Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları :Turkuazın Kalbine Yolculuk / Semerkant-1

Zamanın ve Mekanın Ötesinde: Turkuazın Ebedi Başkenti Semerkant

Özbekistan’ın kalbinde, her köşesi tarih kokan bir şehir yükseliyor. Taşkent’in ardından ülkenin en büyük merkezlerinden biri olma unvanını taşıyan Semerkant, kültürel ağırlığıyla her zaman bir adım öne çıkıyor. Şehir merkezindeki 600 binlik nüfus, çevredeki hayatla birleştiğinde 1 milyonu aşan devasa bir enerjiye dönüşüyor. Ancak Semerkant’ı rakamlara hapsetmek büyük haksızlık olur. Burası sadece bir açık hava müzesi değil; modern binaların tarihi siluetlerle yarıştığı, dinamik ve durmaksızın büyüyen bir metropol.

Tam 2500 yıllık bir geçmişten bahsediyoruz; Roma İmparatorluğu Forumu ne kadar köklüyse, Semerkant sokakları da o kadar eski. Yüzyıllar boyu kervanların buluşma noktası olan bu şehir, sadece taş ve çiniden ibaret değil. Semerkant; Uluğ Bey’in astronomi dehasının, İbn-i Sina’nın tıp bilgisinin ve Emir Timur’un o devasa vizyonunun ete kemiğe bürünmüş hali. 2001 yılında UNESCO tarafından ‘Kültürlerin Kavşak Noktası‘ olarak tescillenen bu şehir, Doğu ve Batı’nın harmanlandığı gerçek bir ‘kültürel mutfak’. Özbekistan gezimizin en heyecan verici durağına 3 gece ayırdık; şehri ve çevresini her detayıyla keşfedeceğiz.

Rivayet odur ki Büyük İskender Semerkant sokaklarında yürürken şu meşhur sözleri söylemiş: “Semerkant hakkında duyduğum her şey doğruymuş, tek bir farkla; o hayal ettiğimden çok daha güzelmiş!” Ben de Semerkant gezimiz sonrası aynı şeyleri rahatlıkla söyleyebilirim. İlave olarak, Buhara veya Hive daha çok birer “açık hava müzesi” gibi korunmuşken, Semerkant geniş bulvarları, modern ışıklandırmaları ve turizm odaklı çevre düzenlemesiyle Özbekistan’ın dünyaya bakan yüzü (vitrini) konumunda. Bu durum, şehrin o otantik ruhunu biraz gölgeleyebilir ama pazarlama başarısını da kanıtlıyor.

İpek Yolu’nun kalbinde, tarihin en ağırbaşlı yapılarının önünde modern bir moda çekiminin yapılıyor olması, şehrin sadece bir tarih noktası değil, aynı zamanda yaşayan ve “tüketilen” bir marka haline geldiğinin de somut bir göstergesi.

Semerkant; bir yanıyla Timur’un heybetli mirasını korurken, diğer yanıyla bu mirası günümüzün modern pazarlama diliyle yeniden ambalajlıyor. Registan’da poz veren mankenler, aslında kadim Doğu’nun Batı ile olan o bitmeyen karşılaşmasının en taze karesi gibi.

Semerkant’ı Semerkant yapan, onu içinde yaşaması ve sahip olunması arzu edilen bir dünya şehrine dönüştüren asıl irade kuşkusuz Emir Timur‘dur. 14. yüzyılda imparatorluğun kalbini buraya taşıdığında kafasında tek bir plan vardı: Dünyanın gördüğü en görkemli şehri inşa etmek!

Bu sıradan bir imar faaliyeti değildi; fethettiği topraklardaki en iyi çini ustalarını, taş yontucularını ve hattatları Semerkant’a adeta “mecburi hizmete” getirdi.

Sonuç mu? Bugün karşısında büyülenerek durduğumuz, her bir zerresi lapis lazuli (Benim gibi bilmeyenlere not: Lapis lazuli, antik çağlardan beri “göklerin taşı” olarak bilinen, derin gece mavisi rengiyle büyüleyen yarı değerli bir taş) ve turkuaz çinilerle işlenmiş o devasa yapılar… Timur, sadece taş üstüne taş koymadı; adeta gökyüzünün mavisini yere indirip binaların üzerine mühürledi. Örneğin Bibi Hanım Cami’nin o devasa kubbesi o dönemdeki insanlar için gökyüzünün yeryüzündeki tek rakibiydi.

Şehre karakterini veren diğer bir kişilik ise Timur’un torunu, kılıçtan ziyade kalemi ve usturlabı seçen Uluğ Bey‘dir. O, resmen gökyüzüne aşık bir hükümdardı. 1420’lerde kurduğu o meşhur rasathane, o dönem için sadece bir gözlemevi değil, dünyanın en ileri uzay araştırma merkeziydi.

Bu giriş sonrası şimdi sizlerle Semerkant’taki ilk gezi günümüzü paylaşabilirim.

Şehir ölçeğinde bakıldığında, Registan Meydanı Semerkant’ın sembolik merkezinde yer alır. Önce bu meydandan, Registan’dan gezmeye başlayalım.

Registan: Kumun Üzerindeki İhtişam ve Kanlı Efsaneler

REGİSTAN: SOLDA ULUĞ BEY, ORTADA TİLLA QORİ VE SAĞDA SHER-DOR MEDRESELERİ

Semerkant’a gelip de Registan Meydanı’na girmemek, şehri hiç görmemek demektir. Burası sadece üç görkemli medresenin buluştuğu bir nokta değil; yüzyıllar boyunca hükümet kararnamelerinin yankılandığı, halkın bayramlarda toplandığı ve efsaneye göre infaz edilenlerin kanını emmesi için yerin kumla kaplandığı o meşhur “Kumistan” (Registan). Farsça’da Reg kum, stan ise yer demek. Bugün o kanlı infazlar geride kaldıysa da, meydanın o sarsıcı enerjisi hala yerli yerinde duruyor.

Meydana girdiğinizde sizi üç devasa yapı selamlıyor. Hepsi sanki birbirine bir şeyler fısıldıyor gibi… 2001’den beri UNESCO’nun gözbebeği olan bu üçlüden en eskisi, solunuzda duran Uluğ Bey Medresesi. Ortada, altın süslemeleriyle parlayan Tilla-Qori, sağda ise kaplan figürleriyle ünlü Sher-Dor Medreseleri yer alıyor. Ancak bu uyum bir günde oluşmadı; Uluğ Bey’den sonra diğer ikisinin buraya eklenmesi için aradan tam iki koca yüzyıl geçmesi gerekti.

