Afrika Cömerttir: Namibya (Swakopmund’a Doğru)

IMG_3767.JPG

Bir önceki gün sabah erkenden başlayan ve günün ilerleyen saatlerine kadar devam eden aktivitelerin verdiği yorgunluğu ertesi gün geç uyanarak ve uzun bir kahvaltı ile attık. Ben kahvaltı masasından erken ayrılıp kamptan ayrılmadan önce kırmızı göğüslü örümcek kuşu ve beç tavuklarının fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Namibya gerçekten tam bir kuş cenneti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugün hedefimiz Atlantik kıyısındaki Swakopmund kentine ulaşmak. Konaklamamız orada 2 gece şeklinde olacak. 300 km’yi geçen bir yolculuğumuz olacak ve duraklama yapmazsak 4 saate yakın sürecek. Biz ise Moon Valley (Ay Vadisi) de bir mola vermek istiyoruz. 

IMG_3584.JPG

Toz toprak yollara düştük. Bir süre sonra Oğlak Dönencesi tabelası yazan bir noktada durduk. Güneş ışınları yılda iki kez yeryüzüne dik açı ile geliyor. Bunlarda Kuzeyde ve Güney yarım kürede 23º-27 dakika enlemlerine denk gelen zamanlar olup, bunlara dönence adı veriliyor. Kuzeyde olana Yengeç, Güneyde olana Oğlak Dönencesi deniyor. Sıcağın Kuzey ve Güney sınırları dönence ile belirleniyor. Namibya Oğlak Dönencesi enlemi üzerinde bulunan 10 ülkeden biri ve bizim bulunduğumuz bu nokta, bu enlemi gösteriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kuiseb Geçidinden geçerken küçük bir mola verip etrafı fotoğrafladık. Bu bölümlerde coğrafya farklı olmaya başladı. Windhoek’in Batısındaki dağlardan doğan ve 500 km ilerleyip çoğu zaman Atlas Okyanusuna ulaşamadan kaybolan Kuiseb Nehri’ni hiç göremedik ama onun şekillendirdiği kanyondan yolumuza devam ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

indirYola devam edip de, Swakopmund’a 60 km kadar kala Namibya için önemli bir bitkinin bulunduğu yere ulaştık. Namibya bu bitkiyi ulusal  arması içine katmış. Armada en alttaki şekil bu bitkiyi temsil ediyor. Bu bitkinin adı Welwitschia Mirabilis. Bitki Namibya’da bir Namib Çölü ‘nde, bir de Güney Angola’da bulunuyor ve burası için endemik bir bitki. Yerliler ona “çölün soğanı” ismini takmışlar. Namibya bu bitkiyi armasına koyduğuna göre güzel, çiçekli, havalı bir bitki bekliyorsunuz değil mi? Hayal kırıklığı yaşayacaksınız! Hiç bir çiçeksever, hiç bir bahçe sahibi bu bitkiyi bahçesini güzelleştirsin diye bahçesine koymazdı. 

IMG_3614.JPG

1859’da ilk defa Avusturya’lı botanikçi Friedrich Weltwitsch bu garip, çirkin görünüşlü, uzun ömürlü, 2 yaprak ve bir kökten oluşan bitkiyi bilim dünyasına tanıtmış. 2 tane yaprak deyip geçmiyoruz. Bu yaprakların boyu 8 metreye kadar ulaşabiliyor. Yapraklar uzadıkça birbiri üzerine kıvrıldığından  garip şekiller alıyor. Kök uzamak yerine kalınlaşarak derine doğru büyüyor. Yeraltında suyu hangi derinlikte bulursa o seviyeye kadar iniyor.  Yaprakların geniş yüzeyleri ise suyun depolamasında rol oynuyor. Bu nedenle çöllerde uzun yıllar yaşayabiliyor. Ömürleri 400-1500 yıl arasında olabiliyormuş. Bu bitkinin bir özeliği ise erkeğinin ve dişisinin olması.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bitki susuzluğa ve çöl koşullarına yüzyıllarca dayanabiliyor ama insanoğlu rahat bırakırsa! Hemen yakın çevrede Rusların işlettiği uranyum madeni faaliyete geçtiğinden beridir bu bitkinin yaşamı kısalmaya ve ölmeye başlamış. Bu bitkinin çevresine koruma alanları yapmışlar güya ama dinazorlar çağının bitkisi kabul edilen Welwitschia Mirabilis’in maalesef soyu tükenmeye doğru gidiyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim ziyaret ettiğimiz alanda çevresi tellerle çevrilmiş bitkinin 1500 yıllık olduğu biliniyor. 

IMG_3661.JPG

Moon Valley (Ay Vadisi) doğrusu benim pek ilgimi çekmedi. Milyonlarca yol öncesinden başlayan ve yer altından yer üstüne çıkan Damara Granitleri, Swakopmund Nehri ve rüzgarın etkisi ile erozyona uğramış ve ayın yüzeyi gibi boş, verimsiz, sevimsiz bir yeryüzü şekli halini almış. Görmesem de olurdu dediğim yerlerdendi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonunda öğleden sonra Swakopmund’a girdik. Şehrin adı, “Swakop (Nehri) Ağzı” anlamına gelen Almanca bir kelimeden geliyor. Şehri 1892 yılında Almanlar kurmuşlar. Amaçları ise ticaretleri ve ülkeden sömürdüklerini gemilere yükleyebilecekleri bir liman şehri kurmakmış. Zaten şehri gezerken Alman tarzı bina yapılarını görebiliyorsunuz.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Doğrudan kalacağımız otele gittik. Burada kaldığımız butik otel, rastladığım en güzel butik otellerdendi. Şaşırtıcı olarak banyodaki sıvı sabun şişelerinin üstünde Mevlana Celalettin Rumi’ye ait “Kendini okyanusta bir damla sanma. Bir damlanın içinde kocaman bir okyanussun. ” yazısını gördük. Odada bulunan beleş şarap ise işin bonusu oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günün bence en önemli aktivitesi Swakopmund sahilinde güneşi batırmaktı. Bunun için saat 17:00 civarında sahile gittik ve gün batımı için ellerimizde biralarımızla sahilde yerimizi aldık. Size tavsiyem güneşi Tiger Reef adlı bir mekanda elinizde içecekle batırın. Bu arada benim ülke pahalılık kriterimle ilgili fikir de vermek isterim. Namibya para birimi Namibya Doları. Bir Amerikan Doları ile yaklaşık olarak 13.5 Namibya Doları alıyorsunuz. Namibya yerel biralarından en çok Tafel Lager’i sevdim. İçtiğiniz yere göre değişiyor ama ortalama bir küçük şişe Tafel bira için 20 Namibya Doları ödüyorsunuz. Bir şişe su  markette 7 Namibya Doları. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sahil bizim gibi gün batımını deniz kenarında izlemek için bekleyen insanlarla dolu. Burada gün batımına mutlaka şahit olmalısınız.

Sonraki yazıya Swakopmund’da denizde botla safarimiz var.

Bir yere söz vermeyin, beklerim Sanal Gezginler…

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

14.08.2018 Saat 22:55

P7240100.JPG

 

 

 

 

 

Afrika Cömerttir: Namibya (Sossusvlei’nin Kızıl Kumulları)

IMG_3263.JPG

Namibya’da bol miktarda (tam olarak 12 adet)  Ulusal Park mevcut.  Bunlardan en çok bilinenleri Etosha, İskelet Sahili, Bwabwata ve Namib-Naukluft Ulusal Parkları. Namib-Naukluft Ulusal Parkı, dünyanın en eski çölü kabul edilen Namib Çölü’nün bir bölümünü içine alan bir park. Toplam alanı 50000 km²’yi buluyor.

IMG_3057.JPG

Parkta 4 bölüm var: Sossusvlei ve Sesriem, Naukluft, Namib bölümü ve Sandviç Limanı. Parkın en çok ilgi çeken ve ziyaret alan bölümü Sossusvlei.

IMGP6981 (1)-002.JPG

Atlantik Okyanusundan gelen nemli hava, özellikle Şubat-Nisan aylarında bu parka yağmur olarak düşüyor.  Sis getiren rüzgarlar parkın kumullarını ve portakal renkli görünümünü de yaratıyor. Zamanla toprakta bulunan demir oksitlendikçe portakal renkli kumullar oluşuyor. Kumul ne kadar yaşlı ise renkte o kadar canlı portakal renk oluyor. Zaman da öyle 3-5, 10 yıl değil, yüzyıllar geçmesi gerekiyor. Buradaki kumullar dünyadaki çöller içinde en uzun olanları ki boyları 300 metreden fazla olanlar var. Sahile yani ıslak kısımlara yaklaştıkça da kumulların boyu kısalıyor. Zaten bu kumulların Atlantik Okyanusuna kavuşan Sandviç Limanı gibi bölgelerde olanları Dünya Kültür Mirası Listesi içinde olan doğa harikası yerler. işte biz bugün bu önemli bölgeyi gezeceğiz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaldığımız yerden parkın girişine kadar toplamda yaklaşık 70 km yol var. Tahmin edeceğiniz gibi yol toz toprak ve park yoğun ilgi gören bir yer olduğundan kalabalık oluyor. Sevgili Aykut ve Namibyalı şoförün aldıkları doğru bir kararla sabahın 05:00’i gibi yollara düşüyoruz. Amacımız sabahın kalabalığına yakalanmadan sıraya girip, ışığın en güzel zamanlarında kumullarda olabilmek. Yani sabahın 05:00’in de ayak üstü kahvemizi içip, kumanyalarımızı alıp yollara düştük.  

IMG_3054.JPG

Park girişine vardığımızda 3. araba olarak sıradaydık. Kısa zaman içinde arkamızda epey bir sıra oluştu. Namibya’da tüm ulusal parklara giriş ve çıkışlarınızı kayıt altına alıyorlar. Sabahları çöl çok soğuk oluyor. Araç içinde olmamıza rağmen epey üşüdük. Bu aktiviteler için yanınızda mutlaka polar olsun. Sabahın ilk ışıkları ile kuş cıvıltıları da duyulmaya başladı. Saat 07:30 gibi de park açıldı ve hemen gezimize başladık. 

IMG_3081.JPG

Parkın girişinden sonraki 45. km de park içinde önemli bir ziyaret yeri olan Dune 45’e (Kumul 45) ulaştık. Dune 45 adı bu kumulun hem girişten sonraki 45 km’de ve hem de 45º eğilime sahip olmasından kaynaklanıyor. Genelde bu kumulda yürüyüş yapılıyor. Biz de araçtan inip Dune 45’de yürüyüşümüze başladık. Yükseldikçe nefesimiz sıklaşmaya ve terlemeye başladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İncecik, sabahın bu erken saatlerinde bile sıcaklığını hissettiğiniz kumlara bata çıka 45º eğimle yürüyüş zorladı. Tepedeki düzlük alana gelince biraz rahatladık ve nefes alışımız, kalp atışımız düzelmeye başladı. İşte o andan sonra civarı seyretmeye ve fotoğraflamaya başladım. Sağa sola dizili, koyulu açıklı portakal renkli kumullar ve aralardaki bazen kül ve bazen de beyaz renkli düzlük alanlar ve yapraksız, sadece kurumuş artık odunsu hale gelmiş dallardan oluşan ağaçlar ortama çok mistik bir hava veriyor. Ortamı bu yükseklikten seyretmek muhteşem bir deneyimdi. Bu etkileyici cansızlığın ortasında bizlerden başka tek yaşam belirtisi nereden ortaya çıktığı belli olmayan oriksdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çıkış sonrası iniş kolaydı. Kumulun eteklerine yayıldık ve artık iyice hissedilen sıcakta tırmanışa yeni başlayan arkadan gelen gezginleri biraz izledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dune 45 gezisi sonrasında aracımızla parkın içinde ilerlemeye devam  ettik. Bu sefer hedefimiz Deadvlei. Buraya kadar kendi aracınızla gidemiyorsunuz. Son 5 km’lik kısmı parkın özel araçları ile gidiyorsunuz. Deadvlei benim gezdiğim yerler arasında en etkilendiğim yerlere kesinlikle girdi diyebilirim. Sossusvlei’de Dune45 gibi kumullar arasındaki düzlük alanlar tuz tabakası kaplı topraklar.

IMG_3261.JPG

Ancak Deadvlei de bulunan Big Daddy gibi dünyanın en büyük kumulu arasındaki topraklar killi topraklar ve beyaz renkli. Buraya geldiğimizde dünyanın en büyük kumuluna doğru yürümeye yeltenmedik. Deadvlei’ye kadar 1.5 km’lik bir mesafeyi yürümeniz gerekiyor. 1.5 km’de geri döneceksiniz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1.5 km’yi yürümek zor değildi ama yukarıda bahsettiğim Atlantik rüzgarına fena yakalandık. Rüzgar ve havalandırdığı kum ortama ve fotoğraflarımıza müthiş bir güzellik kattı. Ancak rüzgarın havalandırdığı kumun burun, kulak, göz gibi girmediği yerimiz kalmadı. Bu aşamada yanımızda basit bir maske olmamasına hayıflanmadım değil doğrusu. Size tavsiyem gereğinde maske olarak da kullanabileceğiniz bir “buff” u yanınızda taşımanızdır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3306

Deadvlei’de epey bir zaman geçirdikten sonra Namib-Naukluft Ulusal  Parkının bir başka köşesine, Sesriem Kanyonu‘na doğru yola çıktık. Kanyon park girişinden 5 km sonra bulunuyor. Genelde önce aşırı sıcağa kalmadan kumullar ziyaret ediliyor, öğlen sıcağında ise kanyonun gölgesinde gezi yapılıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kanyonun adı, buranın kaşifleri olan Hollandalı öncülerin, kanyondan su çıkarmak için kullandıkları  kovaların kanyonun dibindeki suya ulaşması için 6 (ses) deri askının (riem) bağlanması ile oluşan halatın gerekmesinden geliyor. 30 metre derinlikte ve 1 km uzunluğunda olan kanyon bizim olduğumuz zaman kuruydu. Kumullarda harcadığımız efor ve artık acıkmanın verdiği kan şekeri düşüklüğü kanyon boyu yürümemiz konusunda isteksizlik yarattı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kanyon sonrası öğle yemeği yendi ve parktan çıkıp yorgun argın ama gün içinde şahit olduğumuz güzelliklerin ayrıcalığını da hissederek konakladığımız otele geri döndük. Hiç abartmıyorum ayakkabımdan bir çay bardağını dolduracak kadar kum çıktı. Odamızda aldığımız duşta, saçımızın arasına girmiş kumları çıkartmak zaman aldı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazıyı yazarken “keşke sabah balonla kumullar üzerinde uçuş yapan bir tur alsaydım” diye düşündüm. Sesriem Kanyonunu da yürümem gerekirdi. 

