• Arşivler

  • Diğer 531 takipçiye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 271.055 ziyaretçi
  • Kasım 2022
    P S Ç P C C P
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    282930  

UNESCO Dünya Mirası Listesinde Japonya

Japonya’nın UNESCO Dünya Mirası Listesinde toplam olarak 19 eseri bulunmakta. Biz gezimizde bu eserlerden 7 tanesini gezdik.

Aşağıda Japonya’nın UNESCO Dünya Mirası Listesi içindeki eser ve yerleri toplu halde bulunuyor. Bunlar hakkında internetten bulduğum, küçük tanıtım videoları da ekledim. Böylece seyahat planlamanız öncesi fikir sahibi olabilirsiniz. Altı çizili mavi yazılar ise benim ziyaret edip de, daha önce yazısını ayrıntılı olarak yazdığım yerlere olan bağlantıyı gösteriyor. Parantez içinde rakamlar ise o eserin listeye alınma zamanını gösteriyor.

Japonya’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası Eserleri 

Bu liste içinde Japonya’nın 14 eseri var;

  • Horyu-ji Bölgesinde Budist Anıtları  (1993)

Japonya’nın listeye alınan ilk Dünya  Kültür Mirası eseridir. Nara Prefaktöryal bölgesi içinde yaklaşık 48 Budist anıtı var. Bunlardan birkaçı 7.-8. yüzyıldan kalma ve bu onları dünyada hala ayakta olan en eski tahta binalar yapıyor. Bu yapıların tarihsel önemi sadece eski olmaları değil. Aynı zamanda Kore yoluyla  Japonya’ya gelen  Budizmin ve beraberinde Budist Tapınaklarının, Çin tarzı yapı şekillerinin Japon kültürüne adapte edilmelerini göstermeleri yönünden de önemi var.

 

  • Fujisan; Kutsal  ve Sanata ilham Veren  Yer (2013)

Fujisan yakın sayılabilecek tarihte listeye girmiş bir yer. Fuji Dağı, hem yüzyıllardır Japon sanatçıların ilham kaynağı olan her zaman karlı, konik tepesi ve çevresindeki doğal güzelliklerinden kaynaklanan  estetik görünümü ile ve hem de çok eski zamanlardan gelen ve Japon halkınca kabul görmüş dini kutsiyet  taşıyan  özelliği ile UNESCO listesinde yer almış. Fujisan’ı ziyaret ettik ve daha önceki bir yazımda Fujisan’ı anlatmıştım.

 

 

  • Gusuku Kaleleri ve Ryukyu Krallığı’na ait Eserler  (2000)

Ryukyu Krallığı  Japonya’ya ait Doğu Çin Denizi ile Büyük Okyanus arasında sınır oluşturan takımadalarda, 12-17. yüzyıllar arasında hüküm sürmüş bağımsız bir krallık. Bu krallığa ait kale (Gsuku şato anlamına geliyor) ve beraberindeki yapılar UNESCO Dünya Kültür Mirası içindeler.

 

  • Himeji-jo (1993)

Himeji-jo, 17. yüzyıl Japon kaleleri için ayakta kalan çok iyi bir örnek eser. Zamanına göre çok yüksek düzeyde bir savunma ve korunma yöntemleri/silahları ile donatılmış,  83 binalık bir kompleks. Beyaz renkli kale, ahşabın, estetik ve zamanına göre ileri bir teknoloji ile harmanlanmış bir baş yapıtı.

 

  • Hiraizumi – Budist Saf Toprakları temsil eden tapınak, bahçe ve arkeololojik alanlar. (2011)

Hiraizumi, Japonya’nın Kuzey Doğusunda,  Tohoku bölgesinde, Iwate vilayetinde küçük bir kasaba. Budist Saf toprakları temsil eden Hiraizumi,  tapınaklar, bahçeler ve arkeolojik beş siteyi kapsar. Hiraizumi, Japonya’nın Kuzeyinin merkez yönetimine ev sahipliği yaptığından burada 11-12. yüzyıllardan kalma yönetim binaları da bulunuyor. Krallık, Budizmin Saf Toprakları kavramı  üzerine kurulmuş. Bu nedenle de Budistlerin, ölüm sonrası Buddha’nın Saf Toprakları anlayaşından hareketle düzenlenmiş bahçe ve tapınaklar bölgesidir.

 

  • Hiroshima Barış Anıtı (Genbaku Dome) (1996)

Hiroşima’ya 6 Ağustos 1945 yılında atılan atom bombasının yıkıcı gücünü hatırlatması ve insanlığın barış içinde yaşaması umudunun bir sembolü olarak, bombanın atılması sonrasındaki hali ile korunan bir anıt. Bu konudan daha önceki bir yazımda Hiroşima başlığı bahsetmiştim.

 

  •  Eski Kyoto’nun Tarihi Binaları (Kyoto, Uji ve Otsu Şehirleri) (1994)

Çin eski başkentleri model alınarak inşa edilen Kyoto, 19. yüzyılın ortalarına kadar Japonya İmparatorluk başkentiydi. 1000 yıllık bir birikimi ile Kyoto, Japonya’nın, özellikle dini yapıları olmak üzere, ahşap mimarinin gelişiminin ve tüm dünyadan örnekleri ile bahçe düzenlemesinin önemli bir örneği olması ile listeye girmiş bir kent. Kyoto başlığı altında konuyu daha önce yazmıştım.

 

  • Eski  Nara Tarihi Kalıntıları (1998)

710-784 yılları arasında başkentlik yapmış olan Nara, bu dönem içinde yönetimin şehire kazandırdığı eserlerden dolayı zenginleşmiş. Şehir 8. yüzyıla ait imparatorluk saray kalıntıları, Şinto mabetleri ve Budist tapınaklarına ev sahipliği yapıyor. Konu hakkında geniş yazım Nara başlığı altında bulunuyor.

 

  •  Shirakawa-go ve Gokayama’nın tarihi evleri (1995)

Gassho-stili dedikleri evlerde, dağlık bir bölgede ve uzun zaman dünyanın geri kalanından izole bir şekilde yaşayan ve dut ağacı ve ipek böcekçiliği yetiştiriciliğinden geçimini kazanan insanların köyleridir Shirakawa-go ve Gokayama. Dua eder pozisyonda damlı evleri Japonya’da türünün tek örneğidir. Bu güzel köyü de gezimizde görme şansımız oldu ve bu konuyu  Shirakawa-go başlıklı yazımda anlatmıştım.

 

  • Itsukushima Şinto Mabedi (1996)

Seto İç Denizindeki Itsukushima Adası, çok erken zamanlardan beri Şintoizmin kutsal yeri sayılmıştır. Buradaki ilk Şinto mabedi 6. yüzyılda yapılmış. Şimdiki mabet ise 12. yüzyıldan kalma ve sonradan ilave edilen binalar birbirleri ile büyük uyum içindeler. Bunların yapımı teknik beceri gerektiriyor. Deniz ve dağ arasındaki mabetler renk ve şekil olarak kontrastlar gösterirlerken doğanın güzelliği ile insan yaratıcılığı birbirlerini tamamlamış. Bu güzel yeri de gezimizde ziyaret etme şansımız oldu ve Myajima Adası başlık yazımda konuyu anlatmıştım.

 

  • Iwami Ginzan Gümüş Madeni ve onun Kültürel alanı  (2007)

Honshu Adası’nın Güney-Batısında nehrin açtığı derin  vadilerle kesilmiş dağlık alanda 16-20. yüzyıllar arasında işletilmiş gümüş madenleri de UNESCO Kültür Mirası Listesine girmiştir. Burada maden ocakları, eritme ve arıtma bölümleri ile madeni limana ulaştırma yolları bulunuyor. Maden buradaki limanlardan Kore ve Çin’e yollanıyormuş. Bu madenler Japonya’nın ekonomisi için çok önemli rol oynamışlar. Şimdi maden alanı yoğun bir ormanlık alan haline gelmiş. Bu alanda kaleler, mabetler, sahile ulaşım yolları ve işlenmiş madenin gemilere yüklendiği 3 adet liman kenti var..

 

  • Kii Sıradağları Kutsal Alan ve Hacı Yolları (2004)

Pasifik Okyanusuna bakan Kii Dağlarının yoğun ormanları içinden geçen 3 kutsal alan-Yoshino ve Omine, Kumano Sanzan, Koyasan- haç yolları ile eski başkentler Nara ve Kyoto’ya bağlanıyordu. Bu alan ve ormanlık yollar çok iyi belirlenmiş ve 1200 yıldır kullanılan hacı yolları. Yılda 15 milyon civarı turist alan bu bölge hem doğa harikası ve hem de yol üstü mabetleri barındırıyor.

 

  • Nikko Mabet ve Tapınakları (1999)

Nikko ve beraberindeki doğa yüzyıllardır kutsal bir alan kabul ediliyor ve buradaki yapı ve ahşap işçiliğindeki incelik sanat şaheseri. Bu yapılar Tokugawa Şogunları tarihi ile yakından ilgili. Biz gezimizde bu alanı gezme ayrıcalığını yaşadık ve Nikko başlığında bu konu ile ilgili ayrıntılı bir yazı yazmıştım.

 

  • Japonya’nın Meiji Dönemi Endüstriel devrim alanları: Demir-Çelik, gemi yapımı ve kömür madenciliği  (2015)

Çok zorlama bir UNESCO Kültür Mirası Listesi başlığı  benim için ama  Feodal dönemin Japonyası’nın yıkılıp, Meiji döneminde batı endüstrisinin ülkeye adaptasyonunu göstermesi nedeni ile listeye alınmış.

 

  • Tomioka İpek Fabrikası ve ilgili alanları  (2014)

Yine Meiji Dönemi endüstrileşme çabalarını ve arzularını gösteren bir yer olması nedeni ile listeye alınmış bir yer. Tokyo’nun Kuzey-Batısında Gunma Prefaktoryal bölgesinde geç 19-erken 20. yüzyıl başlarında kurulmuş bir ipek fabrikası. Bu fabrika ürünleri özellikle Avrupa ve Amerika olmak üzere ihraç edilmiş.

Japonya’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası Eserleri 

İ (4)

  • Ogasawara Adaları (2011)

Ogasawara  Adaları denince, 3 grup halinde toplamda 7939 hektar alanı kaplayan otuzdan fazla adayı anlamak gerekiyor. Adalar, sundukları doğal güzellikler yanında bir yarasa türü olan ve yok olma tehlikesi altındaki Bonin Flying Fox ve 195 tehlike altındaki kuş türüne de ev sahipliği yapması ile önemliler. Ogasawara Adaları, bunun dışında da birçok endemik bitki türüne de evsahipliği yapmaları yönünden Dünya Doğa Mirası Listesi içinde  bulunuyor.

 

  • Shirakami-Sanchi (1993)

Burası ormanlık bir alan. Eskiden Kuzey Japonya’nın tüm dağ sırtları ve tepelerinde özel bir tür Japon Kayın ağacı (Siebold’s beech trees)  bulunurmuş. Şimdilerde ise sadece Kuzey Honshu’nun dağları,bu  Japon Kayın ağacının doğal ortamı kalmış ve bu nedenle bu orman listeye girmiş. 

 

  • Shiretoko (2005)

Shiretoko Yarımadası, Japonya’nın en kuzeydeki adası olan Hokkaido Adası’nın Kuzey-Doğusunda yer alıyor.  Halk dilinde dünyanın sonu anlamındadır. Yarımadanın doğu tarafında Rusya’nın Kunaşir adası görülüyor. İyi korunmuş çevre (Siretoko milli parkı) sayesinde 2005 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edilmiştir. Yarımadanın uzunluğu 70 km, genişliği 25 km, alanı ise 1,230 km²’dir.

 

  • Yakushima (1993)

Japonya’nın Kagoşima ili sınırları içinde yer alan Kyūshū’nün güneyinde bulunan subtropikal bir adadır. Japonya’nın bilinen en yaşlı ağaçları buradadır. 1000 yıldan daha yaşlı olduğu düşünülen bu ağaçlara Yakushima Adası ve Japonca sedir ağacı anlamına gelen “sugi” kelimelerinin kombine edilmesinden “yakusagi” deniyor. En yaşlı ağacın 7000 yaşı üzerinde olduğu düşünülüyor. Eksik kaldığına, göremediğimize, en çok üzüldüğüm alanda burası oldu.

Sakura Zamanı Japonya: Osaka

 

IMG_8509-001.JPG

Gecelediğimiz Kobe şehri ile Osaka arası yaklaşık 35 km. Kobe’den Osaka’ya yolculuğumuzu otobüs ile yaptık.  

2.5 milyon nüfusu ile Osaka, Japonya’nın 3 büyük ve önemli liman şehri. Uzun yıllardır  ve hala ekonominin kalbi durumunda. Daha önce Naniwa ismi ile bilinen Osaka, bir dönem Japonya’nın başkentliğini yapmış. 16. yüzyılda Toyotomi Hideyoshi kalesini bu şehirde kurmuş. Tokugawa Ieyasu, Hideyoshi’nin ölümünden sonra onun egemenliğine son verince başkenti de bu kentten taşımış. 

Osaka hakkında ilk izlenimlerim göz alabildiğine uzanan limanları oldu. Ticaretin canlılığının en önemli göstergesi olan limanlarda hareketlilik ve yük gemisinin sayısının fazlalığı göze çarpıyor. Japonya’nın çoğu marka şirketlerinin ana üretim yeri, fabrikalar, bu şehirdeymiş.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_8505.JPG

Osaka’da ilk ziyaret yerimiz Osaka Kalesi oldu. Otobüs parkı Osaka Kalesinin Güney tarafında. Bu kısımdan yürüyerek Osaka Uluslararası Barış Merkezi, Müzik Holü ve sakura ağacı dahil bol ağaçlık bir alanı geçip, kalenin birkaç kapısından birisi olan, Tamatsukuri-guchi Kapısından kaleye giriş yaptık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1496 yılında yüksek rütbeli bir rahip, bugünkü kalenin olduğu yer yakınlarında bir tapınak yaptırmış. Daha sonra bu tapınak çok büyütülmüş ve Ishiyama Honganji adı ile anılmış. 1580 yıllarında Oda Nobunaga adlı Şoguna teslim olana kadar, bu tapınak  büyük bir siyasi güç kazanmış. Daha sonra yönetimi ele geçiren Toyotomi Hideyoshi  1583 yılında tapınağı kale haline dönüştürmüş ve ülke yönetimini buradan yapmış. O zamanlar bu kale tüm Japonya’nın en büyük kalesiymiş. Toyotomi’nin ölümünden sonra, 1615 yılında, Tokugawa birliklerinin saldırıları ile kale harap hale gelmiş. Sonradan bazı yeniden yapım çalışmaları yapılsa da kale eski ihtişamına bir daha dönememiş. Kale kulesinin bugünkü betonarme yapısı 1931 yılından sonra yapılmış. İkinci Dünya Savaşında kale hava saldırılarından büyük ölçüde korunmuş. 1997’de ise büyük bir tadilat yapılmış.

IMG_8527.JPG

Osaka Kalesi’nin ana kulesi 1 km²’lik bir alana kurulu. Japonlara ait bir yapı tarzı ile (Burdock piling-Dulavrat otuna benzetilen şekilde yapım tarzı) doldurulmuş bir alana yapılan binalar, çevresinde kesme taşlardan surlar ve onların çevresinde de hendeklerle korunaklı hale getirilmiş. Merkezdeki kale dışarıdan 5, içeriden ise 8 katlı ve saldırılara karşı savunması kolay olsun diye uzun bir kaya üstüne inşa edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kalenin dışı eski hali ile gözükse de, içi çok modernize edilmiş. İçeride asansör bile var. Kule içinde, her katında ayrı bir tema olacak şekilde, kale tarihi ve Japonya’yı birleştiren Toyotomi Hideyoshi hakkında bilgilendirici sergi ve görseller var. Kale kulesinden Osaka Panoraması da çok güzel gözüküyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tüm Osaka Kalesi Parkı yaklaşık 2 km²’lik bir alanı kaplıyor. Kale içi gezisi sonrasında kalenin Sakura Kapısından çıkarak Hokoku Mabedinin bulunduğa alana geldik. 

IMG_8565.JPG

Hokoku Mabedi, Toyotomi Hideyoshi adına yapılmış bir şinto mabedi. Bu mabet önünde shamisen çalan bir adamın performansını izledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonunda parkın içinden geçerek verilen buluşma saatinde otobüs parkına döndük ve Osaka Kalesi gezimizi bitirdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_8672.JPG

Osaka’da bir diğer gezi yerimiz olan Shitennoji Tapınağı 6. yüzyılda yapılmış ve Japonya’nın en eski tapınaklarından bir tanesi. 4 imparator veya 4 kral tanrı tapınağı anlamında. Budizmin Japonya’da gelişmesini destekleyen Prens Shotoku tarafından yaptırılmış. Tapınak tarihte birkaç kez yanmış olsa bile her defasında orijinal haline sadık kalınarak yeniden yapılmış.  Bu tapınağın Gokuraku-jodo Bahçesi, Amida Budha’nın Batı Cenneti tanımlamasından hareketle düzenlenmiş. Biz bu tapınağın bahçesini gezmemişiz. Belki ziyarete kapalıydı. Nasıl atlamışım anlamadım! Fotoğrafları çok güzel gözüküyor. Siz bu satırları okuyup Shitennoji Tapınağına gidenler sakın bu bahçeyi kaçırmayın derim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Artık Japonya gezimizin son günü ve Japonya’da son anlarımızı yaşıyoruz. Son olarak ziyaretimizi adet olduğu üzere alışveriş merkezine yaptık. Doutonbori (Dōtonbori) Caddesi, Osaka’nın Namba bölgesinde, Dōtonboribashi Köprüsünden, Nipponbashi Köprüsüne kadar Dōtonbori Kanalı boyunca uzanıyor. Yasui Dōton adlı bir girişimci 1612 yılında  Doğu’dan Batı’ya doğru akan Umezu Nehri ile, Kuzey’den Güney’e akan Yokobori Nehri arasını bir kanalla birleştirip ticaret alanını genişletmek için girişimde bulunmuş. Ancak bu projenin tamamlanması ona değil kuzenlerine nasip olmuş. Osaka’nın yönetimi de bu kanala projenin ilk sahibinin ismini vermiş.

IMG_8684.JPG

Dōtonbori, turistlerin yoğun ilgisini çeken bir yer. Tarihsel olarak tiyatro bölgesi olan Dōtonbori’nin Tiyatroları, 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanmış. Günümüzde gece yaşamı ve eğlence merkezi olarak insanları çekiyor. Dev boyutlarda bol ışıklı tabelaları ve eksantrik atmosferi caddeyi cazip kılıyor.

IMG_8676

Burada önce hep beraber cadde boyunca yürüdük ve ortamı bir tanıdık. Sonrada Shinsaibashi Alışveriş Çarşısında dükkanlara daldık. Yapanlar son alışverişlerini yaptılar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

gyoza

Gyoza

Caddenin en önemli özelliklerinden bir tanesi cadde boyunca çok sayıda yiyecek içecek dükkan ve kafelerinin bulunması. Gezimizi güzelleştiren rehberimiz sevgili Huriye bize yol boyunca bu caddede bulunan ve daha önce denemediğimiz bazı Japon yiyeceklerini ve bunların en iyi örneklerinin bulunduğu dükkanları gösterdi. Biz de serbest zamanımızda bunları azar azar da olsa denemeye karar verdik. Bu dükkanlar daha çok,  alıp beraberinizde götürebileceğiniz dükkanlardı. İsterseniz oturup yeme şansınız da var tabii ki. Bu dükkanlardan bir tanesi “Gyoza” satan bir dükkandı. Gyoza aslında bizim bildiğimiz mantı. Daha büyük ve üçgen şeklinde sarılmış olanı. Çok lezzetliydi. Adam başı bir tane derken 2-3 adet götürdük.

IMG_8686-001.JPG

IMG_8691-002Bir başka denememizi ise bir suşi barda yaptık. Suşi’yi gezi boyunca çok yerde yedik ama en lezzetlisi burada , suşi barda, yediğimiz oldu. Burada oturarak yemelisiniz. Çok keyifli. Önünüzden kayıp akan bir bant üzerinde, tabaklar içinde suşiler var. Yani çeşit çeşit suşiler, önünüzden geçit yapıyorlar. Üzerlerinde ne olduğu ve fiyatları yazılı. Aynı fiyat için, aynı renk ve biçimde tabaklar var. Siz yemek sonunda hangi tabaktan kaç tane yemişseniz hesabınız ona göre çıkartılıyor. Yemek sonunda masanızda bulunan bir musluktan yeşil çay doldurup içebiliyorsunuz. Doutonbori’de bir suşi barda, suşi yemeyi bir gezi aktivitesi olarak görün ve mutlaka yapın derim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Suşi barda aslında iyice doyduk ama sırf söylendi ve tatmak gerekir diye “Tako” denen içi kıymalı, dilimlenmiş ahtapot eti parçalı veya sebzeli olabilen hamur işini de tattık. Bu Japonların ayaküstü aldıkları ve sevdikleri türden bir yemekmiş ama bana pek  de hoş gelmedi. Belki de biraz önce yediğimiz suşilerin lezzeti üzerine yavan gelmiştir, bilemiyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dōtonbori’de “artık bir kafeye oturmanın ve son saatlerin keyfini çıkartmanın zamanıdır” diyerek gözümüze kestirdiğimiz Honolulu Cafe adlı bir kafeye girdik. Buranın arka bölümü kanala bakıyor. Ön masalarda yer bulamasak da, boş bulduğumuz bir masaya oturduk ve keyfimizi yaptık. Kanaldan zaman zaman gezi tekneleri geçiyor. Bu kafe bulunduğumuz yerin havasını çok güzel hissetmenizi sağlıyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dōtonbori’den ayrılma zamanımız yaklaştığından buluşma yerine kadar tekrar bir yürüyüşe geçtik. Son fotolarımızı da aldık. Yürürken bir de “Melon Pan” arası dondurma alıp otobüste grupla bir araya geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezgin Arkadaşlarım…

Bu aldığımız kareler ve yediğimiz son yemekler aslında Japonya gezimizin de sonuydu. Dolu dolu ve her anı bir başka güzel bir gezi oldu.

Benim eski yazılarımı takip edenler bilirler; ben sadece gezi yazımın girişinde ve eğer memnun kalmışsam, gezi yaptığımız firmaya teşekkür eder ve daha da bahsetmem. Okuyucunun bu konuda etki altında kalmasını ve yazımın tarafsızlığının bozulmasını istemem. Ancak bir ilki yapmak zorunda hissediyorum kendimi ve yazı sonunda da teşekkür etmek istiyorum.

İlk teşekkür bu gezimizi gerçekleştiren Nar Gezi’den sevgili Aykut Semerci’ye. Bu gezi programı bazı yönlerden bir grup için yapılanlara göre benzersizdi. Standart dışı bir Japonya programını gerçekleştirdiği ve hiç aksama olmadığı için kendisine ve firmasına teşekkür ederim.

Bir başka teşekkürü ise 2 kişi hak ediyor; Bunlardan bir tanesi rehberimiz sevgili Huriye Yılmaz. Hem yıllarca Japonya’da aldığı  dil eğitimi ve hem de orada yaşamanın ona kazandırdığı tecrübeleri bize gezimiz boyunca aktardı ve yerel acente ile sorun yaşamadan geziyi tamamlattı. Sonuncu kişi ise perde arkasında olan ama gezinin bu kadar güzel ve aksamadan gerçekleşmesinin mimarlarından olan sevgili doktor meslektaşım, Turqiem Tours’dan Oğuz Erdal. Hem Huriye ve hem de Oğuz bu gezi yazısını her yayınlamamdan sonra didik didik etmişler ve yanlışlarımı ve eksiklerimi düzelttirmişlerdir. Övünerek söylemem lazım ki bu Japonya gezi yazısı siz okuyucuların rastlayabileceği en doğru ve doyurucu olan Japonya gezi yazısıdır. Bu böyle biline….

Gezekalın, sağlıklı kalın…

Dr Ümit Kuru

29.05.2016 Saat 17:58

 

 

Sakura Zamanı Japonya: Hiroşima-Kobe

IMG_8165.JPG

6 Ağustos  1945; Sabah 08:15… “Enola Gay”  adlı B29 tipi Amerikan savaş uçağı, yarıçapı 0,7 metre, boyu 3 metre olan Little Boy (Küçük Çocuk) lakaplı tarihin ilk atom bombasını Hiroşima üzerine bıraktı. Bırakıldıktan yaklaşık 45 saniye sonra, yerden 600 metre yukarıda, lakabı yarattığı sonuca hiç uymayan, Japonya’ya ve hatta dünyaya travması çok büyük olacak olan atom bombası infilak etti. Çapı 230 metre, sıcaklığı 4000°C olan bir alev topu saniyede 440 metre hızla her yöne doğru genişlemeye başladı. 30 saniyede 12 kilometrelik bir alana yayılan bu şok dalgaları, patlamadan 8 dakika sonra 9000 metre yükseklikte o artık herkesin bildiği mantar bulutu oluşturdu. On binlerce Japonun hayatını kaybettiği bu saldırıdan sonra, Japonya’da hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

İşte biz bugün ilk atom bombasının atıldığı bu kenti, Hiroşimayı, gezeceğiz. 1996 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınan ve Hiroşima’ya atılan atom bombası sonrasında ayakta kalabilen tek bina olan Hiroşima Barış Anıtı (Genbaku Dome) bizim Japonya’daki 7. ve son Dünya Kültür Mirası eserimiz olacak. Ben hiç bir gezimde bir UNESCO Kültür Mirası Listesi eserini anlatırken bu kadar zorlanmamış, hüzünlenmemiştim. Genbaku Dome aslında insan eli ile insana bir anda verilebilecek olan zararların en çarpıcı, en sarsıcı anıtı. İnsanlığın günah çıkarması için verilen bir ödül gibi düşünsem de aslında kalıcı barış için bir umut anıtı kabul edilmeli.

IMG_8179.JPG

Zamanının güçlü lideri Mōri Terumoto tarafından 1589 yılında Seto İç Denizi nehir deltasının kıyı şeridi üzerinde kurulan Hiroşima, bugün 1150000 civarında nüfusa sahip bir şehir. İkinci Dünya Savaşında müttefik güçlere karşı teslim olması bir türlü kabul ettirilemeyen Japonya’nın, iktidardaki imparatoru ve Japon Faşizminin siyasi yöneticilerini teslim olmaya zorlamak için Japonya’ya atom bombası atılması uygun bir yol olarak görülmüş. Atom bombası atılmasına uygun şehir seçiminde, Amerikalıların uyguladığı seçim kriterleri insanı çok düşündürüyor; 5 km çaplı şehir merkezi olacak, askeri ve/veya sanayi tesisleri ve çevresinde yoğun sivil yerleşim olacak. Bu kriterlere uygun 17 şehir arasında yer alması Hiroşima’nın tarihsel şansızlığı. Bu 17 şehir arasından ilk atom bombasının atılmasının uygun olacağı ilk 4 şehir arasına Hiroşima’da seçilmiş. Hiroşima’nın son talihsizliği ise finale kalan 4 şehir arasından, günün hava şartları uçuş ve görerek hedefe bombayı bırakmak için en uygunu olanı olması. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugün gezdiğimiz iki nehir arasındaki üçgen şeklinde, sakin, huzurlu ama bir o kadar da hüzün dolu Barış Alanı bir zamanlar şehrin cıvıl cıvıl, ticari ve kalabalık bir yerleşim merkeziymiş. Atom bombası buraya düşünce taş taş üstünde kalmayıncaya kadar şehri harap etmiş. Hiroşima’ya atılan atom bombası sonucunda 380000 kişilik şehirden, 1945 yılının sonuna kadar kimi kaynaklara göre 66 bin, kimi kaynaklara göre de 140000 kişi yaşamını yitirmiş. Faciayı yaşayıp hayatta kalabilmiş kişilere Japonya’da  ‘Hibakusha‘ deniyor. Bunlardan bile yıllar sonra radyasyonun geç dönem etkileri ile ölenler, sonraki kuşaklardan etkilenenler olmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Savaş sonrası şehir yeniden yapılırken, 1954 yılında Japon mimar Kenzo Tange bu gezdiğimiz alanda bir barış parkı kurmayı tasarlamış. Böylece atom bombası gibi kitlesel imha silahlarının ama daha da önemlisi, savaşın kötülüğünün gelecek kuşaklarca unutulmaması istenmiş. Bu alanda her yıl 6 Ağustosta ölenler anısına törenler düzenleniyor ve barış için dilekte bulunuluyor.

IMG_8172.JPG

Biz bu alanı gezmeye Hiroşima Barış Anıtını (Genbaku Dome) ziyaret ederek başladık. 1915 yılında Çek mimar Jan Letzel tarafından Motoyasu Nehri kenarına kurulu olan bu bina Hiroşima İli Ürün Sergi Salonu olarak kullanılmış. Binanın kubbesi bombadan dolayı yıkılmamış ve ayakta kalmayı başarmış. Patlamanın meydana geldiği yer kubbeye 150 metre uzaklıkta ve yerin 600 metre üstündeydi. Aslında Aioi Köprüsü üzeri hedeflenirken, sapma sonucu bir hastanenin tam üstünde patlamıştı. Zaman zaman gezi grubu olarak yaptığımız gibi, bu anıt önünde de “duran adam” pozisyonunda saygı duruşumuzu gerçekleştirdik. Bu alanda yaptığımız saygı duruşlarının ilki de burada olmuş oldu. Patlamanın olduğu günkü dehşet hakkında bir fikir verircesine yarısı ayakta duran ve yıkımın olduğu hali ile müze anıta çevrilmiş bu bina bizi çok etkiledi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_8209.JPG

Daha sonra Aioi Köprüsünü geçip Barış Çanı‘na geldik. 1964’de bu alana dikilmiş Barış Çanı neredeyse 1 ton ağırlığa sahipmiş. Bu çanın üstünde bir dünya haritası var ve bu haritada tek dünyayı sembolize eder şekilde ülke sınırı yok.

IMG_8226.JPG

Park içinde yürümeye devam edince Çocukların Barış Anıtı’na geliyorsunuz. Bu anıt bombalama sonucunda Hiroşima’da ölen çocuklara adanmış. Bu anıtın gerçek bir hikayesi var  ve dinlediğimizde tüylerimiz diken diken oldu. Sasaki Sadako Hiroşima’ya atılan atom bombasının uzun süreli etkilerine maruz kalmış olan bir çocuk. Kan kanserine yakalanan Sadako, eğer origami yöntemi ile küçük kağıtlardan   1000 adet turna yapabilirse iyileşeceğine inandırılmış. Kendisini yaşama bağlayacak tedavi yönteminin minik elleri ile katladığı turnalara bağlı olduğuna inanan Sadako, yüzlerce turna yapmış. Sonu kaçınılmaz şekilde ölüm olmuş ama onun bu çabası çocuklarca desteklenmiş ve hala da tüm Japonya’dan ve hatta dünyadan, 6 Ağustos’da özellikle olmak üzere, origami turnalar buraya gönderilmeye devam ediyormuş. Heykel, Sadako ellerini iki yana açmış ve başında da origami turna olacak şekilde yapılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Barış Ateşi, Barış Parkında bulunan bir diğer anıt. 1964 yılında yapılmış ve o zamandan beri ateşi devamlı olarak yanıyor. 

Bunun sembolik bir anlamı da var; Bu ateş dünyadaki tüm nükleer bombalar imha edilene ve dünya artık bu tehlike altında olmayana kadar yanmaya devam edecekmiş.

IMG_8305

Alandaki diğer ziyaret yerimiz Anıt Mezar (Memorial Cenotaph) oldu. Bu anıt mezar 1952 yılı 6 Ağustos’unda açılmış. Bu eyer şeklinde beton yapıda bombalamada ölen tüm Hiroşimalıların isimleri yazılı. Anıta “hata bir daha  tekrarlanmasın diye barışa yaslan” mealinde bir yazı da var. Bu anıtın arkasına geçtiğinizde ortadaki açıklığın içinden hem Barış Ateşi ve hem de Hiroşima Barış Anıtının (Genbaku Dome) kubbesi görülüyor. Atom bombası sonuçlarının korkunçluğu, betonun soğukluğu ile daha ne kadar güzel anlatılabilir ki?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_8249Hiroşima Barış Müzesine yakın, korunmaya alınmış bir ağaç var. Bu ağaç patlamadan sonra ayakta kalan ağaçlardan bir tanesi. Bu bakımdan önemi var. Patlama merkezinden 1300 metre uzakta bulunan bu ağacın, patlamaya bakan tarafı yanmış ama diğer tarafı sağlam. Bu ağaç bugünkü yerine 1973 yılında dikilmiş ve büyümeye de başlamış. Bu ağaçlara “hayatta kalan ağaç- anlamında Hibakujumoku deniyor. Bombalamada bitkilerden yer üstünde olanlar çok etkilenmişken, yer altında olanların pek de etkilenmediği görülmüş. Zamanla bu bitkiler kendilerini yenilemişler. Hiroşima’da 2011 yılında yapılan bir çalışmada 170 kadar ağacın bombadan önce de şimdiki yerinde olduğu görülmüş.

IMG_8252.JPG

En sonunda da Hiroşima Barış Müzesine gittik. Müzede sergilenen eserler insanı ürpertiyor. İnsanı en çok üzen de çocuklara ait olan eşyalar. Yanmış ve hatta üzerinde insan derisi kalmış elbise parçaları, parçalanmış ayakkabılar, okul çantaları gibi objeler, videolar ve mumyalarla görsel olarak da desteklenmiş.

IMG_8259.JPG

IMG_8257Hiroşima’ya atılan atom bombası etkilerini patlamadan sonra ilk 1 dakika içerisinde meydana getirdiği  ani etkiler (Işık, -Isı, -Ani Nükleer Radyasyon -Basınç (Blast) gibi) ve bomba patladıktan 30-60 dakika sonra kalıntı etkileri (Radyoaktif Serpinti) şeklinde göstermiş. Nükleer infilakın bütün etkilerini 100 kabul edersek, bu etkilerden: %35’i ısı (Işık ile birlikte geliyor), %5  ani nükleer radyasyon, %45 basınç (Blast) ve %15  radyoaktif serpinti etkisi olarak ortaya çıkıyormuş. 4000 C’leri bulan ani sıcaklıkta insanlar kavrulmuşlar.

IMG_8273.JPG

Sadece insanlar mı? Metal dahil tüm eşyalar, demir köprüler bile erimiş ve yanmışlar. Ani yükselen anormal ısı karşısında insanların, eşyaların gölgeleri duvarlara, taşlara yansımış ve öylece izleri çıkmış. Atom bombası kararını verenler zararın ve kaybın büyük olması için çok çalışmışlar. Japonların işlerine, çocukların okullarına gidiş saatleri hesaplanmış ve bomba onun için sabahın 08:15’inde şehrin tam da göbeğine bırakılmış.

IMG_8265.JPG

Radyoaktif serpinti etkisini yaratmak için bomba yerden yukarıda patlatılmış. Ben bu yazı için çalışırken şöyle bir fikre kapıldım; Amerikalılar atom bombasını buraya atmasalar ve bu savaşta kullanmasalar bile bir başka savaşta mutlaka kullanacaklardı. Atom bombası çalışmaları çok önceden başlamış ve üzerinde çok yoğun çalışılmış. Atom bombasını atan uçak yanında, iki B29 uçağı daha bombayı taşıyan Enola Gay’e eşlik ediyordu. Bunlardan birisi bombanın etkilerini fotoğraf ve filme alırken, diğeri de bomba etkilerini bilimsel olarak ölçen aletler taşıyordu.

IMG_8285.JPG

Hiroşima’ya atılan -küçük çocuk-lakaplı bomba Uranyum 235, 3 gün sonra Nagazakiye atılan -şişman adam- lakaplı atom bombası ise  Plütonyum-239 içeriyordu. Yani 3 gün ara ile iki farklı içerikte atom bombası denenmiş, patlamanın sonuçları kaydedilmiş ve ölçümleri yapılmıştı. Sonrasında da şehre ve insanlar üzerindeki etkileri gözlenmişti. Sanki Japonların, Amerikalılara büyük kayıplar verdiği  Pearl Harbor saldırısının öcü Japonlardan alınırken, aynı zamanda insanlar üzerinde bir deney yapılmıştı. Deneklerde Japon siviller ve çocuklardı. Hiroşima ve Nagazaki’ye 3 gün ara ile atılan bombada ölen 200.000 üzerindeki insan ve atom bombasının sonuçları sonradan Amerikalıları bile korkutmuş olmalı. En azından öyle olmasını umuyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İkinci dünya savaşı stratejik bombardımanın en yoğun yaşandığı savaş oldu. Avrupa’da 60 bin İngiliz sivil, Alman bombardımanlarında öldü. 600 bin Alman sivil de müttefik bombardımanlarında öldü. Yani atom bombası belki ani gelen sonuçları itibari ile şok etkisi yarattı ama yıllar süren stratejik bombardımanlarda ölen insan sayısı asla küçümsenmemelidir.

Konuyu çalışırken edindiğim bir diğer konu ise Japonya tarihinin, Japon askeri faşist iktidarında, civar komşu ülkelere yapılan katliamlarla dolu olması. Çin’de Nanking Katliamı (Aralık 1937’den, Şubat 1938’e kadar süren, 300.000 kişinin öldürüldüğü, 200.000 kadına da tecavüz edilip, askeri genelevlere gönderildiği soykırımın adı), Changjiao Katliamı (1943 Mayıs ayında Çin’deki Japon işgal kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen ve 4 gün içinde 30.000 sivilin ölmesi, binlerce kadının tecavüze uğramasıyla sonuçlanan katliam), Manila Katliamıubat 1945’de Filipinler Manila’da  Japonların din adamları, kızılhaç personeli, hastanede yatan hastalar, sağlık personeli ve savaş esirlerini ayırt etmeden, herkesi öldürdüğü katliam. Sivil kaybının en az 100.000 olduğu sanılmaktadır) Sook Ching Katliamı (İkinci Dünya Savaşı sırasında,1942 yılında Japonlar’ın Singapur’da 25 bin kişiyi öldürdüğü katliam) gibi Japon askerlerinin yaptığı katliamlar tarihe kaydedilmiştir. Bu yazıyı yazarken öğrendiğim bir başka bilgi ise Japon İmparatorluk Ordusunun kurduğu “Birim 731 (Unit 731)” adlı bir birim hakkında. Bu birimde İkinci Dünya Savaşı sırasında kimyasal ve biyolojik silahlar üretmek amacıyla çalışmalar yapılmış ve binlerce sivil bu deneylerde öldürülmüş veya sakat bırakılmış. Özellikle Koreli esir insanlar üzerinde yapılan deneyler, Alman Nazilerin Yahudiler üzerinde yaptığı deneyleri gölgede bırakacak düzeyde. İşin kötü tarafı İkinci Dünya Savaşında bu birimin başındaki Japonların, deney sonuçlarını Amerikalılara vermeleri karşılığında ölüm cezası ve savaş suçlusu olmaktan kurtulmuş olmaları.

IMG_8298.JPG

Son yazdıklarımla “Japonlarda atom bombası atılmasını hak etmişler” demek gibi bir kastım yok. Olayların neresinden bakarsanız bakın iğrenç ve utanç verici. Savaşta galip ya da mağlup olanı bilmem ama mutlaka kaybedenler siviller ve çocuklar oluyor. Bu kural tarihin hiç bir döneminde de değişmemiş, savaşlar hiç bir zaman güzel olmamış. Bana bu müze ve Hiroşima Barış Parkının düşündürdükleri, hatırlattıkları ve öğrettikleri bunlar.

Hiroşima’nın üzücü, düşündürücü havasına veda ederek saat 10:53 Shinkansen Sakura treni ile saat 12:10’da Kobe’de olmak üzere seyahat gerçekleştirdik. Bu bizim son Shinkansen’e binişimiz oldu. Sevdim bu trenlerin rahatlığını ve hızını.

carteKobe, Japonya’nın Hyōgo prefektörlüğünün merkezi ve 1.5 milyon nüfuslu en büyük şehri. Şehir Kansai bölgesinde, Osaka Körfezi’nin kuzeyinde, Osaka’nın 30 km batısında yer alıyor. 1868 yılı itibariyle ticari anlamda batıya açılan ilk Japon şehirlerden birisi. Bizim ise gezdiğimiz en sevimsiz şehir oldu. Kobe’ye özellikle meşhur Kobe bifteğini tatmaya gittik. Eğer yeteri kadar gününüz yoksa programdan feda edebilirsiniz Kobe’yi.

Kobe’de Kobe bifteği (Wagyu) yediğimiz yerin ismi, Steak Land Kobe Beaf Restorant’dı. Wagyu (Kobe bifteği in de elde edildiği sığır türünün orijinal adıdır. Japonca “Japon sığırı” anlamına geliyor).

IMG_8313.JPG

Restoranda ortaya doğru bakan U harfi şeklinde masalar ve ortada etin pişeceği ısıtma sistemi vardı. Bu masanın bir simetriği ise karşı tarafa yapılmış. Böylece etimizi pişirecek ahçımız masanın hem bizim taraf  ve hem de karşı taraf ocaklarında et pişirme işlemini yapabiliyor. Eti pişirme stilleri tam bir ritüeldi. Etin tadı güzeldi gerçekten.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Öğle yemeğimiz sonrası Akashi Kaikyō Köprüsü ziyaretimizi yaptık.

Akashi Kaikyō Köprüsü, Japonya’da, Kobe şehri ile Awaji Adası’nı birbirine bağlayan, dünyanın en uzun asma köprüsü. 1991 metre uzunluğundadır, en yüksek noktası 282,8 metredir. Bu köprüyü geçip, köprüyü karşıdan gören adaya geçtik. Köprüyü en iyi gören bir tepeye, içinde büyük bir dönme dolap bulunan dinlenme tesisine gidip, hem köprüyü fotoğraflamaya çalıştık ve hem de çayımızı kahvemizi içtik. Hava hem yağmurlu ve hem de kapalıydı. Fotoğraf için kötü bir gündü.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köprü ziyaretinden sonra Kobe’de kaldığımız otele gittik. Kobe’de kaldığımız otelin ismi Ana Crown Plaza Kobe. Akşam yemeğimizi de bu otelde yedikten sonra günü tamamladık.

Evet Sevgili Sanal Gezginler..

Hiroşima insanın insana verdiği acıların bir açık hava müzesi. Bir daha savaşlar olmasın, insanlar özellikle de çocuklar üzülmesinler diyeceğim ama yıl 2016 ve hala acılar devam ediyor. Atom bombası atılmıyor belki ama bugünün silahları da az yıkım yapmıyor. Siyaset yapanlar, yöneticiler değişse de, kötü sistem değişmiyor..

Bu konuyu bitirirken büyük ustanın, Nazım Hikmet’in Hiroşima üzerine yazdığı şiirin son bölümünü hatırlatmak istiyorum..

…………………………….

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler

                           Nazım Hikmet Ran (Kız Çocuğu şiirinin bir bölümü-1956)

Gezekalın….

Dr Ümit Kuru

26.05.2016 Saat 01:30

 

 

 

Sakura Zamanı Japonya: Nara

IMG_6942.JPG

IMG_6950Kyoto’da gecelediğmiz 2. gece sonrası sabah uyanıp sıkı bir kahvaltı yaptık. Bugün program daha kolay gözüküyor. Önce Kyoto’nun Güney kısımlarına düşen Fushimi Inari Taisha Mabedi‘ni gezeceğiz. Sonra da Japonya’nın bir dönem başkentliğini yapmış ve barındırdığı eserleri nedeni ile UNESCO Dünya Mirası Listesi içinde bulunan Nara kentini gezeceğiz.

Fushimi Inari Taisha  Mabedi, Kyoto’nun Fushimi-ku bölgesinde, Tanrı İnari’nın baş mabedi olarak kabul ediliyor. Bu mabet bir Şinto mabedi. İnari, çok eski zamanlardan beri tüccar ve üreticilerin yani iş dünyasının, pirinç ve  sakenin koruyucu tanrısı olarak kabul edilmiş. İnari’nin haberci olarak kullandığı hayvan ise tilki. Bu nedenle burada bol bol tilki heykeli bulunuyor. Genelde tilkinin ağzında da pirinç ambarının anahtarını sembolize eden anahtar bulunuyor. Bazı tilki heykellerinde ise tilki, ağzında pirinç torbası taşırken tasvir edilmiş. Mabedin bilinen tarihi 700’lü yıllara kadar gidiyor. Ancak zaman içinde mabette yeniden yapılmalar ve eklemeler olmuş. Bu mabet, Japonya’daki mabetler içinde en fazla sayıda alt mabede sahip olan mabet (32000 alt mabedi var).

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İnari aynı zamanda mabedin eteklerine kurulu olduğu dağın da ismi. Deniz seviyesinden 233 metre yükseklikte bu mabede ulaşmak için 4 km’lik bir yolu katetmek gerekiyor. İyi bir yürüyüşle 3 saate yakın sürüyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim gibi çoğu Fushimi Inari Taisha Mabedi ziyaretçilerinin amacı, dağ yolunda toriilerden oluşan tüneli görmek. Burada binlerce torii (Tanrı kapısı) var. Bu tapınağı ziyaret edip dilekte bulunan zenginler, dilekleri kabul olunca torii denen kapılardan diktirmişler. Bu toriilerin üzerinde diktirenlerin isimleri, dikilme tarihi yazıyor. Bu toriileri diktirmek çok para gerektiren bir işmiş. Bir torii diktirmek için, diktirilen kapının büyüklüğüne göre, 400000-1000000 Yen arası para vermeniz gerekiyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_6859-001.JPG

Fushimi Inari Taisha Mabedi ana giriş kapısı (Romon Kapısı) 1589 yılında ünlü lider Toyotomi Hidetoshi tarafından diktirilmiş. Bu kapıdan sonra ana mabet geliyor. Ana mabede çıkan merdivenlerin başında, iki yanlı olarak dikilmiş, Tanrı İnari’nin haberci hayvanı olan tilki heykelleri var. Bunun yanında civarda adak olarak sunulmuş pirinç torbaları ile daha küçük mabetler ve binalar var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ana mabedin arkasındaki tırmanma yolu, toriilerde oluşan koridordan oluşuyor. Başlangıçta yol ikiye ayrılıyor (Senbon Torii). Sonra yol birleşiyor. Yol boyu yoğun bir turuncu renk içinde yürüyorsunuz. Bazen toriilerin arasından sızan güneş ışınlar size ışık oyunları da yapabiliyor. Bu yolda yürümek çok hoş bir duygu.  Yol boyunca küçük mabedler ve küçük bütçelerle bu mabedlere adanmış minyatür toriiler görüyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz bu yolun tamamını yürüyemedik. Zamanımız dardı. Ancak dileyen daha fazla zaman ayırıp, 3 saate yakın yürümeyi de göze alıp, en tepedeki tapınağa kadar çıkabilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada 2 saate yakın bir ziyaret sonrası Nara’ya doğru yola düştük. Kyoto-Nara arası yaklaşık 1 saat sürüyor.

Google Haritalar - Google Chrome 12.05.2016 214723-001.jpgJaponya’nın ilk başkenti olan Heijo’nun başkent olma tarihi 710 yılı. O zamanın başkenti olan ve bir zamanlar Heijo diye adlandırılan şehir, bizim bugün gezeceğimiz Nara Şehri. Nara, UNESCO Dünya Miras Listesi içinde. Yani biz Japonya’daki 5. UNESCO Dünya Mirası Listesi eserimizi bugün geziyoruz.

IMG_7181.JPG

Nara başkent olduktan sonra şehrin güçlü ve politik Budist rahiplerinin yönetime etkileri olmaya başlamış. Bu etkiden çekinen feodal yapı, başkenti Nagaoka’ya taşımış (784). Böylece Nara’nın başkentliği de sona ermiş. Bu süre içinde yapılan tapınaklar ve yapılar ise bugünkü Nara Şehrinin kültürel mirası olmuş. Nara bugün Japonya’nın en eski ve en büyük tapınaklarını içinde barındıran bir şehir. 

Nara’ya varır varmaz yine erken öğle yemeklerinden bir tanesi yemek zorunda kaldık. Nara’da Nikko Otelin Serena salonunda öğle yemeği yedik. Yemek açık büfe şeklinde ve zengin bir menüydü. 

IMG_7143.JPG

Yemek sonrasında  Kasuga Taisha Tapınağı ziyareti yaptık. Kasuga Taisha Tapınağı Nara’nın en kutsal tapınağı ve şehrin başkent olması ile aynı zamanda yapılmış. Bir Şinto Tapınağı olan bu tapınağın gözetmeni Fujiwara Klanı. Bu Klan, özellikle Heian ve Nara dönemlerinde, Japonya’nın en güçlü olan klanı. Bu tapınak yüzyıllar boyunca her 20 yılda bir yeniden yapılmış ve bu gelenek Edo Dönemi ile son bulmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tapınak, içinde bulunan taş ve bronz fenerlerle meşhur. Yüzlerce fener, yol boyu göze çarpıyor. Bu fenerler, erken Şubat ve Ağustos ortalarında olmak üzere, yılda sadece 2 kez “fener festivallerinde” yakılırmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tapınağın kendisinden daha çok bahçesi etkiledi beni . Tapınağı geçip yol boyu iki taraflı fenerlerin dizili olduğu bahçede kısada olsa mutlaka bir yürüyüş yapın. Mabedin ana binasından bahçeye giden merdivenleri inip ileri de gözüken küçük mabede gidince sağda kocaman bir kafur ağacı var. Bu ağaç bahçedeki en yaşlı ağaçlardan bir tanes. Bahçede ve tapınağın avlusunda salkım söğütler göze çarpıyor.  Biz oradayken henüz açmamışlardı. Ancak eminim ki açtığı zaman müthiş bir görüntüsü olur buranın. Bahçenin bir bölümü botanik bahçesi ve içinde 250 çeşit bitki varmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kasuga Taisha Tapınağı civarında 12 adet küçük mabet daha var. Kasuga Taisha Tapınağına ait olan ve arkasındaki dağın sırtlarına doğru yükselen çok eski bir ormanlık alan var (Kasuga Tarihi Ormanı). Ama burası halkın ziyaretine kapalı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kasuga Taisha Mabedi gezisi sonrasında yürüyerek Nara Parka doğru gittik. Nara Park şehrin merkezinde bulunuyor. Tarihi 1880 yılına kadar giden Nara Park, Todaiji, Kasuga Taisha, Kofukuji Tapınakları ve Nara Ulusal Müzesi gibi önemli yerleri içinde barındırıyor.

IMG_7275.JPG Bu parkın bir diğer özelliği park içinde özgürce gezen yüzlerce geyiğin olması. Geyiklerin yediği özel bir yiyecek, yuvarlak bir kraker, satılıyor. Onlarla geyikleri besleyebiliyorsunuz. Geyik fotoğrafı çekeceğim diye dağ taş gezmeye giderken, burada ellerimle 10-15 geyiği beslemek ve soluk alıp verişlerini parmaklarımın ucunda hissetmek ne hoş bir duyguydu tahmin edemezsiniz. Geyik Şinto inancında Tanrıların habercisi konumunda. Nara’da bu parkta özgürce dolaşan 1200 kadar geyik, şehrin sembolü ve doğal hazine olarak kabul görüyor. Geyikler inanılmaz derecede evcil duruyorlar ama beslenme sırasında gerek kendi aralarında yaptıkları yiyecek kapma yarışından, gerekse de beslenirken aceleci olmalarından zaman zaman agresif olabiliyorlar. Yani sonuçta bir ev kedisi değil, bir vahşi geyikle karşı karşıya olduğunuzu akıldan çıkartmayın derim. Bu parkta bir taraftan etrafta dolaşan geyikler ve bir taraftan artık çiçeklerini dökmeye başlamış olan kiraz ağaçları ve yerlere dağılmış pembe renkli çiçek yapraklarından yerde oluşan örtü, çok güzel bir ortam oluşturuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkın içinden yürüyerek Todaiji Tapınağı’na geldik. Todaiji Tapınağı (“Büyük Doğu Tapınağı”) Japonya’nın en ünlü , tarihsel olarak en önemli tapınaklarından birisi. Nara kentinin de simgesi durumunda. 752 yılında inşa edilen ve tüm Budist Tapınakların başı olan bu tapınak öylesine güçlenmiş ki, bu etkiden kurtulmak isteyen idari güç yukarı da bahsedildiği gibi başkentin 784 yılında  Nagaoka’ya taşınmasına neden olmuş.

IMG_7353.JPG

Tapınağa Nara Park içerisinden giriyorsunuz ve geyikler “shika senbei” denen geyik krakerlerini kapmak için etrafta dolaşıp duruyorlar. Tapınağa girişte çok geniş ve tahta sütunlardan yapılma bir kapı (Nandaimon Kapısı) ile karşılaşıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kapının iki yan tarafında, iki korkunç bakışlı heykel yer alıyor. Tapınağın muhafız krallarını simgeleyen bu heykeller, kapının kendisi gibi ulusal hazineler arasında yer alıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kapı sonrası bir başka avluyu ve kapıyı geçip tapınağın ana binasına geliyorsunuz. Şu an ziyaret ettiğimiz 1692 yılı yeniden yapımı olan Todaiji Tapınağı (Daibutsuden-Büyük Budha Salonu) orijinal tapınak binasının sadece üçte ikisi büyüklüğünde olmasına rağmen  dünyanın en geniş tahta binası olma özelliği taşıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Binada 15 metre uzunluğu ile Japonya’nın en uzun bronz Budha heykeli var. Bu tapınakta başka ilgi çekici bölüm ise Daibutsu’nun (Budha Heykeli) burun deliği büyüklüğü ile aynı genişlikte bir deliğin ortasında bulunduğu tahta bir sütun. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Budist inanışına göre bu delik içinden sürünerek geçebilenin sonraki yaşamında aydınlanması garantiye alınmış oluyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tapınak gezisi sonrasında tapınak dışına çıkıp hemen arkasında bulunan yolu takip ederek Nara Park içini gezmeye devam ettim. Parkın bu bölümü olağanüstü güzeldi.Bu alanda daha az kalabalık çeken ama bence geyikler, sakuralar içinde daha mistik gözüken küçük tapınaklar da vardı.  Bu bölüm daha sakin ve daha doğaldı. Etrafta geyikler, yerlere düşmüş sakura çiçekleri çok güzel kareler verdiler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu gezi sonrasında Nara Şehrini terk ettik. Otobüse doluşup Kyoto yolu üstünde Uji Şehrinde çay seremonisi izlemeye gittik. Uji, Kyoto yakınında, kuruluş tarihi pek de eski olmayan, bir küçük kent. Uji kaliteli yeşil çay üretimi ile ün kazanmış. Şogun Ashikaga Yoshimitsu (1358–1408) ilk olarak Uji bölgesinde yeşil çay üretimini teşvik etmiş. İşte Uji Şehri de o zamandan beri yüksek kaliteli yeşil çayın merkezi olmuş. 

P4110238.JPGJaponya’da çay içimi bizdeki gibi “çek bir çay abime!” olayı değil. Çayın yani O-cha (yeşil çay)’nın Japon kültüründeki yeri çok farklı.  Japonya’da çay içmenin kendine has bir kültürü ve ritüeli var.  Japonya’da çay törenleri çok ince detayları bulunan bir sanat dalı. Japon çay seremonisine verilen isim Cha-no-yu. Çay seremonisi dediğimizde, Zen Budizmi’nin etkisi ile yeşil çay tozunun bazı geleneksel kurallar bütünü içinde hazırlanıp, çay halinde servis edilip, bu çayın içilmesini anlıyoruz. Misafirlerin ve çayı sunanın her hareketinin bir adabı var. Cha-no-yu, bire bir Türkçeye çevrilirse, “çay için sıcak su”; sadō ve chadō ise “çay yolu/sanatı” anlamında. Çay sunumu öyle sıradan bir iş değil, bunun için özel yetiştirilmek gerekiyor. Hatta bu işin okulu var.

IMG_7594-002.JPG

Biz Uji’de Taiho-An adlı bir çay evine gittik. Aslında eskiden çay içmek için, evlerden uzak, yeşillikler içinde çay evleri (Chasitsu) varmış. Burası da o tür bir ev sayılabilir. Kimonoları içinde bayanlar bizi  girişte saygı ile eğilerek karşıladılar. Hemen tüm kapalı mekanlarda olduğu gibi ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girdik. Odamız küçük sayılabilecek, sade bir oda. Hemen yan tarafta sürme kapılı bir mutfak var. Hepimiz yarım daire biçiminde bağdaş kurup oturduk. Karşımızda ise çay seremonisinde kullanılacak aletler duruyor. Bu aletler çay kaselerini temizlemek için kullanılan beyaz keten bez, çay kaşıklarını temizlemek için kullanılan ipek bez, sapının ortasında bir yumru olan bambu kepçe, çay kasesi (Chavan deniyor), çay kepçesi, çay karıştırmada kullanılan bambu süpürge (Chasen deniyor) ve üzerinde bir küçük kazan içinde suyun kaynadığı bir ısıtma cihazı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çay hazırlayacak olan bayan çok narin hareketlerle oturup çayı hazırlamaya başladı. Önce kaşıklar ve kaseler silindi. Sonra çok yavaş hareketlerle sıcak suyun kaynağı küçük kazanın kapağını kaldıracağı keten bez katlandı. Daha sonra da kazandan kepçe ile alınan su kaseye kondu ve içine toz halinde yeşil çay katılıp bambu fırça ile dakikalarca karıştırıldı. Bu arada bizlere küçük parçalar halinde tatlı ikram eden bir bayan içeriye girip servisini yaptı. Çayın yanında bu tür bir ikram oluyormuş. Çay hazırlama faslı bitince de kaselere konulan çay bizlere ikram edildi. Çay sunulan misafir kaseyi eline alınca saat yönünde iki kez çevirip ondan sonra içiyor. Ben şahsen yeşil çayı pek sevmem. Ama sunulan çayın aroması güzeldi. Çayın hazırlanışı, bu hazırlanışı izlemesi ve çayın içilmesi ile çay seremonisinin bir tür meditasyon olduğunun kabul edilmesi gerekir ve bu seremoniyi izlemek keyifliydi. Ancak Anadolu topraklarının insanı olarak söylemem gerekir ki; “çek bir çay, demli olsun”.

IMG_7617-002.JPG

Bu seremoni sonrasında Kyoto’ya döndük. Günün kalanında Kyoto istasyonu altındaki alışveriş mağazalarında alışverişler yapıldı. Akşam yemeği ise batı tarzı menü sunan bir restorandaydı.

Evet Sevgili Dostlar…Kyoto ve çevresini sevdim. Burada gezilmesi gereken bazı yerler eksik  kaldı. Bir daha Japonya’ya gidilirse merkez Kyoto olacak gibi. 

Şimdilik Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

18.05.2016 Saat 00:02

 

Sakura Zamanı Japonya: Kyoto

IMG_6089

“Başkentlerin başkenti”, “1000 yıllık başkent” unvanlarına sahip Kyoto’da, dün gece hariç, 2 gece daha konaklayacağız. Bu güzel kenti ve çevresini görmek için 3 gecenin yetmediğini itiraf etmeliyim. Bir daha Japonya’ya gidersek, Japonya’nın görmediğimiz bölgeleri ile yeni bir program yaparken, özellikle çevresi olmak üzere, Kyoto’yu yeniden programa eklemek istiyorum. 

Kyoto, Honshu Adasının merkez bölümünde 1.5 milyon nüfusa sahip bir şehir. 1868’de Japonya’nın başkenti, o zamanın Edo’suna, (-bugünün Tokyo’suna-“Doğunun Başkenti” anlamına geliyor) taşınınca, Kyoto bir dönem Saikyō (“Batının Başkenti” anlamına geliyor) olarak adlandırılmış. 

Kyoto 11 yüzyıl boyunca savaşlarla, yangınlarla ve depremlerle harap olsa da 2. Dünya Savaşının yıkıcı etkisinden korunmayı başarmış olan bir şehir. Kyoto Amerikalıların Japonya’da atom bombası atılacak şehirler listesinde yer almış. Kyoto’nun bu listeden çıkartılması, balayını burada geçirmiş ve buraya çok sayıda diplomatik ziyarette bulunmuş zamanın Amerikan Savaş Sekreteri Henry L. Stimson’un şahsi çabaları sayesinde olmuş. Bu nedenle de bu şehirdeki eski eserler kurtulabilmiş. Kyoto’da 1600’ü Budist ve 400’ü de Şinto Tapınağı olmak üzere 2000 kadar tapınak ve bunun yanında çok sayıda saray, bahçe ve eski mimari yapı var. Eski Kyoto tarihi binaları, 1994 yılından beri, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alıyor. Yani biz Japonya’daki 4. UNESCO Dünya Mirası Listesi eserini ziyaret ediyoruz ve biz bu güzel şehiri gezmeyi kalan 2 güne sığdırmaya çalışacağız. Tabii ki en başlıca eserlerini.

IMG_5706.JPG

Sabah erkenden yollara düştük. Bugün program çok yüklü. Geziye önce Kiyomizudera (“kirlenmemiş kutsal su tapınağı”anlamında) Tapınağından başladık. Tapınak önceleri Kyoto’nun Doğusunda ormanlık tepelerde 780 yılında kurulmuş. Bu tapınak yakınlarında, bugünkü arınma çeşmesinin olduğu yerde, Otowa Şelalesi var ve “kirlenmemiş kutsal su” anlamındaki ismi de buradan geliyor. Japon Budizminin en eski tapınağı ve 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmış.

Sabah erkenden orada olmanın ne kadar önemli olduğunu Kiyomizudera Tapınağı gezimizi bitirdiğimizde anladık. Biz gittiğimizde yollar ve tapınak boştu ama çıkışta tapınak, kalabalıktan yürünmez haldeydi. Bu nedenle öncelikle burayı hakkıyla ziyaret için erkenden orada olmanızı tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_5697

Tapınağa iki tarafında aslanların bulunduğu bir kapıya (Niōmon Kapısı) ya da önünde bir ejderha heykelinin bulunduğu kapıya (Sai-mon Kapısı) çıkan merdivenlerden geçerek giriş yapıyorsunuz. Batı Kapısı da denen Sia-mon Kapısı, Nissokan  için (gün batımını izlerken saf toprakları görmek için uygulanan meditasyon yöntemi) kutsal bir yer kabul ediliyor. Sia-mon Kapısının arkasında 3 katlı bir pagoda var. Bunları geçtikten sonra Kiyomizudera Tapınağı ana binasına geliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir tepe üzerine kurulu ana binanın geniş bir verandası var. Bu veranda uzun tahta sütunlarla destekleniyor. Veranda yerden 13 metre yükseklikte. Hem karşıda kiraz ağaçları, akçağaçlar ve daha da ileride bir başka tepeye yapılmış Koyasu Pagodasının muhteşem manzarasına ve hem de şehir manzarasına sahip güzel bir yer. Edo döneminde bu tip verandalar çok sayıda Budist çekebilmek amacıyla, burada olduğu gibi, manzaralı yerlere inşa edilirmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Japonca’da “Kiyomizu’nun verandasından atlamak” diye bir yaygın deyim varmış. Bu terimin kaynağı da Edo Döneminde dileklerinin yerine gelmesini isteyen Budist inanışındaki Japonların, bu verandadan 13 mt aşağıya kendilerini bırakmaları adetiymiş. Eğer bu düşme sonrası atlayan sağ kalırsa dileği kabul olacak diye inanılırmış. Edo döneminde bu amaçla buradan 234 atlama kaydedilmiş ve bunların da %85’i sağ kalmış. Bugün bu amaçla bu verandadan atlama yasak tabii ki. 

Önündeki veranda  ile birlikte hiç çivi kullanılmadan yapılmış ana bina içinde kutsal objeler ve 11 yüzlü ve 1000 kollu Tanrıca Kannon’un (Merhamet Tanrıcası) küçük bir heykeli bulunuyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ana binanın yanından geçip, arkasına yürüdüğünüzde ve karşınıza çıkan merdivenleri çıktığınızda aşk ve çöp çatan Tanrısı Okuninushi no Mikoto için adanmış  Jishu Mabedi’ni göreceksiniz. Tanrı Okuninushi no Mikoto  ve onun habercisi tavşan heykelinden sonra mabedin önündeki alana geldiğinizde 18 metre ara ile dizilmiş iki adet taş karşınıza çıkıyor. Aşkını bulmak isteyen ya da aşk dileğinin gerçekleşmesini isteyen kişiler bu iki taş arasında, gözleri kapalı olarak yürüdüklerinde, bir taştan diğerine sapma olmadan ulaşırlarsa dilekleri gerçekleşiyormuş. Bizim grubun bekar kızları bu taşlar arasında gözleri kapalı yürümeyi ihmal etmediler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tapınaktan sonra Koyasu Pagodası’na doğru hızlıca gittim. Tapınak alanının uzak Güney ucunda bulunan bu 3 katlı pagodayı ziyaret eden kadınların, kolay ve güvenli bir doğum yaptıklarına inanılıyormuş. Kiyomizudera Tapınağı verandasından daha güzel görünmekle birlikte, yakından da ayrı bir güzelliği var bu pagodanın .

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu alanda en son olarak Ottowa Şelalesinin bulunduğu arınma çeşmesini fotoğrafladık. Bu şelalenin suları 3 ayrı yerden akıtılmış. Ziyaretciler, ucuna bardaklar iliştirilmiş uzun çubuklara su doldurup, tapınma öncesi arınma görevlerini yerine getiriyorlar. Üç sudan her birinin farklı faydası olduğunu yazıyor kaynaklar. Bir tanesi uzun bir ömür, bir tanesi, okulda başarı ve bir tanesi de aşk yaşamında şans getirirmiş. Bu tapınakta her derde bir deva var anlaşılan. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arınma çeşmesinden sonra çıkışa götüren yolu takip ederek tapınak dışına çıktık. Higashiyama bölgesinde tapınağa götüren cadde üzerinde sabah geldiğimizde kapalı olan dükkanlar açılmış, yollar turist ve Japonlarla dolmuştu. Son fotoğraflarımızı aldık ve Nijo Kalesine doğru yola düştük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nijo Kalesi Edo Döneminin ilk Şogunu olan Tokugawa Ieyasu’nun ikametgahı olarak 1603 yılında inşa edilmiş. Onun torunu olan Iemitsu saray bölümlerini 23 yılda tamamlamış ve sonra da 5 katlı Kale muhafız kulesini eklemiş. Bu kale Japonya Feodal döneminden günümüze ulaşan en önemli kale olma özelliğinde ve 1994 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alıyor. 

Kale, ana savunma (Honmaru), ikinci savunma (Ninomaru) ve bunlar arasındaki bahçeler olmak üzere 3 bölümden oluşuyor. Tüm kale içi su dolu hendeklerle  ve surlarla çevrilmiş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kalenin Ninomaru Sarayı bölümüne giriş Çin Stili büyük bir kapı olan Karamon Kapısından oluyor. Ziyarete daha çok açık olan bölüm de Ninomaru Sarayı. Honmaru bölümü ancak belli zamanlarda ziyarete açık. Ninomaru Sarayı Şogunun Kyoto’yu ziyaret ettiği zamanlarda kullandığı bölümlere ve çalışma ofislerine ev sahipliği yapıyor. Birbirinden ayrı yapıları, birbirine bağlayan koridorlara “bülbül zemin” deniyor. Zamanında bu ahşap yer döşemesi öyle yapılmış ki üzerinde yüründüğünde bülbülün çıkarttığı gibi bir ses çıkartıyor. Ben bu koridorda yürürken gerçekten farklı bir ses çıktığını duydum ama bülbül sesi benzetmesi biraz zorlama olmuş. İnsan yürüyüşüne karşı bir nevi sesle uyarının esas amacı tabii ki güvenlik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sarayın içinde fotoğraf çekmek yasaktı. Çok az yerde bu yasak vardı. Bir tanesi de bu saray içiydi. Tatami denen matlarla kaplı odaların eski ve güzel dekorasyonu ve kayan kapılardaki (fusuma) çizimler gerçekten çok özeldi. Bu saraydan eldeki fotoğraflarım sadece dış kapı ve avludan olduğundan sarayın içine, odalara dair bir fikir sahibi olabilmeniz için yukarıda 2 fotoğrafı internetten bulup paylaştım. 

IMG_5973

Gezi programımızın üçüncü aktivitesi Nishijin Dokuma Merkezindeki Kimono gösterisini izlemek olacak. Kyoto’nun Nishijin Dokuması, Kyoto’nun tarihi kadar eski bir tarihe sahip. Aslında Nishijin ismi bir aileye ait. İpek kumaşları çok sık düğümlerle dokuyan, dekoratif , zengin renkli ve desenli kumaşlar yaratmış ve Şogunlara, saray ileri gelenlerine, rahiplere ve zenginlere kumaş satmış olan bu aile, bölgeye de ismini vermiş. Dokuma üzerine meşhur olmuş, markasını ve stilini yaratmış. Bu bölgede bir zamanlar 7000 dokuma tezgahı varmış. Başkent Tokyo’ya taşınınca ve elde dokumacılık yerine, ucuz ve fabrikasyon dokumacılığa dönülünce, bu önem ve zenginlikte kaybolmuş. Ancak bu bölge hala elde dokumacılığın önemli bir merkezi ve Kimono alacağım diyecekseniz  de buradan alacaksınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Nishijin Dokuma Merkezi (Nishijin Ori Kaikan) hem dokumacılığın küçük bir müzesi, hem de kimono gösterisi izleyip, alış veriş yapabileceğiniz bir yer. Günde 7 defa Kimono defilesi yapılıyor. İşte biz de bu merkezde kimono defilesi izledik.

IMG_6703.JPG

Kimono, Japonya’nın’nın geleneksel giysisidir. Kimono T şeklinde, ayak bileğine kadar uzanan düz hatlı, yakalı ve uzun kollu bir giysidir. Kollar özellikle bileklerde çok geniştir, genişliği yaklaşık olarak yarım metreye kadar varır. Geleneksel olarak, özel günlerde evlenmemiş kadınlar hemen hemen yere kadar uzanan çok geniş kollu kimonolar giyer. Giysi gövde etrafına sarılır ve her zaman sol taraf sağın üstüne gelir. Obi adı verilen geniş bir kuşak ile arkadan bağlanır. Kimonolar genellikle geta veya zori adı verilen geleneksel tahta sandallar ve tabi adı verilen çoraplarla giyilir. Kimononun içine,nagajuban denilen daha kısa bir kimono içlik olarak giyilir.

IMG_6062

Kimono defilesi sonrasında öğle yemeği yemek için Kushikura Honten adlı bir restorana gittik. Burası “yakitori” (tavuk şiş) ve tori karaagae“(kızarmış tavuk) yemekleri ile meşhur. Burada bizim ocakbaşı gibi masaları olan bölümler de var. Ama ocaklar cam bölmelerle müşterilerden ayrılmış, masalar ise kısa ayaklı ve müşteriler ya yere bağdaş kuruyor ya da zeminden yaklaşık 50 cm gibi derine açılmış çukurlara ayaklarını sarkıtıyorlar. Ortada ise masa bulunuyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Burada yediğimiz tavuklar ve özel sosları çok güzeldi. Yemekleri ayrı bir bölüme aldığımdan burada daha fazla bahsetmeyeceğim.

Yemek sonrasında bir başka büyülü yere, Kinkakuji Tapınağına (Altın Köşk Tapınağı) gittik. Burası aslında 1390’lı yıllarda Ashikaga Yoshimitsu adlı emekli bir Şogun için yapılan köşkmüş. Köşkün özelliği 3 katlı ve son 2 katının altın yaprakları ile kaplı olması. Damın tepesinde de bir zümrüdüanka kuşu bulunuyor.

IMG_6089

Bu köşkte zevk ve sefa içinde yaşayan emekli Şogun ölünce onun isteği üzerine bu köşk 1408 yılında  bir Zen Tapınağına dönüştürülmüş. Bu tapınak, emekli Şogunun torunu tarafından birkaç 10 yıl sonra şehrin diğer tarafında yapılacak olan Gingakuji Tapınağı (Gümüş Tapınak) için de ilham kaynağı olmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kinkakuji Tapınağı geniş bir havuzun kenarına kurulmuş. Yoshimitsu’nun orijinal köşk kompleksinden de bir tek bu bina ayakta kalmış. Aslında bu bina orijinal yerinde olmakla birlikte, bina orijinal değil. Tarihte Onin Sivil Savaşında 2 kez ve 1950 yılında da bir kez olmak üzere birkaç kez tamamen yanmış. Yakın zamanda ki yangını fanatik ve akıl hastası bir rahip çıkartmış. Şimdiki bina 1955 yılında yapılmış.

IMG_6156

İçeri girince bizi önce tapınağı tam karşıdan gören bir alana yönlendirdiler. Kalabalıktan fırsat bulunca mekandan fotoğraflar aldık. Daha sonra sağ taraftan giden ve havuz ile köşkü dolaşan bir yolu takip ettik. Tapınak her yerden muhteşem görüntüler veriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yolun devamında Yoshimitsu zamanındaki gibi dizayn edilmiş bahçeyi geçiyorsunuz. Bu bahçe içindeki Anmintaku Göletinin suyunun hiç kurumamış olduğunu söylüyorlar. Bu bahçedeki bir diğer ilginç yer de ortada bir çanak şeklinde mermer ve civarına yerleşik küçük heykellerin olduğu bölüm. İnsanlar bu küçük çanağa bozuk para atarak sokmaya çalışıyorlar. Para hedefi bulursa dilekleri kabul oluyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çıkışa yakın göreceğiniz Fudo Tapınağı Budizmin koruyucusu ve 5 bilge kraldan bir tanesi olan Fudo Myoo’nun büstüne ev sahipliği yapıyor.

Günün son tapınak gezisini Nanzenji Tapınağına yaptık. Kyoto’nun ormanlık Higashiyama dağları eteklerinde kurulu Nanzenji Tapınağı tüm Japonya’daki Zen tapınakları içinde en önemli olanı. Japon Zen Budizminin Rinzai bölümü baş tapınağı olan Nanzenji Tapınağı , içinde çok sayıda alt tapınak barındırıyor. 

IMG_6225.JPG

Nanzenji Tapınağı’nın tarihi 13. yüzyıla kadar uzanıyor. İmparator Kameyama bu alanda kendine emekli hayatını geçireceği bir bina inşa ettiriyor. Bu bina daha sonra Zen Tapınağına çevriliyor.  Tapınak alanı ve binaları zaman içinde büyüyor. 1333-1573 tarihleri arasındaki sivil savaşlarda bina tahrip oluyor. Bu alandaki en eski yapılar bu tarihten sonra inşa edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nanzenji Tapınağı’na giriş masif Sanmon Kapısından yapılıyor.Bu güzel kapı önünde grupça fotoğraf çektirdikten sonra tapınağa giriş yaptık. Kapı 1628 yılında ve 1615 yılındaki Osaka Kalesi kuşatmasında ölen askerler anısına yapılmış. Kapıdan girdikten sonra Budist eğitimin verildiği (Hatto) bina karşımıza çıkıyor. Bu binadan sonra ise baş rahibin rezidansı (Hojo) olan binaya giriyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hojo Salonu Zen Bahçesi ile ünlü. Burada kayalar kaplan ve suyu geçen yavrularını temsil ediyormuş. Buradaki gibi küçük çakıl taşlarından yapılan bahçeye kuru bahçe deniyor. Bina içinde ise kayan kapılara (fusuma) çizilmiş çok güzel resimler var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hojo binasından son fotoğraflarımızı alıp dışarıya çıktık. Hemen dışarıda 1868-1912 yılları arasında tuğladan yapılmış ve Kyoto’ya su getirmede kullanılan su kemerlerini gördük. Daha sonrada bu tapınaktan çıkıp Filozoflar Yoluna yürüyerek gitmek için yola koyulduk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu arada Zen Budizmi ve Zen Bahçesi hakkında kısa bir bilgi vermek lazım.

Zen, kökeni Hindistan’daki Dhyana okuluna kadar uzanan bir Mahāyāna Budist okulunun Japoncadaki ismi oluyor. Hindistan’dan Çin’e geçen okul, buradan da  Kore, Vietnam ve Japonya’ya yayılmış. Zen, diğer Budist okulların arasından aydınlanma amacıyla yapılan meditasyona verdiği önemle ayırt edilir. Ama Zen sadece meditasyondan da ibaret değil.  Gerçekte Budizm’in bir koludur. Zen okulunun en önemli tezi Sakyamuni Buddha’nın öğretisinin sözle anlatılamayacağıdır.  Zen, kutsal metinlere ve metafizik konularda konuşmalara bel bağlanmaması gerektiğini iddia ediyor.  Bu anlamda Zen, diğer pek çok dinin aksine, uygulamayı ön plana çıkaran tutumuyla, hararetli bir felsefe-karşıtı, ikona düşmanı, kural karşıtı veya anti-teorik öğreti olarak değerlendirilebilir.

IMG_6308

Zen bahçesi  bir çeşit Japon kayalık bahçesi. Kum, çakıl, kaya ve bazen çimen veya diğer doğal unsurlar içeren sığ bir kum bahçesi olarak düşünmek lazım  Yaygın bir inanca göre Japon Zen rahipleri tarafından meditasyon amaçlı kullanılıyormuş.Ancak bu inanışın hatalı olduğunu yazan yazılar da okudum. Zen rahipleri meditasyonlarını iç mekanlarda yaparlarmış. Kimine göre; Çakıllar okyanusu, kayalar Japon adalarını, kimine göre kayalar bir ejdere doğru yüzmekte olan anne kaplan ve yavrularını ve kimine göre de Kayalar kalp veya zihne karşılık gelen kanji karakterinin bir parçasını oluşturuyorlarmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Filozoflar Yolu’nda yürümek benim bugün merakla beklediğim bir aktiviteydi. İstanbul’da iken Kyoto hakkında bilgi araştırırken  Filozoflar Yolu’nun bir fotoğrafını gördüm. Programımızda olmadığını fark edince, Nar Gezi’den sevgili Aykut ve Turqiem Tur’dan sevgili Oğuz ve rehberimiz Huriye ile yaptığımız tur öncesi toplantıda bu konuyu konuştuk. Bu yürüyüşün ve sonradan fark ettiğim 1-2 eksiğin daha programa, teknik olarak sorun yaratmayacaksa, konulmasını rica ettim. Onlarda olabilirliğini araştıracaklarını beyan ettiler . Çalışmaları ile de bunları da gerçekleştirebildiler. Bu yolda, sakura zamanı yürümenin bana verdiği zevki sizlere ancak bol fotoğrafla anlatabilirim. Bu aktivite bence Kyoto gezilerinin olmazsa olmazıdır. Bu vesile ile emeği geçenlere bir kez daha teşekkür ederim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yaklaşık 2 km uzunluğunda olan yol Ginkakuji Tapınağından başlayıp, Nanzenji Tapınağında bitiyor. Bu yol ismini Kyoto Üniversitesi’nin meşhur filozoflarından Nishida Kitaro’dan alıyor. Bu filozof her gün işe gidişi ve çıkışında bu yolu yürür ve meditasyon yaparmış. Biz de bu yolu yürüdük ve sonunda yol üstü bir kafede oturup hem dinlendik ve hem de yoldan geçenleri izledik. Hatta bir ara zevke geldik, kafe önünde sirtaki bile oynadık.

IMG_5466

Günün aktiviteleri daha bitmedi. Buradan yemek yiyeceğimiz Saami adlı bir restorana kadar yürüdük. Bu restoran özel bir yer ve Maruyama Parkı içinde bulunuyor. Aslında burası 1600’lü yılların başında Anyo-Ji adlı bir tapınakmış . Çok güzel bir bahçe içerisinde bulunuyor. Küçük kaplar içinde, adeta tadımlık olarak gelen ama çok sayıda geleneksel Japon yemekleri sunulan “Sukiya” stili denen bir servisleri var. Mekanın güzelliğinden ziyade bu akşamın özelliği bize yemekte geiko ve maikoların eşlik edecek olmasıydı.

IMG_6513-001.JPG

 Japonya’da 17. yüzyıldan bu yana eğlence hayatında erkek müşterilere şarkı, dans, sohbet ve oyunlar ile eşlik eden kadınlara “Geyşa” deniyor. Tokyo başta olmak üzere Kanto bölgesinde bu kadınlara Geyşa ismi kullanılırken , Osaka ve Kyoto başta olmak üzere Kansai bölgesi ve o kültürün etkisi altında kalmış bölgelerde  Geyko (Geiko) ismi kullanılıyor. Acemi geikolara ise Kanto’da Hangyoku, Kansai’de Maiko deniyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

O gece bizim restorana ikisi genç, biri yaşlı ve geleneksel kıyafetleri içinde 3 Japon kadın geldi. Hepimiz heyecanlandık tabii ki. Önce bizleri selamladılar ve sonra kendilerini tanıttılar. Hepimiz onlarla hatıra fotoğrafı çektirdik. Bu arada yemekler gelip gidiyor ama o anda pek yemek düşünecek halimizde yoktu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1700’lerde geikoluk, vesikalı hayat kadınlığı ile aynı görülüyordu. Ancak Edo Dönemi’nin sonlarına doğru geikolar, resmî toplantılar dahil olmak üzere, birçok sosyal, politik etkinlik ve toplantıya çağrılmaya başlandı ve zamanla bugünkü eğlendirici-sanatçı ya da hoş vakit geçirtici sıfatlarını aldı. Japonya eğlence dünyasında çalışan diğer kadınlardan farklı olarak, geikolar mesleklerini ömür boyu sürdürebiliyorlar. İyi bir geiko olmak için güzellik ve gençlikten çok, güzel sanatlara ve müziğe olan yetenek, tatlı dil ve müşteriyi iyi ağırlama gibi özellikler önemli. Bu kadınlar geleneksel geikolukta aslında ağır ve disiplin gerektiren bir eğitimden geçiyorlar. Bir geiko en az birkaç sanat dalında eğitim görmek zorundadır. Bu eğitim genel olarak birkaç tür geleneksel dans, şamisen (bir türlü telli saz) çalma ve birkaç makamda şarkı söylemeyi kapsıyor.

IMG_6667

Geiko olacak kızlar, küçük yaşta yetişmesi için geiko evlerine veriliyor. 13 yaşından 18 yaşına kadar olan dönemde kızlar, acemi geiko olarak çalışıyorlar. Daha önce bahsettiğim gibi bunlara maiko deniyor. Bir maiko ile geiko arasında saç bağlama ve saça takılan takılar, bele bağlanan kuşağın kalınlığı, kimononun kolunun uzun olması, makyaj yoğunluğu gibi farklılıklar var. O gün bize gelen kızlardan mavi renkli giysili olan kız geikoluğa yeni adım atmıştı. Saçında takı, yüzünde daha yoğun beyaz makyaj ve açık renk kimonosu içinde olan genç kız ise maikoydu. Şamisen çalan yaşlı kadın ise tecrübeli geikoydu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

O gece bizlere 1.5-2 saate yakın  şarkı söylemek, dans etmek ve oyun oynamak gibi performans sergilediler. Biz de altta kalmadık tabii ki. Grubumuzdan sevgili Buket arkadaşımız da onlara oryantal dans performansı sergiledi. Gezmek, külürel alış veriş değil midir zaten?

IMG_6621

Son olarak bizleri de kattıkları oyunlar oynadılar ve geldikleri gibi bizleri saygı ile selamlayıp gittiler.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Geceyi bitiren son gösteri ise Japon rehberimiz Kotomisan’dan geldi. Ciddiyeti ile tanıdığımız Kotomisan’la gezinin sonuna kadar dans edeceğimizi söylediğimde, grup arkadaşlarım bana gülmüşlerdi. Filozoflar yolunda Kotomisan’a “onun için dans edersem, gece bizim için dans eder misin?” diye sorduğumda, biraz kaçamak yanıt vermişti. Ben ve arkadaşlarım filozoflar yolunda sirtaki yapınca “akşam sıra sende” dedim. Maikolar gittikten sonra sake kadehimi havaya kaldırıp, “Haydi bakalım Kotomisan. Görelim seni” der demez bizim ciddi rehber atıldı sahneye. Bizim için kendi danslarından bir tanesini icra etti.

Sizle, geikoların gösterisinden çektiğim kısa bir  videoyu aşağıdaki linkte paylaşıyorum.

https://youtu.be/ouIBIa-HjjA

Evet Sanal Gezgin Arkadaşlarım, her saniyesi dolu dolu geçen bir Japonya günümüzü sizlerle uzun uzun paylaştım. Umarım sıkılmıyorsunuz. Bu notlar bir gün yolları oralara düşen gezginler için, görebilecekleri, yaşayabilecekleri güzellikleri kaçırmasınlar diye paylaşımlar.

Gezekalın….

Dr Ümit Kuru

11.05.2016 Saat 03:01