Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Buhara’nın Kalbinden Dışarıya: Nakşibendi Yolu ve Yazlık Sarayın Sırları

Özbekistan yolculuğumuzun bir geleneği haline gelen o sabah rutinini bozmadık; güneşin ilk ışıkları henüz kadim şehrin üzerine düşmeden kendimizi Buhara’nın sessiz, insansız ve büyülü sokaklarına bıraktık. Bu kez rotamızı Ark Kalesi’ne çıkan yollara kırdık; kahvaltı saatine kadar Buhara fotoğraf arşivimize yeni ve zengin kareler katmaya devam ettik

Buhara’daki son günümüzde, gezi grubumuzla beraber şehrin büyüleyici sokaklarından biraz uzaklaşıp serin bir nefes almaya, Emirlerin yazlık dünyasına konuk olmaya gidiyoruz. İstikametimiz, merkeze sadece 4 km mesafedeki o meşhur Sitorai Mokhi Khosa Sarayı.

Hikaye, yazlık sarayın yer seçimiyle beraber henüz ilk adımda başlıyor. Eskilerin o meşhur sağduyusunu ve pratik zekasını özetleyen bu tercih, insanın ufkunu açan cinsten. 19. yüzyılın ortalarında Emir Nasrullah Han, Buhara’da yaz sıcağında kavrulmadan dinlenebileceği en serin noktayı bulmak ister. Mimarlar kolları sıvar ve oldukça ilginç bir yönteme başvururlar: Şehrin farklı noktalarına taze koyun etleri asarlar. Hangi et en geç bozulursa, oranın havası en temiz ve serin demektir. İşte bugün üzerinde yürüyeceğimiz ve keşfedeceğimiz topraklar, o “en taze kalan etin” seçtiği yerler!

Ancak bugün karşımızda duran yapı, o ilk inşa edilen sarayın birebir kopyası değil; zamanın ve yıkımların ardından yıkılanın yerine her daim bir yenisi yapılmış. Bu görkemli bina, gücünü biraz da bir aşk efsanesinden alıyor. Buhara Emiri, çok sevdiği eşi Sitora’nın adını yaşatmak için tam bir kültürel kavşak noktası olan bu yazlık sarayı inşa ettirmiş. Rusya’da eğitim gören Buharalı mimarlar Doğu’nun kadim mistisizmini Batı’nın zarafetiyle öyle bir harmanlamışlar ki; saray, iki dünyanın birleştiği eşsiz bir senteze dönüşmüş.

Eşi Sitora Hanım genç yaşta vefat edince, Emir buraya onun anısını yaşatacak o şiirsel ismi vermiş: Sitorai Mokhi-Khosa“Ay gibi Yıldız”

Bizim bugün adımladığımız, avlularında fotoğraf avına çıktığımız mevcut saray ise, Buhara’nın son Emirinin 1912-1918 yılları arasında yaptırdığı son şaheser.

Bugüne dek gördüğüm en ince işçiliklerin ve en rafine zevklerin bir saray çatısı altında buluşmasına burada şahitlik ettim. Her odasında sabrın ve her köşesinde derin bir emeğin izi olan bu mekan, adeta taşa ve ahşaba işlenmiş bir şiir gibiydi.


Buhara’nın Manevi Kilidi: Şah-ı Nakşibend ve “Kalbi Allah’ta, Elleri İşle” Olmak

Rotamızı Buhara’dan daha da uzağa, şehrin 12 km dışına sessizliğin ve derin bir huzurun hakim olduğu Hoca Bahuddin (Şeyh Bahaeddin) Nakşibendi Kompleksi’ne doğru çeviriyoruz. Burası sadece bir türbe değil; Orta Asya’nın “Mekke’si” olarak anılan, her taşında bir zanaatkarın emeği, her köşesinde bir dervişin sessiz duası olan muazzam bir külliye.

Gelin, önce bu külliyeye adını veren, 14. yüzyılın o bilge ruhunu, Emir Timur’un bile önünde eğildiği manevi hocası Bahuddin Nakşibendi’yi tanıyalım. 1389’da hayata veda eden bu alim, doğduğu topraklar olan Kasri Orifon’a defnedilmiş. O günden beri de Buhara’ya gelen her hükümdar, buraya bir tuğla koymayı, bir kemer eklemeyi kendine borç bilmiş.

