
Rahat bir yatakta güzel bir uyku, doyurucu bir kahvaltı ve üzerine içilen keyif kahvesinin o son yudumu … Gafur Gulom metrosunun hemen yanındaki otelimizde bu sabahı bu şekilde yaşayınca, Taşkent’teki ikinci gezi günümüze hazır olduğumu hissettim.
Aslında gezi programımızı yaparken bugüne niyetimiz Taşkent Ulusal Tarih Müzesi’ni gezmekti. Planlarımızı neredeyse bir yıl öncesinden yaptığımızdan, restorasyon haberlerine rağmen ‘nasıl olsa biz gidene kadar ziyarete açılır‘ diye umut etmiştim. Ancak öğrendik ki mesele basit bir onarım değilmiş; ünlü mimar Tadao Ando’nun imzasını taşıyacak ultra modern bir kompleks için kollar sıvanmış. Kağıt üzerinde 2028’de açılacağı yazılı olsa da Orta Asya’nın o kendine has yavaş akan zaman dilimi içinde bu projenin ne zaman biteceği sanki biraz muamma. Müzede taş Devri’nden modern döneme uzanan 250 binden fazla antik eser ve Özbekistan’ın dört bir yanından gelen arkeolojik buluntular sergileniyordu. Turumuzun başında bu müzeyi gezmek, ülkenin derin tarihini anlamak için harika bir ‘önsöz’ olacaktı. Kısmet değilmiş..

Müzeyi sadece içindeki eserler için değil, binanın kendisi için de görmek istiyorduk. Yapı, Brütalist mimarinin bölgedeki en estetik örneklerinden biri kabul ediliyor. Mevcut brütalist binanın ileride korunup korunmayacağı henüz belirsiz ancak müze içi koleksiyonun Ando’nun tasarladığı modern binaya aktarılacağı kesin. Güneşin sert açısını bir tül gibi süzen bu beton kafesler (pandzhara), Sovyet modernizmi ile Doğu’nun geleneksel estetiğinin en mağrur buluşması kabul ediliyor. Bu nedenle binanın eski bir fotoğrafını yukarıda sizlerle paylaşıyorum.

Günlük gezimize Taşkent’ten yaklaşık 15 kilometre güneybatıda bulunan Zangi-Ata Kompleksi ziyareti ile başladık. Burası Zangi-Ata’nın türbesi etrafında şekillenmiş geniş bir avlu, medrese ve camiden oluşuyor. Arka tarafta ise uçsuz bucaksız bir mezarlık bulunuyor.


Külliyeye ismini veren Zangi Ata, aslında 13. yüzyılda bu topraklarda derin izler bırakmış olan Sufi evliya Şeyh Ay Hoca’dır. “Zangi” kelimesi, muhtemelen koyu ten renginden dolayı “karanlık” veya “zenci” anlamına geliyor. Ancak asıl hikaye onun manevi köklerinde saklı. Zangi Ata, Türk dünyasının büyük şairi ve mistiği Ahmed Yesevi’nin manevi soyundan geliyor. Hatta bu görkemli türbenin yine o meşhur isme, Emir Timur’a dayanan bir hikayesi de var.

Anlatılanlara göre Timur, aslında ilk olarak Türkistan’daki Ahmed Yesevi Hazretleri için bir türbe yaptırmak istemiş. Ancak inşa edilen duvarlar her gece gizemli bir şekilde yıkılmış. Timur, rüyasında Ahmed Yesevi’yi görmüş ve Yesevi ona; önce kendi müridi olan Zangi Ata’nın kabrini onurlandırması gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Timur Zangi-Ata türbesini inşa ettirme işini başlatmış. İşin hikaye kısmı böyle ama 14. yüzyılda başlanan inşaatın, 15. yüzyılda Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından tamamlandığı bir gerçek. Yapının ana gövdesi 600 yılı aşkın bir tarihe sahip olsa da, dış görünüşü ve çevre düzenlemesi Özbekistan’ın bağımsızlık sonrası dönemde gerçekleştirdiği büyük restorasyon hamleleri sayesinde oldukça bakımlı ve “yeni” görünüyor.
Sufi geleneklerinde genellikle büyük zatların eşlerine ait müstakil türbeler görmenin pek olağan olmadığı yazılıyor ama burada durum biraz farklı!
Zangi-Ata Türbesi’nin ve camisinin arkasında bulunan mezarlığa doğru giderseniz hala kullanılan bir müslüman mezarlığı ile karşılaşıyorsunuz. Mezarlığın ortasında da Zangi Ata’nın eşi olan Ambar Bibi‘nin sade türbesi bulunuyor.

Ambar-Bibi için kocasının türbesinin hemen güneydoğusunda ona özel bir türbe inşa edilmiş olması, halkın ona duyduğu derin sevgi ve saygının en somut işareti. Bölge kadınları, Ambar-Bibi’yi bir ‘koruyucu azize’ gibi görüyor ve asırlık gelenekleri burada yaşatmaya devam ediyorlarmış. Öyle ki; mutlu bir evlilik düşleyen genç kızlar türbenin etrafını yedi kez süpürüyor, çocuk özlemi çeken anneler ise türbe çevresinde saat yönünde üç kez dönerek dualarını ediyorlarmış.



Türbesinde Zangi-Ata’nın mermerden mezarını ancak kafesler ardında görebiliyorsunuz. Türbeler içinde bir kenara dizili halde sandalyeler konulmuş ve din alimini ziyarete gelen inananlar bu sandalyelere oturarak rahatça dualarını yapabiliyorlar. Sadece bu türbede değil ama ziyaret ettiğim çok sayıdaki türbede de benzer durum söz konusuydu.



Bu alanda bir başka dikkatimi çeken olay ise türbenin etrafında bulunan çok sayıda odanın her birinde birer imamın bulunması ve bazı insanların bu odalarda imamlardan kendileri adına hayır duaları okumalarını istemeleriydi. Türbe çevresindeki bu odaların, o mekanın manevi enerjisinden faydalanmak için ayrılmış sakin alanlar olduğu söylendi.

Bu gezi sonrası otobüsümüze atlayıp Taşkent’e geri döndük. Dün gruptan bazı arkadaşlarımız yorgunluğa yenik düşüp otelin yolunu tutunca, Taşkent metrosunun o meşhur sanat galerisini andıran durakları onlar için eksik kalmıştı. Hem bu güzelliği ilk kez görecek arkadaşlarımızın heyecanına ortak olmak hem de dün metro gezisi yapanlarımızın keşiflerini bir adım öteye taşımak istedik. Bu niyetle yeraltına bu kez farklı bir rotadan; estetiği ve modern dokusuyla ayrışan Yeşil Hat’tan (Yunusabad Hattı) giriş yaptık.

Yeşil Hat, şehrin kuzeyini merkeze bağlıyor. 2001 yılında hizmete giren bu hat, diğerlerine göre daha “genç” olduğu için geleneksel Özbek zarafetiyle modernizmin en taze buluşmalarına ev sahipliği yapıyor. Grupça Mavi Hat ile kesişen Oybek aktarma istasyonundan yola çıkarak, son durak Turkistan‘a doğru bir yeraltı safarisine başladık. Yine 4 metro istasyonu seçtik.


OYBEK AKTARMA İSTASYONUNDA YEŞİL METRO HATTINA GİRİŞ




Dün yaptığımız gibi her durakta inerek her istasyonun temasını inceledik ve fotoğrafladık. Yunus Rajabiy, Minor ve Bodomzor duraklarını fotoğrafladık. Bu duraklardan Bodomzor istasyonundaki dairesel tavan ışıklandırmalarını ve Yunus Rajabiy‘deki klasik sütunlu yapıyı pek beğendik.

Bugünün en heyecanla beklediğim gezisi Uygulamalı Sanatlar Müzesi (Museum of Applied Arts) ziyaretiydi. Taşkent’te gezeceğimiz tek müze de buydu. Bina, 19. yüzyılın sonunda Çarlık Rusyası diplomatı II. Aleksandr Aleksandroviç Polovtsov (1867–1944) için özel bir konut olarak inşa edilmiş. Binanın kendisi bile tek başına bir müze sayılır. Hikayesinden başlayarak bu müzeyi anlatmaya başlayalım.

Taşkent 1865 yılında General Çernyayev komutasındaki birliklerle Rusya tarafından ele geçirilmişti. Polovtsov’un diplomatik ve idari görevler üstlendiği dönemde Taşkent, Rusya’nın Orta Asya’daki yönetim merkezi olan Türkistan Genel Valiliği’nin başkentiydi. Yani o dönemlerde Özbekistan toprakları siyasi bağımsızlığını tamamen yitirmişti. Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı kağıt üzerinde “vasal” (bağımlı) devletler olarak kalsa da, tüm stratejik kararlar St. Petersburg’dan atanan Rus genel valiler tarafından alınıyordu. Alexander Polovtsov gibi yüksek düzey diplomatların ve aristokratların bölgedeki varlığı, Rusya’nın burayı “ehlileştirme” ve “modernleştirme” iddiasını yansıtıyordu.




İşte bu ortamda Polovtsov, Rusya İçişleri Bakanlığı tarafından Orta Asya ve Kafkasya’daki yerleşim meselelerini ve demografik süreçleri incelemek üzere görevlendirilerek 1896 yılında Taşkent’e gelmiş. Taşkent’te yaklaşık 4 yıl (bazı kaynaklara göre 1896-1900 arası) aktif olarak bulunmuş. Bugün “Özbekistan Uygulamalı Sanatlar Müzesi” olarak kullanılan meşhur konağı 1896 yılında satın almış ve yerel ustalarla birlikte orayı oryantal bir saraya dönüştürmüş. 1900’lerin başında bölgeden ayrılsa da, mülkiyeti bir süre daha elinde tutmuş ve en nihayetinde 1909 yılında evi şehire bağışlamış.

Polovtsov, tam bir Orta Asya ve Doğu sanatları tutkunuydu. Birçok Rus yetkili Avrupa mimarisini Taşkent’e taşımaya çalışırken, Polovtsov’un yerel sanatçıları (Buhara ve Hive ustalarını) onurlandırması, onun aslında bu kültüre duyduğu samimi hayranlığının da bir kanıtı olarak kabul ediliyor. Öyle ki, bu evi inşa ederken Buhara, Semerkant ve Hive’den en mahir ustaları, hattatları ve ahşap oymacılarını Taşkent’e getirmiş.



Sonuç duvarları nakış gibi işlenmiş, tavanları gökyüzü gibi boyanmış bir sanat eserinin ortaya çıkması olmuş. Müzenin küçük ama huzurlu bahçesinde yürürken, şehrin gürültüsü bir anda kesiliyor. Semerkant’ın çinisini, Buhara’nın altın işlemesini ve Hive’nin ahşap işçiliğini tek bir çatı altında, hem de bir “ev” sıcaklığında görebileceğiniz nadir yerlerden birisi bu müze. Ama heyecanla beklediğimiz bu müze ziyaretinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

Rehberimiz İlkhom telaşla yanımıza gelip devlet protokolünden birilerinin ziyarete geleceğini ve müzenin bu nedenle ziyarete kapalı olduğunu söyleyince başımdan kaynar sular döküldü. İçeride gezen bazı ziyaretçilerden de cesaret alarak biletimizin olduğunu ve hızlıca da olsa gezmemiz gerektiğini görevlilere anlatmaya başladık. İçerideki görevli de “biletiniz varsa gezebilirsiniz” deyince daldık hemen müzeye. Etrafta bolca “siyah giyen adamlar” dolaşmaya başlayınca her an gezimiz yarıda kesilecek korkusuyla müzede hangi eser varsa fotoğrafını çekmeye koyuldum. Gerçekten bizden sonra da kimseyi müzeye almamışlar. Bize “Özbekistan da bu türden sürprizlere alışık olmalısınız” dendi.



Müzenin her odası, Özbekistan’ın farklı bir bölgesinin ruhunu fısıldıyor. Müzenin ana salonuna girdiğinizde başınızı bir kez kaldırıp tavana baktığınızda bir daha kolay kolay aşağıya indiremiyorsunuz. Tavan santim santim, ince ince işlenmiş. Alçı oyma sanatı olan “ganch“ın en zarif örnekleri burada. O kadar ince işlenmiş ki, betonun veya alçının bu kadar yumuşak görünebileceğine inanmak güç.




Bu müzede Özbekistan’ın meşhur ipek dokumalarının en seçkin örneklerini görmek mümkün. Yüzde yüz saf ipek Atlas ve ipek-pamuk karışımıyla elde edilen Adras kumaşlara işlenen nakışlar birer tablo eserleri görünümündeler. Dokuma öncesi ipliklerin tek tek boyanmasıyla sabırla işlenen o efsanevi ‘ikat‘ desenleri, sergilenen her parçada ayrı bir ruha bürünüyor. Bu kumaşlarda her motif bir sembolü, her renk ise köklü bir geleneğin hikâyesini anlatıyor.




Özbekistan Fergana Vadisi‘nde Rishtan ve Gurumsaray adlı seramik sanatı ile meşhur yerleşim yerleri var. Bu müzede o yörelerin sanatçılarına ait ve sanki gökyüzünü bir tabağın desenine sığdırdıkları seramikleri de göreceksiniz.

Suzani, Orta Asya’ya (özellikle Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan) özgü, el emeğiyle yapılan muazzam bir nakış sanatı. İsmi, Farsça’da “iğne” anlamına gelen “suzan” kelimesinden türetilmiş. Bu müzede gördüğümüz ve odaların duvarlarını süsleyen devasa el işlemeleri (Suzani), Orta Asya kadınlarının sabrını ve estetik anlayışını gözler önüne seriyor.



Bu müze gezisi sonrasında Kukeldaş Medresesi gezimizi yaptık. Bu medreseyi aslında dünkü programda gezecektik. Vakit darlığı nedeni ile gezi bugüne kaldı. Bu medrese klasik Orta Asya medrese mimarisinin en güzel örneklerinden birisi sayılıyor.

Kukeldaş” kelimesi, Özbekçe’de “sütkardeş” anlamına geliyor. Medrese, 16. yüzyılda (yaklaşık 1570 civarı) Şeybani Hanedanı döneminde, dönemin güçlü veziri ve Han’ın sütkardeşi olan Derviş Han tarafından yaptırılmış ve bu yüzden halk arasında “Kukeldaş” adıyla anılagelmiş.

Medrese görkemli bir girişe (Piştak) sahip. Medresenin ana kapısı 20 metre yüksekliğinde ve turkuaz tonlarındaki çinilerle süslenmiş. Binanın içinde, öğrencilerin kaldığı küçük odaların (hücrelerin) açıldığı ferah bir avlu bulunuyor. Yapımında sarı tuğla kullanılmış ve duvarlarında geleneksel geometrik motifler işlenmiş. Bu yapı sadece bir eğitim merkezi olarak kullanılmamış, tarihin akışına göre farklı amaçlara hizmet etmiş: 18. yüzyılda tüccarların konakladığı bir kervansaray ve hatta bir kale olarak kullanılmış. Sovyet döneminde dinsizleşme politikaları gereği medrese kapatılmış, bir dönem sergi alanı ve müze olarak kullanılmış. Özbekistan bağımsızlığını kazandıktan sonra yapı aslına uygun şekilde restore edilmiş ve bugün tekrar aktif bir medrese olarak hizmet vermeye başlamış.


Rusların hüküm sürdüğü 19. yüzyıl sonları Taşkent’inde en az 30 gösterişli kilise bulunuyormuş. Ancak 1917 Devrimi’nin o durdurulamaz coşkusu ve ardından gelen yıllar, bu yapıların çoğunu maalesef tarihin tozlu sayfalarına gömmüş. Kiliselerin kimi bakımsızlıktan harabeye dönmüş kimi ise yeni ideolojinin kurbanı olmuş. İşte bu koca tarihten geriye, o eski ruhu taşıyan sadece iki yapı kalabilmiş; Biri Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali, diğeri ise zarif Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi. Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi, Botkin Mezarlığı içinde bulunuyor. Bilimden sanata kadar Taşkent’e değer katan pek çok isim de bu mezarlıkta ebedi uykularındalar.

Bizim asıl niyetimiz ve programımız Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi ve Botkin Mezarlığı’naydı ama Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali’ne götürülmüş bulunduk. Orada iken de fark etmedik ve bu katedrali bir güzel gezmiş olduk. Kilise niyetine katedrali gezerken Botkin Mezarlığını da aramadım değil. Ama yine de mezarlığı bulamadığım halde Aleksandr Nevski Kilisesi‘nde olmadığım aklıma gelmemişti doğrusu. Neyse en azından Ruslara ait iki dini yapıdan birini gezmiş olduk. Özbekistan’da oluyor böyle şeyler…

Taşkent’te bulunan Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali (Uspensky Katedrali), Özbekistan’daki Rus Ortodoks Kilisesi’nin ana katedrali. Katedralin temelleri 1871 yılında atılmış ve başlangıçta bir askeri hastane kilisesi olarak inşa edilmiş. Yerel halk arasında hala “Hastane Kilisesi” olarak da biliniyormuş. Sovyetler 1933 yılında burayı ibadete kapatmışlar ve bir dönem askeri depo olarak kullanılmış.

II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945’te tekrar ibadete açılmış ve Meryem Ana’nın Göğe Kabulü’ne (Uspensky) adanarak Taşkent Piskoposluk merkezi haline getirilmiş.

Daha önce 1966 depreminin Taşkent’in çehresini tamamen değiştirdiğinden bahsetmiştim. Kerpiç evlerden oluşan eski şehrin çoğu yıkılmış, ardından başlatılan büyük imar hareketiyle bugün gördüğünüz geniş caddeli, parklı ve modern binalı Taşkent inşa edilmişti. Ama Taşkent’liler bu yıkıcı olayı ve bu olayda hayatlarını kaybedenleri asla unutmak istemiyorlar. Bu nedenle Cesaret Anıtı” (Monument of Courage) olarak bilinen çok önemli ve etkileyici bir deprem anıtını Taşkent’e, depremin merkez üssü olduğu kabul edilen bölgeye, Anhor Kanalı kıyısına dikmişler. Anıt, sadece bir felaketi değil, aynı zamanda şehrin küllerinden doğuşunu ve modern kimliğini de simgeliyor.

Yerden çıkan siyah granitten yapılmış bir küpün üzerinde depremin gerçekleştiği tarih ve saat (26 Nisan 1966, sabah 05:22) yazılı. Küpün üzerindeki derin bir çatlak, topraktan başlayarak heykelin ayaklarına kadar uzanıyor; bu, yerin yarıldığı anı simgeliyor. Çatlağın önünde bir kadın ve çocuğu göğsüyle siper ederek koruyan bir erkek figürü bulunuyor. Bu kompozisyon, felaket karşısındaki insan iradesini, dayanışmayı ve cesareti temsil ediyor. Heykelin arkasında, kavisli bir duvar üzerinde Taşkent’in yeniden inşasını anlatan bronz kabartmalar yer alıyor. Burada, Sovyetler Birliği’nin her yerinden gelen yardımlar ve şehrin el birliğiyle nasıl modern bir görünüme kavuşturulduğu betimleniyor.


Bugün burası hem turistler hem de yerel halk için önemli bir ziyaret noktası. Yeni evlenen çiftler sık sık çiçek bırakmak için bu anıtı ziyaret ediyorlarmış.

Bu anıtın arkasında Anhor Kanalı ve güzel bir park bulunuyor. Kanalın su kaynağı Bozsu adlı bir çay. Kanalın çevresi çok güzel düzenlenmiş. Biz de bu kanal çevresinde kısa bir yürüyüş yaptık.



Günün son gezi yeri Taşkent’teki Şeyhantaur Anıt Kompleksi (Shayhantaur Memorial Complex) oldu. Burası Özbekistan’ın başkentindeki başlıca tarihi yapılardan birisi. Kompleks 1355 yılında ölen yerel Şeyh Khavendi Takhur’un mezarı etrafında şekillenmiş. Günümüzde Özbekistan İslam Enstitüsü’ne ait olan kompleks üç türbe ve bir cami içeriyor.

Zamanında burada bulunan 16 türbeden sadece 3 tanesi günümüze ulaşmış. Kompleksteki ilk türbe, inancını yaymak için Taşkent’e gelen saygıdeğer bir Sufi dervişi olan Şeyh Khavendi Takhur (Şeyhantaur) için 14. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş. Rivayete göre türbeyi Emir Timur’un kendisi yaptırmış.

Bu türbe içinde neredeyse taşa dönüşmüş, Büyük İskender’in zamanından kalma olduğu rivayet edilen çok eski bir ağaç da bulunuyor.


Bir sonraki türbe 15. yüzyıldan kalma Kaldirgoch-Bi Türbesi. Şeyh Khavendi Takhur Türbesi’nin yakınında inşa edilen türbe, konik kubbesi ve o dönemde Taşkent’te oldukça sıra dışı bir tasarıma sahip sade tuğla dış cephesiyle dikkat çekiyor. İç mekan, türbe ve ziyarethane olarak bilinen bir ibadet ve anma odasından oluşuyor.


Üçüncü türbe 15. yüzyıla tarihleniyor. Şehri kısa bir süre yöneten Cengiz Han’ın soyundan gelen Yunus Han Türbesi olarak biliniyor.
Taşkent’teki ikinci günümüzde öğle yemeği mekanımız, somsasını denemek için sabırsızlandığımız Anjir Restoran oldu. Burası kalabalık gruplar için hem ferah hem de oldukça uygun bir mekan. Günün yorgunluğu üstüne keyifli akşam yemeğimizi ise Taşkent City Mall içerisinde yer alan Boboy Restoran’da yedik. Modern atmosferi ve gerçekten etkileyici zenginlikteki menüsüyle günün finaline çok yakışan bir akşam yemeği yedik. Özbekistan’da her güzel restoranda yapmanız gerektiği gibi önceden yer ayırtmanız iyi olur.

Böylece Taşkent defterini şimdilik keyifli anılar ve damağımızda kalan eşsiz tatlarla kapatıyoruz. Ancak Özbekistan hikayemiz burada bitmiyor; aksine daha mistik ve vahşi bir coğrafyaya doğru evriliyor. Yarın sabah erkenden, ülkenin bambaşka bir yüzüyle tanışmak üzere Nukus’a uçuyoruz. Bizi orada Savitski Müzesi’nin büyüleyici koleksiyonu ve Aral Gölü’nün hüzünlü hikayesini barındıran Muynak bekliyor. Sonrasında ise rotamız kadim Hive sokaklarına uzanacak.
Tüm bu yolculuğun detayları, kaçırılmaması gereken duraklar ve çektiğim en taze karelerle maceraya gezekalin.com’da devam edeceğiz.
Şimdilik Taşkent’e veda, çöle ve tarihe merhaba…
Gezekalın
Dr Ümit Kuru
07.05.2026
