
Hive’deki masalsı yolculuğumuzu tamamlayıp, rotamızı heyecanla beklediğimiz Buhara’ya çevirdik. Bu kadim şehre ulaşmak için önce araçla Urgenç’e geçtik, ardından bulutların üzerinden Buhara’ya doğru süzüldük. İpek Yolu’nun bu en bilge durağı, keşfedilmeyi bekleyen hikayeleriyle bizi bekliyordu. Buhara’nın hakkını verdik, her sokağını soluduk; şimdi ise bu kadim şehirden heybemde kalan izlenimleri sizlerle paylaşıyorum.

Özbekistan’daki ikinci iç hat uçuşumuzu da rötarsız ve sorunsuz tamamlayıp, havalimanında bizi bekleyen yeni gezi otobüsümüze geçtik. Buhara’ya ayak bastığınızda, Hive’nin o daha ‘müze şehir’ havasından farklı, çok daha canlı bir ortamda olduğunuzu hemen hissediyorsunuz. Bu fark sadece hislerde değil, rakamlarda da gizli: Buhara’nın nüfusu Hive’nin neredeyse iki katı (250.000’e karşı 140.000). Çevredeki yerleşimlerle birlikte tüm Buhara Vilayeti’ni düşündüğümüzde ise bu sayı 2 milyona yaklaşıyor.

İpek Yolu üzerinde olması nedeniyle tarih boyunca her milletten insan Buhara’ya akın etmiş. Çin’den yola çıkan bir ipek kervanının, Hindistan’ın baharatıyla veya Anadolu’nun kültürüyle buluştuğu kavşak Buhara olmuş.
Henüz İslamiyet bölgeye gelmeden çok önce, bu toprakların asıl sahibi olan Soğd halkı, İpek Yolu’nun adeta ‘diplomat tüccarları’ gibiydi. Buhara’nın o kendine has estetiğinin, ziraat bilgisinin ve ticaret zekasının temellerini onlar attı. Çin saraylarından Bizans kapılarına kadar her yerde sözü geçen bu çalışkan halk, Buhara’yı sadece bir durak değil, dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirdi. Şehir zenginleştikçe sadece ticaret değil, fikirler de yükseldi ve çeşitlendi. Düşünsenize; bugün tıp dünyasının rehberi sayılan İbn-i Sina, hadis denince akla gelen ilk isim İmam Buhari veya evrenin sırlarını çözen Biruni hep bu topraklarda nefes almış, bu medreselerin kütüphanelerinde çalışmışlar.

Samaniler Buhara’nın ruhuna öyle bir asalet katmışlar ki; şehir sadece tuğlayla değil, bilgelikle örülmüş. Buhara’yı sadece bir başkent değil, bir akıl şehri haline de getirmişler. Şehir Timur döneminde eşsiz bir sıfat da kazanmış;“Kubbetü’l-İslam”, yani İslam’ın Kubbesi. Şehirde yürürken sadece tarih değil, Nakşibendilik gibi köklü tasavvuf ekollerinin bıraktığı o dingin, manevi havanın da size eşlik ettiğini hissediyorsunuz.

Tabii tarih, bu topraklara her zaman nazik davranmamış. Samaniler’den Selçuklular’a, Gazneliler’den Buhara Hanlığı’na kadar pek çok medeniyete kucak açan bu kadim şehir, Cengiz Han’ın o meşhur yakıp yıkan öfkesinden de payını almış. 1917 Devrimi sonrasındaki o hüzünlü yıkımların izleri de hâlâ hafızalarda… Ama ne olursa olsun Buhara; o karakteristik kerpiç rengi dokusunu ve Orta Çağ’ın o büyüleyici estetiğini günümüze kadar korumayı başarmış. Bugün UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nin en nadide mücevherlerinden biri olan bu şehirde zaman, sanki biz gezginler için biraz daha yavaş akıyor.

Havalimanından bizi alan otobüsün bugünkü görevi, bizi sadece eski Buhara’da bulunan otelimize transfer etmekti. Poi Kalyan’ın hemen arkasında yer alan ve iki gece konaklayacağımız otelin kapısına kadar otobüsle gitmemize izin verilmiyor; zaten teknik olarak o dar sokaklara büyük bir aracın girmesi de mümkün değil. Bu nedenle eski şehrin surlarına vardığımızda valizlerimizi küçük bir araca aktarıp otelimiz Hotel Minorai Kalon’a gönderdik; biz ise o sırada Buhara gezimize ilk adımlarımızı atmış olduk. Şimdi hazırsanız, o dar sokaklara dalıp bu bilge şehri beraberce yürüyerek keşfedebiliriz.


BUHARA’NIN SEMBOLÜ: POİ-KALYAN – “BÜYÜKLERİN EŞİĞİ”

İsmi ‘Büyük Olanın (Minarenin) Kaidesi’ anlamına gelen Poi-Kalyan, aslında sadece bir meydan değil; gökyüzüne uzanan bir taş ve inanç ormanıdır. 12. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar ilmek ilmek işlenen bu toplulukta; bir cami, bir minare ve bir medrese sanki asırlardır birbirine bakarak sessiz bir sohbet sürdürüyor.

Buhara’da kaldığımız süre boyunca sabahın erken, akşamın ise geç saatlerinde buraya her fırsatta uğradık. Her köşesinden, her farklı ışıkta sayısız fotoğrafını çektim; ancak o mistik atmosfere bir türlü doyamadım.

CENGİZ HAN’I DURDURAN DEV: KALYAN MİNARESİ


Meydanın kalbinde, her şeyin merkezinde o meşhur Kalyan Minaresi duruyor. 1127 yılında Karahanlı Arslan Han tarafından inşa ettirildiğinde, o kadar devasaydı ki (45,6 metre!), bölgenin en yüksek yapısı ünvanını kazandı.

Minare gövdesinde yükselen 14 farklı kuşak, adeta tuğladan örülmüş birer dantel gibi… 47 metrelik bu devasa yapıda, her kuşaktaki geometrik desenin birbirinden tamamen farklı olması ve hiçbir motifin kendini tekrar etmemesi hayranlık uyandırıcı. Bu benzersiz kompozisyon, Karahanlı dönemi tuğla işçiliğinin ulaştığı o eşsiz ustalığın en somut kanıtı.

Minarenin 9 metrelik devasa kaidesi, yüzyıllardır depremlere ve fırtınalara meydan okuyan gizli bir dengeyle inşa edilmiş. Efsaneye göre minarenin mimarı, yapıyı tamamladıktan sonra temellerin tam oturduğundan emin olmak için yıllarca ortadan kaybolmuş. O kadar titiz, o kadar kendinden emin bir işçilik ki, üzerinden 900 yıl geçmesine rağmen tek bir tuğlası bile ‘yoruldum’ demiyor. Bu minare eskiden kervanlar için çölde bir deniz feneri gibi yol gösterici rolü oynamış.

Burada tüyler ürperten bir detay saklı: 1220 yılında Cengiz Han’ın orduları Buhara’yı yerle bir ederken, efsaneye göre Cengiz Han minarenin önünde durur ve başını yukarı kaldırıp tepeye bakmak isterken miğferi arkaya düşer. Han, yerden miğferini alırken: “Burası o kadar büyük ki, miğferimi bile önünde eğilmek zorunda bıraktı” diyerek minarenin yıkılmamasını emreder. Söylence o dur ki işte bu yüzden minare, 13. yüzyılın o büyük yıkımından sağ çıkan, o döneme ait tek kalıntıdır.

Caminin ayrılmaz bir parçası olan Kalyan Minaresi, yüzyıllar boyunca sadece ezan okumak veya kervanlara fener olmak için kullanılmadı. Aynı zamanda suçluların en üstten aşağı atılarak infaz edildiği bir yer olduğu için halk arasında “Ölüm Kulesi” olarak da anılırdı.

BİR İNANÇ AYNASI: KALYAN CAMİ VE MİRİ-ARAB MEDRESESİ

Meydanın iki devi, Kalyan Cami (Mescid-i Kalan) ve Miri-Arab Medresesi, “Koş” (karşılıklı) düzeninde birbirlerine bakıyorlar. Kalyan Camisinin temelleri 12. yüzyıla dayansa da, bugünkü görkemli halini 1514 yılında almış. Avlusuna girdiğimizde bizi karşılayan devasa açıklık ve yüzlerce sütun, Buhara’nın “İslam’ın Kubbesi” unvanını neden hak ettiğini kanıtlıyor.



“Kalan” kelimesi Farsça “Büyük” anlamına gelir. Cami o kadar geniştir ki, avlusunda aynı anda 12.000 kişi saf tutup namaz kılabilir. Bu rakam, inşa edildiği dönem düşünüldüğünde devasa bir mühendislik başarısıdır.

Caminin çatısı, dışarıdan bakıldığında düz gibi görünse de aslında 288 küçük kubbeden oluşuyor. Bu mimari yapı, içeride inanılmaz bir akustik sağlamaya neden oluyor. Eskiden hoparlör yokken, mihraptaki imamın sesi bu kubbeler sayesinde en arka saflardaki binlerce kişiye net bir şekilde ulaşabiliyordu.



Kalyan Cami eyvanlarındaki yazılar, ziyaretçiye Allah’ın yüceliğini (Azamet), İslam’ın hakimiyetini ve ibadetin huzurunu hatırlatmak için tasarlanmış. Çoğunlukla sabır, şükür ve Allah’ın birliği üzerine olan bu ayetler, Orta Asya Türk-İslam mimarisinin karakteristik “konuşan duvarlar” geleneğinin en güzel örneği kabul ediliyorlar. Kuran’dan çeşitli ayetler ve Kelime i Tevhid geometrik kufi veya sülüs hatla caminin avluya bakan yüzlerinde tekrarlanıyor.



Miri-Arab Medresesi biz orada iken restorasyon nedeni ile kapalıydı. Yani içine giremedik. Miri-Arab ismi, kelimenin tam anlamıyla “Arapların Prensi” anlamına gelir ve kısa ömürlü Şeybanî hanedanlığının kurucusu Muhammed Şeybanî döneminde Buhara Müslüman toplumunun başı olarak ünlenen Yemenli Şeyh Abdullah Yamani’ye atıf yapar.

Şeyh Yamani, birçok Han’ın piri (manevi danışmanı) olarak görev yapmış ve nihayetinde şu anda kendi adını taşıyan ve Miri-Arab Medresesinde toprağa verilmiş.

16. yüzyılda Medreseyi, Buhara’yı ana başkenti yapan ilk Şeybanî hükümdarı olan Ubeydullah Han inşa ettirmiştir. Çoğu medresede olduğu gibi dikdörtgen planlıdır ve anıtsal bir giriş kapısı (bir eyvan), büyük bir merkezi avlu ve içe bakan dört eyvan vardır. Diğer bir ilginç bilgi de Ubeydullah’ın Horasan savaşlarında ele geçirdiği 3.000 kölenin satışıyla medresenin inşasının finanse edildiğidir.




Poi Kalyan Meydanı’ndan çıkıp Khodja Nurobobod Caddesi üzerinde Tak-ı Zargaron‘a (Kuyumcular Kubbesi) doğru yürüdüğünüzde, cadde üzerinde sol kolda gördüğümüz farklı mimarideki binalar büyük oranda Çarlık Rusyası döneminden kalmadırlar. Buhara, 1860’lardan itibaren Çarlık Rusyası’nın koruması (protektorası) altına girdiğinde, şehrin bu bölgesinde Avrupa tarzı mimariyle inşa edilmiş yapılar yükselmeye başlamış. Bugün farklı amaçla kullanılsalar bile genellikle tuğla işçiliğiyle dikkat çeken bu binalar, o dönemde açılan Rus bankaları, ticaret ofisleri ve konsolosluk binalarıdır.

O hat üzerinde sol kolda kalan en görkemli yapılardan biri, eski Rus-Asya Bankası (veya Rus Devlet Bankası’nın Buhara şubesi) binasıdır. 19. yüzyılın sonunda inşa edilen bu bina, İpek Yolu’nun o dönemki küresel finans ağlarına nasıl bağlandığının en somut kanıtıdır.

Bugün bu binaların bir kısmı müze, ofis veya turistik işletme olarak kullanılmakta. Emir, Rusların şehrin tam kalbine girmesine çok sıcak bakmasa da ticaretin dönmesi için Tak-ı Sarafon (para bozdurulan çarşı) ve Tak-ı Telpakfuruşan arasındaki bu aksın finans merkezi olmasına izin vermiştir. Yani aslında o cadde, bir zamanlar Buhara’nın “Wall Street“i gibiydi; bir yanda geleneksel sarraflar (Tak-ı Sarafon), diğer yanda ise modern Rus bankaları vardı.

Buhara’nın yerel mimarisi genellikle kerpiç rengi ve sıvalı duvarlardan oluşurken, Rus döneminin bu binaları daha koyu renkli ve fırınlanmış tuğlalarla yapılmış. Bu binalar, Buhara’nın bin yıllık Orta Asya dokusu içinde “modern ve Batılı” birer ada gibi duruyor.
Buhara’daki bazı kubbeli yapılar (Toki Zargaron, Toki Sarrafon vb.) genellikle ana yolların kesiştiği noktalarda bulunan “açık geçit” şeklindedirler.

Orta Çağ Buhara’sının kalbinde yürürken, ana caddelerin kesiştiği noktalarda göğe yükselen o devasa kubbeleri görmemek imkansızdır. O dönemin ana caddelerinde kubbeli alışveriş pasajlarına Buharalılar “Tok” (Toq) derlerdi. Bu yapılar; sadece birer “kemer” veya “tonoz” değil, Büyük İpek Yolu’nun en canlı, en sesli ve en renkli ticaret terminalleriydi. 16. yüzyılın o telaşlı ticaret hayatından günümüze miras kalan bu üç devasa pasaj, hala şehrin ruhunu ayakta tutuyor. Biz bunların tamamını ziyaret ettik.
Işıltının Merkezi: Toki Zargaron (Kuyumcular Kubbesi)
Kalyan Camii’nin hemen gölgesinde, iki ana caddenin tam kalbinde yükselen bu yapı, adından da anlaşılacağı üzere mücevher tutkunlarının adresiydi. Zargaron, yani “Kuyumcular”…

Sekizgen bir kaide üzerinde yükselen 16 pencereli devasa kubbesiyle Toki Zargaron, içindeki 30’dan fazla atölyeye ve dükkana ev sahipliği yapardı. Burası sadece bir satış yeri değil, aynı zamanda bir zanaat okuluydu. İçerideki serin salonlarda ustalar; yüzükten kolyeye, pullardan o dönemin en kıymetli eşyası sayılan muhteşem işlemeli silah setlerine kadar her şeyi büyük bir titizlikle üretirdi. Tonozlu geniş kapıları ise dev kervanların içinden rahatça geçebileceği kadar mağrur inşa edilmişti.
Toki Telpak-Furuşon (Başlık Satıcıları Kubbesi)

1571 yılından beri ayakta duran bu çarşı, Buhara’nın o meşhur “başlık” kültürünün kalbiydi. Eski zamanlarda buraya girdiğinizde; göz kamaştıran kürk şapkalar, heybetli koyun derisi paltolar ve dünyanın dört bir yanından gelen egzotik türbanlar arasında kaybolurdunuz.



İpek Yolu’nun Bankası: Toki Sarrafon (Sarrafçılar Kubbesi)

Şehrin en önemli meydanı olan Registan’a doğru uzanan yolda Toki Sarrafon‘la karşılaşıyorsunuz. Ama burası diğerleri gibi mal satılan bir yer değil, bugünün bankası veya döviz bürosuydu. İsmi üzerinde: Sarrafon, yani “Sarraflar”. Uzak diyarlardan gelen tüccarlar buraya uğrar, çantalarındaki yabancı paraları Buhara parasıyla değiştirirlerdi. İlginç bir detay: Son arkeolojik kazılar, bu kubbenin altında Cengiz Han dönemindeki büyük yangından kalma izler taşıyan antik tuğla temeller olduğunu gösteriyor. Yani Toki Sarrafon, küllerinden doğan bir ticaret kalesi gibi eski temeller üzerine yükselmiş..

Buhara’nın o meşhur kubbeli çarşılarını (Tokları) gezerken karşınıza çıkan Tim Abdullah Han, aslında diğerlerinden küçük ama çok önemli bir farkla ayrılır. Diğerleri açık yolların kesiştiği birer “pasaj” gibiyken, burası kapıları olan, daha korunaklı ve adeta ipek ticaretine adanmış devasa bir kapalı kervansaray-çarşı hibritidir. 1577 yılında, ismini aldığı o meşhur II. Abdullah Han tarafından inşa ettirilen bu yapı, döneminin en prestijli ticaret merkezlerinden biriydi. “Tim” kelimesi, buranın sadece bir geçiş yolu değil, aynı zamanda malların depolandığı ve toptan satıldığı bir “ticaret hanı” olduğunu gösteriyor.



Bugün de burada bir büyük halıcı dükkanı var. Burayı işleten de bir Türk firması çiktı.
Buraya kadar ki gezimiz sonrası grubun karnı acıktı ve yakındaki Anor Restorana girip karnımızı doyurduk. Bu sefer de buranın pilavını denedik.

Buhara’nın kadim sokaklarında adımlarımızı bu kez, zamanın iki farklı ucunu tek bir meydanda buluşturan o meşhur noktaya çeviriyoruz: Uluğ Bey ve Abdülaziz Han Medreseleri.

Türk-İslam mimarisinin o vakur “Koş” (çift) geleneğinin en asil temsilcileri olan bu iki yapı, aralarındaki 200 yılı aşan yaş farkına rağmen, sanki hiç yaşlanmamış iki eski dost gibi karşılıklı olarak duruyorlar. Biri Timur’un torunu, bilim sevdalısı Uluğ Bey’in o sade ve vakur dehasını, diğeri ise Abdülaziz Han’ın renklerle dans eden ihtişamlı hayallerini fısıldıyor kulaklarımıza.

Bu meydan, sadece iki medresenin değil, aslında Orta Asya mimarisinin geçirdiği o muazzam evrimin de açık hava galerisi gibi. Biri bilimle harmanlanmış geometrik bir disiplini temsil ederken, diğeri sanatta sınır tanımayan bir estetiğin zirvesini haykırıyor. Aralarındaki iki asırlık mesafe, sanki bu meydanda eriyip gidiyor; o birbirlerine meydan okuyan ama saygı da duyan duruşları fotoğraf karelerimize hapis oluyor.

Uluğ Bey henüz 15 yaşında Semerkant Valisi olduğunda, yaşıtları iktidar oyunları peşindeyken o; matematik, astronomi ve felsefenin büyüsüne kapılmıştı. Belki de bu yüzden, tarihin gördüğü en naif ama en dahi karakterlerinden biri oldu. Saltanatın geçici parıltısı yerine, bilimin kalıcı ışığını seçti.Uluğ Bey, sadece bir hükümdar değil; elinde kılıç yerine usturlap tutan, gözünü tahttan ayırıp gökyüzüne diken bir “yıldızlar sultanı”dır. Uluğ Bey’i Semerkant’ta daha ayrıntılı olarak konuşabiliriz ama bugün burada Uuğ Bey’in hayatta iken yatırdığı üç medreseden Buhara’da yaptırdığını konuşacağız.


1417 yılında inşa edilen Buhara’daki Uluğ Bey Medresesi’nin kapısına geldiğinizde durun ve yukarıda fotoğrafını sizinle paylaştığım medrese ana giriş kapısı üstünde yazan o meşhur kitabeye bakın. Uluğ Bey, Orta Çağ’ın karanlığını delecek o meşhur sözü buraya kazıtmıştı: “Talebü’l-ilmi farîzatün alâ külli müslimin ve müslimetin” yani Türkçesi ile “İlim aramak her Müslüman erkek ve kadının görevidir.” Bugün bile kulağa çok güçlü gelen bu mesaj, 15. yüzyılın dünyasında tam bir devrimdi. O, eğitimin sadece seçkinlere ya da sadece erkeklere mahsus olmadığını savunuyor; kadınların da ilim yolunda yürümesini teşvik ediyordu. Kapıdaki bu yazı, medresenin sadece bir bina değil, bir aydınlanma merkezi olduğunun en büyük kanıtı.

Daha önce de bahsettiğim gibi Buhara’daki bu medrese, Uluğ Bey’in yaptırdığı üç büyük medreseden (diğerleri Semerkant ve Gicduvan’dadır) biridir. Cephesi diğerlerine göre daha mütevazı görünse de, yaklaştıkça yerel ustaların ellerinden çıkan o muazzam geometriyle büyülenirsiniz. Mozaikler, majolikalar ve tuğla işçiliğiyle işlenmiş Kufi yazılar, sanki birer matematik formülü gibi cepheye nakşedilmiş. Bakarken, Ali Kuşçu gibi dev isimlerin bir zamanlar bu kapıdan geçtiğini, bu avluda astronomi tartıştığını hayal etmek insanı heyecanlandırıyor.


Uluğ Bey Medresesi’nin o matematiksel nizamından çıkıp başınızı tam karşıya çevirdiğinizde, sizi adeta renk ve süsleme cümbüşüyle dolu bir başka dünya selamlar: Abdülaziz Han Medresesi. Meydanın iki yanındaki bu iki yapı, aslında Buhara’nın iki farklı yüzüdür.

Biri aklın ve bilimin sadeliği (Uluğ Bey), diğeri ise sanatın ve kudretin zenginliği (Abdülaziz Han). Birini görmeden diğerini anlamak eksik kalır. 1651-1652 yıllarında inşa edilen Abdülaziz Han Medresesi, Buhara’nın o devasa medrese geleneğinin “son büyük eseri”dir.

Bu medreseyi sadece bir eğitim binası olarak düşünmeyin; burası aynı zamanda 17. yüzyılın konfor anlayışını bugüne taşıyan bir yaşam alanıdır. İçeriye adım atıp “hücre” adı verilen öğrenci odalarına baktığınızda, karşınıza sadece birer taş oda çıkmaz. Buradaki yaşam alanları; giriş holü, ana oda, eşya nişleri ve hatta çatı katlarıyla (asma kat) dönemin şartlarına göre oldukça lüks tasarlanmıştı.

Buhara’nın sokaklarında yürürken ayaklarınızın altında sadece toprak değil, koca bir tarih katmanının yattığını en çok da Magoki Attari Cami önünde hissediyorsunuz. Burası Orta Asya’nın ayakta kalan en eski camisi.

Caminin ismi ilk duyduğunda biraz merak uyandırıyor, değil mi? “Magok” çukur, “Attar” ise şifalı ot satıcısı demek. Yani burası tam anlamıyla “Çukurdaki Baharatçılar Camisi”. Bugün camiye girmek için merdivenlerden aşağı inmeniz gerekiyor; çünkü şehir yüzyıllar içinde üzerine yeni katmanlar eklemiş ama bu kadim yapı olduğu yerde, yani “çukurdaki” o kutsal derinliğinde kalmış.

Bir efsaneye göre, buradaki Zerdüşt tapınağının yerine yapılan “Mokh” (Ay) adında bir cami varmış. Ancak 937 yılında Buhara’yı kavuran o meşhur yangında o eski yapı yerle bir olmuş. Bugün karşımızda duran ve tüm ihtişamıyla bizi selamlayan o meşhur güney kapısı ise 12. yüzyıldan kalma. Karahanlılar dönemine tarihlenen bu kısım, Türk-İslam sanatının dünyadaki en nadide örneklerinden birisi kabul ediliyor.


Ben bu camiyi çok sevdim. Bir kere çok farklı bir mimari yapı karşısında olduğunuz çok bariz. Magoki Attari, sadece bir cami değil, Buhara’nın dini dönüşümünün de sessiz tanığı olarak nitelendiriliyor. Arkeolojik kazılar, caminin altında bir Budist ve daha eski bir Zerdüşt (ateşperest) tapınağının kalıntılarını ortaya çıkarmış. İslamiyetin ilk yıllarında, Buhara’daki Yahudi toplumunun ve Müslümanların bu yapıyı farklı saatlerde ortaklaşa kullandığına dair çok güçlü bulgular varmış. Bu yönüyle yapı, Orta Asya’daki hoşgörü kültürünün en somut simgelerinden birisi olarak görülebilir.

Bu caminin gölgesinden ayrılıp, Buhara sokaklarını Leb-i Havuz’a doğru adımlıyoruz. Yol boyu karşımıza çıkan arkeolojik kazı alanları, bize eski hamamların hikayelerini fısıldıyor; restore edilen kervansaraylar ise geçmişin görkemini günümüze taşıyor.

Buhara gibi İpek Yolu ticaretinin kalbinin attığı bir kentte, her köşe başında bir kervansarayla karşılaşmak şaşırtıcı değil, aksine çok doğal. Biz de bu kadim dokunun içine süzülüp, Nughay Kervansarayı gibi kendine has ruhu olan özel durakları bir bir keşfediyoruz.

18. yüzyılda, Buhara Emirliği’nin o en şaşaalı ticaret günlerinde yükselen Nughay Kervansarayı, ismini bozkırın rüzgârını Buhara çarşılarına taşıyan Tatar kökenli Nogay tüccarlarından alıyor. O dönemde Buhara, adeta dünyanın dört bir yanından gelen kervanların, farklı dillerin ve kültürlerin harmanlandığı devasa bir buluşma noktasıydı. Şehrin her köşesi ayrı bir uzmanlık alanıydı ve her tüccar grubu, bu kadim kentte kendi güvenli limanını, yani kendi kervansarayını kurardı. İşte Nughay, o dönemin kozmopolit ticaret ruhunu bugün hâlâ avlusunda hissettiren en özel duraklardan biri.

Seyfeddin Kervansaray’da gezdiğimiz diğer kervansaraylardan oldu. Yanlarındaki büyük kervansarayların aksine küçük ama samimi bu kervansaray. Orta Asya’nın o geleneksel avlulu yapısına sadık kalarak inşa edilmiş. İki katlı yapının alt katları genellikle depo ve hayvanların barınağı, üst katları ise tüccarların konakladığı odalarmış. Eskiden yorgun kervanların ve uzak diyarlardan gelen tüccarların soluklandığı bu taş odalar, bugün birer sanat atölyesine dönüşmüş. Ortada ise yemek yiyebileceğiniz bir restoran bulunuyor.
Buhara’nın Kalbi: Leb-i Havuz Kompleksi

Eski Buhara’nın tozlu sokaklarında yürürken “Buhara’da karşınıza çıkan en ferah, en “yaşayan” yer neresi?” diye sorasanız, cevabım kuşkusuz Leb-i Havuz olur. İsmi kulağa biraz egzotik gelse de anlamı aslında çok yalın: “Havuz Kenarı“. Ama burası sadece bir su kenarı değil; asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde dervişlerin zikir seslerinin, tüccarların pazarlıklarının ve bugün de demlenen çayların ve açlık dindiren mekanların birbirine karıştığı koca bir tarih sahnesi.

Kompleksin kalbinde yer alan o büyük havuzun (rezervuarın) inşasıyla ilgili anlatılan efsane, bize dönemin güç dengelerini fısıldıyor. Anlatılan o ki; Buhara Hanlığı’nın güçlü veziri (Divan Beyi) Nadir, bu görkemli meydanı kuracağı kervansaray için hayal eder ama tam ortadaki arazi yaşlı bir kadına aittir. Kadın yerini satmaya yanaşmaz. Vezir Nadir de pes etmez; “ikna” yöntemi biraz sert olur. Kadının evinin altından bir kanal geçirir ve su, temelleri içten içe kemirmeye başlar. Sonunda çaresiz kalan kadının arazisi havuz olur. Belki de bu yüzden halk arasında buraya bazen “Şiddet Havuzu” denmiş.


Meydana bakınca birbirine selam veren üç dev yapı görürsünüz. Ama en ilginç hikaye doğudaki Nadir Divan Beyi Medresesi’nde saklı. Vezir burayı aslında bir kervansaray olarak inşa ettirmiş. Ancak açılış töreninde İmam Kuli Han, yapıyı o kadar beğenir ki, “Bu hayır kurumunu Allah’ın şanı için bir medrese olarak inşa ettiğin için teşekkürler” diyerek veziri köşeye sıkıştırır. Han’ın sözü üstüne söz söylenmez; kervansaray bir gecede “medrese” oluverir!



Vezir Nadir, binayı medreseye uydurmak için alelacele dev bir giriş kapısı (portal) ve talebe odaları (hücreler) ekletir. İşte bu yüzden bu medrese, alışılagelmiş cami veya derslik bölümlerine sahip olmayan, biraz “devşirme” ama bir o kadar da özgün bir yapıya dönüşür.

Lebi Havuz kompleksinin o keyifli kargaşasından başınızı biraz kuzeye çevirdiğinizde, sizi tüm ihtişamıyla Kukeldaş Medresesi karşılıyor. Çoğu gezgin burayı meydanın bir parçası sansa da, aslında Kukeldaş oraya sonradan eklenmiş bir misafir değil; meydan daha ortada yokken orada olan, şehrin asıl ve ağırbaşlı ev sahibidir. Arkeolojik kazılar da doğruluyor ki; o meşhur havuz ve diğer yapılar henüz hayal bile edilmemişken (1620-1623 tarihleri arasında yapılmıştır), Kukeldaş 1568’den beri oradaydı.

Peki, bu dev yapıya adını veren Kulbab kimdir? Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda karşımıza sadece bir vali değil, tam bir denge insanı çıkıyor. Buhara’nın mimari açıdan en çok geliştiği, ticaretin canlandığı ve “Rönesans” benzeri bir kültürel yükseliş yaşadığı o meşhur altın çağın tam ortası olan 1560-1598 yıllarıdır. II. Abdullah Han döneminde yaşamış olan Kulbab, hanedanın içindeki herkesle o kadar iyi geçinmiş, o kadar güven kazanmış ki, kendisine saraydaki en yüksek rütbelerden biri olan “Kukeldaş” unvanı verilmiş. Anlamı ise çok samimi: “Süt Kardeş”.


İşte bu “Süt Kardeş” Kulbab, servetini ve gücünü Orta Asya’nın en büyük eğitim yuvalarından birini inşa etmek için kullanmış. Bugün içine girdiğinizde o devasa avlunun sessizliği, size bir zamanlar burada yüzlerce talebenin dünya ve din ilmi üzerine tartıştığını fısıldıyor.

Kukeldaş sadece Buhara’nın değil, tüm Orta Asya’nın en büyük medreselerinden biri. 160’tan fazla hücresi var. O dönemde bu büyüklükte bir yapı inşa etmek, sadece bir gövde gösterisi değil, aynı zamanda Buhara’nın bir “ilim başkenti” olduğunun tüm dünyaya ilanıydı. II. Abdullah Han döneminin o parlak, güçlü ve istikrarlı günlerinin taşlaşmış hali gibidir Kukeldaş.

Bu medresenin kapısına dikkatli bakın. İslam mimarisinde pek alışık olmadığımız bir manzara sizi karşılayacak: Güneşe doğru uçan efsanevi Semerk kuşu (mutluluk kuşu) ve insan silüetini andıran detaylar! Semerkant’taki Şerdor Medresesi’nden ilham alan bu süslemeler, Buhara’nın sanat anlayışındaki o özgür ruhu temsil ediyor sanki.

Len-i Havuz’daki üçüncü ve daha sade bir yapı duruyor: Hankah. Burası dervişlerin dünyadan el etek çekip tefekkür ettikleri, zikir çektikleri ve bir süre konakladıkları o sessiz liman. Medresenin o şaşaalı süslemelerinin aksine, Hankah daha içe dönük, daha ruhani bir tasarıma sahip.



Leb-i Havuz’un çevresinde adımlarken ve deklanşöre her bastığınızda; bir yanda derin bir tefekküre dalan dervişlerin, bir yanda ‘burası mutlaka ilim yuvası olmalı’ diye direten hanın, diğer yanda ise evini vermemek için zamana karşı direnen o inatçı kadının hikayesini hayal etmeye çalışın. İşte o zaman bu taş yapılar, sadece soğuk birer ‘mimari kompleks’ olmaktan çıkıp; yüzlerce yıl öncesinden bize seslenen, nefes alan ve yaşayan birer destana dönüşecek.

Buhara’nın kalbinde, Kukeldaş’ın gölgesinde yürürken birden karşınıza Akşehir’den tanıdığımız o eski dost çıkıveriyor. Nasreddin Hoca, burada ‘Efendi’ sıfatıyla, binlerce kilometre öteden bize gülümsüyor. Aslında bu heykel, Türk dünyasının mizah ve zekada nasıl tek bir dilde buluştuğunun en somut kanıtı. Anadolu’da mayaladığı gölü, burada Lab-i Havuz’un serin sularında yaşatmaya devam ediyor sanki.

Günlük Buhara programımız Kukeldaş Medresesi ile resmi olarak noktalanıp otele dönsek de ruhumuzun hala o kadim sokaklarda asılı kaldığını fark etmemiz uzun sürmedi. Kısa bir dinlenmenin ardından, benimle birlikte bu bilge şehre doyamayan birkaç gezgin dostumla sözleştik: Buhara’yı bir de gece ışıkları altında, o masalsı gece elbisesiyle görecektik. Tam o sırada, gündüzün yoğun temposunda gözden kaçırdığımız gizli bir hazineyi, Chor Minor’u ziyaret etmeyi unuttuğumuzu fark ettik. İyi ki de fark etmişiz; çünkü Buhara’nın gecesi, gündüzünden bambaşka bir hikaye anlattı.

Chor Minor’u bulmak için Buhara’nın o görkemli ve ağırbaşlı meydanlarından biraz uzaklaşıp ara sokaklara dalmanız gerekiyor. Sonra birdenbire karşınıza dört turkuaz kubbeli, minyatür bir şato çıkıyor. Burası Chor Minor, yani tam çevirisiyle “Dört Minare”. Ama bu isim sizi yanıltmasın; o kuleler aslında ezan okunan minareler değil, bu zarif binanın dört köşesini tutan dekoratif kulelerdir.

1807 yılında Türkmen bir tüccar olan Halife Niyaz Kuli tarafından yaptırılan bu yapı, inşa edildiği dönem itibarıyla aslında bir “meydan okuma”dır. O yıllarda Buhara, Şeybaniler dönemindeki o parıltılı günlerinden yorgun düşmüş, mimari kalite biraz zayıflamıştı. Ancak Niyaz Kuli, bu genel düşüşe inat, yaratıcılığın sınırlarını zorlamış ve ortaya yüzyıllar geçse de unutulmayacak, kendine özgü bir mücevher çıkarmış.

Chor Minor’un en büyüleyici yanı, dört kulesinin de birbirinden farklı süslemelere sahip olmasıdır. Bazı gezginler ve tarihçiler bu farklılığı, dünyadaki dört büyük dini (İslam, Hristiyanlık, Budizm ve Hinduizm) simgeleyen semboller olarak yorumlar. Belki de Niyaz Kuli, ticaret yaptığı o uzak diyarlardan getirdiği hoşgörü kültürünü bu taşlara nakşetmek istemişti.

Aslında bugün gördüğümüz bu yapı, muhtemelen zamanında çok daha geniş olan bir medresenin giriş kapısıydı. O medrese zamanla yok olup gitse de, bu mağrur giriş kapısı “tek başına da bir şaheser olunur” dercesine ayakta kalmayı başardı. Ertesi gün sabah erkenden yine buraya gidip bu sefer sabah ışıkları altında Chor Minor fotoğraflamaya çalıştık.
Aşağıdaki karelerde, Buhara’nın geceye bürünmüş halini sizlerle paylaşıyorum. Size naçizane bir gezgin tavsiyesi: Tıpkı Hive’de olduğu gibi, burada da fotoğraf mesainiz bitmesin. Hem günün ilk ışıklarında hem de akşamın o büyülü saatlerinde kendinizi mutlaka sokaklara atın, bir ‘fotoğraf safarisine’ çıkın. Çünkü Buhara’da ışık, kadim duvarlarla birleşince size dünyanın en güzel oyunlarını oynamaya başlıyor; her köşe başında bambaşka bir hikâyeyi vizörünüze sığdırıyorsunuz.



Fotoğraf turundan dönerken acıkma belirtileri olunca Leb-i Havuz civarında mekan bakmaya başladık. Size şimdi tavsiye edeceğim yerde mutlaka yemek yemenizi isterim. Buhara’nın o daracık, tarih kokan sokaklarında gizli bir hazine gibi karşımıza çıkan Ayvan Restaurant, aslında sadece bir yemek durağı değil; adeta 19. yüzyıldan kalma bir sanat galerisi gibiydi.

İsmini o meşhur sütunlu teraslardan alan bu mekan, aslına sadık kalınarak restore edilmiş Yahudi mahallesinin tam kalbinde yer alıyor. İçerideki o muazzam ahşap işçiliği ve duvarlardaki zarif kalem işleri arasında yemeğinizi beklerken, kendinizi yüzyıllar öncesinin bir tüccar sofrasına konuk olmuş gibi hissediyorsunuz. Buhara’nın ruhunu tabağınıza taşıyan bu atmosfer, şehri sadece gezmekle kalmayıp her duyusuyla ‘yaşamak’ isteyenler için biçilmiş kaftan.
Küçük ama hayati bir not: Bu masalsı sofrada yer bulmak, en az kervan yollarını aşmak kadar zor olabiliyor. Özellikle akşam yemekleri için önceden yerinizi ayırtmayı sakın ihmal etmeyin. Kapıda kalıp bu lezzetlerden ve atmosferden mahrum kalmanızı hiç istemem.

Buhara sokaklarında geçen her saat, aslında bir insanın kendi iç dünyasında yaptığı bir yolculuğa dönüşüyor. Leb-i Havuz’un neşeli kalabalığından çıkıp, Magoki-Attari’nin o sessiz ve derin çukuruna indiğinizde; ya da Uluğ Bey’in yıldızlara bakan gözlerinden, Abdülaziz Han’ın dünyevi ihtişamına geçtiğinizde şunu anlıyorsunuz: Buhara, zıtlıkların uyumudur.
Bu şehirde taşlar sadece üst üste dizilmemiş, sanki her biri bir hikayeyi muhafaza etmek için mühürlenmiş. Cengiz Han’ın önünde eğildiği o mağrur Kalyan Minaresi’nin gölgesinde yürürken, zamanın ne kadar göreceli olduğunu hissediyorsunuz. İpek Yolu’nun o eski tüccarları artık burada yok; ama Tim Abdullah Han’daki dokuma tezgahlarından çıkma ipek halılar o kadim ipeğin hala aynı sabırla eğrildiğini hatırlatıyor.

Buhara ile işimiz henüz bitmedi; bu kadim şehrin yarını ve tren saatine kadar geçecek o dopdolu zaman dilimi de bizi bekliyor. Biliyorum, bu yazı biraz uzadı ama dostlarım, sanal ortamda da olsa Buhara’yı geziyoruz, dile kolay; Buhara’yı! Şunu unutmayın ki; Buhara hakkında az yer tutan bir gezi yazısı görürseniz hiç okumakla vakit kaybetmeyin. Eksik bir yazıdır o, eksik bir duygudur.
Gezekalın..
Dr Ümit Kuru
12.05.2026
