Arnavutluk Rivierası

Aslında haberim de yoktu, bu seneki gezi planlarım arasında da yer almıyordu. Bazen gezilerinizin hayalleri, planları ve gerçekleşmesi için gördüğünüz tek fotoğraf yeterli olur ya, işte Arnavutluk Riviera‘sı gezimiz böyle başladı. Sevgili eşim tam bir deniz kuşudur. Bendeniz için ise deniz demek, su altının renkli dünyasını gözleyebilmek  ve yapabildiğim kadarı ile fotoğraflayabilmek demek. Fotoğraflarını tesadüfen gördüğüm Arnavutluk plajlarından olan Ksamil sahilinin berrak suları ve Ksamil Adalarını içine alan panoramik fotoğraf her şeyin başlangıcı oldu. Tiran’dan başlayan ve amacı sadece denize girmek olan bir Arnavutluk gezisi yaptık. Bugün sizinle o geziyi paylaşacağım. Eh! Daha mevsimi de geçmedi, belki bu yazı da sizin Arnavutluk Rivierası gezinizin başlangıcı olur. Arnavutluk’a daha önce yaptığımız kültür gezisine ait yazıları http://www.gezekalin.com da bulabilirsiniz (https://gezekalin.com/2014/10/22/balkanlarda-atalarin-ve-baharin-izlerinde-6-gun-arnavutluk-elbasan-berat/ ve https://gezekalin.com/2014/10/26/balkanlarda-atalarin-ve-baharin-izlerinde-7-gun-arnavutluk-durres-kruja-tiran/ )

P8230610-001.JPG

Hemen başlarda bazı önemli ipuçları vereyim; Bir kere Arnavutluk sahilleri, hemen karşısında bulunan Korfu Adası sahillerine göre daha ucuz. Arnavutluk’ta kalacağınız otellere, aynı denizi paylaşan Korfu Adası sahilleri otellerine göre 3-4 kat daha az para ödeyeceksiniz. Çoğunda oda kahvaltı şeklinde kiralama var. Otelleri Booking.com dan kiraladık. Bizim gittiğimiz zaman Arnavutluk Riviera’sının yüksek sezonuydu. Hem iç turizm ve hem de dış turizm nedeni ile kalabalık ve yüksek fiyatlarla karşılaştık. Bir daha gidersem, gitme zamanım ya Haziran ya da Eylül ayı olacaktır. Otellerin oda fiyatları gecelik, yerine göre değişmekle birlikte, 36-95 Euro oldu. Kaldığımız otellerin hemen hepsinden memnun kaldık. Ben sizlere yeri geldikçe otellerin ismini yazacağım. Belki kolay yoldan denenmişi seçip ve doğrudan otele ulaşıp daha ucuza kalabilirsiniz. Hizmet kalitesi ise Arnavutluk’ta, Yunanistan sahilleri otellerine göre daha düşük. Bir de çoğu otel kredi kartı kabul etmiyor. Yani demem o ki otellere ödeyeceğiniz para nakit olarak cebinizde bulunsun. Kendinizi şımartın ve otellerin deniz manzaralı odalarından seçin. Çok keyifli oluyor. Otel odalarının çoğunda su ısıtıcıları var ama bizim gibi çay meraklıları yanlarında bol miktarda çay götürsünler. Çünkü siyah çay bulabilmek, bulursanız da içtiğinizden zevk alabilmek neredeyse imkansız. Bu arada nefis bir “dağ çayı” dedikleri çayları var (bizim ada çayı dediğimiz) ama bizim için illa da siyah çay olmalı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9095Arnavutluk sahillerinin tadını çıkartmak için araba kiralamanız gerekiyor. Size de aynısını yapmanızı tavsiye ederim. Çünkü öyle güzel sessiz sedasız sahiller var ki durup yüzmezseniz ayıp edersiniz. Arabayı Rentalcar.com’dan kiraladık. Arnavutluk’ta ise bize hizmet veren Surprice adlı bir şirketti. Arabayı siz de bilgisayarınızdan ve aynı veya benzerleri firmalardan kiralayabilirsiniz. Arnavutluk’ta araba kiralama firmaları Tiran Havaalanı içinde ve karşısındaki caddede bolca var. Ama risk istemiyorsanız bilinen firmalardan ve internetten kiralama yapabilirsiniz ve bence öyle de yapın. Ama arabanın kaskosunu Arnavutluk’ta arabayı kiraladığınız şirketten yapmanızı tavsiye ederim. Çünkü Rental.com’dan tam kasko yaptığınız zaman, arabayı teslim alırken size zorluk çıkartıyorlar ve hatta mümkünse bir kaza izi bulmak için aşırı bir çaba gösteriyorlar. Uğraşmaya ve asabınızı bozmaya değmez! Kaskonuzu Arnavutluk’ta araba kiraladığınız firmadan yaptırın. Yedi gün için 90 Euro karşılığı tam kasko yapıyorlar. THY’nın Tiran’a akşam uçuşuna bilet aldım ve bir gün için daha araba kiralama parası vermek istemedim. Havaalanından Tiran merkezdeki otelimize gidişimizi kalacağımız otele ayarlattım. Normalde havaalanından merkeze kadar taksiler 20 Euro alıyor (Havaalanı merkez arası 19 km ve 25 dakika sürüyor). Ama kalacağınız otelden transfer isterseniz onlar size daha ucuz taksi (15 Euro) ayarlayabiliyorlar. Havaalanının merkeze giden transfer otobüsleri saat 18:00 e kadar çalışıyor. Sonrasında taksi kullanmanız gerekiyor. Ben gezide kolaylık olsun diye araca bir navigasyon cihazı kiraladım ve 7 güne 50 Euro verdim. Gezi boyunca yaptığım en gereksiz harcama bu oldu. Hem alete yüklü olan program eski çıktı, hiç bir oteli bulamadı ve hem de Arnavutluk’ta yol ve yön işaretlemeleri gayet iyi. Bence navigasyon cihazı kiralayacağınıza, gezi öncesi Google.map’den çevrimdışı çalışacak Arnavutluk haritasını telefonunuza yüklemek daha mantıklı olacaktır. Kalacağımız otelleri hep bu çevrimdışı haritalardan kolayca bulduk. Bir kez daha “yaşasın Google Amca” dedik yani!

Lek_notes

Arnavutluk Parası Leke

22159204_363526550743537_1880525957102567424_nArnavutluk para birimi Leke. Bir Euro ile 122-125 Leke alıyorsunuz. Havaalanı içinde exchange bürosu var. Eğer amacınız sadece deniz tatili ise zaten pek hediyelik bir şey aramayacaksınız. Harcamalarınız sadece yiyecek ve içecek  için olacaktır. Bir lokal bira için plajdaki tesiste 150-250 leke (markette daha ucuz), Türk kahvesi için 160 Leke (lokal kahvehanelerinde 70 Leke -müthiş Türk kahvesi yapıyorlar tavsiye ederim-) kaliteli bir restoranda ise iki kişi kabul edilebilir bir menü için 2500-3000 Leke ödüyorsunuz. Bir de şezlong ve şemsiye kiralamaya para harcayacaksınız. Plajlarda şemsiye ve şezlong kiralamak zorunda kalacağınız yerler çoğunlukta. Bunun için 300-400 Leke kadar para alıyorlar. Gerçi sahile havlunuzu atarsanız da kimse size “olmaz kardeşim” demiyor. Yani içeri girerken “burası özel plaj” diyen yok. “Ben bu parayı vermem arkadaş!” derseniz ülkeden hasırlarınızı yanınızdan getirin derim. Çünkü plaj sahilleri hep çakıl taşı.

Aklıma gelen kısa ve önemli gördüğüm hatırlatmalar bunlar. Şimdi geçelim Arnavutluk Rivierası gezimize..

kalkış Tiran, Arnavutluk varış Ksamil, Arnavutluk - Google Haritalar - Google Chrome 26.08.2018 012200.jpg

Arnavutluk Rivierası dendiğinde Kuzeyde Vlore, Güneyde Sarande şehirleri arasındaki 150 km’lik İyon Denizi sahillerini anlamalısınız. Sahile dik inen sıra dağlar ve berrak sular, eşsiz koylar hayal edin. Burası İtalyanların arka bahçesi gibi. Zaten bölgenin yaşlı Arnavutları ile İngilizce anlaşmak zor ama İtalyanca konuşuyorlar. Arnavutluk Rivierası, Avrupa’nın keşfedilmemiş son sahilleri olarak adlandırılıyor. 

P8230777.JPG

Size tavsiyem Tiran’dan çıktıktan sonra Durres‘de filan durmadan doğrudan doğruya Vlore’ye doğru yol almanız. Durres’te pek bir özellik yok bence ve Tiran’a yakınlığı nedeni ile, özellikle de hafta sonu ise, kalabalık sizi boğacaktır, vakit kaybetmeyin. Arnavutluk’ta yollar Fier‘e kadar otoban ama sonrasında yol tek şeride düşüyor. Fier-Levan arası yolda 2 saate yakın bekledik. Trafik felaketti. Burayı geçtikten sonra ise zik zaklı dağ yollarına doğru gidiyorsunuz. 

P8170004.JPG

Vlore’yi küçük bir Antalya olarak düşünün. “Gece hayatı da olsun, modern bir şehir olsun” derseniz burada konaklayabilirsiniz. Denizi güzel, sahili uzun. Ama bize pek uymayan tatil olduğundan konaklama olarak Orikum‘u tercih ettik.

P8170018.JPG

Orikum Arnavutluk Rivierası içinde ilk konaklama yerimizdi. Sahili diğer sahillere göre daha kısaydı. Konaklama yaptığımız otelin ismi  Hotel Bel Ami Suita. Kaldığımız oteller içinde en lüks olanıydı diyebilirim. Geniş  ve denizi gören bir oda seçmiştim. Kahvaltısı ise çok iyiydi. Tavsiye ederim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otelden denize ulaşmak kolay ve sabahları denizi çok iyi oluyor. Öğle sonrası ise dalgalanıyor. Deniz dibi kumluk, bu da demektir ki dalgalandığında denizin berrak suları kalmıyor. Deniz dibindeki canlı yaşama meraklı olan benim gibiler için ise sıkıcı bir deniz. Ancak Orikum Limanı yönüne doğru yürürseniz çakıl taşlı bir denize denk geleceksiniz. Burası daha berrak ve deniz dibi daha canlı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Size Orikum’da bir restoran tavsiye edeceğim; Adı Kabello (Telefon Numarası +355 67 545 5807). Burası araba ile 10 dakika içinde ulaşabileceğiniz bir yer. Bir zamanlar eski bir değirmenin bulunduğu, dere kenarındaki bu mekanda öğle saatlerinde yer bulmak zor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu nedenle mutlaka rezervasyon yaptırın. Burada yiyebileceğiniz en güzel tavuğu ve lezzetli pilavı yiyeceksiniz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Himare, Orikum’dan sonraki konaklama yerimiz oldu. Orikum, Himare arası 55 km ama yol 1.5 saat sürüyor.  Llogara Pasajını ve Cerauni Dağlarının bir bölümünü geçmeniz gerekiyor. Yol kıvrıla kıvrıla çıkıp, aynı şekilde iniyor. Yeşillikler içinde, nefis bir ortam var. “Llogara Ulusal Parkı içinde yol üzeri bir kahve için” diyeceğim ama siz bu aktiviteyi en iyisi bizim gibi sonraya, dönüş yoluna saklayın. Orikum’dan sonra kahve içmek için çok yakın mesafe oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Himare’yi çok beğendik. Denizi nefis ve berrak. Burada iki günde de kısa süreli yağmura yakalandık ama denizde. Yani yağmur yağmış ne gam! Otelimizin içi eski, kahvaltı desen var yok arası. Ama otel tam merkezde ve denize 50 metre bile yok. Otelin balkonundan manzara desen nefis. Tam çilingir sofrası kurulacak bir ortam var. Otelin ismi Veizi. Himare geceleri çok hareketli, bu nedenle geceleri geç saatlere kadar gürültü oluyor. Ama bir daha Himare’ye gitsem tercihim bu otel olurdu. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Su altı pırıl pırıl, Orikum’da göremediğim balıklar burada görünmeye başladı. Ama suyun altında emzik görmek haydi neyse de, ikiz yatak görmek şok ediciydi. Arnavutlar doğaya karşı bizden de hoyratlar. Gerçi sabah televizyondan tatil dönüşü kıyılarımızdaki tatilci çöplerini görünce “Ne hakkın var elin Arnavut’unun çöpünü eleştirmeye, öküz her yerde öküz” dedim kendi kendime.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Himare’de konaklarken hemen 9 km kadar ötedeki Porto Palermo ve Tepedelenli Ali Paşa Kalesi‘ne de gitmek gerekir. Bu gezi kale filan gezmedim. Amacım Porto Palermo denen yerde denize girmek. Burada su çok güzel, durgun ve berrak. Mutlaka gidin. Sabahtan giderseniz kalabalığa yakalanmazsınız. Kale bir yarım adada bulunuyor. Bir tarafta balık çiftlikleri var. Bu nedenle burada denize girmeyi tercih etmedik, diğer taraf daha uygundu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Himare’de bir sürü tercih edebileceğiniz restoran var. Biz bir pizzacıda karın doyurduk. Esas ziyafeti Ksamil’e sakladık.

P8230285.JPG

Himare sonrasında Sarande’yi geçip Ksamil‘e vardık. Aradaki mesafe 66 km ve yine dolambaçlı, dar yollardan 1.5 saatlik bir yol olduğunu hesaba katmanız gerekiyor.  Bu arada Sarande’den Yunanistan’ın Korfu Adasına feribot ile geçiş yapabiliyorsunuz. Benim orijinal programımda Sarande’den Korfu Adasına geçip orada da 2 gece kalma planım vardı. Ama Euro alıp başını gitti, biz ise Arnavutluk’ta kaldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ksamil benim favori yerimdi. Beklediğim gibi de çıktı. Ancak sadece benim değil herkesin favori yeri ve aylardan da Ağustos olunca aşırı bir kalabalığa denk geldik.

Burada kaldığımız otelin ismi Mira Mare. Otele çıkan 50 metrelik, neredeyse 45º eğimli “eşek bağırtan” yokuşu olmasa müthiş bir otel. Yokuşuna rağmen bu oteli de kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otel meşhur 3 adalar tarafında değil. Ama Paradise, Puerto Rico ve Lori adlı plajlara yürüme mesafesinde. Aslında 20-30 dakika yürümeyi göze alırsanız adalar tarafındaki plajlara da yakın. Bizim favori plajımız ise Puerto Rico plajının yakınındaki denizdi. Suyun altı hayat dolu, deniz ise tam hayalimdeki gibi berrak ve masmavi. Biz Ksamil’de kaldığımız 2 gün boyunca burada denize girdik. Sabahları burada da deniz bir başka güzel oluyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ksamil’de size tavsiye edeceğim restoran Guvat Restoran olabilir. Burada gün batımını yakalayacak şekilde bir yemek yemenizi tavsiye ederim. Özellikle marine edilmiş ahtapot ve “uzo’da terbiye edilmiş-drunken- karidesi” nefisti. Balık çorbası ise vasat.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ksamil’de bilinen plajlara Temmuz-Ağustos aylarında gitmek pek zevkli olmasa gerek. Aşırı kalabalık. Neredeyse omuz omuza  denize giriliyor. Kalabalık olunca kumluk plajların suyu bulanıyor. Yani demem o ki belki sabah erkenden adalar karşısındaki plajlar zevk verebilir. Bunun dışında aylardan Haziran ya da Eylül değilse sizlere tavsiyem bizim gibi yanlardaki sakin plajları tercih etmenizdir.

P8230651-001.JPG

Ksamil bizim Arnavutluk’taki en uç noktamızdı. Buradan Tiran’a dönüş yolunda Dhermi adlı bir yerde daha konaklama yaptık. Buraya kadar ise arada atladığımız plajlara uğraya uğraya yol aldık. 

Lukove benim Arnavutluk Riviera’sı içindeki en beğendim plaj oldu. Zeytin ve narenciye ağaçları arasından geçiyorsunuz. Upuzun bir sahil ve muhteşem bir deniz. Sahilde, diğer konakladığımız yerler gibi çok sayıda tesis yok ve sadece 2 tane küçük tesis var. Deniz ve denizin altındaki canlılık müthiş. Bu sahili sakın kaçırmayın derim. Keşke daha uzun zaman geçirme imkanımız olsaydı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lukove sonrasında Borsh adlı başka bir köy sahiline gittik. Bu son sahiller müthiş güzellerdi. Köy aynı zamanda su kaynakları ile de meşhur. 

P8230640.JPG

Muhtemelen denize kaynak suyu bulaşıyor ya da deniz içinde de kaynak suyu yüzeye çıkıyor. Deniz suyu bazı yerlerde biraz daha soğuk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Borsh Plajı sonrasında yol üzerinde Gjipe ve Jala Plajlarına uğrayamadan Dhermi‘ye yöneldik. Dhermi nefis bir köy. Tepelere kurulu ve birbirlerinin önünü kapatmayan eski evleri var. Tepede köy girişinde kısa bir mola verip fotoğraf çektik. Sonra konaklama yapacağımız Grecia adlı otele gittik. Kaldığımız oteller içinde denize en uzak olanı bu oldu. Ama onda da denize tepeden bakan, ortak kullanılan kocaman bir balkon vardı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dhermi’de gün batımına kadar sahildeydik ve yüzdük. Daha önce kaldığımız yerlerde güneş hep dağlar arkasında kaldı. Ama Dhermi’de güneş denize batıyor. Demem o ki burası gün batımını izleyebileceğiniz en güzel sahil. Nefis bir gün sonrasında, nefis bir gün batımı izlemek aynı zamanda gezimizin sonu için nefis bir final de oldu. Şahane fotoğraflar çektim. Günü, geziyi iyi bir restoranda sonlandıralım istedik. Dhermi’deki adresimiz Luciano Restoran oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün Palasa Sahili’ni yukarıdan izleyerek Llogara Geçidine doğru yol aldık. Bu sefer burada bir tesiste durup kahvaltı yaptık.

Tiran’a varıp kiralık arabamızı gerçek sahiplerine teslim edince gezimiz de sona ermiş oldu.

Evet Sanal Gezgin dostlarım! Bu sefer amacı farklı bir gezi yazı ile Gezekalın paylaşımı yaptım. Kim bilir, yazın sonuna yaklaşan bu günlerde, bence daha sakin ve daha ucuza mal edeceğiniz bir Arnavutluk Riviera’sı geziniz olabilir.

Bu yaz olmazsa bir başka yaz olacaktır nasılsa…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

29.08.2018 Saat 08:55 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

Kopenhag’da Üç Gün

Yeryüzündeki insanları merak eden güzeller güzeli Denizkızı, 15 yaşına basar basmaz merakını gidermek için suyun yüzüne çıkmış. O anda da bir gemiden denize bakan ve hayatının aşkı olacak olan yakışıklı prensi görmüş. Masal bu ya, prens fırtına çıkınca gemiden denize düşmüş. Prens tam boğulacakken Denizkızı onu kurtarmış. Prense olan aşkından dolayı, prensle birlikte olabilmek ve karaya çıkabilmek için, cadıya sesini vermek karşılığında, iki ayağa kavuşmuş ve prense ulaşmış.

Masal sonunu güzel bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Her aşk maalesef güzel bitmiyor ve her seven, sevdiğine kavuşamayabiliyor. Uğruna cadıya sesini veren Denizkızı prensle evlenememiş ve büyücünün kehaneti gerçekleşerek Denizkızı bir köpüğe dönüşmüş.

indirÜnlü masal yazarı Hans Christian Andersen‘in ülkesi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a kısa süren bir gezimiz oldu. Yazıya neden Denizkızının hüzünlü masalı ile başladım derseniz yukarıda gördüğünüz Küçük Denizkızı heykeli Kopenhag’ın simgesi.

Kopenhag kolay gezilebilir, sessiz, sakin ve huzur dolu bir şehir. Kopenhag gezisinden “aklında kalanlar nelerdir” diye sorarsanız, size ilk planda şunları söyleyebilirim; Pahalı bir şehir, şehrin neredeyse tüm gezi noktalarını yürüyerek gezme şansınız var, yediğim en güzel ekmekleri burada yedim ve kadınlı erkekli bu kadar güzel insanın bir arada olduğu başka bir şehir görmedim.

DenmarkPoliticalMap_Layers

IMG_9049Kopenhag’a Türk Hava Yollarının düzenli uçuşları var ve yaklaşık 3.5 saat süren bir yolculuk yapıyorsunuz. Havaalanı ve şehir merkezi arası yaklaşık yarım saat kadar sürüyor. Kopenhag’ı gezmek için en uygun zamanın yağmuru az Ağustos ayı olduğunu söylüyorlar. Ama ben hayatımın en kötü yağmurlarından bir tanesine Kopenhag’da yakalandım. Namussuz merete yol ortasında bir yakalandım ki sormayın gitsin! Islanmadık yerim kalmadı. Yağdım mı fena yağıyor, yanınızda küçük şemsiye olsa iyi olur diyeceğim ama nasıl bir yağmursa şemsiye filan da yetmiyor. Kıssadan hisse, Kopenhag’da hava her zaman ve aniden değişebilir. Orada geçirdiğim 3 günün 2 gününde yağmur vardı.

P8030126.JPG

Kopenhag’da yağmur fena yağıyor. Bisikletli Kopenhag’lıların ise pek aldırdıkları yok yağmura

Kopenhag coğrafik olarak da çok ilginç bir yapıya sahip. Bir kere Kopenhag, Zealand adlı bir ada üzerinde bulunuyor. Baltık Denizi’nin kanallar boyunca şehrin içine girmesi ile şehir adeta Venedik’e benziyor . 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Danimarka’nın Kopenhag şehri ile İsveç’in Malmö şehrini, daha doğrusu Danimarka ve İsveç topraklarını birbirinden ayıran Øresund Boğazı, bir köprü ve devamında 4 km deniz altından giden bir tünelle birbirlerine bağlanmışlar. 

002.jpeg

Kopenhag’da şehir merkezinde 700.000, kırsal alanla birlikte ise 1.250.000 civarında insan yaşıyor. İnsanoğlu bu kadar mı güzel olabilir? Kadını erkeği bebek gibi bir yüz, renkli gözler ve çok düzgün fiziğe sahipler. Candan, yardımsever ve neşeliler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir düz ayak. Tepesi, yokuşu olmayan bir şehir. Şehir düz ayak bir şehir olunca da haliyle bisiklet kullanmak kolaylaşıyor. Ben bu kadar bisikleti sadece Tayland, Çin gibi ülkelerde gördüm, Avrupa’da ise ziyaret ettiğim hiçbir şehirde bu kadar bisiklet yoktu. İnsanlar hem spor yapmış oluyorlar, hem de şehir egzoz dumanından kurtulmuş oluyor. Sizin anlayacağınız Kopenhag çevre dostu bir şehir. Kopenhag sakinleri ne yağmur, ne güneş (çamur zaten yok!) dinliyorlar, hep bisiklet üzerindeler. Bisikletlerin hiç görmediğim şekillerini burada gördüm. Bir tanesinin ön tarafında 4 küçük çocuğun oturduğu selesi bile vardı. Sanki anaokulu nakil aracı gibiydi 🙂

Yemeklerinin ahım şahım olmadığını söyleyebilirim. Yediğim yemeklerden aklımda kalan bir şey pek olmadı. Amma lakin o ekmekleri var ya o ekmekleri! Muhteşemdi. Bir restorana gittiğimizde sepette gelen ekmeklerin bitme süresi 10 dakikayı bulmuyordu. Garsonlar bize ekmek taşımaktan fenalık geçirdiler. Vallahi biraz mahcup olduk ama sıcak ekmeği zeytin yağına bandıra bandıra yemenin dayanılmaz çekiciliğine karşı koyamadık. Bir daha mı geleceğim Kopenhag’a? Varsın “Bu Türkler de ne ekmek canavarı kardeşim” diye düşünsünler.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Şehrin kuruluşu Vikingler zamanına, 10. yüzyıla kadar gidiyor. Kopenhag  o zamanlar küçük bir Viking balıkçı köyü imiş. 15. Yüzyılda Kopenhag, gelişen ticaret sayesinde, artık Danimarka’nın başkenti olacak kadar önemli bir şehir haline gelmiş. Zaten şehrin Dan dilindeki söylenişi København, “Ticaret limanı” anlamına geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir benim gördüğüm en pahalı şehirlerden. Benim kıyaslamam bira fiyatı ile oluyor. Kopenhag’da Carlsberg fıçı bira fiyatı 65 Kron yani 8.7 Euro. Ortalama bir restorandan 100 Euro civarı ödeyerek çıkıyorsunuz. Hediye olarak “ne aldın” diye sorarsanız, vallahi ben pek alınmaya değer bir şey göremedim. Andersen masal kahramanları düşünülebilir belki ama o kadar pahalı ki! Ben boş verdim, bence siz de aynısını yaparsınız. İster inanın ister inanmayın hediyelik olarak ekmek götürsem mi diye düşünmedim değil.. 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce 18. yüzyıldaki büyük yangın ve veba salgını, 19. yüzyılda da İngiltere’nin meşhur amirali Nelson’un şehri topa tutması gibi şehri yıkan önemli felaketler  sonrasında, şehir büyük ölçüde yeniden imar edilmiş. Bugün gördüğümüz neoklasik tarzda binalar hep o yeniden inşa döneminden kalma. Şehir öyle güzel bir şekilde planlanmış ki yolunuzu kaybetmeniz çok zor. Tarihi eserleri,  müzeleri de ulaşımı kolay olan mesafelerde. 2 tam günde şehri hakkını vererek gezebilirsiniz.

P8050579.JPG

Benim size bir tavsiyem olacak; Kopenhag’ı gezmeye başlamadan önce Hop-on Hop-off denen gezi otobüsleri ile tur satın alın. Hop-on Hop-off turlar  Mermaid Tur (kırmızı hat), Christiania Tur (Mor Hat) ve  Carlsberg Tur (Yeşil Hat) olmak üç çeşit. Ben Denizkızı son durak olan uzun turu seçtim. Böylece hem en uzak noktadan tura başlamış ve hem de şehir hakkında bilgilenmiş olacaktım. Tur fiyatı 180 Kron civarında. Bu turlarda bir yerde inip, o bölgeyi gezip sonra arkadan gelen otobüslerle geziye devam da edebilirsiniz. Benim bunu yapma şansım zaman kısıtlılığı nedeni ile olmadı. 

Kopenhag’da Gezi Noktaları: 

Kopenhag gezmesi çok kolay olan bir şehir. Kendinize güveniyorsanız şehrin tüm gezi noktalarını yürüyerek gezebilirsiniz.

P8050665-001.JPG

Önce şehir merkezinden uzaktan, “Küçük Deniz Kızı (Little Mermaid)” heykelinden başlayalım. Bir kaya üzerinde oturan denizkızı ile temsil edilmiş heykel, ünlü bira üreticisi Carl Jacobsen’in Kopenhag şehrine bir hediyesi. Seyrettiği bir bale temsilinde hem Denizkızı karakterini canlandıran balet Ellen Price’dan ve hem de masalın hüzünlü hikayesinden çok etkilenen Carl Jacobsen bronz ve granitten bu heykeli 1913 yılında yaptırmış. Heykeli Edvard Eriksen adlı bir heykeltıraş yapmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Balet çıplak poz vermeyi reddedince, Edvard Eriksen model olarak kendi eşini kullanmış. Bu heykel bir kaç kez vandal saldırıya maruz kalmış. Şimdi gördüğümüz heykelin birkaç kez tamir görmüş hali. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu heykelin devamında yatların demirlediği liman ve liman arkasında ise bir başka heykel bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1843’de kurulmuş olan Tivoli Bahçeleri belki çocuklulara göre ama benim hoşlanacağım bir yer değildi. Andersen ve Walt Disney’de parkı bol bol ziyaret edenlerden. Yine de Kopenhag’da gezilecek yerlerin başında gelen bu büyükçe lunaparkı gezmeden yapamadım. Üstelik hem gündüz ve hem de gece gezdim. Aksiyon sevenler için bir sürü aktivite var. Hafta sonları burada konserler de oluyor. Biz bir tanesine denk geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkı yine de ihmal etmeyin derim. İçinde gezip, sonra bir kafeye oturup bir yandan biranızı yudumlarken, bir yandan da tepenizden geçen vagonlarda ters dönerken çığlık atan insanları izlemek eğlenceli gelebilir. 

P8030191.JPG

Nyhavn adlı yer aslında dünyanın dört bir yanından gemilerin yanaşması için yapılan bir limanken sonradan bir eğlence yeri niteliği kazanmış. Limanın iki yanına yerleşmiş 3-4 katlı ve rengarenk boyalı evleri ile çok şirin bir yer. Burada bulunan en eski ev 9 kapı numaralı ve 1681 yılına ait. Bu ev orijinal hali ile korunmakta.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nyhavn gündüzü gibi gecesi de çok hareketli bir yer. Burada bir akşam yemeği yedik. Hans Christian Andersen, burada bulunan 20, 67 ve 18 numaralı evlerde oturmuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9301.JPG

Strøget Kopenhag’ın en önemli alışveriş merkezi ve 1.1 km uzunluk ile Avrupa’nın en uzun yaya yolu. Bu cadde boyu mim sanatçıları, sokak çalgıcılarını göreceksiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9139-001.JPG

Ny Carlsberg Glyptotek müzesi hemen şehrin göbeğinde, Tivoli Bahçeleri yanında bir heykel müzesi. 1888 tarihinde şehrin ve hatta ülkenin zengini biracı Carl Jacobsen tarafından finanse edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9084Ben Kopenhag gezimin ilk günü yağmurdan kaçmak için içeri daldım ama bu kadar zengin bir müze ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. İçeride hem modern ve hem de Mısır, Yunan, Asur, Roma, Bizans gibi antik dönemlere ait heykeller var. Burası heykel severler için vazgeçilemeyecek bir yer. En az 1.5-2 saatinizi buraya ayırmanız gerekecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belediye Binası (City Hall), şehrin merkezinde bulunan ve 300 basamakla çıkılan 106 metreyi bulan kulesi ile Kopenhag’ın en yüksek binaları arasındadır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1892-1905 yılları arasında İtalya’daki Siena Belediye Binası örnek alınarak yapılmış. Binanın Tivoli Bahçelerine bakan köşesinde 1965 yılında bronzdan yapılan Andersen’in heykeli bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P8040286.JPG

Vor Frelsers Kirke (Kurtarıcımız Kilisesi) 1696 yılında yapımı tamamlanan barok tarzı bir kilise. Kilise spiral tarzda kulesi ile önemli. Kulenin boyu 90 metre ve tam 400 basamakla çıkılıyor. Bu kilisenin çan takımı da meşhur.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Vor Frelsers Kirke ziyareti yaptıysanız sakın üşenmeyin ve 400 basamağı çıkıp kulenin tepesinden şehir manzarasına bakın derim.  Kuleden şehrin manzarası harika.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9260.JPG

Holmens Kirke (Gemiciler Kilisesi) 1619 yılında özellikle sefere çıkmadan önce gemicilerin ibadet etmeleri için yapılmış olan bir kilise. Ben bu kilise içinde tahta oymalara bayıldım. Bu kilise sadece içinde bulunan bu oymalar için bile ziyaret edilir. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Borsa Binası şehrin bence en güzel binalarından bir tanesi. Bu bina ayrıca Kopenhag’ın en eski binalarından sayılıyor. Christian IV bölgesel ticaretin önemini anlayarak 1625 yılında bu görkemli binayı yaptırmış. Binanın orjinalde kurşun olan çatısı İsveç’le savaş sırasında sökülerek top gülle ve kurşun yapımı için kullanılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Christiansborg Sarayı ve Meydanı ise turistlerin uğrak yerlerinden. Christiansborg Sarayı bir zamanlar krallara ve kraliçelere ev sahipliği yapmış, ancak 1800’lerin sonlarında sarayda çıkan yıkıcı yangınlardan sonra kraliyet ailesi, bir daha dönmemek üzere Amalienborg Sarayı’na taşınmış. Kule, 1907-1928 yılları arasında yapımı tamamlanan Christiansborg Sarayı’nın üçüncü kısmı olarak inşa edilmiş. Yüksekliği 106 metre olan Christiansborg Sarayı Kulesi, Belediye kulesini 40 santimetre aştığından Kopenhag’ın en yüksek kulesi sayılıyor. Bakmayın siz benim Kopenhag’da 3 gün geçirdiğime. Aslında bir eğitim toplantısı için gittiğim Kopenhag’da sarayları gezecek zamanım maalesef yoktu. Ben ancak dışarıdan görebildim. Saray bugün  Danimarka parlamentosuna ev sahipliği yapıyor. Saray meydanı ise çok hareketli. Buradan aynı zamanda bot turları da kalkıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

St. Nikolaj Kilisesi’nin tarihi 1200’lü yıllara kadar gidiyor. Kopenhag’ın en eski kiliselerinden bir tanesi. 1795’deki büyük Kopenhag yangını sonucu kilise olarak görev görmesi durdurulmuş. Yani burası artık bir kilise değil. Nikolaj Kunsthal olarak geçiyor adı. Sonraki tarihlerde yangın kulesi, deniz müzesi ve halk kütüphanesi olarak işlev görmüş. Bugünde çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor. Kulesine çıkılabiliyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Merkez Tren İstasyonu 1911 yılında açılmış. Buradan  Øresund Trenleri de kalkıyor. Yani buradan İsveç’in Malmö kentine seyahat edip,  Øresund Boğazını hem köprü ve hem de tüneli kullanarak geçebilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kopenhag’ın kanallar sayesinde adeta Venedik Şehri gibi olduğundan bahsetmiştim. Buraya gelip de kanallarda bot turu yapmadan dönmek de olmaz. Bot, Küçük Denizkızı heykeline kadar gidip kanallarda gezinti yapmanızı sağlıyor. Kopenhag’ı bir de bottan görmek güzel oluyor. Botların kaptanlarının daracık kanallarda seyahat ederken ki ustalıkları müthiş doğrusu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Frederik Kilisesi ve Amalienborg Sarayı’nı ancak dışarıdan görebildim. Gezemedim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet siz Sanal Gezgin arkadaşlarıma Kopenhag gezim ile ilgili olarak bunları anlatabilirim. Dediğim gibi bu gezi daha çok mesleğimle ilgili bir eğitim gezisiydi. Yani daha çok boş vakitlerimde gezebildiklerim bu kadar. Andersen’in masal dünyasını tamamlayan bu güzel şehri ve insanlarını tanıma fırsatınız olursa kaçırmayın…

Gezekalın, sevgisiz kalmayın…

Dr Ümit Kuru

11.08.2017 Saat 11:17

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Guarda-Belmonte-Tomar-Obidos-Caidas da Rainha

Guarda sabahına biraz baş ağrısı ile uyandık. Guarda Portekiz’in en yüksek rakıma sahip olan kenti durumunda. Rakım 1056 gibi ama yine de etkilendim. Kaldığımız otel şehir dışında ve dün geç geldiğimizden dolayı Guarda hakkındaki ilk izlenimim pek iyi değildi. Aslında Guarda’nın yerleşim olarak varlığı çok eski. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezimize eski şehrin tam göbeğinden, Praça Luís de Camões meydanından başladık. Sabahın erken saatleri. Guarda’lı vatandaş daha yataklarında anlaşılan. Sokaklar bomboş ve bize ait. Fotoğraf çekmek için hem ışık zamanı ve hem de sokakların boşluğu güzel. Bu meydanda en heybetli yapı Katedral (Sé Catedral da Guarda). Meydanın en kara, en itici ve heybetli binası olan Katedralin yapımına, Kral João I 1390’da başlamış, Kral João III 1517’de bitirmiş. Ne yalan söyleyeyim!  Bu meydandaki karşı sıra ve iki yandaki binalar çok daha sevimli benim için. Katedrali boş verdim ve onlarla ilgilendim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu meydandan birer kılcal damar gibi daracık sokaklar başlıyor. Bu sokakların bir kısmında tek katlı, orta çağdan beri ayakta olan evler var. Bu mahalleler eski Yahudi yerleşim yerleri. Yahudi yerleşimine 1200’lü yıllarda, Porta d’El Rei’den başlayarak izin verilmiş ve onların da sayıları 600-800 kişiye kadar ulaşmış. Yahudi cemaatinin daha fazla artmasına 1500 yılların başından sonra izin verilmemiş. Guarda da daha önce yerleşmiş olanlara da din değiştirmeleri için baskılar yapılmış.

Yahudi evleri kapısı, yukarıda benim de fotoğrafladığım gibi, haç işareti ile damgalanmış.

P5200021-001.JPG

Daracık sokakları yürüyerek Torre dos Ferreiros‘a  (kale kulesi) ulaştık. Bir zamanlar Guarda Şehri surlarla çevriliymiş. Bu surların dört köşesinde ise kuleler bulunurmuş. İşte Torre dos Ferreiros, bu kulelerden günümüze kadar ayakta kalan kule. Guarda gezimizi burada tamamlayıp, bir sonraki durağımız Belmonte‘ye doğru yola çıktık.

Tam ekran yakalama 07.06.2017 145224.jpg

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aslında Belmonte olsun, bundan önce gezdiğimiz Guarda olsun El Camino de Santiago denen bir haç yolu üzerinde bulunan şehirler. Bu konudan biraz bahsetmekte fayda var; Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü ele geçirince, Hristiyan dindarlar Kudüs’e haç yürüyüşünü yapamıyorlar. İlla ki bir haç yolu gerekiyor ya, Hristiyan dindarlar alternatif bir haç yolu peşine düşüyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Santiago-de-Compostela-01

Santiago de Compostela Katedrali

Yakup, Hz İsa’nın On İki Havarisinden biri. Romalılarca Kudüs’te öldürülünce müritleri Yakup’un küllerini İspanya’nın Santiago de Compostela şehrine götürüyorlar.  Yakup’un küllerinin bulunduğu Katedrali, başlarda Papalık karşı çıkmasına rağmen, Hristiyan dindarlar yeni haç yolu kabul ediyorlar. Bu haç yolu için belirli bir rota yok. Amaç Santiago de Compostela Katedraline ulaşmak.  Bir dönem dini amaçla haç için yürünen yol, bugün daha çok bir yürüyüş (treking) rotası  olarak kabul ediliyor ve yürünüyor. Bu yol El Camino de Santiago (Santiago Yürüyüş Yolu) diye adlandırılıyor. İşte Portekiz içinde de Santiago de Compostela‘ya doğru çok sayıda haç rotası var. Belmonte, Guarda, Evora bu rota üstünde bulunan şehirler. Yani bugün gezdiğimiz Belmonte de bu rota üstünde ve buradaki kilise de, hacıların uğradığı kiliselerden. 

indir-001.jpg

Belmonte’nın bir diğer özelliği Brezilya’nın kaşifi Pedro Álvares Cabral‘ın doğduğu yer olması.  Burası da şirin bir kasaba çıktı. Bir zamanlar alışık olduğumuz sakin, kendi halinde Anadolu kasabalarını andırıyor. Sokaklar tertemiz.

Burada önce Igreja de Santiago‘yu (Santiago Kilisesi) ve Panteão dos Cabrais‘i (Cabral Ailesi Anıt Mezarı) gezdik. Kilise, Cabral ailesinden Dona Maria Gil Cabral‘ın direktifleri ile yapılmış ve 13. yüzyıla kadar giden bir tarihi var. Kilise içinde bu bayanın anıt mezarı yer alıyor. Hemen yan taraftaki Panteão dos Cabrais, diğer Cabral ailesi üyelerinin anıt mezarı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belmonte Kalesi bir ortaçağ kalesi. Burayı gezmenin kaleden Belmonte manzarası fotoğraflamak dışında bir özelliği yok bana göre. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kale gezisi sonrasında Belmonte’nin eski evlerinin bulunduğu sokakları gezdik. Bunlar da tek katlı evler. İlginç olarak evlerin dışında, kadınların çamaşır yıkamakta kullandıkları tekneler bulunuyor. Bu tarz bir çamaşır yıkama teknesini ilk kez gördüm.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İber Yarımadasında yaşayan ve kovulmamak için zorla veya kendi istekleri ile Hristiyan dinine geçen,  gizli de olsa Yahudi inançlarını devam ettirenlere Marranolar deniyor. Belmonte, Portekiz’de bunların en yoğun olduğu yer. Marranolar 1970’de eski  (ya da aslında hiç terk etmedikleri) dinlerine geri dönmüşler ve 1996’da da burada sinagogları açılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belmonte’de bir Yahudi müzesi de var. Biz gittiğimizde orijinal müze kapalıydı ve tadilat vardı. Müzeyi küçük sayılacak bir yere taşımışlar. İlginç bir yer ama çok az sayıda eser var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Müzenin karşısında bulunan kafelerden birinde kahve içimi sonrasında tekrar yollara düştük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yolda bolca Okaliptus Globulus ağaçları içinden geçtik. Bu ağaçlardan elde edilen ve Portekiz hamuru denen kağıt malzemesi, kağıt için çok kaliteli  bir kaynak. Ekonomik değeri var. Bu ağaçlar 7-12 sene büyütüldükten sonra kağıt için dipten kesiliyor. Çok beyaz ve esnek bir kağıt elde ediliyor. Portekiz geleneksel yöntemlerle Mantar Meşesi, Okaliptus gibi orman ürünlerini bilinçli olarak kullanarak ekonomisine katkı sağlıyor.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir süre sonra Douro Nehri yerine Teju Nehri gözükmeye başladı ve Tomar Kasabasına ulaştık. Tomar ilginç bir yer, mutlaka görülmeli. Buranın kurulma hikayesi 12. yüzyıla kadar gidiyor. Tapınak şövalyelerinin sözünün geçtiği, muteber sayıldıkları, güçlü oldukları bir dönemde onların isteği ile inşa edilen Roman Katolik kilisesi, Convento de Cristo çevresinde gelişen bir şehir. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz buraya vardığımızda açlık hissimiz tavan yapmıştı. Araç bizi şırıl şırıl akan, güzel bir suyun yanında bıraktıktan sonra kısa bir yürüyüşle doğrudan yemek yiyeceğimiz Praca da Republica’da, bulunan Taverna Antiqua adlı mekana gittik. Gittiğimiz mekan, o ana kadar yemek yediğimiz en güzel ve en ilginç mekandı. Daha içeri girmeden, mekanın dış kapısında bulunan ve orta çağda cezalandırmalarda kullanılan işkence aleti, mekanın ilginçliğini anlatıyor.

P5200106.JPG

İçerisi sadece mumlarla aydınlatılıyor, masalar uzun, sandalye yerine de uzun sedirler vardı. Ama mekanın esas ilginçliği patrondan, garsona kadar burada çalışanlardı. Bu adamlar ve mekan, sanki orta çağdan fırlayıp da gelmişler gibiydi. Çalışanların hepsi uzun saçlı-sakallı, atletik yapılı ve filmlerde gördüğümüz giysiler içindelerdi. Benim hanım dahil, kadınların hepsinin ağzından “wuuawww” sesi çıktı. Bir erkek olarak biraz bozuldum tabii ki. Ama ortam o kadar güzel ve fotoğraf için davetkardı ki, bir süre sonra ben de büyüye kapıldım. Adamlara en çok ben sarılmış ve fotoğraf çektirmişim iyi mi? 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çorba, et, kap olarak ekmek kullanılan bir sulu yemek, tavşan eti ve pilav dan oluşan bir menü yedik. Bu mekan Tomar’a gelince asla atlanmamalı. bu ambiyans içinde, tok olsanız bile mutlaka bir şeyler atıştırın. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrasında Tomar sokaklarında dolaştık. Burada bulunan sinagogu ziyaret ettik. Sinagog, orta çağdan kalma nadir Yahudi dini tapınaklardan olması açısından önemli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Convento de Cristo, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde bulunan bir eser. Gerçekten çok etkileyici bir yer. Burası önceleri Tapınak Şövalyeleri tarafından finanse edilmiş ve sonra da kral tarafından onların mekanı olarak kullanılmasına izin verilmiş. Tapınak Şövalyeleri başlarda Kudüs yolunda hacıları koruyan 9 kılıç ustası iken, zamanla katılımlarla çok güçlenmişler. Savaşlarda gösterdikleri üstün başarılara ve kralların vazgeçemedikleri askerler olmalarına rağmen artan sayıları kralları ürkütmüş. Bunun üzerine Papa’nın fermanı ile bu askerlerin tarikatı ve Tapınak Şövalyeleri birden “tu kaka” olmuşlar. Kimileri yakalanıp idam edilmiş, sağ kalanları da yer altına çekilip, gizlenmişler. Portekiz Hanedanı ise akıllı davranmış ve bu tarikatın ismini değiştirip, keşiflere çıkan  denizcilerin yanına katarak onların korunmasında ve gerektiğinde ayak bastıkları yerlerde kendileri ile savaşan yerlilere karşı savaşmalarında kullanmışlar. Bu gizemli tarikatın bugün bile halen devam eden kolları var deniyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse! Biz dönelim Convento de Cristo’ya. Burası tamamlandıktan sonra Arap istilasına uğramış ama şövalyeler direnmişler ve bu kale-manastır arası yapıyı Araplara teslim etmemişler. Manastırda çok ayrıntılı işlemeler, çok güzel kapı ve pencereler var. Burada Romanesk, Gotik, Manuelin, Rönesans mimari tiplerinin örnekleri bir arada görülebiliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben en çok Convento de Cristo’nın dış kapısını, yuvarlak kiliseyi, içerideki Manuelin pencereyi, o zamana göre çok ilginç ve bence zamanın ilerisindeki kalorifer sistemini ve bir de yuvarlak kuyu gibi tuvaleti görmenizi isterim.

Manastırdaki umumi tuvalete çok güldük. Bir kocaman kuyu düşünün; Bu kuyunun kenarına oturuyorsunuz ve ihtiyaç gideriyorsunuz. Bir de yanınızda aynı anda kendi ihtiyaçlarını giderenlerin varlığını düşünün. Tamam! Bırakın düşünmeyi..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Obidos bugün ziyaret edeceğimiz son yer. Atlantik kıyısı komşuluğu olan bu yerleşim yeri tarih boyu epey bir uygarlığa ev sahipliği yapmış. Esas gezilecek yeri, tepeye kurulu kale ve çevresi. Portekiz’de kale ve benzeri yerler özel davetler için kiralanabiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim gittiğimiz saatte kale geziye kapalıydı. Ancak o bölgeye kadar gidip, şehri çepeçevre saran surların bir kısmını yürüdük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra da Orta Çağdan kalma dar sokaklarda yürüyüş yaptık. Buranın vişne likörü meşhur. İstanbul’a getirmek için Bir şişe kaptık  tabii ki. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

En sonunda Caldas da Rainha şehrine ulaştık. Burada konakladığımız otel çok güzeldi. Yemeği otelde yedik ve gezinin başarısı, edindiğimiz yeni arkadaşlık ve anılarımızın şerefine kadehlerimizi kaldırdık. Ertesi gün buradan doğrudan havaalanına gittik ve yurda döndük.

Her gezi sonrası, gezi yazılarımı yazarken geziyi baştan yaşıyorum. Gezi öncesi, sırası ve sonrasında aldığımı notları, fotoğraflarla birleştirmek, siz takipçiler için okunabilir hale getirmek bana büyük bir haz veriyor. Hangi kısmı daha çok seviyorum? Tam emin değilim. Ama gezi olmazsa, yazı olmazdı. Anı orada yaşamak ve yazdıklarıma şahit olmak ayrı bir zevk tabii ki. 

Bu yazı Portekiz gezimizin son yazısı. Bu ülkeyi sevdim. Pek bozulacak gibi de değil şükürler olsun. Hemen olmasa bile yaşamınızın bir döneminde bu ülkeyi gezmeyi ihmal etmeyin derim.

Bir daha ki buluşmaya kadar..

Hoşçakalın, Gezekalın….

Dr Ümit Kuru

08.06.2017 Saat 09:57

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Douro Vadisi-Guarda

P5190215.JPG

Selam dostlar,

Portekiz gezimizin sondan bir önceki günü var bugün, bu sayfalarda.. Douro Vadisi gezilecek sizlerle birlikte.

river (2).jpg

Douro Vadisi, adeta,  Portekiz’in şarap vadisi. İspanya topraklarından doğan Douro Nehri, önce kuzeye sonra da güney batıya dönüp 112 km’lik İspanya-Portekiz sınırını oluşturuyor. Yoluna Portekiz topraklarında devam edip Atlas Okyanusuna dökülüyor. Yani Porto’da su, suya kavuşuyor.   Douro Nehri tam 79000 km²’lik alanı suluyor. Bu vadi, dört bir tarafını çeviren dağlar nedeni ile üzüm bağları için elverişli iklim koşullarını sağlıyor. İşte biz bu vadide asma bağlarını ve yol üstü önemli yerleşim yerlerini gezeceğiz.

IMG_7872-001.jpg

Bu gezide ilk durağımız Amarante yerleşim yeri oldu. Porto’dan 50 km batıya doğru gidiyorsunuz. Burası sevimli şehir, hemen içinden Tâmega Nehri akıyor. Köprü, kilise ve yerleşim yerlerinin suya yansıyan görüntüleri çok güzel. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada zamanında az sayıda yerleşim yeri varken, Gonçalo adlı bir rahibin bölgeye gelmesi ile renk değişiyor. Bu adam Kudüs’ü ve Roma’yı görmüş bir rahip. Bilgi ve görgüsünü çevreyi iyileştirmeye kullanıyor. Nehir üzerindeki taş köprü dahil çok sayıda yeni yapının yapılmasına öncülük ediyor. Yörede seviliyor. Ölümü ardından Papa onu aziz ilan ediyor. Mezarı kendi adını taşıyan São Gonçalo adlı kilisede. Bu kilise kutsal haç yolları üzerinde bulunuyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P5190050.JPG

Burada ilginç bir bilgi de vereyim; Bu kasabanın simgesi nedense üremeyi temsilen penis. Pastanelerde penis şekli verilmiş pasta, ekme görürseniz şaşırmayın. Bunu aziz Gonçalo’ya bağlıyorlar ama nedendir bilmem.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada nehir kıyısında çok güzel kafeler var. Bir tanesine oturup, sakinliğin ve dingin nehrin keyfini çıkartmayı sakın ihmal etmeyin.

IMG_7991-001.jpg

Yolumuzu Vila Real’e doğru çevirdik ve yol boyu Doumo Vadisinin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içindeki  bağlarını görmeye başladık. Bir yerde mola verip, bu bağları bol bol fotoğrafladık. Ben fotoğrafla uğraşırken bizim gezi ekibini bir anda gözden kaybettim. Meğerse bir kiraz ağacı görüp ona dalmışlar. Türk her yerde Türk..Bulduk mu meyve ağacını, affetmiyoruz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şimdi, konunun burasında, Doumo Vadisi ve Porto Şarabı demişken biraz Portekiz şarapçılığının öyküsüne girmekte fayda var..

IMG_7965.jpg

Portekiz’de Şarapçılık, belki de daha eski, ama özellikle Romalılar döneminden beri iyi biliniyor. Portekizliler döneminde ise şarap kilise öncülüğünde üretiliyor.

İngiltere ile Fransa savaşa tutuşunca, İngiltere’ye Fransa’dan şarap ticareti duruyor. Eeee? İngiltere asilleri şarapsız mı kalacak? Bir yerden şarap bulmak gerekir. Tarih boyunca  ezeli düşmanı İspanya’ya karşı orduları ile Portekiz’in yanında olan müttefik İngiltere için yeni şarap kaynağı Portekiz oluyor. Portekiz’le ikili anlaşmalar yapılıyor. 1670’lerde bu iş için Porto limanı yapılıyor. Üzüm bağları sayıca artıyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yalnız şarap, sofra şarabı olarak güzel güzel de, İngiltere’ye gemilerle gidene kadar tadında bozulmalar oluyor. Sonra şarabın fermantasyonu aşamasında, şaraba brandy katılması fikri ortaya çıkıyor. İşte bunu kim akıl ettiyse işin rengi birden bire değişiyor. Brandy ilave edilen Porto şarabında rezidüel şeker şarapta kalıyor ve şarabın hem tadını güzelleştiriyor ve hem de saklanma süresini uzatıyor. Bu daha şekerli  ve uzun süre bozulmadan ulaştırılan tat, İngiliz’in damağına daha uygun geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hemen aklınıza “şarapçılık Portekiz’de uçuyor, ticaret artınca kazanç da artıyor” diye bir düşünce geliyor değil mi? Öyle olmuyor işte. Herkes kendi kafasına ve standardına göre üretim yapınca, fiyat kırınca kazanç ve kalite düşüyor.

indirBen bu Portekizli bürokrata, Markis Pombal’e bayıldım. Kral büyük deprem sonrasında kıçının korkusuna Lizbon dışına kaçıp, idareyi Markis Pombal’e bırakınca, Portekiz’in makus talihi bayağı değişiyor. Bu adamcağızın elinde Kral yetkileri var ama kendine çalıştırmıyor mührü. 1756’da bir fermanla “Arkadaş! Üzüm bağları Douro Vadisi içinde bu sınırlar arasında olabilir, daha da başka yerde bağ istemem” diyor. Neden? Çünkü vadinin bu bölümlerinde yetişen üzümler kaliteli şarap veriyor.  Bu adam durmuyor; “Şu bağda yetişen üzümler en kaliteli. Bu bağlardan elde edilen şarap yurt dışına gidecek, bu bağlardan elde edilen üzümü ise Portekiz halkı tüketsin”.  Adam hızını alamıyor “Arkadaşlar, Portekiz şarapçılığı şu standartlarda yapılacaktır. Milim taviz verene bu işi yaptırmam. Üzümü Douro Vadisinde yetiştirip, gemilerle Porto’ya yollayacaksınız. Gaia Bölgesinde ise şarabı yapıp, mahzenlerde saklayacaksınız. Buradan gideceği yere gidecek“.

Sonuç: İşte meşhur Porto şarabının ortaya çıkışı. Portekiz’de bu kurallar günümüzde bile aşağı yukarı uygulanıyor. 

atam6Kıssadan hisse; Bazen ulusların başına bir tek adam gelir. Vatanı kurtarır. Ülkenin ekonomisini, eğitimini, hukukunu, medeni kanununu modern sisteme, çağdaş demokrasiye adapte eder.

Adam gelir bunları bozar, yıkar. Terse çevirir.

Adam var ülke ekonomisine, halkına kazanç getirecekse bağını, zeytinini korur. Adam var, rant uğruna zeytinlik alanları inşaata, madene açar. Söker atar. 

Ülkemizin de şarapçılığı hissedilir şekilde gelişmişti. Eskiden köpek öldüren şaraba mahkumken, sonradan yurt dışında ödüle doymayan şaraplarımız, şarap markalarımız oldu. Yine de varlar. Ama daha da gelişimini engellemek için ellerinden geleni yapan yönetimimiz de var maalesef. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pinhao Kasabası hem yemek yediğimiz ve hem de geleneksel rabelo adlı teknelerle Douro Nehri gezisi yaptığımız kasaba oldu. Portekiz’in bu küçük kasabaları çok şirinler. Çok da güzel bir tren istasyonu var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce yemeğe daldık. Douro Nehrine bakan bir restoranda Farinheira un suçuğu denen değişik bir yemek yedik.

P5190089.JPG

Pinhao’da nehirde sizi gezdirmek için bekleyen klasik tekneler, rabelolar, var. Bunlar 45 dakika kadar süren turlar yapıyorlar. Nehirde bunlardan bir tanesi ile küçük bir tur attık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tekne gezisi sonrasında yolumuza devam ettik. Yeni yapılan çevre yolu yapımı 14 yıl sürmüş ama yolu çok kısaltmış. Portekiz’in en uzun tünelinden geçtik. Git git bitmiyor, tam 5665 metre uzunluğunda. Yol üzerinde Portekiz’in büyük kaşifi Macellan’ın doğum yeri olan Sabrosa adlı kasabadan geçtik. Deniz nere, burası nere? Sen kalk buradan Lizbon’a git, bir de yeni yerler keşfet!

P5190598.JPG

Konaklama yerimiz olan Guarda’ya varmadan önce Pacheca adlı bir çiftlik ve oranın şarap üretim yerini gezdik. Burasının tarihi 1761’e kadar gidiyor. Bize eşlik eden bir görevli tesisi gezdirdi. Anlattığına göre kırmızı şarap yapılacak üzümler havuzlara boşaltılıyor. Her bir havuz 10-15 ton üzüm alıyor. Kırmızı şarap olacak üzümler bu havuzlarda ayakla eziliyor. 10-15 büyük ayaklı erkek, havuzlara boşaltılan üzümleri ayakları ile çiğniyorlar. Erkek illa büyük ayaklı olacak. 10-15 ton üzümden 8000 litre kadar likit elde ediliyormuş. Üzümlerin ezilmesi 3 saat kadar sürüyor. Sonra bir saat dinlenmece ve sonra da 1 saat dansla, şarkıyla işi eğlenceli hale getirip bitiriyorlarmış. Sek kırmızı şarap için üzüm havuzlarda 9 gün kalıyor, sonra fıçılara alınıyor.

Büyük ayaklı erkekle ezilme kısmı biraz mide bulandırıcı ama belki de Porto Şarabının tadını veren budur 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir ara mahzen boşaldı, Fıçılardaki şarapların kokusu mu nedir, içmeden sarhoş oldum. Kendimi bir mutlu hissettim. Başladım  zeybeğimi oynamaya. 

Lamego üzerinden yola devam ettik ve konaklama yapacağımız, bunun dışında da pek bir özelliği olmayan Guarda şehre vardık.

Bugünümüz bağlı, bostanlı, dağlı, taşlı ve bol yeşilli ve şaraplı geçti. Her günümüz böyle geçsin. Ülkemizin de bağının, bostanının, zeytinin, yeşilinin korunması umudumla. Gerçi bazen insanın kör umutları olabiliyor. Yine de umutsuz olmayalım.

Gezekalın, aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

05.06.2017 Saat 10:12

Kaynaklar:

http://www.niepoort-vinhos.com/en/douro/

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Porto

IMG_7464.JPG

Güneşli bir Porto sabahına uyandık. Kahvaltı sonrası hemen şehir turuna başladık. Bugün yine yoğun bir gün olacak. Tüm günümüz 1996 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınan bu şehirde geçecek. Şaka filan derken Portekiz gezimizde, hemen her gün, bir UNESCO Listesi eseri ziyareti yaptık.

Tam ekran yakalama 2.06.2017 005610.jpg

Porto Şehri de, aynen Lizbon gibi, bir nehrin denize kavuştuğu alana kurulmuş. İspanya’nın içlerinden doğan ve hasreti denize kavuşana kadar 897 km yol kateden Douro Nehri şehri ikiye bölüyor. Şehrin bir tarafı Porto, diğer yanı ise Vila Nova de Gaia, yani kısaca Gaia Bölgesi. Gaia Bölgesi; Douro Vadisinde üretilen üzümlerin şarap yapımı ve depolanması için toplandığı bölge. Burası şarap saklamak için daha uygun iklime sahip. Rabelo denen geleneksel teknelere yüklenen Douro Vadisi üzümleri, nehir yoluyla buraya getiriliyor. 

IMG_6981-001

Porto çok eski bir şehir. Keltlerden beri yaşam var. Bir ara Romalı, bir ara da Emeviler gelmiş hüküm sürmüş. Sonrasında ise bugünkü Portekiz’i kuranlar almış bölgeyi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Porto gezimizin ilk durağı Atlantik kıyısında, nehir ile denizin buluştuğu yer ve bu alana yakın deniz kıyısına kurulu bir kale oldu: São Francisco do Queijo Kalesi. Kale daha eski zamanlardan beri var olsa da, bu hali 1640’lar yapımı. Küçük ama çok estetik görünümde. Kale önünde hopladık, denize ayak soktuk ve bol bol da fotoğraf aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Araçla sahili takip ederek Porto’nun merkezine geldik. Burada ilk ziyareti Igreja dos Carmelitas ve Igreja do Carmo adlı yan yana duran iki kiliseye yaptık. Bu kiliselerden bir tanesi rahibelere, bir tanesi ise rahiplere ait. Bir zamanlar bu iki kiliseyi birbirinden perdeler ayırırmış. Ama rahip ve rahibeler rahat durmayınca çareyi iki kilise arasına 1 metre genişliği bile bulmayan bir ev yapmakta bulmuşlar. Aradaki yapıya ev de denmez ya, sonuçta yaramazlıklar son bulmuş. Bunlardan sağdaki kilise rahiplere ait. Bunun yan duvarında çok güzel duvar seramikleri var. Haydi bakalım sevgili Gezekalın takipçileri! Hatırlıyor musunuz bu üzerine resim, desen çizilmiş seramiklere ne deniyordu? (Yanıt veriyorum: Azulejo 🙂 )

P5180036.JPG

Bu kilisenin bulunduğu ana caddeyi ve çapraz karşısında içinde çok güzel bir heykel bulunan havuzu geçtik. Livraria Lello yani Lello Kitap Dükkanı gezimiz için dükkan önüne geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burayı gezmek 2015 yılından beri ücretli. İçeride bulunan merdivenler tam bir sanat eseri. Sadece merdivenler değil tabii ki, tavanda desenli cam ve diğer objeler de çok estetik ve güzeller. Burası bazı gezi kitaplarında dünyanın en güzel 3 kitap dükkanı arasında gösteriliyor. 1869 yılından beri faaliyette olan bu kitapçı Harry Potter serisinin yazarı  JK Rowling’in de çok sık uğradığı ve kitapları için esinlendiği bir mekan.

IMG_7113

İçeri girince bir kitapçı değil de, sanki bir? Bakın! Şimdi, şu satırları yazarken tam tarif edemedim ben de yarattığı duyguyu. Ama içimi çok ısıttığını, yüzümü gülümsettiğini iyi hatırlıyorum. Bugün fotoğraflara bakarken bile aynı duyguyu yaşadım. Tavan kaplamasında Latince “Decus in Labore” yazılı. Türkçeye çevirisini “Alın teri namustur” diye yapabiliriz. Yıllardır ve istikrarla kitapçı olarak çalışmayı sürdürmeleri erdemlerin en büyüğü bence. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası iki katlı bir dükkan. Üst kata çıkan merdivenler bölünmüş döner merdiven şeklinde. Bu merdivenin sadece işlemeli korkuluk kısımları tahtadan diğer kısımların oymaları ise alçı. Burada, bu küçük mekanda neredeyse bir saat geçirdim. Porto’ya gelen gezginler: Burayı kaçırmayın sakın!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürümeye devam ettik. Caddeler, ara sokaklar insanı buralarda kaybolmaya davet eder gibi. São Bento Tren İstasyonuna kadar o güzel yollarda yürüdük. Biz keyifte, insanlar işlerine koşturuyor. Tatilin bende yarattığı bu bencil duyguyu seviyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

São Bento Tren İstasyonuna ilk kara trenin varışı 1896 yılında olmuş. İstasyonun yapımında Fransız mimarisinden etkilenilmiş. Bu istasyonun en çarpıcı yeri seramikleri. Burada tam 20000 seramik var. O zamanın meşhur bir Azulejo sanatçısının eseri bunlar ve ilk seramik 1905 yılında konmuş. 1905-1916 yılları arasında bu seramik tablolar çalışılmış. Gerçekten her biri, bir tablo sanki. Bu duvarlardaki seramiklerde Portekiz’in başarılı olduğu savaşlar, fetihler anlatılıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rua das Flores’den yürüyerek, Porto’nun ziyaret yerlerinin başında gelen eski borsa binasına, Palácio da Bolsa‘ya ulaştık. Aslında hemen önünde bulunan  St Francis Kilisesi kompleksi içindeyken daha sonra yangınla harap olan bu kısma bir ticaret merkezi yapılması kararı alınmış ve 1842 yılında başlayan inşaat 1850’de bitirilmiş.

IMG_7270.JPG

Ancak iç kısımda olan ve burasını UNESCO listesine girmeye hak ettiren eserlerin yapımı 1910 yılına kadar sürmüş. Mahkeme Odası, Arap Odası, Toplantı Odası, İç Avlunun metalik çatısı görülesi yerler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şimdi bu mekanda borsa işlemleri yapılmıyor tabii ki. Sadece turistik ziyaretlere ve özel toplantılara açık bir yer. O anda düşünmemiştim ama şimdi aklıma takıldı; Bir zamanlar sömürgelerden gelen öz varlıklar sayesinde yapılan bu yerler ne kadar ahlaki? Neyse! Yine de güzel bir yapı. Zevk fışkırıyor her odadan, duvardan, sütundan…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra aracımızla Gaia Bölgesine geçtik. Buradan karşı sahili fotoğrafladık. Karşıda eskiden sakin bir balıkçı köyü olan Cais da Ribeira Caddesi var. Nehir kenarları eskiden üzüm taşıyan ama günümüzde sadece turistlere hizmet veren geleneksel tekneler yani rabelolarla dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sıra geldi yazımın en hain bölümüne; yani öğle yemeğimizi anlatarak iştahınızı kabartmak bölümüne. Daha önceden de anlattığım gibi bu gezide en çok dikkatimi çeken bölüm yemeklerdi. Yemekler sadece dikkatimizi çekmedi, bir de kemerlerimizi bir çıt ileri almamıza neden oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu seferki yemek yerimiz Gaia Bölgesinde, yani sabah beri gezdiğimiz bölümün karşı tarafında nehir kenarında olan bir yer. Burası bir tür Brezilya usulu barbekü sunan restoran. Masanızda bir tarafı sarı, bir tarafı kırmızı bir tokmak var. Sarı tarafı çevrili olması servise devam demek. Sınır yok..Tokmak kırmızıya dönene kadar et servisine devam. İnat ettik, bakalım ne kadar dayanacağız dedik. Etler de bir güzel kardeşim! “Tokmağı çevireni vururum!” dedim. Ama bu işin de bir sınırı var be kardeşim! Sonunda tokmağı kırmızıya çevirip pes ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gaia Bölgesinde şarap üreticilerinden bir tanesi olan Ferreira mahzenini gezdik. Ferreira, Portekiz’in en önemli şarap üreticilerinden bir tanesi. Tüm olay Antónia Adelaide Ferreira adlı bir Portekiz’li kadına aileden kalma zenginlik ve asma bağları ile başlıyor. Evinin kadını olması istenen Ferreira, 33 yaşında iki çocukla dul kalınca  Duoro Vadisinde bağlarının yönetimine geçmiş.

IMG_7436-001.jpg

Zaman içinde Portekiz’de şarap yetiştiriciliğine yenilikleri, İngiltere’de uygulanan teknikleri yerinde öğrenip getirmiş. Bir dönem tüm Avrupa ve Portekiz’in asma bağlarını vuran asma biti ile mücadelede katkılar sağlamış. 1896 ‘da 85 yaşında ölene kadar arkada 30 büyük bağ ve iyi bilinen bir marka bırakmış. Ne kadın ama!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada yine mahzen gezisi yapıldı. Şaraplar tadıldı ve satın alındı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası karşı kıyayı geçişimizi tekne ile yaptık. Hem nehrin iki yakasını ve hem de köprüyü bir güzel fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

385 metre uzunluğunda 44 metre yüksekliğindeki Dom Luís I Köprüsü,  Porto’nun en önemli simgesi. Porto ile Gaia Bölgesini birbirine bağlıyor. 1886 yılında açılan köprünün iki geçiş katı bulunuyor. En üst katından tramvay geçişi yapılırken alt katından ise araç geçişi sağlanıyor. Her iki kattan yayaların geçişine izin veriliyor. Porto’ya gidenlerin mutlaka yapması gereken şeylerden biri de bu köprüyü yürüyerek geçmek. “Sen yaptın mı dostum?” diye sorarsanız, maalesef hayır derim. Ama siz yapın, yapabiliyorsanız…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karşı yakaya geçişimiz sonrasında Cais da Ribeira Caddesi ve meydanında serbest zamanımız oldu. Burası eski balıkçı köyü. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Igreja de São Francisco  (Saint Francis Kilisesi) Porto’da bulunan kiliseler içinde en çok gotik unsur içeren kilise. İç kısım ise Barok tarzının çok iyi bir örneği. Çok boğucu ama UNESCO Kültür Mirası içindeki tarihi eski şehir kısmında. Gezmesen adama “ayıp ettin” derler dedik ve gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiliselerin, katedrallerin insanda sadece heybet hissi uyandıranlarını hiç sevmiyorum. Mistik hava, daha az şatafat, beni daha çok cezbediyor. 

Buradan funikülere bindik ve bizi yukarıda bekleyen aracımıza çıktık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_7682.jpg

Porto Katedrali (Portekizce: Sé do Porto) Roman Katolik kilise. Şehrin tarihi merkezindeki en eski eserlerden. Katedralde ayrıca gotik ve barok unsurlarda var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Katedral, kilise gezmekten artık hepimize biraz daral geldi ve yürüyüş yapmak istedik. Porto’nun cadde ve sokakları da ayrı güzellikte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha önceden de anlattığım gibi bu gezi hiç hesapta yoktu ve Amazonlar gezimiz iptal olunca Portekiz’e geziye katıldık. Benim bir gezi öncesi, hiç adetim olmadığı şekilde, hiç çalışmadan ve kendimi gezinin olumlu-olumsuz sürprizlerine bırakarak gelmem nedeni ile Majestic Cafe hakkında bir fikrim yoktu.

IMG_7702-001.JPG

Ama gerek atmosferi, gerekse de yiyecek içecek kısmı ile burası Porto’da ıskalanacak bir yer değil bence. 1921’den beri hizmet veren kafe, dekorasyonuyla insanı büyülüyor. Her daim kalabalık. Sıra bekliyorsunuz. Burada Francesinha adlı bir yiyeceği tavsiye ediyorlar. Ama kardeşim, yeni mangaldan çıkmışız! Tokuz! Siz açken deneyebilirsiniz. İçinde çeşit çeşit salamların olduğu bir tost diye anlatılıyor Üzerinde de bir sos. Sosun tarifi? Belem Turtası içi gibi bir sır! Bu ülkenin sırları yemeklerinde saklı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek için karnımız toksa da tatlı için açız.. Burada rabanadas adlı bir tatlı yedim. Nefisti. Bu kafenin Sangria’sı da içecek olarak tavsiye ediliyor.

P5180262-001.JPG

Günün sonunda otele dönmeye bile fırsat kalmayacak şekilde zamanı tükettik. Porto bir gezgin için o kadar zengin bir şehir ki, herhalde bir gün daha kalsak iyi olurdu. Sokaklarında aylak aylak dolaşmak, Douro Nehri kıyısında bir kafede zamansız şekilde oturmak, Majestic Cafede, yukarıda yazdığım tostu (artık adı her neyse!) denemek isterdim doğrusu.

P5180394-001.jpg

Akşam yemeğine Porto’nun biraz dışında deniz kenarında bir yere gittik ama ben daha araçta iken sahilde rüzgar sörfü yapan iki kişi gördüm. Ekip restorana çıkarken, ben koştur koştur sahile indim. Başladım deklanşöre basmaya. Onlarca fotoğraf arasında iyi birkaç tane sörfçü pozu çıktı tabii ki. Fotoğrafladığımı gören gençler de  en güzel pozlarını vermeye çalıştılar bana. 

IMG_7716.jpg

Hayatımızdaki anlar sanki bir fotoğraf karesi. İyi fotoğrafın ne zaman karşınıza çıkacağını bilemiyorsunuz. Bir bakmışsınız yaşamınıza renk katan bir kare çıkmış. Yakalamaya çalışıyorsunuz anı. Puf! O güzel kare bir anda elinizden uçup gidiveriyor. Size sadece anısı ve izleri kalıyor. O da hafızanıza kaydedebildiğiniz kadarı..

Gezekalın ve anı yakalayın. 

Dr Ümit Kuru

03.06.2017 Saat 01:10

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.