• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 391.203 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Sanat Sürgününden İpek Yolu’nun Bekçilerine: Nukus ve Harezm Kaleleri

ÇÖLDEKİ LOUVRE: IGOR SAVİTSKY’NİN SANAT SIĞINAĞI

Nukus’ta Jipek Joly Art adlı bir otelde konakladık. Nukus’ta bu oteli konaklama için seçmemizin en önemli nedeni adeta bir serap gibi bozkırın ortasında yükselen Savitsky Güzel Sanatlar Müzesi’ne yakın olması. Gezimizin en önem verdiğim bölümlerinden bir tanesi bu müzeyi ziyaret etmek. Müzenin bir süredir tadilatta olması ve sadece resimlerin olduğu ana salonun ziyarete açık olması biraz şansızlık olsa da, müzeden içeri adım atmak bile başlı başına bir zaman yolculuğu. Müzeler konusunda bu gezimizde tam bir “bahtsız bedevi” durumu yaşıyoruz!

Bir Aşk Hikayesi
Her şey 1915 Kiev doğumlu bir ressam ve arkeolog olan Igor Savitsky’nin 1950’lerde bir arkeolojik keşif gezisi için bu topraklara gelmesiyle başladı. Harezm’in kumları altına gizlenmiş tarih Savitsky’yi öyle bir büyüledi ki Karakalpakistan onun için bir aşk, ömür boyu sürecek bir tutkunun adı oldu. Kazılar bittiğinde herkes gitti, Savitsky ise kalmayı seçti.

Bir Sanat Kurtarıcısı ve Yasaklı Renklerin Gardiyanı: Igor Savitsky
Savitsky sadece toprak altındaki eserleri değil, ruhları hapsedilmiş sanatçıları da kurtarmaya niyetliydi. Sovyet rejiminin “sakıncalı” bulduğu, avangart tarzları nedeniyle kınanan, unutulan veya yok edilmek istenen Özbek ve Rus sanatçıların eserlerini toplamak gibi tehlikeli bir işe girişti. Moskova ve St. Petersburg’daki gizli bir ağ sayesinde, kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptı: Rejimin “çöp” dediği, oysa her biri birer şaheser olan binlerce tabloyu satın alarak Özbekistan’ın bu en ücra köşesine taşıdı.

İnanmış Bir Adamın Zaferi
Savitsky’nin inancı ve azmi öylesine sarsılmazdı ki, en katı Sovyet bürokrasisini bile dize getirmeyi başardı ve 1966 yılında o mucizevi müzenin kapılarını dünyaya açtı. Bugün onun için yapılan ‘Sanatın Nuh Peygamberi’ yakıştırması ne kadar da yerinde! Tıpkı Nuh gibi o da, yaklaşan ideolojik fırtınanın farkındaydı ve insanlığın sanatsal mirasını çölün ortasındaki bu sığınağa toplayarak yok olmaktan kurtardı. Eğer o olmasaydı, bugün dünya sanat tarihinin en önemli sayfalarından bazıları muhtemelen çoktan küle dönüşmüş olacaktı. İşte bu yüzden burası bugün dünya çapında “Çöldeki Louvre” olarak anılıyor.

Otelimiz yakın olduğu için müze kapısına varmamız uzun sürmedi. Açılışa henüz on dakika vardı ve o an etraftaki tek yabancı ziyaretçiler bizdik. “Müze bize kaldı, rahat rahat gezeriz” derken, okul aktivitesi olarak ziyarete getirilen çocukların neşeli kalabalığı müze önünde belirdi. 10-15 yaşlarındaki bu çocukların, ellerinde telefonlarla bizimle selfie çekilme telaşları gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Bir anda hepimizin etrafı meraklı bakışlarla çevrildi. Bu pırıl pırıl çocukların hevesini kırmak olur muydu hiç? Biz de onlarla bol bol poz verip bu güzel anı paylaştık.

Müzenin Ruhu: Sessiz Çığlıklar ve Saklı Renkler

Nihayet müze kapıları açıldı ve içeri adımımızı attık. Normalde her sergiyi mutlaka görmeliyim diyen o tutkulu resim sergisi gezginlerinden değilimdir; ancak buradaki atmosfer beni daha ilk andan yakaladı. Bazı tabloların önünde durduğunuzda, sanki eser sizinle konuşmaya başlıyor, sizi derin bir sorgulamanın içine çekiyor. O kadar etkilendim ki, her bir detayı hafızama kazıma isteğiyle neredeyse tüm koleksiyonu fotoğraflarken buldum kendimi.

Müzede eserleri bulunan ve Stalin döneminin dayattığı “Sosyalist Gerçekçilik” akımına uymadıkları için ana akımdan dışlanmış, ancak Savitsky sayesinde eserleri günümüze ulaşmış dev isimlerin bazılarını sizler için yazayım.

NİKOLAİ KARAHAN-REGİSTAN’DA ADLI TABLOSU

Müzedeki koleksiyonun temelini oluşturan Rus avangard ustaları şunlardır: Alexander Volkov, Mikhail Kurzin, Elena Livach, Nikolai Karahan ve Ural Tansykbaev. Özellikle Karahan ve Volkov’un tablolarına bayıldım.

NİKOLAİ KARAHAN-YOL İNŞAATI ADLI TABLOSU

Batı eğitimi ile Doğu’nun mistisizmini harmanlayarak benzersiz bir Orta Asya ekolü ortaya çıkartan Özbek sanatçılar ise Alexander Nikolaev (Usto Mumin), Victor Ufimtsev.

IGOR SAVİTSKY

Karakalpakistan’ın sesi olan sanatçılar arasında Igor Savitsky’nin yeri bambaşka. O, sadece vizyoner bir koleksiyoner değil, aynı zamanda müze duvarlarını kendi eserleriyle de süsleyen yetenekli bir ressamdı. Müzenin ‘Mona Lisa’sı’ olarak kabul edilen meşhur ‘Mavi Boğa’ tablosunun yaratıcısı Vladimir Lysenko ise, serginin ruhunu şekillendiren bir diğer dev isim.

Vladimir Lysenko’nun ‘Mavi Boğa adlı tablosu

1920’lerin sonunda fırçalanan Mavi Boğa adlı bu devasa figür, sadece bir hayvan değil; yükselen siyasi baskıya karşı atılmış en güçlü sanatsal çığlık olarak kabul ediliyor. Tabloya yaklaştığınızda, boya katmanlarının altındaki o hırçın fırça darbelerine ve boğanın gözlerindeki hapsolmuşluk hissine odaklanın. Rejimin, sanatçısını ‘delilikle’ yaftalamasına sebep olan o dizginlenemez, vahşi enerjiyi bugün bile iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

NİKOLAİ KARAHAN TABLOSU

Özbekistan’ın Gauguin’i’ Ural Tansykbaev‘in fırçasından çıkan Orta Asya tasvirleri, alışılagelmişin dışında, mistik ve dışavurumcu bir renk cümbüşü olarak kabul ediliyor. Müzede ‘Güneşin ve Narın Ustası’ Aleksandr Volkov’un aşağıdaki eserini pek sevdim.

ALEXANDER VOLKOV-NAR İLE DİNLENENLER TABLOSU

Otoriteler, Volkov’un tuvallerindeki o derin ve sıcak kırmızı tonlar, sadece bir meyveyi değil, bu coğrafyanın tükenmek bilmeyen yaşam enerjisini ve bereketini de simgeledeğini söylüyorlar.

Müzedeki önemli sanatçılardan biri olan Mikhail Kurzin insanı idealleştirilmiş ‘mutlu işçi’ kalıplarıyla değil; olduğu gibi, bazen kaba, bazen trajik ve yer yer komik bir abartıyla resmedermiş.

Savitsky’nin bu ücra çöle sakladığı bu isimler, aslında sadece resim yapmadılar; her biri fırçalarıyla tarihe birer direniş notu bıraktılar.

İLYA MAZEL-GÖÇ TABLOSU

Müzenin diğer bölümleri ziyarete kapalı olsa da seçilen bazı kıymetli parçalar bu alanda sergiye dahil edilmiş. Envanterde çok daha zengin bir etnografik koleksiyonun saklı olduğuna şüphe yok. Yine de Karakalpak kadınlarının meşhur ‘Saukele‘ başlıkları, göz alıcı gümüş takıları, zarif seramikleri ve kadim arkeolojik buluntuları içeren o küçük ama etkileyici seçkiyi büyük bir ilgiyle inceledik.

BOZKIRIN SAHİBİ: HAREZM VE KUMLARIN ARASINDAKİ KALELER

Nukus’un modern sanat sırlarından ayrılıp, tarihin en eski katmanlarına, yani Asya’nın Mısır‘ına doğru yolculuğumuza başladık.

Bozkırın Sahibi: Harezm ve Kumların Arasındaki Kaleler
Müzeden ayrıldıktan sonra önümüzde yaklaşık 300 kilometrelik, 6 saat sürecek uzun bir yol var. İstikametimiz; tarihin, tozun ve ihtişamın başkenti Hive… Ancak yol boyunca içinden geçeceğimiz topraklar sıradan bir coğrafya değil; burası antik dünyanın en gizemli havzalarından biri olan Harezm.

Asya’nın Mısır’ı: Suyun ve Toprağın Dansı
Ceyhun Nehri’nin (Amu Derya) Aral Gölü’ne döküldüğü o devasa delta, tarihin en eski çağlarından beri “Harezm” olarak anılıyor. Bu isim, Arap fetihlerinden önce gururlu bir kavmin adıydı; Milat öncesi 6. yüzyıldan, milat sonrası 7. yüzyıla kadar var olmuşlardı. Onlar tarihin sahnesinden çekildikten sonra Harezm bu bereketli coğrafyanın adı olarak kaldı. Bugün İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında bölüşülmüş olsa da, Harezm’in kalbi hala burada, bu topraklarda atıyor. Tıpkı Nil Nehri’nin Mısır’ı var etmesi gibi, Ceyhun da bu çölün ortasında Harezm medeniyetini doğurmuş.

Harezmşahlar ise bu bölgeyi merkez alarak kurulan, zamanla dev bir imparatorluğa dönüşen ve 1231 de yıkılana kadar hüküm sürmüş bir Türk-İslam devletinin adı. İkisini birbirinden ayırt etmek lazım.

ESKİ SU KANALLARI VE HAREZM KALESİ

Kanallar, Kervanlar ve Kılıç Sesleri
Harezm medeniyeti, çölün acımasız sıcağında hayatta kalabilmek için adeta doğayla bir pazarlık yapmıştı. Amu Derya’dan çekilen devasa sulama kanalları, bozkırı yeşerterek burayı bir tarım vahasına dönüştürdü. Öyle ki, 1558’de burayı ziyaret eden gezgin Anthony Jenkinson, “Bütün bu ülkeye hizmet eden su, Ceyhun Nehri’nden hendeklerle çekiliyor” diyerek bu mühendislik harikasının büyüklüğüne hayranlığını gizleyememişti. Ancak bu refahın bir bedeli vardı. İpek Yolu’nun altın yüklü kervanları ve bu hayati su yolları, bozkırın göçmen kavimleri için her zaman iştah kabartıcıydı. İşte bu yüzden Harezmler, çöle devasa bekçiler diktiler: Antik Harezm Çöl Kaleleri.

KIZIL KALE (KALA)

UNESCO Mirası: Kumdan Yükselen Devler
Bugün Hive yolunda, UNESCO Geçici Listesi’nde yer alan bu kalelerin en mağrur olanlarına misafir olacağız. Ancak sizden isteğim bu kerpiçten örülmüş kale surlarının gölgesinde, rüzgarın size 2500 yıl öncesinin kılıç seslerini ve kervan çıngıraklarını fısıldamasını duyarak yürümenizdir. Konforun yerini keşfe bıraktığı, bozkırın ortasında yükselen bu antik “Kala”lar, Harezm’in ruhunu Hive’ye varmadan önce damarlarımızda hissetmemizi sağlayacak.

KIZIL KALE

Nukus’dan yola çıktığımızda bizi bölgenin “Altın Halkası” olarak bilinen Ellik Kala, yani “50 Kale” bölgesi karşıladı. İsmindeki “50” rakamı aslında sembolik; bu uçsuz bucaksız coğrafyada kumların altında hala keşfedilmeyi bekleyen onlarca kale olduğu biliniyor. Günümüzde ise bu kadim krallığın görkemini yansıtan yaklaşık yirmi kaleden geçerek Hive’ye uzanacağız. Bu kalelerin bir kısmı gayet iyi restore edilmiş, bir kısmı ise sadece bir höyük görünümündeler.

CHİLPİQ KALA

Bu kaleler sadece askeri karakollar değildi; aynı zamanda Zerdüştlüğün kutsal ateşlerinin yandığı tapınaklar, zanaatın kalbinin attığı atölyeler ve hayat dolu küçük şehirlerdi. Öyle ki, bazı tarihçiler bu toprakların bizzat Zerdüşt’ün anavatanı olduğuna inanır.

Nukus’tan yaklaşık 45 kilometre sonra karşımıza çıkan Chilpiq (Shilpiq), gökyüzüne uzanan sessiz bir tanık gibi bizi selamlıyor. Burası aslında bir “Sessizlik Kulesi-Dakhma”. Zerdüştlerin kadim ritüelleri burada yerine getirilirmiş. Milat öncesi 1. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle Chilpiq, klasik bir kaleden çok farklı bir amaca hizmet ediyordu. Milat sonrası 2. ve 4. yüzyıllarda Kuşan İmparatorluğu döneminde burası yoğun olarak kullanılmış, 7. ve 10. yüzyıllarda ise bölgedeki yerel hanedanlar tarafından restore edilmiş.

Zerdüşt inancında toprak, su ve ateş kutsal sayıldığı için cenazelerin defnedilmesi veya yakılması yasaktı. Bu yüzden ölüler, güneşin ve yırtıcı kuşların ruhu bedenden ayırması için bu yüksek kulenin zirvesine, doğanın kucağına bırakılırdı. Kalan kemikler temizlenip kutsandıktan sonra aileleri tarafından özel kaplara (ossuar) konularak toprağa verilirdi; tıpkı Mizdakhan’da gördüğümüz o antik kemik kutuları gibi.

Yaklaşık 160 basamaklı merdivenleri tırmanarak tepeye çıktık. Tepeden altınızda uzanan uçsuz bucaksız Harezm topraklarını görebiliyorsunuz. Tepede bulunan dilek ağacına bağlanmış çaputlar hala devam eden ritüellerin varlığına bir işaret.

Ardından, kare planlı yapısı ve 16 metre yüksekliğe ulaşan devasa surlarıyla Kızıl Kala’ya varıyoruz. Milat sonrası 1. yüzyılda yükselen bu kale, 12. yüzyılda Moğol kasırgasına karşı direnmek için yeniden restore edilmiş; bugün bile iç mekanlarındaki o sağlam duruşuyla hayranlık uyandırıyor. Aslında gezi programımızda yer almayan bu kadim yapıya, yol üstünde kısa bir mola vermek ve o görkemli silüetini fotoğraflamak için kayıtsız kalamıyoruz.”

Harezm’in Kayıp Başkenti: Toprak Kala
Yolculuğumuzun en önemli duraklarından biri olan Toprak Kala, sıradan bir kale değil, MS 3. yüzyılda Harezmliler’in tahtına ev sahipliği yapmış görkemli bir başkent. 1938’de arkeologlar tarafından keşfedilen bu antik kasaba, Kuşan döneminin en kıymetli mücevheri kabul ediliyor.

TOPRAK KALA

Dikdörtgen planı, saray kalıntıları ve kazılarla gün yüzüne çıkan şehir yapısıyla burası, bir zamanlar ipekli kumaşların uçuştuğu, devlet kararlarının alındığı gerçek bir güç merkeziydi.

AYAZ KALA

Çölün Gözcüsü: Ayaz Kala
Hive’ye varmadan önceki o heyecan verici son durağımız, belki de bölgenin en görkemli yapısı olan Ayaz Kala. Ancak kalenin büyüleyici atmosferine kendimizi bırakmadan önce, hemen karşısındaki yurtda yerel bir sofraya konuk oluyoruz. Ortam gerçekten büyüleyici; fakat küçük bir not düşmek gerekirse, Özbekistan yolculuğumuzun en yüksek fiyatlı yemeğini de burada yiyoruz. Çöl şartlarında başka alternatif olmayınca bunu normal karşıladık.

Verdiğimiz bu kısa yemek molasının ardından bir kısım arkadaşla Ayaz Kala’ya geziye gittik. Yemek sonrası iyi bir yürüyüşle ulaştığımız bu site alanı, MÖ 4. yüzyıldan MS 7. yüzyıla uzanan üç farklı kaleden oluşuyor.

AYAZ KALA

Kızılkum Çölü’nün kıyısında, bir dizi kalenin en stratejik parçası olan Ayaz Kala, göçebe akınlarına karşı göğüs geren bir zırh gibi inşa edilmiş.

Kuşan İmparatorluğu’nun izlerini taşıyan bu surların tepesine çıktığımızda, önümüzde uzanan sonsuz bozkır bize neden bu kalelerin “Harezm’in muhafızları” olduğunu fısıldıyor.

AYAZ KALA – 3 KISIM

Nukus’un yasaklı tablolarından başlayıp, Harezm kavminin çöle mühürlediği devasa kalelerden geçerek yaptığımız bu yolculukla aslında bir tarihin izini sürmeye çalıştık.

Günün sonunda, yüzümüzde Kızılkum’un tozu, zihnimizde binlerce yıllık surların silüetiyle Hive’nin kapılarına varıyoruz. Eski şehre adeta bir nefes mesafesinde olan otelimiz Bankhir Khiva’ya yerleşir yerleşmez, bu masalsı kenti keşfetmek için sabırsızlanıyoruz. Önümüzde sadece iki gece ve bir günümüz var; bu yüzden vakit kaybetmeden kendimizi Hive’nin yaşayan tarihine, o daracık sokakların kollarına bırakmak istiyoruz.

Şimdi, bin bir gece masallarının gerçek olduğu Hive sokaklarına adım atma vakti… Ama o, başlı başına başka bir hikaye.

Gezekalın, keşifte kalın!

Dr Ümit Kuru

08.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Aral’ın Gözyaşları-Paslı Gemiler Şehri Muynak

Bugün Taşkent’e veda edip, Özbekistan’ın en uzak, en mahzun ama bir o kadar da mağrur topraklarına; Karakalpakistan’a doğru yola çıkıyoruz. Ülkenin neredeyse yarısını kaplayan bu uçsuz bucaksız özerk cumhuriyet, bizi sadece başka bir şehre değil, sanki başka bir zamana davet ediyor. Bizim gibi gezginler için davete icab etmemek olamaz! Türkiye’den çok az sayıda tur firmasının programına dahil ettiği bu bölgeyi görmeden yapılacak bir Özbekistan gezisi, emin olun ki hep bir yanıyla eksik kalacaktır.

Güne, güneş henüz yüzünü göstermeden, Taşkent’in o huzurlu karanlığı ve derin sessizliği içinde başladık. Elimizde kahvaltı paketlerimiz, rotamızda ise ülkenin batı ucundaki Karakalpakistan’ın başkenti Nukus var… Bu yolculuk aynı zamanda Özbekistan semalarındaki havayolu ile ulaşım maceralarımızın da ilk uçuşu olacak. Uçağımız havalanırken, altımızda uzanan bu uçsuz bucaksız coğrafyayı keşfedecek olmanın heyecanı içindeyiz.

Nukus’un bozkır havasına “merhaba” der demez, vakit kaybetmeden bizi bekleyen otobüsümüze ve rehberimiz Yusup Kamalov’a yöneldik. Karşımızda 70’li yaşlarını süren ama dinçliğiyle hepimize taş çıkartan bir ‘bilge’ duruyordu. Soyu son Karakalpak Hanı’na dayanan bir aileden gelen Yusup Bey, hayatını Aral Gölü ve Amu Derya ekosistemini korumaya adamış gerçek bir doğa aktivisti. Bilimler Akademisi’ndeki rüzgar enerjisi çalışmalarını, sivil toplum liderliğiyle birleştiren bu donanımlı insanla yola çıkmak, gezimizin en büyük şanslarından biriydi.

Otobüsümüze yerleşip tanışma faslı sonrası yola koyulduk. Bölge halkının deyimiyle bir zamanlar Aral Denizi’nin hırçın dalgalarının dövdüğü ama şimdilerde kum denizinin ortasında sessizliğe bürünmüş bir liman kasabası olan Muynak‘a doğru 3,5 saati bulacak olan uzun bir otobüs yolculuğumuz var. Bunun bir de gece konaklamamızı yapacağımız Nukus’a dönüşü olacak. Ancak Muynak’a varmadan önce, tarihin uykuya daldığı, efsanelerin mezar taşlarına fısıldandığı Mizdakhan Nekropolü’ne uğrayacağız. Dünyanın saatini temsil eden o meşhur duvarın dibinden geçerken, zamanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hissedeceğiz. Hazırsanız, Aral’ın çekilen sularından geriye kalan o masalsı ve hüzünlü hikayeyi paylaşmaya başlayayım. Önce bölge ile ilgili biraz bilgi vermenin tam sırasıdır.

BÖLGENİN TARİHİ DERİNLİĞİ: MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ-SÜRGÜNLERİN EVİ

Karakalpakistan sadece bir çöl değil, aslında devasa bir açık hava müzesi. Burası bir zamanlar “Antik Harezm” medeniyetinin kalbiydi. Toprak altından fışkıran Ayaz Kala ve Toprak Kala gibi 50’den fazla antik kale (Kala), bu toprakların 2500 yıl önce ne kadar görkemli olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu kaleler, o dönemde Mezopotamya ile yarışacak kadar gelişmiş bir sulama ve savunma sistemine sahipti. Bu kaleleri Hive’ye olan yolculuğumuz sırasında ziyaret edeceğiz.

“Karakalpak” ismi, bu halkın giydiği geleneksel siyah koyun yünü kalpaklardan geliyor. Karakalpaklar tarih boyunca Don Nehri kıyılarından Orta Asya’nın kalbine kadar göç etmiş, dirençli ve özgür ruhlu bir halk.

Sovyet döneminde yasaklanan “avangart” sanatın, Moskova’dan kaçırılıp saklandığı yer de Nukus’tur. Igor Savitsky’nin Nukus’un ortasında yarattığı o mucizevi müze, Karakalpakistan’ı dünya sanat haritasına yerleştirmiştir. Bu müzeyi bir sonraki gün gezeceğiz. Şimdiden muhteşem bir müze olduğunu söyleyeyim. Nukus’a sadece bu müze için bile gidilebilir.

COĞRAFİ KİMLİK: “VAHŞİ BATI VE KAYIP DENİZ”

Özbekistan’a Vahşi Batı” benzetmesini kullanmak doğru bir yaklaşım. Çünkü burası konforun bittiği, ancak keşif ruhunun ve gerçekliğin tüm çıplaklığıyla başladığı bir yer. Karakalpakistan’da birbiri ile örtüşen üç çöl var; Coğrafik olarak çoğu Türkmenistan topraklarında bulunduğu halde batıda küçük kısmı Karakalpakistan topraklarında olan Karakum Çölü, Karakalpakistan’ın kuzeybatısında sınır bölgesinde, Aral Denizi ile Hazar Denizi arasında yer alan nisbeten geniş ve yüksek rakımlı bir plato olan Ustyurt Platosu ve Karakalpakistan’ın güney ve güneydoğusunda en büyük çöl alanını oluşturan Kızılkum Çölü. Böylece Karakalpakistan; kadim çöllerin kıskacında, rüzgarın her yönden başka bir kum rengi getirdiği devasa bir sahneler bütününe dönüşüyor.

Aslında son zamanlarda tüm bunlara bir çöl daha eklendi;Aral Kum Çölü. Hikayenin en hüzünlü kısmı da burası. Bu çölü doğa değil, maalesef insan eli yarattı. Bir zamanlar Aral Gölü’nün (ya da halkın deyimiyle denizinin) masmavi sularının olduğu yerde, deniz çekilmesi ile bembeyaz, tuzlu ve paslı kum örtüsü kalmış. İşte biz Özbekistan’ın bu vahşi batısına, Antik Harezm yurdunu gezmeye geldik.


MİZDAKHAN: ZAMANIN DURDUĞU, KIYAMETİN BEKLENDİĞİ YER

Karakalpakistan topraklarına ‘merhaba’ dedikten hemen sonra, bizi bekleyen o derin sessizliğe, Mizdahkan Nekropolü’ne doğru yola koyulduk. Burası sadece iki yüz hektarlık dev bir mezarlık değil; bir zamanlar yaşayanların sığınağı, şimdiyse ölülerin ebedi şehri. Zerdüştlükten İslamiyet’e uzanan defin ritüellerinin harmanlandığı Mizdahkan, dünyanın en eski ve en etkileyici nekropollerinden biri olma özelliğini koruyor.

Zerdüştler toprağı kutsal saydıkları için cenazeyi doğrudan gömmez, beden doğada (genelde dakhma-sessizlik kuleleri- denilen kulelerde) çözüldükten sonra kalan kemikleri “ossuar” adı verilen küçük ev şeklindeki kutulara koyarlarmış. Bugün bu alanda gördüğümüz ve kadim uygarlıklardan gelen, islamiyetin bölgeye gelmesinden sonra da yapılmaya devam edilen o ev şeklindeki yapılar, bu antik “kemik evi” geleneğinin modern ve mimari bir devamı gibi. Bu mezarları ölen kişinin “öteki dünyadaki evi” olarak sembolize edebiliriz.

Mizdakhan’ın hikayesi hüzünlüdür. Milattan önce 400’lerden başlayan yaşam, önce Arapların, sonra Cengiz Han’ın ve nihayetinde 1388’de Timur’un kılıcıyla son bulmuş. Timur şehri yerle bir ederken sadece mezarlıklara dokunmamış; böylece yaşayanların şehri Mizdakhan, o günden sonra “ölülerin şehri” olarak büyümeye devam etmiş. Biz de bu ilginç yeri sevgili Yusup’un rehberliğinde gezmeye başladık.

Mizdakhan’da yürümek, tarihin sayfalarını geriye doğru çevirmek gibi. Bir yanda Zerdüştlerin kemiklerini sakladığı antik kutuların izleri, diğer yanda 7. yüzyıl Hristiyanlığının ve 9. yüzyıldan itibaren de İslamiyet’in sembolleri… Burası inançların birbirine karıştığı devasa bir kültürel hafıza merkezi.

Aziz Erezhep (Recep) Türbesi

Tepelerin arasında yürürken karşımıza çıkan Aziz Erezhep (Recep) Türbesi, aslında dünyanın kaderini elinde tutan bir saat gibi. Yerel halk buraya “Kıyamet Saati” diyor.

9. yüzyıldan kalan bu dikdörtgen yapının efsanesi ürpertici: Bu yapıda her yıl bir tuğla düşer ve son tuğla düştüğünde de kıyametin kopacağına inanılır. Bu yüzden burayı ziyaret edenler, o son tuğlanın düşüşünü geciktirmek ve kıyameti durdurmak için antik taşlardan binlerce küçük piramit inşa ediyorlar. Biz de o taşların arasından geçerken onları devirmemeye özen gösteriyoruz.

Hatta bizlerden de kıyameti geciktirmeye katkıda bulunup düşen taşlardan kuleler yapmaya başlayanlar oldu. Burası zamanın kum saati gibi aktığını düşünmemizin istendiği bir yerdi.

Mazlum Sulu Han Türbesi.

Mizdakhan’ın en dokunaklı köşesi ise şüphesiz yeraltına gizlenmiş Mazlum Sulu Han Türbesi. Burada valinin güzel kızı Mazlum ile fakir bir mimarın hikayesi anlatılıyor.

Mazlum Sulu Han Türbesi.

Hikayenin bir tarafında minareyi bir gecede bitirene kızını vaat eden kurnaz bir vali var. Diğer tarafta ise bu imkansız görevi aşkı için gerçeğe dönüştüren fakir bir mimar ile ona gönlünü kaptıran valinin kızı var. Minareyi inşa etmesine rağmen sevdiğine kavuşturulmayan valinin kızı Mazlum, o meşhur minarenin tepesinden atlayıp ölünce bu yeraltındaki türbe aşıkların ebedi istirahat evi olmuş. Dışarıdan bakıldığında sadece toprağa gömülü bir kubbe gibi duran yapı, içeri girdiğinizde masmavi çinileriyle sizi bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Restorasyonla yenilenmiş olsa da o mavi derinlik, hüzünlü bir aşkın sessiz çığlığı gibi duruyor.

Şamun Nebi Türbesi

Mezarlığın bir diğer şaşırtıcı durağı ise Şamun Nebi Türbesi. İnsanlar arasında bir dev olduğuna inanılan bu peygamberin mezarı tam 25 metre uzunluğunda! Efsane o ki; bu mezar her yıl 2,5 santimetre daha uzuyor. Bu kısım artık abartının tavan yapmış hali olsa da bu mezar için söylence budur.

Şamun Nebi Türbesi İçindeki Mezar
Jumarat Kassab (Kasap) Tepesi

Hemen yakınındaki Jumarat Kassab (Kasap) Tepesi ise umudun adresi. Eskiden yoksullara et dağıtan o iyi yürekli kasabın mezarına (aslında burada mezar değil, en tepeyi gösteren işaret), bugün çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar tırmanıyor.

Tepeden aşağı yuvarlanarak edilen dualar, Hindistan’ın kadim tapınaklarındaki ritüelleri anımsatan tuhaf ve etkileyici bir gelenek olarak hala yaşıyor.

Mizdakhan’dan ayrılırken arkamızda sadece bir mezarlık değil, 2400 yıllık bir insanlık dramını, hikaye ve söylenceleri bıraktık. Şimdi sırada, denizini kaybetmiş o hüzünlü limanın, Muynak‘ın ziyareti var.

DENİZİ GİDEN ŞEHİR: MUYNAK VE ARAL’IN HAZİN VEDASI

Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi Resimlerinden

Mizdakhan’ın kadim sessizliğinden ayrılıp, yaklaşık 200 kilometrelik bir yolculukla modern zamanların en büyük ve en hüzünlü ekolojik felaketlerinden birinin kalbine, Muynak’a doğru direksiyon kırıyoruz. Burası, bir zamanlar dünyanın dördüncü büyük iç denizi olan Aral Denizi’nin (Orol Dengizi), sadece bir insan ömrü kadar kısa bir sürede nasıl buharlaşıp yok olduğunun en çıplak kanıtı.

Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi İçindeki Fotoğraflardan

BİR ZAMANLAR MAVİ BİR RÜYA: ESKİ MUYNAK
Bugün tozlu ve susuz görünen Muynak, 1960’lara kadar Orta Asya’nın en önemli balıkçılık limanlarından biriymiş. O dönemde Aral Denizi öyle bereketliymiş ki, müzede fotoğraflarını gördüğümüz gibi, Muynak’taki devasa balık konservesi fabrikası tüm Sovyetler Birliği’nin ihtiyacını karşılarmış. Kasabanın sokakları balık kokar, limanda onlarca gemi her sabah bereketli avlarla dönermiş. Muynak, denizin kıyısında refahın ve neşenin hüküm sürdüğü, “Mavi Liman” olarak anılan canlı bir şehirmiş.

EKOLOJİK İNTİHAR: ÇÖLLEŞEN BİR DENİZ
Bölgenin kaderi Stalin’in, Orta Asya Cumhuriyetlerini devasa pamuk tarlalarına dönüştürmeye karar vermesi ile çizildi. Ancak dünyanın bu bölgesindeki kurak iklim, pamuk gibi çok suya ihtiyaç duyan bir ürünü yetiştirmek için uygun değildi ve Sovyetler, Amu Derya ve Siri Derya Nehirlerinden gelen suyu çevredeki çöle yönlendirmek için binlerce kilometre uzunluğunda sulama kanalları kazarak dünya tarihinin en iddialı mühendislik projelerinden birini üstlendiler.

Aşağıda soldaki fotoğrafta olduğu gibi yüzbinlerce işci bu kanalların yapımında çalıştılar ve sağdaki gibi dev yapay su kanalları yaparak suyun yönünü değiştirdiler.

Aral Denizi’ni “işe yaramaz bir buharlaştırıcı” ve “doğanın bir hatası” olarak nitelendiren zamanın Sovyet bilim adamları ne yaptıklarını aslında başından beri biliyorlardı. Ancak tahmin edemedikleri şey sonunda ortaya çıkacak olan ekolojik felaketin büyüklüğü ve kalıcı etkileriydi. 1960’lardan itibaren, denizi besleyen Amu Derya (Ceyhun) ve Siri Derya (Seyhun) Nehirlerinin suları, pamuk tarlalarını sulamak adına bilinçsizce yönlendirilince trajedi de başladı. Deniz her yıl metrelerce geri çekilmeye başladı. Bir zamanlar 68000 km2 alan kaplayan Aral Denizi zaman içinde küçüldü, suları çekilmeye başladı. 1987 yılına gelindiğinde Aral Denizi’nin su seviyesi önemli ölçüde düştü ve deniz iki ayrı su kütlesine ayrıldı: Kazakistan’da bulunan Kuzey Denizi ve Karakalpakistan’da bulunan daha büyük Güney Denizi. 2002 yılında güney denizi o kadar alçaldı ki, o da Doğu ve Batı Denizleri olarak ikiye ayrıldı. 2014 yılı Temmuz ayında ise Doğu Denizi tamamen kurudu. Aşağıdaki fotoğraf, bir denizin zaman içinde nasıl parça parça can verdiğinin ve haritadan silinişinin dilsiz tanığıdır.

Bu vahim olaylar zincirindeki tek olumlu nokta, Kuzey Denizi’nin son zamanlardaki toparlanması. 2005 yılında, Dünya Bankası’nın finansmanıyla Kazaklar, Kuzey Denizi’nin güney kıyısında 13 km uzunluğunda bir baraj inşa ederek, Siri Derya Nehri’nden beslenen tamamen ayrı bir su kütlesi oluşturdular. Baraj inşa edildiğinden beri, Kuzey Denizi ve balıkçılığı beklenenden çok daha hızlı bir şekilde toparlandı. Ancak baraj Güney Denizi’ni hayati su kaynaklarından birinden, Siri Derya’nın sularından mahrum bıraktı. Yani Aral Denizi’nin Güney tarafı hala çok kötü durumda.

Bu pamuk işi Özbekistan coğrafyasında ayrıca incelenmesi gereken ilginç bir konu galiba. 2021 yılına kadar pamuk hasat dönemi geldiği zaman ülkede hayat dururmuş. Okullar tatil edilir, hastanelerdeki doktorlar, öğretmenler ve memurlar tarlalara gönderilirmiş. Yani devlet tarafından organize edilen devasa bir “zorunlu emek” kullanım sistemi uygulanmış. Hatta bu alanda çocuk işçilerin kullanımı, uluslararası alanda Özbek pamuğuna boykot uygulanmasına neden olacak kadar yaygınmış. Neyse ki yeni Özbekistan Cumhubaşkanı bu zorunluluğu kaldırmış.

İşte Aral Denizi’nin ve ona bağlı olarak ziyaret edeceğimiz Muynak’ın böyle hüzünlü bir geçmişi ve gerçeği var. Aral Deniz’nin suları bugün kentten yaklaşık 180 kilometre uzakta. Muynak uçsuz bucaksız bir kum denizinin (Aralkum) ortasında yapayalnız kalmış durumda. Nüfusu 12 bine düşen Muynak, artık denizin değil, toz fırtınalarının kıyısında bekliyor. Kurumuş deniz nedeniyle ortaya çıkan zehirli seviyelerdeki sodyum klorürün yanı sıra iyi bilinen kanserojen pestisitler de burada yaşayan insanlarca solunuyor. Yemek borusu ve diğer kanser türleri ortalamanın çok üstünde seviyelerde görülüyor. Yani işin özü aslında biz Muynak’a insan eliyle yaratılan trajediyi görmeye geldik..

Muynak’a vardığımızda karnımız iyice acıktığından yemek için Yusup’un yönlendirmesi ile bir konuk evine gittik. Burada bizi çok güzel ağırladılar. Ev ortamının sıcaklığında basit bir menü içeren ama nefis bir yemek yedik. Yemek sonrası Muynak gezimize başladık.

PASLI DEVLERİN DANSI: GEMİ MEZARLIĞI

Muynak gezimizde ilk durağımız, eski deniz tabanında birer iskelet gibi yatan Gemi Mezarlığı oldu. Tepelik bir alandan önce uçsuz bucaksız çöle ve paslı gemilere baktık. Bir zamanlar dalgaları aşan o koca gövdeli balıkçı tekneleri, şimdi kızgın kumların üzerinde paslanmış halde birer hayalet gibi duruyor.

Fotoğrafçı gözüyle bu paslı dokular ve arkadaki sonsuz boşluk, doğanın insanoğlundan aldığı intikamın en dramatik karesini sunuyor. Fotoğraf çekmek için aşağıya inip gemiler arasında gezmeye başladık. Etrafta uçuşan ve buraya mahsus saksaul ağaçlarından kopan çalı parçaları ortama dramatik bir hava veriyor. Bir an için kendimi rüzgarla bir oraya bir buraya sürüklenen çalıların bulunduğu, terk edilmiş bir kovboy kasabasında zannettim.


SANATIN HAFIZASI: BÖLGESEL ARAŞTIRMALAR MÜZESİ
Gemi mezarlığını gezdikten sonra Muynak’ın küçük müzesini gezdik. Sadece dışarıdaki sessizliği değil, o kaybolan hayatı anlamak için Muynak Bölgesel Araştırmalar Müzesi’ni mutlaka gezmelisiniz.

Burada sanatçıların tuvaline yansıyan o eski Aral Denizi manzaralarını, balıkçıların gülümsediği eski fotoğrafları gördük; denizin “önceki” ve “sonraki” halini karşılaştırırken insanın doğa üzerindeki o yıkıcı etkisine bir kez daha şahitlik ettik.

İçeride bulunan toplantı salonunda Aral Denizi ve Muynak’ın yıllar içindeki değişen acıklı öyküsünün anlatıldığı ve 10 dakika kadar süren bir videoyu izledik.

Gezimizin sonunda otobüsümüze binerek, zihnimizde paslı gemiler ve çekilen suların hüznüyle tekrar Nukus’a geri döndük. Bugün bedenimiz yoruldu ama ruhumuz, dünyanın bu en büyük derslerinden birini yerinde görerek bambaşka bir farkındalıkla doldu. Geçmişin ekolojik hatalarını bugün ‘çılgın proje’ ambalajıyla pazarlayanlar, yarattıkları tahribatın boyutunu görmek için buraya; yani doğanın can çekiştiği bu açık hava müzesine zorunlu bir keşif turuna çıkarılmalıdırlar. Zira Kanal İstanbul gibi projelere alkış tutanların, tarihin tekerrür eden bu ekolojik felaket senaryolarıyla yüzleşmeden uyanmaları imkansız görünüyor….

İnsanın doğaya düşmanlığı, ona karşı hoyratlığı mutlaka bir son bulmalı. Bu düşmanlığın ve hoyratlığın sonu, daima insanlığın felaketi oluyor. Kanıt mı istiyorsun? İşte Muynak, işte Aral Denizi…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

08.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-3

Rahat bir yatakta güzel bir uyku, doyurucu bir kahvaltı ve üzerine içilen keyif kahvesinin o son yudumu … Gafur Gulom metrosunun hemen yanındaki otelimizde bu sabahı bu şekilde yaşayınca, Taşkent’teki ikinci gezi günümüze hazır olduğumu hissettim.

Aslında gezi programımızı yaparken bugüne niyetimiz Taşkent Ulusal Tarih Müzesi’ni gezmekti. Planlarımızı neredeyse bir yıl öncesinden yaptığımızdan, restorasyon haberlerine rağmen ‘nasıl olsa biz gidene kadar ziyarete açılır‘ diye umut etmiştim. Ancak öğrendik ki mesele basit bir onarım değilmiş; ünlü mimar Tadao Ando’nun imzasını taşıyacak ultra modern bir kompleks için kollar sıvanmış. Kağıt üzerinde 2028’de açılacağı yazılı olsa da Orta Asya’nın o kendine has yavaş akan zaman dilimi içinde bu projenin ne zaman biteceği sanki biraz muamma. Müzede taş Devri’nden modern döneme uzanan 250 binden fazla antik eser ve Özbekistan’ın dört bir yanından gelen arkeolojik buluntular sergileniyordu. Turumuzun başında bu müzeyi gezmek, ülkenin derin tarihini anlamak için harika bir ‘önsöz’ olacaktı. Kısmet değilmiş..

Müzeyi sadece içindeki eserler için değil, binanın kendisi için de görmek istiyorduk. Yapı, Brütalist mimarinin bölgedeki en estetik örneklerinden biri kabul ediliyor. Mevcut brütalist binanın ileride korunup korunmayacağı henüz belirsiz ancak müze içi koleksiyonun Ando’nun tasarladığı modern binaya aktarılacağı kesin. Güneşin sert açısını bir tül gibi süzen bu beton kafesler (pandzhara), Sovyet modernizmi ile Doğu’nun geleneksel estetiğinin en mağrur buluşması kabul ediliyor. Bu nedenle binanın eski bir fotoğrafını yukarıda sizlerle paylaşıyorum.

ZANGİ-ATA KOMPLEKSİ

Günlük gezimize Taşkent’ten yaklaşık 15 kilometre güneybatıda bulunan Zangi-Ata Kompleksi ziyareti ile başladık. Burası Zangi-Ata’nın türbesi etrafında şekillenmiş geniş bir avlu, medrese ve camiden oluşuyor. Arka tarafta ise uçsuz bucaksız bir mezarlık bulunuyor.

AMBAR BİBİ TÜRBESİ

Külliyeye ismini veren Zangi Ata, aslında 13. yüzyılda bu topraklarda derin izler bırakmış olan Sufi evliya Şeyh Ay Hoca’dır. “Zangi” kelimesi, muhtemelen koyu ten renginden dolayı “karanlık” veya “zenci” anlamına geliyor. Ancak asıl hikaye onun manevi köklerinde saklı. Zangi Ata, Türk dünyasının büyük şairi ve mistiği Ahmed Yesevi’nin manevi soyundan geliyor. Hatta bu görkemli türbenin yine o meşhur isme, Emir Timur’a dayanan bir hikayesi de var.

Anlatılanlara göre Timur, aslında ilk olarak Türkistan’daki Ahmed Yesevi Hazretleri için bir türbe yaptırmak istemiş. Ancak inşa edilen duvarlar her gece gizemli bir şekilde yıkılmış. Timur, rüyasında Ahmed Yesevi’yi görmüş ve Yesevi ona; önce kendi müridi olan Zangi Ata’nın kabrini onurlandırması gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Timur Zangi-Ata türbesini inşa ettirme işini başlatmış. İşin hikaye kısmı böyle ama 14. yüzyılda başlanan inşaatın, 15. yüzyılda Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından tamamlandığı bir gerçek. Yapının ana gövdesi 600 yılı aşkın bir tarihe sahip olsa da, dış görünüşü ve çevre düzenlemesi Özbekistan’ın bağımsızlık sonrası dönemde gerçekleştirdiği büyük restorasyon hamleleri sayesinde oldukça bakımlı ve “yeni” görünüyor.

Sufi geleneklerinde genellikle büyük zatların eşlerine ait müstakil türbeler görmenin pek olağan olmadığı yazılıyor ama burada durum biraz farklı!

Zangi-Ata Türbesi’nin ve camisinin arkasında bulunan mezarlığa doğru giderseniz hala kullanılan bir müslüman mezarlığı ile karşılaşıyorsunuz. Mezarlığın ortasında da Zangi Ata’nın eşi olan Ambar Bibi‘nin sade türbesi bulunuyor.

Ambar-Bibi için kocasının türbesinin hemen güneydoğusunda ona özel bir türbe inşa edilmiş olması, halkın ona duyduğu derin sevgi ve saygının en somut işareti. Bölge kadınları, Ambar-Bibi’yi bir ‘koruyucu azize’ gibi görüyor ve asırlık gelenekleri burada yaşatmaya devam ediyorlarmış. Öyle ki; mutlu bir evlilik düşleyen genç kızlar türbenin etrafını yedi kez süpürüyor, çocuk özlemi çeken anneler ise türbe çevresinde saat yönünde üç kez dönerek dualarını ediyorlarmış.

Türbesinde Zangi-Ata’nın mermerden mezarını ancak kafesler ardında görebiliyorsunuz. Türbeler içinde bir kenara dizili halde sandalyeler konulmuş ve din alimini ziyarete gelen inananlar bu sandalyelere oturarak rahatça dualarını yapabiliyorlar. Sadece bu türbede değil ama ziyaret ettiğim çok sayıdaki türbede de benzer durum söz konusuydu.

Bu alanda bir başka dikkatimi çeken olay ise türbenin etrafında bulunan çok sayıda odanın her birinde birer imamın bulunması ve bazı insanların bu odalarda imamlardan kendileri adına hayır duaları okumalarını istemeleriydi. Türbe çevresindeki bu odaların, o mekanın manevi enerjisinden faydalanmak için ayrılmış sakin alanlar olduğu söylendi.

Bu gezi sonrası otobüsümüze atlayıp Taşkent’e geri döndük. Dün gruptan bazı arkadaşlarımız yorgunluğa yenik düşüp otelin yolunu tutunca, Taşkent metrosunun o meşhur sanat galerisini andıran durakları onlar için eksik kalmıştı. Hem bu güzelliği ilk kez görecek arkadaşlarımızın heyecanına ortak olmak hem de dün metro gezisi yapanlarımızın keşiflerini bir adım öteye taşımak istedik. Bu niyetle yeraltına bu kez farklı bir rotadan; estetiği ve modern dokusuyla ayrışan Yeşil Hat’tan (Yunusabad Hattı) giriş yaptık.

Yeşil Hat, şehrin kuzeyini merkeze bağlıyor. 2001 yılında hizmete giren bu hat, diğerlerine göre daha “genç” olduğu için geleneksel Özbek zarafetiyle modernizmin en taze buluşmalarına ev sahipliği yapıyor. Grupça Mavi Hat ile kesişen Oybek aktarma istasyonundan yola çıkarak, son durak Turkistan‘a doğru bir yeraltı safarisine başladık. Yine 4 metro istasyonu seçtik.

OYBEK AKTARMA İSTASYONUNDA YEŞİL METRO HATTINA GİRİŞ

MİNG URİK METRO İSTASYONU
YUNUS RAJABİY METRO İSTASYONU
MİNOR METRO DURAĞI
BODOMZOR METRO İSTASYONU

Dün yaptığımız gibi her durakta inerek her istasyonun temasını inceledik ve fotoğrafladık. Yunus Rajabiy, Minor ve Bodomzor duraklarını fotoğrafladık. Bu duraklardan Bodomzor istasyonundaki dairesel tavan ışıklandırmalarını ve Yunus Rajabiy‘deki klasik sütunlu yapıyı pek beğendik.

Bugünün en heyecanla beklediğim gezisi Uygulamalı Sanatlar Müzesi (Museum of Applied Arts) ziyaretiydi. Taşkent’te gezeceğimiz tek müze de buydu. Bina, 19. yüzyılın sonunda Çarlık Rusyası diplomatı II. Aleksandr Aleksandroviç Polovtsov (1867–1944) için özel bir konut olarak inşa edilmiş. Binanın kendisi bile tek başına bir müze sayılır. Hikayesinden başlayarak bu müzeyi anlatmaya başlayalım.

Taşkent 1865 yılında General Çernyayev komutasındaki birliklerle Rusya tarafından ele geçirilmişti. Polovtsov’un diplomatik ve idari görevler üstlendiği dönemde Taşkent, Rusya’nın Orta Asya’daki yönetim merkezi olan Türkistan Genel Valiliği’nin başkentiydi. Yani o dönemlerde Özbekistan toprakları siyasi bağımsızlığını tamamen yitirmişti. Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı kağıt üzerinde “vasal” (bağımlı) devletler olarak kalsa da, tüm stratejik kararlar St. Petersburg’dan atanan Rus genel valiler tarafından alınıyordu. Alexander Polovtsov gibi yüksek düzey diplomatların ve aristokratların bölgedeki varlığı, Rusya’nın burayı “ehlileştirme” ve “modernleştirme” iddiasını yansıtıyordu.

İşte bu ortamda Polovtsov, Rusya İçişleri Bakanlığı tarafından Orta Asya ve Kafkasya’daki yerleşim meselelerini ve demografik süreçleri incelemek üzere görevlendirilerek 1896 yılında Taşkent’e gelmiş. Taşkent’te yaklaşık 4 yıl (bazı kaynaklara göre 1896-1900 arası) aktif olarak bulunmuş. Bugün “Özbekistan Uygulamalı Sanatlar Müzesi” olarak kullanılan meşhur konağı 1896 yılında satın almış ve yerel ustalarla birlikte orayı oryantal bir saraya dönüştürmüş. 1900’lerin başında bölgeden ayrılsa da, mülkiyeti bir süre daha elinde tutmuş ve en nihayetinde 1909 yılında evi şehire bağışlamış.

Polovtsov, tam bir Orta Asya ve Doğu sanatları tutkunuydu. Birçok Rus yetkili Avrupa mimarisini Taşkent’e taşımaya çalışırken, Polovtsov’un yerel sanatçıları (Buhara ve Hive ustalarını) onurlandırması, onun aslında bu kültüre duyduğu samimi hayranlığının da bir kanıtı olarak kabul ediliyor. Öyle ki, bu evi inşa ederken Buhara, Semerkant ve Hive’den en mahir ustaları, hattatları ve ahşap oymacılarını Taşkent’e getirmiş.

Sonuç duvarları nakış gibi işlenmiş, tavanları gökyüzü gibi boyanmış bir sanat eserinin ortaya çıkması olmuş. Müzenin küçük ama huzurlu bahçesinde yürürken, şehrin gürültüsü bir anda kesiliyor. Semerkant’ın çinisini, Buhara’nın altın işlemesini ve Hive’nin ahşap işçiliğini tek bir çatı altında, hem de bir “ev” sıcaklığında görebileceğiniz nadir yerlerden birisi bu müze. Ama heyecanla beklediğimiz bu müze ziyaretinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

Rehberimiz İlkhom telaşla yanımıza gelip devlet protokolünden birilerinin ziyarete geleceğini ve müzenin bu nedenle ziyarete kapalı olduğunu söyleyince başımdan kaynar sular döküldü. İçeride gezen bazı ziyaretçilerden de cesaret alarak biletimizin olduğunu ve hızlıca da olsa gezmemiz gerektiğini görevlilere anlatmaya başladık. İçerideki görevli de “biletiniz varsa gezebilirsiniz” deyince daldık hemen müzeye. Etrafta bolca “siyah giyen adamlar” dolaşmaya başlayınca her an gezimiz yarıda kesilecek korkusuyla müzede hangi eser varsa fotoğrafını çekmeye koyuldum. Gerçekten bizden sonra da kimseyi müzeye almamışlar. Bize “Özbekistan da bu türden sürprizlere alışık olmalısınız” dendi.

Müzenin her odası, Özbekistan’ın farklı bir bölgesinin ruhunu fısıldıyor. Müzenin ana salonuna girdiğinizde başınızı bir kez kaldırıp tavana baktığınızda bir daha kolay kolay aşağıya indiremiyorsunuz. Tavan santim santim, ince ince işlenmiş. Alçı oyma sanatı olan “ganch“ın en zarif örnekleri burada. O kadar ince işlenmiş ki, betonun veya alçının bu kadar yumuşak görünebileceğine inanmak güç.

Bu müzede Özbekistan’ın meşhur ipek dokumalarının en seçkin örneklerini görmek mümkün. Yüzde yüz saf ipek Atlas ve ipek-pamuk karışımıyla elde edilen Adras kumaşlara işlenen nakışlar birer tablo eserleri görünümündeler. Dokuma öncesi ipliklerin tek tek boyanmasıyla sabırla işlenen o efsanevi ‘ikat‘ desenleri, sergilenen her parçada ayrı bir ruha bürünüyor. Bu kumaşlarda her motif bir sembolü, her renk ise köklü bir geleneğin hikâyesini anlatıyor.

Özbekistan Fergana Vadisi‘nde Rishtan ve Gurumsaray adlı seramik sanatı ile meşhur yerleşim yerleri var. Bu müzede o yörelerin sanatçılarına ait ve sanki gökyüzünü bir tabağın desenine sığdırdıkları seramikleri de göreceksiniz.

Suzani, Orta Asya’ya (özellikle Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan) özgü, el emeğiyle yapılan muazzam bir nakış sanatı. İsmi, Farsça’da “iğne” anlamına gelen “suzan” kelimesinden türetilmiş. Bu müzede gördüğümüz ve odaların duvarlarını süsleyen devasa el işlemeleri (Suzani), Orta Asya kadınlarının sabrını ve estetik anlayışını gözler önüne seriyor.

Bu müze gezisi sonrasında Kukeldaş Medresesi gezimizi yaptık. Bu medreseyi aslında dünkü programda gezecektik. Vakit darlığı nedeni ile gezi bugüne kaldı. Bu medrese klasik Orta Asya medrese mimarisinin en güzel örneklerinden birisi sayılıyor.

Kukeldaş” kelimesi, Özbekçe’de “sütkardeş” anlamına geliyor. Medrese, 16. yüzyılda (yaklaşık 1570 civarı) Şeybani Hanedanı döneminde, dönemin güçlü veziri ve Han’ın sütkardeşi olan Derviş Han tarafından yaptırılmış ve bu yüzden halk arasında “Kukeldaş” adıyla anılagelmiş.

Medrese görkemli bir girişe (Piştak) sahip. Medresenin ana kapısı 20 metre yüksekliğinde ve turkuaz tonlarındaki çinilerle süslenmiş. Binanın içinde, öğrencilerin kaldığı küçük odaların (hücrelerin) açıldığı ferah bir avlu bulunuyor. Yapımında sarı tuğla kullanılmış ve duvarlarında geleneksel geometrik motifler işlenmiş. Bu yapı sadece bir eğitim merkezi olarak kullanılmamış, tarihin akışına göre farklı amaçlara hizmet etmiş: 18. yüzyılda tüccarların konakladığı bir kervansaray ve hatta bir kale olarak kullanılmış. Sovyet döneminde dinsizleşme politikaları gereği medrese kapatılmış, bir dönem sergi alanı ve müze olarak kullanılmış. Özbekistan bağımsızlığını kazandıktan sonra yapı aslına uygun şekilde restore edilmiş ve bugün tekrar aktif bir medrese olarak hizmet vermeye başlamış.

Rusların hüküm sürdüğü 19. yüzyıl sonları Taşkent’inde en az 30 gösterişli kilise bulunuyormuş. Ancak 1917 Devrimi’nin o durdurulamaz coşkusu ve ardından gelen yıllar, bu yapıların çoğunu maalesef tarihin tozlu sayfalarına gömmüş. Kiliselerin kimi bakımsızlıktan harabeye dönmüş kimi ise yeni ideolojinin kurbanı olmuş. İşte bu koca tarihten geriye, o eski ruhu taşıyan sadece iki yapı kalabilmiş; Biri Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali, diğeri ise zarif Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi. Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi, Botkin Mezarlığı içinde bulunuyor. Bilimden sanata kadar Taşkent’e değer katan pek çok isim de bu mezarlıkta ebedi uykularındalar.

Bizim asıl niyetimiz ve programımız Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi ve Botkin Mezarlığı’naydı ama Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali’ne götürülmüş bulunduk. Orada iken de fark etmedik ve bu katedrali bir güzel gezmiş olduk. Kilise niyetine katedrali gezerken Botkin Mezarlığını da aramadım değil. Ama yine de mezarlığı bulamadığım halde Aleksandr Nevski Kilisesi‘nde olmadığım aklıma gelmemişti doğrusu. Neyse en azından Ruslara ait iki dini yapıdan birini gezmiş olduk. Özbekistan’da oluyor böyle şeyler…

MERYEM ANA’NIN GÖĞE KABULÜ KATEDRALİ

Taşkent’te bulunan Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali (Uspensky Katedrali), Özbekistan’daki Rus Ortodoks Kilisesi’nin ana katedrali. Katedralin temelleri 1871 yılında atılmış ve başlangıçta bir askeri hastane kilisesi olarak inşa edilmiş. Yerel halk arasında hala “Hastane Kilisesi” olarak da biliniyormuş. Sovyetler 1933 yılında burayı ibadete kapatmışlar ve bir dönem askeri depo olarak kullanılmış.

II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945’te tekrar ibadete açılmış ve Meryem Ana’nın Göğe Kabulü’ne (Uspensky) adanarak Taşkent Piskoposluk merkezi haline getirilmiş.

Daha önce 1966 depreminin Taşkent’in çehresini tamamen değiştirdiğinden bahsetmiştim. Kerpiç evlerden oluşan eski şehrin çoğu yıkılmış, ardından başlatılan büyük imar hareketiyle bugün gördüğünüz geniş caddeli, parklı ve modern binalı Taşkent inşa edilmişti. Ama Taşkent’liler bu yıkıcı olayı ve bu olayda hayatlarını kaybedenleri asla unutmak istemiyorlar. Bu nedenle Cesaret Anıtı” (Monument of Courage) olarak bilinen çok önemli ve etkileyici bir deprem anıtını Taşkent’e, depremin merkez üssü olduğu kabul edilen bölgeye, Anhor Kanalı kıyısına dikmişler. Anıt, sadece bir felaketi değil, aynı zamanda şehrin küllerinden doğuşunu ve modern kimliğini de simgeliyor.

Yerden çıkan siyah granitten yapılmış bir küpün üzerinde depremin gerçekleştiği tarih ve saat (26 Nisan 1966, sabah 05:22) yazılı. Küpün üzerindeki derin bir çatlak, topraktan başlayarak heykelin ayaklarına kadar uzanıyor; bu, yerin yarıldığı anı simgeliyor. Çatlağın önünde bir kadın ve çocuğu göğsüyle siper ederek koruyan bir erkek figürü bulunuyor. Bu kompozisyon, felaket karşısındaki insan iradesini, dayanışmayı ve cesareti temsil ediyor. Heykelin arkasında, kavisli bir duvar üzerinde Taşkent’in yeniden inşasını anlatan bronz kabartmalar yer alıyor. Burada, Sovyetler Birliği’nin her yerinden gelen yardımlar ve şehrin el birliğiyle nasıl modern bir görünüme kavuşturulduğu betimleniyor.

Bugün burası hem turistler hem de yerel halk için önemli bir ziyaret noktası. Yeni evlenen çiftler sık sık çiçek bırakmak için bu anıtı ziyaret ediyorlarmış.

Bu anıtın arkasında Anhor Kanalı ve güzel bir park bulunuyor. Kanalın su kaynağı Bozsu adlı bir çay. Kanalın çevresi çok güzel düzenlenmiş. Biz de bu kanal çevresinde kısa bir yürüyüş yaptık.

ŞEYHANTAUR ANIT KOMPLEKSİ

Günün son gezi yeri Taşkent’teki Şeyhantaur Anıt Kompleksi (Shayhantaur Memorial Complex) oldu. Burası Özbekistan’ın başkentindeki başlıca tarihi yapılardan birisi. Kompleks 1355 yılında ölen yerel Şeyh Khavendi Takhur’un mezarı etrafında şekillenmiş. Günümüzde Özbekistan İslam Enstitüsü’ne ait olan kompleks üç türbe ve bir cami içeriyor.

Zamanında burada bulunan 16 türbeden sadece 3 tanesi günümüze ulaşmış. Kompleksteki ilk türbe, inancını yaymak için Taşkent’e gelen saygıdeğer bir Sufi dervişi olan Şeyh Khavendi Takhur (Şeyhantaur) için 14. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş. Rivayete göre türbeyi Emir Timur’un kendisi yaptırmış.

Bu türbe içinde neredeyse taşa dönüşmüş, Büyük İskender’in zamanından kalma olduğu rivayet edilen çok eski bir ağaç da bulunuyor.

Bir sonraki türbe 15. yüzyıldan kalma Kaldirgoch-Bi Türbesi. Şeyh Khavendi Takhur Türbesi’nin yakınında inşa edilen türbe, konik kubbesi ve o dönemde Taşkent’te oldukça sıra dışı bir tasarıma sahip sade tuğla dış cephesiyle dikkat çekiyor. İç mekan, türbe ve ziyarethane olarak bilinen bir ibadet ve anma odasından oluşuyor.

Üçüncü türbe 15. yüzyıla tarihleniyor. Şehri kısa bir süre yöneten Cengiz Han’ın soyundan gelen Yunus Han Türbesi olarak biliniyor.

Taşkent’teki ikinci günümüzde öğle yemeği mekanımız, somsasını denemek için sabırsızlandığımız Anjir Restoran oldu. Burası kalabalık gruplar için hem ferah hem de oldukça uygun bir mekan. Günün yorgunluğu üstüne keyifli akşam yemeğimizi ise Taşkent City Mall içerisinde yer alan Boboy Restoran’da yedik. Modern atmosferi ve gerçekten etkileyici zenginlikteki menüsüyle günün finaline çok yakışan bir akşam yemeği yedik. Özbekistan’da her güzel restoranda yapmanız gerektiği gibi önceden yer ayırtmanız iyi olur.

Böylece Taşkent defterini şimdilik keyifli anılar ve damağımızda kalan eşsiz tatlarla kapatıyoruz. Ancak Özbekistan hikayemiz burada bitmiyor; aksine daha mistik ve vahşi bir coğrafyaya doğru evriliyor. Yarın sabah erkenden, ülkenin bambaşka bir yüzüyle tanışmak üzere Nukus’a uçuyoruz. Bizi orada Savitski Müzesi’nin büyüleyici koleksiyonu ve Aral Gölü’nün hüzünlü hikayesini barındıran Muynak bekliyor. Sonrasında ise rotamız kadim Hive sokaklarına uzanacak.
Tüm bu yolculuğun detayları, kaçırılmaması gereken duraklar ve çektiğim en taze karelerle maceraya gezekalin.com’da devam edeceğiz.

Şimdilik Taşkent’e veda, çöle ve tarihe merhaba…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

07.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-2

Yemeğin ardından, Özbekistan’daki ilk günümüze Taşkent’in derinliklerine dalarak devam ediyoruz. Bugün gördüğümüz modern silüetin ardında, şehrin hafızasına kazınmış trajik bir milat gizli: 26 Nisan 1966, saat 05.22.

Şehrin tam kalbinde yeraltı kabuğunun çatladığı o sabah, kerpiç evlerle kaplı eski Taşkent haritadan silindi. Ancak bu yıkım, bir son değil; ‘kardeş cumhuriyetlerin’ el birliğiyle yükselen yeni bir kimliğin başlangıcı oldu. Geçmişten gelen labirentimsi dar sokaklar yerini geniş bulvarlara ve devasa meydanlara bırakırken, Taşkent küllerinden doğan örnek bir Sovyet şehri olarak yeniden tasarlandı. Bugün şahit olduğumuz o modern ve düzenli görünüm, aslında bu büyük enkazın üzerine inşa edilen o kararlı planlamanın mirasıdır.

Otobüsümüz bizi Bağımsızlık Meydanı’nda Özgürlük Parkı’na yakın bir noktada bıraktı. Mustaqillik Meydanı (Mustaqillik Maydoni) veya Bağımsızlık Meydanı, Taşkent’in ana meydanı ve Özbekistan’ın başkentinin tam kalbinde bulunuyor. Gezimiz boyunca sadece Taşkent’te değil ama Semerkant’ta da çok geniş ve büyük parklar gördüm. Ancak Taşkent’teki Bağımsızlık Meydanı bildiğimiz ‘boş’ meydanlardan değil; 12 hektara yayılan, içinde devletin gücüyle halkın huzurunun sarmaş dolaş olduğu devasa bir park-meydan kompleksi. Ne demek mi istiyorum? Anlatayım;

Özgürlük Parkı, Bağımsızlık Meydanı’nın kuzey ve batı kanatlarını saran yemyeşil bir doku. Bağımsızlık Meydanı’nın törensel ve resmi havası (çevredeki hükümet binaları ve büyük anıtlar), Özgürlük Parkı’nın huzurlu ve anıtsal dokusuyla (Şehitler Hıyabanı (Şehitler Yolu) ve fıskiyeler) iç içe bulunuyor. Yani meydan “devletin gücünü ve bağımsızlığını”, park ise “halkın hafızasını ve huzurunu” temsil ediyor.

Sizinle bizim gezide takip ettiğimiz rotayı paylaşacağım ama siz isterseniz Mustaqillik Meydanı Metrosu’ndan başlayıp rotayı tersten de takip edebilirsiniz. Bizim yürüyüşe başladığımız nokta olan Bağımsızlık Meydanı’nın kuzey tarafında Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında vatanlarını savunurken ölen 400.000 Özbek askerine adanmış Anı ve Onur Meydanı (Xotira va Qadrlash Maydoni) bulunuyor. Bu meydanın kalbinde 1999 yılında açılışı yapılan ve savaşta oğullarını kaybeden tüm Özbek anneleri simgeleyen Ebedi Alev ve Yaslı Anne anıtı bulunuyor.

Her yıl 9 Mayıs’ta, Taşkent sakinleri kahramanların kararlılığını ve cesaretini onurlandırmak için bu anıta çiçek getiriyorlarmış. Anıtın bulunduğu meydana giden yolun her iki yanında, geleneksel Özbek mimarisinin en zarif örneklerinden biri olan oymalı ahşap sütunlu galeriler yapılmış. Sanırım bu galerilerin amacı bizim gibi ziyaretçileri “Yaslı Anne” heykelinin ve “Ebedi Alev”in bulunduğu kutsal alana yavaş yavaş hazırlamak. Çünkü galerilerin duvarlarında, “Anı Kitapları” dedikleri sayfaları çevrilebilen devasa metal levhalar yerleştirilmiş. Bu levhaların üzerine II. Dünya Savaşı’nda şehit olan askerlerin isimleri altın harflerle kazınmış. Böylece anıta varana kadar savaşın korkunçluğunu bir kez daha anlarken, fedakarlıkla canlarına vatanları uğruna veren kahramanları da yad ediyorsunuz.


Bu meydanı ve anıtı geçerek yürümeye devam ettik. Parkta oturmuş ve muhabbette olan gençleri gördük. Her zamanki samimiyetleri ile bizleri selamlamayı ihmal etmediler. Özbek halkı hakkında ilk andan itibaren bizde yerleşen olumlu izlenim, son güne kadar değişmedi.

Meydanın merkezinde, yüzeyinde Özbekistan haritasının kazındığı büyük bir bronz küre bulunan Bağımsızlık ve Hümanizm Anıtı yer alıyor. Bu küre, ülkenin bağımsız bir devlet olarak gücünü ve istikrarını temsil eden devasa bir granit kaide üzerine oturtulmuş. Kaidenin tabanında, yeni doğmuş bir bebeği nazik ve şefkatli bir gülümsemeyle tutan “Mutlu Anne” heykeli bulunuyor. Bu anıt bir annenin sevgisine benzer şekilde ülkeye duyulan derin sevgiyi sembolize ediyor. Sanki tüm Özbekistan için barış ve sağlık, refah ve umut dolu bir gelecek istenmiş. Bu anıtın yakınına gitmeyi yasaklamışlar. Bu anıt Cumhurbaşkanlığı İdaresi, Senato ve Bakanlar Kurulu gibi ülkenin en kritik yönetim binalarının tam ortasında yer alıyor ve güvenlik nedeni ile giriş yasaklanmış. Fotoğraflarımızı parmaklıklar arkasından çekmek zorunda kaldık.

Bağımsızlık Meydanındaki parkın bir ucunda savaşta yitip giden evlatlarına ağlayan “Yaslı Anne” ve “Sönmeyen Ateş” diğer tarafta ise bağımsız Özbekistan’ın parlak geleceğini, kucağındaki bebeğiyle gülümseyerek selamlayan “Mutlu Anne” anıtlarını gördük. Taşkent, hem yasını tutmayı hem de umudunu taze tutmayı bilen bir şehir.

Meydanın başlıca ilgi çekici yerlerinden biri İyi ve Asil Arzular Kemeri veya Özbekçe adı ile Ezgulik Arkasi’dir. Mustaqillik Meydanı Metro İstasyonu çıkışı da bu kemere bakıyor. Bu anıtsal yapı 150 metre uzunluğunda ve 16 mermer sütundan oluşuyor. Bu sütunların başlıkları, güneşte gümüş gibi parlayan zarif, yontulmuş bir tonozla birbirine bağlanmış. Kemerin tepesinde, yüksek ahlaki ideallerin ve olağanüstü başarıların peşinde koşmayı sembolize eden üç uçan leylek heykeli bulunuyor. Kemerin altından Bağımsızlık ve Hümanizm Anıtı’na ve Mutlu Anne heykeline giden yeşil bir caddeyi görebilirsiniz.

Meydanda, yaz sıcağında serinlemek için mükemmel olan ve Taşkent’lilerce çok sevilen Cascade Çeşmesi de dahil olmak üzere birkaç çeşme bulunuyor. Meydanın çevresinde daha önce bahsettiğim gibi önemli hükümet binaları bulunuyor. Çevre boyunca uzanan yeşil çam sokaklar keyifli yürüyüşler için uygun gözüküyor. Bu yolda yürümek bizim bile yorgunluğumuzu azalttı.

Taşkent’te Bağımsızlık Meydanı’nda yürürken karşınıza zarif bir bina, masalsı bir köşk çıkarsa bilin ki orası Prens Romanov Sarayı‘dır. Burası 1891 yılında, Rusya İmparatorluğu’nun başkenti St. Petersburg’dan buralara sürgüne gönderilen Büyük Dük Nikolay Konstantinoviç için inşa edilmiş. Dük, saraydan uzaklaştırılmış olabilir ama ihtişamından asla ödün vermemiş.

PRENS ROMANOV SARAYI

Saray aslında iki ayrı dünya gibi tasarlanmış. Sol kanat Dük’ün kendi dünyasına, sağ kanat ise eşinin dairelerine ev sahipliği yapıyormuş. Bugün kapısından içeri girmek pek kolay değil. Çünkü bina artık Özbekistan Dışişleri Bakanlığı’nın özel konuklarını ağırladığı bir “kabul evi” olarak kullanılıyor.

Prens Romanov Sarayı’nın önünden geçip,”Broadway” olarak bilinen (resmî adı Sayilgoh Caddesi) trafiğe kapalı yoldan ilerledik. Burada bir kahve molası vermek zorunda kaldık. Çünkü aralarında benim de olduğum bir kısmımız neredeyse 36 saattir uykusuz bir şekilde geziyoruz. Artık dikkatimiz dağılmaya ve gezimiz biraz eziyetli olmaya başladı. Bir gezide ilk gün daima zordur. Motivasyonu yeniden sağlamak ve biraz dinlenmek iyi gelecektir.

Bir kahve içimi dinlenme sonrasında yolun sonunda devasa bir meydana ulaştık: Emir Timur Meydanı.

Özbeklerin kelimeleri ile Amir Temur Meydanı (Emir Timur Meydanı) uzun zamandır Taşkent’in merkezi konumunda olup, görülmesi gereken cazibe merkezleri arasında. Taşkent’in kalbi kabul edilen Amir Temur Meydanı, şehrin modern tarihinin en önemli tanığı. İlk olarak 1882 yılında mimar Nikolay Ulyanov tarafından tasarlanan bu meydan bölgedeki her siyasi değişimde yeni bir isim ve yeni bir anıtla karşılaşmış. Bir zamanlar “Devrim Meydanı” adını taşıyan ve o dönemde üzerinde Karl Marx büstünün bulunduğu meydana 31 Ağustos 1994’de Özbekistan’ın bağımsızlık yolculuğunun bir simgesi olarak büyük devlet adamı Amir Temur’un adı verilmiş. Bugün artık bu meydanda şahlanmış atı üstünde Emir Timur heykeli bulunuyor. Heykelin kaidesine yaklaştığımızda ‘Kuch Adolatdadir‘ yazısını görüyoruz. Çoğu zaman ‘Güçlü olan haklıdır’ gibi algılanan bu sözün aslı, Timur’un devlet felsefesini özetliyor: Güç ancak adalete dayandığında gerçektir. Yani; Güç Adalettedir. Bugüne de ışık tutan bir söz!

Meydanı bir gerdanlık gibi çevreleyen binalar arasında; özgün mimarisiyle dikkat çeken Amir Temur Müzesi ve şehrin en ikonik yapılarından biri olan, Sovyet brütalizminin görkemli örneği Özbekistan Oteli yer alıyor.

1970’lerde Sovyet mimari anlayışı brütalizmin etkisi altındaydı. Betonun ucuz, sağlam ve hızlı inşa edilebilir olması, deprem sonrası acil konut ve kamu binası ihtiyacıyla birleşince Taşkent bir “brütalizm laboratuvarı” haline geldi. Taşkent’in simgesel binası Özbekistan Oteli bunlardan en tipik olan örnektir.

Diğer önemli yapılar arasında Taşkent Çanları ve bir zamanlar kadın spor salonu olarak hizmet veren ve şimdi Taşkent Devlet Hukuk Üniversitesi‘ne ait olan tarihi tuğla binalar yer alıyor.


Taşkent Çanları, Emir Timur Meydanı yakınında bulunan iki saat kulesinden oluşan mimari bir komplekstir. Saat kulelerinden bir tanesinin tarihi 1947 yıllarına kadar gidiyor. Bir efsaneye göre kuledeki saat mekanizması, şimdi Polonya sınırları içerisinde olan bir şehirde yıkılmaya terk edilen bir saat kulesinden buraya getirilmiş. Bu saat kulesi II. Dünya Savaşı’ndaki zaferi anmak için dikilmiş. Taşkent çanları hassasiyetleriyle bilinirmiş ve şehrin birçok sakini kol saatlerini bunlara göre ayarlarmış. Emir Timur Meydanı yakınlarına ikinci bir saat kulesi eklenmiş ve açılışı Taşkent’in 2220. yıl dönümünü kutlamak için 2009 yılına zamanlanmış. İlkinin birebir kopyası olan bu yeni kule ile birleşik ve uyumlu bir kompleks yaratılmış.

Günün son gezisini Taşkent’te yer altındaki sanat galerisine, Taşkent Metrosu‘na yaptık. Kentin metro hatlarının planlaması da deprem sonrası başlamış. Yeniden inşa sürecinin bir parçası olarak 1977 yılında açılan Taşkent Metrosu, Orta Asya’nın ilk metrosu olmuş. İstasyonların her biri birer sanat galerisi gibi tasarlanmış, deprem gerçeği göz önüne alınarak çok sağlam inşa edilmiş. İlk hat istasyonları 1977’de faliyete başlayan Taşkent Metrosu, bugün 70,4 kilometrelik bir güzergahta faaliyet gösteren ve 50 istasyona hizmet veren dört hattan oluşuyor; Kırmızı Hat (Chilonzor Hattı), Mavi Hat (Özbekistan Hattı), Yeşil Hat (Yunusabad Hattı) ve Sarı Hat (Ring Hattı).

KOSMONAVTLAR METRO DURAĞI

Taşkent metro istasyonlarının mimarisi Moskova Metro İstasyon durakları ile yarışacak kadar dünyanın en güzellerinden biri kabul ediliyor. Geleneksel olarak şehir turları sırasında gezginlerin ve konukların uğrak noktaları arasında yer alıyorlar. Eskiden bu istasyonlarda fotoğraf çekimi yasakmış, sonradan serbet bırakılmış. Biz de bu güzel metro duraklarından görselliği en yüksek olanlardan bazılarını gezdik.

Bu hatlar içinde en güzel metro istasyonları Mavi Hat üzerinde bulunuyor. Özbekistan gezimize başlamadan önce 10’dan fazla istasyonu görmeliyim diye işaretlemiştim. Bugün için Mavi Hatta bulunan Gafur Gʻulom, Alisher Navoi, Ozbekiston, Kosmonavtlar metro duraklarını ziyaret etmeye karar verdik. 1984 yılında hizmete giren Özbekistan Hattı (O‘zbekiston yo‘li)-Mavi Hat- toplam 11 istasyondan oluşuyor. Bu hat, şehrin kuzeybatısı ile güneydoğusunu birbirine bağlar ve özellikle mimari açıdan en estetik istasyonlara ev sahipliği yapmasıyla bilinir.

GAFUR GULOM METRO İSTASYONU

Metro istasyonlarına ya bilet alınarak ya da kredi kartı kullanılarak giriliyor. Kredi kartı kullanmak daha ucuza geliyor. Kredi kartımdan 1725 SOM karşılığı olarak 6,74 TL çekildi. Biz Özbek şair Gafur Gulam’a adanmış olan Gafur Gʻulom metro istasyonundan başlayarak 4 durak gezdik. Metrolar çok sık olarak geliyor. Dolayısı ile bir durakta inip fotoğraf çekip diğer durağa devam etme vakit kaybettirmiyor. Vagonlara adım atar atmaz gençler hemen yerlerinden kalkıp yer vermeye çalışıyorlar. Müthiş bir saygı gösterme çabaları var.

GAFUR GULOM METRO İSTASYONU

Mavi hat üzerinde son durak olan Dustlik yönüne doğru Gafur Gulom’dan sonraki durak Alisher Navoiy Aktarma durağı (Kırmızı Hat – Pahtakor durağına bağlanıyor). Bu metro istasyonu hattın ve şehrin en görkemli, cami benzeri bir tavan yapısına sahip istasyonudur.

ALİSHER NAVOİY METRO İSTASYONU
ALİSHER NAVOİY METRO İSTASYONU

Ozbekiston Metro İstasyonu pamuk kozası motifli aydınlatmalarıyla dikkat çekiyor.

OZBEKİSTON METRO İSTASYONU

Uzay temalı Kosmonavtlar Metro İstasyonu’nda Yuri Gagarin ve diğer kozmonotların portreleri bulunuyor. Burası benim için Gafur Gulom Metro İstasyonu ile birlikte en ilgi çekici duraklardan birisi oldu.

KOSMONAVTLAR METRO DURAĞI

Evet sevgili gezgin dostlarım… Bir gece önce saat 01.15’te başlayan ve uykusuz geçen o uçak yolculuğunun üzerine, her anı dopdolu geçen yoğun bir ilk günü böylece geride bıraktık. Şimdi bu satırları yazarken fark ediyorum ki; bir güne aslında bayağı bir hikaye sığdırmışız.

Taşkent’te başka neleri mi yapmak isterdim? Taşkent’in o uçsuz bucaksız, insanın ruhunu dinlendiren parklarında saatlerce kaybolmayı kesinlikle isterdim. Vaktimiz yetmediği için kapısından dahi bakamadığımız Timurlular Tarihi Devlet Müzesi’ni ve o devasa kubbesiyle yükselen yeni İslam Medeniyetleri Merkezi’ni uzun uzun gezmeyi çok isterdim. Yarın da Taşkent’teyiz ancak programımız yine nefes kesici ve her dakikası planlı. Zaten tadilatta olduğu için gezemediğimiz Özbekistan Devlet Tarih Müzesi’ni de düşününce, içimde bir yerlerde Taşkent’e dair hep bir ‘eksik kalmışlık’ hissi olacak sanırım.

Belki de bu eksiklik güzeldir… İnsana yeniden yollara düşmek için bir bahane verir. Hive’nin masalsı kum sarısını ve Buhara’nın o kadim rüzgarını da düşününce, kim bilir? Nasip olur belki bir gün, bu eksikleri tamamlamak için rotayı yeniden buraya çeviririz.

Şimdilik bu güzel yorgunluğun ve ilk günün heyecanıyla huzurlarınızdan ayrılıyorum. Yarın başka bir Taşkent’te görüşmek üzere…

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

06.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-1

İpek Yolu’nun kilit taşı, 2200 yılı aşan yaşıyla bölgenin en dirençli tanığı Taşkent‘e sabahın erken saatlerinde vardığımızda Özbekistan gezimiz de başlamış oldu. Dört buçuk saat süren uçuş sonrasında Taşkent İslam Kerimov Havalimanı’na indiğimizde zaman bizi Türkiye’de olduğundan iki saat ileriden selamlıyordu, biz de ona ayak uydurduk ve saatlerimizi Taşkent’e göre ayarladık. Valizler alınıp, pasaport işlemlerini hızla tamamladık. Havalimanı dışında bize gezi boyunca rehberlik edecek olan İlkhom ile buluştuk. Araca binip konaklayacağımız İnspira S Otele doğru hareket ettik.

Bu arada size küçük ama hayat kurtaran bir tavsiyede bulunayım: Yeme-içme gibi günlük harcamalarınız için Özbek parası Som’a ihtiyacınız olacak. Normalde havalimanlarında kur düşük olur ama burada durum tam tersi; havalimanındaki döviz büroları, alışık olunmadık bir şekilde şehir içine göre daha yüksek orandan Dolar bozuyor. Bu yüzden paranızı iner inmez havalimanında bozdurmanızı öneririm. Daha önceki genel bilgiler yazımda da belirttiğim gibi, yanınızda mutlaka Amerikan Doları bulundurun; Euro’ya göre çok daha avantajlı kurlar sunuluyor. Ancak dikkat: Yanınızdaki dolarların 2009 yılı ve sonrası basımlı olmasına özen gösterin, çünkü eski tarihli banknotları bozdururken zorluk yaşayabilirsiniz.

TAŞKENT’E VARIŞ. İSLAM KERİMOV HAVALİMANI

Otele vardığımızda odalarımız henüz hazır değildi. Bir yanda yolun verdiği uykusuzluk, diğer yanda şehri bir an önce görme heyecanı… Neyse ki bir bardak çay ve kahve eşliğinde yaptığımız o kısa kahvaltı molası, bizi Taşkent sokaklarını keşfetmek için hazırlamaya yetti.

Üç milyon nüfusu ile Orta Asya’nın en büyük şehri Taşkent’in temelleri, bugün şehrin güneyinde kalıntılarını görebileceğimiz Ming Örik (Ming Uruk) (Bin Kayısı) bölgesinde atıldı. O dönemdeki adı ile “Şaş“, bugün ki adı ile Taşkent İpek Yolu üzerinde Çin’den gelen kervanların dinlendiği, tarım ve ticaretin harmanlandığı stratejik bir duraktı. 8. yüzyılda Arap fetihleriyle birlikte şehir İslamla tanıştı. Taşkent, 9. ve 10. yüzyıllarda Samanoğulları döneminde Maveraünnehir’in geneline yayılan büyük ilmi uyanışın bir parçası oldu. Bu dönemde Taşkent, bilim insanlarının ve sufilerin uğrak noktası haline geldi. Şehir yüzyıllar boyu bozkırın ortasında bir ilim vahası olarak parladıktan sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında rotasını bambaşka bir yöne kırdı.

1865 yılında Rus İmparatorluğu’nun kontrolüne giren Taşkent, artık Orta Asya’nın kalbinde yükselen bir ‘Rus İdare Merkezi‘ oluvermişti. Bu dönemle birlikte kerpiç mahallelerin yanına geniş bulvarlar, Avrupa mimarisiyle inşa edilen kamu binaları ve parklar eklenmeye başladı. Ancak asıl büyük ve biraz da hüzünlü dönüşüm 1966 yılındaki o büyük depremle yaşandı. Şehir neredeyse tamamen yıkılınca, Sovyetler Birliği’nin dört bir yanından gelen mimarlar Taşkent’i adeta yeniden yarattı.

PRENS ROMANOV SARAYI-TAŞKENT

İşte bu yüzden bugün Taşkent sokaklarında yürürken bir yanda bir sufinin huzurlu türbesine rastlarken, az ötede Sovyet modernizminin devasa ve heybetli yapılarını görmeniz mümkün. Şehir, binlerce yıllık Doğu mirasıyla, 20. yüzyılın o rasyonel Rus etkisinin iç içe geçtiği, düzenli olduğu kadar sürprizlerle dolu bir sentez sunuyor bize.

Taşkent gezimize dönecek olursak gezi sıramızla sizlerle şunları paylaşabilirim;

KHAST İMAM KOMPLEKSİ

Bölgenin manevi mimarlarından Kuran uzmanı, şair ve zanaatkar (kilit ustası) olan Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi (Khast-İmam), 10. yüzyılda Samanoğulları döneminde yaşamış, şehre mührünü vurmuş bir figür. “Kutsal İmam” olarak bilinen Kaffal Şaşi, Buhara, Semerkant, Şam ve Bağdat’ta eğitim alarak birçok manevi merkeze seyahat etti ve Mekke’ye birçok hac ziyaretinde bulundu. Kuran ve Hadis uzmanıydı ve kapı kilitleri yapmakla tanınan yetenekli bir zanaatkardı. “Kaffal” ismi “çilingir” anlamına gelir ve ailesinin mesleğini yansıtır. Seyahatleri ve çalışmaları sayesinde engin bilgisi ve sayısız yeteneğiyle ün kazandı. Kaffal Şaşi, hayatı boyunca çeşitli teolojik eserler ve felsefe, mantık ve hukuk üzerine yazılar kaleme aldı. Onun kabri çevresinde filizlenen Khast-İmam (Hazreti İmam) Kompleksi, bizim de Özbekistan yolculuğumuzdaki ilk durağımız oldu.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ PANOROMİK GÖRÜNTÜSÜ

Burası sadece bir meydan değil, adeta yüzyılların iç içe geçtiği bir zaman tüneli. Meydanda yürürken 16. yüzyılın o vakur antik eserlerinden (Kaffal eş-Şaşi Türbesi, Barak Han ve Muyi Muborak Medreseleri), 19. yüzyılın estetiğine (Tilla Şeyh Cami) ve oradan da bu dokuyu bozmadan kucaklayan modern yapılara (2007 yapımı Hazreti İmam Cami, İslam Enstitüsü) uzanıyorsunuz. Bilet bulamadığımızdan içini gezemedik ama daha geçtiğimiz Mart ayında (2026) kapılarını açan o devasa, 65 metrelik kubbesiyle göz kamaştıran İslam Medeniyetleri Merkezi Müzesi de bu kompleksin yeni incisi olmuş. İslami mimariyle tanışmak ve Özbekistan’ın ruhunu hissetmek için Taşkent’teki Khast İmam Kompleksi’nden daha doğru bir başlangıç noktası düşünemiyorum.

KHAST İMAM KOMPLEKSİ, HAZRETİ (KHAST) İMAM CAMİSİ ÖNÜNDEN MEYDANA BAKIŞ

Kompleksin en yeni yapısı olan Hazreti İmam Cuma Camisi, Özbekistan Cumhuriyeti’nin 1. Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un girişimiyle 2007 yılında inşa edilmiş.

HAZRETİ İMAM CAMİSİ ÖNDEN GÖRÜNÜŞ

Minarelerin yüksekliği 52 metre ve avludaki sütunlar Hindistan’dan getirilen sandal ağacından yapılmış. Özbekistan’ın başka camilerinde de gördüğüm oymalarla süslenmiş ahşap sütunlara bayıldım. Cami içi de ayrı bir güzellikte.

HAZRETİ İMAM CUMA CAMİSİ ARKADAN GÖRÜNÜŞÜ

Caminin arka tarafına geçince kompleksin diğer yapıları karşınıza çıkıyor. Aşağıdaki fotoğrafımda en arkadaki yapı meydanın en yenisi olan Hazreti İmam Camisi. Onun önünde olan ise Muyi Muborak Medresesi ve daha önde olan da Tilla Şeyh Camisi.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ YAPILARI: EN ARKADA HAZRETİ İMAM CAMİSİ, ÖNÜNDE MUYİ MUBORAK MEDRESESİ VE SAĞDA DA TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Meydanın en sonunda gözüken ise Barak Han Medresesi. Benim en sevdiğim yapı da bu oldu. Meydanda dolaşırken karşımıza çıkan bir Özbek kadını ise bize canlı bir sanat eseri gibi göründü. Üzerindeki o eşsiz İkat desenleri ile süslü ipek-pamuk karışımı “Adras” kumaşından geniş kollu geleneksel ‘Özbek Kaftanı’, tarihi dokuyla öyle bir bütünleşmişti ki! Bu zarafeti daha sonra Semerkant’ta da Registan Meydanı’nda da görecektik.

Muyi Muborak Medresesi, kompleksteki en eski yapılardan birisidir. Yakın zamana kadar gerçek bir hazineye, 650’li yıllarda geyik derisi üzerine Kufi yazısıyla yazılmış olan Kuran-ı Kerim’e ev sahipliği yapıyordu.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Ama bu kıymetli eser artık yakındaki İslam Medeniyeti Merkezi Müze’sinde (Islamic Civilization Center) sergilenmeye alınmış. Bu müzeye bileti internet üzerinden alıyorsunuz ve yaklaşık 25 USD’ye denk gelen bir bilet ücreti var.

İSLAM MEDENİYETLERİ MERKEZİ MÜZESİ

Bu müze henüz çok taze ve sergi düzenlemeleri de halen devam ettiğinden Kuran’ın bulunduğu kısım ziyarete kapalıydı. Bahsetiğim ve yanda fotoğrafını gördüğünüz Kuran internet fotoğraflarından almış olduğum bir örnek. Bu Kuran’ın başlangıçta altı kopyası vardı, ancak yalnızca dördü günümüze kadar ulaşmış. Diğer kopyalar İngiltere, Kahire ve Türkiye’de bulunuyor. Türkiye’deki örnek Topkapı Sarayı Müzesi (Kutsal Emanetler Dairesi) içinde sergileniyor.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Bir rivayete göre, medrese kütüphanesinde Hz. Muhammed’in saçından bir örnek de muhafaza ediliyor. Bu nedenle medresenin “mübareğin (Peygamberin) saçı” anlamına gelen “Muyi Muborak” adını aldığına inanılmakta. Muyi Muborak Medresesi 16. yüzyılda inşa edilmiş ve yüzyıllar boyunca birçok kez yeniden inşa edilerek kullanım amacı değiştirilmiş. Başlangıçta Kuran okuyan öğrenciler tarafından kullanılmış. Daha sonra, dervişler, Sufi kardeşliği üyeleri için bir sığınak olarak hizmet vermiş ve 1857’de binlerce kitap ve antik el yazması içeren büyük bir kütüphaneye ev sahipliği yapmış. Modern zamanlarda, kitap koleksiyonunu barındırmak için medresenin yanına ayrı bir bina inşa edilmiş.

TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Tilla Şeyh Cami, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş olup kompleksin tarihi ve mimari yapılarından biridir. Tilla-Şeyh Camisi’nin adının tam çevirisi “Altın Şeyh Camisi” dir. En büyük cami olmasa da şehrin başlıca dini mekanlarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca, eskiden Taşkent’in ana camisiydi ve şehrin “Cuma Cami” olarak da anılırdı. Cami, zamanın zenginlerinden Hokand Han Mirza Ahmed Kuşbegi adına inşa edilmiştir.


16. yüzyılda İslam okulu olarak inşa edilen Barak Han Medresesi, Mirzo Uluğ Bey’in torunu, halk arasında “Şanslı” anlamına gelen “Barak Han” olarak anılan Nevruz Ahmet Han’ın girişimiyle inşa edilmiş. Medresenin içinde birkaç türbe bulunuyor. Bunlardan biri, Taşkent’in Şeybanid hanedanının ilk hanı olan Suyunçi Hoca’ya ait, İkinci türbe de Barak Han’ın mezar yeri üzerine inşa edilmiş. Özbekistan’da en çok yadırgadığım kısım bu tip tarihi yerlere kurulan satış tezgahları ve küçük hediyelik eşya satan mağazaların varlığı oldu. Zamanında kervansaray olarak kullanılan yerlerde otel ve satış mağazaları açılmasını anlayabilirim ama medrese hücrelerinin ve hatta bazı camilerin içinde tezgahların ve mağazaların açılmasına anlam veremedim doğrusu. Barak Han Medresesi de bu tip mağazaların bolca var olduğu tarihi yerlerden bir tanesiydi.

Hazreti İmam (Khast İmam) kompleksinin önemli ve en etkileyici kısımlarından bir tanesi de Kaffal Şaşi Mozolesi. Kaffal Şaşi’nin 975’teki ölümünden sonra mezarı Taşkent’teki ana kutsal mekan oldu. Şeybanid Hanedanı, bu büyük İslam vaizinin onuruna, türbenin ve tüm Hazreti İmam dini topluluğunun inşasını emretti.

Khast İmam İslamiyetin Sünni inancının 4 alt mezhebinden biri olan Şafii fıkhında (hukukunda) o kadar derinleşmiş ki, bölgede bu ekolün en büyük temsilcisi kabul edilmiş. Bu konularda benim gibi bilgisi az olanlar için bazı bilgileri paylaşmanın tam da sırasıdır; Khast İmam döneminde (10. yüzyıl) İslam hukukunda sadece iki ana ekol vardı: Hicaz Ekolü (Ehl-i Hadis): Dini konu ve kararlarda sadece hadislere dayananlar. Irak Ekolü (Ehl-i Rey): Akıl yürütmeye ve mantığa ağırlık verenler (Hanefilik). Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi bu iki yolu birleştirerek “Usul-i Fıkıh” (Hukuk Metodolojisi) ilmini kurmuş. Ona göre İslam hukukunda karar verme aşamaları önce Kur’an, sonra Sünnet, sonra İcma (alimlerin ortak kararı) ve en son Kıyas (karşılaştırma) sırasıyla takip edilmelidir. Özbekistan toprakları bugün büyük oranda Hanefi olsa da, Kaffal eş-Şaşi’nin yaşadığı dönemde Maveraünnehir, farklı mezheplerin ve düşüncelerin harmanlandığı bir yerdi. İnsanlar inançta (Allah’ın sıfatları, kader vb.) Maturidiliği takip ederken; günlük yaşam ve hukuk kurallarında Şafii veya Hanefi mezhebini takip etmişler. Maveraünnehir’de, Hanefilik (hukukta) ve Maturidilik (inançta) iç içe geçmiş bir kimlik oluşturmuş. Bu iki ekolün isimleri de (Ebu Hanife ve İmam Maturidi) aklın ve mantığın dini anlamada kilit bir rolü olduğunu savunmuşlar. Bölgenin o meşhur “hoşgörü ve bilim iklimi“nin temelinde de bu iki akılcı yaklaşımın imzası vardır. Taşkent’teki “Hazreti İmam” mirası, işte bu hukuki derinliğin simgesidir.

KAFFAL ŞAŞİ TÜRBESİ

Kaffal Şaşi Türbesi, mavi majolika (renkli seramik anlamında) desenleriyle süslenmiş, güzelce dekore edilmiş bir portala sahip görkemli bir yapı. Tipik ortaçağ mezarlarından farklı olarak, hacılar ve gezginler için bir sığınak olan ve “hanaka” diye adlandırılan bir yapı gibi tasarlanmış. Müslüman geleneğinde, Kaffal Şaşi gibi manevi bir aydın yakınına gömülmek bir onur olarak kabul edilirdi. Çünkü onun ruhunun, yakınlarda gömülenlerin ruhlarına rehberlik edeceğine inanılırdı. Sonuç olarak, Taşkent’in birçok asil bireyi zamanla onun mezarının etrafına gömüldü. 1865 yılında inşa edilen Namazgoh Cami , Hazreti İmam kompleksinin bir diğer önemli parçasıdır.

ÇORSU PAZAR

İmam Khast Kompleksi gezimiz sonrasında, Taşkent’in en eski ve en renkli simgesi olan Çorsu Pazarı‘na doğru yola çıktık. Çorsu sadece bir alışveriş noktası değil; İpek Yolu’nun günümüze bıraktığı yaşayan bir miras. Adı Farsça kökenli olup ‘Dört Yol’ (ticaret yollarının kesişim noktası) anlamına gelen bu kadim pazar, geçmişin tozlu yazılı kaynaklarında sayısız kervansaray, hamam ve çay eviyle dolu bir vaha gibi anlatılır.

Ancak pazarın bu geleneksel dokusu, 1966’daki büyük Taşkent depremiyle yerle bir olmuş. Bugün hayranlıkla izlediğimiz o devasa turkuaz kubbe ise 1980 yılında tamamlanan modern bir mühendislik harikası. Hiçbir merkezi sütun desteği olmadan yükselen bu devasa yapı, akıllı tasarımı sayesinde içeride klimasız bile serin bir bahar havası estiriyor. Hemen yanı başındaki Kukeldaş Medresesi ve Cuma Cami ile birlikte Çorsu, ‘Eski Şehir‘ (Eski Shahar) dokusunun en görkemli parçasını oluşturuyor. Çarşı, en son 2010 yılında kapsamlı bir tadilattan geçmiş.

Kubbenin altına adım attığımız an, bizi bin yıllık bir duyu şöleni karşıladı. Çarşının ilk katı daha çok et ürünlerine ayrılmış. Biz doğrudan ikinci kata çıkıp hem aşağıyı fotoğrafladık hem de bu kattaki kuruyemiş, baharat, çay ve şekerleme tezgahları arasında kaybolduk. Amber rengiyle parıldayan Navat (kristal şeker), güneşte kurutulmuş meyveler ve baharatlarla dolu tezgahlar, biz fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen sunuyor. Kurutulmuş meyveler, çeşitli karışımlarda bitkisel çaylar, Macadamia fındığı ve Pekkan (Pecan) Cevizi gibi en azından benim adını ilk kez duyduğum kuruyemişlerle burası gezdiğim en ilginç ve renkli yerlerden.

Pazarın dışında sebze ve ekmek bölümü var. En büyüleyici bölümlerden birisi ekmek köşesi. Tandırlarda pişen o meşhur “Non” ekmeklerinin kokusu tüm pazarın ruhuna işlemiş. Süt ürünleri reyonunda göreceğiniz, beyaz mermer parçalarına benzeyen sert ve tuzlu toplar, Kurt (Kurutulmuş Yoğurt Topları), göçebe hayatının en eski protein kaynağıdır. Bozulmadan aylarca dayanabilen bu lezzet, gerçek bir İpek Yolu azığı olmuş.

Pazarın o devasa kubbesinden çıkıp açık havaya doğru süzülen dumanları takip ettiğinizde, kendinizi adeta bir lezzet panayırının içinde buluyorsunuz. Burası, Taşkent’in kalbinin attığı sokak lezzetleri bölümü ve açıkçası buraya bayıldım!

Özbekistan topraklarında adım başı karşınıza çıkacak, tabelaların ve menülerin baş tacı olan Somsa (bizim bildiğimiz adıyla Samsa) ile ilk büyük randevumuz burada gerçekleşti. Dev tandırların iç çeperlerine yapıştırılarak pişirilen, içi bol satır eti ve soğanla harmanlanmış, dışı ise çıtır çıtır olan bu hamur işiyle tanıştığımız an, geri dönüşü olmayan bir yola girdik: Sonrasında gittiğimiz her şehirde, her durakta gözümüz hep bir somsa tezgahı aradı.

Pazarın bu bölümü sadece somsa ile sınırlı değil; dev kazanlarda pişen ve kokusuyla sizi kendine çeken Özbek Pilavı (Plov), mis gibi kokan taze ekmekler ve hemen orada ayaküstü tadabileceğiniz onlarca yerel tat… Çorsu’nun yemek bölümü, sadece karnınızı doyurduğunuz değil, Özbek kültürünün misafirperverliğini ve mutfak zenginliğini en çıplak haliyle hissettiğiniz bir şölen alanı gibi. Burada yemek yiyebilirdik ama bizim grubun randevusu başka bir pilav merkezi ile olacak: Beş Kazan (Besh Qozon).

Taşkent denince akla gelen en ikonik mekanlardan biri kuşkusuz Beş Kazan. Burası sadece bir restoran değil, devasa kazanlarda pişen pilavların görsel bir şölene dönüştüğü bir “lezzet fabrikası”. Taşkent gezisinin olmazsa olmazı, pilavın ‘mabedi’ sayılan Beş Kazan (Besh Qozon) sonraki durağımız oldu. Televizyon kulesinin hemen gölgesinde yer alan bu devasa mekan, kapıdan girdiğiniz andan itibaren sizi büyüleyici bir koku ve hummalı bir çalışmayla karşılıyor.

İsminin hakkını verircesine, her biri binlerce kişiye yetecek büyüklükteki o meşhur beş dev kazanı yan yana gördüğünüzde, neden burada olduğunuzu anlıyorsunuz. Odun ateşinde ağır ağır pişen, sarı havuçların, etlerin ve özel baharatların dans ettiği o muazzam görsel şöleni izlemek, yemeğin kendisi kadar keyifli. Biz de o dev kazanların başındaki ustaların maharetli hareketlerini fotoğraflamadan edemedik.

Siparişlerimiz fiksti; Pilav, salata, ayran ve yeşil çay. Masamıza gelen o meşhur Özbek Pilavı (Plov) ise tam bir şaheserdi. Yanında taze ‘Açık-Çuk’ salatası (domates-soğan) ve demli bir yeşil çay ile bu lezzet yolculuğunu taçlandırdık. Porsiyonların cömertliği, etlerin yumuşaklığı ve pirincin her tanesinin ayrı bir lezzet taşımasıyla Beş Kazan, sadece karnımızı değil, bu toprakların mutfak kültürüne olan merakımızı da fazlasıyla doyurdu. Eğer yolunuz Taşkent’e düşerse, bu dev kazanların dumanı tüterken orada olmalısınız; zira burada pilav yemek sadece bir öğün değil, gerçek bir ritüel. Her şehrin farklı bir pilav kültürü olduğunu ve bunu da bizzat deneyimlediğimizi de burada aktarmış olayım.

Beş Kazan’daki bu muazzam pilav ziyafetiyle hem karnımızı hem de ruhumuzu doyurmuş olarak masadan kalktık. Ancak Taşkent sadece bu kadim meydanlardan ve dev kazanlardan ibaret değil. Şehrin derinliklerine indikçe bizi bekleyen başka sürprizler de var; yerin metrelerce altında birer sanat galerisini andıran o meşhur Taşkent metroları, Prens Romanov’un hüzünlü hikayesi ve modern Özbekistan’ın parlayan yüzü. Yani bu yazımla ben daha ilk gün yaptığımız gezilerin anlatımını bile bitiremedim!

Taşkent’in yer altı saraylarında kaybolmaya ve şehrin diğer yüzünü keşfetmeye hazırsanız, gezimizin ikinci kısmında buluşalım. Zira İpek Yolu’nun bu kalbi, bizlere daha anlatacak çok hikaye saklıyor.

Şimdilik Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

05.05.2026