Gün bitti sanıyorsunuz değil mi? Bitmedi vallahi..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otelde duş sonrası saat 16:00 yapılan gün batımı safarisine katıldık. Otele ait jeeplerle civarı gezip, dün yürüdüğümüz yürüyüş yolunu ve kaldığımız oteli tepeden gördük. Yol boyu orikslerin beslenmesini izledik. Tepeden Naukluft Dağları üzerinden güneşin batışına, dolunay haline gelmesine ramak kalmış ayın ise gökyüzünde yerini alışına şahitlik ettik. Bunu yaparken elimizde içkilerimiz vardı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3558-001.JPG

Akılsız, yanlış ve doğru olmayan ekonomik politikaların uygulanmasının bırakın gezmeyi, temel ihtiyaçlarımızı karşılamamızı güçleştirdiği günlere inat ;

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

12.08.2018 Saat 01:27

 

Afrika Cömerttir: Namibya (Windhoek’den Solitaire’ye)

IMG_2884.JPG

4528546_stock-vector-namibia-political-mapNe zaman Afrika haritasına baksam içimi bir hüzün kaplıyor. Dünyadaki tüm kıtaların anası, yaşamın ilk filizlendiği, insanın atalarının diğer kıtalara göçünün başlangıcının olduğu Afrika Kıtasının ülkelerinin sınırları, yukarıdan aşağıya, sağdan sola cetvelle çizilmiş gibi dümdüz. Afrika ülkelerinin sınırları batının sömürgeci ülkelerince masa başında çizilmiş. Adı, Namib Çölü‘nden gelen Namibya‘nın haritadaki sınırlarına bakınca ilk olarak bunu düşünmüştüm. 

Namibya bağımsızlığını ancak 1990 yılında kazanabilmiş. Yani hepi topu 28 yıllık bir ülke. Geçmişinde 1884 yılından 1. Dünya Savaşı sonuna kadar Almanya’nın sömürgesi olmuş. Valvis Körfezi kıyılarını ise İngilizler yönetmişler. 1. Dünya Savaşı sonrasında ise Güney Afrika burada hüküm sürmüş. Sonrasında ise ülkenin bağımsızlığı kazanılmış.

THY ile Güney Afrika’nın Capetown ya da Johannesburg kentlerine uçup, oradan da Namibya’nın başkenti olan Windhoek‘e uçuş yapıyorsunuz. THY’nin bu hattına ait uçakları çok rahatsız edici şekilde konforsuz. 322000 nüfuslu Windhoek, Namibya’nın nüfusu 100000’i geçen tek şehri.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Windhoek’de pek gezilecek yer yok. Ama başkent hakkında bir fikir edinmeden gitmek de olmaz diyerek şehri gezebilirsiniz. Biz de öyle yaptık. Robert Mugabe Caddesi ile Castro Caddesinin kesiştiği yerde, Windhoek Şehrinin resmi olmayan simgesi ve bir Lutheryan kilisesi olan Christuskirche (Hristiyan Kilisesi) ilk ziyaret yeri oldu. Neo-Gotik ve Art nouveau tarzda 1907 yapım tarihli bu kilise yerel kum taşından yapılmış. Uzaktan ve dıştan güzel bir yapı. Alman misyonerler bu toprakların insanlarını kendi inançlarından kopartıp, Hristiyan yapmak için çabalamışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kilisenin karşısında Bağımsızlık Anıtı ve Müzesi bulunuyor. 2014 yılında açılmış. Müze, bizim gezdiğimiz saatlerde açık değildi, gezemedik. Önde bulunan heykel ise Namibya’nın kurucusu ve ilk başkanı Sam Nujome‘ye ait. Bu müze arkasında ise Eski Kale (Alte Feste) bulunuyor. Bu kaleyi Almanlar, askeri garnizon olarak yapmışlar. Almanlar aslında bu kaleyi o zamanın rakip kabileleri Nama ve Herero yerlileri arasında tampon olacak şekilde tepeye kurmuşlar. Kale önündeki bağımsızlık anıtını, diğer anıt gibi, Kuzey Kore devleti yaptırmış. Caddenin karşısında ise Namibya Ulusal Müzesi mevcut. Bu tarihi alanda biraz vakit geçirip fotoğraf aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında Castro Caddesinden aşağılara doğru yürüyüp hem biraz çevreyi tanıdık ve hem de kahve içecek bir yer aradık. Windhoek’in bu bölgesi beklemediğim şekilde modern çok katlı binalar ve lüks mağazalarla dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu meydanda küçük bir açık pazar da var. El işi tahta heykeller beni çağırdı ve tezgahlara bakındım. Biz ilk heves daldık bu pazara ama siz hiç vakit kaybetmeyin buralarda. İleri günlerde daha güzel ve ucuz pazarlar göreceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvelerde içildikten sonra aracımıza atladık ve çöllere doğru yola düştük. Bugün hedefimiz olan Naukluft Ulusal Parkı içinde olan ve konaklayacağımız Namib Desert Lodge’a kadar 300 km’ye yakın yolumuz olacak. Bu yolun Windhoek’ten sonraki 80 km’lik kısmı asfalt ama sonrası bildiğimiz stabilize yol. Yani toz toprak demek. Bugüne kadar gezilerimde yaptığımız en berbat yol Madagaskar gezisindeydi. Madagaskar yollarında toz toprak yanında bol bol çukur ve tepeler nedeni ile böbrek taşınız varsa düşürmeniz ( o da düşecek büyüklükte ise eğer), ağrımayan bel fıtığınız varsa ağrıması garanti. Namibya yolları ise stabilize olsa da Allah’tan çukur ve tepeye sahip değil. Göz alabildiğine dümdüz. Size bir tavsiyem yanınızda battal boy çöp poşetlerinden alın ve bavulunuzu bu poşetlerde olacak şekilde bagaja verin. Bizim seyahat ettiğimiz araç arkasında kapalı bir bagaj aracı taşımasına rağmen bavullar gezi boyu toz toprak içinde kaldı. Bu tavsiyeme kulak verin. Bavulunuzu kıytırıktan çöp poşetlerinin nasıl koruduğunu görünce beni mutlaka hatırlayıp, içinizden “aferin” diyeceksiniz.

kalkış Windhoek, Namibya varış Namib Desert Lodge, Sesriem, Namibya - Google Haritalar - Google Chrome 09.08.2018 094035Windhoek dışındaki yerleşim yerlerinde ortalıkta gezen babunları görmek biraz heyecan yarattı. Bugün gezinin ilk günü, yani taze heyecan ile sağa sola baka baka yol almaya başladık. Solitaire adlı dinlenme tesisine kadar yol boyu tesis olmadığından zorunlu ihtiyaç molalarınızı gidermek için ardına saklanabileceğiniz tepe görünce ihtiyaç molası vermeniz gerekecek.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Solitaire denen tesise ulaştığımızda öğle saatlerini geçmiştik. Acıktık. Hamburger ve biraları hemen sipariş ettik. Burası Namibya gezginleri için Naukluft Ulusal Parkı içindeki kumulları ile meşhur Sossusvlei’ye ve Atlantik kıyılarındaki Valvis Bay  giden yolda zorunlu uğrak yeri. Burayı bir Hollandalı koyun yetiştirmek amacı ile çiftlik yapmak için almış. Yalnızlık ve pırlanta anlamlarına gelen Solitaire ismini ise Hollandalı girişimcinin eşi koymuş. Koyun işi belli ki yürümemiş ama zamanla burası restoranı, fırını, benzin istasyonu, alışveriş merkezi ile dinlenme tesisi olarak işlev görmeye başlamış. Hamburgeri nefisti, soğuk bira ise işin bonusu oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Eski arabalar, traktörler ve ortama uygun seçilen yeşillendirmelerle  mekan, çöl ortasında tam bir vaha diyebiliriz. Restoranın arkasında bulunan ağaçlar ise rengarenk kuşlarla dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada işimiz bitince 7 km ötede bulunan ve 2 gece konaklayacağımız tesise yöneldik. Odalarımıza yerleştik. Bu tesis muhteşem bir yer. Öyle lüks aramayacaksınız. Ama temel istekleriniz olan temiz ve geniş oda ihtiyacınızı karşılayacaktır. Bu tesisin güzelliği hem yürüyüş yapabileceğiniz parkurlarının olması ve hem de gün batımı safarisi gibi aktivitelerinin olması. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz ilk gün tesis çevresindeki parkurlardan birinde yürüyüş yaptık. Burada bir ağacın tepesinde çalı çırpı ile yapılmış göz göz odaları bulunan büyük bir kuş yuvası gördük. İsmine uygun güzellikte Şeftali Yüzlü Aşk Kuşu (Peach-faced Lovebird) ile burada tanışmış oldum. Oynaşmalarını, yuvalarını diğer kuşların saldırılarına karşı korumalarını ve bir yandan da benim gibi bir kuş meraklısının dakikalarca onları izleme ve fotoğraflama çabalarım karşısındaki şaşkınlıklarını izledim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra etek kısımları kırmızı kuma dönüşmüş küçük dağların gölgesindeki parkuru takip ederek yürüyüş yaptık. Burada 1.5 km’den, 5 km’ye kadar uzanan yürüyüş parkurları var. Gün artık kararmaya başladığından ve ne ile karşılaşacağımızı da bilemediğimizden en kısa parkuru seçtik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkurda bile karşımıza oriks (oryx) denen antilop cinsi hayvanlar çıktı. Namibya’da ilk gördüğümüz hayvan olduğundan heyecanlandık tabii ki. Sonraki günlerde orikslerin yüzüne bile bakmadığımızı hatırlayınca bu satırları yazarken gülesim geldi. 

P7220151.JPG

Yürüyüş sonrası duşumuzu aldık ve doğrudan yemeğe geçtik. Yarına gezimizin çok önem verdiği bir bölümü var; Sossusvlei Kumulları ve Deadvlei….

Gezekalın

Dr Ümit Kuru 09.08.2018 Saat 21:37

 

 

 

Afrika Cömerttir: Giriş Yazısı

IMG_3048.JPG

21 Temmuz ve 03 Ağustos 2018 tarihleri arasında Namibya, Botswana, Zimbabwe ülkelerini içeren bir gezi yaptık. Gezinin ana rotasını Namibya oluşturuyordu, Botswana ve Zimbabwe’ye  ise sırasıyla Chobe Ulusal Parkı ve Viktoria Şelalesi için gittik. Gezi yazısı öncesi genel bir değerlendirme yapmak gerekir diye düşünerek bu yazıyı paylaşmak ihtiyacı hissettim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezi yazımın başlığını daha gezimizin ilk günü düşünüp, Namibya’da iken “Afrika Cömerttir” diye koymuştum. Bu başlıktan amacım, Namibya’nın  özelinde ama daha önce gezdiğim diğer Afrika ülkelerine yaptığım gezilerimi de anımsayınca Afrika genelinde, bir gezgin için kıtanın verebileceklerinin zenginliğine dikkat çekme isteğimdi. 

Google Haritalar - Google Chrome 07.08.2018 113544Türkiye yüz ölçümünden büyük ama 2,8 milyon nüfusu ile insan fakiri bu ülkede bir tarafta 80000 km²’yi aşan Namib Çölü’nün sarı kumu, kızıl kumullarında yürüyor, bir diğer tarafta Atlas Okyanusu’nun mavi hırçın dalgalarına ayaklarınızı sokuyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir yanda ıssız çölün ortasında on binlerce yıl önce yaşanmışlığın göstergesi olan duvara kazılmış hayvan ve insan figürlerini görüyor, bir yanda modern dünyadan kopmuş, kendi geleneklerine göre yaşamlarını sürdüren ve size o yaşamlarını tüm saflıkları ile açan  kabile yaşamının insanları ile tanışıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çölün ortasındaki kısıtlı su alanlarının çevresine toplanan ve kendilerine su içme sırasının gelmesini bekleyen filleri, gergedanları, zürafaları, zebraları, oryx, kudu, springbok gibi antilop ailesinin üyeleri ve çakalları gördüğünüzde “İşte ben Afrika’dayım” hissini yaşıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P7240099.JPG

Yolda aracınızla seyir halinde iken, bir TIR şoförünün uyarısı ile, göreceğiniz en zehirli kobra türlerinden olan  black mamba’ya yol ortasında denk gelmenizin verdiği şaşkınlığı tadıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ve Namibya’nın kuşları… 706 kuş türü varlığı bilinen Namibya’da  gözlerinizi kendine bağlayamayacak kuşa rastlamama olasılığı neredeyse sıfır.

IMG_8695

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hele de kuş fotoğrafı çekme merakınız varsa, fotoğraf makinenizden tele lensinizi çıkartamıyorsunuz. O renk renk, çeşit çeşit, irili ufaklı, değişik gagalı kuşlar sizi mest ediyor ve dünyanın güzelliğine -en azından bu açıdan- bir kez daha şükrediyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte tüm bunlar bir gezgin için Afrika’nın sunabileceği zenginlikler, güzellikler..Şimdi söyleyin bakalım bana, Afrika o fakirliği, yoksunluğu  ile siz ziyaretçilerine tüm bunları, tüm doğallıkları ile sunuyorsa cömert değildir de nedir?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir güzel geziden daha, dağarcığımızda anılarla döndük. Yöre insanına dokunduk. Onlardan aldık, onlara verdik. Bu gezinin planlaması, kaldığımız yerlerin güzelliği ve hiçbir aksaklığın yaşanmaması dolayısı ile sevgili Aykut’ a teşekkür etmem lazım. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Haydi bakalım sevgili Gezekalın takipçileri, buyurunuz Afrika’nın  cömertliğine siz de ortak olun. Kim bilir belki bir gün siz de oraları kendiniz görmek istersiniz. Bu yazı dizisi o güne bir hazırlık olsun…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

08.08.2018 Saat 01:03

P7300188-001.jpg

Sivas’ta Bir Gün

IMG_2148.JPG

Bir yere gittiniz. Bir güzel gezdiniz ve kısacık zamana bir çok güzellik sığdırıp, geziyi tamamladınız. O şehri gezerken, yeni tadilata alındığını öğrendiğiniz bir eseri ancak dışarıdan ve örtüler ardından görmekle yetindiniz. Gezi dönüşü kendinize sormaz mısınız ve boşu boşuna hayıflanmaz mısınız?

“Ah! Ben neden buraları daha önceden gezmedim? Neden bu güzellikleri daha önceden yaşamadım ve tatmadım? Keşke vakit yaratıp Sivas’ı daha önce ziyaret etseydim de , Divriği Cami Kapısı kadar güzel sayılabilecek kapısıyla, Gökmedrese’nin içini de görebilseydim !”

IMG_0724

Sivas gezimin sonunda “keşkeleri” oldukça fazla söyledim. Bir gezgin için “keşkeler” her zaman var olur gider ama ben size bu yazımda keşkelere daha fazla yer vermeden 28 Nisan-01 Mayıs 2018 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz Sivas-Divriği-Kemaliye gezimizi aktaracağım. Biz bu gezinin sadece Sivas ve Divriği kısmını tamamlayabildik. Sonrasında bir sağlık sorunu yüzünden, gezinin en can alıcı yeri olan Kemaliye kısmına başlayamadan, apar topar İstanbul’a döndük. Bugün siz Sanal Gezginlerle Sivas gezimiz ile ilgili izlenimlerimi paylaşacağım.

Kızılırmak, Yeşilırmak ve Fırat Nehri’nin oluşturduğu havzalar arasında kurulu, ülkemizin yüz ölçümü olarak Konya’dan sonraki en büyük kenti Sivas, sıcak insanları, içinde barındırdığı değerleri ile güzel bir kentimiz. 

IMG_1991.JPG

Sivas Havalimanına sabahın erken saatlerinde indik. Bizi karşılayan sevgili rehberimiz Reyhan bu civarların hakimi. 

ilk durağımız kahvaltı yapacağımız Yeşil Konak. Hüdai Konağı da denilen Yeşil Konak, 1850 Geç Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyor.  Konağın ilk sahipleri Anadolu Ermenilerinden bir aile.  Konak daha sonraları çok el değiştirmiş ve bir süre sonra da harabe ve atıl duruma düşmüş. 2005 yılında konak, Hüdai Ailesinin eline geçmiş. Mimar Ahmet Haşim Hüdai babasından kalan konağı 2006 yılından itibaren restore etmiş ve bugünkü haline kavuşturmuş. 2008 yılından beri de konak, Yeşil Konak adı ile turistik bir mekan, kafe ve restoran şeklinde hizmete açılmış. Konağa girip, avluyu geçtikten sonra havuz başına kurulmuş kahvaltı sofrasını görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sofrada yok yok! Çok güzel bir ortamda,  müthiş bir kahvaltı ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvaltı sonrasında yaşamının ve servetinin önemli bir bölümünü her türden antika eser toplamaya adamış Ahmet Haşim Hüdai rehberliğinde konağı gezdik. Karşımıza çıkan eserler bizi çok şaşırttı desek yeridir. Osman Hamdi Bey, Sami Yetik, Zonaro gibi önemli ressamların tabloları, Osmanlı Sarayından koltuk takımı ve başkaca eşyalar, avizeler ve dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanmış çok sayıda antika eşya ve objeler konağın odalarına yerleştirilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Antika eşya ve objelerin toplanması, uygun şekilde saklanması ve sergilenmesi çok masraflı bir şey, kabul ediyorum. Bu kadar değerli antikanın, böyle güzel ve aslına uygun bir konakta sergilenmesi çok doğru ama yine de serginin sunumu ve korunmasında bence eksiklikler var.   Ahmet Beyin bilgisi ise çok etkileyiciydi.  Sivas geziniz için Yeşil Konak (Hüdai Konağı) bence çok doğru bir başlangıç noktası olacaktır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yeşil Konak’da kahvaltı sonrasında Sivas turumuza başladık. Sivas, Anadolu Selçuklularına ait çok sayıda tarihi eser barındırıyor. Biz gezimize Buruciye Medresesi ile başladık. 

P4280014.JPG

Medrese kelimesi, Arapça “de-ra-se” kökünden geliyor. Kelime anlamı olarak “Ders verilen yer” demek.  Medreselerin İslam medeniyetinde eğitimin verildiği, orta ve yüksek öğretimin yapıldığı birimler olarak yaygınlaşmasında Büyük Selçuklu Devleti’nin payı büyük. Anadolu Selçukluları ise bu geleneği daha da yaygınlaştırmışlar. Medreselerde önceleri sadece din eğitimi verilirken Anadolu Selçuklu döneminde yapılan medreselerde bu sistem farklılaşmış, dini eğitimin yanı sıra mantık, felsefe, fıkıh, kozmoloji, astronomi, matematik, geometri, cebir ve kimya eğitimi  de verilmeye başlanmış.

Eski eserlerde ve özellikle de dini yapılarda en dikkat ettiğim şey o yapının bende yarattığı ilk etkidir. Beni etkilemesi için o eserin illa çok büyük olması da gerekmez. Ancak estetikle, mistisizmi, simgesel mesajları taşa, tahtaya işleyen mimarların ve sanatçıların eserleri beni, benden alıp götürüyor. Eseri yaratanın inceden inceye yaptığı mimarı hesaplamalar, taşa yapılan oymalar ya da kabartmalar, figürler, geometrik şekiller ve onların simetrisi beni çok etkiliyor. Selçuklu yapılarında bu özellikleri bir arada çokça bulduğumdan, onlara olan hayranlığım fazlaca.  

P4280029.JPG

Buruciye Medresesi, sağlam kalmış muhteşem taç kapısıyla, Sivas’ın ve Anadolu’nun en ünlü yapıları arasında yer alıyor. 1271 yılında Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yapılmış. Medresenin yapımını isteyen, İran’ın Burucerd şehrinden gelme Muzaffer Burucerdî. 

IMG_2097.JPG

Bir zamanlar Sivas’ın zenginlerinden olan Muzaffer Burucerdî, bu güzel eseri, bugün adı bilinmeyen bir mimara yaptırmış. Bu medresede fizik, kimya, astronomi öğretimi ve eğitimi verilmiş.  Anadolu’da simetrisi en düzgün medrese olarak kabul ediliyor. Açık avlulu, dört eyvanlı olan Buruciye Medresesinin en çarpıcı yeri dışa taşkın taç kapısı. Size tavsiyem medrese içine girmeden önce, medresenin karşına geçip ona şöyle bir bakın; Ana kapının ve yanlarındaki iki pencerenin taşlarına işlenmiş geometrik şekiller, köşelerdeki yivli kuleler sizi mutlaka çarpacaktır. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Taç kapıdan içeri girdiğinizde açık bir avluya çıkıyorsunuz. kapının  hemen sol tarafında bir türbe var. Türbenin üçgen kubbe duvarlarında göz alıcı çinilerin bir kısmı dökülmüş, kalanların ise bakımsızlığı göze çarpıyor. Ama bu haliyle bile çiniler o kadar güzel duruyorlar ki! Türbede bulunan mezarlar Muzaffer Burucerdî ve ailesine ait. 

IMG_0705.JPG

Buruciye Medresesinin karşısında Osmanlı Dönemi eserlerinden olan, 1580 tarihli Kale Cami var. Ben hala Buruciye Medresesinin güzelliğinin etkisi altında onu fotoğraflamaya çalıştığımdan gruptan koptum ve bu camiyi sadece dışarıdan fotoğrafladım. Benim bakış açımdan Kale Cami, Buruciye Medresesi yanında sönük kalıyor. Ama bu yazıyı yazarken  cami avlusunda bulunan iki adet “Sadaka Taşını” atladığımı fark ettim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

https://www.haberler.com/sadaka-taslari-artik-alan-el-ile-veren-eli-5124923-haberi/Osmanlı yardımlaşma kültürünün bir örneği olan sadaka taşlarından günümüze çok az örnek gelebilmiş. Osmanlı döneminde sadaka taşının üzerindeki deliklere hayır sahipleri para bırakır, sonra ihtiyacı olanlar bunları alırlarmış. Bu taşlar, bir zamanlar ülkenin her yerinde varmış. Bunlar genellikle silindir şeklinde, ortasında bir elin sığacağı kadar delik olan taşlarmış. Genellikle geceleri buraya elini sokan insanların fakirler için bırakılan parayı  alan mı ya da fakirler için sadaka bırakan mı oldukları anlaşılamazmış.  Yani fakirin muhtaçlığı, zenginin bağışı gizli olurmuş. Günümüzde insanların fakirliğini yüzüne vura vura yapılan görgüsüzlükten ne kadar farklı bir anlayış değil mi?

P4280046.JPG

Sivas’ta İnönü Bulvarı üzerinde çok sayıda eski eser mevcut. Kale Camisini arkanıza alır ve yol boyunca yürürseniz sağda Çifte Minareli Medrese, hemen onun karşısında ise, solda, Şifaiye Medresesi’ne geleceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

cengizhanTarihte yaptığı katliamlar yanında, büyük bir askeri deha olarak da anılan Cengizhan, Moğol ordularını Anadolu topraklarını ele geçirmek için  yollamış. Selçuklular savaşı kaybetmişler. Sonradan bu ordular bu bölgede kalıcı olmuşlar ve İlhanlılar adını alacak olan bir devlet ortaya çıkmış. Anadolu Selçuklu Devleti bir süre İlhanlılara vergi veren beyler ve vezirler tarafından yönetilmiş. Çifte Minareli Medrese, medresenin taç kapısı üzerinde yer alan kitabesine göre, 1271 yılında İlhanlılar Veziri Şemseddin Cüveyni tarafından yaptırılmış. Medresenin çok güzel süslemeli bir taç kapısı ve tuğla-çini örgülü ikiminaresi var. Medresenin doğu cephesinde bulunan anıtsal kapısı dışında, tamamı yıkılmış. Kapı o kadar muhteşem ki açık avlulu, dört eyvanlı, iki katlı olan asıl medresenin yıkılmamış halinin güzelliği dillere destan olsa gerek. Medrese, sanki daha sonradan gezimizin devamında ancak dışarıdan görme şansına erişebileceğimiz Gökmedrese’yi yapan mimar,  Kölük bin Abdullah‘ın elinden çıkmış gibi ama kitabesi yok olduğundan Çifte Minareli Medresenin mimarı bilinmiyor. Tarihte yıkıma çok maruz kalmış bu medresenin 1882’de tamamen yıkılıp, yerine hastane yapılmasına karar verilmiş. Osmanlı tarihinde bazı insanlara ayrı bir saygı duyuyorum. Bunlardan bir tanesi Osman Hamdi Bey. Osman Hamdi Bey ressamlığının yanında,  imparatorlukta eski eserlerin toplanması, sahip çıkılarak yok olmasının engellenmesi ve modern müzeciliğin temellerinin atılmasında çok önemli bir role sahip. Bu yazıyı hazırlarken bir önemli kişiyi daha öğrendim: Halil Edhem Bey. Halil Edhem Bey, yıkılarak hastane yapılmasına karar verilen medresenin tamamen yok olmasını engellemeye çalışmış ve bugün görünen muhteşem ön kapısını ve ön cephesini kurtarmış. Bu kısma arkadan destek verilerek tamamen yıkılması önlenmiş. Bir dönem okul olarak da hizmet vermiş.  

Çifte Minareli MedreseSivas Gök Medrese ve Erzurum Çifte Minareli Medrese ile benzerlik gösteriyor.  

IMG_2179.JPG

Çifte Minareli Medresenin karşısında bulunan Şifaiye Medresesi (Sivas Darüşşifası)  dışarıdan daha az görkeme sahip. Ana kapıdan içeri girip avluya girdiğinizde sağlı sollu hediyelik eşya satan dükkanları görüyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugünkü görüntüsü alışveriş merkezi havasında olsa da, aslında zamanında Selçuklu Devrinde, hastaların tedavi edildiği ve aynı zamanda tıp tahsilinin de yapıldığı önemli bir medreseymiş. Anadolu’nun en büyük şifahanesi olan medrese 1217/18 yıllarında İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılmış. İçeride ana eyvanın sağında, hilal içinde saçları iki yanda örgülü bir kadın başı kabartması, soldakinde çok tahrip olmuş figürün çevresinden güneş ışınları çıkan sakallı bir erkek başı kabartması var. Selçuklu eserlerinde kadın ve erkek başı figürlerine rastlayabiliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1. İzzettin Keykâvus genç  yaşta tüberkülozdan ölmüş. Vasiyeti üzerine burada kendisine bir türbe yapılmış. Kendisi aynı zamanda şairmiş. Kendisine ait aşağıdaki dizeler yaşamın ne kadar fani olduğu üstüne ne kadar anlamlı değil mi?

Biz ki dünyayı terk edip göçtük,
Gönül derdi ektik, matemler biçtik,
Şimdiden sonra da nöbet sizdedir,
Biz sıramızı savdık ve geçtik.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Türbe kapısının hemen üzerinde bulunan kitabede;
“Yazıklar olsun ki biz geniş görkemli saraylardan dar kabirlere girdik. Zenginliğimizin ve servetimizin çokluğunun bize faydası olmadı. Saltanatımız yok olup zevalin eşiğinde fani dünyadan baki dünyaya ölüm yolculuğu gerçekleşti. Bu yolculuk 617 yılının 4 Şevval´inde gerçekleşti (4 Kasım 1220)” yazıyor. Gezi sonrası Şifaiye Medresesinde oturup çayımızı içtik. 

P4280041.JPG

Çay molamız sonrasında Sivas’ı Sivas yapan başka bir tarihi mekan için yollara düştük. Hedefimiz Sivas Kongre Binası (Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi).

IMG_2102.JPG

Osmanlının son zamanlarında, özellikle de Tanzimat Devrinde, Batılılaşma hareketleri dolu dizgin giderken, ülkedeki her merkezi yerleşim yerinde olduğu gibi, Sivas’da da abidevi kamu binaları yapılmaya başlanmış. Sivas’daki Göğüs Hastanesi (şimdiki Sivas Çevre Kültür ve Sanat Evi), Sivas Hükümet Konağı, Sivas İdadisi (Sivas Atatürk-Kongre ve Etnografya Müzesi), Sivas Sanayi Mektebi (şimdiki Sivas Açık Cezaevi), Sivas Ziya Bey Kütüphanesi, Sivas Sanayi Mektebi Demircilik Atölyesi (şimdiki Sivas Endüstri Meslek Lisesi), Sivas Erkek Öğretmen Okulu (şimdiki Selçuk Anadolu Lisesi), Sivas Erkek Öğretmen Okulu (Selçuk Anadolu Lisesi) o dönemin Sivas’da bulunan Geç Osmanlı Dönemi mimari eserlerinden. 

IMG_2187

Sivas Kongre Binası, 1892 tarihinde Mülki İdadi (Lise) Binası olarak yaptırılmış. Uzun yıllar lise olarak hizmet vermiş. Ama binanın önemi sadece yapının güzelliğinden kaynaklanmıyor. Bu binayı gezerken lütfen ama lütfen herhangi bir tarihi eseri gezermiş gibi gezmeyin. Hata ve hatta Atatürk’ün kendi eseri olan Nutuk‘daki Sivas Kongresinden bahsettiği ilgili bölümü açın ve tekrar okuyun. Bu bina Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkelerinin ve Kurtuluş Savaşının temellerinin atıldığı bir bina.

IMG_2091.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Erzurum Kongresi sonrasında, Sivas’da bir kongre yapılması kararı alınır. Sivas’ta kongre kararı alınmasından hemen sonra, Sivas içinde bu kongre için uygun olan bina aranır. O zamanın çocuklarına modern eğitim verilmesi için yapılan Sivas Mülki İdadi binası bu iş için tam biçilmiş kaftandır. Kongre yapılır ve biter ama bu tarihi binanın işlevi bitmez. Bu tarihi bina Sivas Kongresine ev sahipliği yapması yanında, 108 gün Sivas’ta kalan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kullandığı bir karargah olarak da hizmet verir.

Atatürk-Sivas-Kongresi-001.jpg

2 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Sivas’a gelir. Sivas halkı yollarda, coşkulu bir şekilde Çanakkale Savaşı kahramanı Kemal Paşa’sını bağrına basar.  Kongre 4 Eylül 1919 Perşembe günü öğleden sonra saat 14:00 de açılır.  Anadolu’daki Milli Mücadele hareketinin teşkilatlandırılarak millet iradesinin her türlü baskının, kişi ve zümre idaresinin üstünde olduğu kararı bu binanın odalarında alınır. Birkaç satıra sığdırdığım bu olay kurtuluş savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin başlangıcının bir özetidir aslında. Bu okulda gerçekleşen kongre ve takip eden günlerin her anı dolu dolu yaşanmış ve ayrı bir öneme sahip olmalıdır. Yani bu heyecanı her ziyaretçinin hatırlaması, öğrenmesi ve anlamasını beklersiniz, bunun olması gerekir. Dahası bunun müze düzenleyicilerince, siz-biz ziyaretçilere yansıtılması gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Binada en sıcak bulduğum köşe, yukarıda fotosunu gördüğünüz Atatürk’ün odası oldu. Sivas’lı genç kızların Atatürk’ün odası için çeyiz sandıklarından çıkardıkları oyalı, işlemeli çarşaflar, yastık kılıfları dışında sıcak, yaşanmışlık göstergesi olan bir şey yok burada. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazıyı yazarken Atatürk’ün Nutuk adlı kitabının Sivas Kongresi ile ilgili bölümünü okudum. Atatürk’ün Sivas’a maceralı ulaşması, Sivas halkının onu bir kurtarıcı edası ile karşılaması, Sivas’a ulaşabilen delegelerin, çağrılı delegelere göre az olmasına rağmen kongre için duyulan heyecan,  Fransızların kongre yapılmasını engellemeye yönelik baskıları ayrıntılı olarak Atatürk’ün ağzından ve belgeleri ile anlatılıyor. Bu büyük heyecan ve yaşanmışlık binayı gezen bizim gibi gezginleri, daha binaya girerken kucaklamalıydı. Bu kongrede hem Atatürk’ün bazı yakın arkadaşları ve hem de dönemin bazı ileri gelen düşünür, yazar ve siyasetçilerince Amerikan mandası altına girilmesi yönündeki tavsiyelerini bildiren ve Atatürk’ün bunlara karşı verdiği yanıtlarla yaşanan telgraf savaşını, telgraf odasında hissedebilmeliydik.

IMG_2190

Kongre sürerken ve sonrasında duyuruları basan matbaa makinesi sergilenmiş ama o baskı makinesinin yayımladığı gazete ve bildirileri sergilemek müzecilik adına hiç mi akla gelmedi?

Hele o kongre toplantı odası! O odada bir tarihin başlangıcı yaşandı. Kongrenin ilk üç gününde, ülkenin Amerikan mandası altında yaşamasını isteyenlerle, kurtuluşu tam bağımsızlıkta görenler arasında hararetli tartışmalar geçti. Kavgalar oldu. Yukarıdaki eski fotoğrafta Atatürk dahil, toplantıya katılanların yüz ifadesine dikkat edilirse, yüzlerdeki gerginlik hissedilebiliyor. Bu salonda o kavgaların izi, mücadele havası asla hissedilmiyor. Burada tam bağımsız bir Türkiye için hem İstanbul hükümetine ve hem de yedi düvele kurtuluş savaşı vermeye karar alan Anadolu ve Trakya delegelerinin heyecan duygusu da alınmıyor. Sonuçta bu ziyaretten beklentim çoktu ama bana biraz hayal kırıklığı yaşattı doğrusu. Umarım müze daha canlı bir hale getirilir.

IMG_2231-001.JPG

Kongre Binası gezisi sonrasında Cumhuriyet Meydanından yürüyüşümüze devam ettik. Bu meydandaki 1908 yapım tarihli, L planlı Jandarma Binası Sivas’ta en sevdiğim yapılardan oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meydanın merkezinde bulunan Hükümet Konağı ise aslen 1884 yapım tarihli. 1978’de yangın geçiren yapının son hali, 1982 yılında yapılan restorasyon sonrasından günümüze gelen hali. 

IMG_2232.JPG

Bir sonraki ziyaret yerimiz ise şu ana kadar hayatım boyunca en üzüldüğüm ve insanlığımdan utandığım olaylardan birinin yaşandığı Madımak Oteli oldu. Uzaktan bakınca masum, alelade bir bina gibi gözüken Madımak Otelinde 33 tane aydın ve sanatçı ile 2 tane otel çalışanı yakılarak katledildi. Bu kara lekeyi kimse diline almak istemiyor ama unutulacak gibi bir olay da değil. Artık bu bina otel değil, Bilim ve Kültür Merkezi adı altında hizmet veriyor. Bina o gün kapalıydı içeriyi gezemedik. Doğrusu bu ya gezmeyi de hiç arzu etmedim. Sanki binadan hala o güzel insanların çığlıkları duyuluyor.

IMG_2234.JPG

Yürümeye devamla Taşhan’a geldik. 19. yüzyılın ikinci yarısında kesme taştan yapılmış, açık avlulu ve iki katlı bir ticaret merkezi burası. Avlunun ortasında elips şeklinde bir havuz ve havuzun ortasında zıt yönlerde ağzından su akan iki adet çift başlı aslan var. Aslında bence burası çok sevimli bir yer. Ancak burada bulunması gereken dükkanlar herhalde bavul satan dükkanlar olmamalıydı.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ziya Bey Kütüphanesi‘ni dışarıdan gördük ama özelliği olan bir yer burası. Mütevellioğlu  Yusuf  Ziya Başara tarafından 1908 yılında  özel kütüphane olarak kullanılmak üzere yaptırılmış. Bir insan düşünün; 1900’lü yıllarda özel servetini harcasın ve kütüphane yaptırsın. Bu amaç bile benim için kutsaldır. Sivas’a giderseniz bu binayı dışarıdan da olsa mutlaka görün derim.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çerkezin Kahvesi, Sivas’a geldiğinizde kaçırmamanız gereken bir yer. Buradaki gibi bir kahveyi başka hiçbir yerde içmedim. Zaten kahveleri tescilli. Kahveyi geniş ağızlı bir fincanda getiriyorlar. Kahvenin köpüğü, telvesine kadar devam ediyor. Bu mekanda kağıt, okey filan oynamak da yasak. Sivas’da çok sayıda eski eserlerin yer aldığı, adeta küçük müze gibi çok sayıda kafe var. Çerkezin Kahvesi’nin içi de adeta küçük bir müze. Burada bir kahve içmeyi sakın kaçırmayın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1525 yılından kalma Vakıf Subaşı Hanı, içinde bolca aktar dükkanının bulunduğu bir başka Sivas tarihi mekanı. 

Çorapçı Hanı (İhramcızade Kültür ve Sanat Merkezi) aslında eskiden bir konakmış. Sonradan restore edilmiş ama bugünkü hali ile konak demeye bin şahit ister. Gerçekten konaksa kötü bir restorasyon örneği. Burada sevdiğimiz tek şey tahta oyma yapan bir sanatçıyı izlemek oldu. 

P4280089.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas’da sizlere tanıtmak istediğim yerlerden bir tanesi ise Müze Cafe ve sahibi Muhabbet Olgaç. Yukarıda da bahsettiğim gibi Sivas’ta küçük müze tarzı mekanlar fazlaca var. Adından da tahmin edeceğiniz gibi Müze Cafe içinde bol miktarda eski eşya mevcut. Burayı bizim için özel yapan 45’lik plaklar ve sahibi Muhabbet bey. Zeki Müren’i, Aşık Veysel’i plaktan dinlerken, Muhabbet bey ile güzel sohbet ve çay, yorgunluk üstüne müthiş güzel geldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas gezimizde sona yaklaşırken bir başka şaheseri ziyaret ettik; Asıl adı Sahibiye Medresesi olan Gökmedrese.

Medresenin adı, Anadolu Selçuklularının güçlü vezirlerinden olan Sahip Ata Fahreddin Ali‘den geliyor. Bu yazıyı hazırlarken araştırdığım Fahreddin Ali, Anadolu Selçuklu vezirlerinin en zengini olarak kabul ediliyor. Bende, sanki her devirde işini bilen devlet adamlarından birisi olduğu izlenimi bıraktı. Moğolların Anadolu topraklarını işgal ettiği ve idarenin merkezi Selçuklu Sultanı yerin haraca bağlanmış beyler ve emirler elinde olduğu yıllarda, Fahreddin Ali bir dönem tek söz sahibi ve en güçlü kişi olmuş. Zaman zaman servetinin bir kısmını  Moğolların akıl almaz derecedeki haraç isteklerini karşılamak için kullanmış ve yerini bu sayede korumuş. Bu dönemlerde Konya, Akşehir, Sivas başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hanlar, kervansaraylar, camiler, hamam ve çeşmeler yaptırmış. Mal ve mülkü, iktidar oyunları ile elinden bir anda gitmesin diye de onları “vakıf” adı altında toplamış. Haksızlık etmeyelim ki Sahip Ata’nın hayır amaçlı işleri de olmuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her büyük padişahın, sultanın, vezirin mutlaka bir ya da birkaç favori mimarı vardır ya, işte Sahip Ata Fahreddin Ali’nin de iki tane değer verdiği mimarı varmış; Bunlardan birisi Mimar Kölük (Kelük olarak da geçebiliyor) bin Abdullah, diğeri ise Mimar Konya’lı Kaluyan (Kaluyan el-Konevi). İşte Sivas’ta gezdiğimiz 1271 yapım tarihli Gökmedrese, adı geçen sonuncu mimarın, yani Kaluyan’ın eseri. Konya gezisinde ziyaret ettiğim Mimar Kölük’ün Konya’daki İnce Minareli Medrese adlı yapıtı tam bir sanat şaheseri. Zaten bu mimar, Selçukluların Mimar Sinan’ı olarak kabul ediliyor. Doğrusu bu ya, Mimar Kölük’ün eserleri bana daha ince ve sanatsal geldi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gökmedrese’nin taç kapısı ve kapının üzerindeki süslemeler çok görkemli ve etkileyiciler. Süslemelerde 12 tür hayvan başı, yıldız ve hayat ağacı motifleri kullanılmış. Bunlar taşa adeta dantel gibi işlenmiş. Duvarları yontma kalker taşından yapılan medresenin minareleri 25 metre uzunluğunda. Sırlı tuğla ve mavi çini işçilikli, tuğla örgülü minareler taç kapıya daha da güzellik kazandırıyor. Minare kaidelerinden aşağı doğru inen mermer yüzeyde büyük boyutlarda geometrik, yazı ve bitkisel motifler simetrik yapılmış. Mimarın taç kapıda kullandığı mermer malzeme nedeniyle yarattığı ışık gölge sistemi, medresenin genel görünümünü ışığın durumuna göre etkiliyor. Mimar adeta bir plastik sanat yaratmış. Gökmedrese biz Sivas’ta iken tadilattaydı. Yani içini gezemedik. Çok üzüldüğümü ve daha önce gelmediğime çok pişman olduğumu itiraf etmeliyim.

IMG_2283

Sivas Ulu Cami, Sivas’da gezdiğimiz son tarihi mekandı. Ulu Cami, Anadolu’nun en eski camilerinden bir tanesi olma özelliği yanında, Pisa Kulesi gibi eğik ve sonradan eklenmiş minaresi ile de önemli bir yer.

P4280109.JPG

Ana girişten sonra geniş bir avlu var. Bana esas ilginç gelen yer ise caminin içi oldu. Cami içinde cemaatin namaz kıldığı alandan (hıram), mihraba kadar 50 kadar çatıyı taşıyan ayak, birbirlerine kemerlerle bağlanmış. İçerisi sanki bir cami değil,  kervansaray. Bazı ayakların dibine bağdaş kurmuş ve oturmuş insanların bir kısmı kuran okuyor, bir kısmı ise tespih çekip dua ediyorlar. Bu görüntü ortama çok mistik bir hava katıyor.

IMG_2276

Dikdörtgen planlı ve zamanında ahşap damlı cami 1196/1197 yılları arasında Kul Ahi adlı bir mimar tarafından yapılmış. Minaresi ise sonradan, 1213 yılında eklenmiş. Ben İslamiyetin erken dönem camilerinin sadeliğini de çok beğeniyorum. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sivas’a geldiğimizden beri durmadan geziyoruz. Acıktığımız kesin ama yemeği Sivas’ın dar zamanda gezebileceğimiz son yeri olan Ulu Cami gezisi sonrasına saklamıştık. Hedefimiz ise Köfteci Kirli Ahmet Usta

Adı başlangıçta sizi ürkütse de aslında Kirli Ahmet’in Köftesi Sivas’ta tam bir marka. Ahmet Usta işi babasından devralmış, baba da kendi babasından. Yani köftecilik dededen gelme. Kirli lakabı ise seyyar arabada sanayide köftecilik yapan Ahmet ustanın ocak başında kirlenen önlüğünden gelmekte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada köfte sinirsiz kıymadan yapılıyor ve içinde sadece tuz var, başka malzeme koyulmuyor. Amaç sadece ve sadece güzel etin tadına varılmasının istenmesi. Tadı mı nasıldı? Tek kelime ile mükemmel! Bir de mekanda akşam yapılacak olan sıla gecesi için hazırlık  yapan sanatçılara denk geldik mi! Değmeyin keyfimize..

Sivas’tan Kirli Ahmet’te köfte yemeden ayrılmak çok ama çok yanlış olur…

Evet sevgili Sanal Gezginler, Sivas gezimizin bu kısmından sizlere aktaracaklarım bunlardır. Sivas’ta bir gece konaklayıp ertesi günde geride kalan konakları gezmek ve tavsiye edilen diğer yerlerde yemek içmek gerekirmiş ama olmadı.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Aslında Sivas gezimizi çok değerli bir halk ozanı olan Şentürk İyidoğan’ın atölyesini gezerek bitirdik. Ancak Şentürk İyidoğan ve Sivas’ın ozanları ayrı bir tanıtımı hak ediyor. Onu bir sonraki yazıya sakladım.

Sivas yazısını 2 Temmuz Madımak Oteli katliamını anma gününe denk getirmeyi planlamıştım. Ama sizlere doğru ve öz bilgi vermek adına bu yazı için parça parça da olsa çok okumak gerekti ve ancak bugüne denk geldi.

Olsun…

Geç olsun ama doğru ve güzel olsun, masa başında bu yazıyı okuyan siz gezginlerde “Benim Sivas’ı gezme zamanım gelmiş” hissi doğuran bir yazı olsun..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

06.07.2018 Saat 00:51

Kaynaklar:

http://www.xn--sahipatamzesi-4ob.gov.tr/?
http://www.filozof.net/Turkce/tarihi-sahsiyetler-kisilikler/14027-kaluyan-konyali-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi.html
http://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/gok-medrese-sivas
http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/ilhanlilar-devleti-buyuk-kaganli-1429
http://www.bik.gov.tr/tarih-ve-kultur-kenti-sivas-burujiye-medresesi/
http://www.sivasirade.com/haber/sifaiye-medresesi-14438.html
https://www.sivaskulturenvanteri.com/kongre-binasi/