Peki, neden bu kadar sevildi ve öğretisi yüzyılları aşıp bugünlere ulaştı? Eskiden dervişlik dendiğinde akla gelen; dünyadan elini eteğini çekmek, kapı kapı dolaşıp sadaka toplamak ya da çilehanelere kapanmaktı. İşte Şah-ı Nakşibend, bu anlayışı kökünden değiştirdi. O, gösterişli dindarlığa, yüksek sesli ritüellere ve hayatın dışına itilmiş bir yalnızlığa karşı çıktı.

Onun felsefesi çok yalın ve çok bizden: “Kalp Tanrı’ya, eller işe!” Şeyh Bahaeddin sadece kitapların arasında kaybolan bir alim değildi; aynı zamanda hayatın tam içindeydi. Tarihten tıbba, matematikten astronomiye kadar her alanda kendini geliştirmiş, yetinmemiş bir de zanaat sahibi olmuştu. Harika ipek kumaşlar dokur, metallere hayat verirdi. Öyle ki, metal üzerindeki o eşsiz işlemeleri nedeniyle ona “Süslemenin yaratıcısı” anlamında “Nakşibend” denildi.

Onun bu tutumu, dervişlerin de kaderini değiştirdi. Tarikatın takipçileri dilenmeyi bıraktı; elleriyle ürettikleriyle, alın teriyle geçinmeye başladılar. Bu öyle güçlü bir devrimdi ki, tarikatın simgesi bile bu felsefeyi özetler: İçinde “Allah” yazan bir kalp.

Bu Nakşibendi Külliyesi sadece Şeyh Bahaeddin Nakşibendi’nin kabrinden ibaret değildir; burası yüzyıllar boyunca Orta Asya’nın en kutsal mekanlarından biri kabul edildiği için geniş bir nekropol (mezarlık) alanına dönüşmüştür. Şeyh Bahaeddin’in kabrinin hemen yakınında, Buhara’yı yöneten Özbek hanedanlarına (Şeybaniler ve Astarhaniler) ait aile mezarlıkları bulunur. Dönemin hükümdarları, manevi koruma altına girmek amacıyla Şeyh’in yakınına gömülmeyi vasiyet etmişlerdir. Özellikle II. Abdullah Han gibi önemli hükümdarların mezarları buradaki avlularda yer alan yüksek platformlar (dahmalar) üzerindedir.

Sessizliğin Görkemli Şehri: Çhor-Bakr Nekropolü

Buhara’nın 5 kilometre batısına doğru uzandığımızda, bizi sadece bir mezarlık değil, adeta yaşayanların dünyasından bağımsız, kendi içinde bir “Ölüler Şehri” karşılıyor: Çhor-Bakr Nekropolü.

Chor Bakr’ın o dar ve mistik sokaklarını adımlarken, karşımıza çıkan her taş aslında Buhara’nın en köklü hanedanlarından birine, Cübeyri Seyyidleri’ne selam duruyor. Peki, kimdi bu nüfuzlu aile? İslam dünyasının ilk halifesi Hz. Ebubekir’in soyundan gelen ve ‘Cübeyri’ adıyla anılan bu seyyidler, sadece manevi birer rehber değil; asırlar boyunca Buhara Hanlığı’nın hem vicdanı hem de siyasi akıl hocalarıydılar.

Hikayeleri, 10. yüzyılda Ebu Bekir Said’in bu sessiz vadiye defnedilmesiyle başlasa da; asıl etkileri 16. yüzyılda Şeybaniler döneminde zirveye ulaştı. Öyle ki, hanların taç giyme törenlerinden devletin en kritik kararlarına kadar her yerde onların onayı ve duası aranırdı. Başlangıçta ruhların arındığı mütevazı bir derviş yerleşimi olan bu topraklar, Cübeyri ailesinin artan gücüyle birlikte sarayları aratmayan bir nekropole, yani ‘ebedi bir şehre’ dönüştü. Bugün o devasa kapılardan içeri süzülen ışık, sadece mezar taşlarını değil; Buhara’nın kaderini şekillendiren bu kudretli seyyidlerin bin yıllık hikayesini de aydınlatıyor.

Burada, aynı hazirede yatan ve hepsi “Bekir” unvanını taşıyan dört önemli isim (Muhammed İslam, Bekir Sadi, Ebu Bekir Fazl ve Tocidin Hasan) bu sessiz şehre adını vermiş. Bugün gördüğümüz o görkemli silüet ise 16. yüzyılda, Şeybani hükümdarı II. Abdullahan’ın emriyle şekillenmiş. Abdullahan, hocası Muhammed İslam Hoca’ya olan vefasını göstermek için burayı muazzam bir cami, medrese ve hankah ile taçlandırmış.

Girişte bizi devasa bir cami, bir medrese ve bir hankah karşıladı. Bu üç yapı, muazzam bir akustik ve simetri sunuyor. Çhor-Bakr’ı diğer anıtlardan ayıran en önemli özellik, o meşhur avluları ve yüksek duvarları… Aile kabristanlarının her biri, yüksek duvarlarla çevrili özel avluların içinde yer alıyor. Dar sokaklarında yürürken kendinizi bir labirentte gibi hissedebilirsiniz; ama bu labirentin her köşesi ayrı bir estetik, ayrı bir huzur barındırıyor.

Bugün binlerce hacının ve bizim gibi tarih meraklısı gezginlerin rotasında olan bu nekropol, Buhara’nın sadece taştan ve topraktan ibaret olmadığını; vefanın ve köklü bir aile mirasının nasıl devasa bir mimari şahesere dönüşebileceğini kanıtlıyor.

Buhara’nın dar sokaklarında, kerpiç duvarların arasında bin yıllık bir zaman yolculuğunu tamamladık. Şimdi heybemizde eşsiz fotoğraflar ve hikayelerle rotamızı bir başka efsaneye, “Doğu’nun İncisi” Semerkant’a çeviriyoruz. Ancak bu kez ulaşımımız tarihin tozlu kervan yollarıyla değil, Özbekistan’ın teknolojik gururu hızlı treni, Afrosiyab ile olacak.

İspanyol Talgo teknolojisiyle üretilen bu hızlı tren, adını Semerkant’ın hemen kıyısında bulunan ve Cengiz Han istilasına kadar bölgenin kalbi sayılan kadim şehir Afrosiyab’dan alıyor.

Eskiden kervanlarla yolculukların günlerce sürdüğü o uçsuz buçsuz çölleri ve bozkırları, Afrosiyab ile saatte 250 km hıza ulaşarak, konforlu koltuklarımızda oturarak sadece 1,5 saatte aşıveriyoruz.

Hazır mısınız? Semerkant bizi bekler!

Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: İpek Yolu’nun Kalbi: Adım Adım Eski Buhara-2

Buhara’da gün bizim için alışık olduğumuz üzere yine “kuşluk vakti” dediğimiz o en taze saatlerde başladı.

Dün kalabalıklar içinde adımladığımız sokakları, bu kez zihnimizde Chor Minor’un o zarif kulelerini hedefleyerek yeniden arşınlamaya başladık.

Ortalık henüz sakin ve ortama derin bir sessizlik hakim… Dükkanların, asırlık kervansarayların ağır kapıları kapalı. Akşamın neşesi Leb-i Havuz’un fıskiyeleri bile o coşkulu şarkısına ara vermiş, suskun.

Tam Chor Minor’a varmak üzereyken, sokağın sessizliğini bozan o büyüleyici kokuyla irkildik: Taze ekmek! Bir fırıncının tandırdan yeni çıkardığı, dumanı üstünde tüten ekmeklerin kokusu bu. Hemen 5000 Som uzatıp, sıcacık bir ekmeği kucakladık. Chor Minor’un turkuaz kubbelerine doğru ilerlerken, bir yandan ekmeğimizden sıcak parçalar koparıp yiyor, bir yandan da Buhara’nın bu uyanış anının tadını çıkarıyorduk. Hedefe ulaşma sonrası farklı yollardan dönmeye çalışarak otelde kahvaltıya yetiştik. Buhara’nın görmediğimiz yerlerini ziyaret için grup olarak hareket saatimiz 09:00 olacak.

