• Arşivler

  • Diğer 527 takipçiye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 266.993 ziyaretçi
  • Ağustos 2022
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    293031  

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: İsfahan

İsfahan’ın gezilecek en ilginç yerlerinden birisi de yukarıda video çekimimi paylaştığım Sallanan (Titreyen) Minareler (Monar ya da Menar Jonban). 1315 yılında ölmüş olan bir keşişin mezarının üstü, İlhanlı Döneminde eyvanlı bir yapı inşa edilerek örtülmüş.

Safevilerin son döneminde ise iki taraflı minareler eklenmiş. Burayı ünlü yapan da işte bu minareler.

10 metre boyunda olan ve geometrik şekillerde lacivert çinilerle süslü, tipik İlhanlı yapısı olan eyvanın iki tarafına, sonradan tuğladan ve 17 metre yüksekliğinde dar minareler eklenmiş. Minarelerin üst kısmında ise tuğlalar arasına döşeli ahşap kirişler konmuş.

Önceleri bu sallanmanın orada gömülü keşişin bir mucizesi olduğuna inanılırmış. Dar olan minarelerin birisi sallanınca, diğerinin de sallanmasındaki gizem bir kaç nedene bağlı. Öncelikle minareler dar ve dolayısıyla hafifler. Bir diğer sebep de minarelerin gövdesi ile ana konstrüksiyon arasında 3 cm’lik boşluk var. Ayrıca, minarelerin gövdesinde, yapıya zarar vermeden yan yana sallanmalarını sağlayan, esnek destek işlevi gören kare biçimli ahşap çerçeveler kullanılmış. Yapıya kasıtlı olarak verilen bu özellikler nedeniyle minareler sallanmaya dayanıklı, her seferinde sağlam ve dik duruyor. Sallanan minareler İran’da başka şehirlerde, Irak ve Suudi Arabistan’da da bulunuyor.

Bir minare sallandığında sadece diğer minare sallanmakla kalmayıp, tüm bina da titremeye başlıyormuş. Ancak biz binadaki sallanmayı çıplak gözle fark edemedik. Bu hafif titreşimi algılamak için, keşişin mezarının üstüne bir bardak su koyuyorlar ve titreşimi gözlüyorlarmış. Minarelerin sallanmasını gözünüzle görebiliyorsunuz. Her 30 dakikada bir, minarelerden birisine görevli çıkıyor ve başlıyor minareyi salamaya. Bir süre sonra diğer minare de sallanmaya başlıyor. Her iki minareye takılmış olan çanların sallanma ile çıkarttığı ses, sallanmaları daha somut hale getiriyor.

Zayandeh (Zayende) Rud (Rud nehir demek) İsfahan ortasından geçen, şehri kuzey-güney olarak ikiye ayıran bir nehir. Kelime olarak “Yaşam veren nehir” anlamında. 400 km uzunluğu ile İran Platosunun en uzun nehri. Zagros Dağları’ndan doğup, bir lagünde sonlanıyor. İran’da nehirlerin çoğu mevsimlik iken bu nehir son zamanlara kadar yıl boyu akıyormuş. Bu nehir üzerinde 11 tane tarihi köprü bulunuyor. Köprüler, bizim de şahit olduğumuz üzere özellikle akşam saatleri kalabalık oluyor.

Khaju Köprüsü, İsfahan’ın tarihi köprüleri arasında en güzel olanı. Bu köprü 133 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğindeymiş. Khaju Mahallesini (Khajeh), 8.yüzyıl din alimlerinden Baba Rükneddin’in mezarına bağlıyor. Bu nedenle bu köprüye Baba Rükneddin Köprüsü de deniliyor. 1650’li yıllarda yapılmış. Tabii bu köprünün yerinde eskiden başka bir köprü varmış.

Khaju Köprüsü ana kullanımının yanı sıra, baraj olarak da kullanılmış. Khaju Köprüsü’nün ortasında ve doğu kesiminde hükümdarın tekne yarışlarını, törenleri izlemesi için yapılan kısa sürelik ikametgahı da bulunuyor. Köprünün mevcut süslemeleri Kaçar dönemi restorasyonlarına ait.

Köprünün kuzey ve güney girişlerinde birer aslan heykeli mevcutmuş ama doğrusu ben atlamışım bu heykelleri ve tek bir kare fotoğrafım yok. “Heykeli de görmesen ne olur?” demeyin! Aslında buraya ait olmayan heykellerin gözleri geceleri parlıyormuş. O sırada köprü başında keyif yapan sakallı İran’lı bir amcanın fotoğrafının peşine düşmüştüm.

Şahrestan Köprüsü , İran’daki Zayandeh Nehri üzerindeki en eski köprü. Khaju Köprüsüne göre daha kısa ve dar. Temelleri Sasani dönemine (MS 3-7. yüzyıl) dayanmakta. Ancak üst kısım, önce 10. yüzyılda Büveyhiler, ardından 11. yüzyılda Selçuklu döneminde olmak üzere iki kez yenilenmiş. İki sıra sivri kemerli, on üç büyük kemer nehri kaplıyor ve sekiz küçük kemer bunların arasına yuva yapıyor.

Sel sırasında su akışını hızlandırmak ve köprüyü baskıdan kurtarmak amacıyla üstteki küçük kemerler yapılmış. Bu köprünün zarar görmesini engellemek için nehir akış yönü biraz değiştirilmiş ve sadece civarda gölet oluşturacak kadar su bırakılmış. Bence akan su olmadan köprünün tüm havası kaçmış.

Bu köprü, zamanında şehir merkezinden sürülen Zerdüştlerin mahallesine ulaşımı sağlarken, şehre giren ve çıkan kervanlarda bu köprüden geçerlermiş. Köprülerin başında, köprüden geçen kervanlardan ücret topladıkları bir gişe bulunurmuş ama bugün bu gişeleri göremiyoruz. Yani köprülerden geçişler o zaman da paralıymış.

Zayandeh Nehri üzerinde bulunan 11 adet köprüden 297 metre ile en uzun olanı Sio-se-pol (Otuz Üç Ayaklı Köprü veya Allahverdi Han Köprüsü), Safevi köprü tasarımının en ünlü örneklerinden birisi olarak kabul ediliyor. Allahverdi adı inşaat sürecince köprü yapımını denetleyen Allahverdi Han’dan geliyor.

Bu köprünün üstü geceleri çok hareketli ve canlı. İsfahan’ın en hareketli yerlerinden bir tanesi bu köprü ve civarı. İran gezimizde ilk defa büyük bir şehirde olduğumuz izlenimini burada yakaladık. Nakş i Cihan ya da yeni adıyla İmam Meydanı da İsfahan halkının akşamları toplanma yerlerinden. Nakş i Cihan’ı geniş bir konu, buraya sığacak gibi değil. Yarın devam ederiz.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Nain-İsfahan

Bugün Yezd’den İsfahan’a doğru 320 km’lik yolumuz olacak. Artık İsfahan Eyaletine giriş yapıyoruz. Yol üzerinde eyaletin bir başka şehri olan Nain Şehrine uğrayacağız. Amacımız bir cami ziyareti yapmak. Burada İran’daki en eski cami olan Nain Cuma Camisini (Nain Ulu CamiMasjid-e-Jāmeh Nā’īn) gezeceğiz. Halen kullanılmakta olan camiyi ziyaretimizde o gün avlu çocuk ziyaretçi doluydu. Çocuk olmalarının getirdiği neşe ve bağırış-çağırış, bu mekanın ulviyetini biraz bozar gibi olsa da varlıkları beni mutlu etti.

Cami erken İslam dönemi camilerinin özelliklerini taşıyor. Emeviler döneminde yapılmış ve klasik camilerdeki eyvan ve kubbe gibi yapılar burada yok. Kerpiç ve tuğla kullanılmış. Normalde sadece kerpiç ve tuğla kullanılması nedeniyle sade olmasını bekleyeceğiniz caminin sütunlarında ve duvarlarında küçük tuğlalarla dekoratif şekiller uygulanmış. Caminin çokgen şekilli 28 metrelik tek minaresi ve seramikler Selçuklu dönemindenmiş. Yüzyıllar öncesinden yapılmış olmasına rağmen özgün mimarisini koruması bence bu caminin en önemli özelliği.

Caminin bir merdivenle inilen şabestan denen ve yazın sıcağından kurtularak ibadet edilebilen bir bölümü var. Tünellerle birbirlerine bağlı bu bölümü mutlaka gezmelisiniz. İran gezimizde bazı camilerde var olan şabestan bölümlerini gezdik ama en ilginç şabestan buradaydı. Bu bölümde cami öncesi Zerdüşt tapınağı olduğu söyleniyor.

Caminin avlu kısmına bakan üstü kapalı alanlar sütunlarla çevrili. Sütunların kimi silindirik, kimi kare, kimi de çokgen şeklinde. Sütunlar küçük tuğlalarla süslüler.

Caminin en güzel yeri mihrabın bulunduğu yer. Çok güzel süslemeler var. Mihrabın yanındaki ahşap minber yapı tek bir çivi kullanılmadan yapılmış. İkisi de tam bir sanat şaheseri.

Nain’da gezecek başka yerler olsa da esas hedefimiz İsfahan ve İsfahan’da da program yoğun olduğundan otobüsümüze doluşup İsfahan doğru yola çıktık.

İran’ın kuzey-güney ve doğu-batı doğrultularının kesişme noktasında olan İsfahan’ın tarihi çok eskilere kadar gidiyor. İsfahan isminin etimolojik kökeninin, “Ordunun toplanma yeri” anlamında “Aspadan” veya “Ispahan” kelimelerinin olabileceği düşünülüyor. İsfahan, Büyük Selçuklu ve Safevi devletlerine bir dönem başkentlik yapmış.

İsfahan’da ilk gezi yerimiz 2012 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi içinde olan İsfahan Cuma Cami (İsfahan Ulu CamiMescid-e-Jāmeh Isfahān) oldu. İsfahan’ın şehir merkezinde bulunan ve dış duvarları, çevresinde bulunan şehrin diğer yapılarına dayanak olan caminin çok sayıda girişi mevcut.

Burasının en önemli özelliği yapımına başlanan ilk yıllar olan 771 yılından, 20. yüzyıla kadar sürekli olarak inşaat, yeniden yapılanma, ilaveler ve yenilemeler uygulanması. Bu tür bir genişleme ve değişikliğin bin yıllık bir süre boyunca devam etmesi nadiren görülür. İran’daki İsfahan Cuma (Ulu) Cami bu açıdan benzersiz ve bu nedenle İslam mimarisi tarihinde özel bir yere sahip. Caminin bir diğer ayırt edici yönü de şehirle bütünleşmesi. Eski şehrin merkezinde konumlanan cami, çevresine bitişik diğer binalarla duvarlarını paylaşıyor.

Caminin çekirdek yapısı, Selçukluların İsfahan’ı başkent olarak seçtikleri 11. yüzyıldan kalma. İlhanlılar, Timurlular, Safeviler ve Kaçarlar döneminde eklemeler ve değişiklikler yapılmış. Halihazırdaki yerde, tek bir iç avluya sahip daha eski bir cami mevcutmuş. I. Melikşah ve onun ardılları döneminde, şimdiki yerinde tek bir iç avlulu cami varken, zamanla şimdi var olan dört eyvanlı tasarıma ulaşılmış. Bu nedenle İsfahan Cuma Cami, gelecekte yapılan 4 eyvanlı camilerin prototipi sayılır. Her bir köşedeki değişik ayrıntıları fark etmek için epey bir vakit ayırmak lazım. Caminin yüzyıllar içerisinde gelişimini daha kolay şekillendirmek için sizinle görsel güzel bir bağlantı paylaşabilirim: https://madainproject.com/jameh_masjid_isfahan

Üstten ışık ve hava girmesine imkan veren delik gözlerle kubbeler ve kubbelerden uzanan geometrik uzantılar, sütunlar üzerine küçük tuğlalarla verilen dekorasyon sizleri büyüleyecek. Yer yer serpiştirilmiş seramikler ise toprak rengi ortama renk katıyor. Burası adına layık bir Cuma Cami bence. İran’da gezdiğim camiler, gerçek anlamda birer sanat eseri olmaları yanında insana kutsal bir mekanda olduğunuz hissini fazlasıyla veriyor.

Dört adet eyvan içinde en görkemli olanı güneyde bulunan ve çift minareli olanı. İslami süsleme sanatında sıkça kullanılan çini bezemeli mukarnas, sivri uçlu nişler çok göz alıcı. Bu kısmın yapımını Melikşah adına büyük vezir Nizamülmülk üstlenmiş. Gazneliler döneminde Horasan Valiliği yapan Nizamülmülk, Selçuklular döneminde de hem Alp Arslan ve hem de Melikşah’ın vezirliğini yapmış. Büyük bir devlet adamı ve zamanında kendi adı ile anılan (Nizamiye) medreselerini yaptırmış. İlk defa öğrencilere yurt ve burs verilmesi onun zamanında gerçekleşmiş. Devletin kurumsallığı üzerine önemli işler başarmış. Böyle adamların rakibi, çekemeyeni de bol olur.

Nizamülmülk’ün devrinde yaşayan ve onu rakip gören Tac el Mülk ve Melikşah’ın eşi Terken Hatun, birlikte bu büyük veziri Melikşah’ın gözünden düşürmeyi başarmışlar. Vezirini azletmeyi kafasına koyan Melikşah, bu isteğini gerçekleştiremeden Nizamülmülk bir suikasta kurban gitmiş. Nizamülmülk yerine de Tac el Mülk vezir olmuş. Bu olayı anlatmamın nedeni İsfahan Cuma Cami’nin bu iki rakip vezirin gövde gösterisine ev sahipliği yapmasıdır. Çifte minareli güney eyvanındaki kubbeyi Melikşah adına inşa ettiren Nizamülmülk, tam karşısındaki kuzey kubbesini Melikşah’ın eşi Terken Hatun adına inşa ettiren ise Tac el Mülk.

Nizamülmülk Kubbesi, Tac el Mülk Kubbesine göre daha büyük ama sonuncusunun ince işçiliği ve mimarisini daha üstün tutuyorlar.

Caminin en göz alıcı mekanlarından bir diğeri ise 1310 yılında İlhanlı hükümdarı Olcaytu tarafından yaptırılmış batıdaki caminin mihrabı. Tek kelime ile muhteşem.

Bu güzel camide epey bir vakit geçirdik. Şimdi yazıyı hazırlarken okuduklarımdan burada biraz daha vakit geçirmenin gerektiğini anlıyorum.

Ermeniler, İran’daki Hristiyan nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlar. Ermeni-Pers ilişkileri I. Darius zamanına kadar gidiyor. Dönem gelmiş kendileri İran’a göç etmişler, dönem gelmiş Ermeni nüfus İran dışına sürülmüş. İslam devrimi sonrasında ise İran’dan yoğun bir Ermeni nüfus kaçışı olmuş. En yoğun Ermeni nüfus Tahran’da, sonra da İsfahan’da bulunuyor. Gezdiğim yerleri yazarken “Neden?” ve “Ne için” sorularını sormayı seviyorum. Çoğu zaman bu soruların altından ilginç detaylar çıkıyor. Örneğin yukarıdaki İsfahan Cuma Camisi gezimi yazarken öğrendiğim Nizamülmülk, Tac el Mülk detayı gibi tarihsel gerçekler, gezdiğim yere başka bir gözle bakmamı sağlıyor. Aşağıdaki bilgileri sizlerle Vank Katedrali gezimiz öncesi paylaşmanın iyi olacağını düşündüm. Sonunda nedenini de anlatacağım.

İsfahan’da Yeni Culfa (Julfa) mahallesinde Ermenilerin yoğun olarak bulunmasının tarihsel bir nedeni var. Olaylar Safevi Devleti ve Şah Abbas’a uzanıyor. 1501-1736 yılları arasında İran’da hüküm süren Safevi Devleti, modern İran’ın kurucusu kabul edilir. Bu devletin 5. hükümdarı Şah Abbas’ın ise İranlılar için ayrı önemi olsa gerek. Başına geçtiği, ekonomik olarak kötü durumda ve iç savaşlarla uğraşan devleti, ekonomik olarak en iyi, sınırları en geniş hale getirmeyi başarmış. Osmanlı’nın da başının belası olmuş bir adam.

Şah Abbas

O dönemlerde ve öncesinde İran kendinde bulunmayan bakır, gümüş ve altın için Osmanlı’ya, Osmanlı’da İran’ın özellikle Hazar kıyılarında elde edilen ham ipeğine muhtaç durumdaymış.

Dönemin İran toprakları için “İpek İmparatorluğu” yakıştırması yapılır. İran’dan kalkan kervanlarla tüccarlar ham ipeği, ipek yollarından birisi olan Tebriz, Erzurum hattından Bursa’ya ve oradan da Avrupa’ya satarlarmış. Osmanlı’da vergisini alır, ipeğin fiyatının üstüne fiyat koyar ve karını edermiş. Ticaretin kuralları her dönemde aynı. Bu karşılıklı ve her iki tarafında ama belki Osmanlı tüccarları ve devletinin daha fazla kazandığı ticaret şekli, Şah Abbas tarafından değiştirilmek istenmiş. Silah ve sikke basımı için madenlere olan muhtaciyet ve politik duruma göre Osmanlı’nın uyguladığı ambargolar, geçmişte İran’ı hep zor duruma düşürmüş. İran’ın bu durumunu Şah Abbas değiştirmeye çalışmış. Batı ile doğrudan ticari ilişkiler kurmanın yollarını aramış. Şah Abbas’ın aklına gelen çözüm İran’ın Osmanlı ile sınır bölgelerinde yaşayan, Avrupa ile ticari ilişkileri kuvvetli Ermeni halkı olmuş. Önceki hükümdarlarda da var ama Şah Abbas’ın tarihe geçmiş önemli bir politikası “yakıp-yıkmadır”. Anlatmak istediğim Şah Abbas eğer kaybedeceğini düşündüğü bir savaş varsa veya topraklarına düşmanı geliyorsa, geride düşmanın işine yarayacak yiyecek, içecek ve barınak bırakmadan toptan yakıp yıkma politikası uygulayan birisi. Devletin sınıra yakın bölgelerindeki yerleşim yerlerini Osmanlı ve Arap akınlarından uzak tutmak için de bu politikayı sıkça uygulamış. Zamanın Ermeni halkı da maalesef bu politikadan nasibini almış.

1604 yılı civarı Van, Kars, Doğubayazıt ve Nahcivan’dan yaklaşık 300.000 Ermeni’yi zorla İran’a tehcir ettirmiş. Hali vakti yerinde, verimli topraklarda yaşayan Ermeniler, iç kısımlardaki çorak topraklara, zorunlu bir göçe, tehcire maruz bırakılmışlar. Şah Abbas, ticareti en iyi bilen Nahcivan’daki 4000 civarı Culfa (Julfa) Kasabası Ermeni halkını da, başkent İsfahan çevresine yerleştirmiş. Karşılığında da kendilerinden, tek elde ve merkezde yani İsfahan’da topladığı ipek ticaretini, dış ülkelerdeki ticari bağlantıları vasıtasıyla yapmalarını istemiş. Buraya yerleştirdiği Ermenilere ticaret, yönetim ve dinlerini serbest yaşamaları konularında bazı imtiyazlar vermiş. Mahalleye de Yeni Culfa adı verilmiş. Yeni Culfa sadece İran’da değil, tüm dünyadaki en eski Ermeni mahallelerinden birisi olarak kabul ediliyor. Şah Abbas’ın, Ermenilerin zengin Avrupa şehirleri ile kurmuş oldukları ticari ilişkilerden yararlanmak ve Osmanlı’yı ham ipek ticaretinden by-pass ederek mahrum bırakmak amacı başarılı da olmuş. Bu mahalle Ermenileri, uzun bir dönem tüm dünya ile ilişki içinde olan ticaret ağı oluşturmuşlar. Yani bazı kaynaklarda yazdığı gibi Osmanlı’dan kaçan Ermenilerin göç ettikleri Yeni Culfa savı, tek başına doğru bir sav değil. İşte gezmiş olduğumuz Yeni Culfa Mahallesi böyle bir gelişime ve tarihe sahip.

Gelelim Vank Katedrali gezimize. Burası 1606 yılında hizmete başlamış ancak tamamlanması 60 yılı bulmuş. Bir İran camisini andıran kubbeli ve tuğla örülü sade dış görünüme sahip. “Vank” Ermenicede “Manastır” anlamında. Avluda, katedralin önünde, altında çeşitli mezarların bulunduğu bağımsız bir çan kulesi var.

Katedralin dışı ne kadar sade ise, içi bir o kadar şatafatlı. Vank Katedrali’nin içi, freskleri, oymaları ve çinileri ile gerçek bir sanat şaheseri. İnce freskler, yaldızlı oymalar insanın gözünü kamaştıracak şekilde parıltılı ve canlı. Kubbede İncil’den hikayeler, tavanlarda İran çiçek süslemeleri ve duvarlarda Ermeni ulusal motifleri çizilmiş. Zamanın sanatçıları, bu resimlerin arasına Osmanlılar tarafından işkence gören Ermeni şehitlerini yerleştirmeyi ihmal etmemiş.

Avlunun bir köşesinde 1915 Ermeni tehciri ile ilgili olarak Ermeni diasporasının diktiği anıt var. Yukarıda soldaki fotoğrafta bulunan binalardan biri kütüphane, diğeri ise müze olarak kullanılıyor. Müze içinde eskiye ait kutsal kitaplar, fermanlar, bazı dini objeler ve eşyalar var. Müzenin baş köşesi yine 1915 Ermeni Soykırımı için ayrılmış.

Şimdi geleyim uzun uzun neden Şah Abbas’ı, onun dönemi Ermeni halkının ve özelde de Yeni Culfa Mahallesi Ermenilerinin durumunu anlattığıma. Bu katedralin özellikle içi gerçekten özel bir yer. Yoksa onun dışında Vank Katedrali’nin benim için sanatsal bir özelliği yok. Hele de İsfahan Cuma Camisinden sonra burası biraz sönük kaldı. Bu katedrali gezerken, aslında buranın Yeni Culfa Mahallesi’ni temsil ettiğini düşünerek gezin derim. Bazı kaynaklar o dönemde zorunlu göçe maruz bırakılmış 300000 Ermeni’den yarısının yollarda telef olduğunu yazıyor. Burada, bu mahallede aslında bir hüzün öyküsü var.

Konuyu bitirirken sorum şu olacak; 1915 yılı olaylarını soykırım gören, katedral duvarlarına çizen, anıtını diken zihniyet, 1604 zorunlu göçü ve yolda ölen Ermeni vatandaşını ne olarak görüyor acaba?

Ölen ve zulme uğramış halkların dini ve milliyeti olamayacağı gibi, zulüm eden insan müsveddelerinin de dini ve milliyeti yoktur. Zulmü kınayalım ama zulüm ayrımı yapmayalım derim.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Yezd-Son Bölüm

Tamamı ile UNESCO listesinde olan tek İran şehri Yezd’de ziyaret etmeyi ihmal edemeyeceğiniz diğer bir yer de Cuma Cami ya da Masjid-e-Jāmeh. Aslında sadece “Cuma Cami” demek yanlış olacaktır. Bir caminin başına “Cuma” adının gelmesinin bir nedeni var. İslâm’ın ilk senelerinden itibaren cumaların belirlenen tek bir camide kılınması gelenek olmuş. Bundan amaç cuma namazları, bayram namazları gibi özel namazlarda cemaatin tek camide toplanmasının istenmesi. Tabii ki Cuma Camisi olarak seçilen caminin de, o cemaati alacak büyüklükte olması gerekiyor. Bu nedenledir ki eskiden bu türden ihtiyacı karşılayacak camilere “Cuma Camisi” başına da diğer şehirlerde olan cuma camilerinden ayırt etmek için o şehrin ismi eklenirmiş. Bu nedenle buraya “Yezd Cuma Camisi” demek doğru olacak. Bu camiye bayılacaksınız.

Sasaniler bu camiyi önceden burada var olan bir ateş tapınağı üstüne yapmışlar. Büveyd, İlhanlı ve Timur dönemlerinde caminin tekrarlayan inşa dönemleri olmuş. Caminin bugünkü hali 1324 ve 1365 yıllarından. Zamanında caminin yedi kapısı varken, günümüzde 4 tane kapısı açık. 24 metrelik ana kapının iki tarafında, kimi kaynağa göre 48, kimi kaynağa göre de 52 metre yükseklikte minareler mevcut. Ana kapı ve minareler İran’ın en yüksek olanları. Kapı ve minareler göz alıcı mavi çinilerle kaplı ve Allah’ın 99 ismi yazılmış.

Ana kapıdan geçince cami içinde karşınıza avlu çıkıyor. Güneydoğu yönündeki revağın arkasında, çini mozaikle süslü kubbe odası bulunuyor. Mozaiklerin desenleri arasında Hazreti Muhammed’in adı ve Kuran’dan cümleler var. İran’daki eski camiler kesinlikle çok güzel, huzur dolu ve mistik yapılar.

Bu caminin bir özelliği ise Zareç Kanat Sisteminden bir şaftın (Payab) cami avlusuna açılması. Böylece caminin su ihtiyacı devamlı olarak karşılanmış. 200 Riyal banknot arka yüzünde Yezd Cuma Camisi’nin çizimi mevcut.

Yezd Cuma Cami gezisinden sonra meydanda bulunan Pahlavan adlı kahvecide Yezd kahvesi içtik. Bizim kahvelere pek benzemiyor. Hatta İran’da, bizim alışık olduğumuz türden kahveye rastlamadık diyebilirim.

Sonrasında kerpiçten evlerin oluşturduğu daracık ve yer yer kemerli sokakları ile Fahadan Mahallesi gezimiz başladı.

Bir zamanlar Yezd bölgesinde hüküm sürmüş olan Selçuklular, Fahadan Mahallesini de içini alacak şekilde, Yezd Şehri civarına dört tarafı kulelerle tahkim edilmiş kale inşa etmişler. Bu bölgede kerpiç evler ve bazı yerlerde ancak iki insanın yan yana yürüyebileceği kadar dar sokaklar var. Bu dar sokaklar, insanlar birbirlerine bakmadan, konuşamadan yürüyemeyecekleri, mutlaka temas etmeleri gerektiği için de “Dostluk Sokakları” olarak adlandırılıyor. Yezd’in en eski ve en özgün mahallesi burası.

Kimi yerde kemerlerin altından, kimi yerde kısa tünellerin içinden geçiyorsunuz. Kemerli yapılara “Sabat” deniyor. Bunların yapım amacı gündüz gölgesini en üst düzeye çıkarmak ve esintileri hızlandırarak yayalar için serin bir ortam yaratmak. Bunun yanında binaları desteklemeye de hizmet ediyor.

Fahadan Mahallesi, zamanında Yezd Şehrinin ünlü ve varlıklı halkına ev sahipliği yapıyormuş. Yani zengin muhitiymiş. Fahadan ayrıca kelime anlamı olarak “Çitaların tutulduğu yer” (ismin kaynağı ne olabilir? Anlamadım. Mahallede çita besleyen olmamıştır herhalde! ) anlamına da geliyormuş. Bölgede çok sayıda butik otel, restoran, İskender’in Hapishanesi ve Khan-e Lari (Lari-Lariha Evi) gibi tarihi mekanlar da mevcut. Eski evlerin çoğunda geleneksel ağır ahşap kapılar mevcut. Kapılarda hala çalındığı zaman farklı sesler çıkartan geleneksel “erkek ve dişi” tokmaklar var.

Fahadan Mahallesinde Yazd Painting House adlı kafe tarzı bir mekana girip, çatı terasından badgirlerle dolu Yezd Şehrine bir de yukarıdan baktık. Karşımızda biraz evvel gezdiğimiz Yezd Cuma Camisinin ve içine girmediğimiz Sayyed Rukn ad-Din Türbesi’nin muhteşem minareleri ve kubbesi, hemen her evin çatısında büyüklü küçüklü badgirler gözüküyor.

12 İmam Türbesi (Maghbareh-ye Davazdah Emam) dışarıdan ziyaret edebildiğimiz bir mekandı. Yezd şehrindeki en eski yapılardan birisi olan 12 İmam Türbesi’nin yapımına 1036 yılında Kakuyid Dönemi komutanları tarafından başlanmış. Daha sonraları Selçuklular döneminde yapı, çeşitli eklemelerle geliştirilmiş. Ana yapı, hemen yanındaki Hüseyniye ve İskender’in Zindanı ile bir kompleks oluşturuyor. Yezd Şehrinde Selçuklu’nun adını daha sık duyar olduk.

Yezd’de halk arasında Zindan-i Iskandar (İskender Hapishanesi) olarak bilinen yerin ne olduğu konusu tartışmalı. Efsaneye göre adını, İskender’in esir şehzadeler için bir hapishane olarak bu bölgede inşa ettirdiği kaleden alıyor. Ama İran’da efsane çok. Muhtemelen 13. yüzyıl ortalarından bir yapının (Ziaeieh Okulu) ayakta kalan bir kısmı. Buralarda vakit kaybetmeyin derim.

Fahadan Mahallesi’nin en güzel korunmuş yerinin Lariha (Lari) Evi olduğu söyleniyor. “Gösterişli ev” dediniz mi hemen karşınıza Kaçar Dönemi eseri çıkıyor. Bu da Kaçar Döneminden bir ev. Yapım tarihi 1863 diye yazıyor.

İçeride geniş bir avlu, avlunun ortasında ise genişçe bir havuz mevcut. Bu havuzun üstünde serinlemek amacıyla yapılmış üç basamak yüksekliğinde ahşap bir yatak var. Evin dikkat çeken yerlerinden biri de “gölgelik” denen ve evin güneybatısında yer alan rüzgar yakalayıcıya sahip sundurması. Bu evin en yüksek ve en belirgin kısmı. Odanın camları renkli vitraylarla kaplı. Bu renkli camlar hem güneş ışınlarının içeri girmesine engel ve hem de sinekleri kaçırtıyor.

Toplam yirmi iki oda, üç avlu ve 1700 m2 alana sahip bir ev burası. Her biri farklı işleve sahip olan bu odalardan en çok dikkat çekeni tavandaki aynaları ve resimleri sayesinde aynalı oda.

Emir Çakmak Kompleksi (Amir Chakhmaq), Timur döneminin Yezd Valisi Emir Celaleddin Çakmak tarafından inşa ettirilmiş. Kompleks denmesinin nedeni alanda cami dışında, kervansaray, tekke, manastır ve su deposu gibi çeşitli yapıların bulunması.

Cami 1438 yılında tamamlanmış. Estetik, boyut ve önem açısından Yezd’in en seçkin yapılarından birisi. Simetrik gömme kemerli girintilerden oluşan üç katlı ayrıntılı bir cephenin görüntüsü çok güzel. Burası aslında bir Hüseyniye. Hüseyniye Muharrem aylarında Şiilerin matem törenlerini icra ettikleri yerlerin genel adı oluyor.

Burada cami önünde “nakhl” denen ve İmam Hüseyin’in tabutunu simgeleyen, şekli selvi ağacına benzeyen, tahta taşıma araçlarından bir tane var. Muharrem ayının 10. günü olan Aşura (Aşure)’da yapılan törenlerde bu nakhl denen araçlar çıkartılıp, İmam Hüseyin’in hurma ağacının dalları ile taşınan tabutuna, dolayısıyla cesedine, gönderme yapılıyor. Ağıtlar yakılıyor. Burada bulunan 1879 tarihli nakhl 8,5 metre yükseklikte ve Kaçar döneminde yapılmış. Zamanında yüzlerce güçlü kuvvetli insanın taşıdığı bu simgesel yapı, eskilikten dolayı artık kullanılmıyor.

Günü Zorhane (zurkhane) gezisi ile tamamladık. Gittiğimiz yerin adı Saheb A Zaman Zurkhaneh. Orijini çok eskilere dayanan sportif olay. Aslı savaşçıları eğitmek için kullanılan bir dövüş sanatları biçimi ve ilk olarak Safevi döneminde bu isim ve formda ortaya çıkmış. Dövüş sanatları, jimnastik, kuvvet antrenmanı ve müziği birleşimi ile bu gösterinin, bir kez ve kısa bir süre bile olsa, izlenmesi gerekiyor. İslam öncesi ve İslam sonrası Fars kültürünün unsurları ile İran Şii İslam ve Sufizminin maneviyatı harmanlanmış. Aşağıda sizinle orada çektiğim bir videoyu paylaşıyorum.

İçeriye girdiğimizde bir sahnede ellerinde tefleri ile iki kişi, antrenmana gelmiş sporculara hem ritim veriyorlar, şarkı söylüyorlar (ya da mani, ya da dua-bilemiyorum) ve hem de ortamı farklı bir havaya sokuyorlardı. Ortamda ter kokusunu bastırmak için olsa gerek tütsü kokusu vardı.

Zeminden daha çukur olan bir alana sporcular sırası ile geliyorlar, önce sahnedeki sanatçıları, sonra bizim gibi tribünlerde yerlerini almış seyircileri eğilerek selamlıyorlar. Sonra zemine sürdükleri ellerini kalplerine, dudaklarına ve alınlarına götürüp faaliyetlerine başlıyorlar. Hareketler belirli bir sırayı takip ediyor. Toplu halde ve bireysel olarak gösterilerle idman devam ediyor.

Yezd tatlıları ile meşhur. Ülkeye dönerken iyi bir hediyelik olabilir. Emir Çakmak Meydanı’nda bir sürü şekerci dükkanı yan yana. Rehberimiz Haj Khalifeh Ali Rahbar Şekerlemecisi en iyisi deyince kutularca hediyelik şekerlemeleri aldık.

İran’da Yezd gezimizi de tamamlamış olduk. Yezd İran gezimizin belki de en güzel, en renkli ve en farklı olan bölümüydü. Akşam yemeğimizi yediğimiz yer de çok iyi idi. Khan Do Had Hotel restoranında yemeği yiyerek günümüzü de bitirmiş olduk.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

14.07.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Kanat Sistemi/Rüzgar Yakalayıcılar/Dolat Abad Bahçesi-Yezd

Yezd Şehri yazımın başlangıcında, bu şehrin doğa ile mükemmel uyumundan bahsetmiştim. Suyu olmayan şehre kanat denen sulama sistemi sayesinde nasıl su getirdiklerinden, rüzgar yakalayıcı sistem sayesinde doğal bir klima düzeneği kurduklarından söz etmiştim. Bugünkü yazıda sadece bu iki sistem üzerinden Yezd’i anlatacağım. Pers Kanat Sulama Sistemi UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi arasında yer alıyor.

Yezd Şehri daha önce bahsettiğim gibi iki büyük çölün kıyısında su kaynakları kıt bir şehir. Zaten susuzluk Mezopotamya dışı Pers toplumlarının her daim sorunu olmuş. Mezopotamya’nın büyük nehirleri arasındaki verimli topraklarda yaşayan uygarlıklar tarımda sorun yaşamamışlar ama daha iç bölgelerde yaşayanlar susuzluk ve çöl sıcağından sıkıntılar yaşamışlar. Bir taraftan askeri olarak güçsüzlüğün verdiği çaresizlik ile verimli topraklardan pay alamama, bir taraftan da devam etmesi gereken yaşam koşulları, bu bölge insanını çareler aramaya yöneltmiş. İşte yer altı sularından faydalanma için yollar arama ve sonunda kanat sistemini bulma bu ihtiyaç sonucunda doğan ve yer altı sularını kullanan bir sulama sistemi. Bazı yazılarda M.Ö. 3000’li yıllar dese de belgelere geçmiş olarak kanat sisteminin kullanıma başlanma tarihi M.Ö. 1000’li yıllara kadar gidiyor. Yağışa bağımlı sulu tarım yapan Med’lerin sonunu getiren faktörlerden bir tanesinin kuraklığa hazırlıklı olmamaları olduğunu yazan kaynaklar var. Pers topraklarında bulunan kanat sisteminin uzunluğunun 350.000 km olduğu yazılıyor.

Gezdiğimiz yer, Zareç Kanat, Yezd’e su getiren kanat sistemlerinden bir tanesi. Kimi yerde 70, kimi yerde 80 km yazan uzunluğu ile İran’ın ve hatta dünyanın en uzun kanat (karez de deniyor) sistemi. Bu kanat sisteminde en derini 90 metre olan 2000 adet kuyu bulunuyor. Google haritalarda Yezd şehri civarı haritasını iyice yakına getirip bakarsanız (aşağıda benim yaptığım gibi) toprağın bir hat boyunca deliklere sahip olduğunu göreceksiniz. Bu delikler kanat sisteminin dikey kuyu ağızları.

Bu yazıya konu olan Zareç (Zarch) Kanatı, Yezd Şehrinin ortasında bulunan bir ziyaret yeri. Sizi orada bir rehber karşılıyor ve güzel bir bilgilendirme hizmeti alıyorsunuz. Zareç Kanat’a girişteki bilgilendirme sonrası merdivenlerden sistemin başına kadar inmeniz gerekiyor.

Şimdi Zareç Kanatını anlatmadan, “kanat sistem nedir?” onu anlatmaya çalışalım. Yukarıdaki video görsel olarak “kanat nedir?” sorusunu güzel açıklıyor. Kısaca yer üstü su kaynağınız olmayınca, kullanmak için yeraltı su kaynakları arıyorsunuz. Yeraltı su kaynakları genellikle dağların eteklerinde su emen katmanlardan geçip, su geçirmez tabaka üzerinde hareket halindeler. Bu yeraltı suyu kayaç ortamın durumuna göre bir yerden, yer üstüne çıkıyorlar. Amaç katmanların doğasına göre akan suyu, insan eli ile yönlendirip, hedefledikleri yerden yer üstüne çıkmasını sağlamak.

Önce bu işin ustaları olan ve kendilerine mukanni denen kazıcılar suyun yerini tespit ediyorlar. Bazı ipuçlarından hareketle suyu bulmak için deneme kazıları yapıyorlar. Suyu buldukları kuyu, ana kuyu oluyor. Kanat açmaya hedef noktadan başlanarak, ana kuyuya doğru gidiliyor. Kanatlar, hafif eğimli tünellerle birbirine bağlanan, birbirine çok benzeyen bir dizi dikey şaft olarak inşa ediliyorlar. Birbirlerinden 20-35 metre aralıklarda bulunan kanatların arası, daha sonra yatay olarak kazılıyor ve birbirleri ile birleştiriliyor. Ustalar öyle bir eğim vermek zorundalar ki yeraltı yatağından alınan su istenen yere doğru verimli şekilde akabilsin. Her bir kuyuda 3-4 kişilik ekipler çalışırmış. 20 metrelerde olan bir kanatın yatay olarak günde 40 metre kazılabildiği, derinliğin 60 metre olduğu kanatlarda ise günde ancak 4-5 metre ilerlenebildiği yazılıyor. Yani Yezd Zareç Kanatı gibi bir kanatın kazılması yıllar sürmüş. kanat sistemine düzenli olarak bakım yaptığınız zaman ise yüzyıllar boyu çalışan bir sisteminiz olabiliyor. 1300’lerde yapıldığı söylenen Zareç Kanat’ının içinde hala su aktığının şahidiyim.

Kanatlar, suyun çok fazla buharlaşma yoluyla kaybolmadan, kirlenmeden, sıcak ve kuru iklimlerde uzun mesafelerde taşınmasına izin veriyor. Kanat açarak tünellerde havalanma sağlanıyor, kum ve kir temizliği yapılabiliyor ve tünellerin tehlikeli şekilde uzun olması engelleniyor. Zenginler kanat sistemini rüzgar tutucuların altına denk getirtip, ev içi havayı 15 dereceye kadar soğutabilen doğal klima sistemi de yaptırmış oluyorlar. Ne müthiş bir teknik? Ne kadar doğa ile uyumlu bir sistem değil mi? Bu sistemin doğduğu topraklar Pers toprakları ve buradan Afrika’ya, Çin’e ve Güney Amerika’ya kadar su olmayan çöl toprakların da götürülmüş.

Zareç Kanat’ın merdivenlerinden epey bir indikten sonra bir su değirmenine ulaşacaksınız. Evet! Yanlış okumadınız. Yerin dibinde suyun gücü ile çevrilen taşlar arasında buğday öğütüp, un yapmışlar. Zamanında eşeklerle bu değirmenden, çuvallarla un yukarıya taşınırmış.

Buradan sonra isteyenler uzun bir çizme giyip, tarihi yüzyıllarca geriye giden su kanallarında, rehber eşliğinde yürüyüş yapıyorlar. Bizim grubun tamamı bu aktiviteyi yapmadı ama sizlere kesinlikle bunu yapmanızı tavsiye ederim. Yaklaşık 20 dakika kadar dar kanallar içinde yürüyüp, şehrin çeşitli noktalarına açılan dikey şaftlara gözünüzle şahit oluyorsunuz. Sonunda ulaştığımız noktada hatıra fotoğrafı çektirip aynı yoldan geri döndük.

Yezd Şehrinde “Rüzgar yakalayıcı” denen ve çölün yakıcı sıcağından evleri korumak için kurulan bir başka sistem daha var ki onu da hayranlıkla dinledik ve gördük. Yezd Şehrinin kum rengi evlerinin üstünde uzun delikli bacalar dikkatinizi çekecek.

Çöl kıyısında sıcaktan kavrulan evlerin içlerini serinletmenin, en kolay ve en ekonomik yolunu bulmuşlar. Hala da kullanıyorlar. “Elektrik kesildi! Yüksek elektrik faturası geldi!” derdiniz yok. Tüm olay sadece bilimin ışığında, ki onlar bunu yüzyıllar öncesinden gözlemleyerek bulmuşlar, doğa ile uyum sağlamaktan geçiyor.

Rüzgar yakalayıcılara Farsça “Badgir” deniyor. Sistem çok basit aslında ve tam 3000 yıldır kullanıyor. Binlerce yıllık bilgi birikiminin ürünü olan rüzgâr yakalayıcılar, sıcak iklim koşullarına karşı mekansal havalandırma ve soğutma sağlıyorlar. Bir rüzgar yakalayıcının yapısı, o yörede hakim rüzgar yönüne bağlı olarak şekilleniyor. Bir rüzgar yakalayıcının kare veya dikdörtgen şekilli olması gerekiyor. Rüzgar yalnızca bir taraftan esiyorsa, yakalayıcının yalnızca bir açıklığı olup, iç bölmeleri olmayabiliyor. Daha değişken rüzgar yönleri olan alanlarda, rüzgar kulesini dikey bölümlere ayıran radyal iç duvarlar kullanılıyor. Böylece rüzgarla yakalanan hava bacadan içeriye giriyor. Basınç farkı etkisiyle sıcak hava yukarıya çıkıyor ve ters taraftaki baca kısmından atılıyor. Bir de zenginseniz ve eğer evinizin içine kadar kanat sisteminden soğuk yeraltı suyu getirmişseniz, rüzgar yakalayıcı sistemi kanat sistemi üstüne kurduruyorsunuz. Evinizin iç ısısını 15 dereceye kadar düşürebiliyorsunuz. Bu türden yüzyıllar öncesinden bulunan çözümler beni çok etkiliyor.

Bu bölümde yaratılan sulama sistemlerinden, doğal klimalardan bahsettik. Bölümü ikisi ile de ilgili Yezd’deki en önemli bahçe olan Dolat Abad Bahçesi ile bitirelim. 1750 yılı tarihli bu bahçe UNESCO Kültür Mirası Listesinde olan 9 Pers bahçesinden bir tanesidir. Afşar ve Zend Hanedanlığı dönemlerinin günümüze bir mirasıdır.

Uzun bir havuzun çevresinde dizili çam ağaçları, nar ağaçları mevcut. Bahçe, klasik Pers bahçesinin tüm özelliklerini taşıyor. Bu bahçenin bir diğer özelliği ise 33 metre uzunluğu ile Yezd’in en uzun rüzgar yakalayanının burada bulunması.

Sekizgen köşeli badgir altında kanat sistemi de var. Yukarıda anlattığım sistemlerin ikisini de en üst düzeyde bu binada kullanmışlar. Bina içinde ayrıca bir küçük havuz da bulunuyor. İçeri de camlarda renkli vitraylar kullanılmış.

Bahçe diğer gezdiklerim arasında en iyisi olarak gözüktü bana. Gezdiğimiz diğer bahçelere göre Dolat Abad Bahçesi’nin daha az kalabalık olması bu düşüncemin nedeni olabilir. Aslında Fin Bahçesi en güzel gözüküyordu ama gezdiğimiz zaman tatile denk geldi ve inanılmaz bir yerli turist vardı. İranlılar gezmeyi seviyorlar. Tatile, bayrama denk geldiniz mi fena kalabalık oluyor. Olsun! Gezecekler tabii ki. Gezmeyi bilen, gezdiği yeri bozmayan gezginden zarar gelmez.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

13.07.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Yezd Ateş Tapınağı ve Sessizlik Kuleleri

Şimdiye kadar ki geçmiş İran yazılarıma dikkat ettim. Hemen hepsine, “Onu da paylaşayım”, “Bunu da anlatmalıyım” diye başlamış, “En güzel gündü, “En beğendiğim yerdi” türünden son notlarla da yazıları bitirmişim. Eminim bundan sonra da anlatacağım İran için bunları yazacağım. Çünkü İran gezimizin tamamı çok güzeldi. Ama Yezd (Yazd) öne çıkan gezi yerlerimizden oldu.

Yezd Şehri’nde 2 gece geçirip 1 tam gün de şehri gezmişiz. Yezd yazısını yazmak için fotoğrafları seçip, konular için araştırma yaparken, neredeyse yarım gün geçirdim. Yezd yazısını yazmak zor olacak. Yazıyı birkaç kısma böleceğim ama yine de bu şehir için bir şeyler eksik kalacaktır.

Yezd, sanki İran tarihinin kitabı gibi. Şehrin yeni bölümleri hariç, tamamen ağır killi topraktan yapılmış ve sahip olduğu tarihi değeri yanında, doğa ile uyumlu olunması halinde ondan nasıl faydalanılabileceğinin de en güzel, en canlı örneği Yezd. Kanat denen su taşıma sistemi ile suyun olmadığı yere su getirilmiş, “badgir” denen rüzgar kapanları ile evlerdeki sıcak hava soğutulmuş, çöller kenarında yerleşik şehire klima düzeni kurulmuş. İran’da en fazla Zerdüşt popülasyonuna sahip şehir olması, en önemli Zerdüşt Ateş Tapınağı’nın bu şehirde olması, sarsıcı Sessizlik Kuleleri, nefis tatlıları bu şehir için hemen bir çırpıda aklıma gelen notlar. Yani sizin anlayacağınız Yezd Şehri’nin tamamına 2017 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası unvanı verilmesi boşuna değil.

Tüm İran’da en çok bisiklet kullanımının olduğu şehir Yezd. Bu nedenle bu şehre bisiklet şehri de deniyor.

Yezd’de Parsian Safaiyeh adlı otel’de kaldık. İran’da kaldığımız her otelin kahvaltısı güzeldi. Ama bu otelin kahvaltıları mükemmeldi. İran’da bizim alıştığımız tarzda ekmek bulamayacaksınız ya da nadiren denk geleceksiniz. Otellerde ve restoranlarda genelde lavaş tipi ekmek veriyorlar. En yaygın olan diğer ekmek çeşitleri berberi dedikleri en kalın lavaş ekmeği, sangak dedikleri tam buğday unundan ve fırınlarda küçük taşlardan bir yatak üstünde pişirilen lavaştan kalınca ekmek, taftun denen ve kil fırında pişirilen mayalı ekmek. Bu otelde taftun yapıyorlardı. Fırından sıcacık çıkan ekmek üzerine kaymak ve petek balı koyduk koyduk yedik. Müthişti, umarım siz de denk gelirsiniz.

Yezd’de M.Ö. 700’lü yıllardan beri yerleşim var. Şehrin ismi, Sasani kralı Yezdgerd’den geliyor. İpek ve Baharat Yolları üzerinde olması ile her zaman bir ticaret şehri olmuş, iki çölün ortasında olması ile yıkıcı Moğol saldırılarından, Timur’un ordularından uzak kalmış. Marco Polo bu şehri ziyaret etmiş, güzelliği hakkında yazmış.

Yezd’de kahvaltı sonrası gezdiğimiz ilk yer Zerdüşt Ateş tapınağı oldu.

Bir zamanlar bu topraklardaki ana din Zerdüştçülükmüş. Yezd Şehri’nin bugünkü halinin şekillenmesinde, İran’ın Müslüman Araplar tarafından ele geçirilmesinin önemi var. Müslümanların toprakların hakimi olmasından sonra Pers topraklarında yaşayan Zerdüştler’in büyük bölümü, Hindistan’a doğru göç yolculuğuna başlamışlar. İran topraklarından, Hindistan’a göç eden Zerdüştlere Parsi deniyor. Zerdüşt inanışının doğum yeri olan İran topraklarında bugün sadece 30000 inanan varken, Zerdüştlerin büyük kısmı Hindistan topraklarında yaşıyor. İran’da yaşayan Zerdüştlerin büyük bir bölümü ise Yezd’de yaşıyorlar. Zerdüşt dininin tüm dünyada 167 tane ateş tapınağı var. Bunlardan 9 tane en büyük dereceden ateş tapınağından 8 tanesi Hindistan’da, diğeri ise İran’ın Yezd Şehri’nde bulunuyor. İşte sabahın erken saatlerinde gezdiğimiz Ateş Tapınağı, İran’lı Zerdüştler için bu kadar önemli bir yer.

Binanın kendisi 1936 yılında bitirilmiş. Parsi Zerdüşt Dernekleri tarafından toplanan paralarla ve Bombay’lı mimarlar tarafından Ahameniş mimarisi göz önüne alınarak inşa edilmiş. Yani yeni bir bina sayılır. Tapınağa girişte üst tarafta büyük bir Faravahar göze çarpıyor. Faravahar’ın bir eli sadakati simgeleyen bir yüzüğü tutarken, diğer eli saygıyı belirtmek için havaya kalkmış. Kanatların üç kat tüyü var. Bunlar Zerdüştlerin düzgün düşünmeniz, konuşmanız ve davranmanız gerektiğine dair inancını yansıtıyor. Daha önceden sıkça gördüğümüz ama hep boyasız ve soluk haldeki bu simge, bu haliyle bir başka etkiliyor insanı. Daha önce bahsettiğim gibi Faravahar, Tanrı Ahura Mazda’nın tezahürü.

İçeride ancak kehribar bir cam arkasından görebileceğiniz kutsal ateş, M.S. 470 yılından beri yanıyor. Bu tapınağa 1939 yılında getirilmiş. Zerdüşt inancında saflığı ve gerçeği temsil eden ateş kutsaldır. Her törende bulunur ve Tanrı’nın ışığı Ahura Mazda’yı sembolize eder. Burada yanan ateşin buraya gelmeden önceki serüveni ise hayli ilginç. Başlangıçta Larestan’da Sasani Kralının yaktığı ateş 700 yıl sonra bugünkü Yezd Eyaleti sınırları içindeki Akda’ya, sonrada 300 yıl kalacağı Ardakan’a getirilmiş. Bu yeni bina yapılınca da, hiç sönmemiş ateş, buradaki yerine yerleştirilmiş. Zerdüşt tapınakları eskiden dere ya da göl gibi su kenarı yanında kurulurmuş. İki kutsalın, ateş ve suyun, yan yana bulunmasına dikkat edilirmiş. Yezd’de bunların ikisi de olmayınca meyve ağaçları arasındaki bahçeye bir havuz kondurmuşlar.

Tapınağın yan tarafında bir de müze var. Ziyaretçilere Zerdüşt inanışı hakkında bilgi verilen müzeye uğramayı ihmal etmeyin derim.

Yezd’de Sessizlik Kuleleri gezimizi de Ateş Tapınağı’ndan sonra anlatarak bir bütünlük sağlamak istiyorum. Biz Sessizlik Kuleleri’ni akşam üstü saatlerinde yaptık. Hem fotoğrafik açıdan ve hem de sıcak açısından iyi bir tercih oldu. Sizlere de bu saatlerde ziyaret etmenizi tavsiye ederim. İran’da her arkeolojik alan, cami ve diğer ziyaret yerlerinde olduğu gibi burayı ziyaret de ücretli.

Bir insanın ölmüş olan yakının bir tepeye bırakılıp onun yırtıcılar tarafından yeneceği düşüncesi, günümüzde bildiğimiz her şeye ve her değere ters gelecektir. Ama biz gezginlerin esas görevi sadece şahit olmak, böyle bir olayın var olduğunu (en azından bir zamanlar) ve yaşandığını gözlemlemektir. Olayın kendisi ve nedenleri hakkında bilgilenmektir. Tabii ki olay eleştirilebilir, yargılanabilir ve bilimsel gerçeklere de ters olabilir. Ama göz önüne almamız gereken zaman ve inanış temelleri gibi kavramlardır. Bu nedenle aşağıda anlatacağım ritüeller okuyucuya ürkütücü ve sarsıcı gelebilecektir. Alanı gezerken bu bilgilerle gezmeniz, gezdiğiniz yerin gözünüzde daha farklı görünmesine neden olacaktır. Yezd’de gezdiğiniz Sessizlik Kulelerinin dünyada örneği çok azdır.

Zerdüşt inancında 4 ana eleman kutsaldır ve saf kalması, kirletilmemesi lazım. Zerdüşt geleneğinde, biri öldükten sonra vücuduna anında iblisler bulaşabilir ve murdar hale gelebilir. Zerdüşt dininin inançlarına göre, kötü ruhlar (veya nasu), ölünün etine ve ruhuna saldırmak için geldiğinde, ölü beden kirli hale gelir. Nasu, cesedi kirleterek canlıları da tehdit eder. Cesedi toprağa gömmek Zerdüşt inanışına göre toprağı kirletmek anlamına gelir. Bu nedenle de bir Zerdüşt’ün ölüm sonrası toprağa gömülmemesi gerekir. Bunun yerine cesedin Sessizlik Kuleleri-Dahme (Dakhma) denen kulelere, belirli bir ritüel içinde getirilip yırtıcı kuşlara bırakılması ve onlar tarafından kemikler kalana kadar yenmesinin beklenmesi gerekir. Böylece 4 ana element hiç kirletilmeden ölen kişinin ruhunun huzura kavuşması sağlanmış olur.

Ölüleri, Hindistan’da tercüman olarak çalışmış olan Robert Murphy’nin 1832’de taktığı isimle “Sessizlik Kuleleri” ne gömmek ya da diğer adlandırmayla “Gökyüzünde gömmek”, çürümeyi önlediği için temiz bir ölüm olarak kabul edilir. Bu ürkütücü cenaze töreni, gömme ve yakmanın doğayı ve toprak da dahil olmak üzere doğayı oluşturan unsurları kirletici olarak kabul edildiği inancından ortaya çıktı. Doğaya olan bu saygı, bazı bilim adamlarının Zerdüştlüğü “dünyadaki ilk ekolojik din” olarak tanımlamasına yol açmış. Yani olaya bu yönden bakan bir düşünce de mevcut.

“Dakhmenashini” olarak bilinen Zerdüştlerin ölüleri yırtıcılara terk etme uygulaması, ilk olarak M.Ö. 5. yüzyılın ortalarında Herodot tarafından yazılı belgelerde var. Ancak Sessizlik Kuleleri çok daha sonra, dokuzuncu yüzyılda Sasanilerin getirdiği bir yenilik.

Alana girdiğimizde iki yüksek tepeye kurulmuş olan, iki adet dahme görünüyor. Sessizlik kulelerinin mutlaka şehir dışında, yüksek bir alanda, silindirik yapıda ve duvarlarla çevrili olması gerekiyor. Solda bulunan kule Hintli Zerdüşt Maneckji öncülüğünde yapılmış. Diğerine göre daha büyük ancak yolu daha zorlu. Sağda bulunan Gülistan Kulesi ise daha küçük ve Kaçar döneminde yapılmış. Bu kuleye ulaşım daha kolay olduğundan ziyaretçilerin çoğu bu kuleye gidiyorlar ve biz de o kuleye yöneldik.

Kulelere çıkmak ve ölülere dince gereken ritüelleri uygulamak sadece o alanda yaşayan ve “salar” adı verilen görevlilerce yapılabilirmiş. Kulelere çıkmadan evvel alanda sağlı sollu binalar göreceksiniz. Bu binaların bir kısmı salarların yaşadıkları, bir kısmı ise uzaktan gelen ve ölülerini getiren kişilerin kalabilecekleri yerler. Burada her köyün kendisine ait yeri var. Ölüler kulelere çıkartılmadan önce bazı dini ritüellerin yerine getirilmesi lazım.


İlk etapta su ve boğa sidiği olan bir karışım ile yeni ölen kişinin cesedini, ardından elbiselerini ve cesedin yatacağı yeri yıkıyorlar. Ayrıca, cesedin huzuruna kutsal saydıkları köpek getirerek iblisleri durdurmaya çalışma süreci var. Bu süreç, köpeğin bakışı anlamına gelen Farsça “Sagdid” olarak biliniyor ve Zerdüşt cenaze töreninin önemli bir parçasını oluşturuyor. Daha sonra kumaşı kefen olarak kullanarak cesedi örtüp, onu bir taşın veya yerdeki sığ bir deliğin üzerine koyuyorlar. Ayrıca ziyaretçiler ile beden arasında bir mesafe oluşturmak ve kötü güçleri uzak tutmak için manevi bir engel olarak cesedin etrafına bazı daireler çiziyorlar. Bu ritüelle Zerdüştler ateşi kutsal bir unsur olarak kullanarak ve güzel kokulu odunları yakarak yeri hastalık ve kirlilikten uzak tutmayı amaçlıyorlar. Daha sonra ise cesedin sessizlik kulesine taşınma işlemi başlıyor.

Kulelere ölü yakınları dahil salarlar dışında kimsenin girmesine izin verilmiyor. Törenin bu kısmı sadece gündüz yapılıyor ve taşıyıcıların sayısının her zaman çift olması gerekiyor. Ayrıca yas tutan ölü yakınları da sadece kule girişine kadar cesedi takip ederken çiftler halinde hareket ediyorlar Üç gün boyunca ölen kişinin ruhu için dua ediliyor, cenazenin hazırlandığı evde et yemekten ve yemek pişirmekten kaçınıyorlar.

Kulelerin de belirli bir şekilde olması gerekiyor. Silindir şeklinde olan kulenin tabanı mutlaka geçirgenliği olmayacak şekilde taş kaplı olmalı. Cesetler halka şeklindeki bu alana dizilirken de belirli bir düzen içinde dizilmeli. Duvara en yakın yere erkekler, orta kısma kadınlar ve ortada bulunan çukura en yakın yere ise çocuk cesetler diziliyor. Cesetlerin bacakları çukura bakmalı. Cesetler çıplak olarak yere konuyor. Bir gözlem odasından görevliler olayı devamlı takip ediyorlar.


Bundan sonra insanı kötü hissettirebilecek kısım başlıyor Burada devreye akbabalar gibi yırtıcı kuşlar ve güneş giriyor. Yırtıcı kuşlar, sulu olduğundan, önce gözlerden cesedi yemeye başlıyorlarmış. Kuşların sağ gözden yemeye başlaması ölen yakınları için müjdeli bir haber. Çünkü ölenin günahsız olduğu anlamına geliyormuş. Sol gözden başlaması ise günahkarlık işareti ve bu haberi alan ölü yakınları affettirmek için sevap işleme zorundalar.

Çok sayıda yırtıcı kuşun bulunduğu bir ortamda bir vücudun sadece kemik haline gelmesi için birkaç saat yetebiliyormuş. Kuşlar, güneş ve rüzgar tarafından ağartılmış olan kemikler görevlilerce toplanır ve kulenin ortasındaki kemik çukurunda biriktirilir, ardından kireç eklenir ve yavaş yavaş parçalanmaya izin verilirmiş. Tüm süreç neredeyse bir yıl sürüyor. Parçalanmış ve erimiş olan kemikler çukurun dört tarafında bulunan kanallarla atılıyor. Bu kanallar filtre görevi görmesi için konan kömür gibi bazı maddelerden geçtikten sonra toprağa gidebiliyor ve böylece işlem tamamlanıyor.

1970’lerden sonra bu gelenek İran’da yasadışı hale gelmiş ve hükümet Zerdüşt cemaatini cenaze töreni gibi diğer yöntemlere zorla da olsa alıştırmış. Gerçi alışmasınlar da ne yapsınlar? Ne gökte bolca dolaşan akbaba kalmış ve ne de büyüyen nüfus ve yerleşim yeri nedeniyle şehre uzak olan mesafe.  Sonuç olarak, Zerdüştler tüm kirleticilerden kaçınmanın bir yolu olarak cesedi betonun altına gömme uygulamasına geçmişler. Zaten kuleden aşağıya doğru bakınca sol tarafta yeni Zerdüşt mezarlarını görebiliyorsunuz. Bugün alan sadece turistler için gezi amaçlı kullanılıyor. Sessizlik Kuleleri bugüne kadar gezdiğim yerler içinde en ilginç olan yerlerden birisiydi. Yezd gezisinde kesinlikle ihmal edilmeden gezilmeli.

Yarın Yezd gezimize devam ederiz. Anlatacak çok yer ve olay var.

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

11.07.2022