Her şey hep böyle parlak da değildi elbet. 17. yüzyılda başkent, Buhara’ya taşınınca Semerkant sessizliğe gömüldü; medreseler boşaldı, İpek Yolu’nun o neşeli sesleri kesildi. Ancak 18. yüzyılın sonunda pazar yerlerinin kurulması ve ardından 1875’te meydanın asfaltlanmasıyla Registan eski görkemine geri döndü. Bugün artık o “kanlı kumlar” üzerinde festivaller düzenleniyor, ışık gösterileri yapılıyor ve yerel el sanatlarının en güzel örnekleri bu tarihi odalarda meraklılarını bekliyor. Gündüz o çinilerin mavisi sizi büyülerken, gece yapılan ışık gösterisi şehri bambaşka bir boyuta taşıyor. Fotoğraf için en iyi kareler güneş batmadan hemen önceki “altın saatlerde” yakalanıyor.

Uluğ Bey Medresesi: Tahttaki Bilim Adamının Mirası

ULUĞ BEY MEDRESESİ

Gelin, 1417 yılına gidelim… Yukarıda paylaştığım ve sabah erken saatlerde çektiğim fotoğraftaki bina, Timur’un torunu, nam-ı diğer “Tahttaki Bilim Adamı” Uluğ Bey’in şaheseri. O, sadece bir hükümdar değil, gökyüzünün sırlarını çözmeye yemin etmiş bir astronomdu. Bu yüzden medresesinin kapısını devasa geometrik desenler ve yıldızlarla süsletti.

O devasa giriş kapısı (peştak) tam 34,7 metre uzunluğunda! Üzerindeki mavi tonlu çinilere ve hat yazılarına bakarken boynunuz tutulabilir.

Zamanında binaların her köşesinde birer minare varmış, ancak sadece ikisi ve kuzeybatıdaki arka minarenin bir kısmı günümüze ulaşabilmiş. Cephenin iki ucundaki minareler zamanla o kadar eğilmiş ki, 1922 ve 1965’te yapılan mucizevi müdahalelerle “yıkılmaktan” kurtarılmışlar.

Avludaki 48 öğrenci odasının (hücre) ikinci katı, 18. yüzyılda yerel yönetici tarafından “isyancılar buradan sarayıma ateş eder” korkusuyla yıktırılmış. Neyse ki 1990’larda bu odalar tekrar ayağa kaldırılmışlar. Uluğ Bey Medresesinin avlusu ve müze haline getirilen eski derslikleri gezilmeye değer.


Burası 15. yüzyılda sadece bir okul değil, “Dünyanın en iyi İslam koleji” idi. Düşünsenize, koridorlarda yürürken karşınıza bizzat Uluğ Bey ya da çağdaşlarının “Zamanın Platonu” dediği bizim Bursalı Kadı Zade er-Rumi çıkabilirdi. Bilim, sanat ve astronomi burada adeta nefes alıyordu.

Tilla-Qori: Registan’ın Altın Kalbi
Registan Meydanı’nın kuzeyinde, iki heybetli devin ortasında bir zarafet abidesi yükselir: Tilla-Qori. Semerkant valisi Yalangtush Bahadur’un meydandaki son imzası olan bu yapı, 1646 yılında eski bir kervansarayın temelleri üzerine yükselmeye başlamış. Adı üzerinde; “Tilla-Qori”, yani “Yaldızlı”… İçeri girdiğinizde bu ismin neden bir abartı değil, bir hakikat olduğunu gözlerinizle göreceksiniz.


Vali Bahadur’un ölümünden sonra, 1660’ta tamamlanan bu medrese, aslında meydandaki mimari senfoninin final bölümüdür. Mimar, burayı diğer medreselerin bir kopyası olarak değil, onları tamamlayacak bir “kuzey cephesi süsü” olarak tasarlamış.

Giriş kapısı (peştak) komşularına göre daha mütevazı olsa da, iki yana doğru açılan o uzun, iki katlı kanatlar meydana geniş bir ferahlık katıyor. Her iki ucunda yükselen kısa minareleri ve 16 hücreli kemerli nişleriyle Tilla-Qori, “ben buradayım ve meydanın asıl ev sahibiyim” der gibi duruyor.

TİLLA QORİ CAMİSİ İÇİ

Tilla-Qori’nin en büyük farkı, sadece bir eğitim yuvası olmaması. 17. yüzyıla gelindiğinde, Semerkant’ın o dönemki ana Cuma cami, Emir Timur’un yaptırdığı meşhur Bibi Hatun Cami idi. Ancak Bibi Hatun Cami, devasa boyutları ve o günün mühendislik sınırlarını zorlayan yapısı nedeniyle daha inşa edildiği dönemden itibaren yapısal sorunlar yaşıyor, kubbesinden cemaatin üzerine taşlar dökülüyordu. 17. yüzyıl ortalarında artık bu cami harap durumdaydı ve güvenlik nedeniyle kullanılamıyordu. Dönemin Semerkant valisi Yalangtuşh Bahadır, hem Registan’ı tamamlamak hem de şehirdeki bu büyük ibadet açığını kapatmak için Tilla-Kari’ye ikili misyon yükledi: Hem eğitim yuvası olması hem de cuma camisi olması.

Dolayısıyla Tilla-Qori hafta içi öğrencilerin fıkıh, astronomi ve din eğitimi aldığı bir üniversite, Cuma günleri ise binlerce Semerkantlının bir araya gelip ibadet ettiği, devletin gücünü ve ihtişamını (içerisindeki o meşhur yoğun altın işlemeleriyle) sergilediği bir merkez cami olmuştur.

TİLLA QORİ CAMİSİ İÇİ

Sol tarafa doğru başınızı çevirdiğinizde o masmavi, devasa kubbeyi göreceksiniz. İçeriye adım attığınızda ise büyülenmeye hazır olun! Caminin haç planlı iç mekanı, 11 basamaklı mermer minberi ve nakış gibi işlenmiş mihrabı sizi karşılıyor. Ama asıl mucize tavanlarda… Duvarlardan kubbeye kadar her yer öyle yoğun bir yaldızla, öyle ince bir işçilikle süslenmiş ki, sanki gökyüzünden aşağı altın bir yağmur yağıyor. “Yaldızlı” ismi, işte tam da bu altın parıltısından geliyor.


Bu ışıltılı yapı da zamanın ve doğanın hışmından kaçamamış. 19. yüzyılın başındaki o şiddetli deprem, ana portalin üst kısmını adeta bir kağıt gibi yırtıp atmış. Emir Haydar döneminde yapılan ilk onarımlarda mozaikler eksik kalsa da, Tilla-Qori pes etmemiş. 20. yüzyıl boyunca, 1920’lerden 70’lere kadar süren titiz restorasyon çalışmalarıyla, o geometrik ve bitkisel motifler, o kadim yazıtlar yeniden canlandırılmış.


Sher-Dor: Kuralları Yıkan “Aslanlı” Medrese

SHER-DOR MEDRESESİ

Uluğ Bey Medresesi’nin tam karşısında, ona bir ayna gibi bakan ama ondan çok daha “cüretkar” bir yapı yükseliyor: Sher-Dor (Şer-Dor). Farsça “Aslanlı” veya “Aslanlara Sahip” anlamına gelen bu medrese, aslında İslam mimarisinin katı kurallarına zarif bir meydan okuma niteliğinde. Uluğ Bey’in yıktırılan eski bir hankahının (tekke) yerine inşa edilmiş.

Meydana girdiğinizde gözünüz hemen o devasa giriş kapısının (peştak) üzerindeki mozaiklere takılacaktır. Normalde İslam sanatında insan ve hayvan tasvirinden kaçınılır, ama Semerkant valisi Yalangtush Bahadur belli ki sınırları zorlamayı seviyordu.

Kapının iki yanında, bembeyaz bir ceylanın peşine düşmüş, sırtında ise insan yüzlü bir güneş taşıyan, kaplan görünümlü görkemli yaratıklar göreceksiniz. Sanatçılar dini kuralları aşmak için müthiş bir kurnazlık yapmışlar: Yaratıkları “fantastik” betimlemişler, güneşin yüzünü ise ne tam kadın ne de tam erkek olacak şekilde tasarlamışlar. Bugün bu “Kaplan ve Güneş” motifi, sadece bir süsleme değil; Özbekistan’ın milli sembolü ve hatta 200 Som’luk banknotların üzerine de işlenmiş. Şer-Dor’un mozaiklerine bakarken sadece aslanı değil, güneşin o huzurlu yüzünü de dikkatle inceleyin. O yüzün, Moğol/Türk hatlarını taşıyan mistik ifadesi, Semerkant’ın gerçek ruhunu yansıtır.

Sher-Dor (Şer-Dor), 1619-1636 yılları arasında, tam karşısındaki Uluğ Bey Medresesi’ne uyum sağlaması için inşa edildi. Mimarlar öyle titiz çalışmışlar ki; portalı çevreleyen o dilimli, masmavi iki kubbe, bir zamanlar Uluğ Bey’de de var olan (ama zamanla kaybolan) kubbelerin birer yansıması gibi duruyor.

Her ne kadar Uluğ Bey Medresesi ile uyum içerisinde olması için çabalanmışsa da içeriye girince bazı farkları hissediyorsunuz. İçinde devasa bir cami barındırmadığından Uluğ Bey’e göre biraz daha kısa bir planı var.

Avluya bakan nişlerin tavanları, Uluğ Bey’de görmediğimiz çok yönlü ve yarım küre şeklinde büyüleyici bir işçiliğe sahip.

Uzaktan bile fark edilen o karmaşık geometrik desenler (Girikh), adeta taşın üzerine işlenmiş birer dantel gibi…

Şer-Dor, devasa cüssesine rağmen aslında oldukça “butik” bir okuldu. O devasa odalarda sadece 40 kadar öğrenci eğitim alabiliyordu. Üç yüzyıl boyunca prestijli bir İslam okulu olarak hizmet veren bina, birçok yıkıcı depremden sağ çıkmayı başardı. 1920’lerde başlayan ve 60’larda tamamlanan o büyük restorasyonlar olmasaydı, bugün o aslanların ve güneşin parıltısını görmemiz mümkün olmayabilirdi.

Registan Meydanı’nın o muazzam hareketliliği içinde, Şer-Dor Medresesi’nin hemen güneydoğu köşesinde yükselen mermer bir platform dikkatimizi çekiyor. Burası, tarihte Şeybaniler Dahması olarak bilinen hanedan mezarlığı. Orta Asya mimarisinde ‘dahma’ adı verilen bu yüksek platformlar, tek bir kabirden ziyade koca bir hanedanın üyelerini bir arada barındıran toplu anıt mezarlar işlevi görüyor.

ŞEYBANİD AİLE MEZARLIĞI

Peki ama böylesine devasa ve görkemli bir meydanın göbeğinde bir aile mezarlığının işi ne? Cevap, tarihin o amansız güç savaşlarında gizli. 15. yüzyılda Timur İmparatorluğu’nu yıkarak bölgenin yeni hakimi olan Şeybaniler, sadece askeri değil, sembolik bir zafer ilan etmek istemişler. Kendi hanedan mezarlıklarını Registan gibi şehrin en prestijli, kalbi sayılan noktasına inşa ederek adeta tüm Semerkant’a şu mesajı fısıldamışlar: “Bu toprakların yeni ve kalıcı sahibi artık biziz“.

Registan’da günümüzün önemli bir bölümünü geçirdik; ancak bu meydan, bir günden çok daha fazlasını hak ediyordu. Tıpkı Buhara’da kaldığımız süre boyunca Poi Kalon Kompleksi’ne yaptığımız o unutulmaz sabah, akşam ve gece ziyaretleri gibi, buraya da günün farklı ışıklarında defalarca uğradık.

Saat 21:00’den sonra meydan, görkemli bir ses ve ışık gösterisine ev sahipliği yapıyor. Bu saatlerde ortam oldukça kalabalıklaşıyor. Doğrusunu isterseniz, Registan gibi mistik derinliği olan yerlerde kalabalığın gürültüsünden pek hoşlanmam; ben daha çok o sessiz ve vakur halini seviyorum. Yine de siz okuyucularıma, bu etkileyici görsel şöleni ve meydanın ışıklar altındaki o bambaşka enerjisini mutlaka tecrübe etmenizi tavsiye ederim..

GUR-EMİR

Gur-Emir: Bir Cihan Fatihinin “Mavi Sükutu”

Gur-Emir sadece bir anıt mezar değil; Avrasya’nın kaderini tek bir kılıç darbesiyle değiştiren o büyük stratejistin, tarihin akışını Semerkant’a akıtan adamın yani Emir Timur’un son durağı. Burası sadece Timur’un değil, onun soyundan gelen en önemli hanedan üyelerinin de bir arada yattığı bir aile kabristanıdır.

Bu mekanı daha da etkileyici kılan şey, aslında onun için tasarlanmamış olmasıdır. Timur, 1404 yılında, bir önceki yıl vefat eden sevgili torunu Muhammed Sultan’ı onurlandırmak için bu türbeyi yaptırmıştır. Yüksek kubbe, gösterişli çini işlemeleri, ihtişam duygusu, her detay genç varisin anısını kutlamak için tasarlanmıştır. Ayrıca Timur, memleketi Şehrisabz’da kendisi için ayrı bir türbe yaptırmıştır. Bu, Gur-Emir’in ihtişamından çok farklı, sade, neredeyse gösterişsiz bir yapıydı. Bunu da ziyaret ettik, ileri de paylaşırım.

Biliyorsunuz, 1336 yılında o zamanki adıyla Keş (bugünkü Şehrisabz) yakınlarındaki Hoca Ilgar köyünde bir çocuk doğdu. Kimse onun, Cengiz Han’ın o devasa ama paramparça olmuş mirasını yeniden bir araya getireceğini tahmin edemezdi. Savaş meydanlarında aldığı o tarihi yara ona “Timurlenk” lakabını taktırdı belki ama o, “aksayan” bir bacağa rağmen tarihin en hızlı ve en sarsıcı ordularını yürüttü. Bu arada küçük bir gezgin notu düşeyim: Özbekistan’da ‘Timurlenk’ (Aksak Timur) lakabının kullanılması hiç ama hiç hoş karşılanmıyor. Bunu duyar duymaz rehberler ya da sokaktaki insanlar hemen kaşlarını kaldırıp sizi ‘Emir Timur’ diye düzeltiyorlar.

Cengiz soyundan gelmediği için “Han” sıfatını kendine hiç yakıştırmamış; hep bir “Emir” olarak kalmış. Yanında sembolik bir “kukla han” taşıyacak kadar siyasi bir dehaydı ama asıl gücü, bozkırın parçalanmış güçlerini (Altın Orda’dan Delhi’ye kadar) tek bir yumrukta birleştirmesindeki o büyük vizyonundaydı.

Timur’un orduları geçtiği her yerde derin izler bıraktı; Pers topraklarından Anadolu’ya, Hindistan’dan Memlük sınırlarına kadar beş büyük imparatorluğu dize getirdi. Ancak Timur’un asıl farkı, bu fırtınanın içinden güzelliği seçip çıkarabilmesiydi. Kılıcı orduların üzerindeyken, zihni hep Semerkant’taydı. Ele geçirdiği topraklardaki tek bir taş ustasını, tek bir nakkaşı bile feda etmedi; hepsini “Dünyanın Merkezi” dediği bu şehre gönderdi. Bugün Semerkant UNESCO listesindeyse, bunu Timur’un o “sanata duyduğu korumacı öfkeye” borçluyuz.

Farsça “Kralın Mezarı” anlamına gelen Gur-e Amir’in (Gur Emir) kapısından içeri girdiğinizde, zamanın durduğunu hissedeceksiniz. Burası aslında çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yapılmaya başlanmış bir külliye olsa da, Timur’un 1405’teki Çin seferi yolunda son nefesini vermesiyle, imparatorluğun en hüzünlü meclisine dönüştü.

Mavinin her tonunu barındıran o dev kubbenin altında; Timur’un yanı sıra oğulları Şahruh ve Miran Şah, astronomi tutkunu torunu Uluğ Bey ve ruhani rehberi Seyyid Baraka yan yana uyuyorlar. Medreselerden ve dört minareden geriye sadece temeller ve o vakur giriş kapısı kalmış olsa da, içerideki o sessizlik hala 14. yüzyılın ihtişamını fısıldıyor.

İçeri adım attığınızda gördüğünüz o mermer ve yeşim taşları, aslında İslam türbe mimarisine aşina olanların hemen fark edeceği gibi, birer asıl mezar değil; yalnızca yer gösteren birer sanduka. Hanedanın asıl naaşları, bu salonun tam altındaki loş ve gizemli bir mahzende, tam olarak yukarıdaki simetriyle yatıyor.

EMİR TİMUR’UN MEZAR TAŞI

Gözünüz ister istemez tam merkezde yer alan, bir zamanlar tek parça olan o koyu yeşil yeşim taşına kayıyor; yani Emir Timur’un sandukasına… Hemen eteğinde, ona bilimi ve gökyüzünü sevdiren torunu Uluğ Bey uzanıyor. Sağ tarafında, erken ölümüyle Timur’u yasa boğan ve bu türbenin yapılmasına vesile olan diğer torun Muhammed Sultan var. Orta sıranın hemen ardında ise Timur’un oğulları Miran Şah ve Şahruh ebedi uykularındalar.

SEYYİD BARAKA MEZAR TAŞI

Ancak bu hiyerarşik dizilimin en tepesinde, her şeyin başında şaşırtıcı bir taş daha var. Derler ki Emir Timur, dünyaya diz çöktüren o kudretli hükümdar, öldüğü zaman manevi danışmanı Seyyid Baraka’nin ayak ucuna gömülmeyi vasiyet etmiş. Bu yüzden hocasının sandukası, Timur’un hemen başucunda, en saygın köşede yer alıyor.”

En solda ise Timur’un öğretmenlerinden ve Hz. Muhammed’in soyundan geldiği söylenen Seyyid Ömer yer alıyor. Ana hanedan üyelerinin (Timur, Uluğ Bey, Şahruh vb.) mezarlarının yanında, bebek/çocuk boyutlarında daha küçük sandukalar da göze çarpıyor.

ULUĞ BEY MEZAR TAŞI

Bunlar bebek yaşta ölen Uluğ Bey’in çocukları olan Abdullo Mirzo (Abdullah Mirza) ve Abdurahman Mirzo (Abdurrahman Mirza)‘ya ait mezar taşları. Uluğ Bey’i trajik bir suikastla öldürten büyük oğlu Abdüllatif Mirza (Pederkuş) bir baba katili olarak, Timur Hanedanından olmasına karşın, bu onurlu türbeye asla kabul edilmemiş.

RUHABAD TÜRBESİ

Ruhabad: “Yerleşik Ruh”un Sessiz Muhafızı

Gur-i Emir’in hemen birkaç yüz metre ötesinde, onun gölgesinde kalmış gibi duran ama aslında çok daha eski ve loş bir yapı selamlar sizi: Ruhabad Türbesi. Semerkant’ta her yapı size ihtişamını haykırır ama o sadece fısıldar. Ruhabad Türbesi’ne geçtiğinizde, zamanın ritmi birden yavaşlar. Burası, Timur’un 1380’de inşa ettirdiği, şehrin o dönemdeki en eski ve en vakur yapılarından biri.

Türbe, Timur’un büyük bir hürmetle bağlı olduğu, İslam alimi ve mistik Şeyh Burhaneddin Sagaradzhi’nin ebedi istirahatgahı. Sagaradzhi sıradan bir alim değil; Doğu Türkistan bozkırlarında İslam’ın gönüllere girmesini sağlamış, Çin’deki Yuan Hanedanlığı sarayından prensesle evlenecek kadar nüfuz sahibi bir bilge.

Vasiyeti ise tam ona yakışır cinsten: Uzak diyarlarda, Çin’de son nefesini verdiğinde, naaşının oğlu tarafından Semerkant’a getirilmesini istiyor. İşte “Yerleşik Ruh” anlamına gelen Rukhabad (Ruhabad) ismi, bu yorgun ama vakur ruhun sonunda huzura kavuştuğu yeri simgeliyor.

Ruhabad’ı diğerlerinden ayıran en büyük özellik, onun “çıplak” güzelliği. Gur-Emir’in o göz alıcı mavilikleriyle kıyaslandığında; tuğladan örülmüş, ana giriş kapısı bile olmayan bu tek kubbeli yapı oldukça mütevazı görünebilir. Ancak bu sadelik bilinçli bir tercih. Ruhun saflığını temsil eden bu yapı, dekorasyonun değil, maneviyatın gücüyle ayakta duruyor.

Burayı efsanevi kılan bir sır var: Rivayete göre Burhaneddin Sagaradzhi, Hz. Muhammed’in yedi sakal kılını barındıran bakır bir kutuya sahipti. Türbe inşa edilirken bu kutunun, kubbenin tuğlaları arasına özenle yerleştirildiği söylenir. Belki de bu yüzden, koca dünyayı dize getiren Emir Timur, bu türbenin yanından geçerken atından iner, başını eğer ve bu azizin manevi huzurunda yürüyerek geçermiş. İçeri girdiğinizde Sagaradzhi’nin yanı sıra o Çinli prenses eşi ve dokuz çocuğunun sade mezar taşlarını gördüğünüzde, aslında gerçek gücün sadece ordularda değil, bu sessiz sadelikte olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Burayı ziyaret ederken Gur-Emir’in görkemiyle Ruhabad’ın sadeliğini kıyaslamayı unutmayın. Biri dünyanın hakimi bir hükümdarın azametini, diğeri ise o hükümdarın önünde eğildiği bir bilgenin tevazusunu anlatıyor. Fotoğraf çekerken akşamüstü güneşinin tuğlalara vurduğu o sıcak turuncuyu yakalamaya çalışın; Ruhabad o anlarda gerçekten “yaşıyor” gibi görünüyor.

Bu gezilerin ardından ekip Bibi Hanım Camisi’ne gittiler ama ben yaşadığım sağlık sorunu nedeniyle otele dönmek zorunda kaldım. Kısa bir dinlenme sonrası bu sefer kendim otel çevresindeki parkları gezdim. Semerkant’ta her taraf park dolu.

Timur, göçebe bozkır kültüründen gelen bir hükümdardı. Sarayların kapalı, kasvetli ve taş duvarlarla çevrili odalarında oturmaktan nefret edermiş. Bu yüzden devlet işlerini yönetmek, elçileri kabul etmek, zafer kurultayları düzenlemek ve sefere çıkmadan önce ordusunu toplamak için Semerkant’ın dört bir yanına devasa bahçeler (Pers geleneğindeki adıyla Çahar Bağ – Dörtlü Bahçe düzeninde) inşa ettirmiş. Yaptırdığı bahçelerin birçoğuna fethettiği büyük şehirlerin ya da en sevdiği kadınların isimlerini veren Timur şehre gelen yabancı elçileri bu bahçelerdeki çadırlarda ağırlar, imparatorluğunun zenginliğini ve ihtişamını doğanın yeşilliğiyle harmanlayarak gövde gösterisi yaparmış.

Bugün Semerkant’a gittiğinizde Registan’ın, Gur Emir’in o ihtişamlı çinilerine bakarken zihninizde şu resmi canlandırın: 1400’lü yılların başında bu şehrin etrafı surlarla değil, kilometrelerce uzanan meyve ağaçları, çınarlar ve şırıl şırıl akan su kanallarıyla çevriliydi. Dünyaya hükmeden Emir Timur ise ipek çadırının altında, bu yeşilliğin ortasında oturmuş, haritalar üzerinde yeni seferlerini planlıyordu. Ne yazık ki o köşklerin ve bahçelerin çoğu günümüze ulaşamadı ama Semerkant’ın o geniş, yeşil bulvarlarında yürürken Timur’un o “yeşil şehir” vizyonunun kokusunu hala alabiliyorsunuz.

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

15.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-1

İpek Yolu’nun kilit taşı, 2200 yılı aşan yaşıyla bölgenin en dirençli tanığı Taşkent‘e sabahın erken saatlerinde vardığımızda Özbekistan gezimiz de başlamış oldu. Dört buçuk saat süren uçuş sonrasında Taşkent İslam Kerimov Havalimanı’na indiğimizde zaman bizi Türkiye’de olduğundan iki saat ileriden selamlıyordu, biz de ona ayak uydurduk ve saatlerimizi Taşkent’e göre ayarladık. Valizler alınıp, pasaport işlemlerini hızla tamamladık. Havalimanı dışında bize gezi boyunca rehberlik edecek olan İlkhom ile buluştuk. Araca binip konaklayacağımız İnspira S Otele doğru hareket ettik.

Bu arada size küçük ama hayat kurtaran bir tavsiyede bulunayım: Yeme-içme gibi günlük harcamalarınız için Özbek parası Som’a ihtiyacınız olacak. Normalde havalimanlarında kur düşük olur ama burada durum tam tersi; havalimanındaki döviz büroları, alışık olunmadık bir şekilde şehir içine göre daha yüksek orandan Dolar bozuyor. Bu yüzden paranızı iner inmez havalimanında bozdurmanızı öneririm. Daha önceki genel bilgiler yazımda da belirttiğim gibi, yanınızda mutlaka Amerikan Doları bulundurun; Euro’ya göre çok daha avantajlı kurlar sunuluyor. Ancak dikkat: Yanınızdaki dolarların 2009 yılı ve sonrası basımlı olmasına özen gösterin, çünkü eski tarihli banknotları bozdururken zorluk yaşayabilirsiniz.

TAŞKENT’E VARIŞ. İSLAM KERİMOV HAVALİMANI

Otele vardığımızda odalarımız henüz hazır değildi. Bir yanda yolun verdiği uykusuzluk, diğer yanda şehri bir an önce görme heyecanı… Neyse ki bir bardak çay ve kahve eşliğinde yaptığımız o kısa kahvaltı molası, bizi Taşkent sokaklarını keşfetmek için hazırlamaya yetti.

Üç milyon nüfusu ile Orta Asya’nın en büyük şehri Taşkent’in temelleri, bugün şehrin güneyinde kalıntılarını görebileceğimiz Ming Örik (Ming Uruk) (Bin Kayısı) bölgesinde atıldı. O dönemdeki adı ile “Şaş“, bugün ki adı ile Taşkent İpek Yolu üzerinde Çin’den gelen kervanların dinlendiği, tarım ve ticaretin harmanlandığı stratejik bir duraktı. 8. yüzyılda Arap fetihleriyle birlikte şehir İslamla tanıştı. Taşkent, 9. ve 10. yüzyıllarda Samanoğulları döneminde Maveraünnehir’in geneline yayılan büyük ilmi uyanışın bir parçası oldu. Bu dönemde Taşkent, bilim insanlarının ve sufilerin uğrak noktası haline geldi. Şehir yüzyıllar boyu bozkırın ortasında bir ilim vahası olarak parladıktan sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında rotasını bambaşka bir yöne kırdı.

1865 yılında Rus İmparatorluğu’nun kontrolüne giren Taşkent, artık Orta Asya’nın kalbinde yükselen bir ‘Rus İdare Merkezi‘ oluvermişti. Bu dönemle birlikte kerpiç mahallelerin yanına geniş bulvarlar, Avrupa mimarisiyle inşa edilen kamu binaları ve parklar eklenmeye başladı. Ancak asıl büyük ve biraz da hüzünlü dönüşüm 1966 yılındaki o büyük depremle yaşandı. Şehir neredeyse tamamen yıkılınca, Sovyetler Birliği’nin dört bir yanından gelen mimarlar Taşkent’i adeta yeniden yarattı.

PRENS ROMANOV SARAYI-TAŞKENT

İşte bu yüzden bugün Taşkent sokaklarında yürürken bir yanda bir sufinin huzurlu türbesine rastlarken, az ötede Sovyet modernizminin devasa ve heybetli yapılarını görmeniz mümkün. Şehir, binlerce yıllık Doğu mirasıyla, 20. yüzyılın o rasyonel Rus etkisinin iç içe geçtiği, düzenli olduğu kadar sürprizlerle dolu bir sentez sunuyor bize.

Taşkent gezimize dönecek olursak gezi sıramızla sizlerle şunları paylaşabilirim;

KHAST İMAM KOMPLEKSİ

Bölgenin manevi mimarlarından Kuran uzmanı, şair ve zanaatkar (kilit ustası) olan Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi (Khast-İmam), 10. yüzyılda Samanoğulları döneminde yaşamış, şehre mührünü vurmuş bir figür. “Kutsal İmam” olarak bilinen Kaffal Şaşi, Buhara, Semerkant, Şam ve Bağdat’ta eğitim alarak birçok manevi merkeze seyahat etti ve Mekke’ye birçok hac ziyaretinde bulundu. Kuran ve Hadis uzmanıydı ve kapı kilitleri yapmakla tanınan yetenekli bir zanaatkardı. “Kaffal” ismi “çilingir” anlamına gelir ve ailesinin mesleğini yansıtır. Seyahatleri ve çalışmaları sayesinde engin bilgisi ve sayısız yeteneğiyle ün kazandı. Kaffal Şaşi, hayatı boyunca çeşitli teolojik eserler ve felsefe, mantık ve hukuk üzerine yazılar kaleme aldı. Onun kabri çevresinde filizlenen Khast-İmam (Hazreti İmam) Kompleksi, bizim de Özbekistan yolculuğumuzdaki ilk durağımız oldu.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ PANOROMİK GÖRÜNTÜSÜ

Burası sadece bir meydan değil, adeta yüzyılların iç içe geçtiği bir zaman tüneli. Meydanda yürürken 16. yüzyılın o vakur antik eserlerinden (Kaffal eş-Şaşi Türbesi, Barak Han ve Muyi Muborak Medreseleri), 19. yüzyılın estetiğine (Tilla Şeyh Cami) ve oradan da bu dokuyu bozmadan kucaklayan modern yapılara (2007 yapımı Hazreti İmam Cami, İslam Enstitüsü) uzanıyorsunuz. Bilet bulamadığımızdan içini gezemedik ama daha geçtiğimiz Mart ayında (2026) kapılarını açan o devasa, 65 metrelik kubbesiyle göz kamaştıran İslam Medeniyetleri Merkezi Müzesi de bu kompleksin yeni incisi olmuş. İslami mimariyle tanışmak ve Özbekistan’ın ruhunu hissetmek için Taşkent’teki Khast İmam Kompleksi’nden daha doğru bir başlangıç noktası düşünemiyorum.

KHAST İMAM KOMPLEKSİ, HAZRETİ (KHAST) İMAM CAMİSİ ÖNÜNDEN MEYDANA BAKIŞ

Kompleksin en yeni yapısı olan Hazreti İmam Cuma Camisi, Özbekistan Cumhuriyeti’nin 1. Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un girişimiyle 2007 yılında inşa edilmiş.

HAZRETİ İMAM CAMİSİ ÖNDEN GÖRÜNÜŞ

Minarelerin yüksekliği 52 metre ve avludaki sütunlar Hindistan’dan getirilen sandal ağacından yapılmış. Özbekistan’ın başka camilerinde de gördüğüm oymalarla süslenmiş ahşap sütunlara bayıldım. Cami içi de ayrı bir güzellikte.

HAZRETİ İMAM CUMA CAMİSİ ARKADAN GÖRÜNÜŞÜ

Caminin arka tarafına geçince kompleksin diğer yapıları karşınıza çıkıyor. Aşağıdaki fotoğrafımda en arkadaki yapı meydanın en yenisi olan Hazreti İmam Camisi. Onun önünde olan ise Muyi Muborak Medresesi ve daha önde olan da Tilla Şeyh Camisi.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ YAPILARI: EN ARKADA HAZRETİ İMAM CAMİSİ, ÖNÜNDE MUYİ MUBORAK MEDRESESİ VE SAĞDA DA TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Meydanın en sonunda gözüken ise Barak Han Medresesi. Benim en sevdiğim yapı da bu oldu. Meydanda dolaşırken karşımıza çıkan bir Özbek kadını ise bize canlı bir sanat eseri gibi göründü. Üzerindeki o eşsiz İkat desenleri ile süslü ipek-pamuk karışımı “Adras” kumaşından geniş kollu geleneksel ‘Özbek Kaftanı’, tarihi dokuyla öyle bir bütünleşmişti ki! Bu zarafeti daha sonra Semerkant’ta da Registan Meydanı’nda da görecektik.

Muyi Muborak Medresesi, kompleksteki en eski yapılardan birisidir. Yakın zamana kadar gerçek bir hazineye, 650’li yıllarda geyik derisi üzerine Kufi yazısıyla yazılmış olan Kuran-ı Kerim’e ev sahipliği yapıyordu.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Ama bu kıymetli eser artık yakındaki İslam Medeniyeti Merkezi Müze’sinde (Islamic Civilization Center) sergilenmeye alınmış. Bu müzeye bileti internet üzerinden alıyorsunuz ve yaklaşık 25 USD’ye denk gelen bir bilet ücreti var.

İSLAM MEDENİYETLERİ MERKEZİ MÜZESİ

Bu müze henüz çok taze ve sergi düzenlemeleri de halen devam ettiğinden Kuran’ın bulunduğu kısım ziyarete kapalıydı. Bahsetiğim ve yanda fotoğrafını gördüğünüz Kuran internet fotoğraflarından almış olduğum bir örnek. Bu Kuran’ın başlangıçta altı kopyası vardı, ancak yalnızca dördü günümüze kadar ulaşmış. Diğer kopyalar İngiltere, Kahire ve Türkiye’de bulunuyor. Türkiye’deki örnek Topkapı Sarayı Müzesi (Kutsal Emanetler Dairesi) içinde sergileniyor.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Bir rivayete göre, medrese kütüphanesinde Hz. Muhammed’in saçından bir örnek de muhafaza ediliyor. Bu nedenle medresenin “mübareğin (Peygamberin) saçı” anlamına gelen “Muyi Muborak” adını aldığına inanılmakta. Muyi Muborak Medresesi 16. yüzyılda inşa edilmiş ve yüzyıllar boyunca birçok kez yeniden inşa edilerek kullanım amacı değiştirilmiş. Başlangıçta Kuran okuyan öğrenciler tarafından kullanılmış. Daha sonra, dervişler, Sufi kardeşliği üyeleri için bir sığınak olarak hizmet vermiş ve 1857’de binlerce kitap ve antik el yazması içeren büyük bir kütüphaneye ev sahipliği yapmış. Modern zamanlarda, kitap koleksiyonunu barındırmak için medresenin yanına ayrı bir bina inşa edilmiş.

TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Tilla Şeyh Cami, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş olup kompleksin tarihi ve mimari yapılarından biridir. Tilla-Şeyh Camisi’nin adının tam çevirisi “Altın Şeyh Camisi” dir. En büyük cami olmasa da şehrin başlıca dini mekanlarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca, eskiden Taşkent’in ana camisiydi ve şehrin “Cuma Cami” olarak da anılırdı. Cami, zamanın zenginlerinden Hokand Han Mirza Ahmed Kuşbegi adına inşa edilmiştir.


16. yüzyılda İslam okulu olarak inşa edilen Barak Han Medresesi, Mirzo Uluğ Bey’in torunu, halk arasında “Şanslı” anlamına gelen “Barak Han” olarak anılan Nevruz Ahmet Han’ın girişimiyle inşa edilmiş. Medresenin içinde birkaç türbe bulunuyor. Bunlardan biri, Taşkent’in Şeybanid hanedanının ilk hanı olan Suyunçi Hoca’ya ait, İkinci türbe de Barak Han’ın mezar yeri üzerine inşa edilmiş. Özbekistan’da en çok yadırgadığım kısım bu tip tarihi yerlere kurulan satış tezgahları ve küçük hediyelik eşya satan mağazaların varlığı oldu. Zamanında kervansaray olarak kullanılan yerlerde otel ve satış mağazaları açılmasını anlayabilirim ama medrese hücrelerinin ve hatta bazı camilerin içinde tezgahların ve mağazaların açılmasına anlam veremedim doğrusu. Barak Han Medresesi de bu tip mağazaların bolca var olduğu tarihi yerlerden bir tanesiydi.

Hazreti İmam (Khast İmam) kompleksinin önemli ve en etkileyici kısımlarından bir tanesi de Kaffal Şaşi Mozolesi. Kaffal Şaşi’nin 975’teki ölümünden sonra mezarı Taşkent’teki ana kutsal mekan oldu. Şeybanid Hanedanı, bu büyük İslam vaizinin onuruna, türbenin ve tüm Hazreti İmam dini topluluğunun inşasını emretti.

Khast İmam İslamiyetin Sünni inancının 4 alt mezhebinden biri olan Şafii fıkhında (hukukunda) o kadar derinleşmiş ki, bölgede bu ekolün en büyük temsilcisi kabul edilmiş. Bu konularda benim gibi bilgisi az olanlar için bazı bilgileri paylaşmanın tam da sırasıdır; Khast İmam döneminde (10. yüzyıl) İslam hukukunda sadece iki ana ekol vardı: Hicaz Ekolü (Ehl-i Hadis): Dini konu ve kararlarda sadece hadislere dayananlar. Irak Ekolü (Ehl-i Rey): Akıl yürütmeye ve mantığa ağırlık verenler (Hanefilik). Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi bu iki yolu birleştirerek “Usul-i Fıkıh” (Hukuk Metodolojisi) ilmini kurmuş. Ona göre İslam hukukunda karar verme aşamaları önce Kur’an, sonra Sünnet, sonra İcma (alimlerin ortak kararı) ve en son Kıyas (karşılaştırma) sırasıyla takip edilmelidir. Özbekistan toprakları bugün büyük oranda Hanefi olsa da, Kaffal eş-Şaşi’nin yaşadığı dönemde Maveraünnehir, farklı mezheplerin ve düşüncelerin harmanlandığı bir yerdi. İnsanlar inançta (Allah’ın sıfatları, kader vb.) Maturidiliği takip ederken; günlük yaşam ve hukuk kurallarında Şafii veya Hanefi mezhebini takip etmişler. Maveraünnehir’de, Hanefilik (hukukta) ve Maturidilik (inançta) iç içe geçmiş bir kimlik oluşturmuş. Bu iki ekolün isimleri de (Ebu Hanife ve İmam Maturidi) aklın ve mantığın dini anlamada kilit bir rolü olduğunu savunmuşlar. Bölgenin o meşhur “hoşgörü ve bilim iklimi“nin temelinde de bu iki akılcı yaklaşımın imzası vardır. Taşkent’teki “Hazreti İmam” mirası, işte bu hukuki derinliğin simgesidir.

KAFFAL ŞAŞİ TÜRBESİ

Kaffal Şaşi Türbesi, mavi majolika (renkli seramik anlamında) desenleriyle süslenmiş, güzelce dekore edilmiş bir portala sahip görkemli bir yapı. Tipik ortaçağ mezarlarından farklı olarak, hacılar ve gezginler için bir sığınak olan ve “hanaka” diye adlandırılan bir yapı gibi tasarlanmış. Müslüman geleneğinde, Kaffal Şaşi gibi manevi bir aydın yakınına gömülmek bir onur olarak kabul edilirdi. Çünkü onun ruhunun, yakınlarda gömülenlerin ruhlarına rehberlik edeceğine inanılırdı. Sonuç olarak, Taşkent’in birçok asil bireyi zamanla onun mezarının etrafına gömüldü. 1865 yılında inşa edilen Namazgoh Cami , Hazreti İmam kompleksinin bir diğer önemli parçasıdır.

ÇORSU PAZAR

İmam Khast Kompleksi gezimiz sonrasında, Taşkent’in en eski ve en renkli simgesi olan Çorsu Pazarı‘na doğru yola çıktık. Çorsu sadece bir alışveriş noktası değil; İpek Yolu’nun günümüze bıraktığı yaşayan bir miras. Adı Farsça kökenli olup ‘Dört Yol’ (ticaret yollarının kesişim noktası) anlamına gelen bu kadim pazar, geçmişin tozlu yazılı kaynaklarında sayısız kervansaray, hamam ve çay eviyle dolu bir vaha gibi anlatılır.