BUHARA ARK CİTADEL KAPISI

Buhara’nın en eski tanığı şüphesiz ki Ark Kalesi. Burası sadece taştan bir yapı değil; 5. yüzyıldan bugüne Soğdlardan Samanilere, Timurlulardan Buhara Emirlerine kadar devasa bir tarihin kucağında yükselen 4 hektar alanı kaplayan ‘canlı’ bir höyük. 20 metre yüksekliğindeki bu yapay tepenin üzerinde yürürken, aslında koca bir Orta Çağ kasabasının üzerinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Bir zamanlar bu surların içinde sadece askerler değil; Emir’in taht odasından camisine, cephanelikten darphaneye, hatta bakanların konutlarına kadar eksiksiz bir şehir hayatı gizliydi. Ark Kalesi, her ne kadar dış düşmanlara karşı bir zırh gibi görünse de, aslında yüzyıllar boyunca Buhara Emirliği’nin kalbinin attığı o görkemli ve otoriter merkezdi.

ARK CİTADEL GİRİŞİ VE KENARLARDA ZİNDANLAR

Buhara’nın kalbi Registan Meydanı’nda yükselen Ark Kalesi’ne, 1893 yılında inşa edilen görkemli bir kapıdan giriliyor. Kapıdan içeriye uzanan, taş döşeli ve hafif eğimli tünelden geçerken adımlarınızın yankısı size eşlik ediyor. Bu yolun her iki yanındaki hücrelerde bir zamanlar mahkumların tutulduğunu bilmek, o derin sessizliğin içinde geçmişten gelen yankıları hayal etmenize yetiyor.

Kalenin o kasvetli tünelinden çıkıp aydınlığa ulaştığınızda, sizi 18. yüzyılın zarafet sembolü Saray Camisi karşılıyor. Tek bir ağaç gövdesinden oyulmuş 20 adet görkemli ahşap sütun, gökyüzüne uzanan birer el gibi tavanı taşıyor. Başınızı yukarı kaldırdığınızda ise kerpiç duvarların sadeliğiyle tezat oluşturan, kök boyaların ve altın yaldızın dans ettiği geometrik bir gökyüzü buluyorsunuz. Burası, Emir’in sarayındaki en sessiz ama en çok şey anlatan köşelerden birisi; her bir oyma, Buhara’nın kadim el işçiliğinin sessiz birer tanığı gibi.

Ark Kalesi, Buhara Emirlerinin ikametgahı olduğu için, bu cami Emir’in ve saray erkanının cuma namazlarını kıldığı özel bir alandı. Camiye girdiğinizde, bir zamanlar burada Buhara’nın en güçlü isimlerinin diz çöktüğünü, avlusunda ise devlet meselelerinin fısıldandığını hayal etmek gerekir.

ARK CİTADEL TAHT VE KABUL SALONU

Kalenin derinliklerine doğru ilerlediğinizde, kendinizi yüksek duvarlarla çevrili, gökyüzüne açık geniş bir avluda buluyorsunuz; burası Buhara Emirlerinin taç giydiği, elçileri kabul ettiği efsanevi Taht Odası. Avlunun bir ucunda, üç tarafı kapalı bir eyvanın içinde yükselen mermer taht, 1812 yılında yapılmış ve Nurata’dan getirilen tek parça mermerden oyulmuş. Sadeliğiyle olduğu kadar temsil ettiği mutlak güçle de baş döndürücü gözüküyor.

Bir zamanlar bu avlunun, ipek kaftanlı saray erkanı, uzak diyarlardan gelen elçiler ve Emir’in huzurunda eğilen kalabalıklarla dolup taştığını hayal etmek zor değil. Duvarların heybeti dış dünyayı tamamen unuttururken, mermer işçiliğindeki o soğuk asalet, size Buhara’nın bir zamanlar ne denli görkemli bir yönetim merkezi olduğunu sessizce hatırlatır.

Avlunun girişindeki kıvrımlı koridor, içeride konuşulanların dışarıdan duyulmasını engellemek için özel olarak tasarlanmış.

Ark Kalesi’nin kapıları ardında sadece saray hayatı değil, Buhara Emirliği’nin tüm hafızası saklı. Bu nedenle sarayın odaları müze haline getirilmiş.

Bu odalarda dolaşırken; ipek üzerine işlenmiş kadim el yazmaları, zamanın tozuna meydan okuyan darphane sikkeleri ve Emirliğin günlük yaşamını yansıtan eşyalar arasında bir zaman tüneline giriyorsunuz. Kalenin bir zamanlar sadece bir savunma hattı değil; içinde ahırlarından darphanesine, camisinden konutlarına kadar devasa bir mikro-kozmos barındırdığını bu sergilerde daha iyi anlıyorsunuz.

ARK CİTADEL’İN ARKEOLOJİK ALAN BÖLÜMÜ

Müze gezisi sonrasında arkeolojik kazıların yapıldığı kale bölümüne çıktık. Kalenin bu bölümünün tamamen dümdüz olmuş hali 1920 yılındaki Kızıl Ordu bombardımanı sonucu ortaya çıkmış. Bolşevik birlikleri, Buhara Emirliği’ni devirmek için şehri kuşattığında, Emir Alim Han kaleye sığınmış. 29 Ağustos – 2 Eylül 1920 tarihleri arasında kale, uçaklar ve ağır toplarla yoğun bir bombardımana tutulmuş. Bu saldırı sırasında kalenin kerpiçten yapılma devasa iç binaları, sarayları, haremi ve depoları ya yıkılmış ya da çıkan yangınlarda yok olmuş. Yani bu dümdüz olmuş arkeolojik alan Buhara’nın son Emirliği ile Sovyetler arasındaki son büyük çatışmanın dilsiz tanığı. Sarayın %70-80’i bu bombardımanda yok olmuş. Sarayın Cuma Cami, Taht Odası bu yıkımdan kurtulan nadir yerlerden.

ARK CİTADEL’İN ARKEOLOJİK ALAN BÖLÜMÜ

Burayı gezmenin verdiği hüzün yanında hissettiğiniz tek güzel duygu karşıda gözüken Poi Kalyan ve diğer Buhara kısımlarının panoramik manzarasının güzelliği.

ARK CİTADEL’DEN PANORAMİK BUHARA MANZARASI

Orta Çağ’da Maveraünehir’in tüm şehirlerindeki merkezi meydanlara “Registan” deniliyordu. Bu meydanlar antik doğu şehirlerinin idari, ticaret ve zanaat merkezleriydi. Buhara’da da Ark Kalesinin karşısında registan bulunuyordu. Bolo-Khauz (Havuz) Külliyesi, Registan Meydanı’ndaki tek korunmuş anıt konumunda. Ark Kalesi’nin hemen karşısında, bugün Buhara Kulesi (Bukhara Tower) olarak bilinen ve asansörle çıkılan metal kafes yapı, aslında eski bir su kulesidir. Bugün ise yapım amacı dışında Buhara panoraması izlemek için bu kuleye çıkılıyor.

ARK CİTADEL VE KARŞISINDAKİ SU KULESİ

Bolo-Khaus; zarif bir su deposu, heybetli bir Cuma Camii ve göğe uzanan minaresiyle Buhara’nın kalbinde adeta bir vaha gibi… Bu külliye, şehrin ruhunu en saf haliyle hissettiğim duraklardan biri oldu. Ruhundaki o sükuneti tam anlamıyla soluyabilmek için burayı hem gezi günü hem de ertesi günün ilk ışıklarında ziyaret ettik. Aşağıda göreceğiniz, o sakin ve sanki zamanın durduğu hissini veren kareler, sabahın mahmurluğunda, henüz el ayak çekilmeden deklanşöre bastığım anların birer hatırasıdır.

Kompleksin en eski kısmı, Bolo-Hauz (“Çocuk Havuzu”) olarak adlandırılan havuzdur. Buhara’da günümüze kadar ulaşan birkaç havuzdan birisi de bu havuzdur. Daha önceden de bahsettiğim gibi geçmişte bu havuzlar halkın su kaynağıydı ve ne yazık ki birçok hastalığın da kaynağıydı. Özellikle “Rişta” (Medine Kurdu) hastalığı, Buhara’nın bu açık havuzlarından yayılıyordu ve Sovyet döneminde havuzların çoğu bu yüzden kurutuldu. Bolo-Khauz’un günümüze kalması bu açıdan bir mucize gibidir.

Bolo-Khauz Cami, 1712 yılında Buhara Emiri’nin eşi tarafından yaptırılmış. Diğer bir rivayete göre ise, Emir Şahmurad (1785-1800), halkla iç içe olmayı sevdiği için camiyi toplu ibadetler için inşa ettirmiş. Yirmi adet 12,5 metrelik ahşap sütunla desteklenen etkileyici eyvan ise 1917 yılında eklenmiş. Sütunlar ayrı ayrı tasarlanmış ve üst kısımları güzelce boyanmış.

Sütunların hemen altında durup yukarı baktığınızda, başka hiçbir açıdan göremeyeceğiniz sarı yıldızlar beliriyor.

Kısa minare ise 1917 yılında Buhara’nın ünlü ustalarından Şirin Muradov’a yaptırılmış.

Caminin içi de güzel ama dışı kadar insanı çarpıcı değil.

CHASHMAH-AYYUB

Bir sonraki durağımız Chashmah-Ayyub oldu. Burası sadece bir türbe değil, çölün ortasında filizlenen bir mucizenin adı. Chashmah-Ayyub (Eyüp Peygamber’in Çeşmesi), Buhara’nın en dokunaklı ve köklü efsanelerinden birine ev sahipliği yapıyor. Hem İslam hem de Musevi ve Hristiyan geleneklerinde sabrın sembolü olan Hz. Eyüp (Job) ile ilişkilendirilen bu yapının hikayesi şöyledir: Efsaneye göre, bir zamanlar Buhara halkı çok şiddetli bir kuraklık ve susuzlukla karşı karşıya kalır. Halk çaresizce kıvranırken, bölgeden geçmekte olan Hz. Eyüp’ten yardım ve dua isterler. Hz. Eyüp, asasını toprağa vurur ve vurduğu yerden buz gibi, şifalı bir su fışkırmaya başlar. Bu su sayesinde şehir susuzluktan kurtulur. O günden sonra bu kaynak “Chashmah-Ayyub” (Eyüp’ün Çeşmesi) olarak anılmaya başlar. Halk, bu suyun hala şifalı olduğuna ve özellikle deri hastalıklarına iyi geldiğine inanır.

Bu kutsal kaynağın üzerine yüzyıllar boyunca farklı yapılar inşa edilmiş ancak günümüzdeki binanın birkaç dikkat çekici özelliği var. Binanın en karakteristik özelliği, Buhara’da pek rastlanmayan, konik (külah şeklinde) çatısıdır. Bu stil daha çok Harezm bölgesine aittir. Rivayete göre Emir Timur, Harezm’i fethettiğinde oradaki ustaları Buhara’ya getirmiş ve bu kubbeyi onlara yaptırmıştır. Yapının temelleri 12. yüzyılda Karahanlılar döneminde atılmış, ancak bugünkü halini büyük ölçüde 14. yüzyılda (Timur dönemi) ve 16. yüzyılda almıştır. Aşağıda Chasmah Ayyub’un içinden çekilmiş fotoğrafları da paylaştım.

İSMAİL SAMANİ TÜRBESİ

Buhara ziyaretinizde mutlaka gitmeniz gereken bir diğer yer ise İsmail Samani Türbesi olmalı. Samanid Türbesi, sadece bir mezar değil; Orta Asya mimarisinin genetik kodlarını taşıyan bir başyapıt. 10. yüzyılda bölgeye hükmeden soylu Samani Hanedanı için inşa edilen bu yapı, Orta Asya’da bir benzeri daha bulunmayan gerçek bir “mimari şaheser” kabul edilir.

Bağdat’taki Abbasi Halifeliği’nden güç alan ama kökleri antik Pers kültürüne dayanan Samani hanedanın sessiz bekçisi, bugün Buhara’nın en eski ve en sağlam anıtı olarak bizi bekliyor. Cengiz Han’ın orduları Buhara’yı yerle bir ederken, bu türbe adeta görünmez olmuş. O dönemde etrafını saran kum tepeleri ve çöl fırtınaları yapıyı tamamen örttüğü için Moğolların gazabından kurtulmuş; 20. yüzyılda bir arkeolojik kazıyla gün ışığına çıkana dek yüzyıllarca bozulmadan saklanmış.

İSMAİL SAMANİ TÜRBESİ İÇİ

Uzaktan baktığınızda sade bir kare yapı gibi görünse de, yaklaştıkça bir tuğla mucizesiyle karşılaşıyorsunuz. Hiçbir boya veya süsleme kullanılmadan, sadece pişmiş tuğlaların farklı açılarla (dikey, yatay, çapraz) dizilmesiyle oluşturulan bu desenler, gün ışığının açısına göre dev bir mücevher gibi parlar. Yapının inşa tekniği, İslam öncesi kadim dönemlerin bilgeliğini günümüze taşır.

FEYZULLAH HOCAYEV MÜZE EVİ


Bir Devrimin Evi: Feyzullah Hocayev Müzesi

Buhara’nın aristokrat mahallesi Goziyon’da, yüksek duvarların ardında bir hazine gizleniyor. Burası, Buhara’nın en zengin tüccarlarından birinin oğlu olarak doğan, ancak hayatını demokrasi ve reform yolunda harcayan Feyzullah Hocayev’in aile ocağıdır. Bugün müze olarak korunan bu yapı, sadece 19. yüzyıl Buhara seçkinlerinin yaşamını değil, aynı zamanda Orta Asya’nın siyasi dönüşümünü de anlatır.

Mimari Bir Zarafet: Havli Darun ve Havli Berun

Evin kapısından içeri adım attığınızda, geleneksel Müslüman mimarisinin mahremiyet ve estetik dengesi sizi karşılıyor. Konak, iki ana bölümden oluşur: Havli Berun (Dış Avlu) denen kısım Erkeklerin misafirlerini ağırladığı, ticaretin ve siyasetin konuşulduğu kamusal alan. Havli Darun (İç Avlu) kısmı ise ailenin kadınlarına ve özel hayatına ayrılmış, huzur dolu gizli bir dünya.

Müzenin odalarına girdiğinizde başınızı yukarı kaldırmaktan kendinizi alamayacaksınız. Duvarlar ve tavanlar, Orta Asya’nın kadim zanaatı olan “Ganch” (ayrıntılı alçı işçiliği) ve ince sabırla işlenmiş ahşap oymalarla bezeli. Dönemin orijinal sofra takımları ve mobilyaları arasında dolaşırken, kendinizi bir tüccarın akşam yemeği davetine katılmış gibi hissetmeniz işten bile değil.

Rusya’da eğitim gördükten sonra 1913’te memleketine dönen Hocayev, “Buhara Cedidleri” (Yenilikçiler) hareketine katılarak Emirliğin modernleşmesi için mücadele etti. Genç Buharalılar’ın lideri olarak halkın haklarını savundu ve Özbekistan’ın kuruluşunda kilit rol oynadı.

Ancak tarih, onun bu idealist çabasını hüzünlü bir sonla noktaladı. Modern Özbekistan’ın mimarlarından biri olmasına rağmen, 1930’ların sonundaki büyük temizlik (stalinist baskılar) döneminde kurşuna dizilerek idam edildi.

Bu gezi sonrası günlük programımız tamamlayınca Buhara’nın kaldığımız kısmına geri döndük. Akşama ise kaldığımız otelin terastaki restoranında grup için rezervasyon yaptık ve yemeğimizi, Poi Kalyan gün batımı manzarası eşliğinde yedik.

Buhara’da bu otelde kalmasanız bile otelin teras restoranında akşam yemeği yemenizi mutlaka tavsiye ederim. Yemek sonrası ise birkaç arkadaş hemen yakınımızdaki Poi Kalyan’a gittik. Bu meydanı fotoğraflamaya bir türlü doyamadık…

Gezekalın ve takipte kalın….

Dr Ümit Kuru

13.05.2026

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 395.104 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız