dr. Hakan’ın diş hekimi eşi, sevgili Bengü’nün muayenehanesine yöneldik. Arka bahçesinde önceden hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturduk. Ya hu biz İstanbul’da betonlar içinde kalmışız, Akşehir’de arkadaşımın muayenehanesinin bahçesinde çiçekler, ağaçlar ve hamak mevcut! Bizim İstanbul’da bırak yeşili, yüksek binalarla güneşimizi çalmışlar, arkadaşlar hasta arası 10 adım atıp çay kahve içmeye bahçeye çıkıyor! Şakası bir yana güzel bir ortamda, güzel dostlarla kahvaltımızı ettik.

Kahvaltı sonrası sevgili  Hakan’ın eşliğinde Akşehir sokaklarını dolaşmaya başladık. İlk durağımız Batı Cephesi Karargahı Müzesi oldu. Burası eski Belediye binası. 1904 yapım tarihi. 18 Kasım 1921′ de Karargaha dönüşen binada, 24 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz için cepheye hareket edilene kadar çalışılmış. Geçen dokuz buçuk aylık sürede, Büyük Taarruz hazırlıkları buradan yönetilmiş, planlar burada yapılmış ve son taarruz kararı burada verilmiş. Bu arada Mustafa Kemal birçok kez Akşehir’e gelerek çalışmaları bizzat denetlemiş, hazırlıkları yönlendirmiş.

P4060326.JPG

Daha sonradan ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Akşehir’de, içlerinde sevgili arkadaşlarımın da bulunduğu, Akşehir için eskiden beri gönülden çalışan ve bu uğurda birlikte hareket eden, öncü olan bir grup güzel insan var. Onlara göre Büyük Taarruzun kutlamalarına, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Akşehir’de Batı Cephesi Karargahında karar aldıkları  günden başlamak lazım.  Bu konuda girişimleri de olmuş ama olayı, kutlamaların başlangıcı olarak, kabul ettirememişler.

1965 yılında Belediyenin başka bir binaya taşınması üzerine, müze olması kaydıyla, bina Bakanlığa bağışlanmış. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü de müze olarak hizmete girmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen güney köşedeki büyük oda, Atatürk‘ün çalışma ve Büyük Taarruz’un kararının alındığı oda. Bu odanın her iki yanında yer alan odalar ise, Karargah Komutanı İsmet İnönü ile Kurmay Başkanı Asım Gündüz‘ün çalışma odaları. Bir oda da Ulu Önder’e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ile silahları sergileniyor. Ben en çok Atatürk’ün giysilerinin güzelliğinden etkilendim.

Müze gezisi sonrası Akşehir içini gezerken bir eski hana girdik. Burası yerli halkın daha çok kullandığı ismi ile Melek Girmez ( Rüştü Bey) İşhanı. Bu bitik, harap hali ile bile beni bir etkiledi ki, anlatamam.

P4060360.JPG

Zamanında Akşehir’in sosyal hayatında önemli bir yer oynayan bu işhanına adını Akşehir halkı uygun görmüş. Belli ki eskilerde bu handa içkili mekan da vardı ve adı olasılıkla buradan geliyor. Akşehir’in ilk matbaası da bu hanın içinde faaliyet göstermiş. Şimdilerde ise adından mıdır, mazisinden midir anlamadım, ölüme terk edilmiş sanki. Ortadaki fıskiyesi, dörtgen şeklinde alanda birbirine bakan ve şimdilerde terk edilmiş dükkanları, dört yönde bulunan kapıları ile güzel ve tarihine uygun bir restorasyonla aslında nasıl da cazip bir turist uğrak yeri olabilirdi!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bundan sonra Akşehir’in çarşısını yani Arasta‘sını ziyaret ettik. Akşehir’de yerleşim Neolitik Çağa kadar uzanıyor. Hititler, Frigler, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı hep bu alanda yaşamış. Akşehir, Krallar Yolu olarak adlandırılan ticaret yolu üzerinde bulunuyor. Bu nedenle sürekli bir gelişim ve zenginlik içinde olmuş. Bunun bedeli olarak da iştah kabartıp tarih içinde çok defa yağma ve yıkıma sahne olmuş. Arasta’da bir zamanlar çok canlı ticaret oluyormuş. Bugün de burada restore edilen 300’e yakın iş yeri ile Akşehir ticaretinin merkezi durumunda.

IMG_0527.JPG

Bu gezi sonrasında Akşehir Evi’ne gittik. Ben Akşehir Evi’ni hem mekan olarak hem de öyküsüyle çok severim. Bu öykünün tamamı https://eksisozluk.com/aksev–1965561 adresinde uzun uzun var. Okuyabilirsiniz. Öyküsü kısaca şöyle; Akşehir’den çıkıp büyük kentlere okumaya giden bir grup Akşehir’li genç (ki aralarında sevgili Dr. Hakan ve Dr. Nuri Köksal’da var), öğrencilik dönemlerindeyken eğitimleri sonrasında Akşehir’e dönmeye ve burada yaşamaya sözleşmişler. Burada kendileri için yaşam alanları yapmayı da kafalarına koymuş ve bunun içinde para biriktirmeye başlamışlar. Hepsi Akşehir’e dönmese de, dönen eğitimli idealist ve ütopik gençler,  sonradan kendilerine toplu olarak ev yapmak yerine Akşehir’de eski ve harap bir evi satın alıp onu restore etmeye karar vermişler. Yöre insanını güzel niyetlerine inandırmışlar ve katkılarını, emeklerini yanlarına almışlar. Bu ev öyle güzel ve aslına uygun restore edilmiş, halkın da katkıları ile öyle doğru objelerle döşenmiş ki bir ara ödül bile almış. Onaltı gençle başlayan gruba, içlerinde Erdoğan arkadaşım gibi Akşehir dışından da olabilen yeni gönüllü katılımlar olmuş. Sonuçta 41 kişilik mütevelli heyetli AKSEV (Akşehir Kültür Sağlık Eğitim Vakfı)  vakfı oluşturulmuş. Bu vakıf halen öğrenci okutuyor, fakire aş dağıtıyor, destek oluyor ve eski eserler için imkanlar ölçüsünde harcama yapıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte bu gezdiğimiz Akşehir Evi bu AKSEV Vakfının ilk eseri. Son olarak Gıcılı Bahçe (Akşehir ağzıyla Gıcılı  yani süslü, albenili) ve konuk evi olarak da Hasan Muallim Konukevi (Hasan Muallim cumhuriyet döneminin ilk öğretmenlerinden) restore edilerek açılmış. Bu konuk evini de gezdik. Akşehir’de otantik bir konakta kalmak isterseniz adresiniz bu mekan olmalı. Bizim sonraki hedefimiz burada konaklamak olacak.

IMG_0539.JPG

Bu arada diğer arkadaşlarımla Akşehir Evi’nde buluştuk. Tok olmamıza rağmen sunulan nefis börekleri bir güzel yeyip çay kahvelerimizi içtikten sonra Akşehir gezimize devam ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Akşehir’in, en çok da, eski evlerine hayranım. 18-19 yüzyıla tarihli evlerinin her birisinin ayrı bir öyküsü var. Yaklaşık olarak tescilli 300 üzerinde Akşehir evi mevcutmuş. Tescilli olmayanlarla bu sayı 600’e yakınmış.  Sevgili Dr. Nuri Köksal bu evlerin neredeyse tamamının hikayesini biliyor. Belediye Başkanlığı döneminde bu evlerin bir kısmının restorasyonunu, büyük bölümünün de restorasyon projesini hazırlatmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akşehir’de bir zamanlar Ermeni ve Rum vatandaşlarımız da yaşarmış. Akşehir evleri hem Türk, hem Ermeni ve hem de Rum mimari özelliklerine sahipler. Bir dönem burada insanlar kardeş kardeş yaşamışlar. Onlar mübadelede gitseler de yaşam tarzlarına uygun evleri geride kalmış. Bir zamanlar ibadet edilen, ibadet edeni kalmayınca restore edildikten sonra içinde sergiler, tiyatro eserleri sahnelenen bir Ermeni Kilisesi mevcut. Şimdilerde bu kilise yeniden restorasyona alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Selçuklu eserlerine bayılırım. Çinileri, mezar taşları dahil Selçuklu eserlerinin hepsini şaheser bulmuşumdur. Akşehir’de irili ufaklı 154 adet tescilli Selçuklu eseri var; Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi, Ulu Cami benim maalesef uzaktan gördüklerim. Geride kalan Selçuklu eserlerini görmek için bile yeniden Akşehir’e gideceğime eminim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Seyyid Mahmut Hayrani’nin Sandukasının fotoğraflarını gördüm. Tahta oymacılığının şaheseri. Tarihi eser kaçakçılarınca yurt dışına çıkarılırken yakalanmış ve şimdi Türk İslam Eserleri müzesinde sergileniyor.

Akşehir gezisi sonrasında, bizim Akşehir sevdalısı arkadaşların bir başka projelerini görmek üzere bu sefer Sultandağı eteklerinden yukarılara doğru yola düştük.

IMG_0566.JPG

Yükseklere çıktıkça, beyaza bürünmüş kiraz bahçeleri ile Akşehir ve artık acınası halde Akşehir Gölü panoramik olarak ayaklarımızın altında gözüküyor. Bir zamanlar yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük 5. gölü olan Akşehir Gölü, bilinen alanının sadece onda biri kadar kalmış. Kaçınılmaz olan iklim değişiklikleri ve yanlış sulama politikaları ile bu sona hızla gidilmiş. Türkiye’nin coğrafyası o kadar hızlı değişiyor ki!

IMG_0551.JPG

Akşehir’in tarihte çeşitli isimleri mevcut. Bölgeye Frigler,  Phrygia Paroreia  (Dağlık Frigya) demişler. Akşehir’e ise o zamanlar Philomelion ( Bal veya elma sevenler anlamında) denmiş. Araplar Akşehir’i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı “Belde-i Beyza” (Beyaz Şehir) olarak anmışlar. Bir dönem ismi Akşar iken en son Akşehir olarak isimlendirilmiş ve öyle de kalmış. Bizim arkadaşlar yıllardır hayalini kurdukları Akşehir dışında, dağlık alanda doğal yaşamı ve doğası ile bir yaşam örneğini hayata geçirmeye ve bunu insanlarla paylaşmaya çalışıyorlar. Ben bu projeyi arkadaşlardan yıllardır dinlerdim ama artık bu projenin ilk örnekleri gözükür hale gelmiş ve kurmaya çalıştıkları tesisin adına da  Philomelion adını vermişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kurulan evler orijinal ve tesisin ortasındaki direkte asılı duran keçi kafatasının bile bir öyküsü, anısı var. Burasının yaşama geçirilmesi bir seneyi bulacak ve diğer bölümler aşama aşama gerçekleşecek diyorlar. Vallahi ne diyeyim? Dr Nuri Köksal ve arkadaşları diyorlarsa yaparlar. Daha önceki hayallerinin gerçekleşmiş halini gördüm. Biz doğa ve tarih sevdalısı gezginler de bir gün oralarda konaklarız inşallah..

Akşehir ve arkadaşlara doyamadan veda edip Sille’ye doğru yollara düştük. Akşehir bitmedi tabii ki. Gezilmedik çok yeri var, Nasreddin Hoca Türbesini ise daha önce gezmişliğimiz vardı. Dar zamanda burayı atladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim konumun başlığına; Dünyanın Ortası sahiden Akşehir mi? Bunun yanıtı Nasreddin Hoca’nın fıkrasında saklı.  Fıkra şöyle; Çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca’yı çevirip ”Hocam size bir sorumuz var, dünyanın ortası neresi?” demişler. Hoca, 5-10 adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış; ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam?” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye cevap vermiş.

Evet sevgili Gezekalın Dostları, kıssadan hisse; Dünyanın ortası Akşehir. İnanmazsanız gidin Akşehir’e ölçün. Bu arada Akşehir’i gezin, güzel insanları ile temas edin. 

Gezekalın ve hep Gülekalın

14.04.2018 Saat 01:22 

 

Baharın Müjdecisi Çiçeklerin Peşinde

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Artık benim için baharın müjdecisi kiraz çiçekleri oldu.

Son üç sene Nisan ayını,  kiraz ağacı çiçeklenmesini izlemekle geçirdim. Önce 2016 yılında Japonların yeniden doğuşu ve baharı simgeleyen sakuralarını  görmek için Japonya’ya  gittim.

2017 yılı baharını Uluborlu’da, 2018 yılı baharını ise Akşehir’de kiraz ağaçları arasında gezinip, çiçeklerini fotoğraflamakla geçirdim (Uluborlu kiraz bahçeleri ile ilgili gezi yazımın adresi; : https://gezekalin.com/2017/05/10/hizirlar-ve-bilgeler-cografyasinda-uluborlu-sakuralari-egirdir-golu/ ).

Aslında bu seneki gezi amacım Konya ili sınırları içinde 400 dönümün üstünde tarlalara renk renk ekilmiş laleleri fotoğraflamaktı. Konu baharı karşılamak ve çiçekler olunca, Akşehir’in kiraz bahçelerinde, Japonya’dakilerin aksine zamanla meyveye dönüşecek yerli sakuraları, yani kiraz çiçeklerini fotoğraflamadan geçip gitmek olmazdı. Biz de Akşehir’in köylerinde kiraz bahçelerini ziyaret ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geçen sene Uluborlu’da kiraz çiçeklerinin dökülmeye yüz tutan zamanına denk gelirken, bu sene Akşehir’de kiraz ağaçlarının yeni çiçeklendiği zamana rastladık. Bizim gibi yörede yaşamayan ama dar zamanda hedeflediği olaya şahit olmaya çalışan gezginler için zamanlama her zaman tutmayabiliyor.

Anadolu toprakları medeniyetlerin olduğu kadar, pek çok meyve türü için de çıkış noktası. Ülkemiz kirazı en çok üreten olduğu halde, kirazını en çok ihraç eden ilk ülke değil. Üreticisine sorsan haklı şikayetlerini ardı ardına sıralayacak halde. Kazanan maalesef hep aracı oluyor. Betonlaşmadan nasibi alan kiraz ağaçları ekili alanlarının kaybı da işin ayrı tarafı.

Akşehir kiraz üretiminin önemli olduğu bir ilçemiz. Bu ilçenin en iyi kiraz cinsi Napolyon Kirazı. Bu kirazı geçen senelerde dalından yemiştim. Muhteşemdi. Akdeniz’e deniz tatiline giderken yanımıza aldığımız 9 kasa Napolyon kirazını karavana yüklediğimizde içimden “Abarttık arkadaş!” demiştim ama daha İstanbul’a dönmeden tek bir kiraz kalmamıştı geride…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Miharu Takizakura

Japonya’da Sakuramori dedikleri kiraz ağacı doktorları bile mevcutmuş. Hele  Miharu Takizakura adlı yaşlı bir kiraz ağacının özel bir doktoru varmış. Japonya’da insanların ve politika üretenlerin meyve vermeyen ama çiçekleri yüzünden kutsiyet atfettikleri kiraz ağacına ne kadar saygı duyduklarına bizzat şahit olmuş birisi olarak, ülkemizdeki bu önemli ağaca yeteri kadar değer verilmemesi ise ayrı bir konu. Zeytin ağacını yok eden zihniyetin kiraz ağacını koruması mümkün mü? Bu konuda gazeteci-yazar dostum sevgili Yusuf Yavuz’un linkini verdiğim yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim .

(https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/04/02/kiraz-agacinin-anlattigi-bu-masala-kulak-verin/ )

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiraz ağacı çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür.  Yani hızlı yaşarlar ve döküldüklerinde gençtirler. Bu nedenle Japonlara göre sakuralar,  baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle, ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade ediyorlar. Rüzgar estiğinde dökülen kiraz çiçekleri Japonya’da pembe, Uluborlu’da ise beyaz renkli kar tanecikleri hissini vermişti bana.

Hanami nedir bilir misiniz? Hanami, geleneksel Japon kiraz çiçeği seyretme festivalinin adı (aslında gündüz kiraz çiçeğini izlemeye deniyor, gece için bile farklı bir adlandırması var). Yani Japonlar kiraz çiçeği açtığı zaman bunu kutlar ve parklarda kiraz ağaçlarının altı gece gündüz insanla doludur. Yerli turistler dışında, tüm dünyadan 500000 üstünde insan sadece bu özel gün için Japonya’ya gidiyor. Akşehir’in Kiraz Festivali var ama kiraz çiçeği ile ilgili bir aktivitelerinin olduğuna dair bir bilgi edinemedim. Uluborlu bu konuda biraz daha aktifti. Uluborlu’da kiraz çiçeği döneminde fotoğraf gezilerine öncülük ediyorlardı. Ben yine de bu tür tanıtım ve faaliyetlerin çok az olduğunu düşünüyorum. Kiraz çiçeği günlerini ülkemin tüm insanları duymalı ve görmek için fırsat yaratmalı. Bu konuda tabii ki yörenin insan ve yönetimlerinin çaba göstermeleri gerekir. 

IMG_1983.JPG

Gelelim Lale tarlası gezimize…

Konya ilginç bir memleket! Sizlerle kısa Konya gezimizi de sonra paylaşacağım. Bir gezgin için çok önemli gezi noktaları ve hedefleri içeriyor. Gezdiğimiz lale çiftliği, Ali YETGİN Yapı Tarım Hayvancılık ve Ltd. Şti.  bünyesindeki Asya Lale firmasına ait. 1998 yılında lale yetiştiriciliğine başlamış. 400 dönüm dikili alanda, bir yılda 50 milyon adet lale soğanı üretiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale tarlaları eskiden Çatalhöyüğe yakınmış. Ama muhtemelen zamanla alan yetmediğinden, Konya’nın İsmil Kasabası’nın Çınaroba mevkine taşınmış ve Konya merkeze uzaklığı 76 km. Lale tarlalarını gezmenin bir zamanı ve süresi var. Yani çiçeklendiği zaman serbest gezi imkanınız yok. Bu sene 8 Nisan Pazar günü ve sonraki bir kaç gün için gezme imkanı vardı. Biz de gezimizi 8 Nisan’da yaptık. Bu günün tanıtımı güzel yapılmış. Çok sayıda firmaya ait tur otobüsü vardı ve alan da oldukça kalabalıktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale çiftliği renk cümbüşü ve düzenlemesi ile çok güzeldi. Yeryüzünde, gök kuşağını hissettim.  Doğada (örneğin Tota Dağı’nda mevsiminde açan kırmızı lale), doğanın verdiği şekil ve dağılımla açan vahşi laleyi, hiç bir parktaki lale ile değişmem. Ama burada, bu yoğunlukta laleleri görmek de ayrı bir güzellik olsa gerek.

IMG_1933.JPG

1550 yılları civarında lale soğanları, Osmanlı topraklarından götürülmüş. 17. yüzyılda Hollanda’da lale çılgınlığı başlamış. İnsanlar nadir bulunan bir tek lale soğanı için servet ödemişler. Lale ülkemiz tarihinde bir döneme isim verecek kadar sevilmiş, önemsenmiş. Şiirlere konu, zarafetin, inceliğin ve masumiyetin sembolü olmuş lalelerin ülkemizdeki en büyük bu çiftliğini gezmek, laleleri ışığa-açıya göre fotoğraflamak neredeyse yarım gününüzü alabilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Beni gezi öncesi dedikleri,  “Ne yapacaksın lale çiftliğini? Konya’ya bu iş için gidilir mi? Emirgan Parkı’nda en kralı var lalenin!” sözleri yolumdan engellemedi. Sizi de sakın engellemesin ve zamanı gelince insan eli ile yaratılan bu görsel şölene şahit olun. Hem Konya’ya gitmek için başka sebepleriniz de var.

Neler mi? Arkası yarına…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

11.04.2018 Saat 16:21

IMG_1897 - Copy

Kopenhag’da Üç Gün

Yeryüzündeki insanları merak eden güzeller güzeli Denizkızı, 15 yaşına basar basmaz merakını gidermek için suyun yüzüne çıkmış. O anda da bir gemiden denize bakan ve hayatının aşkı olacak olan yakışıklı prensi görmüş. Masal bu ya, prens fırtına çıkınca gemiden denize düşmüş. Prens tam boğulacakken Denizkızı onu kurtarmış. Prense olan aşkından dolayı, prensle birlikte olabilmek ve karaya çıkabilmek için, cadıya sesini vermek karşılığında, iki ayağa kavuşmuş ve prense ulaşmış.

Masal sonunu güzel bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Her aşk maalesef güzel bitmiyor ve her seven, sevdiğine kavuşamayabiliyor. Uğruna cadıya sesini veren Denizkızı prensle evlenememiş ve büyücünün kehaneti gerçekleşerek Denizkızı bir köpüğe dönüşmüş.

indirÜnlü masal yazarı Hans Christian Andersen‘in ülkesi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a kısa süren bir gezimiz oldu. Yazıya neden Denizkızının hüzünlü masalı ile başladım derseniz yukarıda gördüğünüz Küçük Denizkızı heykeli Kopenhag’ın simgesi.

Kopenhag kolay gezilebilir, sessiz, sakin ve huzur dolu bir şehir. Kopenhag gezisinden “aklında kalanlar nelerdir” diye sorarsanız, size ilk planda şunları söyleyebilirim; Pahalı bir şehir, şehrin neredeyse tüm gezi noktalarını yürüyerek gezme şansınız var, yediğim en güzel ekmekleri burada yedim ve kadınlı erkekli bu kadar güzel insanın bir arada olduğu başka bir şehir görmedim.

DenmarkPoliticalMap_Layers

IMG_9049Kopenhag’a Türk Hava Yollarının düzenli uçuşları var ve yaklaşık 3.5 saat süren bir yolculuk yapıyorsunuz. Havaalanı ve şehir merkezi arası yaklaşık yarım saat kadar sürüyor. Kopenhag’ı gezmek için en uygun zamanın yağmuru az Ağustos ayı olduğunu söylüyorlar. Ama ben hayatımın en kötü yağmurlarından bir tanesine Kopenhag’da yakalandım. Namussuz merete yol ortasında bir yakalandım ki sormayın gitsin! Islanmadık yerim kalmadı. Yağdım mı fena yağıyor, yanınızda küçük şemsiye olsa iyi olur diyeceğim ama nasıl bir yağmursa şemsiye filan da yetmiyor. Kıssadan hisse, Kopenhag’da hava her zaman ve aniden değişebilir. Orada geçirdiğim 3 günün 2 gününde yağmur vardı.

P8030126.JPG

Kopenhag’da yağmur fena yağıyor. Bisikletli Kopenhag’lıların ise pek aldırdıkları yok yağmura

Kopenhag coğrafik olarak da çok ilginç bir yapıya sahip. Bir kere Kopenhag, Zealand adlı bir ada üzerinde bulunuyor. Baltık Denizi’nin kanallar boyunca şehrin içine girmesi ile şehir adeta Venedik’e benziyor . 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Danimarka’nın Kopenhag şehri ile İsveç’in Malmö şehrini, daha doğrusu Danimarka ve İsveç topraklarını birbirinden ayıran Øresund Boğazı, bir köprü ve devamında 4 km deniz altından giden bir tünelle birbirlerine bağlanmışlar. 

002.jpeg

Kopenhag’da şehir merkezinde 700.000, kırsal alanla birlikte ise 1.250.000 civarında insan yaşıyor. İnsanoğlu bu kadar mı güzel olabilir? Kadını erkeği bebek gibi bir yüz, renkli gözler ve çok düzgün fiziğe sahipler. Candan, yardımsever ve neşeliler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir düz ayak. Tepesi, yokuşu olmayan bir şehir. Şehir düz ayak bir şehir olunca da haliyle bisiklet kullanmak kolaylaşıyor. Ben bu kadar bisikleti sadece Tayland, Çin gibi ülkelerde gördüm, Avrupa’da ise ziyaret ettiğim hiçbir şehirde bu kadar bisiklet yoktu. İnsanlar hem spor yapmış oluyorlar, hem de şehir egzoz dumanından kurtulmuş oluyor. Sizin anlayacağınız Kopenhag çevre dostu bir şehir. Kopenhag sakinleri ne yağmur, ne güneş (çamur zaten yok!) dinliyorlar, hep bisiklet üzerindeler. Bisikletlerin hiç görmediğim şekillerini burada gördüm. Bir tanesinin ön tarafında 4 küçük çocuğun oturduğu selesi bile vardı. Sanki anaokulu nakil aracı gibiydi 🙂

Yemeklerinin ahım şahım olmadığını söyleyebilirim. Yediğim yemeklerden aklımda kalan bir şey pek olmadı. Amma lakin o ekmekleri var ya o ekmekleri! Muhteşemdi. Bir restorana gittiğimizde sepette gelen ekmeklerin bitme süresi 10 dakikayı bulmuyordu. Garsonlar bize ekmek taşımaktan fenalık geçirdiler. Vallahi biraz mahcup olduk ama sıcak ekmeği zeytin yağına bandıra bandıra yemenin dayanılmaz çekiciliğine karşı koyamadık. Bir daha mı geleceğim Kopenhag’a? Varsın “Bu Türkler de ne ekmek canavarı kardeşim” diye düşünsünler.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Şehrin kuruluşu Vikingler zamanına, 10. yüzyıla kadar gidiyor. Kopenhag  o zamanlar küçük bir Viking balıkçı köyü imiş. 15. Yüzyılda Kopenhag, gelişen ticaret sayesinde, artık Danimarka’nın başkenti olacak kadar önemli bir şehir haline gelmiş. Zaten şehrin Dan dilindeki söylenişi København, “Ticaret limanı” anlamına geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir benim gördüğüm en pahalı şehirlerden. Benim kıyaslamam bira fiyatı ile oluyor. Kopenhag’da Carlsberg fıçı bira fiyatı 65 Kron yani 8.7 Euro. Ortalama bir restorandan 100 Euro civarı ödeyerek çıkıyorsunuz. Hediye olarak “ne aldın” diye sorarsanız, vallahi ben pek alınmaya değer bir şey göremedim. Andersen masal kahramanları düşünülebilir belki ama o kadar pahalı ki! Ben boş verdim, bence siz de aynısını yaparsınız. İster inanın ister inanmayın hediyelik olarak ekmek götürsem mi diye düşünmedim değil.. 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce 18. yüzyıldaki büyük yangın ve veba salgını, 19. yüzyılda da İngiltere’nin meşhur amirali Nelson’un şehri topa tutması gibi şehri yıkan önemli felaketler  sonrasında, şehir büyük ölçüde yeniden imar edilmiş. Bugün gördüğümüz neoklasik tarzda binalar hep o yeniden inşa döneminden kalma. Şehir öyle güzel bir şekilde planlanmış ki yolunuzu kaybetmeniz çok zor. Tarihi eserleri,  müzeleri de ulaşımı kolay olan mesafelerde. 2 tam günde şehri hakkını vererek gezebilirsiniz.

P8050579.JPG

Benim size bir tavsiyem olacak; Kopenhag’ı gezmeye başlamadan önce Hop-on Hop-off denen gezi otobüsleri ile tur satın alın. Hop-on Hop-off turlar  Mermaid Tur (kırmızı hat), Christiania Tur (Mor Hat) ve  Carlsberg Tur (Yeşil Hat) olmak üç çeşit. Ben Denizkızı son durak olan uzun turu seçtim. Böylece hem en uzak noktadan tura başlamış ve hem de şehir hakkında bilgilenmiş olacaktım. Tur fiyatı 180 Kron civarında. Bu turlarda bir yerde inip, o bölgeyi gezip sonra arkadan gelen otobüslerle geziye devam da edebilirsiniz. Benim bunu yapma şansım zaman kısıtlılığı nedeni ile olmadı. 

Kopenhag’da Gezi Noktaları: 

Kopenhag gezmesi çok kolay olan bir şehir. Kendinize güveniyorsanız şehrin tüm gezi noktalarını yürüyerek gezebilirsiniz.

P8050665-001.JPG

Önce şehir merkezinden uzaktan, “Küçük Deniz Kızı (Little Mermaid)” heykelinden başlayalım. Bir kaya üzerinde oturan denizkızı ile temsil edilmiş heykel, ünlü bira üreticisi Carl Jacobsen’in Kopenhag şehrine bir hediyesi. Seyrettiği bir bale temsilinde hem Denizkızı karakterini canlandıran balet Ellen Price’dan ve hem de masalın hüzünlü hikayesinden çok etkilenen Carl Jacobsen bronz ve granitten bu heykeli 1913 yılında yaptırmış. Heykeli Edvard Eriksen adlı bir heykeltıraş yapmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Balet çıplak poz vermeyi reddedince, Edvard Eriksen model olarak kendi eşini kullanmış. Bu heykel bir kaç kez vandal saldırıya maruz kalmış. Şimdi gördüğümüz heykelin birkaç kez tamir görmüş hali. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu heykelin devamında yatların demirlediği liman ve liman arkasında ise bir başka heykel bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1843’de kurulmuş olan Tivoli Bahçeleri belki çocuklulara göre ama benim hoşlanacağım bir yer değildi. Andersen ve Walt Disney’de parkı bol bol ziyaret edenlerden. Yine de Kopenhag’da gezilecek yerlerin başında gelen bu büyükçe lunaparkı gezmeden yapamadım. Üstelik hem gündüz ve hem de gece gezdim. Aksiyon sevenler için bir sürü aktivite var. Hafta sonları burada konserler de oluyor. Biz bir tanesine denk geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkı yine de ihmal etmeyin derim. İçinde gezip, sonra bir kafeye oturup bir yandan biranızı yudumlarken, bir yandan da tepenizden geçen vagonlarda ters dönerken çığlık atan insanları izlemek eğlenceli gelebilir. 

P8030191.JPG

Nyhavn adlı yer aslında dünyanın dört bir yanından gemilerin yanaşması için yapılan bir limanken sonradan bir eğlence yeri niteliği kazanmış. Limanın iki yanına yerleşmiş 3-4 katlı ve rengarenk boyalı evleri ile çok şirin bir yer. Burada bulunan en eski ev 9 kapı numaralı ve 1681 yılına ait. Bu ev orijinal hali ile korunmakta.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nyhavn gündüzü gibi gecesi de çok hareketli bir yer. Burada bir akşam yemeği yedik. Hans Christian Andersen, burada bulunan 20, 67 ve 18 numaralı evlerde oturmuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9301.JPG

Strøget Kopenhag’ın en önemli alışveriş merkezi ve 1.1 km uzunluk ile Avrupa’nın en uzun yaya yolu. Bu cadde boyu mim sanatçıları, sokak çalgıcılarını göreceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9139-001.JPG

Ny Carlsberg Glyptotek müzesi hemen şehrin göbeğinde, Tivoli Bahçeleri yanında bir heykel müzesi. 1888 tarihinde şehrin ve hatta ülkenin zengini biracı Carl Jacobsen tarafından finanse edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9084Ben Kopenhag gezimin ilk günü yağmurdan kaçmak için içeri daldım ama bu kadar zengin bir müze ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. İçeride hem modern ve hem de Mısır, Yunan, Asur, Roma, Bizans gibi antik dönemlere ait heykeller var. Burası heykel severler için vazgeçilemeyecek bir yer. En az 1.5-2 saatinizi buraya ayırmanız gerekecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belediye Binası (City Hall), şehrin merkezinde bulunan ve 300 basamakla çıkılan 106 metreyi bulan kulesi ile Kopenhag’ın en yüksek binaları arasındadır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1892-1905 yılları arasında İtalya’daki Siena Belediye Binası örnek alınarak yapılmış. Binanın Tivoli Bahçelerine bakan köşesinde 1965 yılında bronzdan yapılan Andersen’in heykeli bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P8040286.JPG

Vor Frelsers Kirke (Kurtarıcımız Kilisesi) 1696 yılında yapımı tamamlanan barok tarzı bir kilise. Kilise spiral tarzda kulesi ile önemli. Kulenin boyu 90 metre ve tam 400 basamakla çıkılıyor. Bu kilisenin çan takımı da meşhur.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Vor Frelsers Kirke ziyareti yaptıysanız sakın üşenmeyin ve 400 basamağı çıkıp kulenin tepesinden şehir manzarasına bakın derim.  Kuleden şehrin manzarası harika.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9260.JPG

Holmens Kirke (Gemiciler Kilisesi) 1619 yılında özellikle sefere çıkmadan önce gemicilerin ibadet etmeleri için yapılmış olan bir kilise. Ben bu kilise içinde tahta oymalara bayıldım. Bu kilise sadece içinde bulunan bu oymalar için bile ziyaret edilir. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Borsa Binası şehrin bence en güzel binalarından bir tanesi. Bu bina ayrıca Kopenhag’ın en eski binalarından sayılıyor. Christian IV bölgesel ticaretin önemini anlayarak 1625 yılında bu görkemli binayı yaptırmış. Binanın orjinalde kurşun olan çatısı İsveç’le savaş sırasında sökülerek top gülle ve kurşun yapımı için kullanılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Christiansborg Sarayı ve Meydanı ise turistlerin uğrak yerlerinden. Christiansborg Sarayı bir zamanlar krallara ve kraliçelere ev sahipliği yapmış, ancak 1800’lerin sonlarında sarayda çıkan yıkıcı yangınlardan sonra kraliyet ailesi, bir daha dönmemek üzere Amalienborg Sarayı’na taşınmış. Kule, 1907-1928 yılları arasında yapımı tamamlanan Christiansborg Sarayı’nın üçüncü kısmı olarak inşa edilmiş. Yüksekliği 106 metre olan Christiansborg Sarayı Kulesi, Belediye kulesini 40 santimetre aştığından Kopenhag’ın en yüksek kulesi sayılıyor. Bakmayın siz benim Kopenhag’da 3 gün geçirdiğime. Aslında bir eğitim toplantısı için gittiğim Kopenhag’da sarayları gezecek zamanım maalesef yoktu. Ben ancak dışarıdan görebildim. Saray bugün  Danimarka parlamentosuna ev sahipliği yapıyor. Saray meydanı ise çok hareketli. Buradan aynı zamanda bot turları da kalkıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

St. Nikolaj Kilisesi’nin tarihi 1200’lü yıllara kadar gidiyor. Kopenhag’ın en eski kiliselerinden bir tanesi. 1795’deki büyük Kopenhag yangını sonucu kilise olarak görev görmesi durdurulmuş. Yani burası artık bir kilise değil. Nikolaj Kunsthal olarak geçiyor adı. Sonraki tarihlerde yangın kulesi, deniz müzesi ve halk kütüphanesi olarak işlev görmüş. Bugünde çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor. Kulesine çıkılabiliyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Merkez Tren İstasyonu 1911 yılında açılmış. Buradan  Øresund Trenleri de kalkıyor. Yani buradan İsveç’in Malmö kentine seyahat edip,  Øresund Boğazını hem köprü ve hem de tüneli kullanarak geçebilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kopenhag’ın kanallar sayesinde adeta Venedik Şehri gibi olduğundan bahsetmiştim. Buraya gelip de kanallarda bot turu yapmadan dönmek de olmaz. Bot, Küçük Denizkızı heykeline kadar gidip kanallarda gezinti yapmanızı sağlıyor. Kopenhag’ı bir de bottan görmek güzel oluyor. Botların kaptanlarının daracık kanallarda seyahat ederken ki ustalıkları müthiş doğrusu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Frederik Kilisesi ve Amalienborg Sarayı’nı ancak dışarıdan görebildim. Gezemedim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet siz Sanal Gezgin arkadaşlarıma Kopenhag gezim ile ilgili olarak bunları anlatabilirim. Dediğim gibi bu gezi daha çok mesleğimle ilgili bir eğitim gezisiydi. Yani daha çok boş vakitlerimde gezebildiklerim bu kadar. Andersen’in masal dünyasını tamamlayan bu güzel şehri ve insanlarını tanıma fırsatınız olursa kaçırmayın…

Gezekalın, sevgisiz kalmayın…

Dr Ümit Kuru

11.08.2017 Saat 11:17

Çiğ Köfte İstiyorum!!

indir (1).jpg

Ben bayılıyorum bu küçük dostların sözlerine, davranışlarına. Ne zaman, ne çıkartacakları asla belli olmuyor. Sürprizlerle dolular..

Size hemen biraz önce yaşadığım bir olayı, sıcağı sıcağına anlatayım. Ben hala gülüyorum, sabah sabah size de iyi gelebilir..

4 yaşında küçük kız çocuğunu 3 gündür ateşi var diye getirdiler. Dünyalar güzeli, esmer bir kız çocuğu. İri zeytin gözleri ve lüle lüle saçları ile dünyalar güzeli tanımlamasını sonuna kadar hak ediyor.

Muayenesini çok rahat bir şekilde yaptırdı. Hafif bir ateş ve boğaz kızarıklığı dışında da bir bulgusu yoktu. Virütik bir üst solunum yolu enfeksiyonu düşünüp ilaçlarını yazdım. Çocukların her muayenesi sonrasında onlara “Balon mu istersin, şeker mi” sorusunu ya ben ya da sekreterim sorar. Onların isteklerine göre de istediğini veririz. Bu tatlı küçük dostuma da sordum:

Aferin sana küçük hanım..Çok güzel muayene oldun. Sana şeker mi vereyim, balon mu? Hangisini istersin?”

Küçük dostumun ağzından önce zar zor duyulan bir “cık” lafı çıktı. Böyle durumlarda ya bir an evvel muayene odasından çıkmak için bir şey istemezler ya da her ikisini birden istedikleri için “cık” derler. Ben ikincisi olduğunu düşündüm ve tekrar sordum:

“Hem şeker, hem de pembe balon vereyim o zaman. ne dersin?” Pembe balona pek hayır demezler. Bir elimde pembe balon, diğerinde şeker, kendimden emin çocuğa bakıyorum.

Benim küçük dostta hala hediyeleri kapma gibi bir tepki yok. Biraz şaşırmış, biraz bozulmuş olarak sordum:

“Ne istersin başka? Daha ne verebilirim sana?” 

Küçük dost bu sefer bir şeyler mırıldandı ama ben dahil odadaki kimse ne dediğini anlamadık. Sordum;

“Ne istedin anlamadım?” 

Bu sefer annesinin kulağına doğru yüksek sesle istediğini söyledi:

“Çiğ Köfte”

Odada bulunan  herkes önce kısa bir şaşkınlık geçirdi, sonra da bastık kahkahayı…

Dr Ümit’in bu olaydan çıkarttığı ders: 

Vallahi bundan ne ders çıkar bilmem ki? Odada çiğ köfte de saklanmaz ki!!!