
Özbekistan yolculuğumuzun bir geleneği haline gelen o sabah rutinini bozmadık; güneşin ilk ışıkları henüz kadim şehrin üzerine düşmeden kendimizi Buhara’nın sessiz, insansız ve büyülü sokaklarına bıraktık. Bu kez rotamızı Ark Kalesi’ne çıkan yollara kırdık; kahvaltı saatine kadar Buhara fotoğraf arşivimize yeni ve zengin kareler katmaya devam ettik



Buhara’daki son günümüzde, gezi grubumuzla beraber şehrin büyüleyici sokaklarından biraz uzaklaşıp serin bir nefes almaya, Emirlerin yazlık dünyasına konuk olmaya gidiyoruz. İstikametimiz, merkeze sadece 4 km mesafedeki o meşhur Sitorai Mokhi Khosa Sarayı.

Hikaye, yazlık sarayın yer seçimiyle beraber henüz ilk adımda başlıyor. Eskilerin o meşhur sağduyusunu ve pratik zekasını özetleyen bu tercih, insanın ufkunu açan cinsten. 19. yüzyılın ortalarında Emir Nasrullah Han, Buhara’da yaz sıcağında kavrulmadan dinlenebileceği en serin noktayı bulmak ister. Mimarlar kolları sıvar ve oldukça ilginç bir yönteme başvururlar: Şehrin farklı noktalarına taze koyun etleri asarlar. Hangi et en geç bozulursa, oranın havası en temiz ve serin demektir. İşte bugün üzerinde yürüyeceğimiz ve keşfedeceğimiz topraklar, o “en taze kalan etin” seçtiği yerler!




Ancak bugün karşımızda duran yapı, o ilk inşa edilen sarayın birebir kopyası değil; zamanın ve yıkımların ardından yıkılanın yerine her daim bir yenisi yapılmış. Bu görkemli bina, gücünü biraz da bir aşk efsanesinden alıyor. Buhara Emiri, çok sevdiği eşi Sitora’nın adını yaşatmak için tam bir kültürel kavşak noktası olan bu yazlık sarayı inşa ettirmiş. Rusya’da eğitim gören Buharalı mimarlar Doğu’nun kadim mistisizmini Batı’nın zarafetiyle öyle bir harmanlamışlar ki; saray, iki dünyanın birleştiği eşsiz bir senteze dönüşmüş.




Eşi Sitora Hanım genç yaşta vefat edince, Emir buraya onun anısını yaşatacak o şiirsel ismi vermiş: Sitorai Mokhi-Khosa–“Ay gibi Yıldız”

Bizim bugün adımladığımız, avlularında fotoğraf avına çıktığımız mevcut saray ise, Buhara’nın son Emirinin 1912-1918 yılları arasında yaptırdığı son şaheser.




Bugüne dek gördüğüm en ince işçiliklerin ve en rafine zevklerin bir saray çatısı altında buluşmasına burada şahitlik ettim. Her odasında sabrın ve her köşesinde derin bir emeğin izi olan bu mekan, adeta taşa ve ahşaba işlenmiş bir şiir gibiydi.






Buhara’nın Manevi Kilidi: Şah-ı Nakşibend ve “Kalbi Allah’ta, Elleri İşle” Olmak
Rotamızı Buhara’dan daha da uzağa, şehrin 12 km dışına sessizliğin ve derin bir huzurun hakim olduğu Hoca Bahuddin (Şeyh Bahaeddin) Nakşibendi Kompleksi’ne doğru çeviriyoruz. Burası sadece bir türbe değil; Orta Asya’nın “Mekke’si” olarak anılan, her taşında bir zanaatkarın emeği, her köşesinde bir dervişin sessiz duası olan muazzam bir külliye.

Gelin, önce bu külliyeye adını veren, 14. yüzyılın o bilge ruhunu, Emir Timur’un bile önünde eğildiği manevi hocası Bahuddin Nakşibendi’yi tanıyalım. 1389’da hayata veda eden bu alim, doğduğu topraklar olan Kasri Orifon’a defnedilmiş. O günden beri de Buhara’ya gelen her hükümdar, buraya bir tuğla koymayı, bir kemer eklemeyi kendine borç bilmiş.

Peki, neden bu kadar sevildi ve öğretisi yüzyılları aşıp bugünlere ulaştı? Eskiden dervişlik dendiğinde akla gelen; dünyadan elini eteğini çekmek, kapı kapı dolaşıp sadaka toplamak ya da çilehanelere kapanmaktı. İşte Şah-ı Nakşibend, bu anlayışı kökünden değiştirdi. O, gösterişli dindarlığa, yüksek sesli ritüellere ve hayatın dışına itilmiş bir yalnızlığa karşı çıktı.



Onun felsefesi çok yalın ve çok bizden: “Kalp Tanrı’ya, eller işe!” Şeyh Bahaeddin sadece kitapların arasında kaybolan bir alim değildi; aynı zamanda hayatın tam içindeydi. Tarihten tıbba, matematikten astronomiye kadar her alanda kendini geliştirmiş, yetinmemiş bir de zanaat sahibi olmuştu. Harika ipek kumaşlar dokur, metallere hayat verirdi. Öyle ki, metal üzerindeki o eşsiz işlemeleri nedeniyle ona “Süslemenin yaratıcısı” anlamında “Nakşibend” denildi.

Onun bu tutumu, dervişlerin de kaderini değiştirdi. Tarikatın takipçileri dilenmeyi bıraktı; elleriyle ürettikleriyle, alın teriyle geçinmeye başladılar. Bu öyle güçlü bir devrimdi ki, tarikatın simgesi bile bu felsefeyi özetler: İçinde “Allah” yazan bir kalp.





Bu Nakşibendi Külliyesi sadece Şeyh Bahaeddin Nakşibendi’nin kabrinden ibaret değildir; burası yüzyıllar boyunca Orta Asya’nın en kutsal mekanlarından biri kabul edildiği için geniş bir nekropol (mezarlık) alanına dönüşmüştür. Şeyh Bahaeddin’in kabrinin hemen yakınında, Buhara’yı yöneten Özbek hanedanlarına (Şeybaniler ve Astarhaniler) ait aile mezarlıkları bulunur. Dönemin hükümdarları, manevi koruma altına girmek amacıyla Şeyh’in yakınına gömülmeyi vasiyet etmişlerdir. Özellikle II. Abdullah Han gibi önemli hükümdarların mezarları buradaki avlularda yer alan yüksek platformlar (dahmalar) üzerindedir.
Sessizliğin Görkemli Şehri: Çhor-Bakr Nekropolü

Buhara’nın 5 kilometre batısına doğru uzandığımızda, bizi sadece bir mezarlık değil, adeta yaşayanların dünyasından bağımsız, kendi içinde bir “Ölüler Şehri” karşılıyor: Çhor-Bakr Nekropolü.


Chor Bakr’ın o dar ve mistik sokaklarını adımlarken, karşımıza çıkan her taş aslında Buhara’nın en köklü hanedanlarından birine, Cübeyri Seyyidleri’ne selam duruyor. Peki, kimdi bu nüfuzlu aile? İslam dünyasının ilk halifesi Hz. Ebubekir’in soyundan gelen ve ‘Cübeyri’ adıyla anılan bu seyyidler, sadece manevi birer rehber değil; asırlar boyunca Buhara Hanlığı’nın hem vicdanı hem de siyasi akıl hocalarıydılar.

Hikayeleri, 10. yüzyılda Ebu Bekir Said’in bu sessiz vadiye defnedilmesiyle başlasa da; asıl etkileri 16. yüzyılda Şeybaniler döneminde zirveye ulaştı. Öyle ki, hanların taç giyme törenlerinden devletin en kritik kararlarına kadar her yerde onların onayı ve duası aranırdı. Başlangıçta ruhların arındığı mütevazı bir derviş yerleşimi olan bu topraklar, Cübeyri ailesinin artan gücüyle birlikte sarayları aratmayan bir nekropole, yani ‘ebedi bir şehre’ dönüştü. Bugün o devasa kapılardan içeri süzülen ışık, sadece mezar taşlarını değil; Buhara’nın kaderini şekillendiren bu kudretli seyyidlerin bin yıllık hikayesini de aydınlatıyor.

Burada, aynı hazirede yatan ve hepsi “Bekir” unvanını taşıyan dört önemli isim (Muhammed İslam, Bekir Sadi, Ebu Bekir Fazl ve Tocidin Hasan) bu sessiz şehre adını vermiş. Bugün gördüğümüz o görkemli silüet ise 16. yüzyılda, Şeybani hükümdarı II. Abdullahan’ın emriyle şekillenmiş. Abdullahan, hocası Muhammed İslam Hoca’ya olan vefasını göstermek için burayı muazzam bir cami, medrese ve hankah ile taçlandırmış.



Girişte bizi devasa bir cami, bir medrese ve bir hankah karşıladı. Bu üç yapı, muazzam bir akustik ve simetri sunuyor. Çhor-Bakr’ı diğer anıtlardan ayıran en önemli özellik, o meşhur avluları ve yüksek duvarları… Aile kabristanlarının her biri, yüksek duvarlarla çevrili özel avluların içinde yer alıyor. Dar sokaklarında yürürken kendinizi bir labirentte gibi hissedebilirsiniz; ama bu labirentin her köşesi ayrı bir estetik, ayrı bir huzur barındırıyor.

Bugün binlerce hacının ve bizim gibi tarih meraklısı gezginlerin rotasında olan bu nekropol, Buhara’nın sadece taştan ve topraktan ibaret olmadığını; vefanın ve köklü bir aile mirasının nasıl devasa bir mimari şahesere dönüşebileceğini kanıtlıyor.




Buhara’nın dar sokaklarında, kerpiç duvarların arasında bin yıllık bir zaman yolculuğunu tamamladık. Şimdi heybemizde eşsiz fotoğraflar ve hikayelerle rotamızı bir başka efsaneye, “Doğu’nun İncisi” Semerkant’a çeviriyoruz. Ancak bu kez ulaşımımız tarihin tozlu kervan yollarıyla değil, Özbekistan’ın teknolojik gururu hızlı treni, Afrosiyab ile olacak.

İspanyol Talgo teknolojisiyle üretilen bu hızlı tren, adını Semerkant’ın hemen kıyısında bulunan ve Cengiz Han istilasına kadar bölgenin kalbi sayılan kadim şehir Afrosiyab’dan alıyor.


Eskiden kervanlarla yolculukların günlerce sürdüğü o uçsuz buçsuz çölleri ve bozkırları, Afrosiyab ile saatte 250 km hıza ulaşarak, konforlu koltuklarımızda oturarak sadece 1,5 saatte aşıveriyoruz.

Hazır mısınız? Semerkant bizi bekler!
Gezekalın!
Dr Ümit Kuru

