• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.504 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: İpek Yolu’nun Yaşayan Müzesi-Hive

Bana ‘Özbekistan seyahatinde en çok hangi şehirleri sevdin?’ diye sorsanız, cevabım bir saniye bile duraksamadan iki isim olur: Hive (Hiva) ve Buhara. Aralarında bir ayrım yapmam mümkün değil ama Hive’nin kalbimdeki yeri bambaşka.

Neden mi? Çünkü Hive sadece bir şehir değil; 500’e 600 metrelik bir alana sığdırılmış devasa bir zaman makinesi. Batı Kapısı’ndan (Ata Darvoza) Doğu Kapısı’na (Palvan Darvoza) doğru yürümeye başlasanız, yolculuğunuz sadece 500 metre sürüyor. Adımlarınızın sonunda şehrin bittiğini görüyorsunuz ama o birkaç yüz metre içinde aslında yüzyıllar arası bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Hive’yi gezdiğimiz gün için adım sayarım 12 km’ye yakın yürüyüş mesafesini gösteriyordu. Bugün kendinizi bir film setinde değil, tam anlamıyla yaşayan bir Orta Çağ masalında hissedeceğiniz o büyüleyici kenti, Hive’nin dar sokaklarını adım adım birlikte arşınlayacağız.

Hive gezi notlarımın satır aralarına dalmadan önce, bu kadim şehri sadece gezmek değil, ‘yaşamanız‘ için size can alıcı bir önerim var: Hive, günün her saatinde farklı bir maske takan, iki ruhlu bir şehir. Onu hem sabahın o ürkek ilk ışıklarında, sokaklar henüz sadece tarihle baş başayken; hem de akşamın kehribar sarısı aydınlatması altında, o cıvıl cıvıl hareketli halinde görmeden, ‘bu şehri tanıdım‘ demeyin. Hive sanki çölün ortasındaki bir mücevher gibi.

Gündüz gördüm, akşam görmesem de olur” yanılgısına sakın düşmeyin. Aşağıda paylaştığım iki fotoğrafı, aynı mekanın farklı zaman dilimlerinde nasıl bambaşka hikayeler anlattığının bir kanıtı olarak görmenizi isterim.

Lütfen sabah uykularınızdan feragat edin ve en geç saat 06:30’da İçan-Kala’nın o dar sokaklarına kendinizi atın. O saatte ne manzarayı kapatan hediyelik eşya tezgahları var, ne de kadrajınıza girecek kalabalıklar… Sadece siz, kerpiç duvarlar ve bin yıllık bir sessizlik başbaşa olacaksınız. Şehrin gerçek yüzüyle o an tanışacaksınız. Günün ilk ışıklarının mavi-beyaz seramikler ve sarı kerpiç tuğlalar üzerindeki o eşsiz dansını fotoğraf makinenizin karesine hapsetmek ise bu yolculuğun en kıymetli ödülü olacak.

Zamanın Kum Saati: Hive’ın Kalbi İçan Kale

Hive, aslında bir matruşka bebek gibi iç içe geçmiş iki farklı dünyadan oluşuyor; İçan Kale (Itchan Kala) ve Dışan Kale. Ancak bizim bugünkü gezimiz, 1990 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne Orta Asya’dan giren ilk “onur konuğu” olan İçan Kale’de geçecek. Burası sadece bir sit alanı değil; 26 hektarlık daracık bir alana sığdırılmış koca bir tarih hazinesi.

TERRACE CAFE DEN PANORAMİK İÇAN KALE GÖRÜNÜMÜ

Her ne kadar bugün dokunduğumuz o devasa kerpiç yapılar 18. ve 19. yüzyılların imzasını taşısa da, adımlarınızı attığınız toprağın altında milat öncesi 5. yüzyıla kadar uzanan kadim bir uygarlığın izleri gizli. 20. yüzyılın başlarında, sadece İçan Kale’nin o dar sokaklarına 50’den fazla medrese sığdıran Hive; paradokslarla dolu bir kentti. Bir yanda çöllerin ortasında yükselen bu devasa ilim yuvaları, diğer yanda ise tarihin tozlu sayfalarında kentin üzerine sinmiş o karanlık ‘köle ticareti merkezi’ etiketi… Hive, adeta zarafetle vahşetin, bilimle hüznün aynı kum tanesinde buluştuğu o kötü şöhretli ama büyüleyici vahaydı. Bir zamanlar Büyük İpek Yolu kervanları buradan geçiyordu. Hive, aynı zamanda Hive Hanlığı’nın da başkentliğini yapmıştı.

Bir Uçtan Bir Uca 6 Dakika, Ama Bitmesi Saatler Süren Bir Yolculuk

Şöyle hayal edin: Doğu Kapısı’ndan girip Batı Kapısı’na doğru hiç durmadan yürürseniz, yolu bitirmeniz sadece 6-8 dakikanızı alır. Ama işin tılsımı tam da burada başlıyor. Yol boyu bir tarafınızda yükselen turkuaz bir minare, diğer tarafınızda el emeği göz nuru ipekler, önünüzde bin yıllık oymalı ahşap sütunlar derken; o 6 dakikalık yol bir bakmışsınız koca bir güne yayılmış. Kuzeyden güneye uzanan 600 metrelik rota da farklı değil; Hive’de mesafe kısa, ama her köşe başında sizi durduracak bir hikaye çok.

KALTA MİNOR VE MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ

Amuderya’nın Değişen Yatağı ve Hive’nin Yükselişi

Hive’nin kaderi, aslında bir nehrin hırçın hikayesiyle başlıyor. 1221 yılında Cengiz Han’ın orduları, direncini kıramadıkları Gürgenç’i (bugünkü Köhne Ürgenç) dize getirmek için tarihin en yıkıcı hamlelerinden birini yaptılar: Amuderya’nın hırçın sularını dizginleyen o devasa barajları yıktılar. Koca bir başkent sular altında kalıp haritadan silinirken, nehir de küsüp kendine yeni bir yatak çizdi. Coğrafyanın çehresini sonsuza dek değiştiren bu ‘su suikastı’, eski başkentin ihtişamını çamura gömerken, bir vaha şehri olan Hive’nin gelecekteki yükselişine giden yolu açıyordu.

KALTA MİNOR VE MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ GECE GÖRÜNÜMÜ

İşte Hive, bu büyük yıkımın küllerinden doğan bir ‘teselli’ gibidir. Nehir yatağının değişmesiyle susuz kalan başkent mecburen buraya taşındı ve 1598’de Hive Hanlığı’nın kalbi burada atmaya başladı. 17. yüzyıldan itibaren bir İslam ilim merkezine dönüşen şehir; medreseleri, camileri ve çini işlemeli saraylarıyla 18. ve 19. yüzyıllarda adeta bir mimari altın çağ masalı yazdı. 1873’te Rus gölgesinin düştüğü bu topraklar, 1920’de son hanın vedasıyla bir devri kapattı ve 1924’ten itibaren bugün bildiğimiz Özbekistan’ın o en mağrur parçası haline geldi.

Efsaneyle Gerçek Arasındaki Kuyu: Heyvak

HEYVAK KUYUSU

Hive’ın ismi bile bir mucizeye dayanıyor. Efsaneye göre Hz. Nuh’un oğlu Sim, çölde susuz kalınca bir kuyu kazmış. Suyun tadına baktığında ise o kadar ferahlamış ki ağzından “Hey vah!” (Ne güzel!) nidası dökülmüş. Şehrin adı da işte bu “lezzetli” haykırıştan geliyor. İşin söylence kısmı bu ama en heyecan verici yanı ise; o kuyunun bugün hala şehrin tam kalbinde, tüm zamana meydan okurcasına duruyor olması!

Şehrin Dört Kapısı, Dört Farklı Hikaye
Dört Kapı, Dört Farklı Hikaye… İçan Kale’yi gerçek bir kale yapan, onu yüzyıllardır sımsıkı saran dört ana kapısıdır. Yandaki şematik görselde, bu kadim şehre ruhunu veren başlıca gezi noktalarını görebilirsiniz.

Şehrin ana giriş kapısı Batı Kapısı’ dır (Ata Darvoza). Günümüzde turistlerin İçan Kale’ye girmek için en çok kullandığı, Muhammed Emin Han Medresesi ve Kalta Minor‘un hemen yanında yer alan en işlek nokta da burasıdır. Ticaretin kalbi olan Doğu Kapısı (Palvan Darvoza) eskiden pazarların kurulduğu, bugün ise geleneksel çarşı havasını hala soluyabileceğiniz en süslü kapı.

Soldaki fotoğrafta gördüğünüz Kuzey Kapısı (Baghcha Darvoza) ise kervanların Urgenç’ten gelen tozunu silkelediği, şehri modern dünyaya bağlayan kadim giriş kapısıdır. Kalabalıktan kaçıp tarihin sessizliğiyle baş başa kalmak isteyenlerin rotası ise Güney Kapısı (Tash Darvoza) olmalı.

Güneşte Kuruyan Dev: Kerpiç Surlar

Hive’yi kuşatan yaklaşık 2,5 kilometrelik o devasa surlara baktığınızda, sanki çölün kızıl kumları el birliğiyle ayağa kalkmış da şehre siper olmuş sanırsınız. Bugün hayranlıkla izlediğimiz bu kerpiçten zırh, aslında bir küllerinden doğuş hikayesi… 1220’de Cengiz Han’ın gazabıyla yerle bir olan antik surların yerine, 18. yüzyılda Hive Hanları tarafından adeta bir mühendislik meydan okuması olarak yeniden inşa edilmişler.

Dile kolay; 10 metre yükseklik, 6 metre kalınlık… Güneşte pişmiş çamur tuğlaların sabırla üst üste dizilmesiyle yükselen bu dev gövdeyi, her 30 metrede bir selam duran o kavisli kuleler ayakta tutuyor. Bu kuleler sadece düşman gözlemek için değil, o ağır kerpiç kütlesine omuz veren birer sadık ‘payanda’ gibi tasarlanmış. Eğer bölgenin o kupkuru, nemsiz havası olmasaydı, bu devasa toprak yapıların zamana karşı bu kadar diri kalması mümkün olamazdı. Tabii, Sovyet dönemindeki o titiz restorasyonun hakkını da teslim etmek gerek.

Ücretini ödemek şartıyla isterseniz Doğu Kapısının civarından veya Kunya Ark’da surlara çıkabiliyorsunuz.

Zaman Tüneline Giriş: Batı Kapısı ve Gökyüzünün Yarım Kalan Rüyası

İçan Kale yürüyüşümüze, şehrin ana giriş kapısı ve en işlek noktası olan Batı Kapısı (Ata Darvoza) ile başlıyoruz. Kapıdan içeri adım attığınız an modern dünya dışarıda kalıyor; kendinizi bir film setinde değil, bin yıllık bir tarihin tam merkezinde buluyorsunuz. Buradan girerken alacağınız 250.000 Özbek Somu tutarındaki bilet ile —İslam Hoca Minaresi, Cuma Camisi Minaresi ve Pehlivan Mahmud Türbesi hariç— şehrin hemen her noktasını gezebiliyorsunuz. Bu üç özel yapı için ayrıca bilet almanız gerekiyor. Ziyaretler sırasında biletinizi yanınızda bulundurmanız şart. Bir de Kuzey Kapısı’nın orada surlara çıkmak için ücret talep edildiğini de hatırlatayım. Gündüz saatlerinde girişler turnikelerden denetlense de akşam belli bir saatten sonra geçişler serbestleşiyor. Kapıdan geçer geçmez gözleriniz büyüleyici bir silüetle karşılaşacak ve ister istemez tek bir noktaya kilitlenecek: Kalta Minor.

Kalta Minor (Kısa Minare): Gökyüzüne Uzanan Turkuaz Bir Dev

Sanki dev bir el tarafından yarıda kesilmiş gibi duran bu heybetli yapı, şehrin en ikonik sembolü. 1851’de inşaatına başlanan bu minarenin, aslında Orta Asya’nın en yüksek minaresi olması planlanmıştı. Kalta Minor Minare’nin temelleri 15 metre derinliğe ulaşıyor. İnşaatı başlatan Muhammed Emin Han savaşta ölünce, bu turkuaz rüya 29 metrede donup kaldı. Ama bu “eksiklik” onu dünyanın en fotojenik yapılarından biri haline getirdi. Tamamı çiniyle kaplı dünyadaki ender minarelerden biridir. Üzerindeki geometrik desenler ve mavinin her tonu, günün her saatinde farklı bir parıltı sunar.

1851-1854 yılları arasında inşa edilen Muhamed Emin Han Medresesi yapıldığı dönemde Orta Asya’nın en büyük eğitim kurumu olma unvanına sahipti. İki katlı yapısı ve 125 hücreli düzeniyle, aynı anda 260 öğrenciye barınma ve eğitim imkanı sunabiliyordu.

MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ
MUHAMMED EMİN HAN MEDRESESİ-GECE GÖRÜNTÜSÜ

Çoğu medresede hücreler tek katlıyken, burada zemin kattaki odalar derslik, üst kattakiler ise yatakhane olarak tasarlanmış. Bu çift katlı mimari, yapıya saray benzeri bir ihtişam katıyor. Dış cephesindeki beş kule (guldasta) ve geometrik çini süslemeleri, Hive’nin o meşhur mavi-turkuaz estetiğinin zirvesidir. Yanında bulunan yarım kalmış minare aslında bu medresenin bir parçası olarak tasarlanmıştı.

Muhammed Emin Han Medresesi, sadece bir eğitim yuvası değil; hanlığın gücünü göklere ulaştırmak isteyen bir hırsın ve o hırsın yarım kalmış ama yine de büyüleyici hikayesinin sessiz tanığıdır.

Bu tarihi medrese günümüzde Orient Star Khiva oteli olarak hizmet veriyor. Bir zamanlar talebelerin Kur’an ve astronomi çalıştığı o vakur taş hücreler, bugün dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerin ağırlandığı otel odalarına dönüştürülmüş durumda. Kalta Minor’un hemen arkasında uzanan kısım ise otelin restoranı olarak işlev görüyor. Medrese kapısından içeri adım attığınızda karşınıza çıkan resepsiyon masası, size kısa bir ‘Acaba girsem mi, girmesem mi?’ ikilemi yaşatsa da tereddüt etmeyin; içeriye giriş serbest. O devasa avluyu mutlaka gezin. Hatta vaktiniz varsa, bu bin yıllık atmosferin tadını çıkarmak için avluda bir yorgunluk kahvesi içmeyi de ihmal etmeyin.

Kunya-Ark: Kale İçinde Kale

Batı Kapısı’ndan girer girmez solunuzda yükselen o mağrur yapının adı Kunya (Kuhna) Ark. Yani ‘Eski Kale’. 1688’de tamamlanan bu yapı, aslında Hive’ın yönetim beyniydi. İçan Kale’den yüksek duvarlarla ayrılmış bu ‘kale içindeki kale‘, Han’ın haremi, darphanesi, camileri ve hatta hapishanesiyle tamamen izole bir dünyaydı. Kale meydanında askeri geçit törenleri ve eğitim savaşları yapılırdı. Ayrıca cezaların infaz edildiği bir hapishane de vardı. Kale, 19. yüzyılın başlarında restore edildi.

Saray avlusunun ortasındaki o dairesel platforma dikkatli bakın. Hanlar, devasa saraylar yaptırsalar da onların gönülleri hep bozkırdaydı; kışın bu yükseltinin üzerine keçe çadırlarını (yurt) kurar, göçebe atalarının geleneğini sarayın kalbinde yaşatırlardı.

Kunya Ark içinde en beğendiğim yer Yazlık Cami oldu. Caminin en çarpıcı özelliği, duvarlarının tamamen geleneksel mavi-beyaz ve turkuaz çinilerle (mayolika) kaplı olması. Bu çiniler, karmaşık bitkisel desenler ve geometrik motiflerle bezeli.

Kunya Ark içindeki Ak Şeyh Baba Kulesi’ne çıkıp, Hive’nin turkuaz minarelerini ve kerpiç damlarını özellikle gün batımında izlemek neredeyse her gezginin ortak tavsiyesi. Ancak biz, kalabalık bir kule tırmanışı yerine daha dingin bir tercihte bulunduk. Kaldığımız otelin terasının da bize aynı keyfi vereceğini düşündük. Aşağıdaki fotoğraf, otelimizin terasından yakaladığımız o eşsiz gün batımı anına ait.

Kunya Ark içindeki Yazlık Cami’nin duvarlarındaki o baş döndürücü mavi çinilere dokunmayı, kabul salonunu görmeyi ihmal etmeyin.

Daha sonra Muhammed Rahim Han Medresesi ziyaretine gittik. İkinci Muhammed Rahim Han sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda “Feruz” mahlasıyla şiirler yazan bir şair, müzisyen ve tam bir bilim tutkunu olan Hive Hanı olarak tanımlanıyor. 1864-1910 yılları arasında hüküm süren Han, Hive’nin Rus imparatorluğu korumasına girdiği zorlu dönemde tahtta kalmış olsa da, enerjisini halkının eğitimine ve sanatın gelişimine harcamış. Hive’ye ilk matbaayı getiren ve bölgede modern eğitimin önünü açan isim odur.

Muhammed Rahim Han Medresesi sadece taş ve tuğladan ibaret bir yapı değil; Hive’nin aydınlanma döneminin en önemli simgesi kabul ediliyor.

MUHAMMED RAHİM HAN II MEDRESESİ

Medresenin kapısından içeri süzüldüğünüzde, geniş avlusu sizi o meşhur Hive sessizliğiyle sarmalar. İki katlı bu devasa yapı, bir zamanlar 76 hücrede ders çalışan talebelere ev sahipliği yapıyordu.

Ancak bu medreseyi diğerlerinden ayıran en önemli özellik, banisi olan Muhammed Rahim Han II’nin vizyonudur. O, burayı sadece dini eğitimin verildiği bir yer değil; edebiyatın, matematiğin ve astronominin konuşulduğu bir bilim merkezi olarak kurgulamıştı. Medresenin içinde, Han’ın hayatına ve bölgenin eğitim tarihine ışık tutan bir müze bulunuyor.

Hive Cuma Cami: Bir Orman Sessizliği

İçan Kale’nin labirent sokaklarında karşınıza çıkan Cuma Cami, Orta Asya’nın o görmeye alışık olduğumuz devasa kubbelerinden ve görkemli girişlerinden çok uzak, şaşırtıcı bir yapı. Dışarıdan bakıldığında son derece mütevazı duran, hatta minaresi olmasa belki de fark etmeden önünden geçip gideceğiniz bu caminin asıl büyüsü, kapısından içeri adım attığınız anda sizi karşılıyor.

CUMA CAMİ GİRİŞİ VE MİNARESİ (SABAH YÜRÜYÜŞÜNDEN)

Caminin içine girdiğinizde kendinizi bir yapının içinde değil, devasa bir ahşap sütun ormanında bulursunuz. Salonun çatısını taşıyan tam 213 adet ahşap sütun var. Bu salon, Hive’ın yüzyıllara yayılan ahşap oyma sanatının sergilendiği bir açık hava müzesi gibi.

Caminin bugünkü hali 18. yüzyılın sonlarında yaptırılmış olsa da, temelleri 10. yüzyıla kadar uzanıyor. İnşaat sırasında eski caminin ruhuna sadık kalınmış, hatta daha eski yapılardan ve askeri ganimetlerden getirilen sütunlar da buraya dahil edilmiş.

Sütunların yaklaşık 20 tanesi, 11. ile 14. yüzyıllar arasından günümüze ulaşan gerçek antikalar. Her bir sütun, ait olduğu dönemin oyma stilini ve hikayesini üzerinde taşıyor. Caminin bir kısmı biz orada iken restorasyon nedeni ile kapalıydı. Neredeyse tüm sütunlara dokunarak camiyi gezdim.

Sütunların alt kısımlarına dikkatli bakın; çoğunun kaidesi, içinden bereketli bitkilerin fışkırdığı yuvarlak bir testiye benzer. Bu, bölgenin kadim “hayat pınarı” sembolizmini yansıtır.

Caminin kubbesi yoktur ancak tavanın ortasında açılmış küçük kare pencereler bulunur. Bu açıklıklardan süzülen ince ışık huzmeleri, tozlu hava ve ahşap sütunların arasında süzülürken camiye mistik bir hava katar.

Gökyüzünün Bekçisi: İslam Hoca Kompleksi

İçan Kale’nin neresinde olursanız olun, başınızı yukarı kaldırdığınızda göz göze geleceğiniz bir yapı var: İslam Hoca Minaresi. 1908-1910 yılları arasında inşa edilen bu külliye, Hive’ın en genç ama en gösterişli sakinlerinden biridir.

Zıtlıkların Estetiği: Dev Minare, Minik Medrese

İSLAM HOCA MEDRESE VE MİNARESİ GECE GÖRÜNTÜSÜ

Mimarının dahiyane dokunuşuyla bu külliye, bir zıtlıklar sanatı üzerine kurulmuş. Yanındaki medrese Hive’ın en küçüğü olsa da, hemen eteğinden yükselen 56,6 metrelik dev minare, bu küçüklük sayesinde olduğundan çok daha görkemli görünür. Eskiden çölde yol alan kervanlar, henüz şehre kilometrelerce mesafe varken bu minarenin parıltısını görür ve yönlerini ona göre tayin ederlermiş.

İSLAM HOCA MEDRESE VE MİNARESİ SOKAĞI GECE GÖRÜNTÜSÜ

Buhara’ya Selam: Kalyan’ı Geçen Yükseklik

İslam Hoca’nın finansmanıyla inşa edilen bu kule, bir güç gösterisidir. Öyle ki, tamamlandığında meşhur Buhara Kalyan Minaresi’ni geride bırakarak bölgenin en yüksek noktası olmuştur. Ancak onu özel kılan sadece boyu değil, gövdesini bir kuşak gibi saran masmavi, beyaz ve turkuaz majolika işlemeleridir.

Bu yatay şeritler, 9,5 metre çaplı devasa bir gövdenin sanki havada süzülüyormuşçasına hafif ve zarif görünmesini sağlıyor. Eğer dizlerinize güveniyorsanız ve o daracık 120 merdiveni tırmanmayı göze alırsanız, 45. metredeki seyir terası sizi bekliyor. Biz denemedik. Yukarıya çıkarsanız buradan baktığınızda Hive, 60’tan fazla tarihi anıtıyla ayaklarınızın altına serilen bir Orta Çağ haritasına dönüşüyor diyorlar.

Külliyeye adını veren İslam Hoca, sadece bu yapıyla değil, Hive Hanlığı’na ilk Avrupa tipi okulu getiren ilerici görüşleriyle de tanınıyordu. Külliyenin hemen girişindeki 42 hücreli küçük medrese, işte bu vizyoner devlet adamının eğitim ve sanata verdiği önemin en zarif kanıtıdır. İçerideki caminin mihrabındaki alçı süslemeler, minarenin çinileriyle kusursuz bir uyum içindedir. Hive’de lezzet durakları arasında sıkça ismi geçen Cafe Zarafshon, şehrin sembolü İslam Hoca Medresesi’nin hemen yanı başında yer alıyor. Görkemli minarenin gölgesinde, tarihin tam kalbinde bir yemek molası vermek için en ideal noktalardan birisi burası olabilir.

Şehrin Manevi Bekçisi: Pehlivan Mahmud Kompleksi

Hive yürüyüşümüze, şehrin en kutsal ve manevi anlamda en güçlü noktasına, Pehlivan Mahmud Kompleksi‘ne doğru devam ediyoruz. Burası sadece bir türbe değil; bir kürkçünün, bir şairin, bir filozofun ve hepsinden öte yenilmez bir güreşçinin ebedi istirahatgahıdır.

Pehlivan Mahmud, Hive halkı için bir insandan fazlasıdır. 14. yüzyılda yaşamış olan bu efsanevi isim, o kadar güçlü bir karaktere sahipti ki, bugün bile profesyonel İranlı güreşçiler er meydanına çıkmadan önce onun adını anarak dua ederler. 1320’lerde hayata gözlerini yumduğunda, vasiyeti üzerine kendi kürk atölyesine gömülen Mahmud, zamanla Hive’ın “koruyucu piri” ilan edildi.

1701 yılında mütevazı bir mezar olarak başlayan bu yapı, yüzyıllar içinde muazzam bir külliyeye dönüştü. Pehlivan Mahmud’un beyaz ve mavi çinilerle bezeli mezar taşının etrafı, zamanla Hive Hanları (Muhammed Rahim Han, Abdülgazi Han ve aileleri) tarafından paylaşıldı. Böylece burası bir halk kahramanının mezarı olmaktan çıkıp, hanedanın da ebedi uykusuna yattığı görkemli bir kraliyet türbesine dönüştü.

Türbenin mimarisi kadar, içindeki sosyal doku da hikaye doludur. 19. yüzyılın sonunda buraya bir cami ve medresenin yanı sıra, körler için dört adet hayır evi inşa edildi. Bu, Hive’ın acı bir gerçeğinin sonucuydu: Çölün bitmek bilmeyen kum fırtınaları, o dönemde pek çok kişinin görme yetisini kaybetmesine neden oluyordu. Bu hayır evleri, Pehlivan Mahmud’un kucaklayıcı ruhuna uygun olarak ihtiyaç sahiplerine kapılarını açtı.

Pehlivan Mahmud Medresesi yakınında ziyaret ettiğimiz bir başka özellikli medrese Shergazi Han Medresesi (Şergazi Han). Bu medresesinin özelliği yetiştirdiği önemli alimlerden geliyor. Bunlardan birisi Türkmen edebiyatının babası kabul edilen ve bu medresede eğitim görmüş olan büyük şair Mahtumkulu, diğeri ise Karakalpakların dünyaca ünlü şair ve düşünürü Ajiniyaz. Bu nedenle bu medreseye Alimler Yurdu” anlamında Maskan-i Fazilan da deniyor.

Medresenin serin hücrelerinde dolaşırken Mahtumkulu’nun şu dizeleri çarpıyor kalbinize; adeta üç yüz yıl öncesinden bugüne fısıldanan bir hayat dersi gibi:


Keşke insan bu dünyaya gelmese,

Geldikten sonra ömür sürse, ölmese,

Elden gelen iyi bir işin yoksa,

Gönül içinde iyi niyet iyidir!

Medrese hücrelerinde Orta Asya edebiyatının ve düşünce dünyasının dev isimlerine adanmış çok kıymetli belgeler, el yazmaları ve canlandırmalar sergileniyor.

KUTLUĞ MURAD İNAKA MEDRESESİ

Doğu Kapısından (Palvan Darvaza) girdiğinizde karşınıza çıkan meydanda birbirine eklemlenmiş üç medrese görüyorsunuz. Sol tarafınızda büyük cephesiyle Kutluğ Murad İnaka Medresesi‘ni görürsünüz.

ALLAKULİ HAN VE KHOJAMBERDİBAİ (KHURJUM) MEDRESLERİ

Sağ tarafınızda ise devasa Allakuli Han Medresesi yükselir. Sağınızdaki o dev yapının hemen dibinde/girişinde ise küçük, alçak ve iki bölmeli Khojamberdibai (Khurjum) medresesini fark edeceksiniz. Sonuncusu bölgenin en eski medreselerinden. Allakuli Han Medresesi yakınlarında Hive’de çok tavsiye edilen Khorzem Art Restaurant bulunuyor. Bizim sadece bir gecemiz olduğundan akşam yemeği için Terrace Cafe’yi tercih ettik.

Allakuli Han Medresesi bu bölgenin “devidir”. 19. yüzyılda inşa edilen bu medrese, bölgedeki diğer yapıların üzerine adeta çökmüş gibidir. Çok yüksek bir portalı (giriş kapısı) vardır ve oldukça görkemlidir. Hive’de hemen her köşede büyük küçük medreselere rast geleceksiniz. Bu medreselerin bazılarının içi sergi salonları haline dönüştürülmüş. Bu medrese içinde de el sanatları ve dokuma ile ilgili sergiler vardı.

Kutluğ Murad İnaka Medresesi Hive’de inşaatında tamamen pişmiş tuğla kullanılan ilk yapılardan biridir. Bu özelliği, yapının daha sağlam ve detaylı bir işçiliğe sahip olmasını sağlamıştır. Medresenin en karakteristik özelliği avlusunun tam ortasında yer alan sarnıçtır.

Taş Havli Sarayı: Harezm’in “Taş Avlulu” Mücevheri

TAŞ HAVLİ SARAYI

Doğu kapısının o yoğun medrese dokusunu geride bırakıp ilerlediğinizde, kendinizi bir anda Hive Hanlığı’nın hem ekonomik hem de estetik gövde gösterisi olan Taş Havli Sarayı’nın önünde buluyorsunuz. 1830-1838 yılları arasında yükselen bu saray; Allakuli Han’ın vizyonunu, Harezm’in o dönemki zenginliğini ve ‘taşın’ mavi çiniyle olan o muazzam aşkını ilan eder gibi.

TAŞ HAVLİ SARAYI

Han, sarayın yapımı için hiçbir masraftan kaçınmamış; hatta dönemin en usta zanaatkarlarını buraya toplamış. İlginç olan ise sarayın inşaat sırası: İnşaat, hanın en özel alanı olan harem ve kendi odalarıyla başladı. Sarayın geri kalanı, yani kabul salonu ve devasa avlular, bu mahrem alanın etrafında şekillendi. 8 yıl süren bu hummalı çalışma, sonunda ortaya labirent gibi birbirine bağlanan üç büyük avlulu devasa bir yapı çıkardı.

Sarayın avlularına girdiğinizde sizi karşılayan şey sadece taş değil, adeta bir sanat galerisidir: Duvarlar, Hive’ın imzası olan o meşhur mavi-beyaz seramiklerle tamamen kaplıdır. Desenlerin karmaşıklığı ve renklerin canlılığı, o dönem Harezm’in komşu krallıklarla olan güçlü ekonomik bağlarının ve kültürel zenginliğinin bir göstergesi.

TAŞ HAVLİ SARAYI

Taş Havli’deki ahşap sütunlar ve tavan süslemeleri, Cuma Camisi’ndekiler kadar zarif, ancak sarayın görkemine uygun olarak daha gösterişliler.

Günün programı olan gezilerimizi tamamladıktan sonra akşam yemeğini Cafe Terrace da yedik. Bir gün öncesinden yer ayırtmak istemiş ama yer bulamamıştık. Sonunda bu gece için, o da saat 21:00 için yer ayırtabildik. Gruplar için çok uygun bir mekan ve hızlı servisi var. Yemekler çok güzeller. Fiyat performans ilişkisi çok iyi. Ortam ise Kalta Minor ve Kunya Ark gece manzaralı. Kesinlikle tavsiye ederim.

TERRACE CAFE

Hive, sadece bir şehir değil; zamanın kum saatinden süzülüp bugüne kalmış bir serap sanki. Batı Kapısı’ndan girerken sizi karşılayan o devasa turkuaz yarım kalmışlık (Kalta Minor), Cuma Camisi’nin asırlık sütun ormanındaki huşu ve gün batımında surların üzerinden şehre düşen o kızıl gölge… Hepsi size aynı şeyi fısıldar: “Burada zaman, sizin saatinize göre değil, tarihin ritmine göre akar.”

Sizce de zaman burada biraz durmuş gibi görünmüyor mu?

Gezekalın, merakla kalın… Çünkü dünya, keşfedilmeyi bekleyen bu masallarla dolu.

Dr Ümit Kuru

10.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Sanat Sürgününden İpek Yolu’nun Bekçilerine: Nukus ve Harezm Kaleleri

ÇÖLDEKİ LOUVRE: IGOR SAVİTSKY’NİN SANAT SIĞINAĞI

Nukus’ta Jipek Joly Art adlı bir otelde konakladık. Nukus’ta bu oteli konaklama için seçmemizin en önemli nedeni adeta bir serap gibi bozkırın ortasında yükselen Savitsky Güzel Sanatlar Müzesi’ne yakın olması. Gezimizin en önem verdiğim bölümlerinden bir tanesi bu müzeyi ziyaret etmek. Müzenin bir süredir tadilatta olması ve sadece resimlerin olduğu ana salonun ziyarete açık olması biraz şansızlık olsa da, müzeden içeri adım atmak bile başlı başına bir zaman yolculuğu. Müzeler konusunda bu gezimizde tam bir “bahtsız bedevi” durumu yaşıyoruz!

Bir Aşk Hikayesi
Her şey 1915 Kiev doğumlu bir ressam ve arkeolog olan Igor Savitsky’nin 1950’lerde bir arkeolojik keşif gezisi için bu topraklara gelmesiyle başladı. Harezm’in kumları altına gizlenmiş tarih Savitsky’yi öyle bir büyüledi ki Karakalpakistan onun için bir aşk, ömür boyu sürecek bir tutkunun adı oldu. Kazılar bittiğinde herkes gitti, Savitsky ise kalmayı seçti.

Bir Sanat Kurtarıcısı ve Yasaklı Renklerin Gardiyanı: Igor Savitsky
Savitsky sadece toprak altındaki eserleri değil, ruhları hapsedilmiş sanatçıları da kurtarmaya niyetliydi. Sovyet rejiminin “sakıncalı” bulduğu, avangart tarzları nedeniyle kınanan, unutulan veya yok edilmek istenen Özbek ve Rus sanatçıların eserlerini toplamak gibi tehlikeli bir işe girişti. Moskova ve St. Petersburg’daki gizli bir ağ sayesinde, kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptı: Rejimin “çöp” dediği, oysa her biri birer şaheser olan binlerce tabloyu satın alarak Özbekistan’ın bu en ücra köşesine taşıdı.

İnanmış Bir Adamın Zaferi
Savitsky’nin inancı ve azmi öylesine sarsılmazdı ki, en katı Sovyet bürokrasisini bile dize getirmeyi başardı ve 1966 yılında o mucizevi müzenin kapılarını dünyaya açtı. Bugün onun için yapılan ‘Sanatın Nuh Peygamberi’ yakıştırması ne kadar da yerinde! Tıpkı Nuh gibi o da, yaklaşan ideolojik fırtınanın farkındaydı ve insanlığın sanatsal mirasını çölün ortasındaki bu sığınağa toplayarak yok olmaktan kurtardı. Eğer o olmasaydı, bugün dünya sanat tarihinin en önemli sayfalarından bazıları muhtemelen çoktan küle dönüşmüş olacaktı. İşte bu yüzden burası bugün dünya çapında “Çöldeki Louvre” olarak anılıyor.

Otelimiz yakın olduğu için müze kapısına varmamız uzun sürmedi. Açılışa henüz on dakika vardı ve o an etraftaki tek yabancı ziyaretçiler bizdik. “Müze bize kaldı, rahat rahat gezeriz” derken, okul aktivitesi olarak ziyarete getirilen çocukların neşeli kalabalığı müze önünde belirdi. 10-15 yaşlarındaki bu çocukların, ellerinde telefonlarla bizimle selfie çekilme telaşları gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Bir anda hepimizin etrafı meraklı bakışlarla çevrildi. Bu pırıl pırıl çocukların hevesini kırmak olur muydu hiç? Biz de onlarla bol bol poz verip bu güzel anı paylaştık.

Müzenin Ruhu: Sessiz Çığlıklar ve Saklı Renkler

Nihayet müze kapıları açıldı ve içeri adımımızı attık. Normalde her sergiyi mutlaka görmeliyim diyen o tutkulu resim sergisi gezginlerinden değilimdir; ancak buradaki atmosfer beni daha ilk andan yakaladı. Bazı tabloların önünde durduğunuzda, sanki eser sizinle konuşmaya başlıyor, sizi derin bir sorgulamanın içine çekiyor. O kadar etkilendim ki, her bir detayı hafızama kazıma isteğiyle neredeyse tüm koleksiyonu fotoğraflarken buldum kendimi.

Müzede eserleri bulunan ve Stalin döneminin dayattığı “Sosyalist Gerçekçilik” akımına uymadıkları için ana akımdan dışlanmış, ancak Savitsky sayesinde eserleri günümüze ulaşmış dev isimlerin bazılarını sizler için yazayım.

NİKOLAİ KARAHAN-REGİSTAN’DA ADLI TABLOSU

Müzedeki koleksiyonun temelini oluşturan Rus avangard ustaları şunlardır: Alexander Volkov, Mikhail Kurzin, Elena Livach, Nikolai Karahan ve Ural Tansykbaev. Özellikle Karahan ve Volkov’un tablolarına bayıldım.

NİKOLAİ KARAHAN-YOL İNŞAATI ADLI TABLOSU

Batı eğitimi ile Doğu’nun mistisizmini harmanlayarak benzersiz bir Orta Asya ekolü ortaya çıkartan Özbek sanatçılar ise Alexander Nikolaev (Usto Mumin), Victor Ufimtsev.

IGOR SAVİTSKY

Karakalpakistan’ın sesi olan sanatçılar arasında Igor Savitsky’nin yeri bambaşka. O, sadece vizyoner bir koleksiyoner değil, aynı zamanda müze duvarlarını kendi eserleriyle de süsleyen yetenekli bir ressamdı. Müzenin ‘Mona Lisa’sı’ olarak kabul edilen meşhur ‘Mavi Boğa’ tablosunun yaratıcısı Vladimir Lysenko ise, serginin ruhunu şekillendiren bir diğer dev isim.

Vladimir Lysenko’nun ‘Mavi Boğa adlı tablosu

1920’lerin sonunda fırçalanan Mavi Boğa adlı bu devasa figür, sadece bir hayvan değil; yükselen siyasi baskıya karşı atılmış en güçlü sanatsal çığlık olarak kabul ediliyor. Tabloya yaklaştığınızda, boya katmanlarının altındaki o hırçın fırça darbelerine ve boğanın gözlerindeki hapsolmuşluk hissine odaklanın. Rejimin, sanatçısını ‘delilikle’ yaftalamasına sebep olan o dizginlenemez, vahşi enerjiyi bugün bile iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

NİKOLAİ KARAHAN TABLOSU

Özbekistan’ın Gauguin’i’ Ural Tansykbaev‘in fırçasından çıkan Orta Asya tasvirleri, alışılagelmişin dışında, mistik ve dışavurumcu bir renk cümbüşü olarak kabul ediliyor. Müzede ‘Güneşin ve Narın Ustası’ Aleksandr Volkov’un aşağıdaki eserini pek sevdim.

ALEXANDER VOLKOV-NAR İLE DİNLENENLER TABLOSU

Otoriteler, Volkov’un tuvallerindeki o derin ve sıcak kırmızı tonlar, sadece bir meyveyi değil, bu coğrafyanın tükenmek bilmeyen yaşam enerjisini ve bereketini de simgeledeğini söylüyorlar.

Müzedeki önemli sanatçılardan biri olan Mikhail Kurzin insanı idealleştirilmiş ‘mutlu işçi’ kalıplarıyla değil; olduğu gibi, bazen kaba, bazen trajik ve yer yer komik bir abartıyla resmedermiş.

Savitsky’nin bu ücra çöle sakladığı bu isimler, aslında sadece resim yapmadılar; her biri fırçalarıyla tarihe birer direniş notu bıraktılar.

İLYA MAZEL-GÖÇ TABLOSU

Müzenin diğer bölümleri ziyarete kapalı olsa da seçilen bazı kıymetli parçalar bu alanda sergiye dahil edilmiş. Envanterde çok daha zengin bir etnografik koleksiyonun saklı olduğuna şüphe yok. Yine de Karakalpak kadınlarının meşhur ‘Saukele‘ başlıkları, göz alıcı gümüş takıları, zarif seramikleri ve kadim arkeolojik buluntuları içeren o küçük ama etkileyici seçkiyi büyük bir ilgiyle inceledik.

BOZKIRIN SAHİBİ: HAREZM VE KUMLARIN ARASINDAKİ KALELER

Nukus’un modern sanat sırlarından ayrılıp, tarihin en eski katmanlarına, yani Asya’nın Mısır‘ına doğru yolculuğumuza başladık.

Bozkırın Sahibi: Harezm ve Kumların Arasındaki Kaleler
Müzeden ayrıldıktan sonra önümüzde yaklaşık 300 kilometrelik, 6 saat sürecek uzun bir yol var. İstikametimiz; tarihin, tozun ve ihtişamın başkenti Hive… Ancak yol boyunca içinden geçeceğimiz topraklar sıradan bir coğrafya değil; burası antik dünyanın en gizemli havzalarından biri olan Harezm.

Asya’nın Mısır’ı: Suyun ve Toprağın Dansı
Ceyhun Nehri’nin (Amu Derya) Aral Gölü’ne döküldüğü o devasa delta, tarihin en eski çağlarından beri “Harezm” olarak anılıyor. Bu isim, Arap fetihlerinden önce gururlu bir kavmin adıydı; Milat öncesi 6. yüzyıldan, milat sonrası 7. yüzyıla kadar var olmuşlardı. Onlar tarihin sahnesinden çekildikten sonra Harezm bu bereketli coğrafyanın adı olarak kaldı. Bugün İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında bölüşülmüş olsa da, Harezm’in kalbi hala burada, bu topraklarda atıyor. Tıpkı Nil Nehri’nin Mısır’ı var etmesi gibi, Ceyhun da bu çölün ortasında Harezm medeniyetini doğurmuş.

Harezmşahlar ise bu bölgeyi merkez alarak kurulan, zamanla dev bir imparatorluğa dönüşen ve 1231 de yıkılana kadar hüküm sürmüş bir Türk-İslam devletinin adı. İkisini birbirinden ayırt etmek lazım.

ESKİ SU KANALLARI VE HAREZM KALESİ

Kanallar, Kervanlar ve Kılıç Sesleri
Harezm medeniyeti, çölün acımasız sıcağında hayatta kalabilmek için adeta doğayla bir pazarlık yapmıştı. Amu Derya’dan çekilen devasa sulama kanalları, bozkırı yeşerterek burayı bir tarım vahasına dönüştürdü. Öyle ki, 1558’de burayı ziyaret eden gezgin Anthony Jenkinson, “Bütün bu ülkeye hizmet eden su, Ceyhun Nehri’nden hendeklerle çekiliyor” diyerek bu mühendislik harikasının büyüklüğüne hayranlığını gizleyememişti. Ancak bu refahın bir bedeli vardı. İpek Yolu’nun altın yüklü kervanları ve bu hayati su yolları, bozkırın göçmen kavimleri için her zaman iştah kabartıcıydı. İşte bu yüzden Harezmler, çöle devasa bekçiler diktiler: Antik Harezm Çöl Kaleleri.

KIZIL KALE (KALA)

UNESCO Mirası: Kumdan Yükselen Devler
Bugün Hive yolunda, UNESCO Geçici Listesi’nde yer alan bu kalelerin en mağrur olanlarına misafir olacağız. Ancak sizden isteğim bu kerpiçten örülmüş kale surlarının gölgesinde, rüzgarın size 2500 yıl öncesinin kılıç seslerini ve kervan çıngıraklarını fısıldamasını duyarak yürümenizdir. Konforun yerini keşfe bıraktığı, bozkırın ortasında yükselen bu antik “Kala”lar, Harezm’in ruhunu Hive’ye varmadan önce damarlarımızda hissetmemizi sağlayacak.

KIZIL KALE

Nukus’dan yola çıktığımızda bizi bölgenin “Altın Halkası” olarak bilinen Ellik Kala, yani “50 Kale” bölgesi karşıladı. İsmindeki “50” rakamı aslında sembolik; bu uçsuz bucaksız coğrafyada kumların altında hala keşfedilmeyi bekleyen onlarca kale olduğu biliniyor. Günümüzde ise bu kadim krallığın görkemini yansıtan yaklaşık yirmi kaleden geçerek Hive’ye uzanacağız. Bu kalelerin bir kısmı gayet iyi restore edilmiş, bir kısmı ise sadece bir höyük görünümündeler.

CHİLPİQ KALA

Bu kaleler sadece askeri karakollar değildi; aynı zamanda Zerdüştlüğün kutsal ateşlerinin yandığı tapınaklar, zanaatın kalbinin attığı atölyeler ve hayat dolu küçük şehirlerdi. Öyle ki, bazı tarihçiler bu toprakların bizzat Zerdüşt’ün anavatanı olduğuna inanır.

Nukus’tan yaklaşık 45 kilometre sonra karşımıza çıkan Chilpiq (Shilpiq), gökyüzüne uzanan sessiz bir tanık gibi bizi selamlıyor. Burası aslında bir “Sessizlik Kulesi-Dakhma”. Zerdüştlerin kadim ritüelleri burada yerine getirilirmiş. Milat öncesi 1. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle Chilpiq, klasik bir kaleden çok farklı bir amaca hizmet ediyordu. Milat sonrası 2. ve 4. yüzyıllarda Kuşan İmparatorluğu döneminde burası yoğun olarak kullanılmış, 7. ve 10. yüzyıllarda ise bölgedeki yerel hanedanlar tarafından restore edilmiş.

Zerdüşt inancında toprak, su ve ateş kutsal sayıldığı için cenazelerin defnedilmesi veya yakılması yasaktı. Bu yüzden ölüler, güneşin ve yırtıcı kuşların ruhu bedenden ayırması için bu yüksek kulenin zirvesine, doğanın kucağına bırakılırdı. Kalan kemikler temizlenip kutsandıktan sonra aileleri tarafından özel kaplara (ossuar) konularak toprağa verilirdi; tıpkı Mizdakhan’da gördüğümüz o antik kemik kutuları gibi.

Yaklaşık 160 basamaklı merdivenleri tırmanarak tepeye çıktık. Tepeden altınızda uzanan uçsuz bucaksız Harezm topraklarını görebiliyorsunuz. Tepede bulunan dilek ağacına bağlanmış çaputlar hala devam eden ritüellerin varlığına bir işaret.

Ardından, kare planlı yapısı ve 16 metre yüksekliğe ulaşan devasa surlarıyla Kızıl Kala’ya varıyoruz. Milat sonrası 1. yüzyılda yükselen bu kale, 12. yüzyılda Moğol kasırgasına karşı direnmek için yeniden restore edilmiş; bugün bile iç mekanlarındaki o sağlam duruşuyla hayranlık uyandırıyor. Aslında gezi programımızda yer almayan bu kadim yapıya, yol üstünde kısa bir mola vermek ve o görkemli silüetini fotoğraflamak için kayıtsız kalamıyoruz.”

Harezm’in Kayıp Başkenti: Toprak Kala
Yolculuğumuzun en önemli duraklarından biri olan Toprak Kala, sıradan bir kale değil, MS 3. yüzyılda Harezmliler’in tahtına ev sahipliği yapmış görkemli bir başkent. 1938’de arkeologlar tarafından keşfedilen bu antik kasaba, Kuşan döneminin en kıymetli mücevheri kabul ediliyor.

TOPRAK KALA

Dikdörtgen planı, saray kalıntıları ve kazılarla gün yüzüne çıkan şehir yapısıyla burası, bir zamanlar ipekli kumaşların uçuştuğu, devlet kararlarının alındığı gerçek bir güç merkeziydi.

AYAZ KALA

Çölün Gözcüsü: Ayaz Kala
Hive’ye varmadan önceki o heyecan verici son durağımız, belki de bölgenin en görkemli yapısı olan Ayaz Kala. Ancak kalenin büyüleyici atmosferine kendimizi bırakmadan önce, hemen karşısındaki yurtda yerel bir sofraya konuk oluyoruz. Ortam gerçekten büyüleyici; fakat küçük bir not düşmek gerekirse, Özbekistan yolculuğumuzun en yüksek fiyatlı yemeğini de burada yiyoruz. Çöl şartlarında başka alternatif olmayınca bunu normal karşıladık.

Verdiğimiz bu kısa yemek molasının ardından bir kısım arkadaşla Ayaz Kala’ya geziye gittik. Yemek sonrası iyi bir yürüyüşle ulaştığımız bu site alanı, MÖ 4. yüzyıldan MS 7. yüzyıla uzanan üç farklı kaleden oluşuyor.

AYAZ KALA

Kızılkum Çölü’nün kıyısında, bir dizi kalenin en stratejik parçası olan Ayaz Kala, göçebe akınlarına karşı göğüs geren bir zırh gibi inşa edilmiş.

Kuşan İmparatorluğu’nun izlerini taşıyan bu surların tepesine çıktığımızda, önümüzde uzanan sonsuz bozkır bize neden bu kalelerin “Harezm’in muhafızları” olduğunu fısıldıyor.

AYAZ KALA – 3 KISIM

Nukus’un yasaklı tablolarından başlayıp, Harezm kavminin çöle mühürlediği devasa kalelerden geçerek yaptığımız bu yolculukla aslında bir tarihin izini sürmeye çalıştık.

Günün sonunda, yüzümüzde Kızılkum’un tozu, zihnimizde binlerce yıllık surların silüetiyle Hive’nin kapılarına varıyoruz. Eski şehre adeta bir nefes mesafesinde olan otelimiz Bankhir Khiva’ya yerleşir yerleşmez, bu masalsı kenti keşfetmek için sabırsızlanıyoruz. Önümüzde sadece iki gece ve bir günümüz var; bu yüzden vakit kaybetmeden kendimizi Hive’nin yaşayan tarihine, o daracık sokakların kollarına bırakmak istiyoruz.

Şimdi, bin bir gece masallarının gerçek olduğu Hive sokaklarına adım atma vakti… Ama o, başlı başına başka bir hikaye.

Gezekalın, keşifte kalın!

Dr Ümit Kuru

08.05.2026