• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.504 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-3

Rahat bir yatakta güzel bir uyku, doyurucu bir kahvaltı ve üzerine içilen keyif kahvesinin o son yudumu … Gafur Gulom metrosunun hemen yanındaki otelimizde bu sabahı bu şekilde yaşayınca, Taşkent’teki ikinci gezi günümüze hazır olduğumu hissettim.

Aslında gezi programımızı yaparken bugüne niyetimiz Taşkent Ulusal Tarih Müzesi’ni gezmekti. Planlarımızı neredeyse bir yıl öncesinden yaptığımızdan, restorasyon haberlerine rağmen ‘nasıl olsa biz gidene kadar ziyarete açılır‘ diye umut etmiştim. Ancak öğrendik ki mesele basit bir onarım değilmiş; ünlü mimar Tadao Ando’nun imzasını taşıyacak ultra modern bir kompleks için kollar sıvanmış. Kağıt üzerinde 2028’de açılacağı yazılı olsa da Orta Asya’nın o kendine has yavaş akan zaman dilimi içinde bu projenin ne zaman biteceği sanki biraz muamma. Müzede taş Devri’nden modern döneme uzanan 250 binden fazla antik eser ve Özbekistan’ın dört bir yanından gelen arkeolojik buluntular sergileniyordu. Turumuzun başında bu müzeyi gezmek, ülkenin derin tarihini anlamak için harika bir ‘önsöz’ olacaktı. Kısmet değilmiş..

Müzeyi sadece içindeki eserler için değil, binanın kendisi için de görmek istiyorduk. Yapı, Brütalist mimarinin bölgedeki en estetik örneklerinden biri kabul ediliyor. Mevcut brütalist binanın ileride korunup korunmayacağı henüz belirsiz ancak müze içi koleksiyonun Ando’nun tasarladığı modern binaya aktarılacağı kesin. Güneşin sert açısını bir tül gibi süzen bu beton kafesler (pandzhara), Sovyet modernizmi ile Doğu’nun geleneksel estetiğinin en mağrur buluşması kabul ediliyor. Bu nedenle binanın eski bir fotoğrafını yukarıda sizlerle paylaşıyorum.

ZANGİ-ATA KOMPLEKSİ

Günlük gezimize Taşkent’ten yaklaşık 15 kilometre güneybatıda bulunan Zangi-Ata Kompleksi ziyareti ile başladık. Burası Zangi-Ata’nın türbesi etrafında şekillenmiş geniş bir avlu, medrese ve camiden oluşuyor. Arka tarafta ise uçsuz bucaksız bir mezarlık bulunuyor.

AMBAR BİBİ TÜRBESİ

Külliyeye ismini veren Zangi Ata, aslında 13. yüzyılda bu topraklarda derin izler bırakmış olan Sufi evliya Şeyh Ay Hoca’dır. “Zangi” kelimesi, muhtemelen koyu ten renginden dolayı “karanlık” veya “zenci” anlamına geliyor. Ancak asıl hikaye onun manevi köklerinde saklı. Zangi Ata, Türk dünyasının büyük şairi ve mistiği Ahmed Yesevi’nin manevi soyundan geliyor. Hatta bu görkemli türbenin yine o meşhur isme, Emir Timur’a dayanan bir hikayesi de var.

Anlatılanlara göre Timur, aslında ilk olarak Türkistan’daki Ahmed Yesevi Hazretleri için bir türbe yaptırmak istemiş. Ancak inşa edilen duvarlar her gece gizemli bir şekilde yıkılmış. Timur, rüyasında Ahmed Yesevi’yi görmüş ve Yesevi ona; önce kendi müridi olan Zangi Ata’nın kabrini onurlandırması gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Timur Zangi-Ata türbesini inşa ettirme işini başlatmış. İşin hikaye kısmı böyle ama 14. yüzyılda başlanan inşaatın, 15. yüzyılda Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından tamamlandığı bir gerçek. Yapının ana gövdesi 600 yılı aşkın bir tarihe sahip olsa da, dış görünüşü ve çevre düzenlemesi Özbekistan’ın bağımsızlık sonrası dönemde gerçekleştirdiği büyük restorasyon hamleleri sayesinde oldukça bakımlı ve “yeni” görünüyor.

Sufi geleneklerinde genellikle büyük zatların eşlerine ait müstakil türbeler görmenin pek olağan olmadığı yazılıyor ama burada durum biraz farklı!

Zangi-Ata Türbesi’nin ve camisinin arkasında bulunan mezarlığa doğru giderseniz hala kullanılan bir müslüman mezarlığı ile karşılaşıyorsunuz. Mezarlığın ortasında da Zangi Ata’nın eşi olan Ambar Bibi‘nin sade türbesi bulunuyor.

Ambar-Bibi için kocasının türbesinin hemen güneydoğusunda ona özel bir türbe inşa edilmiş olması, halkın ona duyduğu derin sevgi ve saygının en somut işareti. Bölge kadınları, Ambar-Bibi’yi bir ‘koruyucu azize’ gibi görüyor ve asırlık gelenekleri burada yaşatmaya devam ediyorlarmış. Öyle ki; mutlu bir evlilik düşleyen genç kızlar türbenin etrafını yedi kez süpürüyor, çocuk özlemi çeken anneler ise türbe çevresinde saat yönünde üç kez dönerek dualarını ediyorlarmış.

Türbesinde Zangi-Ata’nın mermerden mezarını ancak kafesler ardında görebiliyorsunuz. Türbeler içinde bir kenara dizili halde sandalyeler konulmuş ve din alimini ziyarete gelen inananlar bu sandalyelere oturarak rahatça dualarını yapabiliyorlar. Sadece bu türbede değil ama ziyaret ettiğim çok sayıdaki türbede de benzer durum söz konusuydu.

Bu alanda bir başka dikkatimi çeken olay ise türbenin etrafında bulunan çok sayıda odanın her birinde birer imamın bulunması ve bazı insanların bu odalarda imamlardan kendileri adına hayır duaları okumalarını istemeleriydi. Türbe çevresindeki bu odaların, o mekanın manevi enerjisinden faydalanmak için ayrılmış sakin alanlar olduğu söylendi.

Bu gezi sonrası otobüsümüze atlayıp Taşkent’e geri döndük. Dün gruptan bazı arkadaşlarımız yorgunluğa yenik düşüp otelin yolunu tutunca, Taşkent metrosunun o meşhur sanat galerisini andıran durakları onlar için eksik kalmıştı. Hem bu güzelliği ilk kez görecek arkadaşlarımızın heyecanına ortak olmak hem de dün metro gezisi yapanlarımızın keşiflerini bir adım öteye taşımak istedik. Bu niyetle yeraltına bu kez farklı bir rotadan; estetiği ve modern dokusuyla ayrışan Yeşil Hat’tan (Yunusabad Hattı) giriş yaptık.

Yeşil Hat, şehrin kuzeyini merkeze bağlıyor. 2001 yılında hizmete giren bu hat, diğerlerine göre daha “genç” olduğu için geleneksel Özbek zarafetiyle modernizmin en taze buluşmalarına ev sahipliği yapıyor. Grupça Mavi Hat ile kesişen Oybek aktarma istasyonundan yola çıkarak, son durak Turkistan‘a doğru bir yeraltı safarisine başladık. Yine 4 metro istasyonu seçtik.

OYBEK AKTARMA İSTASYONUNDA YEŞİL METRO HATTINA GİRİŞ

MİNG URİK METRO İSTASYONU
YUNUS RAJABİY METRO İSTASYONU
MİNOR METRO DURAĞI
BODOMZOR METRO İSTASYONU

Dün yaptığımız gibi her durakta inerek her istasyonun temasını inceledik ve fotoğrafladık. Yunus Rajabiy, Minor ve Bodomzor duraklarını fotoğrafladık. Bu duraklardan Bodomzor istasyonundaki dairesel tavan ışıklandırmalarını ve Yunus Rajabiy‘deki klasik sütunlu yapıyı pek beğendik.

Bugünün en heyecanla beklediğim gezisi Uygulamalı Sanatlar Müzesi (Museum of Applied Arts) ziyaretiydi. Taşkent’te gezeceğimiz tek müze de buydu. Bina, 19. yüzyılın sonunda Çarlık Rusyası diplomatı II. Aleksandr Aleksandroviç Polovtsov (1867–1944) için özel bir konut olarak inşa edilmiş. Binanın kendisi bile tek başına bir müze sayılır. Hikayesinden başlayarak bu müzeyi anlatmaya başlayalım.

Taşkent 1865 yılında General Çernyayev komutasındaki birliklerle Rusya tarafından ele geçirilmişti. Polovtsov’un diplomatik ve idari görevler üstlendiği dönemde Taşkent, Rusya’nın Orta Asya’daki yönetim merkezi olan Türkistan Genel Valiliği’nin başkentiydi. Yani o dönemlerde Özbekistan toprakları siyasi bağımsızlığını tamamen yitirmişti. Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı kağıt üzerinde “vasal” (bağımlı) devletler olarak kalsa da, tüm stratejik kararlar St. Petersburg’dan atanan Rus genel valiler tarafından alınıyordu. Alexander Polovtsov gibi yüksek düzey diplomatların ve aristokratların bölgedeki varlığı, Rusya’nın burayı “ehlileştirme” ve “modernleştirme” iddiasını yansıtıyordu.

İşte bu ortamda Polovtsov, Rusya İçişleri Bakanlığı tarafından Orta Asya ve Kafkasya’daki yerleşim meselelerini ve demografik süreçleri incelemek üzere görevlendirilerek 1896 yılında Taşkent’e gelmiş. Taşkent’te yaklaşık 4 yıl (bazı kaynaklara göre 1896-1900 arası) aktif olarak bulunmuş. Bugün “Özbekistan Uygulamalı Sanatlar Müzesi” olarak kullanılan meşhur konağı 1896 yılında satın almış ve yerel ustalarla birlikte orayı oryantal bir saraya dönüştürmüş. 1900’lerin başında bölgeden ayrılsa da, mülkiyeti bir süre daha elinde tutmuş ve en nihayetinde 1909 yılında evi şehire bağışlamış.

Polovtsov, tam bir Orta Asya ve Doğu sanatları tutkunuydu. Birçok Rus yetkili Avrupa mimarisini Taşkent’e taşımaya çalışırken, Polovtsov’un yerel sanatçıları (Buhara ve Hive ustalarını) onurlandırması, onun aslında bu kültüre duyduğu samimi hayranlığının da bir kanıtı olarak kabul ediliyor. Öyle ki, bu evi inşa ederken Buhara, Semerkant ve Hive’den en mahir ustaları, hattatları ve ahşap oymacılarını Taşkent’e getirmiş.

Sonuç duvarları nakış gibi işlenmiş, tavanları gökyüzü gibi boyanmış bir sanat eserinin ortaya çıkması olmuş. Müzenin küçük ama huzurlu bahçesinde yürürken, şehrin gürültüsü bir anda kesiliyor. Semerkant’ın çinisini, Buhara’nın altın işlemesini ve Hive’nin ahşap işçiliğini tek bir çatı altında, hem de bir “ev” sıcaklığında görebileceğiniz nadir yerlerden birisi bu müze. Ama heyecanla beklediğimiz bu müze ziyaretinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

Rehberimiz İlkhom telaşla yanımıza gelip devlet protokolünden birilerinin ziyarete geleceğini ve müzenin bu nedenle ziyarete kapalı olduğunu söyleyince başımdan kaynar sular döküldü. İçeride gezen bazı ziyaretçilerden de cesaret alarak biletimizin olduğunu ve hızlıca da olsa gezmemiz gerektiğini görevlilere anlatmaya başladık. İçerideki görevli de “biletiniz varsa gezebilirsiniz” deyince daldık hemen müzeye. Etrafta bolca “siyah giyen adamlar” dolaşmaya başlayınca her an gezimiz yarıda kesilecek korkusuyla müzede hangi eser varsa fotoğrafını çekmeye koyuldum. Gerçekten bizden sonra da kimseyi müzeye almamışlar. Bize “Özbekistan da bu türden sürprizlere alışık olmalısınız” dendi.

Müzenin her odası, Özbekistan’ın farklı bir bölgesinin ruhunu fısıldıyor. Müzenin ana salonuna girdiğinizde başınızı bir kez kaldırıp tavana baktığınızda bir daha kolay kolay aşağıya indiremiyorsunuz. Tavan santim santim, ince ince işlenmiş. Alçı oyma sanatı olan “ganch“ın en zarif örnekleri burada. O kadar ince işlenmiş ki, betonun veya alçının bu kadar yumuşak görünebileceğine inanmak güç.

Bu müzede Özbekistan’ın meşhur ipek dokumalarının en seçkin örneklerini görmek mümkün. Yüzde yüz saf ipek Atlas ve ipek-pamuk karışımıyla elde edilen Adras kumaşlara işlenen nakışlar birer tablo eserleri görünümündeler. Dokuma öncesi ipliklerin tek tek boyanmasıyla sabırla işlenen o efsanevi ‘ikat‘ desenleri, sergilenen her parçada ayrı bir ruha bürünüyor. Bu kumaşlarda her motif bir sembolü, her renk ise köklü bir geleneğin hikâyesini anlatıyor.

Özbekistan Fergana Vadisi‘nde Rishtan ve Gurumsaray adlı seramik sanatı ile meşhur yerleşim yerleri var. Bu müzede o yörelerin sanatçılarına ait ve sanki gökyüzünü bir tabağın desenine sığdırdıkları seramikleri de göreceksiniz.

Suzani, Orta Asya’ya (özellikle Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan) özgü, el emeğiyle yapılan muazzam bir nakış sanatı. İsmi, Farsça’da “iğne” anlamına gelen “suzan” kelimesinden türetilmiş. Bu müzede gördüğümüz ve odaların duvarlarını süsleyen devasa el işlemeleri (Suzani), Orta Asya kadınlarının sabrını ve estetik anlayışını gözler önüne seriyor.

Bu müze gezisi sonrasında Kukeldaş Medresesi gezimizi yaptık. Bu medreseyi aslında dünkü programda gezecektik. Vakit darlığı nedeni ile gezi bugüne kaldı. Bu medrese klasik Orta Asya medrese mimarisinin en güzel örneklerinden birisi sayılıyor.

Kukeldaş” kelimesi, Özbekçe’de “sütkardeş” anlamına geliyor. Medrese, 16. yüzyılda (yaklaşık 1570 civarı) Şeybani Hanedanı döneminde, dönemin güçlü veziri ve Han’ın sütkardeşi olan Derviş Han tarafından yaptırılmış ve bu yüzden halk arasında “Kukeldaş” adıyla anılagelmiş.

Medrese görkemli bir girişe (Piştak) sahip. Medresenin ana kapısı 20 metre yüksekliğinde ve turkuaz tonlarındaki çinilerle süslenmiş. Binanın içinde, öğrencilerin kaldığı küçük odaların (hücrelerin) açıldığı ferah bir avlu bulunuyor. Yapımında sarı tuğla kullanılmış ve duvarlarında geleneksel geometrik motifler işlenmiş. Bu yapı sadece bir eğitim merkezi olarak kullanılmamış, tarihin akışına göre farklı amaçlara hizmet etmiş: 18. yüzyılda tüccarların konakladığı bir kervansaray ve hatta bir kale olarak kullanılmış. Sovyet döneminde dinsizleşme politikaları gereği medrese kapatılmış, bir dönem sergi alanı ve müze olarak kullanılmış. Özbekistan bağımsızlığını kazandıktan sonra yapı aslına uygun şekilde restore edilmiş ve bugün tekrar aktif bir medrese olarak hizmet vermeye başlamış.

Rusların hüküm sürdüğü 19. yüzyıl sonları Taşkent’inde en az 30 gösterişli kilise bulunuyormuş. Ancak 1917 Devrimi’nin o durdurulamaz coşkusu ve ardından gelen yıllar, bu yapıların çoğunu maalesef tarihin tozlu sayfalarına gömmüş. Kiliselerin kimi bakımsızlıktan harabeye dönmüş kimi ise yeni ideolojinin kurbanı olmuş. İşte bu koca tarihten geriye, o eski ruhu taşıyan sadece iki yapı kalabilmiş; Biri Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali, diğeri ise zarif Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi. Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi, Botkin Mezarlığı içinde bulunuyor. Bilimden sanata kadar Taşkent’e değer katan pek çok isim de bu mezarlıkta ebedi uykularındalar.

Bizim asıl niyetimiz ve programımız Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi ve Botkin Mezarlığı’naydı ama Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali’ne götürülmüş bulunduk. Orada iken de fark etmedik ve bu katedrali bir güzel gezmiş olduk. Kilise niyetine katedrali gezerken Botkin Mezarlığını da aramadım değil. Ama yine de mezarlığı bulamadığım halde Aleksandr Nevski Kilisesi‘nde olmadığım aklıma gelmemişti doğrusu. Neyse en azından Ruslara ait iki dini yapıdan birini gezmiş olduk. Özbekistan’da oluyor böyle şeyler…

MERYEM ANA’NIN GÖĞE KABULÜ KATEDRALİ

Taşkent’te bulunan Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali (Uspensky Katedrali), Özbekistan’daki Rus Ortodoks Kilisesi’nin ana katedrali. Katedralin temelleri 1871 yılında atılmış ve başlangıçta bir askeri hastane kilisesi olarak inşa edilmiş. Yerel halk arasında hala “Hastane Kilisesi” olarak da biliniyormuş. Sovyetler 1933 yılında burayı ibadete kapatmışlar ve bir dönem askeri depo olarak kullanılmış.

II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945’te tekrar ibadete açılmış ve Meryem Ana’nın Göğe Kabulü’ne (Uspensky) adanarak Taşkent Piskoposluk merkezi haline getirilmiş.

Daha önce 1966 depreminin Taşkent’in çehresini tamamen değiştirdiğinden bahsetmiştim. Kerpiç evlerden oluşan eski şehrin çoğu yıkılmış, ardından başlatılan büyük imar hareketiyle bugün gördüğünüz geniş caddeli, parklı ve modern binalı Taşkent inşa edilmişti. Ama Taşkent’liler bu yıkıcı olayı ve bu olayda hayatlarını kaybedenleri asla unutmak istemiyorlar. Bu nedenle Cesaret Anıtı” (Monument of Courage) olarak bilinen çok önemli ve etkileyici bir deprem anıtını Taşkent’e, depremin merkez üssü olduğu kabul edilen bölgeye, Anhor Kanalı kıyısına dikmişler. Anıt, sadece bir felaketi değil, aynı zamanda şehrin küllerinden doğuşunu ve modern kimliğini de simgeliyor.

Yerden çıkan siyah granitten yapılmış bir küpün üzerinde depremin gerçekleştiği tarih ve saat (26 Nisan 1966, sabah 05:22) yazılı. Küpün üzerindeki derin bir çatlak, topraktan başlayarak heykelin ayaklarına kadar uzanıyor; bu, yerin yarıldığı anı simgeliyor. Çatlağın önünde bir kadın ve çocuğu göğsüyle siper ederek koruyan bir erkek figürü bulunuyor. Bu kompozisyon, felaket karşısındaki insan iradesini, dayanışmayı ve cesareti temsil ediyor. Heykelin arkasında, kavisli bir duvar üzerinde Taşkent’in yeniden inşasını anlatan bronz kabartmalar yer alıyor. Burada, Sovyetler Birliği’nin her yerinden gelen yardımlar ve şehrin el birliğiyle nasıl modern bir görünüme kavuşturulduğu betimleniyor.

Bugün burası hem turistler hem de yerel halk için önemli bir ziyaret noktası. Yeni evlenen çiftler sık sık çiçek bırakmak için bu anıtı ziyaret ediyorlarmış.

Bu anıtın arkasında Anhor Kanalı ve güzel bir park bulunuyor. Kanalın su kaynağı Bozsu adlı bir çay. Kanalın çevresi çok güzel düzenlenmiş. Biz de bu kanal çevresinde kısa bir yürüyüş yaptık.

ŞEYHANTAUR ANIT KOMPLEKSİ

Günün son gezi yeri Taşkent’teki Şeyhantaur Anıt Kompleksi (Shayhantaur Memorial Complex) oldu. Burası Özbekistan’ın başkentindeki başlıca tarihi yapılardan birisi. Kompleks 1355 yılında ölen yerel Şeyh Khavendi Takhur’un mezarı etrafında şekillenmiş. Günümüzde Özbekistan İslam Enstitüsü’ne ait olan kompleks üç türbe ve bir cami içeriyor.

Zamanında burada bulunan 16 türbeden sadece 3 tanesi günümüze ulaşmış. Kompleksteki ilk türbe, inancını yaymak için Taşkent’e gelen saygıdeğer bir Sufi dervişi olan Şeyh Khavendi Takhur (Şeyhantaur) için 14. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş. Rivayete göre türbeyi Emir Timur’un kendisi yaptırmış.

Bu türbe içinde neredeyse taşa dönüşmüş, Büyük İskender’in zamanından kalma olduğu rivayet edilen çok eski bir ağaç da bulunuyor.

Bir sonraki türbe 15. yüzyıldan kalma Kaldirgoch-Bi Türbesi. Şeyh Khavendi Takhur Türbesi’nin yakınında inşa edilen türbe, konik kubbesi ve o dönemde Taşkent’te oldukça sıra dışı bir tasarıma sahip sade tuğla dış cephesiyle dikkat çekiyor. İç mekan, türbe ve ziyarethane olarak bilinen bir ibadet ve anma odasından oluşuyor.

Üçüncü türbe 15. yüzyıla tarihleniyor. Şehri kısa bir süre yöneten Cengiz Han’ın soyundan gelen Yunus Han Türbesi olarak biliniyor.

Taşkent’teki ikinci günümüzde öğle yemeği mekanımız, somsasını denemek için sabırsızlandığımız Anjir Restoran oldu. Burası kalabalık gruplar için hem ferah hem de oldukça uygun bir mekan. Günün yorgunluğu üstüne keyifli akşam yemeğimizi ise Taşkent City Mall içerisinde yer alan Boboy Restoran’da yedik. Modern atmosferi ve gerçekten etkileyici zenginlikteki menüsüyle günün finaline çok yakışan bir akşam yemeği yedik. Özbekistan’da her güzel restoranda yapmanız gerektiği gibi önceden yer ayırtmanız iyi olur.

Böylece Taşkent defterini şimdilik keyifli anılar ve damağımızda kalan eşsiz tatlarla kapatıyoruz. Ancak Özbekistan hikayemiz burada bitmiyor; aksine daha mistik ve vahşi bir coğrafyaya doğru evriliyor. Yarın sabah erkenden, ülkenin bambaşka bir yüzüyle tanışmak üzere Nukus’a uçuyoruz. Bizi orada Savitski Müzesi’nin büyüleyici koleksiyonu ve Aral Gölü’nün hüzünlü hikayesini barındıran Muynak bekliyor. Sonrasında ise rotamız kadim Hive sokaklarına uzanacak.
Tüm bu yolculuğun detayları, kaçırılmaması gereken duraklar ve çektiğim en taze karelerle maceraya gezekalin.com’da devam edeceğiz.

Şimdilik Taşkent’e veda, çöle ve tarihe merhaba…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

07.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-2

Yemeğin ardından, Özbekistan’daki ilk günümüze Taşkent’in derinliklerine dalarak devam ediyoruz. Bugün gördüğümüz modern silüetin ardında, şehrin hafızasına kazınmış trajik bir milat gizli: 26 Nisan 1966, saat 05.22.

Şehrin tam kalbinde yeraltı kabuğunun çatladığı o sabah, kerpiç evlerle kaplı eski Taşkent haritadan silindi. Ancak bu yıkım, bir son değil; ‘kardeş cumhuriyetlerin’ el birliğiyle yükselen yeni bir kimliğin başlangıcı oldu. Geçmişten gelen labirentimsi dar sokaklar yerini geniş bulvarlara ve devasa meydanlara bırakırken, Taşkent küllerinden doğan örnek bir Sovyet şehri olarak yeniden tasarlandı. Bugün şahit olduğumuz o modern ve düzenli görünüm, aslında bu büyük enkazın üzerine inşa edilen o kararlı planlamanın mirasıdır.

Otobüsümüz bizi Bağımsızlık Meydanı’nda Özgürlük Parkı’na yakın bir noktada bıraktı. Mustaqillik Meydanı (Mustaqillik Maydoni) veya Bağımsızlık Meydanı, Taşkent’in ana meydanı ve Özbekistan’ın başkentinin tam kalbinde bulunuyor. Gezimiz boyunca sadece Taşkent’te değil ama Semerkant’ta da çok geniş ve büyük parklar gördüm. Ancak Taşkent’teki Bağımsızlık Meydanı bildiğimiz ‘boş’ meydanlardan değil; 12 hektara yayılan, içinde devletin gücüyle halkın huzurunun sarmaş dolaş olduğu devasa bir park-meydan kompleksi. Ne demek mi istiyorum? Anlatayım;

Özgürlük Parkı, Bağımsızlık Meydanı’nın kuzey ve batı kanatlarını saran yemyeşil bir doku. Bağımsızlık Meydanı’nın törensel ve resmi havası (çevredeki hükümet binaları ve büyük anıtlar), Özgürlük Parkı’nın huzurlu ve anıtsal dokusuyla (Şehitler Hıyabanı (Şehitler Yolu) ve fıskiyeler) iç içe bulunuyor. Yani meydan “devletin gücünü ve bağımsızlığını”, park ise “halkın hafızasını ve huzurunu” temsil ediyor.

Sizinle bizim gezide takip ettiğimiz rotayı paylaşacağım ama siz isterseniz Mustaqillik Meydanı Metrosu’ndan başlayıp rotayı tersten de takip edebilirsiniz. Bizim yürüyüşe başladığımız nokta olan Bağımsızlık Meydanı’nın kuzey tarafında Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında vatanlarını savunurken ölen 400.000 Özbek askerine adanmış Anı ve Onur Meydanı (Xotira va Qadrlash Maydoni) bulunuyor. Bu meydanın kalbinde 1999 yılında açılışı yapılan ve savaşta oğullarını kaybeden tüm Özbek anneleri simgeleyen Ebedi Alev ve Yaslı Anne anıtı bulunuyor.

Her yıl 9 Mayıs’ta, Taşkent sakinleri kahramanların kararlılığını ve cesaretini onurlandırmak için bu anıta çiçek getiriyorlarmış. Anıtın bulunduğu meydana giden yolun her iki yanında, geleneksel Özbek mimarisinin en zarif örneklerinden biri olan oymalı ahşap sütunlu galeriler yapılmış. Sanırım bu galerilerin amacı bizim gibi ziyaretçileri “Yaslı Anne” heykelinin ve “Ebedi Alev”in bulunduğu kutsal alana yavaş yavaş hazırlamak. Çünkü galerilerin duvarlarında, “Anı Kitapları” dedikleri sayfaları çevrilebilen devasa metal levhalar yerleştirilmiş. Bu levhaların üzerine II. Dünya Savaşı’nda şehit olan askerlerin isimleri altın harflerle kazınmış. Böylece anıta varana kadar savaşın korkunçluğunu bir kez daha anlarken, fedakarlıkla canlarına vatanları uğruna veren kahramanları da yad ediyorsunuz.


Bu meydanı ve anıtı geçerek yürümeye devam ettik. Parkta oturmuş ve muhabbette olan gençleri gördük. Her zamanki samimiyetleri ile bizleri selamlamayı ihmal etmediler. Özbek halkı hakkında ilk andan itibaren bizde yerleşen olumlu izlenim, son güne kadar değişmedi.

Meydanın merkezinde, yüzeyinde Özbekistan haritasının kazındığı büyük bir bronz küre bulunan Bağımsızlık ve Hümanizm Anıtı yer alıyor. Bu küre, ülkenin bağımsız bir devlet olarak gücünü ve istikrarını temsil eden devasa bir granit kaide üzerine oturtulmuş. Kaidenin tabanında, yeni doğmuş bir bebeği nazik ve şefkatli bir gülümsemeyle tutan “Mutlu Anne” heykeli bulunuyor. Bu anıt bir annenin sevgisine benzer şekilde ülkeye duyulan derin sevgiyi sembolize ediyor. Sanki tüm Özbekistan için barış ve sağlık, refah ve umut dolu bir gelecek istenmiş. Bu anıtın yakınına gitmeyi yasaklamışlar. Bu anıt Cumhurbaşkanlığı İdaresi, Senato ve Bakanlar Kurulu gibi ülkenin en kritik yönetim binalarının tam ortasında yer alıyor ve güvenlik nedeni ile giriş yasaklanmış. Fotoğraflarımızı parmaklıklar arkasından çekmek zorunda kaldık.

Bağımsızlık Meydanındaki parkın bir ucunda savaşta yitip giden evlatlarına ağlayan “Yaslı Anne” ve “Sönmeyen Ateş” diğer tarafta ise bağımsız Özbekistan’ın parlak geleceğini, kucağındaki bebeğiyle gülümseyerek selamlayan “Mutlu Anne” anıtlarını gördük. Taşkent, hem yasını tutmayı hem de umudunu taze tutmayı bilen bir şehir.

Meydanın başlıca ilgi çekici yerlerinden biri İyi ve Asil Arzular Kemeri veya Özbekçe adı ile Ezgulik Arkasi’dir. Mustaqillik Meydanı Metro İstasyonu çıkışı da bu kemere bakıyor. Bu anıtsal yapı 150 metre uzunluğunda ve 16 mermer sütundan oluşuyor. Bu sütunların başlıkları, güneşte gümüş gibi parlayan zarif, yontulmuş bir tonozla birbirine bağlanmış. Kemerin tepesinde, yüksek ahlaki ideallerin ve olağanüstü başarıların peşinde koşmayı sembolize eden üç uçan leylek heykeli bulunuyor. Kemerin altından Bağımsızlık ve Hümanizm Anıtı’na ve Mutlu Anne heykeline giden yeşil bir caddeyi görebilirsiniz.

Meydanda, yaz sıcağında serinlemek için mükemmel olan ve Taşkent’lilerce çok sevilen Cascade Çeşmesi de dahil olmak üzere birkaç çeşme bulunuyor. Meydanın çevresinde daha önce bahsettiğim gibi önemli hükümet binaları bulunuyor. Çevre boyunca uzanan yeşil çam sokaklar keyifli yürüyüşler için uygun gözüküyor. Bu yolda yürümek bizim bile yorgunluğumuzu azalttı.

Taşkent’te Bağımsızlık Meydanı’nda yürürken karşınıza zarif bir bina, masalsı bir köşk çıkarsa bilin ki orası Prens Romanov Sarayı‘dır. Burası 1891 yılında, Rusya İmparatorluğu’nun başkenti St. Petersburg’dan buralara sürgüne gönderilen Büyük Dük Nikolay Konstantinoviç için inşa edilmiş. Dük, saraydan uzaklaştırılmış olabilir ama ihtişamından asla ödün vermemiş.

PRENS ROMANOV SARAYI

Saray aslında iki ayrı dünya gibi tasarlanmış. Sol kanat Dük’ün kendi dünyasına, sağ kanat ise eşinin dairelerine ev sahipliği yapıyormuş. Bugün kapısından içeri girmek pek kolay değil. Çünkü bina artık Özbekistan Dışişleri Bakanlığı’nın özel konuklarını ağırladığı bir “kabul evi” olarak kullanılıyor.

Prens Romanov Sarayı’nın önünden geçip,”Broadway” olarak bilinen (resmî adı Sayilgoh Caddesi) trafiğe kapalı yoldan ilerledik. Burada bir kahve molası vermek zorunda kaldık. Çünkü aralarında benim de olduğum bir kısmımız neredeyse 36 saattir uykusuz bir şekilde geziyoruz. Artık dikkatimiz dağılmaya ve gezimiz biraz eziyetli olmaya başladı. Bir gezide ilk gün daima zordur. Motivasyonu yeniden sağlamak ve biraz dinlenmek iyi gelecektir.

Bir kahve içimi dinlenme sonrasında yolun sonunda devasa bir meydana ulaştık: Emir Timur Meydanı.

Özbeklerin kelimeleri ile Amir Temur Meydanı (Emir Timur Meydanı) uzun zamandır Taşkent’in merkezi konumunda olup, görülmesi gereken cazibe merkezleri arasında. Taşkent’in kalbi kabul edilen Amir Temur Meydanı, şehrin modern tarihinin en önemli tanığı. İlk olarak 1882 yılında mimar Nikolay Ulyanov tarafından tasarlanan bu meydan bölgedeki her siyasi değişimde yeni bir isim ve yeni bir anıtla karşılaşmış. Bir zamanlar “Devrim Meydanı” adını taşıyan ve o dönemde üzerinde Karl Marx büstünün bulunduğu meydana 31 Ağustos 1994’de Özbekistan’ın bağımsızlık yolculuğunun bir simgesi olarak büyük devlet adamı Amir Temur’un adı verilmiş. Bugün artık bu meydanda şahlanmış atı üstünde Emir Timur heykeli bulunuyor. Heykelin kaidesine yaklaştığımızda ‘Kuch Adolatdadir‘ yazısını görüyoruz. Çoğu zaman ‘Güçlü olan haklıdır’ gibi algılanan bu sözün aslı, Timur’un devlet felsefesini özetliyor: Güç ancak adalete dayandığında gerçektir. Yani; Güç Adalettedir. Bugüne de ışık tutan bir söz!

Meydanı bir gerdanlık gibi çevreleyen binalar arasında; özgün mimarisiyle dikkat çeken Amir Temur Müzesi ve şehrin en ikonik yapılarından biri olan, Sovyet brütalizminin görkemli örneği Özbekistan Oteli yer alıyor.

1970’lerde Sovyet mimari anlayışı brütalizmin etkisi altındaydı. Betonun ucuz, sağlam ve hızlı inşa edilebilir olması, deprem sonrası acil konut ve kamu binası ihtiyacıyla birleşince Taşkent bir “brütalizm laboratuvarı” haline geldi. Taşkent’in simgesel binası Özbekistan Oteli bunlardan en tipik olan örnektir.

Diğer önemli yapılar arasında Taşkent Çanları ve bir zamanlar kadın spor salonu olarak hizmet veren ve şimdi Taşkent Devlet Hukuk Üniversitesi‘ne ait olan tarihi tuğla binalar yer alıyor.


Taşkent Çanları, Emir Timur Meydanı yakınında bulunan iki saat kulesinden oluşan mimari bir komplekstir. Saat kulelerinden bir tanesinin tarihi 1947 yıllarına kadar gidiyor. Bir efsaneye göre kuledeki saat mekanizması, şimdi Polonya sınırları içerisinde olan bir şehirde yıkılmaya terk edilen bir saat kulesinden buraya getirilmiş. Bu saat kulesi II. Dünya Savaşı’ndaki zaferi anmak için dikilmiş. Taşkent çanları hassasiyetleriyle bilinirmiş ve şehrin birçok sakini kol saatlerini bunlara göre ayarlarmış. Emir Timur Meydanı yakınlarına ikinci bir saat kulesi eklenmiş ve açılışı Taşkent’in 2220. yıl dönümünü kutlamak için 2009 yılına zamanlanmış. İlkinin birebir kopyası olan bu yeni kule ile birleşik ve uyumlu bir kompleks yaratılmış.

Günün son gezisini Taşkent’te yer altındaki sanat galerisine, Taşkent Metrosu‘na yaptık. Kentin metro hatlarının planlaması da deprem sonrası başlamış. Yeniden inşa sürecinin bir parçası olarak 1977 yılında açılan Taşkent Metrosu, Orta Asya’nın ilk metrosu olmuş. İstasyonların her biri birer sanat galerisi gibi tasarlanmış, deprem gerçeği göz önüne alınarak çok sağlam inşa edilmiş. İlk hat istasyonları 1977’de faliyete başlayan Taşkent Metrosu, bugün 70,4 kilometrelik bir güzergahta faaliyet gösteren ve 50 istasyona hizmet veren dört hattan oluşuyor; Kırmızı Hat (Chilonzor Hattı), Mavi Hat (Özbekistan Hattı), Yeşil Hat (Yunusabad Hattı) ve Sarı Hat (Ring Hattı).

KOSMONAVTLAR METRO DURAĞI

Taşkent metro istasyonlarının mimarisi Moskova Metro İstasyon durakları ile yarışacak kadar dünyanın en güzellerinden biri kabul ediliyor. Geleneksel olarak şehir turları sırasında gezginlerin ve konukların uğrak noktaları arasında yer alıyorlar. Eskiden bu istasyonlarda fotoğraf çekimi yasakmış, sonradan serbet bırakılmış. Biz de bu güzel metro duraklarından görselliği en yüksek olanlardan bazılarını gezdik.

Bu hatlar içinde en güzel metro istasyonları Mavi Hat üzerinde bulunuyor. Özbekistan gezimize başlamadan önce 10’dan fazla istasyonu görmeliyim diye işaretlemiştim. Bugün için Mavi Hatta bulunan Gafur Gʻulom, Alisher Navoi, Ozbekiston, Kosmonavtlar metro duraklarını ziyaret etmeye karar verdik. 1984 yılında hizmete giren Özbekistan Hattı (O‘zbekiston yo‘li)-Mavi Hat- toplam 11 istasyondan oluşuyor. Bu hat, şehrin kuzeybatısı ile güneydoğusunu birbirine bağlar ve özellikle mimari açıdan en estetik istasyonlara ev sahipliği yapmasıyla bilinir.

GAFUR GULOM METRO İSTASYONU

Metro istasyonlarına ya bilet alınarak ya da kredi kartı kullanılarak giriliyor. Kredi kartı kullanmak daha ucuza geliyor. Kredi kartımdan 1725 SOM karşılığı olarak 6,74 TL çekildi. Biz Özbek şair Gafur Gulam’a adanmış olan Gafur Gʻulom metro istasyonundan başlayarak 4 durak gezdik. Metrolar çok sık olarak geliyor. Dolayısı ile bir durakta inip fotoğraf çekip diğer durağa devam etme vakit kaybettirmiyor. Vagonlara adım atar atmaz gençler hemen yerlerinden kalkıp yer vermeye çalışıyorlar. Müthiş bir saygı gösterme çabaları var.

GAFUR GULOM METRO İSTASYONU

Mavi hat üzerinde son durak olan Dustlik yönüne doğru Gafur Gulom’dan sonraki durak Alisher Navoiy Aktarma durağı (Kırmızı Hat – Pahtakor durağına bağlanıyor). Bu metro istasyonu hattın ve şehrin en görkemli, cami benzeri bir tavan yapısına sahip istasyonudur.

ALİSHER NAVOİY METRO İSTASYONU
ALİSHER NAVOİY METRO İSTASYONU

Ozbekiston Metro İstasyonu pamuk kozası motifli aydınlatmalarıyla dikkat çekiyor.

OZBEKİSTON METRO İSTASYONU

Uzay temalı Kosmonavtlar Metro İstasyonu’nda Yuri Gagarin ve diğer kozmonotların portreleri bulunuyor. Burası benim için Gafur Gulom Metro İstasyonu ile birlikte en ilgi çekici duraklardan birisi oldu.

KOSMONAVTLAR METRO DURAĞI

Evet sevgili gezgin dostlarım… Bir gece önce saat 01.15’te başlayan ve uykusuz geçen o uçak yolculuğunun üzerine, her anı dopdolu geçen yoğun bir ilk günü böylece geride bıraktık. Şimdi bu satırları yazarken fark ediyorum ki; bir güne aslında bayağı bir hikaye sığdırmışız.

Taşkent’te başka neleri mi yapmak isterdim? Taşkent’in o uçsuz bucaksız, insanın ruhunu dinlendiren parklarında saatlerce kaybolmayı kesinlikle isterdim. Vaktimiz yetmediği için kapısından dahi bakamadığımız Timurlular Tarihi Devlet Müzesi’ni ve o devasa kubbesiyle yükselen yeni İslam Medeniyetleri Merkezi’ni uzun uzun gezmeyi çok isterdim. Yarın da Taşkent’teyiz ancak programımız yine nefes kesici ve her dakikası planlı. Zaten tadilatta olduğu için gezemediğimiz Özbekistan Devlet Tarih Müzesi’ni de düşününce, içimde bir yerlerde Taşkent’e dair hep bir ‘eksik kalmışlık’ hissi olacak sanırım.

Belki de bu eksiklik güzeldir… İnsana yeniden yollara düşmek için bir bahane verir. Hive’nin masalsı kum sarısını ve Buhara’nın o kadim rüzgarını da düşününce, kim bilir? Nasip olur belki bir gün, bu eksikleri tamamlamak için rotayı yeniden buraya çeviririz.

Şimdilik bu güzel yorgunluğun ve ilk günün heyecanıyla huzurlarınızdan ayrılıyorum. Yarın başka bir Taşkent’te görüşmek üzere…

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

06.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları-Gezi Sonrası Genel İzlenimler

Son yazılarımdan hatırlayacağınız üzere; tam bir yıl öncesinden ilmik ilmik dokumaya başladığımız, hayalini kurduğumuz o büyük Özbekistan yolculuğu için nihayet 21 Nisan sabahı ‘vakit tamam‘ dedik. Firma seçiminden rota detaylarına, ‘kimler geliyor?‘ listelerinden bavul hazırlıklarına kadar geçen o uzun bekleyiş, İstanbul Havalimanı’nda grubumuzla kucaklaştığımızda yerini tatlı bir heyecana bıraktı. Taşkent uçağı yerden teker kestiğinde, sadece biz değil hayallerimiz de havalanmıştı.

Ancak bilirsiniz; beklemek ne kadar uzun sürerse sürsün, güzel şeyler rüzgar gibi geçip gidiyor. Bir de baktık ki kendimizi Taşkent’ten İstanbul’a dönen uçakta, bulutların üzerinde anıları tazelerken buluvermişiz. Evet, dönüp dolaşıp yine ‘kürkçü dükkanına’ yani ülkemize döndük. Ama sanmayın ki bavulları sadece hediyelerle doldurup geldik; ruhumuzu Orta Asya’nın uçsuz buçsuz bozkırlarında, bir zamanlar kervanların yolculuk ettiği ipek yollarında dinlendirip, o masmavi çinili kubbelerin altında paha biçilemez hikayeler biriktirdik.

Üstelik bencil de değiliz! Bu güzellikleri sadece kendimize saklayacak kadar ‘gezgin cimrisi‘ hiç değiliz. Şimdi bavulları açma ve o hikayeleri saçma vakti… İzlenimlerimizi her zamanki gibi tam bir ‘gezekalın‘ tadında ve samimiyetinde sizlerle paylaşıyoruz. Hazırsanız, masal başlıyor!

Öncelikle şunu söylemeliyim: Özbekistan, sadece bir coğrafya değil, bir zaman makinesiymiş. Taşkent’in geniş caddelerinden Semerkant’ın ihtişamına, Buhara’nın o her köşesi tarih kokan sokaklarından çölün ortasındaki bir vaha gibi parlayan Hive’ye kadar her durak bize bambaşka birer kapı açtı.

Günübirlik detaylara dalıp asıl resmi kaçırmadan önce, şöyle bir durup genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Eğer bana ‘Özbekistan nasıldı?’ diye soracak olursanız, ilk cümlem şu olur: Lütfen Özbekistan’ı gezmek için daha fazla gecikmeyin!

Geziyi noktalayıp dönüş uçağına bindiğimde aklımdaki ilk düşünce şuydu: İyi ki bu ülkeyi bu kadar kapsamlı ve geniş bir programla gezmişim.” Doğru zamanda, aceleye getirilmemiş bir rotayla bu toprakları adımlamanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Özbekistan turizm açısından tam bir cevher, ancak henüz kitle turizminin o tek tipleştirici etkisine girmemiş, bakirliğini koruyan bir ülke. Tirmiz, Muynak gibi Özbekistan topraklarına giden Türk turist grupları sayısı çok az. Anladığım kadarı ile de Özbekistan’a Türkiye’den daha çok dini alanlara ziyaretler yapılıyor. Özellikle kuzeydeki Nukus ve Muynak’ın Ara Gölü’nün kuruması kaynaklı o hüzünlü hikayesi ile güneyde Tirmiz taraflarının antik ruhu henüz çok az gezgin tarafından keşfedilmiş durumda. Oysa bu bölgelerde insanı hayretler içinde bırakan, ‘burası gerçekten dünyada var mı?’ dedirten öyle benzersiz noktalar var ki!

Özbekistan’da gördüğüm candan dostluğu, misafire hürmet ve saygıyı uzun süredir hem kendi ülkemde ve hem de başka bir ülkede görmedim. Özellikle Türklere sevgi ve saygının ne demek olduğunu, insanların gözündeki o içten parıltıyı görünce anlıyorsunuz. Taşkent metrosuna bindiğimizde vagona adım atar atmaz tüm gençler bizlere yer vermek için çabaladılar. Hiç bir ülkede bizlerle bu kadar çok fotoğraf çektirmek isteyenle, fotoğrafının çekilmesini isteyenle karşılaşmamıştım.

Gelelim o meşhur Özbek sofralarına… Her şehrin kendine has bir sırrı olan o efsanevi Özbek pilavlarının ve fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde mis kokulu ‘nan’ ekmeklerinin, şaşlık denen et yemeklerinin tadı hala damağımızda.

Şunu açık yüreklilikle söylemeliyim ki: Paramızın kıymetli olduğu çok az ülke kaldı, işte Özbekistan onlardan biri! Şehirlerin en çok tavsiye edilen, en kaliteli restoranlarında ziyafet çekmemize rağmen, ödediğimiz hesaplar ülkemizle kıyasladığımızda ‘komik’ denecek seviyelerdeydi. Öyle zengin bir yemek çeşitliliği var ki, utanmasam ‘Sırf yemek yemek için bile Özbekistan’a gidilir!’ diyeceğim. Fiyat-performans dengesinin Türk gezgin lehine olduğu bu ender coğrafya, hem mideyi hem de cebi aynı anda mutlu ediyor. Turizm bu topraklarda geliştikçe fiyatlar asla bu seviyelerde kalmayacaktır.

Hayatınızda hiç bu kadar çok mavi tonunu, Özbekistan’da olduğu kadar, bir arada görmemiş olabilirsiniz. Gök ile yerin çinilerde birleştiği o anlar, fotoğraf makinelerimizin deklanşörünü yordu diyebilirim. Yol arkadaşlarımızla birlikte bazen binlerce yıl öncesinin kervansaraylarında, medreselerinde soluklandık, bazen de modern Özbekistan’ın ritmine ayak uydurduk.

Her günü ayrı bir macera, her kenti ayrı bir masal olan bu yolculuğu, şimdi gün gün, tüm detaylarıyla sizinle paylaşmaya başlıyorum.

Hazırsanız, ipek yolunun kalbine, atalarımızın izine doğru tekrar yola çıkıyoruz. İlk durağımız Taşkent….

Gezekalın, takipte kalın.. Ve bol bol paylaşmayı da ihmal etmeyin lütfen.. Çünkü paylaşmak güzeldir.

Dr Ümit Kuru

04.05.2026