Noroc Romanya: Dünyanın En Neşeli Mezarlığı: Săpânța Merry Cemetery

IMG_62731.jpg

Mezarlıkta hiç güldüğünüz oldu mu? Ya da bir mezarlığın tüm mezar taşlarına bakmaya çalıştığınız ?

IMG_6274.jpg

Allah affetsin ki , Romanya’da Maramureş Bölgesinde Săpânța adlı bir kasabanın mezarlığını ben neşe içinde gezdim. Ama kusur bende değil ki, mezarlığın adı bile sıra dışı ve neredeyse neşelenmezsen bu mezarlıkta gömülü olanların ruhları üzülecek. Bu sıra dışı mezarlığın adı Săpânța Neşeli Mezarlık

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Ne demek istediğimi yukarıdaki meşe ağacından yapılma, Spanta Mavisi denen özel bir renkte boyalı ahşap bir haç üzerine yazılı bir hikayenin Türkçesini aktararak anlatmaya çalışayım. Unutmayın ki bu kitabe 1969 yılında ölmüş ve buraya gömülmüş yaşlı bir kadının mezarının başına dikilmiş. Bu mezar başı kitabede diyor ki;

P6130557-002.JPGBu ağır haçın altında
Benim zavallı kaynanam yatıyor
Eğer üç gün daha yaşasaydı
Burada ben yatacaktım ve bu haçı o okuyacaktı
Siz, buradan geçenler
Lütfen onu uyandırma çabalarında bulunmayın.
Çünkü eğer o eve geri dönerse
Beni daha çok eleştirecektir.
Ancak ben tabii ki terbiyemi takınacağım
Böylece o mezardan geri dönmeyecektir.
Yerinde kal benim sevgili kaynanacığım.

Stan-Ioan-PatrasSpanta Neşeli Mezarlığı, başlangıç hikayesini ve bu mezarlığın bu kadar popüler hale gelmesini Stan Ioan Patras adlı bir ahşap heykeltıraşına borçlu. Aslında Stan, Maramureş Bölgesinde geleneksel olan bir işe devam etmek istemiş. Maramureş Bölgesinin ahşap kiliselerinden bir önceki yazımda ayrıntıları ile bahsederken, bu kiliselerin bahçelerindeki mezarların başlarında bulunan ahşap haçlardan kitabelere dikkat çekmiştim. (https://gezekalin.com/2019/07/23/noroc-romanya-maramures-ahsap-kiliseler/). Patras 14 yaşından başlayarak meşe ağacından, oyma mezar başı haçlar yapıyordu. Zaman içinde bunları Săpânța Mavisi denen özel mavi bir renkte boyamaya, bunlara ölen ile ilgili hikayeler oymaya, şiirler eklemeye başladı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İlk mezar kitabesini yaptığı 1934 yılından, 1977 yılında ölene kadar tam 700 adet mezar kitabesi oymuş. Patras öldükten sonra onun işini, çırağı  Dumitru Pop devam ettiriyor. Bu mezarlığı gezen bir Fransız turistin ağzından çıkan “Burası ne kadar neşeli bir mezarlık” sözü mezarlığın adını ortaya çıkartmış; Săpânța Neşeli Mezarlığı. Bu mezarlık artık hem tüm dünyaca meşhur ve Romanya gezi programlarına mutlaka eklenen bir ziyaret yeri ve hem de istendiği gibi neşe içinde her gün binlerce insanın ziyaret ettiği bir yer olmuş. Yöre insanı için bir gelir kaynağı olması ise işin diğer yanı.

IMG_6248.JPG

Stan Ioan Patras’ın hikayeleri ölen insanın nasıl öldüğü, nasıl yaşadığı, ne iş yaptığı gibi mezar sahibine ait gerçeklikle ilgili olan hikayeler. Örneğin yukarıdaki kitabeye bakarak mezar sahibinin trafik kazasında ölen bir çocuğa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. İşin ilginci mezarlıkta kaza ile ilgili çok sayıda hikaye çizilmiş ya da oyulmuş. Bundan anladığım Romanya’da trafik kazasında ölen çok oluyor. Aşağıdaki örneklerden soldakinin yaşamında bir doktor olduğunu, sağdakinin ise suda boğularak öldüğünü anlıyoruz.

Yazılan metinler ise kimi zaman trajik bir metin, kimi zaman da kaynana mezarında olduğu gibi hiciv içeren şiirler oluyor. Örneğin yaşamı boyunca çok içmiş ve bu yüzden eşi tarafından terk edilmiş birisinin kitabesinde şunlar yazabiliyor;

Burada istirahat eden ben, 
Stefandır benim adım. 
Yaşadığım sürece içki içmeyi sevdim
Karım beni terk ettiğinde
Üzgün olduğum için içtim. 
Sonra mutlu olmak için  
Daha çok içtim
Karımın beni terk ettiğinden
Daha kötü değildi.
Çünkü arkadaşlarımla içiyordum  
Çok fazla içtim
Ve şimdi hala çok susuyorum
İşte bunun için beni ziyarete gelen  
                                                                         Buraya bir şişe şarap bıraksın…

Aslında bu mezarlığın Maramureş Bölgesinden kaynaklanan bir felsefesi var. Buna göre ölüm önemli değildir ve ölen sadece bedendir. Bu nedenle örneğin mezar taşlarında “1945 yılında öldü” yazmıyor. Bunun yerine “1945 yılına kadar yaşadı” yazıyorlar. Beden kaybolsa ve o yılda ölse bile, ruhun yaşamı devam ediyor. Ne yaşamışsanız, osunuzdur.  Bu felsefe, bu topraklarda Daçyalılardan beri olan bir felsefe.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Mavi rengin seçilmesinin de bir anlamı var. Săpânța Mavisi cenneti, gök yüzünü temsil ediyor; “Asıl mezar taşımız gökyüzüdür, ruhlarımız yaşamaya gökyüzü altında devam ediyor.” Sivri ve uzun kitabelerin seçilmesi ise Tanrıya daha yakın olma isteğinden kaynaklanıyor. 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

George’un rehberliğinde ve anlatımında bu neşeli mezarlığı gezdim. Sonrasında bu renk cümbüşü ardına gizli felsefeyi hissederek kendime ait gezi zamanını daha da uzattım ve iki saate yakın bu mezarlıkta gezdim. Çoğunlukla güldüm, çocuk mezarları gibi bazı mezarların başında ise hüzünlendim. Geziyi, mezarlığın fikir babası ve yaratıcısı Stan Ioan Patras’ın mezarı başında bitirdim.

Patras’ın mezar kitabesi ise şöyleydi;

Küçük bir çocuk olduğum zaman bile, 
Stan Ion Patras diye çağrıldım
Yolunda giderken beni bir dinle
Sana söyleyeceklerim de yalan yoktur
Yaşadığım tüm günler boyunca
İsteğimle kimseye zarar vermedim
Tanıdığım hiç bir insana
İyilikten başka bir şey yapmadım
Dağınık dünyam için hüzünlen
Onun içinde yaşamak çok zordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Săpânța Neşeli Mezarlığı ile ilgili bu yazıyı yazarken Bitlis’in Ahlat ilçesinde o muhteşem Selçuklu mezar taşlarını gezdiğim günler aklıma geldi. Belki burası kadar neşesi yoktu ama o bakımsız, ilgisiz  ve doğanın insafına bırakılmış haline rağmen ne muazzam ne asil eserlerdi onlar!

Evet sevgili Sanal Gezgin dostlarım; “Sadece mezarlık” demeyin neşelisi de olabiliyor. Sadece “neşe“, sadece “renk” demeyin, bir felsefesi, bir geleneğin devamı da olabiliyor.. “Bu ne delilik” demeyin, delilik bazen bir bölgenin gelir kapısı oluyor..

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

24.07.2019 saat 01:11

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Noroc Romanya: Maramureş-Ahşap Kiliseler

IMG_5908.JPG

Romanya’nın Kuzey Batı bölgesi Maramureş diye adlandırılıyor. Bu bölge sadece Romanya için değil, Avrupa için bile özel bir bölge sayılıyor. Biz Romanya gezimiz sırasında 2 gece Breb Köyünde konaklayıp, Maramureş Bölgesini gezmeye çalıştık. Doğası, devam ettirilen gelenekleri, uzun sivri minareli ahşap kiliseleri ve o müthiş ahşap oyma sanatı ile  gerçekten çok özel bir bölgeyi gezdik, sizinle de bu sayfada gezimizi paylaşacağım.

romania-regions-map.jpg

Maramureş bence fotoğraf tutkunu birisi için tam bir cennet. Öbek öbek saman balyaları, o balyaları dizmek için yöre insanlarının saatlerce verdikleri çaba, sivri uçlu kuleleri ile ahşap kiliseler ve her biri sanat şaheseri olan ahşap kapılar ve çitler. Sadece bu bölge için bile Romanya gezi planı yapılabilir.

Bölge hala çok ağaçlık bir bölge. Ağacın bol olması, bölge insanın yüzyıllardır geleneksel ahşap oymacılığında doruk noktalara çıkmalarına neden olmuş. Ahşap dam saçakları, pencerelerin oymalı ahşap kenarları, evlerin ahşap girişleri, ahşap avizeler, ahşap kilise ve hatta ahşaptan mezar başları. Bunların hepsi birer usta işi. Ben yazımda Maramureş’i bölümler halinde anlatacağım; Birinci bölümün konusu ahşap kiliseler olacak.

IMG_5714

Maramureş’in ahşaptan sivri uçlu uzun çan kuleleri, ahşap damı ile Romanya stili Gotik tarz diye adlandırılan ahşap kiliseleri, Romanya’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içindeki eserleri arasında yer alıyorlar. Hemen hemen her köy içinde küçüklü büyüklü olarak 1500’den fazla, ahşap kilise bulunuyor. Surdeşti, Plopis, Rogoz, Ieud, Poeinile, Izei, Barsana, Budeşti ve Deseşti‘de bulunanları ise en iyi ahşap kilise örneklerinden sayılıyorlar ve UNESCO Listesi içinde de bu kiliseler yer alıyorlar. Bazıları 400-500 yıllık olan bu kiliselerden önemli bir kısmını ziyaret etme şansını bulduk.

IMG_5756

Ahşap kiliselerin yapımında karaağaç ya da meşe ağacı kullanılmış. Kiliselerin içine bölge sanatçıları tarafından İncil’den sahneler resmedilmiş. Gördüklerimiz genellikle aynı sahnelerdi; Adem ve Havva’nın cennetten kovulması, şeytanın bulunduğu cehennemde cezalandırma sahneleri ve Cebrail-Mikail gibi Baş Meleklerin insanları cehennemden kurtarma çabaları, Hristiyanlığın ilk yıllarındaki inananların çektikleri işkenceler, Hz İsa’nın çarmıha gerilmesi, göğe yükselmesi ve azizlerin resimleri neredeyse her kilisede işlemiş konular. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ahşap kiliselerden ilk olarak Targu Lapuş yakınlarındaki Rogoz Köyü Ahşap Kilisesini ziyaret ettik. Aynen bazı müstahkem kiliselerde olduğu gibi, ahşap kiliselerin de kapıları kilitli olabiliyor. Yani ziyarete gittiğinizde bazılarında sizi gezdirecek kimseler bulamayabilirsiniz. Bu durumda bunların papazlarına ya da bir görevliye ulaşmak gerekebiliyor. Sevgili George ahşap kiliseye varmadan önce, kilise rahiplerine telefonla önceden ulaştığından biz hiç kapıdan geri dönmedik.  Demem o ki eğer kapı pencere kilitli bir ahşap kilise bulursanız yöre insanına kilise papazını sorun. Yakınlarda olduklarından hemen gelip kilitli kapıları açıyorlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rogoz Tahta Kilisesi Baş Melekler Cebrail ve Mikail‘e ithaf edilmiş ve 17. yüzyıl ortalarında yapılmış. Bu kilise Tatarların istilası sonrasında eski kilise yerine karaağaçtan yapılmış. Kuleyi ve ahşap damı taşıyan kirişler at başı şeklinde ve  bu at başları dostluğu, sevgiyi gösterir şekilde boyun boyuna yaslanmışlar. Bu yapı hemen tüm ahşap kiliselerde bulunuyor.

Kiliselerin arka ya da yan taraflarında upuzun bir masa ve iki sırada oturma yeri bulunuyor. Bu masaya “Atalar Masası” deniyor. Burada köy halkı ayin sonrası toplaşıp sosyal konuları konuşurmuş.

Ahşap kiliselerde olsun, Maramureş’de bulunan bina girişinde büyük kapılarda olsun,  halat ve rozet (güneşin sembolü) motifleri ahşaba oyulmuş. Burada halat motifi cennet ve dünya arasındaki bağı (ya da sonsuzluğu), rozet ise yaşam ve aydınlanma için ataların sevgisini temsil ediyor. Rogoz Ahşap Kilisesinde halat motifi kiliseyi çevrelerken, rozet motifi haça yerleştirilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ahşap Kiliselerin içinde iki bölüm var. Hem ana kapı hem de ikinci kapı, girerken boy eğmenizi gerektirecek kadar kısa yapılmış. Ana girişten sonraki bölüm (narthex) penceresiz ve bu bölüm kadınlar içinmiş. Burada da ahşap duvara çizilmiş resimler var ve sol yanda Tatarların istilası resmedilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İkinci kapıdan sonra ise ana bölüm (nef) geliyor. Burada bir de balkon denebilecek  merdivenle çıkılan başka bir bölüm daha var. Daha önceden de dediğim gibi duvarlar çizimlerle dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_5738.jpg

Bu kilisenin avizesi de çok ilginç ve o da ahşaptan yapılmış. Ahşap avize yaşam ağacını ve onun dünya ile cennet arasındaki bağını temsil ediyormuş.

Surdeşti Ahşap Kilisesi ise UNESCO Listesi içinde olan ahşap kiliselerin ikinci örneği olarak aynı gün gezildi. 1776 yapım tarihli bu tahta kilise uzun kulesi ile diğerlerinden ayrılıyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

54 metrelik kuleye, kilisenin de boyu eklenince toplamda 72 metrelik bir uzunluğa erişiliyor ki bu yükseklik ona en yüksek ahşap kilise unvanını kazandırıyor. Aslında Barsana‘daki ahşap kilisenin kulesi 57 metre ve kule olarak en uzunu sayılıyor. Kilisenin yerden toplam uzunluğu göz önüne alındığında Surdeşti en uzunu kabul ediliyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kilise de, yukarıdaki kilisenin ayrıntıları ile anlattığım özelliklerini gösteriyor ama Rogoz Ahşap Kilisesine göre yapım tarihi daha yakın (18. yüzyıl). Kilise önünde bulunan mezarlık ilginç. Burası faal bir kilise, içinde çeşitli el işi süslemeler mevcut.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_5862.jpg

O gün konakladığımız Breb Köyü içindeki Breb Ahşap Kilisesi belki UNESCO listesi içinde olmayan kiliselerden bir tanesiydi ama bana sorarsanız gördüklerim içinde en sevimlisiydi. Bir kere diğerlerine göre daha sakin ve yeşillikler içindeydi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kilisenin dış kapısı müthişti, halat ve rozet motifleri burada da gözüküyordu. Breb Köyü Ahşap Kilisesinin bazı bölümlerinin yapım tarihi 1530’lu yıllara gitse de asıl yapı 1622 yılından kalma. Romanya’daki en eski ahşap kiliselerden bir tanesi ve hatta kulesi en eski olanı. Benim en favori ahşap kilisem bu oldu doğrusu. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ertesi gün gezdiğimiz Budeşti Köyü’nde biri Ortodoks diğeri Greek-Katolik olmak üzere iki cemaat var. Bu cemaatlerden Aşağı Budeşti‘de (Budeşti Josani) oturanların kilisesi olan ahşap kilise, Dünya Kültür Mirası Listesi içinde olanı.

IMG_6033.JPG

Biliyorum bazılarınız “Arkadaş! Bunların hepsi aynı. Birini gezsen, hepsini gezmiş olursun. Gerek yok hepsini gezmeye!” diyecektir. Ancak ben öyle düşünmüyorum. Vaktiniz kısıtlı ise aralarından en iyi bir örneği seçer ve yolunuza devam edersiniz tabii ki.. Ama hepsinin ayrıntıda bazı farklılıkları var. Örneğin 1643 tarihli Budeşti Ahşap Kilisesi ölçütleri en büyük olanlarından bir tanesi olmasının yanında farklı bir çatı ve kule mimarisine sahip.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çatısı çift katmanlı, çan kulesi ise dört tane minik kule ile süslenmiş. İçinde yine aynı şekilde iki bölüm var, resimlerde aşağı yukarı aynı konular işlenmiş. İçeride nef bölümünde sergilenen bir Meryem Ana ikonu çok eski olması ile kıymetli ve bir de köylünün bir kütüğü balta ile ikiye bölmesi sırasında ortaya çıkan haç, mucizevi bir simge olarak sergileniyor. Beni sonuncu mucize pek ikna etmese de fotoğraflamadan duramadım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kiliseyi bize bir bayan görevli açtı. Gezimiz sırasında bize eşlik eden minik kızı kendi dünyasında, gezimize ayrı bir renk kattı.

P6130137.jpg

Barsana Köyü tarihte çok eski zamanlardan beri kayıtlı ve burada14. yüzyılda bir kilise mevcutmuş. Barsana Manastırı aslında bugünkü yerinden daha farklı bir yerdeyken Tatarların saldırısı ile yakılmış ve yıkılmış. Yerine 18. yüzyılda yapılan kilise daha sonra bulunduğu tepeden, şimdiki yerine taşınmış. Bu nedenle halk arasında bu eski kiliseye  “yürüyen kilise” deniyormuş.

IMG_6225.JPG

Barsana Manastırı bir kompleks ve Romenler için kutsal bir haç yeri. Barsana Manastırı’nda bulunan ve bu alana taşınan iki katlı eski ahşap kilise UNESCO Listesi içinde yer alıyor. Bu nedenle alanı gezerken daha yeni olan kilise ve müze alanlarını gezerek, eski ahşap kiliseyi gözden kaçırmayın. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alanda bulunan eski kilise yanında, 1993 yılında yapılan yeni bir kilise daha var ki 57 metre kule yüksekliği ile Avrupa’nın en yüksek ahşap kulesi unvanını kazanmış. Bu kilise de eski stille yapılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Deseşti Ahşap Kilisesi’de en beğendiklerim arasında oldu. Yeşillikler içerisinde, ön tarafında mezarlık olan 18. yüzyıldan kalma bir ahşap kilise burası.

P6130612.JPG

Bu ahşap kilise içindeki boyamalar çok önemli görülüyor. 1780 yılından ve önemli kabul edilen çizimlerden birisinde sadece Katolikler değil, o zaman için düşman görülen, Yahudiler, Türkler, Tatarlar ve Almanlar da cennet yolunda gösterilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yazı ile Romanya’nın Dünya Kültür Mirası Listesi içindeki ahşap kiliselerini tanıtmaya çalıştım. Konu sıkıcı ama insanların inanç ve tapınma duyguları ile yüzyıllar boyunca öğrenerek ortaya çıkarttıkları mimarı yapılara kattıkları estetik ve benzersizlik takdir edilesi değil mi sizce de?

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

23.07.2019 Saat 17:00

 

 

Noroc Romanya: Corvin Kalesi-Alba Lulia-Cluj Napoca

IMG_5324

Bugünkü Romanya gezimize Corvin Kalesi ile başlıyoruz. Corvin Kalesi’nin tek adı da bu değil; Kaynaklarda Romanya’nın Yedi Harikasından birisi olarak bilinen Gotik mimarinin şaheseri bu kaleyi Hunyadi ya da  Hunedoara Kalesi diye de bulabilirsiniz. Romanya’ya turistik bir gezi yapanlar hemen Kont Drakula karakterinin kalesi olan Bran Kalesini ön plana çıkartırlar ama bence Romanya’daki ortaçağdan kalma en iyi kale örneği Corvin Kalesi’dir.  Masallardaki, filmlerdeki gibi bir kale burası. 

(Meraklısına Dip Not: Romanya’nın 7 Harikası olarak kabul edilen eserler; Bran kalesi, Corvin Kalesi, Spanta Neşeli Mezarlığı (Merry Cemetery of Sapanta), Peleş Kalesi, Transfagaraşan Yolu, Turda Tuz Madeni, Voronet Manastırı)

Hünyadi soyadını taşıyan tarihsel karakterler “Türkleri Avrupa yolunda engellemiş, geciktirmiş karakterler olarak kabul edilirler”; Hünyadi Yanoş’un babası Voyk Macarca Voicu), Hünyadi Yanoş ve onun oğlu Matthias Corvinus (Macarca Mátyás) bu ailenin babadan oğula artan iyi komutan ve yöneticileri sayılıyorlar. Bu yakadan Osmanlının belalısı, diğer yakadan büyük kahraman Mihai Viteazul (Büyük Michael) var ki o bu aileden değil. Onu da Alba Lulia şehrini gezerken anlatacağım. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Romenler önce soyadlarını sonra da adlarını kullanırlarmış. Bizim tarihimizde Hünyadi Yanoş (Macarca János, Romence Ioan) diye bildiğimiz karakterin babasına, yani Voyk’a, komutan olarak başarılarından ötürü Macar Kralının Hünyadi (Hunyad) Kalesini ve bölgenin yöneticiliğini bahşetmesi ile aileye Hünyadi  (Hunyad) soyadı geliyor. Soyadı başta, adı sonda olunca da Hünyadi Yanoş ortaya çıkıyor. Hünyadi Yanoş babasının yerine tahta geçince kale iyileştiriliyor ve onun oğlu Matthias Corvinus zamanındaki eklemelerle kale iyice genişletiliyor. Corvinus’dan sonra, 1725 yılında Habsburg Ailesinin eline geçmesine kadar, 22 tane Transilvanya Prensi kalenin sahibi oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaleye en son eklentileri 1618’de yapmışlar ve kale şu anki görünümüne kavuşmuş. Kale zamanında tüm Avrupa’nın en güzel ve en büyük kalesi olma özelliğini taşıyor. Şimdi artık bir müze olarak korunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaleye, tahta köprü geçilip ana kule kapıdan giriliyor. Girişten hemen sonra karşınıza ilk çıkan yer mahkumların kaldığı ve işkence yapılan bölüm oluyor. Corvin Kalesinin bir ilginç yanı da Kazıklı Voyvoda’nın bu kalede 7 yıl hapis edilmesi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hünyadi Yanoş’un ailesi için seçtiği flama, ağzında yüzük olan bir kuzgun. Şövalyeler Salonunda (Knight’s Hall) asılı olan flamalardan bir tanesinde ay yıldız olması ilginç geldi.

P6110031-001.JPG

Corvin Kalesinin en etkileyici bölümleri Şövalyeler Salonu (Knight’s Hall), Matei Salonu ve Rönesans Merdivenli Locası. Bizim için etkileyici bir başka bölüm ise kuyusu. Ama ortaçağ kalelerinin en çarpıcı tarafı dışarıdan görülen kısmı. Peleş Kalesinde gördüğümüz iç mekan zenginliği, haliyle bu kalede yok.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Matthias’ın olduğu söylenen oda da yatak ve çağın elbiseleri gibi bazı düzenlemeler yapılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim sarayın kuyusunun hikayesine; Hünyadi Yanoş esir alınan 3 Osmanlı askerine saray içinde bir kuyu açmalarını ve eğer su bulurlarsa onları azad edeceklerine dair söz verir. 

P6110045.jpg

Bu üç esir asker tam 15 yıl boyunca kendilerine gösterilen kale köşesinde kuyu kazarlar ve sonunda da suyu bulurlar. Ancak su bulunmadan Hünyadi Yanoş ölür. Karısı Erzsébet kocası Hünyadi Yanoş’un esirlere verdiği sözü yerine getirmez ve onları ölüme mahkum eder. Bu esirlere idamları öncesi son sözleri sorulduğunda ise söyledikleri söz; “Artık suyunuz var ama ruhunuz yok” olur. Bu sözü bizim yazılı kaynaklarda da buldum ama sözü rehberimiz George’un ağzından duymak bir nevi teyit oldu benim için.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P6110043.jpg

Kuyunun olduğu yerde, bir köşede Osmanlının kullandığı harflerle yazılı bir metin de var ve bu metinde kuyu yapanlardan birisinin adının Hasan olduğu yazıyormuş. Bu yazı hikayenin doğruluğunu destekler nitelikte. Kuyunun bulunduğu  yere yakın mahkumlar için kullanılan bir çukur var. Ölüm cezası alan mahkumlar aç ayı ya da kurtların bulunduğu bu çukura atılarak cezalandırılırlarmış. Bu gezi sonrası Transilvanya Voyvodalarının fazlaca zalim olduklarını kabul ettim.

P6110061.jpg

Corvin Kalesi gezisi sonrası Alba Lulia Sitadel’e doğru yola düştük. Yolda artık Maramures’e giriş kabul ettiğim saman yığınlarına rastlamaya başladık.

P6110073.JPG

Alba Lulia Sitadel Romanya tarihinde her daim önemli olmuş bir Transilvanya şehri. Bir dönem Transilvanya’nın başkentliğini de yapmış. Bu şehir Romanya çiftçilerinin özgürlük ve hakları için isyan ettikleri 1785 Köylü İsyanı ile adalet ve özgürlüğün, 1 Aralık 1918 yılında Transilvanya’nın, Wallachia ve Moldova ile birlikte tek ulus haline gelmesinin kararı alınıp, deklare edildiği şehir olarak ulusal birliğin sembolü kabul ediliyor.

P6110088.JPG

Daha önce gördüğümüz Braşov, Sibiu gibi renkli ve tipik Sakson şehri değil, hatta bana biraz soğuk bir şehir gibi geldi. Ana yol boyu dizilen heykellerle sıcak hale getirilmeye çalışılmış sanki.  Ancak yukarıdaki özellikleri için bile uğranıp geçilesi bir Romanya şehri ve biz de öyle yaptık zaten.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alba Lulia’da, Transilvanya’daki en eski ve en değerli Roman Katolik Katedrali bulunuyor. Meşhur Hünyadi Yanoş’un mezarı da bu kilise içinde bulunuyor.

P6110119.JPG

Eski şehirde ulusal kahramanlardan, önemli tarihi kişiliklere kadar çok sayıda heykel bulunuyor. En görkemli olan heykel ise at sırtında tüm heybeti ile Romenlerin Mihai Viteazul’ü bizim Büyük Michael diye bildiğimiz efsanevi Wallachia Voyvodası’nın heykeli. Büyük Michael, Osmanlı Padişahından aldığı icazet ile Wallachia Voyvodası olduktan sonra Osmanlı’ya baş kaldırmış ve hem Osmanlı ve hem de diğer Romen Voyvodalarla savaşarak topraklarını genişletmiş. 1599 yılında Transilvanya, Wallachia ve Moldova topraklarını tekeline alarak tarihte ilk kez, kısa da sürse, Romanya’nın birliğini yine Alba Lulia’da ilan etmiş. 

P6110080-001.JPG

Alba Lulia Şehrine yukarıdan kuş bakışı bakacak olsak, eski şehri yıldız şeklinde bir sur sistemi içinde görürüz. Bugün bu surların tamamı yok. Eski şehrin aslında altı tane kapısı varmış ama bugün sadece 3 tanesi ayakta. Alba Lulia’nın tam göbeğine doğru çıkan yolun başındaki Barok tarzı ve 1700’lü yıllarda yapılmış 3 numaralı kapı en güzel kapıydı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her gün saatler tam 12’yi vurduğunda temsili bir grup asker bu kapılarda törenle nöbet değişimine gidiyorlar. Biz de bu güzel törene denk geldik ve bol bol fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alba Lulia’da yeni sayılabilecek bir Ortodoks Katedral’de bulunuyor. Bu katedralde Kral Ferdinand ve Kraliçe Mary‘nin taç giyme törenleri yapılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P6110192.JPG

Rimetea Köyü aslında programımızda olmayan bir köydü. George zamanla ne istediğimizi anladığından, Cluj Napoca yolu üzerinde bu köye uğrarsak çok seveceğimizi söyledi. Gerçekten de bu köyü çok sevdik. Alba Lulia’dan 50 km kadar sonra ulaşılan bu köy, günümüz bence en güzel olan ziyaret yeriydi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köyde yaşayanlarının çoğunluğu Macar olan ve beyaz renkte duvar, yeşil renkte pencereli tipik evleri ile çok sevdiğimiz bir yer oldu burası. 700-800 yıllık bir tarihe sahip köy 1870’de büyük bir yangın geçirmiş. Evlerin çoğu o tarih sonrası yeniden yapım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Transilvanya gezinize mutlaka eklemenizi tavsiye edeceğim, 2014 yılında Europa Nostra ödülüne sahip bu köyü sakın ihmal etmeyin. Köy içinde mutlaka küçük bir yürüyüş yapın. 

Köy içinden giden bir yol, biraz yürüyüşle, sizi tepelerden köye kuş bakışı görebileceğiniz bir alana götürecektir. Üşenmeyin yürüyün ve güzel manzaranın tadını çıkartın.

P6110171.JPG

Günümüzün bir başka durağı ise Turda Tuz Madeni (Salina Turda) gezisi oldu. Bu madenin tarihi çok eskilere kadar uzanıyor. Maden hakkında ilk kayıtlara 1271 yılında rastlanılıyor.IMG_20190611_153541

Maden 1932 yılına kadar işletilmiş. Sonradan peynir saklamak için bir depo ve savaş sırasında da bombalara karşı sığınak olarak kullanılmış. Günümüzde ise müze olarak geziliyor. Yalnız burada ilginç bir şey yapmışlar; Tuz madeninin 120 metreyi bulan dip kısmına bir lunapark inşa etmişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir anfi, kayıkla gezilebilen bir küçük gölet ve lunapark sanki bu madene başka bir görüntü vermiş. Asansörler ya da 13-14 kat olarak kıvrıla kıvrıla  dönen merdivenle inilebilen bu madenin dibine lunapark, mini golf, masa tenisi alanları gibi faaliyetler sanki yakışmamış. Kim bilir zamanında kaç maden işçisinin canına mal olan bu maden, kendine yakışır şekilde bir müze olabilirdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Zamanındaki işlevine uygun olarak korunmuş madencilik faaliyetlerini gösterir bölümler sayısı bence yetersiz. Yine de Romanya’nın yedi harikası içinde yer alan bu müzeyi yeterli zamanınız varsa gezmeniz gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Turda Tuz Madeni gezisi sonrasında yaklaşık bir saatlik bir yolculukla Kloşvar‘a ( Cluj Napoca) ulaştık. Romanya gezimiz boyunca konakladığımız yerler içinde sadece burada eski şehirde kalamadık. 

IMG_5645.JPG

Kloşvar’da bir büyük şehir havası var. Bu havası da Romanya’nın Bükreş’ten sonra ikinci büyük şehir olmasından kaynaklanıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sibiu, Sighisoara, Braşov’da bulduğumuz sıcak havayı bu şehri turlarken hissedemedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Eski şehrin büyük caddelerinden gezdik ve Matthias Corvinus’un 1443 yılında doğduğun evin bulunduğu sokaktaki meydanda Bistro Viena adlı bir mekanda apfel strudel ve sacher torte yeyip, Ursus (Romen Lokal Birası) içerek günü tamamladık.

Sonraki yazı Romanya’nın en güzel bölgesi, Maramures ile ilgili olacak..

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

18.07.2019 Saat 23:36

IMG_5662

 

Noroc Romanya: Transfăgărășan Yolu-Bâlea Gölü

P6100245.jpg

Sabah erken kalkıp, sakin Sibiu sokaklarını gezdik. Bir şehri, şehir yapan iki unsurdan birisi olan yapısal özelliklerini tanımanın en iyi yolu sabahın erken saatleridir. Sabahın erken saatleri diğer unsur olan ve hem ona renk katan, hem de şehrin dokusunu bozabilen unsurun, yani insanın, en az sokaklarda olduğu saatlerdir.

IMG_5046

Sibiu eski şehri Yukarı ve Aşağı Şehir olmak üzere iki bölümden oluşuyor. 1859 yılı yapımı olan ve Romanya’nın ilk demir köprüsü Yalanlar Köprüsü‘nden aşağısı Aşağı Şehir, sonrası ise Yukarı Şehir.

IMG_5039-001.JPG

Yukarı Şehir’de ise şehrin en büyük meydanı olan ve şimdilerde önemli bir sanat merkezi olarak kullanılan Brukenthal Sarayı‘nın bulunduğu Büyük Meydan (Piata Mare), Konsey Kulesi altındaki tünelden geçilerek varılan Küçük Meydan (Piata Mica) ve Evanjelist Katedral‘in (Evangelical Cathedral) ve Alman Okulu Samuel von Brukenthal Gymnasium‘un bulunduğu  Huet Meydanı (Piata Huet) gibi önemli meydanlar bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sibiu, 2007 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildiğinden bu dönemde aldığı önemli mali yardımlarla çok iyi yenileme çalışmalarına sahne olmuş. Şehirdeki evlerin çoğunluğunu 600-700 yıllık iki katlı, sivri damlı, damda göz gibi pencereleri olan, iç avluya açılan ana kapısı ile klasik Sakson tipi evler oluştururken, diğerlerinden bazıları gotik, bazıları barok mimari özellikleri gösteriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aşağı ve Yukarı şehri birbirine bağlayan 13. yüzyıl Merdivenler Geçidi (Pasajul ScarilorThe Stairs Passage) görülmesi gereken bir bölüm. Bir zamanlar şehrin ikinci sıra surları içinde bulunan 13. yüzyıldan kalma Konsey Kulesi (Turnul Sfatului) bir dönem yangın kulesi, bir dönem de hapishane olarak kullanılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehrin kiliselerinden, Büyük Meydan’daki  Romen Katolik Kilisesi (Biserica Romano-Catolic), 1700’lü yıllardan kalma ve içi çok güzel. Büyük Meydan’dan çıktıktan sonraki ana cadde üzerinde bulunan Ortodoks Metropolitan Katedrali (Catedrala Ortodoxa Mitropolitana Sf. Treime) ise ise sizi şaşırtacak.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yapım tarihi 1900’lü yılların başı olan Romanya’daki ikinci büyük bu Ortodoks kilisenin içi aynen İstanbul’da bulunan Ayasofya temel alınarak yapılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sizin anlayacağınız Sibiu, kendisi ve çevresinin gezilmesi için,  en az 2 gece konaklamayı hak edecek güzellikte bir şehir.

Bazı takipçilerim yazılarımı uzun buluyor. Ama yazılarımı, kendimce gerektiği kadar uzun tutmamın bir nedeni var. Ben nereyi gezersem gezeyim, gezdiğim yerin mutlaka bir hikayesi olduğunu, o hikayenin iyi ya da kötü kahramanı/kahramanları olduğunu bilirim. Gezi amacım da bunu kendi gözlerimle görmek, orada yaşayanın ağzından hikayeleri dinlemek ve gezi öncesi bilgilerimle, döndükten sonra yaşadıklarımı yeniden okuduklarımla harmanlamak. İzlenimlerimi sayfalara dökmek ve benim gezi izlerimi takip edenlerle de bunları paylaşmak zevk aldığım başka bir bölüm. Bu girişi neden yaptığımı sorarsanız, bugünün gezi konusu olan Transfagaraşan Yolu hikayesini sizlere anlatmak istiyorum. Ama bunu, gezinin birinci günü gezdiğimiz ve geniş açı lens kullanmama rağmen tek kareye sığdıramadığım Diktatör Çavuşesku’nun Bükreş’teki mega projesi, Çavuşesku Sarayından bahsederek yapmak istiyorum.

P6050025-001.JPG

Diktatörün Faşisti olur da Komünisti olmaz mı? Nikolay Çavuşesku tipik bir diktatör. Her diktatörün, geçmişte ve günümüzde sevdiği gibi, yaptığı her şey “mega proje” olmalıdır. Bir diktatör için mega projelerinin ulusa maliyetin ne kadar olduğunun da bir önemi yoktur. İşte bu Komünist Diktatör Çavuşesku, 1971 yılında Kuzey Kore ziyaretinde gördüğü yönetim binasından çok etkilenmiş, dosta düşmana hem gücünü göstermek ve hem de tüm idari kadroyu tek çatı altında toplamak için Bükreş’in tek tepelik alanına bir saray inşa ettirmek istemiş. Plandı, projeydi derken inşaat 1984 yılında ancak başlamış. O zamanlar tüm Romanya ekonomisi bu saray inşası için kullanılmış ve 1100 odalı, 250*240 metre tabanlı, yerin üstü kadar, 4 kat altına da uzanan bir saray ortaya çıkmış. Maliyet tam üç milyar EURO! Yapılan saraylarda rahat yaşama şansını bazen diktatörler bulamazlar. Çavuşesku da 24 yıl iktidarda kaldıktan sonra, belki tek neden değil ama, saraya yapılan akılsız harcamaların ülke ekonomisini iyice bozması üzerine çıkan halk ayaklanması ile hem tahtından ve hem de canından olmuş. Sarayında bir gün bile oturamamış.

22832

Bu olayı Çavuşesku’nun başka bir mega projesine giriş olsun diye anlattım; Transfagaraşan Yolu (National Road DN 7C)

P6100104-001.JPG

Aslında bu mega projesi için Çavuşesku’nun kabul edilebilir bir gerekçesi mevcut. Şöyle ki; Rusların 1968 yılında Prag Baharı‘na son veren, bir zamanların Çekoslavakya’sına askeri müdahalesi Çavuşesku’yu korkutur. Askeri konvoylarını geçit vermez Karpat Dağlarından geçirmek ve hızlıca Bükreş’e intikalini sağlamak için Karpatların, Fagaraş Dağları bölümünü aşacak bir askeri yol inşası emrini verir.

P6100107.JPG

Yol 1970-1974 yılları arasında inşa edilmiş ve tam 6 milyon kilo dinamit kullanılmış. Yol inşasında kullanılan askerlerden, resmi rakamlarla 40 ama gayri resmi rakamlarla yüzlercesi inşa sırasında ölmüşler. Sonuçta hiç bir zaman askeri amaçla kullanılmamış ama bugün daha çok turistik amaçla kullanılan Transfagaraşan Yolu ortaya çıkmış.

P6100142.JPG

Yol ekim ayı sonundan, Haziran ayı ortalarına kardan kapalı kalıyor. Yolun tamamı aslında 150 km kadar ancak 90 km’lik kısım Transfagaraşan Yolunu efsane haline getiriyor. Yolun güzelliği döne kıvrıla çıkması ve Karpatların efsane görüntülerine sahip olması. Bu yol özellikle motorcular için “yapılmazsa olmaz” kabul ediliyor.

IMG_5153.JPG

Yola genellikle Kuzeyden, Cartişoara Köyünden başlıyorlar. Yani Kuzey-Güney Rotası daha çok tercih ediliyor. Yol araçla dur-kalk 6-7 saat sürermiş. Sizden gelen soruyu duyar gibiyim: “Arkadaş sen bu yolu araçla gitmedin mi de -miş’li – mış’lı konuşuyorsun?” Hayır! Maalesef programımız o kadar yoğundu ki, biz bu yolun Balea Gölü’ne kadarlık kısmını  teleferikle yukarıdan seyrettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Cartişoara Köyü’nden 35 km sonra Balea Gölü‘ne ulaşılıyor. Biz Balea Şelalesi Teleferik İstasyonundan (Staţia de Telecabina Bâlea Cascadă) teleferiğe binip, Balea Gölü’ne kadar 20-30 dakika süren bir yolculukla hem Transfagaraşan’ın Kuzeyden daha güzel manzaralara sahip olan bölümünü  ve hem de Balea Şelalesini yukarıdan kuş bakışı olarak gördük.

IMG_5142.JPG

Teleferikten yolun bazı bölümlerinin hala karla kaplı olduğunu görürken, Balea Gölü istasyonuna vardığımızda da gölün çoğunluğu buzul haline de şahit olduk.  Teleferik Balea Gölü’ne kadar çıkartıyor ve oralarda istediğiniz kadar zaman geçirebiliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yukarılardan yolun bol bol fotoğraflarını çekme şansınız olabiliyor. Tabii ki havada sis olmazsa! Balea Gölü çevresinde 2 tane güzel tesis var. Güzel vakit geçirme şansınız olacaktır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim gibi programı yoğun ve zamanı dar olanlar için kısacık ama güzel bu Transfagaraşan etkinliğini tavsiye ederim. Teleferikte ön taraflardan yer kapmaya bakacaksınız. Teleferik sık aralıklarla yolcu taşıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Havadan Transfagaraşan etkinliği sonrasında Sibiu’ya geri döndük ve doğrudan Sibiu Astra Açık Hava Müzesine gittik. Sibiu’nun 4 km kadar dışında orman içinde yapılmış muhteşem bir müze burası. Devasa bir alanda, 1963 yılından beri gelişerek büyüyen bir müze ve açık hava müzesi olarak da Avrupa’nın en büyüğü.

IMG_5259.JPG

Burada Romanya’nın dört bir yanından getirilen orijinal eski evler ya da eskiye benzer inşa edilmiş evler mevcut. Üç yüzden fazla ev, kilise, çiftlik evi, yel değirmeni yüzer ev görebileceksiniz

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ortamda içinde ekim alanı ve hayvanlar bulunan çiftlikler bile kurmuşlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada uzun zaman geçirmenizi tavsiye ederim. Ziyaret sonrası müzenin yanında bulunan Jacobs Grill House adlı bir mekanda nefis yemekler yedik ve Sibiu’ya döndük. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yavaş yavaş Romanya’nın Transilvanya bölümü gezisini tamamlıyoruz. Bir başka güzelliğe, Maramures Bölgesi ve onun UNESCO Kültür Mirası Listesi eserlerine yolculuğumuz başlayacak.

Gezekalın

Dr Ümit KURU

16.07.2019 Saat 21:30

Karadeniz Yaylalarından Renk Cümbüşü; Aman Dikkatli Gez Dostum !

P7041632.JPG

Hey dostum!

Gezerken çevreni görebiliyor musun gerçekten? Yoksa sadece bakıyor musun?

Yeşil sadece yeşil, çiçek sadece çiçek midir senin için? Yeşile, çiçeğe bakarken için kıpır kıpır olup gözlerinin kamaştığı oluyor mu hiç? Kendini mutlu ve çok şanslı hissettiğin olur mu o anlarda?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu an keşke hiç bitmesin” dedin mi ya da ” Sağlığım ve zamanım müsaade etse de bu anı bir daha  yaşasam” diye düşündün mü hiç? Dakikalarca o çiçeğin güzelliğini seyredip de yanından ayrılamadığın oldu mu?

Farklı bir çiçek göreceğim diye sağa sola bakınırken hiç tökezleyip düştüğün ama umursamadığın olur mu?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yağmur sonrası ağaçların, çiçeklerin yapraklarına düşen damlacıklara dikkat ettin mi hiç? Nasıl da güzelleştirirler yaprağını, dalını o ağacın ve çiçeğin! Biliyor musun? Dikkatle bakarsan o damlacık içinde yansıyan kendini bile görebilirsin…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Peki o çiçeğin, yaprağın üstünde devam eden yaşama şahit oluyor musun? Örneğin bir çiçekten nektar toplayan arılara denk geldin mi hiç? Ayaklarına yapışan ve bazen uçmasına bile engel olacak kadar çok olan polene dikkat ettin mi? Bir kilo bal için arıların tam 14 milyon çiçeğe uğraması gerektiğini biliyor musun?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kelebekler, sabah erken saatlerde kanatlarını açarak kuruturlar, yani kanadı açık ve hareketsiz bir kelebek fotoğrafı çekmek istersen, şansını sabah deneyeceksin. Küçük bir yağmur damlası o hayvancıklar için nasıl bir bomba etkisi yaratıyordur bir düşünsene!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yapraklar üzerinde dolaşan, hiç doymayacakmış gibi yaprağı yiyen çekirgeleri görür müsün? Bir yandan ” Bunlar ne obur, ne zararlı hayvanlar” derken, bir yandan da “Yapraklara nasıl da şekil vermişler? Dantel gibi işlemişler yaprağı!” diye hayranlık duydun mu?

Kaçkar Dağları Milli Parkı, içerdiği nadir flora, fauna çeşitliliğinden dolayı Dünya Doğa Koruma Vakfı (WWF-World Wildlife Fund for Nature) tarafından, dünyanın korunması öncelikli 100 bölgesinden biri olarak seçilmiş, haberin var mı?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaçkar yaylalarını gezerken “Kaç tane çiçek görmüşümdür acaba?” diye meraklanır mısın? Gözlerin farklı olarak başka hangi çiçeği görebilirim diye etrafı  radar gibi  tarar mı?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hiç gördüğün çiçeklerin adını merak ettin mi? “Bu kadar çok çeşide doğa neden gerek gördü acaba?” diye düşündün mü? Yöre insanı hangi bitkinin çayını içer, hangi hastalığa şifadır diye toplar biliyor musun? “İyi bir bitki olsa ineğim yerdi” diyen bir yöre insanına denk geldin mi?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yaylalarda otlayan ineklerin memeleri ne kadar da büyük olabiliyor! Sanki sütle dolu memeleri patladı patlayacak gibiler. Yaylalarda gezerken ilk defa sizi görse de, yüzünüze yansıyan sevgiyi hissettiklerinde, kuyruklarını sallaya sallaya yanınıza gelen ve yol boyu size eşlik eden çoban köpeklerine denk gelmişsindir mutlaka….

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ve o yaylalarda yaşayan insanlar.. Yüzyıllardır sürdükleri yaylacılık geleneğini, günümüzde de devam ettirme çabaları ne muhteşem değil mi? Avusor Yaylası mezarlığında yatan ölülerin yaklaşık yarısının ölüm nedeninin, temmuz ayında gerçekleşen donma sonucu ölüm olduğunu öğrenmek beni çok sarsmıştı, seni de sarsmalı ve yaylacıların mücadelelerine olan saygını arttırmalı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bilir misin? Yaylacılar evlerini toprak seviyesinde, yamaç sırtlarında ve mutlaka tek katlı olarak yaparlar. Adına yörede pag dedikleri bir katlı evlerde, en fazla 3 odada tüm aile paylaşırlar yaşamı. Onların çok katlı evden gelecek rant dertleri yoktur, dağlardan gelebilecek olan çığdan sağ kalmaktır tek dertleri. Kaçkar Yaylalarını severler ama ondan gelebilecek şerden de korkar ve önlemlerini alırlar.

Yaylacılara, yöre insanına mutlaka bir dokun, onlarla iletişime geçmeye çalış. Geleneklerini bozuyoruz, hayvanları için hayati öneme sahip  otlaklarını çiğniyoruz diye bazıları bizlere kızgınlar. Ama olsun! Yine de bir dene, zarar vermeye gelmediğini göster. Onlardan öğrenebileceklerinin bazılarını kitaplar yazmıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Unutma ki biz ne kadar onları merak ediyorsak, onlar da bizi en az o kadar merak ediyor ve izliyorlar. 

Ve yayla çocukları.. Sanki onlar, şehirde yaşayan yaşıtlarına  göre daha mı mutlular nedir? Ellerinde cep telefonları, bilgisayarları yok ama sence de daha çok gülmüyorlar mı şehirli yaşıtlarından? Daha girişken, daha atılgan ve daha sevecen değiller mi?

Yaylalara astıkları derme çatma tabelaları sakın okumadan geçme derim! Birkaç kelime ile aktarılan bilgeliği görebilirsin o yazılarda..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaçkar Dağları Milli Parkı, şırıl şırıl akan dereleri, renk renk çiçekleri, asırlık ağaçları, ne zaman geleceği belli olmayan sisi ve yağmuru, dikkatli bakmazsan gözden kaçan mikro yaşamı, çevresi ile uyum içinde ve kendine özgü hayat felsefesine sahip yöre insanı ile bir bütünlük gösteriyor. 

Burayı gezerken bu bütünü gezmen, görmen ve yaşaman gerekiyor. Biri olmadan, diğeri mutlaka eksik kalacaktır. Böyle yaklaşırsan daha çok zevk alacak ve nasıl bir güzelliğe şahit olduğunu anlayacaksın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ve horon! Horon içkisidir, eğlencesidir ve yaşamıdır Karadeniz insanının. Dağda, yaylada olması fark etmez, Kaçkar Yaylaları onun eğlence mekanıdır. Bir yerden gelen bir tulum, bir kemençe sesi mutlaka duyarsın. Eee! Kemençe, tulum duyar da oynamaz mı yayla insanı? Katıl onlara, çekinme.. Bırak ellerini onlar yönlendirir seni, çekip çeviriverir. Türkülerinin sözlerine bir kulak ver, sözlerin içindeki yaşanmışlıkları mutlaka hissedeceksin. Kendileri ile alay edebilirler türkülerindeki sözlerle.

P7062229-001.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kendin tek başına da gezebilirsin ama yanında duygularını paylaşan biri ya da birileri varsa ne şanslısın! Ama seninle aynı duyguları, zevki, heyecanı yaşamıyorsa yanındakiler, koyver gitsin, sen doğanın keyfini çıkar…..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meraklısına Dip Not 

Adının kökeni Ermenice’den kaynaklanan Kaçkar (khachkar-Ermenice Haçlı taş anlamında) Dağları’nın, Çamlıhemşin civarında bulunan güzel yaylalarını (Elevit, Çat, Palovit, Sal, Pokut, Gito, Ambarlı, Kavron, Avusor, Ayder, Çiçekli Yaylası, Galer Düzü) Temmuz ayı ilk haftası içinde Horonevi‘nin bir etkinliği olarak 1 hafta boyunca gezme şansımız oldu.  Çat Köyü sınırları içinde Toşi Pansiyon adlı tesiste konakladık. Konakladığımız yerden günlük gezilerle civar yaylalara (rehberin dediğine göre 38 tane irili ufaklı yayla mevcutmuş) çıktık. Ulaşım ve rehberlik hizmetini Kaçkarlı Turizm şirketinden aldık. Tüm gezi boyunca bize kemençesi ve güzel türküleri ile tanıdığım en amatör ruhlu ama en profesyonel sanatçı Yunus Emre Kurt eşlik etti. Hepsine teşekkür ederim.

P7072374.JPG

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

11.07.2019 Saat 19:23