• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.503 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-1

İpek Yolu’nun kilit taşı, 2200 yılı aşan yaşıyla bölgenin en dirençli tanığı Taşkent‘e sabahın erken saatlerinde vardığımızda Özbekistan gezimiz de başlamış oldu. Dört buçuk saat süren uçuş sonrasında Taşkent İslam Kerimov Havalimanı’na indiğimizde zaman bizi Türkiye’de olduğundan iki saat ileriden selamlıyordu, biz de ona ayak uydurduk ve saatlerimizi Taşkent’e göre ayarladık. Valizler alınıp, pasaport işlemlerini hızla tamamladık. Havalimanı dışında bize gezi boyunca rehberlik edecek olan İlkhom ile buluştuk. Araca binip konaklayacağımız İnspira S Otele doğru hareket ettik.

Bu arada size küçük ama hayat kurtaran bir tavsiyede bulunayım: Yeme-içme gibi günlük harcamalarınız için Özbek parası Som’a ihtiyacınız olacak. Normalde havalimanlarında kur düşük olur ama burada durum tam tersi; havalimanındaki döviz büroları, alışık olunmadık bir şekilde şehir içine göre daha yüksek orandan Dolar bozuyor. Bu yüzden paranızı iner inmez havalimanında bozdurmanızı öneririm. Daha önceki genel bilgiler yazımda da belirttiğim gibi, yanınızda mutlaka Amerikan Doları bulundurun; Euro’ya göre çok daha avantajlı kurlar sunuluyor. Ancak dikkat: Yanınızdaki dolarların 2009 yılı ve sonrası basımlı olmasına özen gösterin, çünkü eski tarihli banknotları bozdururken zorluk yaşayabilirsiniz.

TAŞKENT’E VARIŞ. İSLAM KERİMOV HAVALİMANI

Otele vardığımızda odalarımız henüz hazır değildi. Bir yanda yolun verdiği uykusuzluk, diğer yanda şehri bir an önce görme heyecanı… Neyse ki bir bardak çay ve kahve eşliğinde yaptığımız o kısa kahvaltı molası, bizi Taşkent sokaklarını keşfetmek için hazırlamaya yetti.

Üç milyon nüfusu ile Orta Asya’nın en büyük şehri Taşkent’in temelleri, bugün şehrin güneyinde kalıntılarını görebileceğimiz Ming Örik (Ming Uruk) (Bin Kayısı) bölgesinde atıldı. O dönemdeki adı ile “Şaş“, bugün ki adı ile Taşkent İpek Yolu üzerinde Çin’den gelen kervanların dinlendiği, tarım ve ticaretin harmanlandığı stratejik bir duraktı. 8. yüzyılda Arap fetihleriyle birlikte şehir İslamla tanıştı. Taşkent, 9. ve 10. yüzyıllarda Samanoğulları döneminde Maveraünnehir’in geneline yayılan büyük ilmi uyanışın bir parçası oldu. Bu dönemde Taşkent, bilim insanlarının ve sufilerin uğrak noktası haline geldi. Şehir yüzyıllar boyu bozkırın ortasında bir ilim vahası olarak parladıktan sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında rotasını bambaşka bir yöne kırdı.

1865 yılında Rus İmparatorluğu’nun kontrolüne giren Taşkent, artık Orta Asya’nın kalbinde yükselen bir ‘Rus İdare Merkezi‘ oluvermişti. Bu dönemle birlikte kerpiç mahallelerin yanına geniş bulvarlar, Avrupa mimarisiyle inşa edilen kamu binaları ve parklar eklenmeye başladı. Ancak asıl büyük ve biraz da hüzünlü dönüşüm 1966 yılındaki o büyük depremle yaşandı. Şehir neredeyse tamamen yıkılınca, Sovyetler Birliği’nin dört bir yanından gelen mimarlar Taşkent’i adeta yeniden yarattı.

PRENS ROMANOV SARAYI-TAŞKENT

İşte bu yüzden bugün Taşkent sokaklarında yürürken bir yanda bir sufinin huzurlu türbesine rastlarken, az ötede Sovyet modernizminin devasa ve heybetli yapılarını görmeniz mümkün. Şehir, binlerce yıllık Doğu mirasıyla, 20. yüzyılın o rasyonel Rus etkisinin iç içe geçtiği, düzenli olduğu kadar sürprizlerle dolu bir sentez sunuyor bize.

Taşkent gezimize dönecek olursak gezi sıramızla sizlerle şunları paylaşabilirim;

KHAST İMAM KOMPLEKSİ

Bölgenin manevi mimarlarından Kuran uzmanı, şair ve zanaatkar (kilit ustası) olan Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi (Khast-İmam), 10. yüzyılda Samanoğulları döneminde yaşamış, şehre mührünü vurmuş bir figür. “Kutsal İmam” olarak bilinen Kaffal Şaşi, Buhara, Semerkant, Şam ve Bağdat’ta eğitim alarak birçok manevi merkeze seyahat etti ve Mekke’ye birçok hac ziyaretinde bulundu. Kuran ve Hadis uzmanıydı ve kapı kilitleri yapmakla tanınan yetenekli bir zanaatkardı. “Kaffal” ismi “çilingir” anlamına gelir ve ailesinin mesleğini yansıtır. Seyahatleri ve çalışmaları sayesinde engin bilgisi ve sayısız yeteneğiyle ün kazandı. Kaffal Şaşi, hayatı boyunca çeşitli teolojik eserler ve felsefe, mantık ve hukuk üzerine yazılar kaleme aldı. Onun kabri çevresinde filizlenen Khast-İmam (Hazreti İmam) Kompleksi, bizim de Özbekistan yolculuğumuzdaki ilk durağımız oldu.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ PANOROMİK GÖRÜNTÜSÜ

Burası sadece bir meydan değil, adeta yüzyılların iç içe geçtiği bir zaman tüneli. Meydanda yürürken 16. yüzyılın o vakur antik eserlerinden (Kaffal eş-Şaşi Türbesi, Barak Han ve Muyi Muborak Medreseleri), 19. yüzyılın estetiğine (Tilla Şeyh Cami) ve oradan da bu dokuyu bozmadan kucaklayan modern yapılara (2007 yapımı Hazreti İmam Cami, İslam Enstitüsü) uzanıyorsunuz. Bilet bulamadığımızdan içini gezemedik ama daha geçtiğimiz Mart ayında (2026) kapılarını açan o devasa, 65 metrelik kubbesiyle göz kamaştıran İslam Medeniyetleri Merkezi Müzesi de bu kompleksin yeni incisi olmuş. İslami mimariyle tanışmak ve Özbekistan’ın ruhunu hissetmek için Taşkent’teki Khast İmam Kompleksi’nden daha doğru bir başlangıç noktası düşünemiyorum.

KHAST İMAM KOMPLEKSİ, HAZRETİ (KHAST) İMAM CAMİSİ ÖNÜNDEN MEYDANA BAKIŞ

Kompleksin en yeni yapısı olan Hazreti İmam Cuma Camisi, Özbekistan Cumhuriyeti’nin 1. Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un girişimiyle 2007 yılında inşa edilmiş.

HAZRETİ İMAM CAMİSİ ÖNDEN GÖRÜNÜŞ

Minarelerin yüksekliği 52 metre ve avludaki sütunlar Hindistan’dan getirilen sandal ağacından yapılmış. Özbekistan’ın başka camilerinde de gördüğüm oymalarla süslenmiş ahşap sütunlara bayıldım. Cami içi de ayrı bir güzellikte.

HAZRETİ İMAM CUMA CAMİSİ ARKADAN GÖRÜNÜŞÜ

Caminin arka tarafına geçince kompleksin diğer yapıları karşınıza çıkıyor. Aşağıdaki fotoğrafımda en arkadaki yapı meydanın en yenisi olan Hazreti İmam Camisi. Onun önünde olan ise Muyi Muborak Medresesi ve daha önde olan da Tilla Şeyh Camisi.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ YAPILARI: EN ARKADA HAZRETİ İMAM CAMİSİ, ÖNÜNDE MUYİ MUBORAK MEDRESESİ VE SAĞDA DA TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Meydanın en sonunda gözüken ise Barak Han Medresesi. Benim en sevdiğim yapı da bu oldu. Meydanda dolaşırken karşımıza çıkan bir Özbek kadını ise bize canlı bir sanat eseri gibi göründü. Üzerindeki o eşsiz İkat desenleri ile süslü ipek-pamuk karışımı “Adras” kumaşından geniş kollu geleneksel ‘Özbek Kaftanı’, tarihi dokuyla öyle bir bütünleşmişti ki! Bu zarafeti daha sonra Semerkant’ta da Registan Meydanı’nda da görecektik.

Muyi Muborak Medresesi, kompleksteki en eski yapılardan birisidir. Yakın zamana kadar gerçek bir hazineye, 650’li yıllarda geyik derisi üzerine Kufi yazısıyla yazılmış olan Kuran-ı Kerim’e ev sahipliği yapıyordu.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Ama bu kıymetli eser artık yakındaki İslam Medeniyeti Merkezi Müze’sinde (Islamic Civilization Center) sergilenmeye alınmış. Bu müzeye bileti internet üzerinden alıyorsunuz ve yaklaşık 25 USD’ye denk gelen bir bilet ücreti var.

İSLAM MEDENİYETLERİ MERKEZİ MÜZESİ

Bu müze henüz çok taze ve sergi düzenlemeleri de halen devam ettiğinden Kuran’ın bulunduğu kısım ziyarete kapalıydı. Bahsetiğim ve yanda fotoğrafını gördüğünüz Kuran internet fotoğraflarından almış olduğum bir örnek. Bu Kuran’ın başlangıçta altı kopyası vardı, ancak yalnızca dördü günümüze kadar ulaşmış. Diğer kopyalar İngiltere, Kahire ve Türkiye’de bulunuyor. Türkiye’deki örnek Topkapı Sarayı Müzesi (Kutsal Emanetler Dairesi) içinde sergileniyor.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Bir rivayete göre, medrese kütüphanesinde Hz. Muhammed’in saçından bir örnek de muhafaza ediliyor. Bu nedenle medresenin “mübareğin (Peygamberin) saçı” anlamına gelen “Muyi Muborak” adını aldığına inanılmakta. Muyi Muborak Medresesi 16. yüzyılda inşa edilmiş ve yüzyıllar boyunca birçok kez yeniden inşa edilerek kullanım amacı değiştirilmiş. Başlangıçta Kuran okuyan öğrenciler tarafından kullanılmış. Daha sonra, dervişler, Sufi kardeşliği üyeleri için bir sığınak olarak hizmet vermiş ve 1857’de binlerce kitap ve antik el yazması içeren büyük bir kütüphaneye ev sahipliği yapmış. Modern zamanlarda, kitap koleksiyonunu barındırmak için medresenin yanına ayrı bir bina inşa edilmiş.

TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Tilla Şeyh Cami, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş olup kompleksin tarihi ve mimari yapılarından biridir. Tilla-Şeyh Camisi’nin adının tam çevirisi “Altın Şeyh Camisi” dir. En büyük cami olmasa da şehrin başlıca dini mekanlarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca, eskiden Taşkent’in ana camisiydi ve şehrin “Cuma Cami” olarak da anılırdı. Cami, zamanın zenginlerinden Hokand Han Mirza Ahmed Kuşbegi adına inşa edilmiştir.


16. yüzyılda İslam okulu olarak inşa edilen Barak Han Medresesi, Mirzo Uluğ Bey’in torunu, halk arasında “Şanslı” anlamına gelen “Barak Han” olarak anılan Nevruz Ahmet Han’ın girişimiyle inşa edilmiş. Medresenin içinde birkaç türbe bulunuyor. Bunlardan biri, Taşkent’in Şeybanid hanedanının ilk hanı olan Suyunçi Hoca’ya ait, İkinci türbe de Barak Han’ın mezar yeri üzerine inşa edilmiş. Özbekistan’da en çok yadırgadığım kısım bu tip tarihi yerlere kurulan satış tezgahları ve küçük hediyelik eşya satan mağazaların varlığı oldu. Zamanında kervansaray olarak kullanılan yerlerde otel ve satış mağazaları açılmasını anlayabilirim ama medrese hücrelerinin ve hatta bazı camilerin içinde tezgahların ve mağazaların açılmasına anlam veremedim doğrusu. Barak Han Medresesi de bu tip mağazaların bolca var olduğu tarihi yerlerden bir tanesiydi.

Hazreti İmam (Khast İmam) kompleksinin önemli ve en etkileyici kısımlarından bir tanesi de Kaffal Şaşi Mozolesi. Kaffal Şaşi’nin 975’teki ölümünden sonra mezarı Taşkent’teki ana kutsal mekan oldu. Şeybanid Hanedanı, bu büyük İslam vaizinin onuruna, türbenin ve tüm Hazreti İmam dini topluluğunun inşasını emretti.

Khast İmam İslamiyetin Sünni inancının 4 alt mezhebinden biri olan Şafii fıkhında (hukukunda) o kadar derinleşmiş ki, bölgede bu ekolün en büyük temsilcisi kabul edilmiş. Bu konularda benim gibi bilgisi az olanlar için bazı bilgileri paylaşmanın tam da sırasıdır; Khast İmam döneminde (10. yüzyıl) İslam hukukunda sadece iki ana ekol vardı: Hicaz Ekolü (Ehl-i Hadis): Dini konu ve kararlarda sadece hadislere dayananlar. Irak Ekolü (Ehl-i Rey): Akıl yürütmeye ve mantığa ağırlık verenler (Hanefilik). Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi bu iki yolu birleştirerek “Usul-i Fıkıh” (Hukuk Metodolojisi) ilmini kurmuş. Ona göre İslam hukukunda karar verme aşamaları önce Kur’an, sonra Sünnet, sonra İcma (alimlerin ortak kararı) ve en son Kıyas (karşılaştırma) sırasıyla takip edilmelidir. Özbekistan toprakları bugün büyük oranda Hanefi olsa da, Kaffal eş-Şaşi’nin yaşadığı dönemde Maveraünnehir, farklı mezheplerin ve düşüncelerin harmanlandığı bir yerdi. İnsanlar inançta (Allah’ın sıfatları, kader vb.) Maturidiliği takip ederken; günlük yaşam ve hukuk kurallarında Şafii veya Hanefi mezhebini takip etmişler. Maveraünnehir’de, Hanefilik (hukukta) ve Maturidilik (inançta) iç içe geçmiş bir kimlik oluşturmuş. Bu iki ekolün isimleri de (Ebu Hanife ve İmam Maturidi) aklın ve mantığın dini anlamada kilit bir rolü olduğunu savunmuşlar. Bölgenin o meşhur “hoşgörü ve bilim iklimi“nin temelinde de bu iki akılcı yaklaşımın imzası vardır. Taşkent’teki “Hazreti İmam” mirası, işte bu hukuki derinliğin simgesidir.

KAFFAL ŞAŞİ TÜRBESİ

Kaffal Şaşi Türbesi, mavi majolika (renkli seramik anlamında) desenleriyle süslenmiş, güzelce dekore edilmiş bir portala sahip görkemli bir yapı. Tipik ortaçağ mezarlarından farklı olarak, hacılar ve gezginler için bir sığınak olan ve “hanaka” diye adlandırılan bir yapı gibi tasarlanmış. Müslüman geleneğinde, Kaffal Şaşi gibi manevi bir aydın yakınına gömülmek bir onur olarak kabul edilirdi. Çünkü onun ruhunun, yakınlarda gömülenlerin ruhlarına rehberlik edeceğine inanılırdı. Sonuç olarak, Taşkent’in birçok asil bireyi zamanla onun mezarının etrafına gömüldü. 1865 yılında inşa edilen Namazgoh Cami , Hazreti İmam kompleksinin bir diğer önemli parçasıdır.

ÇORSU PAZAR

İmam Khast Kompleksi gezimiz sonrasında, Taşkent’in en eski ve en renkli simgesi olan Çorsu Pazarı‘na doğru yola çıktık. Çorsu sadece bir alışveriş noktası değil; İpek Yolu’nun günümüze bıraktığı yaşayan bir miras. Adı Farsça kökenli olup ‘Dört Yol’ (ticaret yollarının kesişim noktası) anlamına gelen bu kadim pazar, geçmişin tozlu yazılı kaynaklarında sayısız kervansaray, hamam ve çay eviyle dolu bir vaha gibi anlatılır.

Ancak pazarın bu geleneksel dokusu, 1966’daki büyük Taşkent depremiyle yerle bir olmuş. Bugün hayranlıkla izlediğimiz o devasa turkuaz kubbe ise 1980 yılında tamamlanan modern bir mühendislik harikası. Hiçbir merkezi sütun desteği olmadan yükselen bu devasa yapı, akıllı tasarımı sayesinde içeride klimasız bile serin bir bahar havası estiriyor. Hemen yanı başındaki Kukeldaş Medresesi ve Cuma Cami ile birlikte Çorsu, ‘Eski Şehir‘ (Eski Shahar) dokusunun en görkemli parçasını oluşturuyor. Çarşı, en son 2010 yılında kapsamlı bir tadilattan geçmiş.

Kubbenin altına adım attığımız an, bizi bin yıllık bir duyu şöleni karşıladı. Çarşının ilk katı daha çok et ürünlerine ayrılmış. Biz doğrudan ikinci kata çıkıp hem aşağıyı fotoğrafladık hem de bu kattaki kuruyemiş, baharat, çay ve şekerleme tezgahları arasında kaybolduk. Amber rengiyle parıldayan Navat (kristal şeker), güneşte kurutulmuş meyveler ve baharatlarla dolu tezgahlar, biz fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen sunuyor. Kurutulmuş meyveler, çeşitli karışımlarda bitkisel çaylar, Macadamia fındığı ve Pekkan (Pecan) Cevizi gibi en azından benim adını ilk kez duyduğum kuruyemişlerle burası gezdiğim en ilginç ve renkli yerlerden.

Pazarın dışında sebze ve ekmek bölümü var. En büyüleyici bölümlerden birisi ekmek köşesi. Tandırlarda pişen o meşhur “Non” ekmeklerinin kokusu tüm pazarın ruhuna işlemiş. Süt ürünleri reyonunda göreceğiniz, beyaz mermer parçalarına benzeyen sert ve tuzlu toplar, Kurt (Kurutulmuş Yoğurt Topları), göçebe hayatının en eski protein kaynağıdır. Bozulmadan aylarca dayanabilen bu lezzet, gerçek bir İpek Yolu azığı olmuş.

Pazarın o devasa kubbesinden çıkıp açık havaya doğru süzülen dumanları takip ettiğinizde, kendinizi adeta bir lezzet panayırının içinde buluyorsunuz. Burası, Taşkent’in kalbinin attığı sokak lezzetleri bölümü ve açıkçası buraya bayıldım!

Özbekistan topraklarında adım başı karşınıza çıkacak, tabelaların ve menülerin baş tacı olan Somsa (bizim bildiğimiz adıyla Samsa) ile ilk büyük randevumuz burada gerçekleşti. Dev tandırların iç çeperlerine yapıştırılarak pişirilen, içi bol satır eti ve soğanla harmanlanmış, dışı ise çıtır çıtır olan bu hamur işiyle tanıştığımız an, geri dönüşü olmayan bir yola girdik: Sonrasında gittiğimiz her şehirde, her durakta gözümüz hep bir somsa tezgahı aradı.

Pazarın bu bölümü sadece somsa ile sınırlı değil; dev kazanlarda pişen ve kokusuyla sizi kendine çeken Özbek Pilavı (Plov), mis gibi kokan taze ekmekler ve hemen orada ayaküstü tadabileceğiniz onlarca yerel tat… Çorsu’nun yemek bölümü, sadece karnınızı doyurduğunuz değil, Özbek kültürünün misafirperverliğini ve mutfak zenginliğini en çıplak haliyle hissettiğiniz bir şölen alanı gibi. Burada yemek yiyebilirdik ama bizim grubun randevusu başka bir pilav merkezi ile olacak: Beş Kazan (Besh Qozon).

Taşkent denince akla gelen en ikonik mekanlardan biri kuşkusuz Beş Kazan. Burası sadece bir restoran değil, devasa kazanlarda pişen pilavların görsel bir şölene dönüştüğü bir “lezzet fabrikası”. Taşkent gezisinin olmazsa olmazı, pilavın ‘mabedi’ sayılan Beş Kazan (Besh Qozon) sonraki durağımız oldu. Televizyon kulesinin hemen gölgesinde yer alan bu devasa mekan, kapıdan girdiğiniz andan itibaren sizi büyüleyici bir koku ve hummalı bir çalışmayla karşılıyor.

İsminin hakkını verircesine, her biri binlerce kişiye yetecek büyüklükteki o meşhur beş dev kazanı yan yana gördüğünüzde, neden burada olduğunuzu anlıyorsunuz. Odun ateşinde ağır ağır pişen, sarı havuçların, etlerin ve özel baharatların dans ettiği o muazzam görsel şöleni izlemek, yemeğin kendisi kadar keyifli. Biz de o dev kazanların başındaki ustaların maharetli hareketlerini fotoğraflamadan edemedik.

Siparişlerimiz fiksti; Pilav, salata, ayran ve yeşil çay. Masamıza gelen o meşhur Özbek Pilavı (Plov) ise tam bir şaheserdi. Yanında taze ‘Açık-Çuk’ salatası (domates-soğan) ve demli bir yeşil çay ile bu lezzet yolculuğunu taçlandırdık. Porsiyonların cömertliği, etlerin yumuşaklığı ve pirincin her tanesinin ayrı bir lezzet taşımasıyla Beş Kazan, sadece karnımızı değil, bu toprakların mutfak kültürüne olan merakımızı da fazlasıyla doyurdu. Eğer yolunuz Taşkent’e düşerse, bu dev kazanların dumanı tüterken orada olmalısınız; zira burada pilav yemek sadece bir öğün değil, gerçek bir ritüel. Her şehrin farklı bir pilav kültürü olduğunu ve bunu da bizzat deneyimlediğimizi de burada aktarmış olayım.

Beş Kazan’daki bu muazzam pilav ziyafetiyle hem karnımızı hem de ruhumuzu doyurmuş olarak masadan kalktık. Ancak Taşkent sadece bu kadim meydanlardan ve dev kazanlardan ibaret değil. Şehrin derinliklerine indikçe bizi bekleyen başka sürprizler de var; yerin metrelerce altında birer sanat galerisini andıran o meşhur Taşkent metroları, Prens Romanov’un hüzünlü hikayesi ve modern Özbekistan’ın parlayan yüzü. Yani bu yazımla ben daha ilk gün yaptığımız gezilerin anlatımını bile bitiremedim!

Taşkent’in yer altı saraylarında kaybolmaya ve şehrin diğer yüzünü keşfetmeye hazırsanız, gezimizin ikinci kısmında buluşalım. Zira İpek Yolu’nun bu kalbi, bizlere daha anlatacak çok hikaye saklıyor.

Şimdilik Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

05.05.2026

Yorum bırakın

Yorum bırakın