Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Sofya-Tur Sonu (2)

Müze gezimizin ardından aracımızla şehir meydanına geri döndük ve Banyabaşı Camisi önünde araçtan indik. İşte tam buradan itibaren Sofya şehir gezimize başlayacağız.

Banyabaşı Camisi, Sofya’nın merkezinde, hem Osmanlı döneminin şehirdeki en belirgin imzası hem de Avrupa’nın en eski camilerinden biri olması sebebiyle önemli. Günümüzde de ibadete açık olan yapı hemen yakınındaki bir sinagog ve kilise ile birlikte “Hoşgörü Meydanı” olarak anılan bölgenin en değerli parçası. Şehrin çok kültürlü ve katmanlı yapısını en iyi simgeleyen yerlerin başında geliyor.

Caminin inşasında büyük deha Mimar Sinan’ın imzasının bulunduğu iddia ediliyor. 1566-1567 yıllarında Kadı Seyfullah Efendi’nin hayratı olarak yapıldığı için resmi kaynaklarda “Kadı Seyfullah Efendi Camisi” olarak da geçiyor. Kare planlı caminin ince kırmızı tuğlalarla örülmüş, zarif ve oldukça yüksek olan tek bir minaresi var.

Banyabaşı Camisi’nin hemen arkasında, bugün Sofya Tarih Müzesi olarak kullanılan ve eski bir Osmanlı hamamının yerine inşa edilen anıtsal Merkezi Hamam binası yükseliyor. Sofya, Roma döneminden beri şifalı termal sularıyla ün salmış bir şehir.

SOFYA TARİH MÜZESİ

Osmanlı döneminde bu kaynak üzerinde yükselen büyük hamam, 20. yüzyılın başlarında yıkılmış ve yerine bugünkü saray ihtişamındaki bu görkemli yapı inşa edilmiş.

Mustafa Kemal Atatürk, Balkan Savaşları’nın ardından 20 Kasım 1913 – 25 Ocak 1915 tarihleri arasında Sofya’da Askeri Ataşe (Ataşemiliter) olarak görev yapmış. Atatürk, gençlik yıllarından itibaren (özellikle Trablusgarp ve Balkan Savaşları dönemi) ciddi böbrek rahatsızlıkları çekmekteydi. Sofya’da görev yaptığı bu dönemde, rahatsızlığı nedeniyle dönemin en popüler ve modern şifahanelerinden biri olan, şifalı termal sularıyla ünlü Sofya Merkez Hamamı’na sıklıkla gitmiş ve burada kaplıca kürleri alarak tedavi olmuş.

SOFYA MERKEZ HAL BİNASI

Caminin karşı çaprazında ise Sofya Merkez Hal Binası bulunuyor. 1911 yılında açılan bu tarihi yapı, Neobarok ve Neo-Bizans mimari tarzlarının izlerini taşıyor ve üzerinde şehrin armasını bulunduran küçük bir saat kulesine sahip. Günümüzde içerisindeki market üniteleri, yeme-içme alanları ve dükkanlarla kapalı bir pazar yeri olarak hizmet vermeye devam ediyor. Bizim grubun kızları da dün akşam buraya alışverişe geldiler. Sofya Hali’nin hemen arkasında (batı çaprazında, Ekzarh Yosif Caddesi üzerinde) Sofya Sinagogu bulunuyor. Burası Güneydoğu Avrupa’nın (Balkanların) en büyük sinagogudur.

Bulgaristan’ın kalbinde, tarihin farklı dönemlerinin iç içe geçtiği Sofya, antik Roma’dan Osmanlı’ya uzanan zengin bir geçmişi modern şehir hayatıyla bir arada sunuyor. Bu meydanın asıl büyüleyici yanı, yüzeydeki yapıların ötesinde yerin altında gizli; nitekim bu bölge, Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in hayran kalarak Serdika benim Roma’mdır dediği antik Serdika kentinin surları, sokakları ve saray kalıntıları üzerine kurulmuştur. Günümüzde meydandaki yapıların bodrum katlarında veya metro istasyonlarında yürürken, bin yılı aşkın bir arkeolojik mirasın izlerini adımlamak mümkün.

Büyük Sofya Anıtı’nın tam karşısındaki alt geçide indiğinizde Serdika Metro İstasyonu’nun da yer aldığı o çukur alanda karşınıza çıkan o küçük, yarı gömülü taş kilise Semerciler Aziz Petka Kilisesi olarak biliniyor. 11. yüzyılda inşa edilen bu Orta Çağ kilisesinin pencereleri neredeyse yer seviyesindeler.

Etrafındaki devasa komünist dönem binalarının ve geniş caddelerin ortasında, antik Roma kenti Serdika’nın kalıntılarıyla yan yana, adeta zamana meydan okuyan küçük ama etkileyici bir yapı burası. Semerciler ismi, Osmanlı döneminde o bölgede dükkanları bulunan ve kilisenin bakımını üstlenen semer yapımcısı esnaflardan (loncalarından) geliyor.

Bu küçük kiliseyi solunuza alıp kısa bir yürüyüş yaparsanız Azize Nedelya Katedrali‘ne ulaşıyorsunuz. Daha da yürürseniz Vitosha Caddesi‘ndesiniz. Buraları dün yürümüştük. Yeri gelmişken biraz katedral hakkında bilgi vermek iyi olur. Bugünkü yapının yerinde ilk olarak 10. yüzyılda ahşap bir kilisenin var olduğu tahmin ediliyor. Bu kilise yüzyıllar boyunca yangınlar ve depremlerle defalarca hasar görmüş, 19. yüzyılın ortalarında ise bugünkü büyük, anıtsal taş yapının temelleri atılmış.

Katedral, Bulgaristan tarihinin en kanlı terör eylemlerine tanıklık etmiş. 16 Nisan 1925’te, Çar III. Boris’in de katılması beklenen bir cenaze töreni sırasında, Bulgar Komünist Partisi’ne bağlı askeri bir kanat katedralin ana kubbesini patlatmış. Çar suikasttan şans eseri kurtulmuş, ancak patlamada aralarında çok sayıda üst düzey askeri ve siyasi figürün de bulunduğu 150’den fazla kişi hayatını kaybetmiş. Patlamada büyük oranda yıkılan katedral, sonraki yıllarda aslına sadık kalınarak fakat daha büyük bir kubbe ve modern dokunuşlarla yeniden inşa edilmiş ve 1933 yılında bugünkü görünümünü almış.

Metro alt geçitlerinden ve pasaj bağlantılarından çıkınca, antik Roma kalıntılarının hemen arkasında, Cumhurbaşkanlığı binasının iç avlusunda sizi başka bir tarihi bina karşılayacak: Burasının adı Sveti Georgi Rotondası.

4. yüzyıldan kalma bu yapının Roma döneminde ilk inşa edildiğinde bir kilise değil; yuvarlak (rotunda) mimariye sahip bir kamu binası, hamam kompleksi parçası veya vaftizhane olduğu tahmin ediliyor. Bu tarihi yapı bazı kaynaklarda Sveti Georgi Kilisesi ya da Aziz Georgi Rotundası adıyla da karşınıza çıkabilir. Sofya’nın en eski binası unvanına sahip olan bu yapı, günümüzde hala aktif olarak hizmet veren bir kilise. Biz oradayken mimarlık veya güzel sanatlar öğrencileri tarihi kalıntıların arasında binayla ilgili eskiz çalışmaları yapıyorlardı.

Yine başka bir pasajdan daha geçince Cumhurbaşkanlığı Binası’nın ön tarafına çıktık. Sveti Georgi Rotondası’nı bir avlu gibi çevreleyen o heybetli ve devasa bina, Bulgaristan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Ofisi ve İdari Binası.

Bu bina tek başına inşa edilmemiş, 1950’li yıllarda dönemin komünist rejimi tarafından inşa edilen ve “Largo” adı verilen üç devasa Sosyalist Klasisizm (Stalinist mimari) binasından oluşan kompleksin sol kanadını oluşturuyor.

Kompleksin bu bölümü Cumhurbaşkanlığı Ofisi ile birlikte lüks bir otel (Sofia Balkan Palace) ve Eğitim Bakanlığı gibi idari birimler arasında bölünmüş.

Binanın meydana bakan ana giriş kapısının önünde geleneksel 19. yüzyıl kıyafetleri giymiş (beyaz tüylü kalpaklar ve kırmızı-beyaz üniformalar) Bulgar muhafız askerleri nöbet tutuyorlar. Cumhurbaşkanlığı kapısında her saat başı bu muhafızların gerçekleştirdiği oldukça katı ve estetik bir nöbet değişimi töreni yapılıyormuş ama biz denk gelmedik. Zamanımız kısıtlı olunca tören saatini de beklemedik.

Sofya’nın tam merkezindeki Bağımsızlık Meydanı‘nın (Nezavisimost) etrafını çevreleyen bu ikonik mimari topluluğun adı “Largo”. Largo, kelime anlamıyla geniş bir meydanı ifade ediyor. Bu devasa binaların ortaya çıkmasının elbette ideolojik bir hikayesi var.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki ağır bombardımanların ardından Sofya şehir merkezinde açılan büyük boşluğu değerlendirmek isteyen yeni komünist rejim, 1950’li yıllarda gücünü kalıcı kılmak amacıyla burayı yepyeni bir idari merkez olarak tasarlamış. Güneydoğu Avrupa’daki Sosyalist Klasisizm akımının en pürüzsüz örneklerinden biri olan bu mimari bütünlüğün asıl amacı; sokaktan geçen sıradan bir vatandaşa devletin mutlak gücü karşısında ne kadar “küçük ve aciz” olduğunu hissettirmek.

U şeklinde simetrik olarak yerleştirilmiş üç devasa kütleden ortadaki Ana (Doğu) Blok, eski Bulgar Komünist Partisi Genel Merkezi binası. Meydanın tam merkezinde, 70 metrelik devasa kulesiyle dikkatleri üstüne toplayan bina bugün Bulgaristan Ulusal Meclisi tarafından idari bina olarak kullanılıyor. Eskiden bu binanın tepesinde devasa kırmızı komünist bir yıldız bulunuyormuş. Ancak rejim değişikliği ile yerinden sökülmüş ve yerine Bulgaristan bayrağı çekilmiş.

Bu binanın tam karşısındaki meydanda bulunan büyük Lenin heykeli de kaldırılarak yerine bugün yukarıda fotoğrafını gördüğünüz görkemli Azize Sofya Anıtı yerleştirilmiş. Heykel halk arasında ‘Azize Sofya’ olarak anılsa da, elindeki baykuş ve defne yaprağı gibi semboller yüzünden aslında antik çağın ‘bilgelik tanrıçası’ pagan figürlerini andırıyor. Bu yüzden Bulgar Kilisesi tarafından ilk yapıldığında pek hoş karşılanmamış.

Yukarıdaki fotoğrafta sol tarafta yer alan yapı, komplekse ait Kuzey Bloku olarak inşa edilmiş. Bu anıtsal bölüm günümüzde Bakanlar Kurulu binasına ev sahipliği yaparken, hemen bitişiğinde ise o tarihi devlet mağazası olan TSUM (TZUM) alışveriş merkezi yer alıyor. Alışveriş merkezi” dendiğine bakmayın; günümüzde burası eski ihtişamını yitirmiş durumda. Artık içerisi daha çok ofis alanlarına ve az sayıda lüks butiğe ev sahipliği yapıyor. 2000’li yıllarda yapılan metro çalışmalarıyla meydanın altındaki antik Roma kenti Serdika kalıntıları gün yüzüne çıkarılınca, alanın ortası yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi cam kubbelerle kapatılmış.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz ve Sveti Georgi Rotondası’nı iç avlusunda saklayan, bugün Cumhurbaşkanlığı Ofisi, Eğitim Bakanlığı ve lüks bir otelden oluşan yapı ise mimari kompleksin Güney Bloku‘dur. Largo’nun tam ortasında durduğunuzda; en altta Roma sokaklarını, tam ortada Orta Çağ kiliselerini, yukarı baktığınızda sert komünist blokları ve o binaların içinde çalışan modern Avrupa Birliği üyesi demokratik Bulgaristan kurumlarını bir arada görebilirsiniz. Dünyada bu kadar farklı ideolojik katmanın bu denli iç içe geçtiği çok az meydan vardır.

Sofya’nın o devasa komünist dönem binalarının (Largo) gölgesinde yürürken, adımlarınızın güneşte altın gibi parıldayan, sıra dışı bir zemine bastığını fark edeceksiniz. Yerel halkın “Sarı Tuğlalar” dediği bu yol, sadece bir kaldırım düzenlemesi değil; üzerinde yürüdüğünüz kentin en gizemli, en şöhretli ve bugün yasal olarak koruma altına alınmış en önemli tarihi sembolüdür.

Peki, Sofya’nın tam merkezini kaplayan bu sarı taşların ardındaki sır nedir? Şehirdeki en yaygın efsaneye göre bu taşlar, Bulgar Çarı Ferdinand’a Avusturya-Macaristan hanedanından gelen romantik bir düğün hediyesidir. Resmi kayıtlar ise kenti çamurdan kurtarmak isteyen vizyoner bir belediye başkanının 1907’de Alman bankalarından kredi çekerek yaptırdığı büyük bir Avrupa yatırımı olduğunu söylüyor. Bu taşlar boyalı granit veya beton değildir. Budapeşte yakınlarında çıkan çok nadir bir killi toprağın 1300 derece fırınlarda preslenerek pişirilmesiyle elde edilen özel birer seramik şaheseridir. Kendine has sarı renk boya değil, bu özel toprağın öz rengidir; yani taşı kırsanız bile içi de dışı gibi altın sarısıdır. Bugün Bulgaristan’da köklü, zengin ve şehir merkezinde yaşayan lüks hayatları tanımlamak için halaSarı tuğlaların üzerinde doğmuş” deyimi kullanılırmış. Orijinal madenleri ve fabrikaları yüzyıl önce kapandığı için yenisi bulunamayacağından belediye sökülen her bir taşı numaralandırarak gözü gibi koruyormuş.

Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi’nin bulunduğu Güney Bloku binasından yürümeye devam ettiğimiz zaman, hemen karşı tarafta Sofya Ulusal Arkeoloji Müzesi‘ni görüyorsunuz. Burası aslında 1474 yılında Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Mahmut Paşa tarafından yaptırılan ve Osmanlı döneminde ‘Büyük Cami‘ olarak anılan Sofya’nın en eski cami yapısı. Bulgaristan’ın bağımsızlığının ardından kütüphane ve hastane gibi farklı amaçlara hizmet eden bu devasa yapı, 19. yüzyılın sonunda ülkenin ilk resmi müzesi olarak kapılarını açmış. Biz bu seyahatimizde müzeyi gezemedik ama içeride Traklar, Antik Roma ve Bizans dönemlerine ait paha biçilemez eserler sergileniyor. Bir daha Sofya’ya gelirsek, burası mutlaka gezilecekler listemizin başında yer alacak. Zira Sofya’nın tam merkezinde, eski bir Osmanlı camisinin kubbesi altında Vulçitrun Trak Hazinesi’nin altınlarını ve Roma mozaiklerini incelemek, kentin o çok katmanlı, kozmopolit ruhunu hissetmek benzersiz bir deneyim sunacaktır.

Sofya’nın sarı taşlı yollarında yürümeye devam edip kentin en huzurlu köşelerinden biri olan Şehir Bahçesi’ne (City Garden) ulaştığımızda, karşımızda tüm görkemliğiyle Sofya’nın en zarif, en fotojenik binalarından biri belirdi: Ivan Vazov Ulusal Tiyatrosu. Tiyatroya ismi verilen İvan Vazov, Bulgar edebiyatının kurucusu, şairi ve yazarı olarak kabul edilen “Bulgar Edebiyatının Babası” unvanına sahip çok önemli bir figür. 1907 yılında açılan bina, tıpkı sarı taşlar gibi kentin Avrupai çehreye büründüğü o vizyoner dönemin bir parçası olarak kabul ediliyor. Binanın hemen önündeki parkta bulunan çeşmeli havuz biz orada iken halen faaliyete geçmemişti.

Amacımız Aleksandr Nevski Katedrali’ne gitmek ve yol üzerinde bulunan önemli tarihi binaları da kaçırmamak. Tiyatro binasının önünden sol yana doğru Dyakon Ignatiy Caddesi boyunca yürüyünce karşımıza zarif, sarı bir bina çıkacak. Bu tarihi bina Eski Kraliyet Sarayı‘dır. Bina günümüzde iki önemli kuruma ev sahipliği yapıyor: Kurumlardan birisi Ulusal Sanat Galerisi, diğeri ise Ulusal Etnografya Müzesi. Tıpkı Arkeoloji Müzesi gibi, bu bina hikayesinin ardında da Osmanlı dönemi eseri olma gerçeği var. Burası başlangıçta Osmanlı’nın Sofya’daki yönetim merkezi olan Paşa Konağı idi. Bulgaristan özerklik kazanıp başkentini Sofya’ya taşıyınca, ilk Bulgar Prensi Alexander Battenberg döneminde (1880-1882) bu konak Viyanalı mimarlar tarafından baştan aşağı yenilenerek görkemli bir kraliyet sarayına dönüştürüldü. Bulgaristan’ın çarlık dönemindeki balolarına, kraliyet ailesinin günlük yaşamına ve resmi kabullerine bu odalar tanıklık etti.

Binanın o zarif Viyana Baroku tarzındaki pencerelerine bakarken, tarihin en asil ve gururlu gecelerinden birini hayal etmeden geçemiyoruz. Takvimler 11 Mayıs 1914’ü gösterdiğinde, bu sarayın balo salonu muazzam bir diplomasi hamlesine sahne olmuş. Sofya’da Askeri Ataşe olarak görev yapan Mustafa Kemal, Çar’ın düzenlediği maskeli baloya İstanbul’dan özel olarak getirttiği görkemli bir yeniçeri kıyafetiyle katılmış. Avrupalı diplomatların şaşkın bakışları arasında gecenin en çok konuşulan ismi olan ve kostüm yarışmasında birincilik kazanan Mustafa Kemal, Osmanlı’nın asaletini bu sarayın duvarları arasında tüm dünyaya bir kez daha ilan etmiş. O muhteşem insanın, o gece taşıdığı kıyafet içindeki halini yukarıda soldaki küçük fotoğrafta görüyorsunuz. Rejimin komünizme geçmesiyle birlikte saray kamulaştırılmış ve halkın ziyaret edebileceği müzelere dönüştürülmüş.

Yolumuz üzerinde sadece dışarıdan fotoğrafladığımız diğer bir mekan ise Sveti Nikolay Mirlikiyski Rus Kilisesi. Yeşil çatısı ve saf altından yapılmış 5 adet soğan kubbesiyle şehrin en masalsı yapılarından birisi. 1914 yılında, Rus diplomatik misyonunun ibadeti için eski bir Osmanlı camisinin yerine inşa edilen bu kilise, 17. yüzyıl Moskova kilise mimarisinin esintilerini taşıyor.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasını sağlayan Rus Çarı II. Aleksandr’ın anısına dikilen ve İntercontinental Oteli’nin ön taraflarında bulunan Kurtarıcı Çar Anıtı‘nı sağ yanımıza alıp yolumuza devam edince karşımıza Aleksandr Nevski Katedrali çıktı. Bu katedralin içini gezdik.

ALEKSANDR NEVSKİ KATEDRALİ

Sofya şehrinin simgesi Aleksandr Nevski Katedrali‘dir. 1882 yılında temeli atılan ve yapımı 1912 yılına kadar süren katedral, Rus mimar tarafından tasarlanmış.

Güneş altında ışıl ışıl parıldayan devasa altın kubbelere bakarken, aslında sadece bir kilisenin önünde değil, tüm Balkanlar’ın en büyük ikinci Ortodoks mabedinin önünde durduğunuzu aklınıza getirmenizi isterim. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda hayatını kaybeden binlerce askerin anısına inşa edilen bu Neo-Bizans şaheseri, 10 bin kişiyi aynı anda içine alabilecek kadar devasa bir büyüklüğe sahip. İçerideki mistik loşluğu aydınlatan dev şamdanların altında yürürken; İtalyan mermerlerinin, el işi fresklerin ve paha biçilemez ikonaların büyüleyici detayları arasında kayboluyorsunuz.

En yüksek noktası tam 53 metre olan katedralin çan kulesinde 12 adet devasa çan bulunuyormuş. Bu çanların toplam ağırlığı 23 ton ve en büyük olan çanın ağırlığı ise yaklaşık 12 tonmuş. Çanlar çalındığında sesinin 30 kilometre uzaklıktan bile duyulduğu yazılıyor.


Aleksandr Nevski Katedrali’nin hemen yanıbaşına Sofya’nın en eski ikinci kilisesi olan Ayasofya Kilisesi bulunuyor. Geçmişi 6. yüzyıla, yani Bizans İmparatoru I. Justinianus dönemine (İstanbul’daki Ayasofya ile aynı dönemlere) kadar uzanır. Zamanında şehrin en görkemli yapısı olduğu için, 14. yüzyılda şehre “Sofya” (Bilgelik) adının verilmesine bu kilise vesile olmuş. Yani şehrin isim babası olan bu bina olmasaydı, şehrin adı hala Roma dönemindeki gibi Serdika kalabilirdi.

AYASOFYA KİLİSESİ

16. yüzyılda Osmanlılar şehri fethettikten sonra burayı camiye dönüştürmüşler ve adı “Siyavuş Paşa Camisi” olmuş. Ancak 19. yüzyıldaki büyük depremlerde minaresi yıkılınca ve bu sırada içerideki bazı görevliler hayatını kaybedince halk arasında uğursuz sayılmış, cami olarak kullanımı terk edilmiş ve bir süre depo/itfaiye kulesi olarak kullanılmış. Sonra yeniden kiliseye dönüştürülmüş.

Bu gezilerden sonra iyice acıktığımızı fark edince zorunlu yemek molası verdik. Herkes bir yere dağıldı. Biz yakındaki bir hamburgerciyi tercih ettik. Hamburger sonrası yakınlarda bulunan Jimmy’s’de yediğimiz tatlı ve dondurma ise nefisti. Esas yorgunluğumuzu buradaki tatlı ve kahve molamızda attık. Mekanın karşısında Doktorlar Parkı diye bir de park var. Tüm bu mekanlar Şipka Sokağı’nda bulunuyor.

Sofya sokaklarında gezmeye devam ederken, bizi esas bekleyen muazzam sürpriz Krakra Sokağı’nın sonuna varınca karşımıza çıktı: Sărmadžiev (Sarmaciyev) Konağı. Aslında burası Sofya’da mutlaka görmek istediğim yerlerin başında geliyordu; fakat hiçbir harita araması yapmadan “pat” diye bu konağın önüne çıkmak beni çok mutlu etti.

Sofya’nın en prestijli caddelerinden biri olan Çar Osvoboditel Bulvarı üzerinde yer alan Sarmacıyev Konağı şehrin mimari mücevherlerinden birisi. Bina, 1903 yılında ünlü Bulgar hukukçu, diplomat ve finansör Haralampi Sărmadžiev tarafından kendisi, eşi ve beş çocuğu için özel bir konut olarak yaptırılmış. Ne yazık ki Sărmadžiev bu muhteşem evde çok uzun süre yaşayamamış, taşındıktan birkaç yıl sonra, 1908’de genç yaşta hayatını kaybetmiş. Benim burada konu etmeye çalıştığım kısım tabii ki bu talihsiz Bulgar hukukçu-diplomat değil. Konunun bizi ilgilendiren kısmı yine Mustafa Kemal Atatürk. Sărmadžiev’in vefatından sonra ailesi evi kiraya vermiş.

İşte bu dönemde bina, Türk diplomasisi ve Mustafa Kemal Atatürk için unutulmaz bir mekan haline gelmiş. Osmanlı Yönetimi binayı 1914 yılında kiralayarak elçilik ikametgahı yapmış ve Sofya’ya Askeri Ataşe olarak atanan Mustafa Kemal Atatürk, bu binanın birinci katındaki odada çalışmış. Günümüzde de bu oda, Atatürk’ün anısını yaşatmak adına aslına uygun olarak döşenmiş bir “Atatürk Anı Odası” olarak korunuyormuş. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bizzat çalıştığı ve çok sevdiği bu binayı 1916 yılında satın almış. O tarihten beri bina Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliği Rezidansı olarak hizmet veriyor.

AZİZ KİRİL VE METODİY MİLLİ KÜTÜPHANESİ

Buluşma saatimiz yaklaştıkça adımlarımızı hızlandırıp buluşma yerimize doğru yönlendik. Sofya bir gün gezme ile asla bitecek bir yer değilmiş. Bunu yaşayarak öğreniyoruz. Yürüyüş sırasında önce Aziz Kiril ve Metodiy Milli Kütüphanesi önünden geçtik. Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden ayrılmasının hemen ardından, 1878 yılında kurulmuş. Bu yönüyle modern Bulgaristan’ın en eski kültür kurumu olarak kabul ediliyor. Kütüphane, Slav alfabesini (Kiril alfabesi) geliştiren ve Slav dünyasında “Kutsal Aydınlatıcılar” olarak kabul edilen Aziz Kiril ve Metodiy kardeşlerin adını taşıyor. Zaten binanın hemen önünde bu iki kardeşin ikonik, devasa bir heykeli bulunuyor. Bu yazıyı hazırlarken çok trajikomik bir bilgiye de rastladım. Sizlerle paylaşayım; 1931 yılında Türkiye’deki Maliye Arşivi’nde bulunan tonlarca Osmanlı belgesi, “hurda kağıt” olarak vagonlarla Bulgaristan’daki bir kağıt fabrikasına satılmış. Bulgar yetkililer trenlerin içindeki malzemelerin paha biçilemez devlet arşivleri olduğunu fark edince trenleri durdurmuş ve bu belgeleri kurtararak bu Millî Kütüphane’ye teslim etmişler. Bu nedenle bu kütüphane Balkanlar ve Osmanlı tarihi çalışan Türk tarihçileri için en önemli uğrak noktalarından biri haline gelmiş.

Milli Kütüphane’den birkaç adım ötede, Sofya’nın entelektüel kalbi olan Sofya Üniversitesi yükseliyor. Ön cephenin o muazzam kavisli mimarisini ve binayı şehre armağan eden Georgiev kardeşlerin anıtsal heykellerini fotoğraflarken, karşınızdaki yapının sadece bir okul değil; küllerinden doğan modern bir ülkenin bilimsel ve estetik gövde gösterisi olduğunu fark ediyorsunuz. Biz bu güzel binanın içine bir göz atmayı ihmal etmedik.

SOFYA ÜNİVERSİTESİ İÇ MEKANI

Artık İstanbul’a dönüş için buluşma ve havalimanına gitme zamanı. Sofya, bir güne ancak bu kadar sığabilirdi. Bu yazıyı yazarken de fark ediyorum ki hiç durmadan yürümüş ve rotamız üzerinde mümkün oldukça çok yeri görmüşüz.

FİLİBE

Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki sadece Sofya değilmiş bizde bu kadar güzel anılar bırakan. Koprivştitsa’nın uyanış dönemini fısıldayan sokakları, Kazanlık’ın mistik vadileri, Lofça’nın doğası, Veliko Tırnovo ve Arbanasi’nin Orta Çağ ihtişamı, Şumnu’nun anıtları, Filibe’nin simetrik evleri ve Arnavut kaldırımları… Tüm bu durakları üst üste koyunca, Balkanlar’ın kalbine ne kadar derin ve bütünsel bir yolculuk yaptığımızı çok daha net görüyorum. Tarihin, dostluğun, vizörümüze takılan o muazzam gün doğumu ve gün batımı ışıklarının peşinde geçen, her anı ilmek ilmek işlenmiş harika bir rota oldu. Gezimizin programını yolladığım firmalar “bu program yapılamaz” demişlerdi ama Easy Bulgaria Travel‘dan sevgili Pavlina ve gezi boyunca rehberliğimizi yapan Beyhan Necip sayesinde program neredeyse firesiz gerçekleşti. Onlara bir defa daha teşekkür etmeyi borç biliyorum. En büyük teşekkürü ise geziyi beraber gerçekleştirdiğimiz gezi dostlarıma yapıyorum. Onların uyumu ve sabrı olmasaydı program daha hafif bile olsaydı yapılamazdı.

Heybemizde asırlık hikayeler, hafızamızda çok katmanlı kültürlerin izleri ve ruhumuzda yeni rotaların heyecanıyla evimize döndük. Bir sonraki yolculukta, yeni coğrafyaları adımlarken tekrar buluşmak dileğiyle…

Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

19.06.2026

Leave a comment

Bir Cevap Yazın

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 394.699 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız

GEZEKALIN sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin