Noroc Romanya: Tuna Deltası

IMG_3479.JPG

Tuna Nehri Akmam Diyor
Kenarımı Yıkmam Diyor
Ünü Büyük Osman Paşa
Pilevne’den Çıkmam Diyor

……………………

Yukarıdaki türkü sözlerinde geçtiği gibi, türkülere konu olmuş Tuna Nehri, Almanya’nın Kara Orman Bölgesinden doğup 2857 km yol kat ederek, Romanya’nın Kara Orman Sığlığından Karadeniz’e dökülüyor. Avrupa’nın Volga Nehrinden sonraki ikinci en uzun nehri. Tuna Nehri, Romanya dahil 19 ülke ile temas ediyor. Karadeniz’e ulaşmadan önce nehir 3 ana kola ayrılıp,4178 km² lik Tuna Deltası‘nı şekillendiriyor. 

IMG_3352.JPG

Avrupa’nın Volga, Kuban Deltalarından sonra en büyük üçüncü ve dünyanın ise 22. büyük deltası. Ama esas önemli yanı ise 5400 üzerinde bitki ve hayvan türü ile dünyanın biyolojik çeşitlilik bakımından üçüncü ve Avrupa’nın ise en önemli deltası olması. Geniş sazlık alanları, lagünleri, tuz gölleri, tatlı su alanları, ağaçlıkları ile çok özel bir bölge burası. 1990 Yılında UNESCO tarafından Doğa Mirası listesine alınmış. Yani geziye Romanya’nın UNESCO listesi içindeki bir yeri ile başlıyoruz. 

Tam ekran yakalama 20.06.2019 101235.jpg

Tuna Deltası’nı gezmek izne bağlı . Yani kendi başınıza da, turla da gitseniz Danuba Delta Biosphere Reserve Authority (DDBR- http://www.ddbra.ro/en/ddbra-map) denen bir bölümden izin almanız gerekiyor. Zaten Tuna Deltası içinde 19 su, 7 kara yolunu takip etmenize izin var. Diğer bölümlere izin verilmiyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tuna Deltasının büyük bölümü Romanya toprakları içinde bulunuyor. Delta üç ana kola ayrılıyor. Chilia, Sulina ve Sfantu Gheorghe bölgeleri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3444.JPG

Romanya tur programını yaparken başlangıçta 9 günlük bir gezi planlamıştım. Ancak Romen rehber George mutlaka Tuna Deltasında kalıp, deltanın güzelliklerine şahit olmam gerektiği konusunda ısrar edince, 2 gün daha turu uzatma pahasına, programa ekledim. İyi ki de bunu yapmışım! Romanya’ya gitmişseniz mutlaka Tuna Deltasını programınıza ekleyin derim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu arada unutmadan sizlere sivri sineklerden bahsedeyim; Yanınızda mutlaka sinek kovar sprylerden götürün. Elbiselerinizin üstünden bile sokuyorlar. 

IMG_3455.JPG

Tuna Deltasında Crişan Köyünde çok sevimli karı-kocanın işlettiği bir pansiyonda kaldık. Buraya ulaşmak biraz zahmetli oldu. Bükreş’den Tuna Deltasına düzenli feribot ya da hızlı botların hareket ettiği Tulcea‘ya, 3.5 saat kadar bir yolu araçla kat ettik. Tulcea’dan da hızlı feribotla 1 saatlik yol yaparak konaklayacağımız Casa Calin adlı pansiyona ulaştık. Pansiyon sahibi John çok deneyimli bir rehber. Tuna Deltasının tüm kanallarını, bir turist için ilgi çekecek tüm noktalarını çok iyi biliyor. Eşi ise harika bir ahçı. Pansiyon Tuna kıyasında sıcacık ve çok sevimli. Yataklar biraz sorun olsa da o ortamda hiç aramadık rahat yatakları. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Delta’yı ziyaret etmek, çok çeşitli etkinlikler ve gezi fırsatları sunduğu için oldukça keyifli bir süreç. Tekne ile doğal göller, vahşi yaşam, köy ziyaretleri ve unutulmaz bir gün batımı gezileri yapmak ve benim pek ilgimi çekmeyen balıkçılık başlıca aktiviteler..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Crişna’ya vardığımızda ilk günkü aktivitemiz gün batımı turu yapmak oldu. John’un kullandığı bot ile ana kanal boyunca bir süre gittik. Tuna Nehri kim bilir nereden sürüklediği kumlar  nedeni ile çamur renginde akıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3638.JPG

Seyahat ettiğimiz ana kanal, Avrupa’nın Mega Projesi olan Karadeniz’den, Manş denizine planlanan kanal projesi kapsamında genişletilmiş. Tuna Nehri tarih boyunca gemiler için yol alabilecekleri derinlikte olmuş ama bu mesafe bir yere kadarmış.

IMG_3852.JPG

Bu çılgın proje ile tüm Tuna, Main ve Ren Nehirleri ile Karadeniz’den Manş Denizi’ne yol açılmış. Nehir üzerinde büyükçe ağaç dalları da gezip duruyor, bu nedenle küçük teknelerin dikkat etmesi gerekiyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ana koldan içerilere doğru giriyorsunuz. İşte bu andan itibaren üzerinde yol aldığınız nehrin ve onun yarattığı güzelliklerin de farkına varıyorsunuz. Suyun rengi bile aniden değişiyor. Çamur renginden eser kalmıyor, berrak ancak su dibindeki yoğun bitki ve kökleri nedeni koyu bir renk alıyor. Bölgenin sakinleri olan pelikanlar ve balıkçıllar, yaban ördekleri, şanslıysanız kuğular,  şahinler gibi türlü türlü kuşlar ortaya çıkıyor. Suyun üstü yer yer sarılı beyazlı nilüferler kaplı oluyor. John rehberliğinde sazlıklar arasından yol alıp gün batımını seyredeceğimiz göle ulaştık. Suyun üstünde nazlı nazlı süzülerek bizim gibi nefis bir gün batımı seyri yapan pelikanlarla birlikte güneşi batırdık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün ise Tuna Deltasının diğer gezi yollarında tekne turu yaptık. Bu sefer erken saatlerde başlayan yolculuk akşamın geç saatlerine kadar sürdü. Kanallardan birinden girip diğerinden çıktık. Sazlıklar arasından dar yollar boyunca ilerledik. Hayatımda gördüğüm en geniş nilüfer tarlaları arasında yolculuk yaptık. Pelikan görmek bir süre sonra vaka i adiyeden oldu. Subtropikal iklimlerde görmeye alıştığım Roller (Gökkuzgun) cinsi bol renkli kuşları bile burada fotoğraflama şansım oldu. Müthiş güzel bir deneyimdi.

IMG_3890.JPG

Deltayı ziyaret ettiğimde tekne gezisi kadar keyif veren başka bir aktivite ise Letea Köyü ve Ormanını ziyaret etmek oldu. Ormanın özelliği, Avrupa’daki tek subtropikal orman olması ve Akdeniz bitkileri içermesi. Ayrıca, bu bölge 2000’den fazla vahşi at popülasyonu ile Avrupa Kıtası’ndaki en büyük “vahşi at” nüfusuna ev sahipliği yapmakta.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada tekneden indik ve 2 çift atın çektiği bir gezi arabası ile köy içinde gezi yaptık. Çoğunluğunun kökeni Rus olan köyden sonra o özel orman içinde bir yürüyüş yaptık. Bir kısmı birkaç asırlık meşe, akkavak, ıhlamur, karaağaç, dişbudak gibi kıymetli ağaçlar arasından geçip kumluk tepelere vardık. Tuna Deltası sürekli olarak değişen bir coğrafya. Bu nedenle bir zamanlar deniz olan ve alüvyonlarla dolarak içeri bölgelerde kalan bu yerlerde kumullar oluşmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

En son Tuna’nın Karadeniz’e açılan bir kolu üzerinde Sulina‘ya kadar gittik. Sulina’ya kadar uzanan kanalın 20 km’lik bu kısmı, 1880-1902 yılları arasında kazılmış. Osmanlı’da bu işe para koymuş. Çavuşesku döneminde burada çok sayıda balık konserve edilen fabrika varmış. Bunların hepsi harabe halde şimdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada karaya çıkıp önce öğle yemeğimizi yedik Sonra da Sulina içinde bir yürüyüş yaptık. Sulina yeni kanal yapıldıktan sonra ticari bir merkez haline gelip dünyanın dört bir yanından insanların yaşadığı kozmopolit bir yer olmuş. Bunun en önemli göstergesi Sulina mezarlığı; Rus, Romen, Türk, Yunan, Yahudi, İngiliz başta olmak üzere bir çok milliyetten insanların gömüldüğü bir mezarlık burası. Bu mezarlığı gezdik. Rus, Türk ve Yahudi Mezarları yan yana.   Bir de korsan mezarı mevcut. Sulina içindeki Ortodoks Kilisesi güzel. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sulina gezisi sonrası, Tuna’nın bu kolunun Karadeniz’e açıldığı ve büyük bir deniz fenerinin olduğu uca kadar botla gittik. Buradan sonrası artık Karadeniz. Hemen kıyıda daha önce bu sularda batan bir Türk gemisinin batığı gözüküyor. Bu noktada Tuna Deltası’nın devam eden büyümesini ve bu büyüme içinde kaybolan Karadeniz’i net olarak görebiliyorsunuz. Tuna Nehri getirdiği alüvyonlarla önce setler yapıyor, sonra ise zamanla kapanan bu setlerle içeride hapis olan deniz suları ile tuz gölleri, lagünler, zamanla tatlı su gölleri ortaya çıkıyor. Bu bölümde yeni oluşan değişimi gözlemleyebiliyorsunuz. Buradaki büyük fener aslında kanalın bu bölümüne kadar  olan üçüncü fener. Zamanla Tuna Deltası büyüdükçe, denizle irtibatı kesilen ve işlevi kalmayan eski fenerler yerine, yeni fener yapılmış. Bu tarihi eski fenerleri hem gidiş ve hem de dönüş yolunda gördük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günün sonunda tekne ve Sulina, Letea Köyü kıyı gezilerinden dönüp konakladığımız pansiyona geri döndük. Akşam yemeğimizi yedikten sonra biramı yudumlarken Tuna Deltası’nın her şeyi ile bana ne kadar hitap ettiğini düşündüm. 

Romanya’da Tuna Deltasını mutlaka programlarınıza dahil edin ve bu özel alanı hakkıyla gezmeye gereken vakti ayırın derim…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

21.06.2019 Saat 22:31

   

Yunanistan Makedonyası’ndan Yol Üstü Duraklar: Pella-Veria-Vergina

P4200142.JPG

Kısa Yunanistan gezimiz sırasında bir karar vermiştim; Ülkeye döner dönmez ünlü yönetmen Oliver Stone’nun “Büyük İskender” adlı filmini yeniden izleyecektim. Bunun nedeni hem Büyük İskender’in doğum yeri olan ve milat öncesi 4. yüzyıllarda Makedon Krallığının bir dönem başkentliği yapmış Pella Antik Kentini gezmemiz ve hem de eski adı Aigai (Makedon İmparatorluğu’nun ilk başkenti) yeni adı Vergina  yerleşim yerinde bulunan Büyük İskender’in babası II. Philippe‘in tümülüs mezarını gezmemizdi. Büyük İskender ve babası II. Philippe’nin ruhlarını gezdiğim yerlerde hissedince filmi yeniden seyrettim…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İyon Denizi sahilinden, Türkiye sınırına uzanan Via Egnatia denen tarihsel önemi olan bir yol vardır. Bu tarihi yol hem Roma Ordularının hedeflerine hızlıca ulaşmalarını sağlamıştır ama daha da önemlisi Roma’yı zenginleştiren ve besleyen ticari bir yoldur.  Bugün artık otoban ya da üzeri asfalt yol  olsa da hala büyük kısmı kullanımda olan Via Egnatia tarihte her zaman önemli olmuştur. Bu yol üzerinde bulunan ve fethettikten sonra şehre kendi ismini veren Kral II. Philippe’nin şehri Philippi Antik Kenti UNESCO Kültür Mirası Listesinde bulunuyor. Kavala’da fazlaca oyalanıp, bir de Sfageia bölgesinde, deniz kıyısında Balaouro adlı restoranda o nefis sardalye ve ahtapot yemeğe kendimizi fazlaca kaptırınca gezi programımızda olan  antik kent kapısına vardığımızda saat 15:40’ı bulmuştu.

Bu antik kenti gezmeniz için saat 16:00’ya kadar zaman veriliyor. Biz ancak yalvar yakar içeri girip 20 dakikada koşarcasına bir kaç fotoğraf çekebildik. “Pişman mısın? O gün gezemediğin antik kent için yemekten vazgeçer miydin?” diye soranlara yanıtım: “Hayır!Kesinlikle vazgeçmezdim.” olur. Kavala’nın içinde yemek yerine, size önerdiğim yerde yemek yemenizi öneririm. Hem çok daha ucuz, hem de eminim daha leziz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pella Antik Kenti, Selanik’ten yaklaşık 45 km kuzey batıya doğru. Bir dönem başkentlik yapsa da benim için esas önemli olanı tarihin gelmiş geçmiş en büyük krallarından Büyük İskender’in doğduğu kent olması.

P4210225.JPG

Büyük İskender ve ardından gelenlerce zenginleşmiş olan kentin yalnızca küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilmiş. Bu hali bile çok ihtişamlı. Büyük Agora, gölgeli sütunlar, evler ve arasındaki yollarla çok düzenli ve zengin bir kentmiş. Afrodit, Demeter ve Kybele’ye adanmış tapınaklar ve İskender’in yaşadığı yıllara tarihlenen çakıl mozaikler bulunuyor.  Mozaiklerin 3 tanesi antik kentte, diğerleri ise müze içinde sergileniyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pella Antik Kenti’nde ortaya çıkartılan eserler köy içindeki modern müzede sergileniyor. Bu müzeyi mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

P4210287.JPG

Müze içerisinde Makedonların kullandıkları silahlar, zırhlar, altın taçlar, takılar, kullanılan eşyalar, kap, kaçak ve hatta oyuncak gibi çok çeşitli buluntular sergileniyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Müzede mozaiklerden bazıları da sergileniyor. Ayrıca üst katta, zamanında Pella’da yaşayan kadın ve erkeklerin giysilerinin nasıl olduğunu gösteren geçici bir sergiye de denk geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pella sonrası Veria (Karaferye) doğru yola düştük. Veria da, Via Egnatia üzerinde olan bir şehir. Philippi Antik Kentine Selanik’ten önce, Veria’ya ise Selanik gezinizden sonra gitmelisiniz.  Veria Yunanistan’ın Orta Makedonya bölgesinde,  Selanik’e yaklaşık 76 km uzaklıkta 40000 nüfuslu bir şehir.

P4210344.JPG

Osmanlı Devleti döneminde de Selanik ve Manastır gibi iki önemli şehri birbirine bağlayan yol üzerinde olması nedeniyle Balkanlar’ın en önemli merkezlerinden biriymiş. 1924 Nüfus Mübadelesi öncesinde yoğun bir Türk nüfus, ayrıca II. Dünya Savaşı Yahudi Soykırımı öncesinde de kalabalık bir Yahudi nüfusu barındırmaktaymış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Benim size burayı gezerken önereceğim en önemli yer Barbouta Yahudi Meydanı. Plateia Antoniou civarında arabanızı bırakıp, Vasileos Konstandinou‘ya doğru aşağıya yürürseniz kendinizi çok güzel bir yerde bulacaksınız.  Yahudi muhiti, süslü ve görkemli evleri, sinagogları ve İbranice işlenmiş sade evleri ile özel karakterini koruyor.  Tripitamos Nehrinin suları, yemyeşil bir ortam ve bir dönemin zenginliğini yansıtan nefis evlere hayran kalmamak mümkün değil. 

P4210332.JPG

Burada bulunan sinagog çok önemli. Cimriliğimiz tuttu, içeri girip de gezmedik. Ama bugün bu yazıyı yazarken gördüğüm fotoğraflardan sonra içeri girip ziyaret etmediğime pişmanım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karaferye yakınındaki (13 km.) Aigai (Yeni adı Vergina) yakın geçmişte keşfedilen Makedon kral mezarları nedeniyle turistik önem kazanmış. Mezar alanı UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış. Kral II. Philippe milattan önce 356 yılında 23 yaşındaki iken kral olmuş. 23 yıl süren krallığı sırasında Yunanistan’ı tümden ele geçirip Helen Birliğini kurmuş ama 46 yaşında asiller tarafından bir suikastla öldürülmüş. Yerine de efsanevi Büyük İskender tahta geçmiş.

P4210395.JPG

Mezarların bulunduğu alan dışarıdan bakınca yukarıdaki fotoda olduğu gibi bir şeye benzemiyor. Sadece bir tepe, bir de bir tünel görüyorsunuz. Ama içerisi muhteşem bir hazine saklıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İçeride fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Yani içerideki o muhteşem mezar odalarına ait tek bir karem bile yok maalesef. İç mekan fotoları sosyal medyadan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası aynı zamanda Makedon Krallığının da başkenti olunca Antik Kent de çok önemli. Tiyatrosu, agorası, saray, yaşam alanları ve mezarlıkları ile antik kent alanı da çok zengin. Ama yine saate yakalanınca antik kenti gezemedik.

1

Aslında Aigai’de 300 den fazla tümülüs mezar varmış.  Bunların çoğu mezar soyguncularınca tahrip edilmiş. Tümülüs mezarlardan en önemli olanı tabii ki 1997’den beri müze haline dönüştürülmüş olan Kral Philippe ve torunu  IV. Alexander’a ait olanı. Bunlar soygunculardan kurtulabilmiş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tünelden sonra çok güzel düzenlenmiş bir müzeye geliyorsunuz. İçeride sütunlu kapılarla 3 tane mezar odası var. Bunlardan 2 numaralı mezar Kral Philippe’nin mezarı. Birisi torun IV. Alexander’a ait, bir tane mezar ise tahrip edilmiş. Mezardan çıkan ve krala ait savaş kıyafetleri ve silahlar, altın tacı, kralın kemikleri ayrı yerlerde sergileniyor.

Λάρνακα

Krallar tarih boyunca görkemli saraylar, şehirler yapmışlar. Yaşarken sürdükleri sefa yetmemiş, ölüm sonrasını da renkli hale getirmeye çalışmışlar. İnançlarına göre ölüm sonrası gidecekleri yere tüm servetleri, silahları, yaşam malzemeleri ve hizmetkarları, eşleri ile birlikte gitmişler. Kralın eşlerinden İskit kökenli kraliçesi, Kral Phillipe öldükten sonra onunla birlikte gömülmek istemiş ve yakılan bedeninden kalanları altın bir sandığa konulup, kralın mezarına konmuş. 

Bu tip görkemli sarayları, mezarları gezerken aklıma hep bir soru takılır; Acaba bu kadar muhteşem yerin yapılması kaç kölenin canına mal oldu? Acaba bu zenginliğin karşılanması için kaç ülke istila edildi?

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

06.05.2019 Saat 09:00

 

 

 

 

Bulutların Üstünde: Meteora

P4220787.jpg

İnsanoğlu ne kadar şaşırtıcı, ne kadar da inanılmaz işler yapabiliyor değil mi? Gün geliyor dağların, tepelerin üstüne, gün geliyor yerin yedi kat altına tapınaklar, manastırlar, saraylar, yaşam alanları inşa ediyor. Bugünden geçmişin teknolojik imkanlarını düşündüğümüzde bunların yapımı insanı hayrete düşürüyor. Ulaşılmaz tepelerin, dağların üstüne tapınaklar, manastırlar inşa etmelerine kimi zaman inançlarına göre yaratana yakın olmak fikri, kimi zaman da insanın en büyük düşmanı olan insandan kaçmak eylemi neden olmuş.  İşte sizlerle bugün insanın yaratıcılığına, imkansızı başarmasına güzel örneklerden bir yer olan , adeta bulutların üstüne kurulu manastırların diyarı Meteora gezimi paylaşacağım.

IMG_2927.jpg

OLYMPUS DIGITAL CAMERASelanik’ten 3 saat süren 230 km’lik bir yol sonrası Yunanistan’ın Teselya Bölgesinde bulunan Kalambaka (Kalampaka) adlı küçük bir şehre ulaşıyorsunuz. Biz Meteora’ya Kastoria’dan hareketle ulaştık. Meteora’ya giden yol kıvrımlı ama çoğu yerde müthiş manzaralar karşınıza çıkıyor. Yani bu mevsimde yollarda bahar var. Yaklaşık 22000 nüfuslu bu şehrin önemi, UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil olan Meteora manastırlarına ev sahipliği yapmasından geliyor.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2852.jpg

Rüzgarın, suyun ve depremlerin etkisiyle milyonlar süren zaman diliminde ortaya çıkmış, düz vadiye dik olarak yükselen kayalar Kalambaka’nın kuzeyinde, Pindus Dağlarının güneyinde bulunuyor. Kayaların diğer tarafında ise Kastraki adlı bir başka yerleşim yeri var. Şehir olan Kalambaka yerine, daha samimi bulduğum Kastraki Kasabasında konakladık. Burada Kastraki Hotel, tur boyunca konakladığım en güzel yerdi. Meteora manzarasına karşı balkon sefamızı çok sevdim. Kahvaltısı ise müthişti. Yemek tercihleriniz için Kastraki Hotelin karşısında birkaç taverna mevcut. Burada mutlaka et yemelisiniz.

P4230849.JPG

Meteora’nın hakkını vermek için en az bir gece konaklamanız  gerekir. Biz gezmedik ama Kalambaka’da 6. yy’dan kalan Meryem Ana Bizans Kilisesi (The Byzantine Church of Virgin Mary) freskoları ile meşhurmuş.

P4230919.jpg

Meteora Yunanca “Boşlukta asılı kalan” anlamında bir kelime.  Keşişlerden öncesinde de mutlaka doğanın yarattığı doğal korunaklara, mağaralara, yerleşen insanlar vardır ama Meteora’ya bugünkü dini önemi anlamında ilk yerleşim, 985 yılında Barnabas isimli bir keşişin Meteora’ya inzivaya çekilmek için gelmesi ile başlamış. İlk zamanlar alçak mağaralarda bireysel olarak ibadet eden bu keşişler zamanla bir araya gelip ibadet eder olmuşlar ve bugün artık ya harabeleri olan ya da hiç bir iz kalmayan küçük kiliseler yapıp cemaatler oluşturmuşlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yunanistan’ın Halkidiki yarımadasından Ege denizi’ne doğru uzanan 3 dar ve uzun yarımadanın en doğuda olanı Aynoroz Yarımadası‘dır (Athos). Burada bulunan Athos Dağı Ortodokslar için kutsal kabul ediliyor. Meryem Ana’ya, Tanrı tarafından hediye edilmesiyle başlayan dağın kutsallığı, dağa 20 manastır yapılmasıyla devam etmiş.  10. yüzyılda dinsel bir topluluk olarak doğan Aynoroz, Bizans, Osmanlı ve Yunan egemenlikleri boyunca bağımsızlığını korumayı başarmış. Aynoroz nüfusunun tamamı erkek. Aynoroz’a kadınların girmesi yasak olduğundan Aynoroz’da hiç kadın yok. Dahası dünya ve Yunanistan’ın tek kadınsız bölgesi burası. “Athos Dağı Manastırları ile Meteora’nın ne ilgisi var?” diye sorduğunuzu hissediyorum. Ama Meteora Manastırlarının hikayesi oradan kaçan rahiplerle başlıyor zaten. Bizans Döneminde Türk akıncılardan kaçan Athos Dağındaki rahipler, Meteora’nın kum taşı kulelerin üstündeki korunaklı, ulaşımı zor manastırlara gizlenmişler. Tabii ki saldırılardan korunmak için de dağların daha ulaşılmaz olan tepelerine yerleşmeye başlamışlar.

P4220707.JPG

14.yy’ın başında küçük bir kilise ile başlayan ilk yapılaşmayı, 1382’de keşiş Athanasios’un yaptırdığı Büyük Meteora Kutsal Manastırı (Megalou Meteorou) izlemiş. Zaman içinde Yunanistan’ın diğer köşelerinden gelen diğer keşişler ile birlikte toplamda bazı kaynaklarda 20, bazılarında 24 manastır oluşturulmuş.

P4220761.JPG

Meteora vadisi maalesef 1943’te Alman ordusu tarafından bombalanmış. Bu sebeple 16. yy’da sayısı 24’e çıkan manastırlardan bugün sadece 6 tanesi ayakta. Bu Manastırlar: Agios Nikolaos Anapafsa, Metamorphosis tou Sotiros veya Megalou Meteorou, Varlaam, Roussanos, Agia Triada ve Agios Stephanos. Manastırlardan Roussanou ve Agios Stefanos rahibelere ait, diğer 4 manastır ise rahiplerin. Her bir manastırın hafta içi kapalı olduğu en az bir gün var. Yani ziyaret edeceğiniz manastırın açık olduğu günü ve ziyaret saatlerini kontrol etmeniz gerekiyor.   Manastır girişlerinde küçük birer gişe var, giriş için her bir manastır 3 Euro ücret alıyor ve bilet veriyor. Manastırların bahçelerinde fotoğraf çekebiliyorsunuz ancak kapalı alanlarda, özellikle kilise ve şapellerde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

P4220837-002.JPG

Meteora Manastırlarının en güzel fotoğraflarını seyir noktalarından alabiliyorsunuz. Biz Meteora’ya vardığımız ilk günün öğle sonrasını bu seyir noktalarında manastırların ve vadinin dışarıdan fotoğraflarını çekmekle geçirdik. Öğle sonrasında saat 4’den sonra çoğu manastır ziyarete de kapalı olunca seyir noktaları kalabalık değildi. Rahat rahat fotoğraf çekebildik. Sonraki gün sabahtan 3 tane manastırın içinin ziyaretini yaptık ve Varlaam, Roussanos, Agia Triada Manastırlarını gezdik. Gezdiklerim içinde en güzeli Varlaam, ulaşımı en zor olanı ise Agia Triada idi. Genelde turistleri ulaşımı en kolay olan Agios Stephanos’a ve zorluk derecesi daha az olan Varlaam, Roussanos Manastırlarına götürüyorlar. Bazı manastırlarda çelik halatlara takılı ve çekme sistemi ile çalışan sepetleri hala görmek mümkün. Bazen insanlar, bazen de ağır eşyalar bu sepetlerle uçurumun kenarında seyahat ediyorlarmış.

P4230867.JPG

Biz ertesi gün kaldığımız Kastraki’den yola çıkarak bazı manastırları gezdik. Kastraki’den başlarsanız önce Agios Nikolaos Manastırını göreceksiniz. Duvarlarda 16. yüzyılda çok ünlü olan bir sanatçının freskoları var. Freskoların en iyi örnekleri bu manastırdaymış ama biz bu manastırı gezmedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meteora’da yapılan ilk ve en büyük manastır olan Megalo Meteoro, 623 metre yükseklikteki devasa kum taşı kulesine adeta bir kartal gibi konmuş. Manastırın girişindeki mağara, Athanasios’un 1382’de manastırını kurmadan önce yaşadığı yermiş. Katedraldeki freskoları Bizans sanatının en iyi örneklerinden ve kütüphanesi meşhur. Biz gittiğimiz gün ziyarete kapalıydı.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Meteora’nın ikinci en büyük manastırı 14. yy’da yapılan Varlaam. Hem konumu, hem de 16. yy Bizans sanatını yansıtan freskoların bulunduğu kilisesi ile Varlaam, Meteora’nın en etkileyici manastırlarından. İçinde, zamanında hastane olarak kullanılan bir bölüm var. Bu manastırda hala makara sistemi ile eşya çekiliyor. İçerideki freskoları çok güzel. Bu manastırı ziyaret programınıza mutlaka almalısınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rahibelerin yönettiği Roussanou Manastırını gezdik. Bu manastıra hem alttan merdivenlerle hem de üstten köprü ile ulaşıyorsunuz. Biz merdivenlerle çıktık. Bu manastırdan manzara müthiş ve civardaki manastırları fotoğraflamak için bile olsa burayı ziyaret edin bence.  Ağaçların ortasında yükselen dar bir kum taşı kulesinin üzerinde oluşuyla, diğer manastırlardan biraz daha farklı bir güzelliğe sahip. 16. yy’da tamamlanmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1362’de yapılan Agia Triada Manastırına ulaşmak oldukça zorlu. Önce bir patika inmek ve sonrasında çıkmak gerekiyor. Daha sonra ise 145 dik basamağı tırmanmak gerekiyor. İçi diğerlerine göre daha az çarpıcı ancak buradaki teleferik sistemini ve Kalambaka’yı tepeden görüntülemek zahmete değiyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dünya burayı James Bond’un 1981’de çekilen “Yalnız Senin Gözlerin İçin” filmiyle tanımış. Gücünüz varsa burayı da ziyaret programınıza alın derim. Ancak zahmetli, sonradan kulaklarım sizin tarafınızdan çınlatılmasın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezgin arkadaşlarım; Özetle Meteora masalsı, bulutların üstüne asılı bir dünya. İnsanın tanrısına yaklaşma çabaları ve insandan kaçma güdüsü ile inşa ettiği bir dini merkez. Gezmeden, gezgin olamayacağınız bir başka güzel yer….

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

02.05.2019 saat 01:48

 

Güzelliğinin Adı Kastoria, Hüznünün Adı Kesriye

P4220520-001.JPG

Ne zamandır planımdaydı bu küçük Yunanistan turu. Şimdiye kadar Yunanistan’a gidişlerim çoğunlukla dans ve deniz amaçlıydı. Fotoğrafını gördüğüm Meteora’yı ana hedefe koyup, yanına Kavala, Veria, Vergina ve Philippi Antik Kentleri ve Kastoriya’yı da ekleyince 5 gece 6 günlük bir Yunanistan Kültür ve Doğa turu ortaya çıktı ve müthiş de güzel oldu. İstanbul çıkışı sonrası ilk geceyi Xanthi (İskeçe)’de, geçirdik.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Ertesi gün Kavala ve Philippi Antik Kenti gezisi sonrası Selanik’te konakladık. Selanik gecelerini hep sevmişimdir. Akşam Ladadika‘da güzel bir yemeği takiben PRİGKİPESSA (ΠPIΓKHΠEΣΣA) adlı rembetiko müzik mekanında kendimize nefis bir müzik ziyafeti çektik.

Selanik’ten sonra Pella Antik Kenti gezisi yapıp Kozani üzerinden Kastoria ya da bir zamanların Kesriye kentine devam ettik. Yunanista’nın, Selanik’ten Kastori’ya ve buradan Meteora’ya devam eden yolu yılın Nisan ayında müthiş bir güzelliğe sahip. Yol boyu gelincikler, katır tırnakları açmış ve yeşil en canlı haline bürünmüş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kastoria’dan sonra gecelediğimiz Meteora ise ayrı bir yazı konusu. Meteora sonrası Larissa üzerinden sahili takip edip Selanik’te son konaklamamızı yaptık. Hayal gibi yaşadığımızı bu rotayı sizlere bölüm bölüm anlatacağım.

IMG_2637-001.jpg

Bu gezi yazıma önce Kastoria’dan başlamak istedim. Bunun nedeni ise Kastoria’nın doğal güzelliği yanında, sonradan öğrendiğim hüzünlü hikayesinin beni etkilemesi. Güzellik Kastoria’nın kendisine ait ama hüzün kısmı bir zamanlar bu topraklarda yaşayan insanlara ait. Yani güzelliğin adı Kastoria, hüznün adı Kesriye..

P4210432.jpg

Önce güzel Kastoria’yı anlatayım size..

P4210429.jpg

Selanik-Kastoria arası 200 km ve yaklaşık 2 saatlik bir sürüş gerektiriyor. Bir zamanlar gölde bolca bulunan kunduz nedeniyle kürk ticareti ile bilinen ve adının kaynağı da kunduz olan Kastoria’ya girişte panoramik fotoğraf alabileceğiniz bir alan var, orayı kaçırmayın derim. Biz vardığımızda akşam saatleriydi ve yerleşim yerlerinin gölün durgun sularına düşen görüntüleri ile birlikte müthiş bir manzara vardı.

P4210417.jpg

28 km²’lik yüzey alanı ile Yunanistan’ın 10. büyük gölü olan Orestiada Gölü, ana karaya ince bir kara yolu ile bağlanmış yarımada tarafından adeta ortadan ikiye bölünmüş durumda. Bulunduğumuz gözlem noktasından, yerleşimin bol olduğu,  yarımadanın güney  kısmı gözüküyor.  Yarımadanın kuzey bölümü ise daha sakin ve yerleşim bizim kaldığımız Kastoria Hotel’den sonra bitiyor. Eğer sakin bir ortamda ve göl kenarında, ulu çınarların yeşil yaprakları altında yürüyüş yapmak istiyorsanız yarımadanın kuzeyinde konaklayın derim. Yarımadayı arabanız ile tam tur gezmek isterseniz güney sahili boyunca ilerleyip gezmeniz gerekiyor. Yol hastane sonrasında tek yöne dönüyor ve kuzeye doğru sadece gidiş var, dönüş yok. Daracık yollarda problem yaşayabilirsiniz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim kaldığımız kuzey bölümünde çok güzel bir yürüyüş yolu var. Göl üzeri tembel tembel yüzen pelikanlar ve balık peşinde suya dalıp çıkan karabatak ve bahri gibi kuşlarla dolu. Bunlar tanıyabildiklerim tabii ki..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kuzeyden başlayan yürüyüşünüz sırasında Church of Prophet Elias yazan bir tabela var. Bu tabelayı takip ederek yukarılara doğru bir yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim. Merdivenler belki sizi yoracaktır ve hedefiniz de oradaki küçük kilise olmamalı. Ama çam ağaçları arasında giden yolu takip ederek yukarıya çıktığınızda, mevsiminde de orada olursanız, sizi mor renkli kır çiçekleri ormanı ve gölün kuzeyine bakan nefis bir manzara karşılayacaktır.

Bence bu kısmı da kaçırmayın derim. Yarımadanın kuzey kısmında yemek yemek, müzik dinlemek için mekan az, bunun için güney kısmına geçmeniz gerekecek.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yarımada 6 tane gezi amaçlı yürüyüş rotasına sahip. Ama bizim gibi dar zamanınız varsa benim size tavsiyem Ntoltso Bölgesinde yürüyüş yapmanızdır. Buradaki evler size sanki Safranbolu’da olduğunuzu hissettirecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada zamanında Makedonlar otururmuş. Kastoria, bu eski evlerin restorasyonu konusunda Avrupa Birliğinden geniş bir yardım almış. Meydanda güzel bir kafe bulup sabah kahvemizi burada içtik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim Hüzünlü Kesriye’ye…

Kastoria topraklarında tarih boyunca her zaman yerleşen, yaşayan birileri olmuş. Hatta Kastoria’ya yaklaşık 5 km ötede Dispilio adlı bir küçük yerleşim yerinde 7000 yıl öncesinden yaşama ait bir küçük müze bile var. Burada göl üstünde o döneme ait yerleşim ve yaşam tarzını gösterir bir küçük köy kurulmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sürekli el değiştirmelerle bu bölgeye bir zamanlar sarışın, renkli gözü Kuman-Kıpçak Türk boyları ve Makedonlar gelmiş ve yaşamışlar. 1385 yılında Gazi Evrenos Beyle bölge Osmanlı topraklarına katılmış. Bu bölge Türkler, Makedonlar, Arnavutlar, Yahudiler, Rumlar gibi çok etnik yapılı kimliğini, Osmanlı’nın elinden çıktığı 1913 yılına kadar da sürdürmüş. Balkanlardaki Osmanlı dönemi sivil mimarinin en güzel örneklerini oluşturan ve günümüze kadar ulaşan Kesriye konakları/evleri, iki tanesi ayakta kalsa da camileri, sinagog ve kiliseleri işte bu karma yaşam tarzını yansıtıyor.

Hüzün kısmı ise 1924 yılındaki mübadelede bu bölgede yaşayan ve Türkçe bilmeyen Makedonlarla, Türklerin Nevşehir-Kapadokya bölgesine, bir kaynağa göre Sinop kıyılarında yaşayan ve Grek harfleri ile yazan ve Türkçe konuşan, bir kaynağa göre de Bursa’da Uluabat (Apolyont) Gölü civarında yaşayan Rumların Kesriye’ye göç etmeye zorlanmalarından kaynaklanıyor. Ondan sonradır ki Kesriye oluyor Kastoria…

2wrkivo.jpg

Her iki tarafın insanlarının da yıllardır yaşadıkları yerlerden sürgün edilmelerinin, yaşamlarını, zenginliklerini geride bırakmalarının acılarını hissetmemek elde değil. Mübadiller sırtlarında iki damga taşırlar; İlki göç ettiği evi, arkasında bıraktığı yaşamı, adı ve kimliği… İkincisi zorla geldikleri yeni yerlerine vardıklarında bulamadıkları  yaşam, kimliksizlikleri ve isimsizlikleri.  Onların mutlaka bir lakapları olur; Yunan mübadil Yunanlı için Türko, Türk-Makedon-Arnavut mübadil ise Türkiyeli için muhacir olmuştur artık.  Nesiller geçmelidir ki bu izler silinsin ama yine de bir yerlerde kalır anıları…

Kesriye ya da Kastoria; Ben ikisini de sevdim. Hem güzelliği hem de hüznü gördüm onda. Yolunuz Yunanistan’a düşerse sakın ihmal etmeyin hüzünlü güzeli..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

29.04.2019 Saa 01:53

Why Romania ? Why shall I go there ? (Neden Romanya? Niçin Romanya’ya Gitmeliyim?)

private-guided-tour-in-maramures-romania-007

your tourguide - george - me-002

Greetings to all followers of Gezekalın.  I have a section in my blog that its name is “MİSAFİRLERDEN” (synonym of “from the guest writers” in English). Today’s guest writer of this section is George Trandafir from Romania. If you ask “When did you make a friend from Romania and why he is guest writer to Gezekalın?, let me explain it shortly;

Gezekalın takipçisi tüm sanal gezgin dostlarıma selam olsun. Bildiğiniz gibi Gezekalın adlı sitemin içinde “MİSAFİRLERDEN” adlı bir köşem var. Bu köşenin bugünkü konuk yazarı Romanya’dan George Trandafir. “Romanya’dan ne zaman arkadaş edindin de köşene konuk oldu?” diye sorarsanız hemen ve kısaca anlatayım;

private-guided-tour-in-bucovina-romania-002

We have a plan to make a trip to Romania June,2019. I have met George Trandafir and his firm “Touring Romania Travel Agency” when I search for the answers of “How or with whom do we have to make the tour?” Sometimes you take a fancy someone that you have never met before and you feel yourself as if he/she is an old friend of you. It is exactly what I feel with George when our writings proceed in time.

Private-Guided-Tour-in-Maramures-Romania-016.JPG

2019 yılı Haziran ayı içinde Romanya’ya bir gezi planladık. Nasıl gidelim? Kimle gidelim? soruları ve araştırmaları, zaman içinde, karşıma George Trandafir ve firması “Touring Romania Travel Agency” ‘yi çıkarttı. Bazen birisine, birilerine kanınız kaynar, kırk yıllık dost muşsunuz gibi hissedersiniz ya? İşte George bana onlardan birisi oldu.

private-guided-tour-in-maramures-romania-006

I have mentioned to George in one of my mails that I have a travel blog that its name is “Gezekalın” and I ask him to have look at it. He replied me and said that “The photos are so good but I wish I could understand what you have written because its language is only in Turkish” He was right unfortunately.  Then I ask him to write a short article with his own words and photos about “Why I should visit Romania“. This article came to exist when he accepted  my request.

Private-Guided-Tour-in-Transylvania-Romania-009.JPG

Yazışmalarımız sırasında George’a gezi sitemden bahsettim bir göz atmasını rica ettim. İnceledi ve geri dönüş yaptı; “Fotoğrafların çok güzel ama bir de ne yazdığını anlayabilseydim, yazılar sadece Türkçe!” deyince, “Tamam o zaman, buyur Gezekalın’a, fotoğraflarınla ve kısa bir Romanya tanıtım yazınla misafir yazarım ol” dedim. O da kabul edince ortaya bu yazı çıktı.

Here is a writing at Gezekalın about “Why Romania and Why we should visit Romania?” for whom try to plan for visiting Romania as we do. This writing comes from George Trandafir who loves his country and a professional on his job. I will publish all his article and all photos used in the article taken by him. For followers of Gezekalın I will translate to Turkish after original text.

private-guided-tour-in-transylvania-romania-012

Bugün size, benim gibi Romanya gezisi yapmayı düşünenlere, “Neden Romanya? ve Niçin Romanya’ya gitmeliyim?” yazısı sunuyoruz. Hem de ülkesini seven ve profesyonel birisinden, George Trandafir’den. Yazara saygımdan yazısını olduğu gibi İngilizce yayınlayacağım ve tüm fotoğraflar da onun tarafından çekilmiştir. Yazısını bozmadan yayınlayıp, sonra da Türkçeleştirmeye çalışacağım.  

Private-Guided-Tour-in-Transylvania-Romania-007.JPG

Here you are! Why Romania? Why should we go there?

Buyurun bakalım! Neden Romanya? Niçin oraya gitmeliyiz?private-guided-tour-in-maramures-romania-003

Why Romania ? Why shall I go there ?

By George Trandafir, Romania

Well, as a Romanian I can say there are lots of reasons to discover this country, not so well known. Everyone knows about the famous travel destination like France, Spain, Italy, Greece etc … Romanis still has many things which are almost dissapeared from western Europe. We have strong traditions, amazing nature and really nice people. Romania is a mix of modern and vibrant with old and archaic.
private-guided-tour-in-maramures-romania-012
To have an idea about Romania I have to say that the country is formed from 3 big areas: Transylvania, Moldova and Wallahia. All these are so diverse, so you will not be borred !
Our history starts more or less 2000 years ago when our ancestors – the Dacians – were conquered by the Roman Empire. From this combination – romans and dacians – we can say romanian people started.
private-guided-tour-in-maramures-romania-005
A journey in Romania will take you for sure in Transylvania which is the most well known area of the country. Medieval Towns like Brasov, Sibiu or Sighisoara, Old Fortresses and Castles like Bran Castle or Corvin Castles are a must ! The Saxon Villages from Transylvania will take you back in time when the germans settled there 900 years ago.
private-guided-tour-in-transylvania-romania-017
A distinct part of Transylvania is Maramures in the northwestern part of Romania. It is the most traditional and “back in time” area of Romania with incredible warm people and superb landscapes. It is one of the last truly archaic areas from Europe. Famous in Maramurs are the Wooden Churche, 8 of them included in Unesco World Heritage.
private-guided-tour-in-maramures-romania-015
We moove towards eastern part of Romania and we reach the most spiritual area of Romania: Moldova. In Moldova, Bucovina area is famous for the Painted Churches. Faith and religion are big in Romania and Bucovina is the place to be ! Hundreds of years old churches are a landmark and a symbol of defending our faith.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

I told you, you will not get borred in Romania because it is so diverse. So, after churches, fortresses, castles, mountains, Romania offers you probablly the best wildlife from Europe in Danube Delta. This part of Romania is the only natural Unesco World Heritage site and is located in the southeastern part of Romania. The Delta was created at the end of Danube River which start from Germania and ends its journey in Romania where it flows into the Black Sea ! In the Delta you will find wildlife, birds, lakes, remote fisherman villages, the best area for wildlife photographers !
private-guided-tour-in-danube-delta-012
Last but not least is our capital, Bucharest. Located in the souther part of Romania, Bucharest is a vibrant city with a good nightlife area in the Old Part, a mix of new and old with the scars of communism still here. Bucharest was established more than 560 years ago during the times of Vlad the Impaller and became the Capital of Romania. At the begining of the 20th century was called “The Little Paris” because it looked like the frech Capital. During the monarchy times, Bucharest was a charming city. Unfortunatelly, comunism started in 1947 and everything changes ! Lots of beautiful neighborhoods and churches were demolishe to make space for new soviet style apartment buildings, grey and without personality. 50 years of communism changed totaly the face of Bucharest. So, a vit to Bucharest if it is explained properlly can be a nice insight into the history of Romania !
private-guided-tour-in-transylvania-romania-014
We are waiting for you in Romania where East meets West,  where you’ll step back in time in the countryside  to discover the tales behind the places ! We’ll take you in a journey behind the beaten track to meet the genuine soul of the romanians !
private-guided-tour-in-transylvania-romania-004

Neden Romanya ? Niçin Oraya Gitmeliyiz?

 George Trandafir’den alıntıdır.

private-guided-tour-in-maramures-romania-013
Bir Romanya’lı olarak diyebilirim ki, bir çok nedenden dolayı bilinmeyeni bol olan bu ülke keşfedilmeyi hak ediyor. Herkes Fransa, İspanya, İtalya, Yunanistan gibi meşhur seyahat noktalarını iyi bilir. Romanyalılar,  Batı Avrupa ülkelerinde kaybolmuş bir çok değere hala sahipler. Güçlü gelenek, büyüleyici bir doğa ve hoş insanların ülkesidir Romanya. Romanya, modern ile hala canlı eski ve kadim geleneklerin harmanlandığı bir ülkedir.
private-guided-tour-in-transylvania-romania-016
Romanya hakkında bilgi vermesi için, ülkenin 3 büyük bölgeden meydana geldiğini söylemeliyim; Transilvanya, Moldova ve Wallahia. Tüm bu bölgeler birbirlerinden o kadar farklı ki Romanya’da asla sıkılmayacaksınız!
Bizim tarihimiz yaklaşık 2000 yıl önce, atalarımız olan Daçyalıların topraklarının, Romalılar tarafından fethedilmesi ile başlar. Romalılar ve Daçyalıların bu karışımından Romanya halkının ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
private-guided-tour-in-danube-delta-009
Romanya’nın Kuzey Batı Bölgesi’nde olan Maramurs, Transilvanya’nın farklı bir bölümüdür. İnanılmaz sıcak insanları ve nefis manzaraları ile Romanya’nın, geçmişe döndüğünüzü en çok hissettiğiniz, en geleneksel bölgesidir. Burası Avrupa’nın gerçekten son kadim bölgelerinden bir tanesidir. Maramurs tahta kiliseleri ile meşhurdur ve bunlardan 8 tanesi UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer almaktadır. 
Romanya’nın Doğu kısımlarına doğru yöneldiğimizde Romanya’nın en ruhani bölgesi olan Moldova’ya ulaşırız. Moldova’da Bucovina Bölgesi resimli kiliseleri ile meşhurdur. Din ve inanç Romanya’da önemli ise, Bucovina bunun yeridir! Yüzlerce yıllık eski kiliseler inancımızın simgesi ve sembolüdür. 
private-guided-tour-in-danube-delta-007
Çeşitliliğin hakim olduğu Romanya’da sıkılmayacağınızı söylemiştim. Kiliseler, kaleler, dağlardan sonra Romanya, Avrupa’daki en iyi vahşi hayatı izleyebileceğiniz Tuna Deltası’nı da sizlere sunar. Romanya’nın Güney Doğusunda yer alan Tuna Deltası, ülkenin  UNESCO Doğa Mirası Listesi içindeki tek yeridir. Yolculuğuna Almanya’dan başlayan Tuna Nehri Romanya’da bir delta oluşturduktan sonra Karadeniz’e akarak yolculuğunu tamamlar. Vahşi yaşamı, kuşları, gölleri ve uzaklardaki balıkçı köyleri ile Tuna Deltası doğa fotoğrafçıları için bir cennettir!
private-guided-tour-in-danube-delta-005
Son olarak başkentimiz Bükreş. Komünist rejim günlerinden kalma izleri ve iyi bir gece yaşantısı ile eski ve yeninin karışımı olan Bükreş canlı bir şehirdir. Kazıklı Voyvoda zamanlarında, 560 yıl önce kurulan Bükreş, Romanya’nın başkenti olmuştur. Küçük Paris yakıştırmasına sahip Bükreş, monarşi zamanlarında çekici bir şehirdi. Maalesef 1947 yılında başlayan komünizm her şeyi değiştirdi! Sovyet stili, gri ve kişiliksiz yeni apartmanlara yer açmak için bir çok güzel mahalle ve kilise yıkıldı.  Komünist rejim altındaki 50 yıl boyunca Bükreş’in yüzü tamamen değişti. İyi anlatılırsa Bükreş, Romanya tarihine bakış için güzel bir şehir olacaktır. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Zamanda yolculuk ederek gezi yerlerinin ardındaki hikayeleri keşfetmek için Doğunun Batı ile birleştiği yere, Romanya’ya bekliyoruz sizleri!  Romanyalıların gerçek ruhlarının izlerinde bir yolculuğa çıkartacağız sizleri…
Gezekalın
Dr Ümit Kuru
29.01.2019 Saat