Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Kazanlık’tan Veliko Tırnovo’ya

Balkan coğrafyasında her viraj, arkasında başka bir çağın kapısını saklar. Bunun en güzel kanıtlarından bir tanesi Kazanlık. Yaklaşık 60.000 nüfuslu bu kompakt şehir; pembe gül tarlalarının estetiğini, UNESCO mirası antik mezarların gizemini ve Şipka Geçidi’nin heybetli gölgesini tek bir coğrafyada buluşturuyor. Şehrin doğaya ve arkeolojiye saygı duruşu niteliğindeki gül tarlalarını ve Trak kalıntılarını deneyimledikten sonra, şimdi rotamızı ülkenini yukarısına doğru çeviriyoruz. Kahvaltının ardından, Balkan Dağları’nın en stratejik ve en dramatik noktalarından birine; iki ulusun da yakın tarihine yön veren Şipka Geçidi’nin anılarına doğru tırmanışa geçiyoruz.

Belki yine tarihin labirentlerinde kendimi kaybedip mevzuyu biraz uzatacağım… Ama niyetim belli: Şipka Geçidi’nin o keskin virajlarını dönerken, penceremizden akıp giden bu coğrafyayı sadece çıplak gözle seyretmek değil, ardındaki o devasa hafızayı hakkıyla idrak edebilmek. Çünkü biliyorum ki, bu dağları anlamadan, bu hesaplaşmaları bilmeden bugünün Bulgaristan’ını okumak mümkün değil.

RUS ORYOL ALAYI ANITI-ŞİPKA

Şipka Geçidi’nin hem Bulgar ve Ruslar hem de Osmanlı için ayrı bir tarihi önemi var. 93 Harbi sırasında Rusların ani bir baskınla ele geçirdiği Şipka Geçidi’ni geri almak üzere Kazanlık’tan harekete geçen Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu muvaffak olabilseydi; Rusların ikmal hatları kesilecek, Plevne düşmeyecek ve Rus ordusu Balkanlar’ın kuzeyine hapsedilecekti. Şipka geri alınamayınca Plevne düştü, ardından Rus ordusu çığ gibi güneye akarak İstanbul önlerine (Yeşilköy/Ayastefanos) kadar geldi. Bu yüzden Osmanlı için Şipka, Balkanlar’daki 500 yıllık hakimiyetin kaybedilişinin sembolüdür.

ŞİPKA GEÇİDİ’NDE ÖZGÜRLÜK ANITI

Bulgarlar için ise Şipka Geçidi sıradan bir savaş alanı değil; modern Bulgaristan’ın “Çanakkale’sigibi kabul edilen en büyük ulusal destanın yazıldığı coğrafyadır. Geçitte Rusların silahlandırdığı Bulgar gönüllüler son kurşuna kadar Osmanlı ile savaşmış, kurşun bitince de taş, sopa ne bulurlarsa Osmanlı’ya atarak Ruslar gelene kadar geçitte direnmişlerdir. Bulgarlar bu sayede edilgen bir şekilde “kurtarılmayı bekleyen” bir halk olmadıklarını, kendi kanlarını akıtarak bağımsızlıklarını hak ettiklerini kanıtladıklarını düşünürler. Bu yüzden Şipka Bulgarlara göre, Bulgar milliyetçiliğinin küllerinden doğduğu kutsal bir mekandır. Yani Şipka geçidinde her iki ulusun da yakın tarihini sonsuza dek değiştiren bir trajedi ve kahramanlık hikayesi yatıyor.

Ancak bu dağlarda yükselen taştan abidelerin ardına saklanmış, çok daha girift ve tekinsiz bir siyasi akıl var. 93 Harbi’nin hemen ardından ve 20. yüzyılın başında dikilen anıtların (örneğin Şipka Geçidi’ndeki ünlü Özgürlük Anıtı ve dağın eteğindeki altın kubbeli Şipka Anıt Kilisesi) felsefesi, Rusların Pan-Slavizm ülküsünü ve o meşhur ‘Büyük Kurtarıcı’ mitini toplum hafızasına perçinlemek amacıyla yapılmıştı. Rusya, bu muazzam yapılarla Bulgar halkının bilinçaltına şu mesajı adeta kazımıştır: ‘Siz, buraya akıttığımız Rus kanı sayesinde varsınız; varlığınızı bize borçlusunuz.’

BÜYÜK RUS ANITI

Bulgar halkı ve aydınları için Rusya başlangıçta ‘Dedyado Ivan’ (İvan Dede), yani kendilerini beş asırlık Osmanlı yönetiminden kurtaran fedakar, dindaş ve soydaş bir hamiyetperverdi. Ancak savaşın dumanı çekilir çekilmez, romantizmin yerini soğuk ve emperyalist bir Realpolitik aldı. Rusya’nın asıl amacının özgür ve kendi ayakları üzerinde duran bir Bulgaristan yaratmaktan ziyade, İstanbul’a ve boğazlara uzanan hat üzerinde, Rus Çarı’nın sözünden çıkmayacak uysal bir uydu devlet, bir nevi ‘Tuna Valiliği’ kurmak olduğu anlaşıldı.

Yeni kurulan Bulgar ordusunun başına Rus subaylar getirildi, devletin ilk prensi Alexander von Battenberg üzerinde boğucu bir Rus vesayeti kuruldu.Tabii ki Bulgarlar bu durumdan hızla rahatsız oldular. Bazı milliyetçi liderler “Osmanlı’dan kurtulduk ama şimdi de Rus boyunduruğuna giriyoruz” diyerek Rus karşıtı bir politika bile benimsediler. Kurtarıcı, bir anda ülkenin egemenliğine göz diken bir emperyaliste dönüşmüştü.

Hikaye burada da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Sovyet etkisinde (1944-1989), Bulgaristan’ın dört bir yanına dikilen devasa betonarme anıtların felsefesi çok daha farklıydı. Buzluca’da dağ tepesine kondurulan o uzay gemisi benzeri fütüristik yapı veya şehir meydanlarını işgal eden Sovyet askerlerinin heykelleri, Brütalist mimarinin o ezici karakterini taşır.

Bu devasa beton kütlelerin felsefesinde artık geçmişi anmak yoktur. Buradaki amaç; insanı devasa boyutlarla küçültmek, bireyi ezmek ve rejimin gücü ile SSCB’ye olan mutlak sadakati kutsallaştırmaktır. Amaç hafıza tazelemek değil, geleceği Moskova ekseninde tek tipleştirmekti.

BUZLUCA KOMÜNİST ANITI

Bulgaristan, tarihi boyunca ne Rusya’ya olan o ilk minnet borcunu tamamen inkar edebilmiş ne de onun gölgesinde esir kalmayı kabul edebilmiştir. Ancak bugün, o ‘İvan Dede’ efsanesinin ve Sovyet illüzyonunun tamamen çöktüğü bir çağdayız. Bulgaristan gezimiz boyunca konuştuğumuz Bulgar vatandaşlarında o eski içsel çelişkinin yerini, artık çok daha net, keskin ve tavizsiz bir öfkenin aldığını hissettik.

Bugün Bulgaristan sokaklarında ve politikasında esen rüzgar, geçmişin o prangalarından tamamen kurtulmak üzerine. Yıllarca komünist rejimin ve Rus hegemonyasının birer ‘işgal nişanesi’ gibi şehirlerin en bilinen meydanlarında yükselen Sovyet anıtlarının (tıpkı Sofya’daki meşhur Sovyet Ordusu Anıtı gibi) tek tek sökülmesi, parçalanması veya boyanması tesadüf değil. Bulgar halkı, kendisini yüzyıllarca bir ‘uydu’ olarak gören, uysal kalmadığında ise tehdit eden bu büyük komşunun bıraktığı tüm ideolojik işaretleri haritadan silmek istiyor. Şipka’nın dumanlı zirvesinden aşağıya, ovalara doğru bakarken anlıyorsunuz ki; taşlar yerinden oynuyor, hafıza uyanıyor ve Bulgaristan, tarihinin en büyük hesaplaşmasını bugün o devasa anıtların gölgesini silerek veriyor.

HACI DİMİTAR ANITI-BUZLUCA

Bulgaristan’ın yakın tarih ile hesaplaşması sadece dışarıdan dayatılan Rus hegemonyasıyla sınırlı kalmamalı. Kendi içindeki karanlık sayfalarla da yüzleşmesi gerekiyor. Özellikle komünist diktatör Todor Jivkov döneminde, 1980’lerin ortalarında doruğa ulaşan ve ‘Soya Dönüş Süreci‘ adı verilen asimilasyon politikaları, bu toprakların hafızasında silinmez yaralar açtı. Rejimin, ülkedeki yüz binlerce Türk soydaşımızın isimlerini zorla değiştirmesi, Türkçe konuşmayı, dini ibadetleri ve geleneksel kıyafetleri yasaklaması, uymayanları Belene gibi toplama kamplarına sürgün etmesi Balkan tarihinin en büyük trajedilerindendir. Bu baskılar, 1989 yazında neredeyse 350 binden fazla Türk’ün evini, yurdunu bırakarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldığı büyük bir trajediyle sonuçlandı. Benzer şekilde, toplumsal yapının en kırılgan halkası olan Roman azınlıklar da hem o totaliter dönemde hem de sonrasındaki geçiş süreçlerinde sistematik bir dışlanma, yerinden edilme ve ayrımcılığa maruz kaldılar. Bugün Şipka zirvesindeki mağrur anıtların gölgesinden çıkıp köylere, kasabalara ve insan hikayelerine karıştığınızda, totaliter rejimlerin arkalarında sadece devasa beton kütleler değil, aynı zamanda zorla koparılmış kimlikler ve parçalanmış hayatlar bıraktığını da çok derinden hissediyorsunuz.

Bugün Kazanlık’tan başlayıp Veliko Tırnovo’da noktalayacağımız yoğun bir gezi programımız var. İlk duraklarımız; Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve ardından kısa bir yürüyüş yapacağımız Buzluca olacak. Sonrasında rotamızı masalsı Bozhentsi köyüne çevirecek, Dryanovo’daki kısa bir turun ardından da günü Veliko Tırnovo’da sonlandıracağız.

Rotamızın ilk durağı olan Buzluca’dayız. Burada bir yandan zirvede yükselen o meşhur Buzluca Anıtı’nı uzaktan da olsa fotoğraflayacak, diğer yandan Bulgar ulusal kahraman Hacı Dimitar Anıtı‘na doğru kısa bir yürüyüş yapacağız. Bulgar Sosyal Demokrat Partisi’nin (daha sonra Bulgar Komünist Partisi) doğum yeri kabul edilen bu tarihi tepeye inşa edilen ve zamanında Brütalist mimarinin dünyadaki en ikonik örneği olan Buzluca Anıtı, günümüzde kaderine terk edilmiş devasa bir hayalet yapıyı andırıyor.

Burada Buzluca Anıtı’nı aşağıdan izleme fırsatı sunan ve sık ormanların kalbinden geçen nefis bir yol var. Geçen yıl Hotel Edelweiss’da konaklarken keşfettiğimiz bu gizli rota, otele kadar yaklaşık 2 kilometrelik bir yürüyüş sunuyor. Yukarıdaki fotoğrafta da bizzat şahit olduğunuz gibi buradaki yürüyüşünüz her adımda sizi büyüleyen, doğayla ve anıtın görkemiyle baş başa bırakan masalsı bir manzara eşliğinde oluyor.

Bugün programımız oldukça yoğun olduğundan, yürüyüşümüze aracımızın bizi bıraktığı Meşale Anıtı’ndan başladık. Hacı Dimitar Anıtı’na kadar keyifli bir yürüyüş yapıp anı fotoğraflarımızı çektirdikten sonra, ilk noktaya geri dönerek güne harika bir başlangıç yaptık.

Ardından, yukarıda fotoğrafları ve hikayesiyle genişçe yer verdiğim Şipka Geçidi’ndeki Özgürlük Anıtı ve çevresini gezip rotamızı Bozhentsi Köyü’ne çevirdik.

İyi korunmuş Bulgar Ulusal Rönesans mimarisi ve köklü tarihiyle dikkat çeken Bozhentsi Köyü, bugün bölgenin en popüler seyahat duraklarından biri. Köyün hikayesi, 16. yüzyılda İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun eski başkenti Veliko Tırnovo’nun Osmanlılar tarafından fethine kadar uzanıyor. O dönemde işgalden kaçan başkent sakinleri, dağların en kuytu ve güvenli bölgelerine sığınmışlar.

Efsaneye göre bu sığınmacıların arasında Bozhana adında genç bir asilzade (bolyarka) kadın da varmış; işte köy adını tam da bu kadından alıyor. Bozhana’nın oğullarının ticaretle uğraşmasıyla temelleri atılan bu yerleşim, 18. yüzyılın ortalarına doğru, Bulgar Ulusal Diriliş Dönemi’nde giderek büyüyerek önemli bir ticaret kavşağı haline gelmiş. Bölge halkı özellikle deri, yün, balmumu ve bal üretimiyle ciddi bir zenginliğe ulaşmış.

Bu köklü geçmişi korumak adına Bozhentsi, 1964 yılında resmi olarak “Mimari ve Tarihi Rezerv” alanı ilan edilmiş, 1994 yılında ise UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Bu sıkı koruma statüsü sayesinde köyün o kendine has dokusuna uymayan hiçbir yeni binanın inşasına izin verilmiyor.

BABA RAİNA EV MÜZESİ

Osmanlı dönemi boyunca buraya yerleşenlerin çoğunluğu zengin tüccarlar olduğu için evlerin neredeyse tamamı iki katlı olarak tasarlanmış. Alt katlar ahır ve depo olarak kullanılırken, üst katlar ise yaşam alanı olarak kurgulanmış. Geniş verandaları, devasa taş levhalardan yapılan çatıları, köşe şömineleri ve el emeği tavan ahşap oymaları Bozhentsi mimarisinin en karakteristik özellikleri. Köyün tarih kokan tüm sokaklarında ise sadece Arnavut kaldırımları uzanıyor.

MENGAMA BALMUMU PRESLEME VE TEMİZLEME ATÖLYESİ

Köyün Arnavut kaldırımlı sokaklarında zaman yolculuğuna çıkarken ilk durağımız, 18. yüzyılın ruhunu bugüne taşıyan ve köyün en eski yapılarından biri olan Baba Raina Evi oldu. Geçmişin izlerini sürerek hemen ardından Mengama Atölyesi’ne uğradık; burası, zamanında köyde sayıca daha fazla olan atölyelerden günümüze ulaşabilmiş tek balmumu işleme atölyesi. Bu büyüleyici duraktan sonra ise rotamızı, dönemin en zengin kürk ve yün tüccarlarından birine ait olan, ihtişamıyla göz alan Doncho Popov Müze Evi’ne çevirdik.

Öğle yemeğini köyde Retro Meyhana’da yedik. Menümüz klasik olarak çorba ve salatadan oluşan menüydü. Lezzeti iyiydi ancak yürüyüş öncesinde aceleyle sipariş verdiğimiz için köy içindeki daha otantik ve güzel mekanları sonradan fark ettik.

BOZHENTSİ KÖYÜ

Günün bir diğer etkileyici durağı, Balkan Dağları’nın kuzey eteklerinde, derin vadilerin arasına gizlenmiş tarihi Dryanovo (Direnova) kasabasıydı. Doğanın yeşil dokusuyla sarmalanmış bu yerleşim, Bulgaristan’ın mimari hafızasında çok özel bir yere sahip.

Kasabanın en büyük gururu ise 1800 yılında burada doğan, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin dahi mimarı ve heykeltıraşı Usta Kolyo Ficheto. Biz de keşfe, bu büyük ustanın Dryanovska Nehri üzerinde yükselen tarihi taş köprüsüyle başlamak istedik.

DYRANOVO’DA KOLYO FİCHETO HEYKELİ

Ancak doğanın bize bir sürprizi vardı: Biz Sofya’ya yeni ayak basmışken Balkan Dağları’na düşen aşırı yağışlar Dryanovska Nehri’ni coşturmuş; Dryanovo ve Gabrovo’da ciddi bir sel felaketine yol açmıştı. Ficheto’nun köprüsünü adımlarken bu yıkıcı afetin izlerine çok yakından şahit olduk; nehir yatağını döven azgın sular, asırlık tarihi köprüde bile ufak da olsa yaralar açmayı başarmıştı.

Daha sonra bu usta mimar adına açılan müzeyi gezmeye gittik. Direnova’nın tam merkezinde, dahi ustanın inşa ettiği tarihi köprünün hemen yakınında yer alan Usta Kolyo Ficheto Müzesi, Bulgaristan’ın en etkileyici mimari ve biyografi müzelerinden birisi.

DYRANOVO’DA MÜZENİN DE BULUNDUĞU MEYDAN

Okuma yazması olmamasına rağmen taş ve ahşap mühendisliğinde adeta devrim yaratan Kolyo Ficheto’nun mirasını yaşatan bu müzede onun yaptığı önemli eserler maketleri eşliğinde tanıtılıyor. 1865-1867 yılları arasında Yantra Nehri üzerinde Midhat Paşa’nın isteği üzerine inşa ettiği Byala Köprüsü, Lovec Kapalı Köprüsü, Svistov’daki Kutsal Üçlü Kilisesi Bulgar Ustanın önemli eserlerinden.

Dyranovo’da onun yaptığı köprü dışında Veliko Tırnovo’daki Maymunlu Konak, Ikonomova Evi, Aziz Nikola Kilisesi (Sveti Nikola) gibi eserlerini gezimiz sırasında görme şansı elde ettik.

IKONOMOVA EVİ

Dryanovo’daki meşhur Lafçieva Evi (Lafchieva Kashta), yaygın bir yanılgı olarak Kolyo Fiçeto’ya atfedilse de aslında yine Dryanovo’lu olan bir diğer yerel usta mimar Usta Kolyo Gaydarcıyata tarafından inşa edilmiş.

Yapılış tarihi yaklaşık 1840 yılı olan bu ev, Bulgar Ulusal Canlanma (Rönesans) döneminin sivil mimari anlamında en sıra dışı yapılarından birisi. Yapıyı dünya çapında ve Bulgaristan mimarlık tarihinde benzersiz kılan çok spesifik bir özelliği var ve bu özellik nedeni ile bu evi de gezi programımıza koymuştum.

Üç katlı bu devasa ahşap ve taş konutun en önemli özelliği, inşasında tek bir metal çivi, vida ya da metal kelepçe dahi kullanılmamış olması. Tüm ahşap birleşim yerleri, birbirine geçmeli (kertme ve zıvana) özel marangozluk teknikleriyle ve tamamen ahşap işçiliğiyle çözülmüş. Programı yaparken içimden ‘bu evi dışarıdan görsek yeter’ diyordum; hatta kombine bilet aldığımız için biraz da mecburiyetten gezdik. Ama iyi ki de gezmişiz! Evin içi de harika bir etnografya müzesi haline getirilmiş.

Aslında bina dışarıdan tek bir büyük konak gibi görünse de ortak bir ön cephe ve çatı ile birleştirilmiş iki bağımsız evden (Lafçiev ve Perev ailelerinin evleri) oluşuyor. Dönemin zengin tüccarları bütçeyi optimize etmek için caddeye bakan anıtsal cepheyi ortak yaptırmışlar.

Günün son durağı, merakla beklediğimiz Veliko Tırnovo şehri oldu. Buradaki ilk hedefimiz ise şehrin tartışmasız en görkemli simgesi olan Tsarevets Kalesi’ydi. Kale saat 18:00’e kadar ziyarete açık olsa da vakit iyice daralmıştı. Bu yüzden zaman kaybetmemek adına otele hiç uğramadan, doğrudan kaleye yöneldik ve Veliko Tırnovo keşfimize hızlı bir giriş yaptık.

BALDWİN KULESİ’NDEN TSAREVETS KALESİ GÖRÜNÜMÜ

Yantra Nehri’nin derin kıvrımları arasında, sarp bir tepe üzerinde tüm heybetiyle yükselen Tsarevets Kalesi, sadece askeri bir sığınak değil; Bulgaristan tarihinin en ihtişamlı günlerine ev sahipliği yapmış gerçek bir kraliyet merkezi.


Tepenin geçmişi Trakyalılar ve Romalılara kadar uzansa da, burayı asıl efsaneleştiren dönem 1185–1393 yılları arasındaki İkinci Bulgar İmparatorluğu olmuş. Asen ve Peter kardeşlerin Bizans’a başkaldırısıyla başlayan bu altın çağda, o dönemki adıyla Tarnovgrad başkent ilan edilmiş; Tsarevets ise çarların ve soyluların güç merkezi haline gelmiş. Öyle ki, döneminin seyyahları burayı ihtişamıyla Roma ve Konstantinopolis ile kıyaslıyormuş. Ancak bu göz kamaştırıcı dönem, 1393 yılında Osmanlıların 3 aylık zorlu bir kuşatması sonrası kalenin düşmesi ve yakılmasıyla son bulmuş.

Bugün surların ardına adım attığınızda, aslında devasa bir açık hava müzesinde yürüyorsunuz. Arkeologların titiz çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılan 400’den fazla konut, soylu evi, 22 kilise ve 4 manastırın temelleri, zamanında burada nasıl hummalı bir hayat olduğunun kanıtı. Kalenin tam kalbinde ise etrafı korunaklı surlar ve kulelerle çevrili, yaklaşık 5 bin metrekarelik alanıyla o eski gücün sembolü olan Kraliyet Sarayı yükseliyor.

Kalenin en yüksek noktasında yer alan Patrik Katedrali (Tanrı’nın Göğe Yükselişi Kilisesi) 1981 yılında (Bulgar devletinin 1300. yılı şerefine) aslına uygun dış mimariyle yeniden inşa edilmiş. Ancak içerisi çok sıra dışı; ressam Teofan Sokerov tarafından 1980’lerde yapılan modernist ve dramatik freskler, geleneksel Ortodoks kiliselerinden tamamen farklı olarak Bulgar tarihinin zaferlerini ve trajik çöküş dönemlerini adeta bir grafik roman estetiğiyle anlatıyor. Dini amaçla yeniden kutsanmadığı için günümüzde sadece bir anıt-müze niteliğinde.

Katedralin bulunduğu zirve noktasına çıkmak biraz zahmetli ama Yantra Nehri’nin oluşturduğu kanyonu ve Veliko Tırnovo’nun yamaçlara dizilmiş kırmızı çatılı tarihi evlerini (National Revival dönemi mimarisini) fotoğraflamak için şehirdeki en iyi panoramik fotoğraf alma noktalarından birisi burası. Yani demem o ki üşenmeyin ve merdivenleri çıkarak katedralden manzaranın keyfini çıkartın.

BALDWİN KULESİ

Kalenin güneydoğu ucunda yer alan Baldwin Kulesi (Balduinova Kula), 1205 yılındaki Edirne Savaşı’nda Bulgar Çarı Kaloyan’a esir düşen Latin İmparatoru I. Baldwin’in hapsedildiği ve ölene kadar kaldığı yer olarak biliniyor. Günümüzdeki kule, Cherven Kalesi’ndeki orijinal bir Orta Çağ kulesi model alınarak 1930’da yeniden inşa edilmiş.

Bu güzel kaleden son karelerimizi alıp Veliko Tırnovo merkezine doğru gezimize başladık.

Bulgaristan’ın kuzey merkezinde yer alan ve çevresi ile birlikte 77000 nüfuslu Veliko Tırnovo, derin tarihi kökleri, sarp kanyonlar üzerindeki benzersiz coğrafi yerleşimi ve büyüleyici mimarisiyle ülkenin en özel şehirlerinden birisi kabul ediliyor. Biz de bu şehri çok sevdik. Hatta grup arkadaşlarım burada bir gece daha kalma niyetlerini ifade ettiler.

“Çarların Şehri” olarak anılan bu tarihi merkez, özellikle fotoğraf meraklıları için her köşesinde muazzam ışık oyunları ve dramatik açılar sunan gerçek bir açık hava stüdyosu kabul ediliyor.

Şehir aynı zamanda modern Bulgaristan tarihi için de bir dönüm noktası teşkil ediyor; Osmanlı idaresinden sonra 1879 yılında ilk Bulgar Anayasası (Tırnovo Anayasası) burada kabul edilmiştir.

Şehrin kalbinin attığı eski çarşı, yani Samovodska Charshiya, el sanatları atölyeleri, antikacılar ve davetkar kokular yükselen otantik restoranlarla dopdolu bir yer. Bölgenin en nadide mücevherleri ise efsanevi usta Kolyo Fiçeto’nun imzasını taşıyan ünlü Hadji Nikoli Hanı ve mimari detaylarıyla hayran bırakan Maymunlu Ev. Ancak zamanla yarıştığımız için bu tarihi dokunun hakkını tam olarak veremedik ve rotamızı sadece Maymunlu Ev ile sınırlı tutmak zorunda kaldık. Bu satırları yazarken içimden aynı şeyi mırıldanıyordum: Bu şehre kesinlikle çok daha fazla zaman ayırmak gerekiyormuş!

Bu kısa yürüyüş sonrası Gurko Caddesi üzerindeki otelimize geldik. Otelimiz Hotel Gurko bizim Bulgaristan gezimizde konakladığımız en güzel oteldi. Odalardan nefis bir Yantra Nehri manzarası vardı. Otel şehrin en karakteristik ve tarihi sokaklarından biri olan General Gurko Caddesi üzerinde yer aldığı için ismini de doğrudan buradan alıyor.

Neyse ki ertesi sabah erkenden yollara düşüp bu büyüleyici şehri biraz daha adımlama şansım oldu; ama onun hikayesini de yarına saklayalım artık.

Bakmayın siz böyle keyifle okunduğuna; bu gezi yazısı işleri perde arkasında her defasında tatlı bir yorgunluğa dönüşüyor. Doğru bilgiye ulaşmak için kaynakları taramak, yüzlerce fotoğraf arasından o en doğru kareyi seçmek derken, her yazı ciddi bir zaman ve emek istiyor.

Peki, günün sonunda size kalan ne? Sadece keyifle okumak ve eğer ruhunuza dokunduysa diğer seyahat meraklılarıyla paylaşmak…

Gezekalın…

Dr. Ümit Kuru

12.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 538 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 393.847 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız