• Arşivler

  • Diğer 531 takipçiye katılın

  • Mart 2013 den beri

    • 263.387 ziyaretçi
  • Temmuz 2022
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Guarda-Belmonte-Tomar-Obidos-Caidas da Rainha

Guarda sabahına biraz baş ağrısı ile uyandık. Guarda Portekiz’in en yüksek rakıma sahip olan kenti durumunda. Rakım 1056 gibi ama yine de etkilendim. Kaldığımız otel şehir dışında ve dün geç geldiğimizden dolayı Guarda hakkındaki ilk izlenimim pek iyi değildi. Aslında Guarda’nın yerleşim olarak varlığı çok eski. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezimize eski şehrin tam göbeğinden, Praça Luís de Camões meydanından başladık. Sabahın erken saatleri. Guarda’lı vatandaş daha yataklarında anlaşılan. Sokaklar bomboş ve bize ait. Fotoğraf çekmek için hem ışık zamanı ve hem de sokakların boşluğu güzel. Bu meydanda en heybetli yapı Katedral (Sé Catedral da Guarda). Meydanın en kara, en itici ve heybetli binası olan Katedralin yapımına, Kral João I 1390’da başlamış, Kral João III 1517’de bitirmiş. Ne yalan söyleyeyim!  Bu meydandaki karşı sıra ve iki yandaki binalar çok daha sevimli benim için. Katedrali boş verdim ve onlarla ilgilendim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu meydandan birer kılcal damar gibi daracık sokaklar başlıyor. Bu sokakların bir kısmında tek katlı, orta çağdan beri ayakta olan evler var. Bu mahalleler eski Yahudi yerleşim yerleri. Yahudi yerleşimine 1200’lü yıllarda, Porta d’El Rei’den başlayarak izin verilmiş ve onların da sayıları 600-800 kişiye kadar ulaşmış. Yahudi cemaatinin daha fazla artmasına 1500 yılların başından sonra izin verilmemiş. Guarda da daha önce yerleşmiş olanlara da din değiştirmeleri için baskılar yapılmış.

Yahudi evleri kapısı, yukarıda benim de fotoğrafladığım gibi, haç işareti ile damgalanmış.

P5200021-001.JPG

Daracık sokakları yürüyerek Torre dos Ferreiros‘a  (kale kulesi) ulaştık. Bir zamanlar Guarda Şehri surlarla çevriliymiş. Bu surların dört köşesinde ise kuleler bulunurmuş. İşte Torre dos Ferreiros, bu kulelerden günümüze kadar ayakta kalan kule. Guarda gezimizi burada tamamlayıp, bir sonraki durağımız Belmonte‘ye doğru yola çıktık.

Tam ekran yakalama 07.06.2017 145224.jpg

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aslında Belmonte olsun, bundan önce gezdiğimiz Guarda olsun El Camino de Santiago denen bir haç yolu üzerinde bulunan şehirler. Bu konudan biraz bahsetmekte fayda var; Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü ele geçirince, Hristiyan dindarlar Kudüs’e haç yürüyüşünü yapamıyorlar. İlla ki bir haç yolu gerekiyor ya, Hristiyan dindarlar alternatif bir haç yolu peşine düşüyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Santiago-de-Compostela-01

Santiago de Compostela Katedrali

Yakup, Hz İsa’nın On İki Havarisinden biri. Romalılarca Kudüs’te öldürülünce müritleri Yakup’un küllerini İspanya’nın Santiago de Compostela şehrine götürüyorlar.  Yakup’un küllerinin bulunduğu Katedrali, başlarda Papalık karşı çıkmasına rağmen, Hristiyan dindarlar yeni haç yolu kabul ediyorlar. Bu haç yolu için belirli bir rota yok. Amaç Santiago de Compostela Katedraline ulaşmak.  Bir dönem dini amaçla haç için yürünen yol, bugün daha çok bir yürüyüş (treking) rotası  olarak kabul ediliyor ve yürünüyor. Bu yol El Camino de Santiago (Santiago Yürüyüş Yolu) diye adlandırılıyor. İşte Portekiz içinde de Santiago de Compostela‘ya doğru çok sayıda haç rotası var. Belmonte, Guarda, Evora bu rota üstünde bulunan şehirler. Yani bugün gezdiğimiz Belmonte de bu rota üstünde ve buradaki kilise de, hacıların uğradığı kiliselerden. 

indir-001.jpg

Belmonte’nın bir diğer özelliği Brezilya’nın kaşifi Pedro Álvares Cabral‘ın doğduğu yer olması.  Burası da şirin bir kasaba çıktı. Bir zamanlar alışık olduğumuz sakin, kendi halinde Anadolu kasabalarını andırıyor. Sokaklar tertemiz.

Burada önce Igreja de Santiago‘yu (Santiago Kilisesi) ve Panteão dos Cabrais‘i (Cabral Ailesi Anıt Mezarı) gezdik. Kilise, Cabral ailesinden Dona Maria Gil Cabral‘ın direktifleri ile yapılmış ve 13. yüzyıla kadar giden bir tarihi var. Kilise içinde bu bayanın anıt mezarı yer alıyor. Hemen yan taraftaki Panteão dos Cabrais, diğer Cabral ailesi üyelerinin anıt mezarı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belmonte Kalesi bir ortaçağ kalesi. Burayı gezmenin kaleden Belmonte manzarası fotoğraflamak dışında bir özelliği yok bana göre. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kale gezisi sonrasında Belmonte’nin eski evlerinin bulunduğu sokakları gezdik. Bunlar da tek katlı evler. İlginç olarak evlerin dışında, kadınların çamaşır yıkamakta kullandıkları tekneler bulunuyor. Bu tarz bir çamaşır yıkama teknesini ilk kez gördüm.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İber Yarımadasında yaşayan ve kovulmamak için zorla veya kendi istekleri ile Hristiyan dinine geçen,  gizli de olsa Yahudi inançlarını devam ettirenlere Marranolar deniyor. Belmonte, Portekiz’de bunların en yoğun olduğu yer. Marranolar 1970’de eski  (ya da aslında hiç terk etmedikleri) dinlerine geri dönmüşler ve 1996’da da burada sinagogları açılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belmonte’de bir Yahudi müzesi de var. Biz gittiğimizde orijinal müze kapalıydı ve tadilat vardı. Müzeyi küçük sayılacak bir yere taşımışlar. İlginç bir yer ama çok az sayıda eser var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Müzenin karşısında bulunan kafelerden birinde kahve içimi sonrasında tekrar yollara düştük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yolda bolca Okaliptus Globulus ağaçları içinden geçtik. Bu ağaçlardan elde edilen ve Portekiz hamuru denen kağıt malzemesi, kağıt için çok kaliteli  bir kaynak. Ekonomik değeri var. Bu ağaçlar 7-12 sene büyütüldükten sonra kağıt için dipten kesiliyor. Çok beyaz ve esnek bir kağıt elde ediliyor. Portekiz geleneksel yöntemlerle Mantar Meşesi, Okaliptus gibi orman ürünlerini bilinçli olarak kullanarak ekonomisine katkı sağlıyor.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir süre sonra Douro Nehri yerine Teju Nehri gözükmeye başladı ve Tomar Kasabasına ulaştık. Tomar ilginç bir yer, mutlaka görülmeli. Buranın kurulma hikayesi 12. yüzyıla kadar gidiyor. Tapınak şövalyelerinin sözünün geçtiği, muteber sayıldıkları, güçlü oldukları bir dönemde onların isteği ile inşa edilen Roman Katolik kilisesi, Convento de Cristo çevresinde gelişen bir şehir. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz buraya vardığımızda açlık hissimiz tavan yapmıştı. Araç bizi şırıl şırıl akan, güzel bir suyun yanında bıraktıktan sonra kısa bir yürüyüşle doğrudan yemek yiyeceğimiz Praca da Republica’da, bulunan Taverna Antiqua adlı mekana gittik. Gittiğimiz mekan, o ana kadar yemek yediğimiz en güzel ve en ilginç mekandı. Daha içeri girmeden, mekanın dış kapısında bulunan ve orta çağda cezalandırmalarda kullanılan işkence aleti, mekanın ilginçliğini anlatıyor.

P5200106.JPG

İçerisi sadece mumlarla aydınlatılıyor, masalar uzun, sandalye yerine de uzun sedirler vardı. Ama mekanın esas ilginçliği patrondan, garsona kadar burada çalışanlardı. Bu adamlar ve mekan, sanki orta çağdan fırlayıp da gelmişler gibiydi. Çalışanların hepsi uzun saçlı-sakallı, atletik yapılı ve filmlerde gördüğümüz giysiler içindelerdi. Benim hanım dahil, kadınların hepsinin ağzından “wuuawww” sesi çıktı. Bir erkek olarak biraz bozuldum tabii ki. Ama ortam o kadar güzel ve fotoğraf için davetkardı ki, bir süre sonra ben de büyüye kapıldım. Adamlara en çok ben sarılmış ve fotoğraf çektirmişim iyi mi? 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çorba, et, kap olarak ekmek kullanılan bir sulu yemek, tavşan eti ve pilav dan oluşan bir menü yedik. Bu mekan Tomar’a gelince asla atlanmamalı. bu ambiyans içinde, tok olsanız bile mutlaka bir şeyler atıştırın. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrasında Tomar sokaklarında dolaştık. Burada bulunan sinagogu ziyaret ettik. Sinagog, orta çağdan kalma nadir Yahudi dini tapınaklardan olması açısından önemli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Convento de Cristo, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde bulunan bir eser. Gerçekten çok etkileyici bir yer. Burası önceleri Tapınak Şövalyeleri tarafından finanse edilmiş ve sonra da kral tarafından onların mekanı olarak kullanılmasına izin verilmiş. Tapınak Şövalyeleri başlarda Kudüs yolunda hacıları koruyan 9 kılıç ustası iken, zamanla katılımlarla çok güçlenmişler. Savaşlarda gösterdikleri üstün başarılara ve kralların vazgeçemedikleri askerler olmalarına rağmen artan sayıları kralları ürkütmüş. Bunun üzerine Papa’nın fermanı ile bu askerlerin tarikatı ve Tapınak Şövalyeleri birden “tu kaka” olmuşlar. Kimileri yakalanıp idam edilmiş, sağ kalanları da yer altına çekilip, gizlenmişler. Portekiz Hanedanı ise akıllı davranmış ve bu tarikatın ismini değiştirip, keşiflere çıkan  denizcilerin yanına katarak onların korunmasında ve gerektiğinde ayak bastıkları yerlerde kendileri ile savaşan yerlilere karşı savaşmalarında kullanmışlar. Bu gizemli tarikatın bugün bile halen devam eden kolları var deniyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse! Biz dönelim Convento de Cristo’ya. Burası tamamlandıktan sonra Arap istilasına uğramış ama şövalyeler direnmişler ve bu kale-manastır arası yapıyı Araplara teslim etmemişler. Manastırda çok ayrıntılı işlemeler, çok güzel kapı ve pencereler var. Burada Romanesk, Gotik, Manuelin, Rönesans mimari tiplerinin örnekleri bir arada görülebiliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben en çok Convento de Cristo’nın dış kapısını, yuvarlak kiliseyi, içerideki Manuelin pencereyi, o zamana göre çok ilginç ve bence zamanın ilerisindeki kalorifer sistemini ve bir de yuvarlak kuyu gibi tuvaleti görmenizi isterim.

Manastırdaki umumi tuvalete çok güldük. Bir kocaman kuyu düşünün; Bu kuyunun kenarına oturuyorsunuz ve ihtiyaç gideriyorsunuz. Bir de yanınızda aynı anda kendi ihtiyaçlarını giderenlerin varlığını düşünün. Tamam! Bırakın düşünmeyi..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Obidos bugün ziyaret edeceğimiz son yer. Atlantik kıyısı komşuluğu olan bu yerleşim yeri tarih boyu epey bir uygarlığa ev sahipliği yapmış. Esas gezilecek yeri, tepeye kurulu kale ve çevresi. Portekiz’de kale ve benzeri yerler özel davetler için kiralanabiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim gittiğimiz saatte kale geziye kapalıydı. Ancak o bölgeye kadar gidip, şehri çepeçevre saran surların bir kısmını yürüdük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra da Orta Çağdan kalma dar sokaklarda yürüyüş yaptık. Buranın vişne likörü meşhur. İstanbul’a getirmek için Bir şişe kaptık  tabii ki. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

En sonunda Caldas da Rainha şehrine ulaştık. Burada konakladığımız otel çok güzeldi. Yemeği otelde yedik ve gezinin başarısı, edindiğimiz yeni arkadaşlık ve anılarımızın şerefine kadehlerimizi kaldırdık. Ertesi gün buradan doğrudan havaalanına gittik ve yurda döndük.

Her gezi sonrası, gezi yazılarımı yazarken geziyi baştan yaşıyorum. Gezi öncesi, sırası ve sonrasında aldığımı notları, fotoğraflarla birleştirmek, siz takipçiler için okunabilir hale getirmek bana büyük bir haz veriyor. Hangi kısmı daha çok seviyorum? Tam emin değilim. Ama gezi olmazsa, yazı olmazdı. Anı orada yaşamak ve yazdıklarıma şahit olmak ayrı bir zevk tabii ki. 

Bu yazı Portekiz gezimizin son yazısı. Bu ülkeyi sevdim. Pek bozulacak gibi de değil şükürler olsun. Hemen olmasa bile yaşamınızın bir döneminde bu ülkeyi gezmeyi ihmal etmeyin derim.

Bir daha ki buluşmaya kadar..

Hoşçakalın, Gezekalın….

Dr Ümit Kuru

08.06.2017 Saat 09:57

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Douro Vadisi-Guarda

P5190215.JPG

Selam dostlar,

Portekiz gezimizin sondan bir önceki günü var bugün, bu sayfalarda.. Douro Vadisi gezilecek sizlerle birlikte.

river (2).jpg

Douro Vadisi, adeta,  Portekiz’in şarap vadisi. İspanya topraklarından doğan Douro Nehri, önce kuzeye sonra da güney batıya dönüp 112 km’lik İspanya-Portekiz sınırını oluşturuyor. Yoluna Portekiz topraklarında devam edip Atlas Okyanusuna dökülüyor. Yani Porto’da su, suya kavuşuyor.   Douro Nehri tam 79000 km²’lik alanı suluyor. Bu vadi, dört bir tarafını çeviren dağlar nedeni ile üzüm bağları için elverişli iklim koşullarını sağlıyor. İşte biz bu vadide asma bağlarını ve yol üstü önemli yerleşim yerlerini gezeceğiz.

IMG_7872-001.jpg

Bu gezide ilk durağımız Amarante yerleşim yeri oldu. Porto’dan 50 km batıya doğru gidiyorsunuz. Burası sevimli şehir, hemen içinden Tâmega Nehri akıyor. Köprü, kilise ve yerleşim yerlerinin suya yansıyan görüntüleri çok güzel. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada zamanında az sayıda yerleşim yeri varken, Gonçalo adlı bir rahibin bölgeye gelmesi ile renk değişiyor. Bu adam Kudüs’ü ve Roma’yı görmüş bir rahip. Bilgi ve görgüsünü çevreyi iyileştirmeye kullanıyor. Nehir üzerindeki taş köprü dahil çok sayıda yeni yapının yapılmasına öncülük ediyor. Yörede seviliyor. Ölümü ardından Papa onu aziz ilan ediyor. Mezarı kendi adını taşıyan São Gonçalo adlı kilisede. Bu kilise kutsal haç yolları üzerinde bulunuyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P5190050.JPG

Burada ilginç bir bilgi de vereyim; Bu kasabanın simgesi nedense üremeyi temsilen penis. Pastanelerde penis şekli verilmiş pasta, ekme görürseniz şaşırmayın. Bunu aziz Gonçalo’ya bağlıyorlar ama nedendir bilmem.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada nehir kıyısında çok güzel kafeler var. Bir tanesine oturup, sakinliğin ve dingin nehrin keyfini çıkartmayı sakın ihmal etmeyin.

IMG_7991-001.jpg

Yolumuzu Vila Real’e doğru çevirdik ve yol boyu Doumo Vadisinin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içindeki  bağlarını görmeye başladık. Bir yerde mola verip, bu bağları bol bol fotoğrafladık. Ben fotoğrafla uğraşırken bizim gezi ekibini bir anda gözden kaybettim. Meğerse bir kiraz ağacı görüp ona dalmışlar. Türk her yerde Türk..Bulduk mu meyve ağacını, affetmiyoruz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şimdi, konunun burasında, Doumo Vadisi ve Porto Şarabı demişken biraz Portekiz şarapçılığının öyküsüne girmekte fayda var..

IMG_7965.jpg

Portekiz’de Şarapçılık, belki de daha eski, ama özellikle Romalılar döneminden beri iyi biliniyor. Portekizliler döneminde ise şarap kilise öncülüğünde üretiliyor.

İngiltere ile Fransa savaşa tutuşunca, İngiltere’ye Fransa’dan şarap ticareti duruyor. Eeee? İngiltere asilleri şarapsız mı kalacak? Bir yerden şarap bulmak gerekir. Tarih boyunca  ezeli düşmanı İspanya’ya karşı orduları ile Portekiz’in yanında olan müttefik İngiltere için yeni şarap kaynağı Portekiz oluyor. Portekiz’le ikili anlaşmalar yapılıyor. 1670’lerde bu iş için Porto limanı yapılıyor. Üzüm bağları sayıca artıyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yalnız şarap, sofra şarabı olarak güzel güzel de, İngiltere’ye gemilerle gidene kadar tadında bozulmalar oluyor. Sonra şarabın fermantasyonu aşamasında, şaraba brandy katılması fikri ortaya çıkıyor. İşte bunu kim akıl ettiyse işin rengi birden bire değişiyor. Brandy ilave edilen Porto şarabında rezidüel şeker şarapta kalıyor ve şarabın hem tadını güzelleştiriyor ve hem de saklanma süresini uzatıyor. Bu daha şekerli  ve uzun süre bozulmadan ulaştırılan tat, İngiliz’in damağına daha uygun geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hemen aklınıza “şarapçılık Portekiz’de uçuyor, ticaret artınca kazanç da artıyor” diye bir düşünce geliyor değil mi? Öyle olmuyor işte. Herkes kendi kafasına ve standardına göre üretim yapınca, fiyat kırınca kazanç ve kalite düşüyor.

indirBen bu Portekizli bürokrata, Markis Pombal’e bayıldım. Kral büyük deprem sonrasında kıçının korkusuna Lizbon dışına kaçıp, idareyi Markis Pombal’e bırakınca, Portekiz’in makus talihi bayağı değişiyor. Bu adamcağızın elinde Kral yetkileri var ama kendine çalıştırmıyor mührü. 1756’da bir fermanla “Arkadaş! Üzüm bağları Douro Vadisi içinde bu sınırlar arasında olabilir, daha da başka yerde bağ istemem” diyor. Neden? Çünkü vadinin bu bölümlerinde yetişen üzümler kaliteli şarap veriyor.  Bu adam durmuyor; “Şu bağda yetişen üzümler en kaliteli. Bu bağlardan elde edilen şarap yurt dışına gidecek, bu bağlardan elde edilen üzümü ise Portekiz halkı tüketsin”.  Adam hızını alamıyor “Arkadaşlar, Portekiz şarapçılığı şu standartlarda yapılacaktır. Milim taviz verene bu işi yaptırmam. Üzümü Douro Vadisinde yetiştirip, gemilerle Porto’ya yollayacaksınız. Gaia Bölgesinde ise şarabı yapıp, mahzenlerde saklayacaksınız. Buradan gideceği yere gidecek“.

Sonuç: İşte meşhur Porto şarabının ortaya çıkışı. Portekiz’de bu kurallar günümüzde bile aşağı yukarı uygulanıyor. 

atam6Kıssadan hisse; Bazen ulusların başına bir tek adam gelir. Vatanı kurtarır. Ülkenin ekonomisini, eğitimini, hukukunu, medeni kanununu modern sisteme, çağdaş demokrasiye adapte eder.

Adam gelir bunları bozar, yıkar. Terse çevirir.

Adam var ülke ekonomisine, halkına kazanç getirecekse bağını, zeytinini korur. Adam var, rant uğruna zeytinlik alanları inşaata, madene açar. Söker atar. 

Ülkemizin de şarapçılığı hissedilir şekilde gelişmişti. Eskiden köpek öldüren şaraba mahkumken, sonradan yurt dışında ödüle doymayan şaraplarımız, şarap markalarımız oldu. Yine de varlar. Ama daha da gelişimini engellemek için ellerinden geleni yapan yönetimimiz de var maalesef. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pinhao Kasabası hem yemek yediğimiz ve hem de geleneksel rabelo adlı teknelerle Douro Nehri gezisi yaptığımız kasaba oldu. Portekiz’in bu küçük kasabaları çok şirinler. Çok da güzel bir tren istasyonu var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce yemeğe daldık. Douro Nehrine bakan bir restoranda Farinheira un suçuğu denen değişik bir yemek yedik.

P5190089.JPG

Pinhao’da nehirde sizi gezdirmek için bekleyen klasik tekneler, rabelolar, var. Bunlar 45 dakika kadar süren turlar yapıyorlar. Nehirde bunlardan bir tanesi ile küçük bir tur attık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tekne gezisi sonrasında yolumuza devam ettik. Yeni yapılan çevre yolu yapımı 14 yıl sürmüş ama yolu çok kısaltmış. Portekiz’in en uzun tünelinden geçtik. Git git bitmiyor, tam 5665 metre uzunluğunda. Yol üzerinde Portekiz’in büyük kaşifi Macellan’ın doğum yeri olan Sabrosa adlı kasabadan geçtik. Deniz nere, burası nere? Sen kalk buradan Lizbon’a git, bir de yeni yerler keşfet!

P5190598.JPG

Konaklama yerimiz olan Guarda’ya varmadan önce Pacheca adlı bir çiftlik ve oranın şarap üretim yerini gezdik. Burasının tarihi 1761’e kadar gidiyor. Bize eşlik eden bir görevli tesisi gezdirdi. Anlattığına göre kırmızı şarap yapılacak üzümler havuzlara boşaltılıyor. Her bir havuz 10-15 ton üzüm alıyor. Kırmızı şarap olacak üzümler bu havuzlarda ayakla eziliyor. 10-15 büyük ayaklı erkek, havuzlara boşaltılan üzümleri ayakları ile çiğniyorlar. Erkek illa büyük ayaklı olacak. 10-15 ton üzümden 8000 litre kadar likit elde ediliyormuş. Üzümlerin ezilmesi 3 saat kadar sürüyor. Sonra bir saat dinlenmece ve sonra da 1 saat dansla, şarkıyla işi eğlenceli hale getirip bitiriyorlarmış. Sek kırmızı şarap için üzüm havuzlarda 9 gün kalıyor, sonra fıçılara alınıyor.

Büyük ayaklı erkekle ezilme kısmı biraz mide bulandırıcı ama belki de Porto Şarabının tadını veren budur 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir ara mahzen boşaldı, Fıçılardaki şarapların kokusu mu nedir, içmeden sarhoş oldum. Kendimi bir mutlu hissettim. Başladım  zeybeğimi oynamaya. 

Lamego üzerinden yola devam ettik ve konaklama yapacağımız, bunun dışında da pek bir özelliği olmayan Guarda şehre vardık.

Bugünümüz bağlı, bostanlı, dağlı, taşlı ve bol yeşilli ve şaraplı geçti. Her günümüz böyle geçsin. Ülkemizin de bağının, bostanının, zeytinin, yeşilinin korunması umudumla. Gerçi bazen insanın kör umutları olabiliyor. Yine de umutsuz olmayalım.

Gezekalın, aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

05.06.2017 Saat 10:12

Kaynaklar:

http://www.niepoort-vinhos.com/en/douro/

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Porto

IMG_7464.JPG

Güneşli bir Porto sabahına uyandık. Kahvaltı sonrası hemen şehir turuna başladık. Bugün yine yoğun bir gün olacak. Tüm günümüz 1996 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınan bu şehirde geçecek. Şaka filan derken Portekiz gezimizde, hemen her gün, bir UNESCO Listesi eseri ziyareti yaptık.

Tam ekran yakalama 2.06.2017 005610.jpg

Porto Şehri de, aynen Lizbon gibi, bir nehrin denize kavuştuğu alana kurulmuş. İspanya’nın içlerinden doğan ve hasreti denize kavuşana kadar 897 km yol kateden Douro Nehri şehri ikiye bölüyor. Şehrin bir tarafı Porto, diğer yanı ise Vila Nova de Gaia, yani kısaca Gaia Bölgesi. Gaia Bölgesi; Douro Vadisinde üretilen üzümlerin şarap yapımı ve depolanması için toplandığı bölge. Burası şarap saklamak için daha uygun iklime sahip. Rabelo denen geleneksel teknelere yüklenen Douro Vadisi üzümleri, nehir yoluyla buraya getiriliyor. 

IMG_6981-001

Porto çok eski bir şehir. Keltlerden beri yaşam var. Bir ara Romalı, bir ara da Emeviler gelmiş hüküm sürmüş. Sonrasında ise bugünkü Portekiz’i kuranlar almış bölgeyi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Porto gezimizin ilk durağı Atlantik kıyısında, nehir ile denizin buluştuğu yer ve bu alana yakın deniz kıyısına kurulu bir kale oldu: São Francisco do Queijo Kalesi. Kale daha eski zamanlardan beri var olsa da, bu hali 1640’lar yapımı. Küçük ama çok estetik görünümde. Kale önünde hopladık, denize ayak soktuk ve bol bol da fotoğraf aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Araçla sahili takip ederek Porto’nun merkezine geldik. Burada ilk ziyareti Igreja dos Carmelitas ve Igreja do Carmo adlı yan yana duran iki kiliseye yaptık. Bu kiliselerden bir tanesi rahibelere, bir tanesi ise rahiplere ait. Bir zamanlar bu iki kiliseyi birbirinden perdeler ayırırmış. Ama rahip ve rahibeler rahat durmayınca çareyi iki kilise arasına 1 metre genişliği bile bulmayan bir ev yapmakta bulmuşlar. Aradaki yapıya ev de denmez ya, sonuçta yaramazlıklar son bulmuş. Bunlardan sağdaki kilise rahiplere ait. Bunun yan duvarında çok güzel duvar seramikleri var. Haydi bakalım sevgili Gezekalın takipçileri! Hatırlıyor musunuz bu üzerine resim, desen çizilmiş seramiklere ne deniyordu? (Yanıt veriyorum: Azulejo 🙂 )

P5180036.JPG

Bu kilisenin bulunduğu ana caddeyi ve çapraz karşısında içinde çok güzel bir heykel bulunan havuzu geçtik. Livraria Lello yani Lello Kitap Dükkanı gezimiz için dükkan önüne geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burayı gezmek 2015 yılından beri ücretli. İçeride bulunan merdivenler tam bir sanat eseri. Sadece merdivenler değil tabii ki, tavanda desenli cam ve diğer objeler de çok estetik ve güzeller. Burası bazı gezi kitaplarında dünyanın en güzel 3 kitap dükkanı arasında gösteriliyor. 1869 yılından beri faaliyette olan bu kitapçı Harry Potter serisinin yazarı  JK Rowling’in de çok sık uğradığı ve kitapları için esinlendiği bir mekan.

IMG_7113

İçeri girince bir kitapçı değil de, sanki bir? Bakın! Şimdi, şu satırları yazarken tam tarif edemedim ben de yarattığı duyguyu. Ama içimi çok ısıttığını, yüzümü gülümsettiğini iyi hatırlıyorum. Bugün fotoğraflara bakarken bile aynı duyguyu yaşadım. Tavan kaplamasında Latince “Decus in Labore” yazılı. Türkçeye çevirisini “Alın teri namustur” diye yapabiliriz. Yıllardır ve istikrarla kitapçı olarak çalışmayı sürdürmeleri erdemlerin en büyüğü bence. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası iki katlı bir dükkan. Üst kata çıkan merdivenler bölünmüş döner merdiven şeklinde. Bu merdivenin sadece işlemeli korkuluk kısımları tahtadan diğer kısımların oymaları ise alçı. Burada, bu küçük mekanda neredeyse bir saat geçirdim. Porto’ya gelen gezginler: Burayı kaçırmayın sakın!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürümeye devam ettik. Caddeler, ara sokaklar insanı buralarda kaybolmaya davet eder gibi. São Bento Tren İstasyonuna kadar o güzel yollarda yürüdük. Biz keyifte, insanlar işlerine koşturuyor. Tatilin bende yarattığı bu bencil duyguyu seviyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

São Bento Tren İstasyonuna ilk kara trenin varışı 1896 yılında olmuş. İstasyonun yapımında Fransız mimarisinden etkilenilmiş. Bu istasyonun en çarpıcı yeri seramikleri. Burada tam 20000 seramik var. O zamanın meşhur bir Azulejo sanatçısının eseri bunlar ve ilk seramik 1905 yılında konmuş. 1905-1916 yılları arasında bu seramik tablolar çalışılmış. Gerçekten her biri, bir tablo sanki. Bu duvarlardaki seramiklerde Portekiz’in başarılı olduğu savaşlar, fetihler anlatılıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rua das Flores’den yürüyerek, Porto’nun ziyaret yerlerinin başında gelen eski borsa binasına, Palácio da Bolsa‘ya ulaştık. Aslında hemen önünde bulunan  St Francis Kilisesi kompleksi içindeyken daha sonra yangınla harap olan bu kısma bir ticaret merkezi yapılması kararı alınmış ve 1842 yılında başlayan inşaat 1850’de bitirilmiş.

IMG_7270.JPG

Ancak iç kısımda olan ve burasını UNESCO listesine girmeye hak ettiren eserlerin yapımı 1910 yılına kadar sürmüş. Mahkeme Odası, Arap Odası, Toplantı Odası, İç Avlunun metalik çatısı görülesi yerler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şimdi bu mekanda borsa işlemleri yapılmıyor tabii ki. Sadece turistik ziyaretlere ve özel toplantılara açık bir yer. O anda düşünmemiştim ama şimdi aklıma takıldı; Bir zamanlar sömürgelerden gelen öz varlıklar sayesinde yapılan bu yerler ne kadar ahlaki? Neyse! Yine de güzel bir yapı. Zevk fışkırıyor her odadan, duvardan, sütundan…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra aracımızla Gaia Bölgesine geçtik. Buradan karşı sahili fotoğrafladık. Karşıda eskiden sakin bir balıkçı köyü olan Cais da Ribeira Caddesi var. Nehir kenarları eskiden üzüm taşıyan ama günümüzde sadece turistlere hizmet veren geleneksel tekneler yani rabelolarla dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sıra geldi yazımın en hain bölümüne; yani öğle yemeğimizi anlatarak iştahınızı kabartmak bölümüne. Daha önceden de anlattığım gibi bu gezide en çok dikkatimi çeken bölüm yemeklerdi. Yemekler sadece dikkatimizi çekmedi, bir de kemerlerimizi bir çıt ileri almamıza neden oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu seferki yemek yerimiz Gaia Bölgesinde, yani sabah beri gezdiğimiz bölümün karşı tarafında nehir kenarında olan bir yer. Burası bir tür Brezilya usulu barbekü sunan restoran. Masanızda bir tarafı sarı, bir tarafı kırmızı bir tokmak var. Sarı tarafı çevrili olması servise devam demek. Sınır yok..Tokmak kırmızıya dönene kadar et servisine devam. İnat ettik, bakalım ne kadar dayanacağız dedik. Etler de bir güzel kardeşim! “Tokmağı çevireni vururum!” dedim. Ama bu işin de bir sınırı var be kardeşim! Sonunda tokmağı kırmızıya çevirip pes ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gaia Bölgesinde şarap üreticilerinden bir tanesi olan Ferreira mahzenini gezdik. Ferreira, Portekiz’in en önemli şarap üreticilerinden bir tanesi. Tüm olay Antónia Adelaide Ferreira adlı bir Portekiz’li kadına aileden kalma zenginlik ve asma bağları ile başlıyor. Evinin kadını olması istenen Ferreira, 33 yaşında iki çocukla dul kalınca  Duoro Vadisinde bağlarının yönetimine geçmiş.

IMG_7436-001.jpg

Zaman içinde Portekiz’de şarap yetiştiriciliğine yenilikleri, İngiltere’de uygulanan teknikleri yerinde öğrenip getirmiş. Bir dönem tüm Avrupa ve Portekiz’in asma bağlarını vuran asma biti ile mücadelede katkılar sağlamış. 1896 ‘da 85 yaşında ölene kadar arkada 30 büyük bağ ve iyi bilinen bir marka bırakmış. Ne kadın ama!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada yine mahzen gezisi yapıldı. Şaraplar tadıldı ve satın alındı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası karşı kıyayı geçişimizi tekne ile yaptık. Hem nehrin iki yakasını ve hem de köprüyü bir güzel fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

385 metre uzunluğunda 44 metre yüksekliğindeki Dom Luís I Köprüsü,  Porto’nun en önemli simgesi. Porto ile Gaia Bölgesini birbirine bağlıyor. 1886 yılında açılan köprünün iki geçiş katı bulunuyor. En üst katından tramvay geçişi yapılırken alt katından ise araç geçişi sağlanıyor. Her iki kattan yayaların geçişine izin veriliyor. Porto’ya gidenlerin mutlaka yapması gereken şeylerden biri de bu köprüyü yürüyerek geçmek. “Sen yaptın mı dostum?” diye sorarsanız, maalesef hayır derim. Ama siz yapın, yapabiliyorsanız…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karşı yakaya geçişimiz sonrasında Cais da Ribeira Caddesi ve meydanında serbest zamanımız oldu. Burası eski balıkçı köyü. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Igreja de São Francisco  (Saint Francis Kilisesi) Porto’da bulunan kiliseler içinde en çok gotik unsur içeren kilise. İç kısım ise Barok tarzının çok iyi bir örneği. Çok boğucu ama UNESCO Kültür Mirası içindeki tarihi eski şehir kısmında. Gezmesen adama “ayıp ettin” derler dedik ve gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiliselerin, katedrallerin insanda sadece heybet hissi uyandıranlarını hiç sevmiyorum. Mistik hava, daha az şatafat, beni daha çok cezbediyor. 

Buradan funikülere bindik ve bizi yukarıda bekleyen aracımıza çıktık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_7682.jpg

Porto Katedrali (Portekizce: Sé do Porto) Roman Katolik kilise. Şehrin tarihi merkezindeki en eski eserlerden. Katedralde ayrıca gotik ve barok unsurlarda var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Katedral, kilise gezmekten artık hepimize biraz daral geldi ve yürüyüş yapmak istedik. Porto’nun cadde ve sokakları da ayrı güzellikte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha önceden de anlattığım gibi bu gezi hiç hesapta yoktu ve Amazonlar gezimiz iptal olunca Portekiz’e geziye katıldık. Benim bir gezi öncesi, hiç adetim olmadığı şekilde, hiç çalışmadan ve kendimi gezinin olumlu-olumsuz sürprizlerine bırakarak gelmem nedeni ile Majestic Cafe hakkında bir fikrim yoktu.

IMG_7702-001.JPG

Ama gerek atmosferi, gerekse de yiyecek içecek kısmı ile burası Porto’da ıskalanacak bir yer değil bence. 1921’den beri hizmet veren kafe, dekorasyonuyla insanı büyülüyor. Her daim kalabalık. Sıra bekliyorsunuz. Burada Francesinha adlı bir yiyeceği tavsiye ediyorlar. Ama kardeşim, yeni mangaldan çıkmışız! Tokuz! Siz açken deneyebilirsiniz. İçinde çeşit çeşit salamların olduğu bir tost diye anlatılıyor Üzerinde de bir sos. Sosun tarifi? Belem Turtası içi gibi bir sır! Bu ülkenin sırları yemeklerinde saklı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek için karnımız toksa da tatlı için açız.. Burada rabanadas adlı bir tatlı yedim. Nefisti. Bu kafenin Sangria’sı da içecek olarak tavsiye ediliyor.

P5180262-001.JPG

Günün sonunda otele dönmeye bile fırsat kalmayacak şekilde zamanı tükettik. Porto bir gezgin için o kadar zengin bir şehir ki, herhalde bir gün daha kalsak iyi olurdu. Sokaklarında aylak aylak dolaşmak, Douro Nehri kıyısında bir kafede zamansız şekilde oturmak, Majestic Cafede, yukarıda yazdığım tostu (artık adı her neyse!) denemek isterdim doğrusu.

P5180394-001.jpg

Akşam yemeğine Porto’nun biraz dışında deniz kenarında bir yere gittik ama ben daha araçta iken sahilde rüzgar sörfü yapan iki kişi gördüm. Ekip restorana çıkarken, ben koştur koştur sahile indim. Başladım deklanşöre basmaya. Onlarca fotoğraf arasında iyi birkaç tane sörfçü pozu çıktı tabii ki. Fotoğrafladığımı gören gençler de  en güzel pozlarını vermeye çalıştılar bana. 

IMG_7716.jpg

Hayatımızdaki anlar sanki bir fotoğraf karesi. İyi fotoğrafın ne zaman karşınıza çıkacağını bilemiyorsunuz. Bir bakmışsınız yaşamınıza renk katan bir kare çıkmış. Yakalamaya çalışıyorsunuz anı. Puf! O güzel kare bir anda elinizden uçup gidiveriyor. Size sadece anısı ve izleri kalıyor. O da hafızanıza kaydedebildiğiniz kadarı..

Gezekalın ve anı yakalayın. 

Dr Ümit Kuru

03.06.2017 Saat 01:10

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Fatima-Porto

Sevgili babam anısına…

01.06.2012

IMG_6896-001.JPG Haydi, bugün bir değişiklik yapalım ve bir öyküyle yazıya başlayalım..

Burası çok gerçek; Emeviler bir dönem İber yarımadasında, bugünkü Portekizi de içine alan topraklarda hakimiyet kurmuşlar. O zamanlar bu topraklarda yaşayan bir soylunun, Fatma (Fadima) adlı bir kızı varmış. Haydi! Fatma’ya Arap Prensesi diyelim… Bir gün Gonçalo Hermigues adlı bir şövalye, bir saldırı sonrasında bu Arap Prensesini kaçırmış. Şövalye, prensesi Serra de Aire tepelerinde bir köye götürmüş. Gel zaman, git zaman prenses kendini kaçırana aşık olmuş ve onunla evlenmek için de Hristiyanlığa geçmiş. Eh! Adı da Fatma kalacak değil ya? Adını da Oureana’ya değiştirmişler. Şövalye hırslı mı hırslı.. Topraklarını, sağa sola saldıra saldıra büyütmüş de büyütmüş ve kendi topraklarının Kralı olmuş. Bu krallık adına da Portekiz denmiş. 

Evet sevgili Sanal Gezginler, bugün gezeceğimiz bölüm Fatima Şehri ile başlıyor. Hikaye abartılı anlatılsa da kaynakların yazdığı bunlar. Fatima adı, şövalyenin kaçırdığı bu Arap Prensesinden geliyor. 

Bu yerleşim yeri 1568 yılından beri kurulu ve bu alanda geniş otlaklarda koyun sürüleri her zaman beslenir.

4771880923_1605815959_b-002.jpg

Portekiz’de Lizbon’un 170 kilometre kuzeyindeki Estremadura Bölgesindeki Fatima, küçük bir kasaba ve kendi halinde iken 1917 yılında yaşanan bir olay nedeni ile ünleniyor.

3 T UMAX     PowerLook 3000   V1.8 [4]Bugün hep hikaye yazasım var; Çobanlık görevi verilen Lúcia dos Santos, kuzenleri Francisco ve Jacinta Marto adlı 3 çocuk 13 Mayıs 1917’de Cova da Iria adlı bir yerde koyunlarını otlatırlar. Birden bire gökyüzü kararır ve beyazlar içinde ışıkla parlayan bir kadın belirir. Çocuklardan bir tanesi kadını görür, bir tanesi duyar, diğeri ise hem duyar ve hem de görür. Çocuklara göründüğü yere bir kilise yapılması isteğini belirtir, 1 ay sonra tekrar geleceğini söyler ve sonra ortadan kaybolur. İlk göründüğü 13 Mayıstan, son göründüğü 13 Ekime kadar her ayın 13’ünde aynı yerde çocuklara görünür ve isteğini tekrarlar. Çocuklar başlangıçta korkudan ailelerine konudan bahsetmeme kararı alır. Ama çocuk bu! Durur mu? Bir tanesi ailesine durumu anlatır. Aileler Meryem Ana’nın çocuklara göründüğü fikrine kapılır. Bir daha ki ay aileler çocuklarla birlikte aynı yerde olurlar. Meryem Ana aynı yerde çocuklara görünür ama aileler onu göremezler. Çocukların trans halinde olduklarını fark eden aileler Meryem Ana’nın çocuklara göründüğü fikrine iyice inanırlar. Konu dini yetkililere iletilir. Olay dallanır, budaklanır. Her buluşmada kalabalıklar artar. 13 Ekim 1917’de son buluşmada bu meydanda 70000 kişi toplanır. Hikaye bu ya! O gün bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağar, kapkaranlık, bulutlarla kaplı bir hava varken birden bulutlar ayrılır, güneş çıkar. Toplananlar güneşin hareketlerine, renk renk ışık saçmasına şahit olurlar. Bu olay sonrası orası artık kutsal yer kabul edilir. Oraya bir haç dikilir. 1918’de de Cova da Iria’ya küçük bir şapel yapılır, içine Meryem Ana heykeli konur.

IMG_6520-001.jpg

Hikaye devam ediyor; Son görünmede Meryem Ana 3 kehaneti çocuklara fısıldar. Çocuklardan Francisco 1919’da, Jacinta ise 1920’de grip salgını sırasında hala çocuk yaşında iken ölürler. Lucia ise manastıra kapanır ve 2005 yılına kadar yaşar. Çocuklardan Lucia anılarını yazıya döker ve Meryem Ana’nın kehanetleri ile birlikte bunları Vatikan’a iletir. Kehanetlerden bir tanesi İkinci Dünya Savaşı, ikincisi komünist Rusya’nın yıkılması. Üçüncüsü için Papanın (Ağça’nın marifeti olan) vurulmasını söylüyorlar. Sonuncu kehanet bu hikayeye pek uymadı bence ve buna inanmayıp, üçüncü kehanetin daha açıklanmadığına ve tam bir felaket olduğundan açıklanmaya korkulduğuna inananlar var. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse dönelim günümüze; Alana geldiğinizde mekandaki mistik kokuyu hissediyorsunuz. İlk girişte kocaman bir haç ve üzerinde çarmıha gerili Hz İsa görünüyor. Arkada ise girişinde kocaman bir tespihin asılı olduğu bir oditoryum var. Burada 6000 kişi toplanabiliyormuş. Önce buraya ziyaret ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arkasından Vatikan benzeri ama küçük bir modeli olarak yapılan bir yapının olduğu yere doğru yürüdük. Buraya giderken solda 1 mt genişliğinde beyaz bir yolun olduğunu gördük. İnsanlar buradan kiliseye doğru dizleri üzerinde yürüyerek gidiyorlar ya da kiliseden alanın başlangıcına kadar aynı işi yapıyorlar. Böylece hacı olunuyor. Gelmişken 2-3 diz atıp yürüdük biz de..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_6602-001.jpg

Sonra da Cova da Iria’da bulunan küçük şapeli gördük. Küçük Vatikan benzeri girişi olan kilise içini gezdik. Üç küçük çocuğun mezarları da burada. Onların başında dua eden insanlar vardı. 2017 yılında Papa bu üç küçük çocuğu aziz mertebesinde olduğunu ilan etmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her yıl bu alana yaklaşık 5 milyon kişi hacı olmaya geliyor ve 13 Mayıs ile 13 Ekim tarihlerinde yüz binlerce kişi alanı dolduruyor. Bu kadar yoğun ziyaret karşısında Fatima Kasabası 1997 yılında şehir statüsüne alınmış. 

Bugün Fatima sonrası hedefimiz önce Coimbra şehrini ziyaret ve sonra da 2 gece kalacağımız Porto’ya devam etmek. Fatima’dan Coimbra’ya yol çok güzel. Bu kadar mı yeşil olur her yer?

P5170101.jpg

Coimbra, Lizbon’dan 200, Porto’dan 100 km uzaklıkta ve bir üniversite şehri. 1290’da kurulan ve halen Portekiz ve hatta tüm Avrupa’nın en eski üniversitesi olma özelliğini taşıyan Coimbra Üniversitesi UNESCO Dünya Mirası Listesi içinde. Sırf bu yüzden bile bu şehir görülmeli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Coimbra’ya varınca rehberimiz önce Santa Clara-a-Nova Manastırı’na gideceğimizi söylediğinde ” Bir günde bu kadar kilise mi gezilir?” diye içimden sormadım değil hani! Ama kilise bahane, yukarıdan müthiş bir şehir manzarası var. Burayı sakın es geçmeyin! Şehir içinden akan Rio Mondego Nehri ve ayaklarımızın altında Coimbra Şehri müthiş gözüküyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu manzara için gidilen yer sonrasında midelerimiz zil çalmaya başladı. Yine nefis bir mekanda, yine nefis bir yemek yedik. Bol bol da şarap içildi tabii ki..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugünün en önemli gezi yerlerinden birisi Coimbra Üniversitesi gezisiydi. Kuruluşu 1290’lara dayanan üniversitenin ilk yeri Lizbon. Bir süre Portekiz’in başkentliğini yapan Coimbra Şehri ile Lizbon arasında taşınıp duran Üniversite, 1537 yılında şimdiki yerine gelmiş. Dünyanın en uzun süredir işlev gören üniversitesi unvanına da sahip.

IMG_6789.jpg

Üniversite bölgesi başlangıçta insanı etkiliyor. Üniversitenin ana kapısı çok heybetli. Her taraf öğrenci dolu. Öğrencilerin bazıları telaşta. Onların, o gün mezuniyet töreni varmış. Bu üniversite öğrencilerinin eskiden beri var olan bir özelliği var. Her yerde siyah cübbe ve kravatlı olmaları yakın tarihlere kadar zorunlu imiş. Şehirde de hep öyle gezerlermiş. Yakın zamanda bu zorunluluk kalkmış. Yine de bazı öğrenciler o kıyafetle geziyorlar. Ben olsam o kıyafetle gezerdim. Çok karizmatik bir hava veriyor doğrusu. Bahçenin ortasında üniversiteyi kalıcı olarak Combria Şehrine taşıyan  Kral João III’ün heykeli var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce üniversitenin şapelini gezdik. Minicik bir şapele bu kadar süslemeyi nasıl sığdırabildiler ki? Anlamak mümkün değil ama hayran kalmamak da elde değil.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kütüphane ise üniversitenin en önemli yerlerinden. Buradaki tahta oymaları görmenizi isterdim. Burada bulunan kitaplardan çok eski olanlar var. İçeriye girerken kuyruk oluyor. Gruplar halinde alıyorlar. Fotoğraf çekmek? Zinhar yasak! Çaktırmadan bile çekemedim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversitede sınav salonları da var. Bunlardan birisi büyük salon. Burada yazılı sınavlar olurmuş, bilmiyorum belki de hala oluyor. Ama ben o salonda sınava girsem, tavandaki işlemelere bakacağım diye sınavda kesin çakardım!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir de sözlü sınavların olduğu küçük bir salon var. Bu üniversite de okumak da, yan sınıfın kızlarına aşık olmak da, bahçesinde şehrin panoramasına baka baka gıybet yapmak da ne zevkli olurdu benim için.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite şehrin tepesinde kurulu olduğundan hem şehir ayaklarınızın altında ve hem de nehir manzaranız var. Buralardan manzara fotoğrafları almayı ihmal etmeyin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversiteyi gezerken zaman zaman dışarıdan gençlerin bağırışları geliyordu. Camdan baktığımda, turistlere poz verip keplerini ve cübbelerini havalara fırlatan gençler gördüm. “Ulen! Şanssızlığa bak! Orada olamadım ve fotoğraflayamadım” diye hayıflanıp durdum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama gençler mezun olmanın sevinci ile her isteyene 10-15’li gruplar halinde aynı pozları verip duruyorlar. Biz de bu anlardan bir tanesi yakalayıp, “Keyfini sürün bu anın gençler, ileride bu anın sıcaklığını her anımsadığınızda yaşayacaksınız” diyerek bol bol fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite gezisi sonrasında yürüyerek aşağılara indik. Eski şehrin dar sokaklarında dolaştık.

Bir süre nehre bakan kafelerde oturup keyif yaptık. Sonra da aracımıza doluşup, 100 km yol yapıp, Porto Şehrine ulaştık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Porto’da otele yerleşip kısa bir dinlenme sonrasında akşam yemeği için otel yakınında bulunan Casa Agricola’ya gittik. Yine özel bir yer, yine güzel yemekler..Kilo alacağız arkadaş ya!!

Gezekalın ve aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

01.06.2017 Saat 20:58

 

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Evora

P5160063-001.jpg

Portekiz halkının gurur duyduğu Vasco de Gama’nın adını taşıyan ve viyadükler, destek yolları ile toplam 17,7 kilometrelik uzunluğa ulaşınca, Avrupa’nın en uzun köprüsü unvanını taşıyan Vasco de Gama Köprüsünü, sabahın erken saatlerinde geçtik.  1000 km’lik Teju Nehri üzerinde kurulu köprü, 1998 yılında, Portekizli kaşif Vasco da Gama’nın Hindistan’a deniz yoluyla gitmesinin 500. yılı anısına açıldı. Git babam git! Bitmiyor köprüden geçiş..

Yaklaşık 18 km’lik köprüden geçiş ücretini mi merak ettiniz? Lizbon’dan karşı kıyıya geçiş ücretsiz, Lizbon’a dönüş sadece 2.35 Eur. 25 Nisan Köprüsü ise 1,35 Eur. Yani 4 Tl’yi 1 Eur karşılığı sayarsak sırasıyla 9.4 Tl ve 5,4 Tl köprü ücreti var. Yeni yapılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü geçişi tek yön 11.95 Tl ! Uzunluğu ile kıyaslanamasa bile Osmangazi Köprü fiyatını siz bulun ve karşılaştırın artık.. Bu ülkede biraz kazık mı yiyoruz nedir?

Bugünkü hedefimiz 140 km ötede bulunan ve içinde barındırdığı mimari ve kültürel özellikler nedeni ile UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan Evora şehri. Bir güzel şehir ki! Her türlü övgüyü kabul ediyor baştan diyeyim…

IMG_6100

Lizbon’dan  önce güneye, sonra doğuya doğru yol aldık. Yolda bir mola verdik. Mola verdiğimiz yerde civarda rengarenk açmış kır çiçeklerini fotoğraflarken, kabuğu soyulmuş ağaçlar gördüm. Birileri, sanki portakalın kabuğunu soyarmış gibi, ağaçların belli bölümlerinin kabuklarını soymuştu. Bana o an ağaçlar, elbisesi çıkartılmış, iç çamaşırı ile ortada kalmış insanı düşündürttü. Sonradan bu ağaçların Mantar Meşesi olduğunu öğrendik. Mantar Meşesi, Portekiz’in çok önemli bir gelir kaynağı. “Mantar” deyip geçmeyin sakın! Portekiz dünyada mantar üretiminde lider bir ülke konumunda. İspanya ve Cezayir’de de yetişen kayıngillerden bu meşe türü ağacın ülke ve hane halkı ekonomisine katkısı fark edilince ülkenin özellikle bu bölgelerine, dağa-taşa bolca bu ağaçtan dikilmiş. Bu ağaç 200 yıldan fazla yaşayabiliyor. 25 yıllık olmadan bir ağaçtan ürün alınamıyor. Mantar olarak işlenecek kabuk kısmının ağaçtan ilk soyulmasından sonra 9-12 yıllık bir süre geçmesi gerekiyor. Bir meşe mantarından yaşamı boyunca 12 kez ürün alınabiliyor. Bu yazıyı hazırlarken bizde de bu ağacın yetiştirilmesi için çeşitli girişimler olduğunu öğrendim. Bu ağacın yetişmesi için ülkemiz toprakları uygun olabilir. Ama bu kadar süre beklemek, ülke girişimcisine kat’iyen  uygun değil diye düşünüyorum. İnşallah yanılıyorumdur!

Kabuk soyulması özel küçük baltalarla ve sadece insan eliyle yapılabiliyor. 5 santim kalınlığında bir kabuk tabakası alınıp, bunlar mantar işleme atölyelerine götürülüyor. Burada sıcak suya atılıp kabuğun  düzleşmesi sağlanıyor. Sonra mantarı işliyorlar. Yani siz siz olun mantara, en azından bundan sonra, daha bir sevgi ve saygı dolu gözlerle bakın. Ne de olsa bir ülkenin ve insanlarının ekonomisine katkısı büyük…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İyi korunmuş, kısmen de olsa halen ayakta duran şehri çevreleyen surları, Roma Tapınağı ve çeşitli tarihsel dönemlerden kalma çok sayıda eski eseri ile Evora şehri, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınmış. Ayrıca Evora, Portekiz’de yaşanabilir şehirler listesi içinde ikinci sırada olan bir şehir. Yani hem yurt dışından turist alan ve hem de Portekiz halkının gözdesi olan bir şehir.

Bu şehirde ilk ziyaret yerimiz şehrin üniversitesi. “Üniversiteden gezi mi başlarmış ?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.. Evora ziyareti yapıyorsanız başlamalı!

IMG_6179-001.jpg

Üniversiteyi 1559 yılında Cizvit Tarikatı kuruyor. Cizvit Tarikatının kuruluşu 1534 yılına kadar gidiyor. Başlıca yoğunlaştıkları alanlar misyonerlik ve eğitim kurumları açmak. Cizvitlerin benzer tarikatlardan en önemli farkı örgüt yapısında. Tarikat üyeleri her zaman göze batmadan her türlü toplum içerisinde, o toplumun insanları ile aynı düzeyde ve uyum içerisinde yaşarlardı. Aaa!! Sanki Gülen Cemaatını anlattım!!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tarikat, ilk gününden itibaren kısa vadeli hedefler yerine hep uzun vadeli hedeflere yönelmiş ve özellikle insana yatırım yapmış. Gerçekten de insana yapılan yatırımlar sayesinde Cizvit tarikatı çok kısa sürede Avrupa’nın en önemli siyasi ve ekonomik gücü haline gelmiş. Bu tarikatın yapısı geçmişte palazlandırılan, bir zamanlar birileri ile el ele kola kola ülkenin tüm stratejik siyasi-yönetimsel, askeri ve eğitimsel kurumlarını ele geçiren, ekonomik yapısı hala tam ortaya çıkartılamamış ülkemizde bulunan bir tarikatla ne kadar benzeşiyor değil mi? Hala da kafalar değişmedi, gitti bir cemaat, geldi diğerleri. Yazının burasında, ülkeyi tarikatlara kapatan ama ondan sonra gelenlerin gevşeklikleri ve çıkarları nedeni ile yeniden sahneye çıkan tarikatlara karşı düşünceleri ile, gel de Atatürk’ü anma!!! Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirlerini bir gün  bu ülkenin tüm insanları yeniden keşfedecektir ..

P5160064-001.jpg

18. yüzyıla gelindiğinde Cizvit tarikatı öyle bir hal alıyor ki hem Avrupa’da ve hem de özellikle Güney Amerika’da her önemli noktada Cizvitleri görmek mümkün oluyor.  Roma Kilisesi, azalan etkinliğini tekrar kazanmak ve yeniden güç odağı olabilmek için Cizvitlerden kurtulmak ve onları ortadan kaldırmak istiyor. Papa XIV. Clement, Roma’dan yapılan 21 Temmuz 1773 tarihli resmi bildiriyle Cizvit tarikatının feshedildiğini ve dünyanın her yerinde Roma Kilisesi tarafından Cizvitlere tanınmış olan tüm hak ve ayrıcalıkların kaldırıldığını ilan ediyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evora’da Cizvit Tarikatınca yönetilen üniversite, dönemine göre ileri düzeyde eğitim veriyor. Ancak Cizvit Tarikatının Portekiz’de de güçlenmesi ve yönetime müdahale edebilecek hale gelmesi yönetimi rahatsız etmeye başlıyor. Bu üniversitenin kapatılması ve tüm Portekiz’de Cizvit Tarikatının faaliyetlerine son verilmesi Papa’nın 1773 tarihli bildirisinden önce, 1759 yılında, Markis Pombal tarafından gerçekleştirildi. Üniversite 1973 yılında yeniden açılmış ve günümüzde halen faal.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite dediğin burası kadar sevimli olmalı. Öğrenciler hemen kapı dışında ayaklarını uzatmışlar, kakara kikirideler. Var mışız yok muşuz, umurlarında değil! İşin ilginci bir sınıfta, sonradan anladık, bir sınav yapılıyor. Bilemedik, kafayı uzattık! Hocası güldü, öğrencisi güldü bize..Çok sevimli bir yerdi.

Biz bu üniversitenin sınıflarından boş olanları gezdik. Her bir dersin sınıfı farklı. Bu sınıflar hangi konuda eğitim veriyorsa, duvarlarında o dersin konusu ile ilgili desen çizilmiş, karo taşlarından duvar panoları mevcut. Örneğin ders coğrafya ise dünya, yıldızlar, devrin ünlü astronomları konu edilmiş. Teoloji ile ilgili ise taşlarda dini olaylar anlatılmış. Boş sınıflardan birinde kendimi tutamadım. Ders anlatır gibi  poz bile verdim 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite gezisi sonrasında Evora şehrini yürüyerek gezmeye başladık. Evora’nın kuruluşu Roma’lılara dayanıyor. Haliyle bu şehirde bir Roma tapınağı var. Bu tapınağın sütunları gayet iyi durumdalar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Igreja de São Francisco Kilisesi şehrin önemli ziyaret yerlerinden. 1510 yılı civarında tamamlanmış, Manueline-Gotik tarzda bir kilise. Dışarıdan da içeriden de dini yapılarda verilmek istenen kasvete sahip.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kilisenin kulelerine çıkılıp, buradan Evora şehri manzarası alınabilir. Bunu mutlaka yapın zaten. Yoksa kilisenin iç kasveti insanı boğuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Praça do Giraldo şehrin ana meydanı. Pek şirin bir meydan. Burası tarih boyunca önemli olaylara da sahne olmuş. Şirin gözüken bu meydanda bir zamanlar,  engizisyon mahkemelerinin dine karşı fikirlerle ve uygulamalarla suçlu bulduğu insanlar yakılmış. Bugünün bu güzel görünümlü meydanı, geçmişte ne dramlara sahne olmuştur kim bilir?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evora’nın dar sokaklarında yürümek ise başlı başına bir zevk. Sokaklar tertemiz. Alışverişi bu sokaklardaki dükkanlardan yapabilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Öğle yemeğini Fialho adlı restoranda yedik. Portekiz’de her yemeğimiz bir şölen, bir başka zevkte oldu. Burası et ağırlıklı bir mekandı. Önce mezeler geldi. Ara sıcak olarak kuşkonmazlı yumurta ve ardından da nefis bir kuzu eti geldi. Şarap? Muhteşemdi. Comenda Grande adlı kupaj bir şarabı beğendim. Satıldığı adresi de bulup İstanbul’a getirmek üzere aldım. Haydi hayırlısı! Şarap stoklarını başlattık…

IMG_6359.jpg

Yemek sonrasında gezmek mi iyi, “gezmesek de olur muydu?” bilemediğim bir yere gittik: Capela dos Ossos.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İnternette “Evora’da ziyaret edilecek yerler” yazıp Google amcaya sorgulama yaptırsanız, karşınıza çıkan ekranda, “Evora’da görülecek ilk 10 yer” başlığı altında çıkan yerlerin en başında  Capela dos Ossos geliyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu şapelin özelliği duvar ve sütunlarının 5000’e yakın ölünün kemikleri ve kafatasları ile kaplı olması. Şapele ilk girdiğinizde bu görüntü çok itici ve sarsıcı geliyor. Ancak ölülerin kemiklerini duvarlara koyma adeti 17. yüzyıl Fransisken rahiplerinin, aşırı dolan kilise mezarlığına karşı buldukları bir çözüm.  Duvarlara kafatasları ve kemikler öyle rastgele filan da dizilmemiş. Resmen kemik ve kafatasları ile duvar ve sütunlara desen, dekor yapılmış. Kim evinin duvarını bu şekilde dekore eder ki? Duvarda bir de yazı var;” Biz buradaki kemikler, sizinkileri bekliyoruz“. Fotoğraf çekerken “En azından benimkiler buraya gelmeyecek” dedim sesli olarak…

IMG_6368.jpg

Evora şehrindeki son aktivitemizi kemikleri dekor olarak kullanan bu yerde yaptıktan sonra Lizbon’a doğru yollara düştük. Yolda mantar işleme fabrikası diyebileceğim büyüklükte bir yere ziyaret gerçekleştirdik.

IMG_6388.jpg

Burası devasa bir fabrika. Etrafta yeni toplanmış ve ham madde olarak kullanılacak meşe mantarı kabukları dolu. İçeride ise daha önce gelip de işlenmiş olan mantarlar var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tabii bir de hediyelik eşya satan bölüm. Mantardan sandalyeye, kolye, kemere, ayakkabıya kadar ne ararsan yapılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Son durağımız ise Lizbon yakınlarında bulunan Bacalhoa adlı şarap firmasının şarap tadım yeri oldu. Bize şarap sunumu yaptılar. En ucuzundan en pahalısına kadar birkaç örnek şarap tattırdılar. Kırmak olmaz, adama bedava da şarap tattırmazlar! Aldık oradan da şaraplarımızı..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu güzel günün sonlanması ise Lizbon’da Club de Fado’da oldu. Fadoyu ve fadonun en iyi örneklerinin sergilendiği Club de Fado’yu daha önceki bir bölümde anlatmıştım. Konu ile ilgilenenler https://gezekalin.com/2017/05/26/huznun-muzigifado/ linkinden yazıya ulaşabilirler.

Evet sanal gezgin arkadaşlarım.. Bu yazı ile Lizbon ve civarı tamamlanmış oldu. Yarın Portekiz’in gezdiğimiz diğer bölümlerini paylaşacağım sizlerle..

Gezekalın ve aydınlık kalın..

Sevgiyi kimseden sakınmayın..

Dr Ümit Kuru

31.05.2017 Saat 01:25