Ortaya Karışık Orta Amerika: Kanalın Ülkesi; PANAMA

Bazen gezdiğiniz yerin önemini, gezdiğiniz anda yeteri kadar anlayamıyorsunuz. Panama Kanalı’nın Atlantik Okyanusu tarafında, Aqua Clara Kilitleri Ziyaretçi Merkezinde, dünyanın en büyük cruise gemilerinden 292 metrelik Emerald Princess‘in geçişini izlemiş, kanalın açılan kilitlerine hayran kalmıştım. Ama bu yazıyı hazırlarken bilgilerim arttıkça o gün gördüklerim hakkında daha fazla heyecanlandığımı, şaşırdığımı, üzüldüğümü ve o kanalda o anda gördüğümün ötesinde anlamların olduğunu fark ettim. Panama’yı bağımsız bir ülke yapanın, Panama Kanalı olduğunu söylemem size abartı gibi gelebilir. Panama Kanalı sadece bir kanal değil, bunun ötesinde Panama ülkesinin varlık nedeni. Bu nedenle gezimizin Panama bölümünü, Panama Kanalı‘ndan başlayarak anlatacağım.

Latin Amerika ülkelerinin her birisinin, onları ilk anda akla getiren kendine has özellikleri var. Örneğin “Pure Vida-Sade/Basit Yaşam” denince akla Kosta Rika, “Simon Bolivar” denince Venezuela, “Sandinista” denince Nikaragua, “Kanal” denince de Panama aklımıza geliyor.

Dünyada en önemli olan 2 kanal mevcut; Bir tanesi Süveyş Kanalı, bir diğeri ise Panama Kanalı. Coğrafik konumu Panama için şans mıdır? Şansızlık mıdır? Bu soruların yanıtı aklımda hala netleşmedi. Panama Kanalı bugün ülkenin önemli bir gelir kaynağı ve dünya ticaretinin %4 kadarı da bu yol üzerinden dönüyor. Ancak bağımsızlığının kazanılmasından, yakın zamana kadar bu kanalın Panama’nın kendisi için bir bela olduğunu bilmemiz gerekir. Emperyalist güçler için kanal, Panama’nın kendi halkına bırakılamayacak kadar önemli olmuştur. Bir başka gerçek ise kanalın yapım aşamalarını takip edince Panama’nın da tek başına böyle bir projeyi gerçekleştirmesinin imkansız olduğudur. Zorlu doğa ve coğrafik koşullarda yapılan, kocaman Fransız şirketlerinin iflasına neden olan bir kanalı, Panama gibi ülkelerin yapmalarını da beklemek hayal olsa gerek. Panama Kanalı yapım sürecinin tarihine bakacak olursak ilginç dersler çıkartabiliyor ve dramatik öyküler öğrenebiliyoruz.

Panama Kıstağında bir denizden diğer denize kara yolu ile ulaşımın olabileceğini ilk kez gösteren Avrupalı, 1517 yılında Vasco Nunez de Balboa‘dır. O zamandan beri bir denizden (Atlantik), diğer denize (Pasifik) ulaşmanın kolay yolları aranıp durdu. Meksika’da Tehuantepec, Nikaragua ve Panama Kıstakları üzerine kanal yapıldığında denizden denize en kısa yol olarak ön plana çıkmışlar.

SİMON BOLİVAR

16. yüzyıldan 1821 yılına kadar Panama dışındaki Orta Amerika ülkeleri, İspanyol İmparatorluğu içinde Guatemala Başkomutanlığını oluşturuyordu. 1823-1841 yılları arasında bu bölgede İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı verilmesi sonrası Meksika’nın Chipas Eyaleti, Guatemala, El Salvador, Belize, Honduras, Nikaragua ve Kosta Rika’yı içine alan Orta Amerika Federal Cumhuriyeti Kuruldu.

1810’lu yıllarda Simon Bolivar önderliğindeki Venezuela, İspanyollardan bağımsızlığını kazandı. Simon Bolivar bunu takip eden dönemde tüm Latin Amerikayı içine alan bir birleşik devlet kurmak için İspanyol yönetimine karşı mücadele verdi. Bu mücadele sonucunda 1819’da, bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u içine alan bir cumhuriyet kuruldu. Adına Büyük Kolombiya (Gran Colombia) dendi ve cumhurbaşkanlığına da Simón Bolívar getirildi. Panama, bağımsızlığı için savaşlara girmiş bir ülke olmasa da, 19. yüzyılda bölgede esen bağımsızlık rüzgarlarından faydalanmayı bildi.1821 yılında Panama da, Büyük Kolombiya Cumhuriyetine katıldı.

Latin Amerika’nın idealist amaçlarla kurulan bu cumhuriyetlerinin ömürleri maalesef uzun olamadı ve birliği oluşturan devletler yaşanan iç savaşlar sonucunda dağıldılar. Önce Bolivar’ın en büyük düşü olan Büyük Kolombiya Cumhuriyeti parçalandı ve birliği oluşturan ülkeler 1830’da tamamen ayrıldılar. Sonra da Orta Amerika Federal Cumhuriyeti ülkeleri 1841’de birlikten ayrıldılar ve kendi iç çekişmelerine döndüler.

1821 yılında gönüllü olarak Gran Colombia’nın bir parçası olan Panama, diğer ülkeler birlikten ayrıldıkları halde 1899 yılına kadar Kolombiya’nın bir parçası olmaya devam etti. O dönemlerde Amerika Kaliforniya’da bulunan altına hücum hareketi nedeniyle kıtalar arası kestirme yol bulmak için eyleme geçildi. Çünkü Amerika’nın batı sahilleri limanlarından, doğu tarafı sahillerine ulaşmak aylar sürebiliyordu ve masraflıydı. Tüm Güney Amerika Kıtasını dolanmak gerekiyordu. Nikaragua’da San Juan Nehri üzerinden Nikaragua Gölü’ne ulaşıp, oradan kara yoluyla kısa bir aktarma sonucu yeniden deniz yoluna ulaşmak ancak geçici bir çözüm olmuştu.

Teknolojik gelişmeler ve ticari zorlamalar ile Panama Kıstağında bir kanal açma fikri uygulamaya konuldu. O zamanlar Akdeniz ile Kızıldeniz’i Süveyş Kanalı‘nı açarak birleştirmeyi başarmış olan Fransız diplomat Ferdinand de Lesseps öncülüğünde Fransız grup 1881 yılında kanalın inşasına başladı. Fransızların Panama projesi deniz seviyesine kadar kanal kazma fikrine dayanıyordu. Su havuzları ile su seviyelerini düzenleyen kilit sistemi projede yoktu. Ancak Panama Kanalı Projesi, Süveyş Kanalı Projesine göre çok farklı ve zorluydu. Ferdinand de Lesseps ve mühendis grubu, bölgenin coğrafyasını, bölgedeki sıtma ve sarı humma gibi salgın hastalıkları çok hafife almıştı. Kanal inşası mali kaynakları ve insan gücünü tüketti. 1889 yılına kadar süren kanal projesi Fransızlarca hiçbir zaman tamamlanamadı. Dokuz yıl boyunca 82 km’lik kanaldan sadece 9 km ilerleme sağlanabildi. Kanalın deniz seviyesinde olması yerine kilit sistemi ile göl seviyesine çıkartılması ve sonradan tekrar deniz seviyesine indirilmesinin bölge şartları için daha doğru bir kanal projesi olduğu anlaşıldı. Kanalın yapımı sırasında toplam 80.000 işçiden 30.000’e yakını başta sıtma ve sarı humma olmak üzere, tropikal hastalıklardan hayatını kaybetmişti. Büyük insan kaybı, teknik ve finansal sorunlar sonucunda 1889 yılında Fransız şirket battı.

Fransız girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca projenin haklarını devredip zarardan dönmeye çalışan Fransız sermayedarlar, Amerika Birleşik Devletleri sermayedarlarına hisselerini ve haklarını satmaya çalıştılar. Amerikalılar kendilerini ağırdan aldılar ve imtiyaz haklarının bedelini ciddi şekilde düşürttüler. Kendi topraklarında olan Panama Kanalının hak ve imtiyazları için sistem dışına itilen Kolombiya, Amerika Birleşik Devletlerine imtiyaz hakkı vermeyi kabul etmedi. ABD ve Fransa yönetimleri bunun üzerine Panama’nın bağımsız ülke haline gelmesinin gereğine karar verdiler. Başkan Rosvelt donanmadan gemileri Panama’ya yolladı. Panama bağımsızlık hareketine askeri destek verildi. 1903 yılında Panama bağımsız bir ülke oldu. Böylece Kolombiya bu satıştan 5 sent bile alamadığı gibi, sınırları içinde olan Panama topraklarından da oldu.

1899-1902 yılları arasında gerçekleşen Bin Gün Savaşı‘nın bir sonucu ve Amerika Birleşik Devletlerinin baskısı altında Panama, 1903 yılında bağımsızlığını ilan etti. Amerika’nın “Panama’ya demokrasi gelsin, hür dünyanın özgür ve bağımsız bir üyesi olsun” gibi bir derdi hiç olmadı. Onun derdi dünya deniz yolu ticareti üzerindeki Panama’nın konumunun önemi ve Panama Kanalı üzerinde tek söz sahibi olabileceği, imtiyaz haklarını elde edebileceği bir Panama’nın var olmasıydı. Yeni Panama Cumhuriyeti Hükumeti, Philippe Bunau-Varilla‘yı (Fransa’nın Panama Kanal inşa etme çabasında yer almış bir Fransız mühendis) “Olağanüstü Elçi ve Tam Yetkili Bakan” olarak atadı. O ve ABD Dışişleri Bakanı Hay, 1903 tarihli Hay-Bunau-Varilla Antlaşması‘nı müzakere ettiler. Antlaşma sonucunda yeni hükumete 10 milyon dolar ödeme karşılığında ABD’ye kanal için sonsuza kadar 17 km genişliğinde bir arazi şeridi verildi. Panama’ya yıllık 250.000 USD para verilecekti ve Panama’nın bağımsızlığına ilişkin olarak ABD garantör devlet olacaktı. Bu arada Fransızlar da başarısız oldukları kanal inşası için yaptıkları harcamalar karşılığı 40 milyon dolarlık ödeme alacaklardı.

Amerikan mühendisleri ve yönetimi Fransızların mühendislik başarısızlığından çok iyi dersler çıkarttılar. Önce çalışanların sağlıklarını garanti altına almaları gerekiyordu. Bunun için o zamanın yeni tıbbi çalışmalarında Sıtma ve Sarı Humma’nın bulaştırıcısı olarak görülen sivrisineklerle mücadele ettiler. İlk olarak bataklıkları kurutup, sivrisinekleri yok ettiler. İki yıl süren bu çalışmalara ek olarak işleri kolaylaştırmak için demir yolu inşaatını tamamlayarak lojistik sorununu çözdüler. Buharlı iş makineleri getirtilerek kazı çalışmalarını hızlandırdılar. Daha da önemlisi kanal yapımında doğru projeyi, yani kilit sistemini uyguladılar.

Panama Kanalı için inşaatının başladığı 1881 yılından, bittiği tarih olan 15 Ağustos 1914’e kadar milyonlarca doları bulan bir para harcanmıştır. Ama sonunda San Francisco-New York arası 22.500 km iken, Panama Kanalı ile bu mesafe 9.500 km’ye indirilebilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, Panama Kanalı ve çevresindeki Panama Kanal Bölgesini 1977 Torrijos-Carter Anlaşmaları ile Panama’ya devredene kadar kontrol etmeye devam etti. Bir Amerika-Panama ortak denetim döneminden sonra, kanal 1999’da Panama hükumeti tarafından devir alındı. Kanal şu anda hükumete ait Panama Kanalı Otoritesi tarafından yönetiliyor ve işletiliyor. Buna ek olarak kanala yine önemli bir finansal harcama ile, 2007-2016 tarihleri arasında 3. bir kilit sistemi daha yapıldı ve kanal genişletildi.

Gemiler kanalın Atlantik tarafındaki Gatun Kilitlerinden veya yeni yapılan Agua Clara Kilitlerinden, Pasifik tarafında ise Miraflores ve Pedro Miguel Kilitlerinden veya yeni yapılan Cocoli Kilitlerinden geçerek kanala giriyorlar. Orijinal kilitler iki şeritli bir konfigürasyona sahipken yeni ve genişletilmiş kilitler tek şeritli. Sonuç olarak orijinal kilitler bir ve iki numara olarak adlandırılırken, yeni kilitler üç numara olarak adlandırılıyorlar.

Pasifik Okyanusu tarafından giriş yapan gemi, Miraflores Kilitlerine varıyor. Burada 2 adet kilit sistemi var. Kilit sistemine giren gemiler deniz yüzeyinden 16,5 metre yükseğe çıkartılıyor ve Miraflores Gölüne giriliyor. Gölün geçişi 1,5 saatte tamamlanıyor. Miraflores Gölü geçildikten sonra Pedro Miguel Kilitine varılıyor. Burada tek kilit var ve bu sistemle gemi deniz yüzeyinden 9,5 metre daha yukarı kaldırılıyor. Böylece gemi deniz sevisinden 26 metre yukarıya kaldırılmış oluyor. Daha sonra 12,5 km’lik Culebra Kesimi geçiliyor (eskiden kesimin inşasını yöneten Amerikalı binbaşı Gillard anısına Gillard Kesimi de deniyor). Kanalın inşasının en zorlu kısmı da burası olmuş. Culebra Kesimi Panama’daki kıtaları bölen suni bir vadi. Bu yapay vadi zamanının en önemli mühendislik başarılarından bir tanesi olarak kabul ediliyor.

Culebra Kesimi sonrasında Gatun Gölü‘ne giriliyor. Gatun Gölü geçildikten sonra 3 kilitli Gatun Kilitlerine ulaşılıyor. Burada gemi Atlas Okyanusu seviyesine kadar 26 metre indiriliyor. Sonunda 82 km’lik Panama Kanalı yaklaşık 10,5 saatte geçiliyor. En son olarak 3,2 km’lik bir kanal geçilerek Karayiplere varılmış olunuyor.

Açıldığı yıldan bugüne kadar 1.000.000 üzerinde gemi kanaldan geçmiş. Her sene 14.000’den fazla geminin geçtiği ve bu gemilerle taşınan yük miktarının 200 milyon tonu aştığı tahmin ediliyor. Kanaldan geçen her gemi, yükün boyutuna, tipine ve hacmine göre geçiş ücreti ödüyor. Geçiş ücretleri Panama Kanalı Kurumu tarafından belirleniyor. Kanalı 1928 yılında yüzerek geçen ve bunun için 36 Cent ödeyen Amerikalı Richard Halliburton kanal için en düşük ücreti ödeyen kişi olmuş. En büyük kargo gemileri için geçiş ücretleri yaklaşık 450.000 doları bulabiliyor.

Bu bilgiler sonrası Panama Kanalı gezi izlenimlerime gelince; Bir kere korkunç derecede etkileyici bir yerdesiniz. Aşağıya kendi çektiklerimden bir video da eklemiş bulunuyorum. Panama Kanalını ziyaret etmek için birkaç alternatifiniz var. Bunlardan klasik olanı trenle Colon‘a gitmek ve orada Gatun Kilitlerinden gemi geçişlerini izlemek. Ancak tren seferleri pandemi döneminden beri yapılmıyor. Biz bir umut, “tren seferleri açılır mı?” dedik ve son güne kadar bekledik ama seferler açılmadı. Otobüsle Colon’a gittik ve oradan da yeni kilit sistemi olan Aqua Clara Kilit sisteminde ziyaretçi merkezinden geçişi izledik.

Alan çok kalabalık oluyor. İyi bir yer kapmanız ve iyi fotoğraf için pozisyon almanız gerekiyor. Sonrasında da bir konferans salonunda kanal ile ilgili bir görseli izledik. Bu alanda bir de orman içi yürüyüş parkuru vardı.

Bir diğer alternatif Panama Kanalı geziniz ise Miraflores Kilitleri Ziyaretçi Merkezi olabilir. Hangi taraftan izleyeceğiniz sizin tercihinize kalmış artık.

Panama Kanalı yapım öncesi imtiyaz hakları için verilen mücadele, yapımı sırasında yaşanan zorluklar, kaybedilen canlar düşünüldüğünde asla basit bir proje olarak görülemez ve görülmemelidir. Onun için verilen mücadele de asla bitmeyecek ve kanalın yönetimi Panama halkının kendisine gerçekte asla bırakılmayacak gibi. Bunu 2006 yılında kanalın genişletilme projesini kazanan İspanyol şirketinin elinden bir şekilde projenin alınıp, Amerikan şirketine verilmesi sürecinden anlayabiliyoruz. Her ne olursa olsun Panama Kanalı insan eliyle yapılmış olan dünya harikalarından bir tanesi olarak kabul ediliyor.

Bir gün Panama Kanalı’nı ziyaret etme şansınız olursa sadece kanaldan geçen gemilerin fotoğrafını çekmekle kalmayın. Bir ülke kurulmasına neden olmuş olan kanala bir süre de olsa bakıp orada doğaya karşı yıllarca verilen insanoğlu mücadelesini, bu uğurda verilen canları bir düşünün.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

02.05.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Nikaragua-Managua

Bugün Leon’daki son günümüz. Katedral ve marketi gezip yollara düşeceğiz.

Leon Katedrali 18. yüzyılda yapımına başlanan ve tam 67 yıl boyunca yapımı devam eden Orta Amerika’nın en büyük katedralidir. Binaya bakıldığında Barok, Neoklasik, Gotik, Rönesans gibi bir sürü mimari tarzın özelliklerini bir arada görebiliyorsunuz (Eklektik Mimari). Kilisenin altından başlayan yedi tünel, şehrin diğer kiliselerine açılıyor. Kilisenin hem havalandırma hem de ışık sağlamaya yardımcı olan 34 kubbesi var.

Katedral 2011 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alındı. Leon’un en sevdiği şairi Ruben Darío‘nun mezarı da bu katedralde bulunuyor. 1528’de buraya getirilen ve muhtemelen Amerika’daki en eski Katolik heykeli olan El Cristo Negro de Pedrarias’da katedralin değerlerinden birisi. Katedral, iç dekorasyonunun sadeliği ve bol doğal ışık alması ile karakterize. 

Katedralin çatısına çıkıp şehrin manzarasına bir göz atmanızı tavsiye ederim. Çatıya çıkma 3 USD karşılığı olabiliyor. Çatıda ayakkabılarınızı çıkartarak gezmek zorundasınız. Kubbelerin üstünde yürümeden, sadece kenarlarda yürümeniz gerekiyor.

Katedralin çatısından şehrin dört yanındaki manzaraları mutlaka görmelisiniz.

Leon Marketi, katedralin hemen arkasında bulunan kapalı bir alışveriş merkezi. Burada her türlü sebze, meyve, et, balık, baklagillerin satışı yapılıyor.

Bu pazar yerel insanları gözlemlemek için iyi bir ortam. Bu arada biz siyah ve kırmızı renkli buraya özgü bir fasulye ve chia tohumu satın aldık. Bu pazar sonrasında ise Nikaragua’daki son ziyaret yerimiz olan Managua’ya doğru yola çıktık.

Başkent Managua, Nikaragua’daki son konaklama yerimiz. Buradan uçakla Panama City’e döneceğiz. Orta Amerika’daki gezeceğimiz son ülke de Panama olacak. Managua’ya hareket etmeden önce Las Penitas’a gideceğiz. Orada sahil kenarında yemek ve yüzme molası verilecek.

Las Penitas , Nikaragua’nın kuzey batı kıyısındaki bir balıkçı köyü. Son zamanlarda turizmin gözde mekanlarından birisi haline gelmiş.

Las Penitas sahilinin uzunluğu 5 km’yi buluyor. Nikaragua’daki sörfçülerin uğrak yeri olan bu sahiller yerliler tarafından da hafta sonları için tercih ediliyormuş. Yerliler turistik konaklama seçeneklerinden ziyade üstü kapalı hamaklarda kalma eğiliminde oluyorlar.

Grup olarak Hotel Suyapa Beach restoranına oturduk. Yemeklerimizi yedik. Bir kısım arkadaş ise denize girdiler. Deniz sörfçülerin tercih etmesini izah edecek kadar dalgalı ve hava da biraz kapalı. Sevdiğim türden bir deniz değildi. Doğrusu ben denize girmeye teşebbüs bile etmedim. Burada yaklaşık 2 saat kadar zaman geçirdik.

Las Penitas sahilindeki aktivitemiz sonrasında 115 km ötede bulunan başkent Managua’ya doğru yola çıktık.

Managua Nikaragua’nın en kalabalık şehri (1.4 milyon civarı). Orta Amerika’nın en büyük 2. gölü olan Managua (Xolotlán) Gölü yanında kurulmuş olan bir şehir. Nahuatl dilinde Managua, “suyun kenarında kurulu” anlamına geliyor. Managua tarihi boyunca, sel, kasırga, deprem (en kötüleri 1931 ve 1972) gibi doğal afetlere maruz kalmış ve şehir büyük hasar görmüş.

Parque Histórico Nacional Loma de Tiscapa (Tiscapa Tepesi Ulusal Tarih Parkı), Nikaragua halkı için önemli bir yer. Bizim de Managua’da ilk gittiğimiz yer orası oldu. 1894 yılında bu volkanik tepede bir kale inşa edilmiş. Daha sonra ise 1908 yılında başkanlık sarayı olacak şekilde yeni bir binanın yapımına başlanmış. Sonraki yıllarda Nikaragua Ulusal Muhafızlarının merkezi olarak hizmet görmüş.

Burada özellikle gün batımına yakın en güzel fotoğraflarını alabileceğiniz ve Katolik rahip, şair, heykeltıraş Ernesto Cardenal‘in yaptığı Sandino’nun anıtı var. Bu anıtın burada olmasının nedeni Somoza tarafından tuzağa düşürülen Sandino’nun adamlarıyla birlikte burada idam edilmesi. Bu alanda şehrin çok güzel panoramik manzaralarını göreceksiniz.

Manzaranın en güzeli sönmüş bir yanardağ kraterinin yerini alan Tiscapa Lagünü‘ne ait olandır. Bir diğer manzara ise Momotombo Volkanına bakıyor. Tepenin çevresinde Nikaragua askeri karargahlarına ait binalar varmış.

Alanda diktatörlüğün baskısı sırasında ölen tüm insanlara ithaf edilmiş ve 1996 yılında yerleştirilmiş bir plaket de var.

Managua içinde caddelerde ve meydanlarda “Hayat Ağaçları-Árboles de la Vida” denen metalden yapılmış ve her birinde yaklaşık 2,5 milyon minik ampul olan ağaç heykelciklere rastlayacaksınız. Bu metal ağaçlar Nikaragua’nın Başkan Yardımcısı Rosario Murillo‘nun şehir güzelleştirme projesine aitler.

Yaklaşık 140 soyut ve parlak renkli ağaç heykeli, Avusturyalı ressam Gustav Klimt’in “The Tree of Life” adlı eserinden ilham alınarak yapılmış. En güzel örneklerini Puerto Salvador Allende limanına yakın Paseo de los Estudiantes adlı açık park alanında görüyorsunuz. Her birinin maliyeti 20.000-25.000 USD olduğu yazılıyor. Çoğu Nikaragua’lı bunu israf ve gereksiz buluyor. Doğrusu ben sanatsal olduğunu düşündüm.

Managua’nın en önemli gezi yerlerinden bir tanesi Devrim Meydanı. 1899 yılında ulusal kahraman ve Amerikan karşıtlığı ile bilinen General José Santos Zelaya tarafından açılışı yapılmış. Bu meydanda önemli binalar bulunuyor; Eski Katedral, içinde Carlos Fonseca’nın mezarının bulunduğu Merkez Park, Ulusal Kültür Sarayı ve Ruben Dario Tiyatrosu.

Ulusal Kültür Sarayı günümüzde müze olarak hizmet veriyor. İçinde kalıcı ve geçici sergilerin bulunduğu Ulusal Kültür Sarayı 1935’de açılmış ve 1979 ‘a kadar Ulusal Kongre Binası olarak hizmet etmiş. 1850’den önce de burada papazların kaldığı bir yapı varmış. Müzede Kolomb öncesi dönemden eserler dahil çok sayıda eser mevcut.

İspanyolca’da Catedral de Santiago olarak bilinen Managua Eski Katedrali‘ni Belçikalı mimarlar tasarladılar. Fransa’nın Paris kentindeki Saint-Sulpice Kilisesinin görünümünden ilham alındığı yazılıyor.

İnşaat 1928’de başlamış ve 1938’e kadar sürmüş. Katedral, 1931 ve 1972 Nikaragua depremlerinden ağır hasar görerek çıkmış. Artık kullanılmıyor. Restore edilmeye çalışılıyor ama hala bitirilememiş.

Merkez Park, açılışı 1899 yılında yapılmış olan Neoklasik tarzda bir park. 1899’da belediye başkanı ve açılmasına olan katkısı nedeniyle parka resmi olarak “General Irineo Estrada Morales” adı verilmiş. Halk günümüzde bu adı hiç kullanmıyor.

Park açıldığı günden bugüne çok değişim geçirmiş ve ilk görünümünün neredeyse %75’i değişmiş. Parkın ortasında bulunan müzik tapınağı 1940’da yapılmış.

Parkta Sandinist Devrimin mimarları olan Carlos Fonseca Amador, Santos López ve Tomás Borge’un mezarları da bulunuyor.

Managua gezimizi tamamlamak, aynı zamanda Nikaragua gezimizi de tamamlamak anlamına geliyordu. Buradaki havaalanından Panamaya City’e gidecek olan uçağımıza geçtik. Yerel rehberimiz ile vedalaştık. Yerel rehberler içerisinde en iyi olanı Nikaragua’lı rehberimizdi.

Yarın yeni bir ülkenin, Panama’nın gezi anıları ile buluşmak üzere..

GEZEKALIN…

Dr Ümit Kuru

24.04.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Nikaragua-Leon

Granada’daki son günümüzde Nikaragua Gölünde ve bu gölde bulunan Granada Adacıkları (Isletas de Granada) arasında tekne gezisi yaptık. Bunun için otel önünde bulunan faytonlara binip La Calzada Caddesinden göl kıyısına indik. Buradan teknelere binerek 1,5 saatlik bir turu gerçekleştirdik.

Granada Adacıkları deyince Nikaragua Gölü üzerinde bulunan 365’ten fazla adacık dizisini anlıyoruz. Bunlar Mombacho Yanardağının patlaması ile yamaçlardan düşen kayaların ve çamur çığının ortaya çıkarttığı irili ufaklı adacıklar.

Teknelerle adacıkların arasında gezmek çok keyifli. Adacıkların çoğu kullanılıyor. Bazıları özel mülkiyet olmuş ve üstlerine evler veya butik oteller inşa edilmiş. Eski devlet başkanlarına ve milyarderlere ait güzel evler var. Bu küçük adacıklar çok çeşitli hayvan ve bitki örtüsüne ev sahipliği yapıyor.

Ağaçların tepesinde örümcek maymun ailesinin bulunduğu bir adacık da var. Tekne turunda San Pablo Adasında mola veriliyor. Bu adacık üzerinde 18. yüzyıl sonlarında yapılmış olan bir kale var. Bu İspanyol kalesi korsan saldırılarına karşı şehri korumak ve şehre saldırıyı önceden haber vermek için yapılmış. 1974 yılında restore edilmiş ve Granada Şehrinin kuruluşunun 450. yılında yeniden ziyarete açılmış.

Granada’dan Leon Şehrine doğru yaklaşık 2 saatlik bir otobüs yolculuğu yaptık. Leon Şehri 1524 yılında İspanyol Konkistador Francisco Hernández de Córdoba tarafından kurulan bir şehir. Şehrin kurulmuş olduğu ilk yer Momotombo Volkanı etekleri. Volkanik patlama ve 1610 yılındaki deprem sonrası şehir yıkılmış ve orijinal yerinden 30 km öteye taşınmış. Şehir 1855 yılına kadar da başkent olarak kalmış.

Leon Şehri, Nikaragua’nın kültür, sanat ve dini başkenti sayılıyor. Leon, 1978-79’da Sandinista gerillaları ile hükümet birlikleri arasında yoğun çatışmalara sahne oldu ve şehir harabeye döndü. Nikaragualı şair, sanatçı ve besteci Rigoberto Lopez Perez, Nikaragua’nın diktatörü olan Anastasio Somoza García‘ya Leon’da suikast düzenledi. Bu şehrin adı geçmişken Sandinistalar, Somozo Ailesi, Daniel Ortega ve silahla elde edilen ve başarıya ulaşan bir devrimin, inançsız devrimciler tarafından yok edilmesini anlatmasak olmaz.

Nikaragua ilginç bir ülke ve onunla ilgili bu gezi yazısını hazırlarken yayınlarda okuduğum bazı çok çarpıcı cümleler var. Bunlardan birisi; “Nikaragua denince akla gelen ülke karakteristiği, tarih boyu otokratik yönetimle idare edilmiş olmasıdır” .

Bir ülke ne kadar süre ile otokratik düzenle yönetilebilir? Silahla devrilen otokratik düzenin yerini alan devrimci hareketin kendisi, otokratik bir düzene dönüşebilir mi? Bu dönüşüm yaşanırsa nedeni devrimcinin bozulan ahlakı mıdır? Yoksa dönüşümün nedeni, onu halkına karşı kör ve sağır yapan, onu yerini aldığı diktatöre dönüştüren yanındaki pohpohlayıcıları mıdır? İşte Nikaragua’nın yakın tarihi bu sorulara verilebilecek yanıtlara ulaşmayı kolaylaştıran bir laboratuvar ortamı gibidir.

Nikaragua bağımsızlığını kazandığı 19. yüzyıldan beri gerçek demokratik yönetim tarzlarına heves etse de, sonuç açık ya da kapalı otokratik bir düzenle yönetilmek olmuş. Bunda Amerika’nın rolü tartışmasız şekilde büyük. Amerika’nın kontrolünde işletilen Panama Kanalına alternatif Nikaragua Kanalı‘nın açılabilme, bu kanalın işletme haklarının başka bir ülkenin eline geçebilme olasılığı bile Amerika’nın tüylerini diken diken etmiştir. Amerika’nın bu küçük ülkeye müdahale etmek için her zaman bir bahanesi, sıkıştığı zaman onu ülkeye davet eden işbirlikçileri daima olmuştur.

Augusto Cesar Sandino

İlk olarak 1909’da milliyetçi Başkan Zelaya’ya karşı girişilen isyanı destekleyen ABD, aralarında iki Amerikan vatandaşının da bulunduğu 500 isyancının idam edilmesi üzerine Nikaragua’ya asker çıkardı. Bağımsızlık sonrası küçük çaplı müdahaleler olsa da Nikaragua’da ABD tarafından resmi işgal 1912 yılında başlamış oldu. Amerika yıllarca Nikaragua’yı terk etmedi ve iktidarda olan ancak halkının çıkarına iş yapmamış yönetimlerin arkasında durdu. Bu duruma isyan edildi ve silahlı mücadele başladı. 1927’den itibaren mücadele veren Augusto Cesar Sandino liderliğindeki milisler, 1933’te Amerikan askerinin ülkeden ayrılması üzerine silahlı mücadeleyi bıraktı. Amerika Nikaragua’dan çıkmadan önce dolaylı yoldan kendisinin de etkileyebileceği silahlı bir güç kurdu ve adına da Nikaragua Ulusal Muhafızları dendi. Başına komutan olarak da Anastasia Somoza Garcia adlı bir adamı getirdi. Zengin, Amerika eğitimli Somoza bu silahlı birliğin başına boşuna getirilmedi. Amerika’ya direnişi örgütleyen Sandino, 1934’te barış görüşmeleri sürerken Ulusal Muhafızların komutanı Anastasia Somoza Garcia’nın emri ile kaçırılarak öldürüldü. Sandino’nun öldürülmesinden sonra örgüte bağlı yüzlerce insan da idam edildi. Sandino önderliğinde başlayan ve zafer ile taçlanıp, Sandino’nun ölümü ile biten köylü direnişi 1. Sandinista Hareketi olarak kabul ediliyor.

Bir süre sonra başkanlığı alavere dalavere ile Somoza ele geçirdi. 1937-1979 yılları arasında ülke yönetiminde Somoza ailesi söz sahibi oldu. Böylece uzun soluklu otokratik yönetimlerin ilki başladı ve önce baba Somoza, onun 1956’da Leon’da bir suikastla öldürülmesi üzerine oğlu Luis Somoza ve sonra da diğer oğlu Anastasio Somoza Debayle ülkeyi yönetti.

Anastasia Somoza Garcia

Ülkede sefalet artınca kendilerine Sandinista diyen romantik bir devrimci örgütlenme ortaya çıkmaya başladı. Carlos Fonseca, diğer gençlerle birlikte 1961’de Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni (FSLN) kurdu. Ülkenin içinde bulunduğu olumsuz koşulları gerekçe göstererek Sandinistalar silahlı mücadeleye başladılar. 1979’da Somoza Debayle istifa ederek ülkeyi terk etti ve böylece 42 yıllık Somoza ailesi dönemi sona erdi. Sandinist Hareketin, Somoza güçlerine karşı askeri başarısında Amerikalı bir gazetecinin, Somoza’nın devlet güçlerince öldürülmesinin de payı vardır. Amerikan kamuoyunun ve o zaman ki Başkan Jimmy Carter’ın tavrını değiştirmesine bu gazetecinin ölümü neden olmuştur.

Sandinist yönetim, savaşın harap ettiği ülkeyi yeniden inşa etme göreviyle karşı karşıya kaldı. Devrimin ilk zamanlarında, ülkenin tüm güçleri Sandinistlerle birlikte Ulusal Yeniden Yapılanma Hükumetinde yer aldılar. O zaman ki iddia, karma ekonomiyi ve demokratik çoğulculuğa dayalı sosyalizmi ülkede uygulamaktı. Sonraki yıllarda silahla başarıya ulaşan bir devrimi öldürecek, onu bambaşka bir şeye dönüştürecek olan Daniel Ortega, bu dönemde Ulusal Yeniden Yapılanma Hükumetinde koordinatör olarak görev yaptı.

Aralarında Daniel Ortega’nın da bulunduğu 3 Sandinist lider Amerikan Başkanı Jimmy Carter tarafından kabul ediliyor

Yakın tarihin en önemli siyasi gelişmelerinden biri olan ve Nikaragua Devrimi olarak anılan süreç, Soğuk Savaş döneminin de önemli vekalet savaşlarından biri olarak kabul ediliyor. Bir yanda Sandinistleri destekleyen Rusya, diğer tarafta Somoza’yı destekleyen Amerika Birleşik Devletleri. Ancak Amerika Birleşik Devletleri yönetimi değişip, kovboy Başkan Ronald Reagan iktidara gelince Amerika’nın Nikaragua politikası yeniden değişti. Amerika arka bahçesinde Rusya’nın himayesinde olan Sandinist harekete müsaade edecek bir ülke değildi.

1981 yılında Amerika’nın görünmez elleri Somoza güçlerini yeniden toparlayarak, onları dolar ve silahla güçlendirerek Devrimci Nikaragua güçlerine karşı kontrgerilla ordusu kurdu. Bununla da yetinmedi yoğun bir ekonomik abluka geliştirdi. Buna rağmen 1984 yılındaki ilk serbest seçimlerde FSLN adayı Daniel Ortega başkanlığı kazandı. Amerika’nın desteklediği kontrgerilla güçleri ile olan savaşın yıpratması bir yandan, ambargolarla iyice bozulan ekonomik şartlar diğer taraftan zorlayınca, Sandinist yönetim Rusya ile daha bağlayıcı ilişkilere girme çabalarına yöneldi. Ancak bu seferde Ulusal Yeniden Yapılanmanın diğer bileşenleri olan muhafazakarlar Sandinistlere olan desteklerini çektiler ve 14 parti yan yana gelip muhalefeti oluşturdular.

Violeta Barrios de Chamorro

Tarihte bir ilk olarak silahlı devrimle kazanılan yönetim, seçimle karşı muhalefete geçti. Yani 1990 seçimlerinde Daniel Ortega’nın başındaki Sandinist hareket, 14 partili muhalefetin başında olan Violeta Barrios de Chamorro‘ya karşı seçimi kaybetti. Daniel Ortega başta olmak üzere Sandinist ileri gelenler iktidarı bir protokolle seçimi kazananlara devrettiler. Bu protokol, başta Sandinist lider ve yöneticiler olmak üzere, hareketin içinde nüfuzu bulunanların çıkarlarını korumayı hedefliyordu. Devrim sırasında ve sonrasında el koyulan mülkler, topraklar, imtiyazlar Ortega ve çevresindekilerce paylaşıldı. “Sandinist Pinata” adı verilen bu olayda kamu malları, kamulaştırılmış özel mal ve mülkler sözde FSLN ama aslında partinin ileri gelenleri üzerine devredilmişti. İleri gelen Sandinistler bir gecede zenginleştiler. Sadece çok büyükler değil ama daha alt tabaka Sandinistler de kendilerince kamunun malını yağmaladılar. Seçimi kazanan Violeta Chamorro’nun başkanlık koltuğuna oturmasına kadar geçen bir ayda, büyük miktarda gayrimenkul ve kamu mallarının mülkiyeti çoğunlukla Başkan Daniel Ortega, kardeşi Humberto ve Tomás Borge gibi Sandinist liderlere devredildi. Pinata, içinde şeker bulunan torbanın sopalarla düşürüldüğü bir oyundur. Sandinist Pinata, şeker torbası içindeki Nikaragua’nın kamu mallarının Sandinist ileri gelenlerce paylaşılmasını anlatır.

Pinata

Emperyalizme karşı devrim yapanların, bir anda en hızlı emperyalistler haline dönüşmeleri ne ilginç değil mi? 1990’dan sonra da Sandinist Hareket bir daha iflah olmadı. 1990’larda partinin sosyal adalet, demokrasi, sosyalizm, eşitlikçilik, dürüstlük ve alçak gönüllülük gibi temel ilkeleri terk edildi. İtiraz edenler, “ne oluyoruz?” diye soranlar, “hareketin isim babası Augusto César Sandino’yu mezarında ters döndürdünüz!” diyenler 1994 yılında partiden uzaklaştırıldılar. Devrimci Sandinist Parti, Sandinist Burjuva Partisi oldu. Son 30 yıldır da böyle gitti.

Daniel Ortega ve çevresi Nikaragua’nın başına asalak gibi yapışıp kaldı . 2006 yılında sağ partiler arasındaki anlaşmazlıktan yararlanıp iktidarı ele geçiren Ortega o zamandan beridir iktidarda kalmanın yollarını buluyor. Dini, sermaye çevrelerini arkasına alıp, başkan yardımcısı yaptığı eşi Rosario Murillo ile birlikte ülkeyi yönetiyor. Anayasa değişikliği ile ömür boyu başkan seçilmesini sağlayacak şekilde değişiklikleri bile uygulamaya koydurdu. Yani Nikaragua’da Somoza sonrası otokratik düzen devam etti ve ediyor. Sadece diktatörün adı değişti.

Ülkede ve özellikle de Leon’da 2018 yılında geniş kitlelerin katıldığı halk hareketleri oldu. Bu ayaklanma polis ve paramiliter güçlerce kanlı şekilde bastırıldı. Ortega Nikaragua’daki ayaklanmaların sebebinin kendisi ve ailesinin yıllardır ülkeyi sömürmesinden değil, “ülkeyi karıştıran dış güçlerden” olduğunu ileri sürebiliyor. Her ülkede “bir dış güç” illa ki var sanırım. İşin ironik tarafı silahlı mücadele ile 46 yıllık Somoza oligarşisine son verenler arasında olan Daniel Ortega ve çevresi, neredeyse Somoza kadar süredir oligarşik bir düzeni Nikaragua’da devam ettiriyor.

Çok uzun bir anlatı olduğunun farkındayım. Ancak Nikaragua halkının yaşadıkları gerçekten ders çıkartılması gereken olaylardan. Leon sokakları sanki bu olayların çizildiği büyük bir karatahta gibi. Leon sokaklarını, caddelerini gezerken her yerde FSLN amblemleri ve devrim yolunda canlarını kaybetmiş iyi niyetli gençlerinin fotoğraflarını gördüm. Duvarlarda köylü devriminin babası Sandino çizilmiş ve bir Sandino’nun ayakları altında Somoza, bir diğer Sandino’nun ayakları altında ise Amerika var. Nikaragua Devriminin kime ve hangi düzene karşı yapıldığı unutulmasın istenmiş.

FSLN amblemleri her yerdeler ama bu amblemin Leon’da başka bir anlamı var sanki. Bugünkü Sandinist Daniel Ortega’nın FSLN’si ile pek ilgisi yok. Bence, tarih boyu isyankar olmuş Leon halkı, şehrin duvarlarına Augusto Cesar Sandino ve Carlos Fonseca ilkeleri ile şekillenmiş Nikaragua Devrimini çizmiş. Bu çizgilerde Daniel Ortega ve temsil ettiği ilkeler yok. Konuştuğumuz Nikaragua’lılar da aynı izlenimi verdiler bize.

Leon Şehrine girdiğiniz anda Granada ile aradaki bariz farkı, liberal ve muhafazakar şehir farkını anlıyorsunuz. Sokaklar aynı zamanda yakın zamanların sokak hareketlerine ait izler de taşıyor.

Leon’da sokakları, caddeleri gezmek dışında önemli bazı müzelere de gittik. Bunlardan ilki Ortiz-Gurdián Vakfı Sanat Müzesi (The Ortiz-Gurdián Foundation Art Museum). Burası Leon Şehrinin sanatsever ileri gelenlerinden Patricia Gurdián de Ortiz ve Ramiro Ortiz Mayorga‘nın çabaları ile kurulmuş bir müze. Bu vakfın bir de Managua Şehrinde sanat merkezi bulunuyormuş. Bu sanat müzesini gezmenizi kesinlikle tavsiye ederim. İçinde hem dünyanın ve hem de Nikaragua’nın önemli sanatçılarının kıymetli resim ve heykelleri var.

Müze 18. ve 19. yüzyıllar arasında inşa edilmiş geniş koridorlu, salonlu, bahçeli ve Leon Şehrine özgün mimariye sahip 4 evden oluşuyor. 1999 yılında Norberto Ramírez Evi ile faaliyete başlayan müze, zaman içinde Derbyshire Evi, Delgadillo Evi, Deshon Evi adı verilen 3 evin daha satın alınması ile büyümüş. Evlerin her biri ayrı temada sanat eserlerine ev sahipliği yapıyor. Bu müze Orta Amerika’nın en önemli müzelerinden bir tanesi olarak gösteriliyor.

Efsaneler ve Gelenekler Müzesi (Museo de Leyendas y Tradiciones) kapısına kadar gidip de içeriye giremediğimiz bir müzeydi. Müze o gün kapalıydı. Aslında açık olmalıydı. Göremeden kapıdan döndük.

Ruben Darío Evi Müzesi, Nikaragualı şair, gazeteci ve diplomat Felix Ruben García Sarmiento’nun onuruna bir müze. Müze olarak gezdiğimiz ev Darío’nun büyük halasına aitmiş. Ruben Dario’nun çocukluk ve gençliği bu evde geçmiş. Duvarlardaki orijinal kerpiç de dahil olmak üzere evin orijinal tarzı korunmuş. Evde şaire ait olan eşyalar, yazılar, kitaplar sergileniyor.

Katedralin karşısındaki Restaurante El Sesteo, yeme içme işleriniz için tavsiye edeceğim bir mekan. Leon Katedrali 2011 yılında UNESCO tarafından bir Dünya Kültür Mirası olarak ilan edilmiş. Eski Leon Şehrinin bulunduğu yer de (Leon Viejo) Dünya Kültür Mirası Listesinde. Buraları daha sonra anlatacağım.

Katedralin ve karşısındaki merkez parkının bulunduğu yer şehrin en hareketli bölümü. Gece gündüz eğlenceli ve bol renkli.

Leon’da çok güzel bir otelde kaldık; Hotel El Convento. Burası 1639 yılında kurulmuş olan bir Fransisken manastırı. Hatta Leon şehrinin ilk manastırı burası. Zamanla işlevini yitirmiş, bakımsız kalmış. 1995 yılında mülk satılmış ve alanlar onu aslına uygun restore ederek otele dönüştürmüşler.

Yemeği otelde yedik. Sonrasında Leon gecelerini görebilmek için dışarıya çıktık. Bugün oldukça yorucu, yorucu olduğu kadar da zevkli bir gün oldu.

Yazması bile aynı; Yorucu ama zevkli. Keyifli okumalar dilerim..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

20.04.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Nikaragua-Granada ve Çevresi

Nikaragua yazımı okuyan arkadaşlarımdan “Nikaragua güvenli mi?” şeklinde sorular aldım. Granada yazıma başlamadan bu konuya bir açıklık getirmek isterim. Nikaragua işsizlik oranının ve yoksulluğun yüksek olduğu bir ülke. Bu nedenle, ülkemiz dahil bu tip ülkelerde hep yapmamız gerektiği gibi, kendinizi kasıtlı olarak hedef haline getirmemek en iyisi. Biz turla gittik ve gruptuk. Program dışında ve akşamları serbest zamanda genellikle küçük gruplar halinde gezdik. Sorun da yaşamadık. Bununla birlikte sokaklarda sarhoş dolaşmamak ya da hava karardıktan sonra loş sokaklarda tek başına dolaşmamak gibi genel önlemler tavsiye olarak yazılıyor. Açık olarak göstereceğiniz pasaport, pahalı eşya ve çok parayı yanınızda taşımamak da sizi hedef olmaktan çıkartacaktır.

Şimdi dönelim Granada’yı anlatmaya. Bu gün çok renkli ve eminim seveceksiniz.

Nikaragua tarihinde iki şehir çok önemli olmuştur; Bunlardan bir tanesi İspanyol Konkistador Francisco Hernández de Córdoba tarafından 1523 de kurulan ve her zaman muhafazakarların kenti olmuş olan Granada, diğeri ise liberallerin kenti Leon. Aynı İspanyol Fatih tarafından kurulan eski Leon Şehri deprem ve volkan patlaması ile yıkılmış ve şehir değişik bir yere taşınmış. Ancak Granada başından beri ilk kurulduğu yerde ve kolonyal tarzını hala korur bir halde duruyor. Gerçi şehrin orijinal hali William Walker tarafından yakılmış.

İki şehir birbirlerinin siyasi ve ticari rakipleri olmuşlar. Bu rekabet öyle bir boyuta ulaşmış ki 1854 yılında iki şehir arasında iç savaş çıkmış. Leon Şehri ileri gelenleri kendilerine yardım etsinler diye haydut William Walker‘ı ve silahlı çetesini ülkeye çağırmışlar. Ama yağmurdan kaçarlarken doluya tutulmuşlar. William Walker iki taraf arasındaki bu savaşta fırsattan istifade Nikaragua yönetimini ele geçirmiş. Orta Amerika Devletlerinin bu hayduta karşı birleşip Nikaragua Ulusal Kurtuluş Savaşını başlatmaları ile ülke kurtarılmış. Walker kendine üs olarak seçtiği Granada’dan 1856 yılında çekilirken şehri yakıp yıkmış. Bugünkü Granada, eski kolonyal mimari zemininde yenden kurulmuş. Managua bu iki şehir arasındaki rekabet nedeni ile uzlaşma sonucu başkent olmuş.

Sabah kahvaltı öncesi otelimizin hemen önünde bulunan Parque Central‘den geçip Katedral ve Calle La Calzada Caddesi boyunca yürüyüş yaptık. Otelimizin sol yanında bulunan sarı bina Nikaragua’nın ilk milyarderi olan Carlos Pellas Chamorro‘ya ait olan Casa Pellas. Kaldığımız Plaza Colon Hotel ise yan yana 3 evin satın alınması ile otele dönüştürülen eski bir yapı. Otelin önünde park bulunuyor. Sabahın bu saatinde boş olan parkın önünde gün boyunca dizili halde faytonlar oluyor.

Park bir zamanlar kolonyal dönemde iken askeri geçit alanı, sonra ise hayvan pazarı olarak işlev görmüş. Park halinde projelendirilmesi ise 1892 yılına gidiyor. Park içinde müzik performanslarının yapıldığı bir köşk, ortada bir havuz, bir anneye adanmış heykel var. Parkın içinde gün boyu satıcılar bulunuyor. Bence parkın güzelliğini bozuyor. Parkın bir köşesinde ise  bağımsızlık kahramanlarına adanmış bir dikilitaş var. Parkın içinde az sayıda ağaç, çok sayıda kuşa ev sahipliği yapıyor.

Calle La Calzada Caddesi sizi parktan başlayıp Nikaragua Gölü sahiline kadar götürüyor. Biz sabah bu caddenin Guadeloupe Kilisesine kadar olan kısmını yürüdük. Kiliseye kadar olan kısımda eski kolonyal evler bar, kafe ya da butik otellere dönüştürülmüşler. Sabahın güzel ışığında bu cadde boşken çok güzel fotoğraflar alabilirsiniz. Yerlerdeki tematik seramikleri dikkatle imcelemenizi tavsiye ederim.

Özgürlük Meydanı Ruben Dario Özgürlük Anıtından başlıyor. Bu alanda Casa de los Tres Mundos (Üç Dünya Evi ya da kapıdaki iki aslan kabartması nedeniyle Aslanlı Kapı) ve Piskopos Sarayı mevcut. Burada güzel bir kahve içip ve dondurma yiyebileceğiniz kafeler var.

La Calzada Caddesinin hemen üzerinde, göl ve kasaba arasında bulunan Guadeloupe Kilisesi (Iglesia Guadeloup) Keşiş Benito Baltodano tarafından 1626 yılında inşa edilmiş. Ülkenin belalısı William Walker 1856 yılında Nikaragua Ulusal Savaşı sırasında bu kiliseyi, kilise filan olduğuna bakmadan, bir kale olarak kullanmış. Tahrip olan kilisenin yeniden inşası 1965 yılında tamamlanmış. 

Eski San Francisco Kilisesi‘nin yanında San Francisco Manastırı Kültür Merkezi bulunuyor. Granada Şehrini gezerken ihmal edilemeyecek yerlerden bir tanesi de bu müze. Biz bu müzeyi öğleden sonra gezdik ama bütünlük olsun diye bu kısımda anlatacağım.

Müzenin çok güzel bir iç avlusu var. Burada duvarlara Nikaragua’nın tarihi resmedilmiş. Kolomb gelmeden önceki yaşamlarından başlayarak günümüze kadar Nikaragua tarihi çarpıcı resimlerle anlatılmış.

Bu müzede olmasını beklemeyeceğiniz kadar kıymetli taş heykeller de sergileniyor. Nikaragua Gölünde bulunan Zapatera Adası yerlileri tarafından taşlara oyulmuş ve Kolomb Öncesi 800-1200 yıllarına ait 28 adet çeşitli boyutlarda heykel de bu şirin müzede kalıcı olarak sergileniyor.

Müzede seramik objeler, Solentiname Takımadaları sanatçılarına ait ve bu yörelere özgü bir teknikle yapılan resimler, eskiye ait mobilyalar da sergileniyor.

Iglesia La Merced öğle sonrası şehir turumuzun kapsamında gerçekleştirdiğimiz bir ziyaret yeriydi. Bu kilisenin en önemli yeri kilise çanını taşıyan kulesi. Bu kuleye mutlaka çıkıp, Granada Şehrinin, Nikaragua Gölünün, göldeki adacıkların ve Mombacho Volkanın görüntülerini fotoğraflamalısınız. Akşam üstü fotoğraflamak daha güzel olacaktır. Kuleye çıkış için 1 USD ödemelisiniz.

La Merced Kilisesi’nin 1534 yılındaki ilk hali basit ve kaba ahşap bir yapı şeklindeymiş. Şimdiki halinin inşasına 1740 yılında başlanmış, kule ise daha sonra eklenmiş. Savaştan ağır darbelerle çıkan bir başka yapı da burası olmuş.

Granada Şehrini, Leon ve Managua Şehirlerinden daha çok sevdim. Bu şirin ve mütevazi şehrin her köşesinde sizi çeken bir yön bulabiliyorsunuz. Şehirde otantik bir ortamda yemek yiyebileceğiniz çok şık yerler de var.

Granada yakın çevresinde ise Masaya Volkanı Ulusal Parkı, San Juan de Oriente Kasabası, Catarina Kasabası ziyaretlerimiz oldu.

Masaya Volkanı Ulusal Parkı’na Granada’dan yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrası varabiliyorsunuz. Ulusal Park ülkedeki 7 aktif volkandan bir tanesi olan Masaya Volkanının ortada olduğu 54 km2‘lik bir alanı kaplıyor. Burası Nikaragua’nın ilk ve en büyük ulusal parkı. UNESCO Dünya Mirası geçici listesinde yer alıyor.

Orada iken Masaya Volkanı ve kraterlerin durumunu tam olarak anlamamıştım ama bu yazıyı hazırlarken Google haritalardan bakınca olay netleşti. Volkanın çeşitli zamanlarda ortaya çıkmış 5 tane krateri mevcut. Biz orada iken duman çıkan yerde, yani yukarıdaki Google haritasında ortadaki Santiago Krateri yazan kraterde Nindiri Krateri tabelası vardı. Aslında bulunduğumuz ve duman çıkan krater ağzı Santiago Kraterine ait. Zaten ziyarete açık olan tek kraterde orası. Bu kraterde sürekli olarak büyük miktarlarda gaz çıkışı oluyor. İlk defa bir kratere bu kadar yakınlaşmış oldum. Kraterin deliği, duman çıkmasının azaldığı zamanlarda çok güzel ama bir o kadar da ürkütücü olarak gözüküyor. Bu kraterde kalıcı bir lav gölü de varmış. Gündüz hiç belli olmuyor. Bu nedenle gece turu yaparsanız akkor halde lav gölünü de görebiliyorsunuz. Bu kısmı yapmadık ama yapmak isterdim doğrusu.

Masaya Volkanı hakkında 1529 yılından, Gonzalo Fernandez de Oviedo adlı bir İspanyol tarafından yazılmış yazılar var. İspanyollardan önce de yerel halk bu volkanda tanrıların yaşadıklarına inanır ve o zamanlar aktif olan Nindiri adlı kratere, lavların içine, çocuk ve bakire genç kadınları atarak onlara kurbanlar verirlermiş. İspanyollar da bu krater ağzını o zamanlar “Cehennemin Ağzı” olarak adlandırmışlar. Hatta korku o kadar büyümüş ki Francisco de Bobadilla adlı bir keşiş bu kraterin tam karşısına, tepeye bir haç dikmiş. 1529 yılında dikilen bu haç hala duruyor. Merdivenlerle bu haça kadar çıkmanıza pek gerek yok. Çünkü en güzel krater fotoğraflarını yukarıda haçın olduğu yerden alamıyorsunuz.

Bu yazılardan anlaşılan o ki İspanyollar oralara geldikleri zamanlarda Masaya ve Nindiri adlı kraterler faaliyettelermiş. 1853-1859 yıllarındaki patlamalarda diğer kraterler açığa çıkmış. Masaya Volkanı hakkında yazılmış yazıları okurken edindiğim en garip bilgi volkanın lav gölünün, erimiş altın ve gümüş içerdiğine olan inanış nedeni ile 4 kez kratere inilmek için çaba gösterildiği oldu.

Blas del Castillo adlı bir keşiş 1538 yılında bir elinde haç, bir elinde çekiç “altın ve gümüş çıkartacağım” hırsıyla kraterin dibine inmeye çalışmış. İlkinde başaramamış tabii ki. Ondan sonra da 3 defa daha denemiş. Sonunda makaralar sistemi ile numune diye bir şeyler almış ve tabii ki hayal kırıklığı yaşamış.

Granada çevresinde ziyaret edeceğiniz diğer bir yer ise Masaya Marketi. Burası el sanatlarının sergilenip satışının yapıldığı renkli bir pazar. Burada hediyeliklerinizi alabilirsiniz. Hamaklar, resimler bizim tarafımızdan epey rağbet gördü.

Diğer ziyaret yerimiz olan San Juan de Oriente Kasabası, tarihi çok eskilere dayanan bir kasaba. Esas olarak eski usulde seramik yapım işi ile biliniyor. Bu kasabada bir seramik atölyesine götürüldük ve seramik ile ilgili olarak hem bilgi ve hem de uygulamalı anlatım yapıldı. Bizim ülkede de bu şekilde seramik atölyeleri olduğundan bizlere pek ilginç gelmedi doğrusu.

Ancak biz yapılan seramikleri çok beğendik ve birkaç adet satın aldık. Sonra kasaba içinde kısa bir yürüyüş yaptık ve kasabayı gezdik.

Catarina Kasabası da Granada çevresinde gezilebilecek yerler arasında. Bu kasaba ise çiçek yetiştiriciliği ile meşhur. Ama bizim buraya gitmemizin nedeni çiçek almak değil tabii ki. Kasabanın en yüksek tepesi olan Mirador de Catarina‘ya çıkıp buradan krater gölü olan Laguna de Apoyo ve Mambacho Volkanını seyretmek istiyoruz.

Laguna de Apoyo, tahmini derinliği 200 metre olan sönmüş bir yanardağın kraterinde oluşmuş. 1991 yılında Doğal Rezerv ilan edilmiş olan bu lagün, Nikaragua’daki lagünlerin en büyüğü. Sularının tadı acı olduğu için “Apoyo” adı uygun görülmüş.

Göl çevresinde atla geziler, yürüyüşler yapabilirsiniz. Etrafta canlı müzik yapan trio ve marimbaların sunduğu canlı müziğe de rasgelebilirsiniz. Alışveriş yapabileceğiniz dükkanlarda mevcut.

Bu gezi günümüzde çok güzel bir mekanda öğle yemeği yemeye götürüldük. Ancak benim için yemekten daha da güzel olan restoranın arka bahçesinde Nikaragua’nın Ulusal Kuşu olan Guardabarranco‘ya rastlamam ve onu fotoğraflamam oldu. Nefis bir kuş…

Yarına Leon Şehrine yolculuk var..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

17.04.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Nikaragua-Granada’ya Doğru

Orta Amerika gezimizde Kosta Rika sonrası gezdiğimiz ülke Nikaragua oldu. Kosta Rika’nın Penas Blancas sınır karakolundan geçiş yaptığımız Nikaragua, Kosta Rika ile aynı coğrafyayı paylaşsa da iki ülkenin karakteristiği, insanları birbirinden çok farklı. Doğrusu başlangıçta “Kosta Rika’yı mutlaka daha fazla gezmemiz gerekirdi, Nikaragua da nereden çıktı?” diye düşündüysem de geziyi “Keşke Nikaragua’yı daha fazla gezebilseydim” diye düşünerek tamamladım.

Önce sınır geçişi ile ilgili bazı şeyleri söylemem gerekir. Karayolu ile Kosta Rika’dan Nikaragua’ya geçiş epey bir zahmetli. Arenal’daki otelimizden sabah erkenden yollara düşmesek “günü yollarda yedik” diyebilirdim. Kosta Rika’da kaldığımız otelden sınıra kadar 200 km’ye yakın yol yaptık. Sınırda sizden 9 USD kadar bir çıkış parası alıyorlar. Bu parayı pasaport işlemleri yapılan yerde de tahsil etmiyorlar. Civarda bu parayı havale edebileceğiniz aracı firmalar kurulmuş. 2 USD fark ile sizin adınız ve pasaportunuz üzerinden bankaya parayı yolluyorlar. Ancak ondan sonra sınırdan geçiş yapabiliyorsunuz.

Sınır bazen çok kalabalık oluyormuş, Allah’tan kalabalık zamana denk gelmedik. Bu halde bile sadece Kosta Rika sınırını geçmemiz yaklaşık 1,5 saati buldu.

Ellerimizde valizlerle kısa bir mesafeyi yürüyerek Kosta Rika-Nikaragua arası ara bölgeyi geçtik. Sınırın Nikaragua tarafı ise bir başka eziyetti. Burada da sarı humma ve COVİD 19 aşı karnenizi görmek istiyorlar. Bunların varlığını görmedikten sonra Nikaragua tarafına girişe izin verilmiyor. Yani yanınızda belgeleriniz yoksa Nikaragua’ya giremeyebilirsiniz. Nikaragua sınırında da giriş harcını yatırıyorsunuz. Ama parayı burada pasaport işlemi yapılan yerde alıyorlar. Sonunda Nikaragua’ya ayak bastık ve sınırdan ülke içlerine doğru yollara düştük.

Nikaragua Orta Amerika kıstağının en büyük ülkesi. Yüzölçümü 130000 km2 ve 6.800.000 gibi bir nüfusa sahip. Başkenti Managua. Para birimi Cordoba. Para değerleri bizimkinden düşük; 1 Cordoba=0,5 TL. Kahve, puro almayı buraya saklayın diyeceğim ama onların da satışları Amerikan Doları üstünden. Yine de Kosta Rika’ya göre kesinlikle daha ucuz. Özellikle puro ve kahve severler bolca alışveriş yaptılar. Kosta Rika’ya göre doğaya karşı kesinlikle daha hoyrat davranıyorlar. Tarihine ise ayrıca girilmeli. Bir dahaki bölüme konu ederim. Özellikle Kolomb Dönemi sonrası çok ilginç ve bağımsız devlet olmaları sonrası neredeyse hep otokratik bir düzen içinde yönetilmişler.

Sınırdaki eziyet sonrasında hem stresimiz ve hem de açlığımız tavan yaptı. Programımızda olduğu üzere önce San Juan Del Sur şehrine gittik. Burada sahil kenarındaki bir tesiste yemeğimizi yerken isteyenlerin Pasifik Okyanusu’nda denize girme denemeleri oldu. Deneme diyorum çünkü bizimkiler denize girmeye teşebbüs ettikçe kuvvetli dalgalar onları sahile geri getirdi. Bir süre sonra da bu olay bizimkiler için bir oyuna dönüştü. Bu sahiller zaten sörfçüler tarafından iyi bilinen yerler. Burada geçirdiğimiz zaman bize yeniden enerji verdi.

Cornelius van Derbilt

San Juan Del Sur bir dönemin önemli yerleşkelerinden birisi olmuş. Hikaye şu; Kaliforniya’da altın bulunma haberleri üzerine Amerika Birleşik Devletlerinin doğu kıyılarından Kaliforniya’ya “Altına hücum!” seferleri başlamış. İnsanlar bir şekilde Kaliforniya’ya ulaşmaya çalışmışlar. Newyork’tan kalkan buharlı gemiler Panama üzerinden Kaliforniya’ya yolcu taşımışlar. Bu iş için o dönemde buharlı gemiler kullanılmış.

Amerika tarihinin en zenginlerinden sayılan ve 17. yüzyılda aile büyüklerinin Hollanda’dan Newyork’a göç ettiği Cornelius van Derbilt Kaliforniya’ya daha kısa bir yol aramaya başlamış. Bu alternatif yol arama çabalarında Panama’da yolcu taşıma haklarının kendisinden önce birileri tarafından kapılmasının da payı olmuş. “Amiral” (The Commadore) lakaplı Cornelius Nikaragua’yı bu iş için gözüne kestirmiş. Nikaragua, Amerika’ya daha yakın ve orada buharlı gemi ile taşımacılık işini yapan da o dönemde henüz yokmuş. Cornelius 1850 yılında zamanın Nikaragua yönetiminden buharlı gemi ve demiryolu ile taşımacılık imtiyazlarını alarak Accessory Transit Company (ATC) adlı bir şirket kurmuş. Bu zeki girişimci adamın kurduğu şirket, yolcuları New York’tan vapurla Karayipler’deki Nikaragua’nın San Juan del Norte veya Kosta Rika’nın Limon Sahili’ndeki limanlara götürmüş. Yolcular bu limanlardan, San Juan Nehrini (Rio San Juan’ı) buharlı gemi ile geçirtilerek Nikaragua Gölü‘ne ulaştırılmış. Bundan sonra da göl geçilmiş. Daha sonra posta arabaları ile dar kıstak geçilerek bizim bugün yemek yediğimiz San Juan del Sur‘a ulaşılırmış. Bu limandan kalkan başka bir vapur, son durak olan San Francisco’ya yol alırmış. Yani sizin anlayacağınız şimdilerde sessiz, sakin gözüken San Juan del Sur Kasabası, Cornelius van Derbilt‘in alternatif altına hücum rotasının merkez üssü konumundaymış.

William Walker

Amerikalı William Walker maceracı, haydut ve paralı bir asker. 19. yüzyılda birçok Latin Amerika ülkesinde darbe yaparak yönetimi ele geçirmeye çalışmış. 1856 – 1857 yılları arasında Nikaragua Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanlığını da ele geçirmiş Nikaragua’da Cornelius’un gemi ve demiryollarının da üstüne oturmuş (gerçi bu onun sonu olmuş). San Juan del Sur’la ilgili yazıları okurken çok ilginç bir tarihi bilgiye rastladım, hemen paylaşayım;

1856’nın sonlarında San Juan del Sur körfezi açıklarında “destansı” bir deniz savaşı olmuş. William Walker’ın, Kosta Rika ile olan deniz savaşından bahsediyorum. William Walker’e ait Amerikan guleti ile Kosta Rika güçlerine ait bir gemi San Juan del Sur körfezinde savaşa tutuşmuş. Dört saat süren top ateşi ve manevralardan sonra, Kosta Rika gemisi batırılmış ve Amerikan korsanı bir savaş kazanmış. Bugün silahlı birliği olmayan Kosta Rika’nın tarihinde yaptığı tek deniz savaşı da burada olmuş.

Bu sahiller bizim “Survivor” tarzı oyunlar için de mekan olmuş. Bu yarışma için bu sahillerde setler kurulmuş. Yemeğim bitince kasabanın içine girip sahil tarafından tekrar tesise gelen bir yolu yürüdüm. Sahilin başında olan bölümde daha çok Nikaragua’lı yerli turistler vardı.

Sonra bir kısım arkadaşla birlikte körfeze en tepeden bakan yere dikilmiş olan “Bağışlayıcı İsa” (Cristo de la Misericordia) heykeline götürüldük. Buraya kadar yürüyüş yapılıyormuş ama dar zamanda bu yürüyüşü asla tavsiye etmem. Yol kısa değil ve yokuş yukarı. Heykele çıkan merdivenler bile çok dikler. Ancak tüm bu yazdıklarımdan “bu alana gitmeyelim” mesajı sakın çıkartılması. Yukarıda manzara müthiş. At nalı görünümümde, içinde 2 gemicikle deniz savaşının yapıldığı körfez ayaklarınızın altında duruyor.

Bu güzellik nedeni ile bu kasabaya Amerika ve Kanada’dan çok sayıda yerleşimci gelmiş ve yaşamlarını buraya taşımışlar.

25 metre uzunluğunda olan heykel en uzun İsa heykellerinden bir tanesi. Körfeze en yukarıdan bakan ve bu kasabayı koruyan da Bağışlayıcı İsa Heykeli.

Daha sonra konaklama yapacağımız Granada Şehri‘ne doğru yola çıktık. Ancak yolumuz üstünde Nikaragua Gölü kenarında kısa bir fotoğraf molamız oldu.

Nikaragua Gölü, Orta Amerika’nın en büyüğü olan (8.264 km²) bir tatlı su gölü. Bölgeye ilk gelen İspanyol fatihler bu adaya “Tatlı Deniz-La Mar Dulce” adını takmışlar. Göl içerisinde 400’den fazla adacık, üç ada ve iki yanardağ bulunuyor. Bu göl tatlı su köpekbalıklarına (boğa köpekbalıkları) ev sahipliği yapan tek göl.

Meksika taraflarından göç eden Nauhtl dilini konuşan yerli kabileler bu göl çevresine yerleşmişler. İspanyollar bölgeye geldiği zaman Nikarao adlı şefin yönettiği bir kabile ile karşılaşmışlar. İspanyollar Şef Nikarao’nın adını, gölden esinlenerek İspanyolca su anlamındaki “aqua” ile birleştirerek bu topraklara Nikaragua adını vermişler.

Göl kenarında uzakta görülen Ometepe Adası‘nda, dar bir kıstakla birbirine bağlanmış Concepción ve Maderas adlı iki volkan bulunuyor. Orada iken bu adanın önemini pek anlamamıştım ama bu yazıyı hazırlarken “keşkelerimden bir tanesi de oraya gidememek oldu. Nikaragua’ya gidilmişken bu kısmın da geziye eklenmesi ne güzel olurdu.

Ometepe Adası gölün en büyük adası. Nauhatl dilinde “ome” iki anlamında, “tepe” ise tepe demek. Yani Ometepe, “İki Tepe” anlamında kullanılmış. Bu adın verilmesinin nedeni ise üzerinde bulunan ve yukarıda adlarından bahsettiğim iki volkanik dağ. Volkanik dağlardan Concepción hala aktif ama Maderas sönmüş bir volkan kabul ediliyor. Bu adada milattan önce 1500 yıllarına kadar giden yerleşimin izleri var.

Göl kenarı gezimiz sonrasında konaklama yapacağımız Granada Şehrine doğru yola çıktık. Akşam saatlerinde şehre vardık. Granada tarihsel, ekonomik ve politik olarak Nikaragua’nın en önemli şehirlerinden bir tanesi. Bu şehirdeki otelimiz Hotel Plaza Colon tam merkezde, kolonyal tarzda güzel bir otel. Otele yerleşip akşam karanlığında otel civarını keşfe çıktık. Otelin karşısında merkez parkı yer alıyor. Otelin hemen yanında ise kültür merkezi var. Müziğin geldiği bu bina içinde gençler dans eğitimi alıyorlardı. Akşam yemeğini yedikten sonra katedralin yanındaki caddeden (C. La Calzada) aşağıya doğru yürüdük. Burada hepsi kolonyal tarzda olan binalar barlara, kafelere dönüştürülmüş.

Diğer bölümde Granada’dan Nikaragua gezimize devam ederiz.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2023