Ancak pazarın bu geleneksel dokusu, 1966’daki büyük Taşkent depremiyle yerle bir olmuş. Bugün hayranlıkla izlediğimiz o devasa turkuaz kubbe ise 1980 yılında tamamlanan modern bir mühendislik harikası. Hiçbir merkezi sütun desteği olmadan yükselen bu devasa yapı, akıllı tasarımı sayesinde içeride klimasız bile serin bir bahar havası estiriyor. Hemen yanı başındaki Kukeldaş Medresesi ve Cuma Cami ile birlikte Çorsu, ‘Eski Şehir‘ (Eski Shahar) dokusunun en görkemli parçasını oluşturuyor. Çarşı, en son 2010 yılında kapsamlı bir tadilattan geçmiş.

Kubbenin altına adım attığımız an, bizi bin yıllık bir duyu şöleni karşıladı. Çarşının ilk katı daha çok et ürünlerine ayrılmış. Biz doğrudan ikinci kata çıkıp hem aşağıyı fotoğrafladık hem de bu kattaki kuruyemiş, baharat, çay ve şekerleme tezgahları arasında kaybolduk. Amber rengiyle parıldayan Navat (kristal şeker), güneşte kurutulmuş meyveler ve baharatlarla dolu tezgahlar, biz fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen sunuyor. Kurutulmuş meyveler, çeşitli karışımlarda bitkisel çaylar, Macadamia fındığı ve Pekkan (Pecan) Cevizi gibi en azından benim adını ilk kez duyduğum kuruyemişlerle burası gezdiğim en ilginç ve renkli yerlerden.

Pazarın dışında sebze ve ekmek bölümü var. En büyüleyici bölümlerden birisi ekmek köşesi. Tandırlarda pişen o meşhur “Non” ekmeklerinin kokusu tüm pazarın ruhuna işlemiş. Süt ürünleri reyonunda göreceğiniz, beyaz mermer parçalarına benzeyen sert ve tuzlu toplar, Kurt (Kurutulmuş Yoğurt Topları), göçebe hayatının en eski protein kaynağıdır. Bozulmadan aylarca dayanabilen bu lezzet, gerçek bir İpek Yolu azığı olmuş.

Pazarın o devasa kubbesinden çıkıp açık havaya doğru süzülen dumanları takip ettiğinizde, kendinizi adeta bir lezzet panayırının içinde buluyorsunuz. Burası, Taşkent’in kalbinin attığı sokak lezzetleri bölümü ve açıkçası buraya bayıldım!

Özbekistan topraklarında adım başı karşınıza çıkacak, tabelaların ve menülerin baş tacı olan Somsa (bizim bildiğimiz adıyla Samsa) ile ilk büyük randevumuz burada gerçekleşti. Dev tandırların iç çeperlerine yapıştırılarak pişirilen, içi bol satır eti ve soğanla harmanlanmış, dışı ise çıtır çıtır olan bu hamur işiyle tanıştığımız an, geri dönüşü olmayan bir yola girdik: Sonrasında gittiğimiz her şehirde, her durakta gözümüz hep bir somsa tezgahı aradı.

Pazarın bu bölümü sadece somsa ile sınırlı değil; dev kazanlarda pişen ve kokusuyla sizi kendine çeken Özbek Pilavı (Plov), mis gibi kokan taze ekmekler ve hemen orada ayaküstü tadabileceğiniz onlarca yerel tat… Çorsu’nun yemek bölümü, sadece karnınızı doyurduğunuz değil, Özbek kültürünün misafirperverliğini ve mutfak zenginliğini en çıplak haliyle hissettiğiniz bir şölen alanı gibi. Burada yemek yiyebilirdik ama bizim grubun randevusu başka bir pilav merkezi ile olacak: Beş Kazan (Besh Qozon).

Taşkent denince akla gelen en ikonik mekanlardan biri kuşkusuz Beş Kazan. Burası sadece bir restoran değil, devasa kazanlarda pişen pilavların görsel bir şölene dönüştüğü bir “lezzet fabrikası”. Taşkent gezisinin olmazsa olmazı, pilavın ‘mabedi’ sayılan Beş Kazan (Besh Qozon) sonraki durağımız oldu. Televizyon kulesinin hemen gölgesinde yer alan bu devasa mekan, kapıdan girdiğiniz andan itibaren sizi büyüleyici bir koku ve hummalı bir çalışmayla karşılıyor.

İsminin hakkını verircesine, her biri binlerce kişiye yetecek büyüklükteki o meşhur beş dev kazanı yan yana gördüğünüzde, neden burada olduğunuzu anlıyorsunuz. Odun ateşinde ağır ağır pişen, sarı havuçların, etlerin ve özel baharatların dans ettiği o muazzam görsel şöleni izlemek, yemeğin kendisi kadar keyifli. Biz de o dev kazanların başındaki ustaların maharetli hareketlerini fotoğraflamadan edemedik.

Siparişlerimiz fiksti; Pilav, salata, ayran ve yeşil çay. Masamıza gelen o meşhur Özbek Pilavı (Plov) ise tam bir şaheserdi. Yanında taze ‘Açık-Çuk’ salatası (domates-soğan) ve demli bir yeşil çay ile bu lezzet yolculuğunu taçlandırdık. Porsiyonların cömertliği, etlerin yumuşaklığı ve pirincin her tanesinin ayrı bir lezzet taşımasıyla Beş Kazan, sadece karnımızı değil, bu toprakların mutfak kültürüne olan merakımızı da fazlasıyla doyurdu. Eğer yolunuz Taşkent’e düşerse, bu dev kazanların dumanı tüterken orada olmalısınız; zira burada pilav yemek sadece bir öğün değil, gerçek bir ritüel. Her şehrin farklı bir pilav kültürü olduğunu ve bunu da bizzat deneyimlediğimizi de burada aktarmış olayım.

Beş Kazan’daki bu muazzam pilav ziyafetiyle hem karnımızı hem de ruhumuzu doyurmuş olarak masadan kalktık. Ancak Taşkent sadece bu kadim meydanlardan ve dev kazanlardan ibaret değil. Şehrin derinliklerine indikçe bizi bekleyen başka sürprizler de var; yerin metrelerce altında birer sanat galerisini andıran o meşhur Taşkent metroları, Prens Romanov’un hüzünlü hikayesi ve modern Özbekistan’ın parlayan yüzü. Yani bu yazımla ben daha ilk gün yaptığımız gezilerin anlatımını bile bitiremedim!

Taşkent’in yer altı saraylarında kaybolmaya ve şehrin diğer yüzünü keşfetmeye hazırsanız, gezimizin ikinci kısmında buluşalım. Zira İpek Yolu’nun bu kalbi, bizlere daha anlatacak çok hikaye saklıyor.

Şimdilik Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

05.05.2026

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 395.345 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Temmuz 2026
    P S Ç P C C P
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    2728293031  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız