• Arşivler

  • Diğer 530 takipçiye katılın

  • Mart 2013 den beri

    • 262.862 ziyaretçi
  • Temmuz 2022
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Kirmanşah’dan Ahvaz’a

İran gezimizin en uzun otobüs yolculuğunu yaptığımız günlerinden bir tanesini gerçekleştireceğiz. Geceleme yaptığımız Kirmanşah yakınlarında, Tak-ı Bostan (Taq-e Bostan) ve Dünya Kültür Miras Listesinde yer alan Bisütun gezi alanlarını ziyaret ederek, Hürremabad’da öğle yemeği molası verip sonrasında Ahvaz’a devam edeceğiz. İran’ın bu bölgesinde yollar çok iyi değil.

Büyük çoğunluğunu Kürt nüfusun oluşturduğu ve Irak sınırına yakın Kirmanşah, tarihin eski devirlerinden beri yerleşim yeri olmuş. Önemli bir merkez olması ise Sasaniler dönemine uzanıyor. Kirman Selçuklularının merkezi olmuş olan Kirmanşah, gördüğüm kadarı ile Selçuklu eserleri bakımından zengin bir bölge değil. Selçuklular ve Moğollar gibi İran topraklarında bir dönem hüküm süren devletler, beraberlerinde getirdikleri kendi kültürlerini hakim kılmak yerine, Fars Kültürüne ve idari yapısına kendi kültürlerini ve idari yapılarını adapte etmeyi seçmişler. Yüzyılların devlet yönetme geleneği ve yazılı edebiyatı olan Fars topraklarında başka türlüsü becerilemezdi herhalde. Sasani dönemi anıtlarının yoğunluğu açısından Kirmanşah dikkate değer bir bölge. Kirmanşah içini gezmekten ziyade çevresinde bulunan Taq-e Bostan ve Bisütun gibi yerlere vakit ayırmanız daha doğru olacaktır.

Tak-ı Bostan (Taq-e Bostan) denince MS 4. yüzyılda, Sasani İmparatorluğu döneminde büyük kayalara kabartmaların oyulduğu arkeolojik bir alandan bahsediyoruz. İran’da, Zağros Dağları kayalarına oyulmuş ve günümüze ulaşan Sasani Dönemine ait 30’a yakın kaya kabartma arkeolojik alanı bulunuyor. Bizim orada olduğumuz zaman hava kapalı, soğuk ve yağdım yağacak durumundaydı. Yaklaşık 10 km’lik bir sürüş sonrasında Kirmanşah’da kaldığımız otelden Tak-ı Bostan’a vardık. Alana ilk vardığınızda çevrenin güzelliğinden etkilenmemeniz mümkün değil. Kaynak suların meydana getirdiği bir havuz, hemen arkasında ise kayalara oyulmuş olan kabartmalar ve onların suya düşen akisleri. Sasani Kralları tarihi İpek Yolu’nun kervan geçiş noktası ve kamp alanı boyunca kaya kabartmaları için güzel bir ortam seçmişler. Bu krallar Tak-ı Bostan’da, önceden Bisütun’da yapılmış Ahameniş ve Part Krallarının kabartmalarına nispet yaparcasına daha güzel bir alan seçmişler, daha ince bir işçilik kullanmışlar.

Kabartmalarla aranızda olan su dolu hendek ve gün ışığının durumuna göre yetersiz ışık ortamı küçük kabartmaların ve aslında var olan başka ayrıntıların fark edilmesine engel olabiliyor. Alanda iki adet kemerli biri büyük, biri küçük mağara içinde, bir de mağara içinde olmayan ve düz kaya üzerine oyulmuş 3 adet kabartmalı alan var.

İki mağaradan daha büyük olanı (9 metre yüksekliğinde, 7,5 metre genişliğinde ve 6,5 metre derinliğinde), dikkat çekici şekilde zengin ve karmaşık tasvirlere sahip. Arka duvara bir taç giyme töreni hikaye edilmiş. Bu taç giyen kralın Sasani Kralı 2. Hüsrev olduğu düşünülüyor. Bu Hüsrev’den aşağıda bahsedeceğiz biraz. Kralın bir tarafında Tanrı Ahura Mazda, diğer tarafında ise Su Tanrıçası Anahita bulunuyor ve krala Zerdüşt Dini simgesi olan Faravahar’ı veriyorlar. Bu kabartmanın altında ise hem kendisi ve hem de en sevdiği atı olan Şebdiz’in üstünde zırhlar içerisinde ve elinde mızraklı hali ile Hüsrev tasvir edilmiş diye düşünülüyor. Sasaniler’in askeri güçleri içinde zırhlı atlar ve zırhlı süvarilerin ayrı bir önemi varmış.

Aynı yerde yan taraflardaki kayalara ise av sahneleri tasvir edilmiş. Avcılık İran Krallarının en gözde etkinliklerinden biri olduğundan av sahnelerini de genellikle taç giyme sahnelerinin yanında tasvir etmişler. Bu kemerli yapının sağ ve sol duvarlarında hem geyik ve hem de yaban domuzu avı sahnelenmiş. Rölyeflerde Hüsrev bir taraftan avlanırken, bir taraftan da kadın çalgıcılar ellerinde çalgıları ile ortamı şenlendiriyorlar. Bu sahneleri elinizde dürbün ya da fotoğraf makinesinin tele objektifi varsa açıkça görebiliyorsunuz.

Bu ortama uymayan tek kabartma Kaçar Hanedanı’ndan Muhammed Ali Kaçar’ın yaptırdığı kendisi ve oğullarını tasvir eden renkli kabartmalar. Ne gerek duymuşlarsa kendilerini Sasani Kralları arasına koymuşlar. Yukarıdaki fotoğrafımda sol duvarda renkli kabartmalardan ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Daha küçük mağara içinde ise MS 4. yüzyıl ortalarına tarihlenen Sasani Kralları baba 2. Şapur ve 3. Şapur’un oymaları var. Bir dönem gerileme devrine giren ve içerideki isyanları önleyemeyen Sasanilerin kaderi, anne karnında iken kral ilan edilen 2. Şapur’un yönetimi ele alması ile değişmiş. Yeniden şaşalı günlere geçilmiş, devletin sınırları eskiye yakın alanlara çekilmiş. 2. Şapur’dan sonra onun yerine üvey kardeşi 2. Ardeşir sonra da 3. Şapur tahta geçmiş. Bu konuya girmemin nedeni mağara içinde tasvir edilen sağdaki 2. Şapur konusunda tarihçilerin hiç bir tereddüdü yokken, solda bulunan 3. Şapur’un kabartmasının aslında 2. Ardeşir’e ait olduğu, sonradan tahta geçen 3. Şapur’un yazıtı ve tasviri kendi ismine ve şekline çevirttiği iddialarıdır. Bu davranış ile 3. Şapur tahtın aslında, babası 2. Şapur öldükten sonra tahta geçen amcası 2. Ardeşir’in değil, kendi hakkı olduğunu iddia etmiş diyenler var. 1700 yıl önce olanları tam olarak bilmek mümkün değil tabii ki.

Sadece kaya yüzeyine oyulmuş olan ve alandaki en eski kabartma, 2. Ardeşir’in taç giyme töreni kabartması. Burada ortada olan 2. Ardeşir, karşıdan bakılınca solda olan ve kendisine yüzüğü veren Ahura Mazda ve sağda olan ve elinde bir demetle anlaşmalara şahitlik eden Tanrı Mitra tasvir edilmiş. Burada en önemli ayrıntı Ardeşir ile Ahura Mazda’nın ayaklarının altında yatan ve savaşta yendiği Roma İmparatoru Julianus Apostata‘nın aşağılanarak kabartmaya oyulması.

Alanda son karelerimizi alıp, günün diğer gezi yeri olan 35 km ötedeki Bisütun Arkeolojik Alanına doğru yola çıktık. Biz otobüsle yol alırken size biraz Firdevsi’nin Şahnamesi’nden bahsedelim.

İran’ın millî destanı ve Fars edebiyatının en büyük eserlerinden biri kabul edilen Şahname (ya da Şehname), bütün dünya klasikleri arasında da eşsiz bir yere sahiptir. Bu mesnevinin yazarı olan Firdevsi eseri 980 (ya da 990) yılında yazmaya başlamış. İlk insanın yaratılışından başlayarak, İran’da Araplar’ın egemen olduğu döneme kadar geçen zaman sürecindeki İran’ın destansı tarihiyle, gerçek bilgileri harmanlayarak eserini bölümler halinde yazmış. Fars edebiyatında en çok taklit edilen eserlerden biri Firdevsi’nin Şahname’si olmuş. “Firdevsi ve Şahname’sinin burada ne işi var?” diye soracak olursanız size “Hüsrev (Ferhat) ile Şirin hikayelerinden ötürü” derim. Firdevsi Şahname’sinde sadece savaşları destanlaştırmamış ama aşk hikayelerini de az da olsa eserin içine katmış. Hüsrev ve Şirin konusu, edebiyatta ilk defa 10. yüzyılda Firdevsi’nin Şahname’sinde siyasî mücadeleler esas olmak üzere yer almışsa da ona asıl şeklini vererek başlı başına klasik bir konu haline gelmesini sağlayan Nizâmî-i Gencevî olmuş. Onun mesnevi tarzında ölümsüzleştirdiği bu macera kendisinden sonra yüzyıllar boyunca 50’den fazla şair tarafından işlenmiş. Hikaye Türkiye’de, Azerbaycan’da Ermenistan’da bazen kahramanı, bazen konumu ve hikaye edilişi farklı olarak anlatılmış. Orijinal hikayede, Ferhat’ın dağı delerek su yolu açma öyküsünün geçtiği yer Bisütun Dağı.

İşte biz bugün aynı adı taşıyan Bisütun (Behistun ya da Bisotun diye de bulabilirsiniz) Arkeolojik Sit Alanı‘nı gezeceğiz.

Burası aslında Medlerin Başkenti Ekbatana ile Babil arasında ticaret yolu üzerindeki önemli yerleşim yeri idi. Burayı sadece Büyük Darius’un Kabartma ve Yazıtının bulunduğu yer olarak görmemek lazım. Bölgeye giderken göreceğiniz Sasani temelleri üzerinde yapılan taş köprü, Ahamenişlerden sonra hüküm süren Seleukoslar (Selevkos), Partlar ve Sasanilere ait kalıntıların da bulunduğu geniş bir arkeolojik alan burası. Dahası bu alanda Paleolitik dönemden kalma mağara bile var. Alanı gezmek için 2-4 saat kadar zaman ayırmak ve önceden hazırlıklı olduğunuz bilgi ile ve neye baktığınızı bilerek gezmeniz gerekiyor. Bizim gibi sabahın en erken saatinde yola çıksanız bile, gün içinde gidilecek yol uzun olunca bazı yerleri görmeden alanı terk etmeniz gerekecektir. Belki Kirmanşah’da bir gece daha konaklamak iyi olabilirdi.

2006 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınan Bisütun Arkeolojik Alanı’nın ana parçası Büyük Darius’un Kabartması ve Yazıtı. Maalesef biz ziyaret ederken bu kabartma tadilat nedeni ile iskeleler arkasında kalmıştı. Bu kabartmayı görmek için epey geriden ve fotoğraf makinanızın en kuvvetli teleobjektifi ile çekim yapmak gerekiyor. Aşağıdaki fotoğraflardan soldaki, alanda bulunan bilgilendirme tabelasından aldığım çizim fotoğrafı, sağdaki ise benim çekmeye çalıştığım iskeleler arkasındaki kabartmanın fotoğrafı. Çizim üzerinden çektiğim fotoğrafa bakarsanız olayı daha iyi anlamlandırabilirsiniz.

Rölyefin en solunda Kral Darius, yay taşıyıcısı Intaphrenes ve mızrak taşıyıcısı Gobryas (Darius’un sadık yardımcıları, müttefikleri) tasvir ediliyor. Darius, boyunları bağlı, fethedilen halkların dokuz temsilcisine bakıyor. İlginç bir ayrıntı en sondaki 2 figürün sonradan eklenmesi. Metin yazıldığında 7 isyancı halk anlatılmış ama Darius sonradan 2 düşmanı daha ortadan kaldırmış. Bu 2 düşman figürlere sonradan eklenmiş. Ağır hasar görmüş onuncu figür, kralın ayaklarının altında uzanıyor. Bu kişi Ahameniş Hanedanına ait tahtı çalan büyücü Gaumata’yı temsil ediyor. Bu on üç kişinin üzerinde yüce tanrı Ahuramazda’nın sembolü Faravahar var. Anıt ve yazıt bittiğinde kimsenin yazıları kurcalamaması için yazıtın altındaki çıkıntı kaldırılmış. Bu da anıtın ve yazıtın (yazıların okunma imkanını ortadan kaldırsa da) günümüze kadar ulaşmasını sağlamış. Büyük İskender, İran’ı aldıktan sonra bölgeyi ziyaret etmiş.

Bu kabartma ve yazıtın yapım tarihi MÖ 520 yıllarına tarihleniyor. Ünlü Bisütun Yazıtı, yerden yaklaşık 100 metre yükseklikte bir uçurumun üzerine kazınmış. 15 metre yükseklikte, 25 metre genişlikte bu anıtta Büyük Darius bize yüce tanrı Ahuramazda’nın, Gaumata adlı bir gaspçıyı tahttan indirmek için onu nasıl seçtiğini , çeşitli isyanları bastırmak için nasıl yola çıktığını ve yabancı düşmanlarını nasıl yendiğini anlatıyor. Hem de bu anlatımı Elam, Babil ve Fars dillerinde olmak üzere 3 dilde yapıyor. İyi ki de böyle yapıyor.

19. yüzyılın ortalarında bir İngiliz subayı olan Sir Henry Rawlinson, yazıtı kopyalayıp tercüme edebilmiş. Rawlinson’un çalışması, bu dillerin gelecekteki çalışmalarında etkili olmuş. Mısır hiyerogliflerinin çözülmesi de 3 dilde yazılmış olan Rozetta Taşındaki dillerden birisi olan Antik Yunanca yazısı sayesinde olduğundan, birçok kişi Bisütun Yazıtı’nı, Rosetta Taşına benzetiyor.

Alandaki bir diğer kabartma ise Seleukoslar Döneminden kalma Herkül Kabartması. Herkül bir aslan postuna yaslanmış olarak tasvir ediliyor. Yanında oklarla dolu torbası ve bir zeytin ağacı var. Yazıta göre anıt MÖ 139 yılında 2. Demetrius Nikator’un, Part Kralı Mithradathes I’e karşı kazandığı zaferi anmak için oyulmuş. 1958’de bulunan heykelin başı çalınmış. Gördüğümüz baş, orijinal olmayan bir parça.

Darius Yazıtı ve Kabartmasının altında, sağ tarafta bir başka kabartma daha var; Part Kaya Kabartmaları. Bu kabartma, Darius Kabartması kadar iyi durumda değil ve hatta kabartmanın ortasında mihrab şeklinde oyulmuş ve içinde yazılar olan bir başka yazıt ve kabartma var. Bu kısım 12. yüzyılda Safeviler’den Kral Süleyman’ın veziri olan Şeyh Ali Han Zanganeh tarafından yapılmış. Yani yüzyıllarca önce yapılan Part Kabartmaları arasına bir tür korsan kabartma koydurmuş. Part kabartmaları ise MÖ 100 yıllar civarından. Solda 2. Mitradates, sağda ise II. Gotarzes Kabartmaları .

Roma askeri saldırıları ile zayıflayan Partlar, Sasaniler tarafından devrildiler. Bistun’a (Behistun) gelmeden gördüğümüz köprüyü Sasaniler inşa ettiler. Birkaç kez yeniden inşa edilen taş köprünün sadece temelleri için Sasani Dönemi’nden diyebiliriz. Bisütun’un yeni başa geçmiş hükümdarların kendilerini göstermek istediği önemli bir yer olduğu anlaşılıyor. Şirin ve Ferhat ile Şirin’in kocası Sasani kralı II . Hüsrev’in yaşadığı üzücü hikayenin Bisütun’da geçmesi de boşuna değil.


Tak-ı Bostan’da kaya kabartması ile yetinmeyen Hüsrev, Bisütun’da da kendisini ölümsüzleştirecek eserler yaptırmak istemiş. Alanda bulunan bitmemiş bir saray ve bitmemiş bir kabartma onun bu isteğinin izleri. Darius Yazıtı’nın batısında kalan 200 metre uzunluğunda düzleştirilmiş kaya, Tarāsh-e Farhād, eğer bitirilebilseydi belki de alanın en muhteşem kabartması olacaktı. Yazıyı yazarken “Acaba Firdevsi Şahname’sinde Ferhat’ın imkansız aşkı Şirin için yaptığı kazıyı, Hüsrev’in gerçekleşmemiş ve bitmemiş kabartmasına gönderme olarak mı eserine aldı?” diye düşünmedim değil. Alanda bir de Part Kralı Vologases’in küçük bir rölyefi de var.

Alanın ilerisinde Safeviler döneminden kalma kervansaray var. Ama hem uzun yol nedeni ile kısıtlı zaman ve hem de tepeye çıkan güneşin sıcağı nedeni ile buraya gitmedik. Yolumuz üzerinde, günümüzde artık otele dönüştürülen kervansarayı uzaktan gördük.

Gezi sonrasında Kirmanşah Eyaletini terk edip Luristan Eyaleti sınırları içinde Hürremabad’da öğle yemeği molası verdik. Burada Aryo Barzan Restoranda adlı bir yerde yemeğimizi yedik. Yerel halkında pek rağbet ettiği bir yerdi. Yola devamla Huzistan Eyaletine girdik. Uzun yol ve zamanla artık eski çekiciliğini yitiren Zağros Dağları manzarasının sıkkınlığını, otobüste seyrettiğimiz İranlı yönetmen Cafer Penahi’nin Taksi Tahran adlı filmini izleyerek üzerimizden attık. Üzülerek söyleyeyim ki İran sinemasını ben bu gezide tanıdım. Abbas Kiyarüstemi’nin Kirazın Tadı filmini dönünce izlemek için notlarıma almışım.

Huzistan Eyaletinin başkenti olan Ahvaz’da konaklama yapacağımız otele vardığımızda havayı karartmıştık. Ahvaz’da iki gece konaklama yaptık. Uzun yollar, gezi yerlerinde koşuşturmalar ve tek gecelik konaklamalardan sonra bir nefes almaca oldu bizim için.

Gezekalın

17.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Zencan’dan, Hemedan/Kirmanşah’a

Gezi boyunca kaldığımız oteller gayet güzeldi. İran genelinde wi-fi den faydalanıp Twitter ya da Facebook’a girebilme şansımız hiç olmadı. İran’da girdiğiniz her otelde mutlaka pasaportlarınızı alıkoyuyorlar ve sabah otelden ayrılacağınızı beyan ettiğinizde, önce bir görevli gidip odanızı kontrol ediyor. Ondan sonra pasaportlarınızı teslim ediyorlar. Otellerin kahvaltıları genelde çok iyiydi. Ekmek olarak genelde lavaş sunuluyor.

Zencan, adını verdiği eyaletin başkenti konumunda olan bir şehir. Sasanilerin ilk imparatoru 1. Erdeşir’in kurduğu düşünülen Zencan, bir zamanlar kervan yolu üzerinde olan canlı bir ticaret merkeziymiş. 13. yüzyılda Moğollar şehri yıkmışlar. İlhanlılar 14. yüzyıl başlarında Zencan’ın 32 km güney doğusunda Sultaniye’yi kendilerine başkent yapmışlar. İlhanlıların 8. hükümdarı olan Olcaytu, Sultaniye’yi zamanın sanat merkezi ve mimari olarak da önemli bir şehri haline getirmiş. Sabah erkenden yollara düşerek, dünkü programdan kalma Olcaytu’nun Türbesini (Sultaniye Kubbesi olarak da bulabilirsiniz) gezmeye gittik.

M.S 1302-1312 tarihleri arasında yapılmış olan bu türbenin en önemli özelliği İran’da bulunan en eski çift katman şeklinde kubbeye sahip olması. Dünyada tuğla kubbeye sahip olan en büyük yapılar sıralamasında üçüncü durumda (diğerleri Ayasofya ve Floransa Katedrali kubbeleri). Dış dekorasyonunun çoğu maalesef kaybolmuş. Ancak iç mekanda az sayıda da olsa muhteşem mozaikler, fayanslar ve duvar resimleri kalmış. Zamanında buranın iç mekanının güzelliğini tahmin bile edemiyorum. Taşları ince ince nakış gibi işlemişler. Sultaniye Kubbesi, Hoca Ahmed Yesevi’nin Mozolesi ve Tac Mahal gibi daha görkemli kubbe yapılarına da ilham kaynağı olmuş. İçeride restorasyon var ve tahminimce bu kadar ince işçiliğin restorasyonu yıllar sürecektir. Olcaytu’nun Türbesinin üst katını da gezmeyi sakın ihmal etmeyin derim.

Olcaytu Türbesi 2005 yılı itibariyle UNESCO tarafından Dünya Kültür Miras Listesinde yer almış. Bu türbe sekizgen şeklinde tasarlanmış olup türbenin iç mekanı 24 metre genişliğinde ve kubbesi ise yerden 51 metre yükseklikte bulunuyor. Sekizgen yapının her kenarından teğet geçen sivri kemerli bir kapı, ayrıca üst kısmından teğet geçen sivri kemerli 3 adet pencereyi andıran nitelikte boşluk bırakılmış. Sütunların üst kısmında bir çeşit yazı kuşağı kullanılmış. Kubbenin iç kısmında ise mavi çini kaplamalarının izleri var.

Tabii ki Sultaniye Kubbesi’ni hakkı ile gezmek, her bir ayrıntıya hakim olabilmek pek mümkün olamadı. Ancak yolumuz bugün uzun. Zencan’dan Hemedan ve Kirmanşah’a ulaşmamız gerekiyor.

İran’da iki önemli dağ sırası var; Bir tanesi İran’ın kuzeyinde yer alıp, kuzeybatıda Azerbaycan sınırından başlayıp Hazar Denizi’nin güney kıyısı boyunca doğu batı istikametinde uzanan Elburz Dağları, diğeri ise Kuzeybatı İran’dan başlayarak ve kabaca İran’ın batı sınırını kuzeyden güneye takip ederek Hürmüz Boğazı’nda sonlanan Zağros Dağları. İşte biz bugün Zağros Dağlarını takip ederek İran’ın kuzeyinden güneyine doğru yaklaşık olarak 240 km yol yapacağız ve önce Hemedan’a, sonra da yaklaşık 190 km daha yol yaparak gece konaklama yapacağımız Kirmanşah’a gideceğiz.

Öğle yemeği saatlerinde Hemedan’a vardık. Öğle yemeği için Hemedan’da Na’l Eshkeneh adlı bir restoran seçilmişti ve gerçekten de iyi bir seçim olmuştu. Üç gündür İran kebaplarına doyamadık diyebilirim.

Elvend (Alvand) Dağı eteklerine kurulu Hemedan’ın tarihi çok eskilere kadar gidiyor. Şehri Medler kurmuş ve kendilerine de başkent olarak seçmişler. O zaman ki adı ise yazılı kaynaklarda Ekbatana olarak geçiyormuş. Medler’in, İrani kabilelerinden birisi olarak, Batı ve Kuzeybatı İran’da en azından MÖ 12. veya 11. yüzyıllardan beri mevcut olduğu düşünülüyor. Ancak bu bölgelerdeki etkinlikleri MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülmeye başlanmış.

Yemek sonrası ilk olarak Ganjname (Ganjnameh) adlı gezi yerine gittik. Ganjname dere üzerindeki granit bir kaya üzerine 20 satırda taşa oyulmuş, her biri 2 × 3 mt ölçülerinde iki yazıt paneli. Ahameniş Kralları Birinci Darius (sol üstteki) ve oğlu Kral Xerxes (Serhas) (sağ alttaki) adlarına yazılan yazıtlar üç dilde yazılmışlar; Eski Farsça , Neo-Babil ve Neo-Elam dilleri. Yazıtlarda kral isimleri değişse de ana konular olan Ahura Mazda’ya övgü, soylar ve fetihler aynı şekilde kalmış. Halk bu yazıtlarda hazinelerin yerinin gizli kodlarının saklı olduğuna inandığından buraya “Hazine Kitabı” adını takmış.

Ganjname Yazıtlarına giden yol boyunca kalabalık dikkatimizi çekti. İran’da bayram olması nedeni ile yerel halk alana akın etmiş. Bazı yerlerde çadırlar var. İran’da halk tatil zamanlarında şehir içlerinde çadırlarda konaklayarak da tatilini yapabiliyormuş. Parkları normal karşıladık ama bazen genişçe kaldırımların kenarlarında kurulu çadırlar bizi biraz şaşırttı doğrusu. Ama etrafta asla çöp göremiyorsunuz. Mangal olayına da rastlamadık. Evde yaptıkları yemekleri çıkartıp, örtülerini sererek pikniklerini, konaklamalarını yapıyorlar. Bu yönleri ile İran halkını çok takdir ettik. Ganjname yakınlarda akan dere boyunca insanlar pikniklerini yapıyorlar.

Hemedan, Yahudiler için önemli bir şehir. Bir grup Yahudi’nin, Medlerin toprakları içinde olan Hemedan ‘a Asur Kralı Salmaneser tarafından yerleştirilmesi MÖ 722 yılına tarihleniyor. Medler o zamanlar henüz Asurların boyunduruğu altında bulunuyor. Geçmiş ve gelecek yazılarda da dillendireceğim gibi kadim Pers topraklarında imparatorluk dini olan Zerdüştlük dini dışındaki dinlere karşı da hoşgörü söz konusu olmuş. Bir zamanlar Hemedan’da 50000 Yahudinin yaşadığı belirtiliyor. Sasani Hükümdarı 1. Yezdigird’in (ya da Yezdicerd) karısı Kraliçe Šušandoḵt, İran topraklarında en üst noktalara gelmiş olan bir Yahudi. Safeviler zamanına kadar da Yahudiler İran’da özgürce yaşamışlar. Ancak ondan sonra Yahudilere baskılar başlamış ve onlar da zaman içinde yavaş yavaş bu toprakları terk etmeye başlamışlar. Yine de tüm İran şehirleri içinde Yahudiler en rahat ve Yahudi Mahalleleri oluşturmadan, halkın içinde, onlarla karışık olarak Hemedan içinde yaşamaya devam etmişler. Bu konuya girmemin nedeni Hemedan’da Ester (Esther) ve amcası Mordekay‘ın (Mordechai) Türbesi ziyaretimizi anlatacak olmamdır.

Ester ve Mordekay Türbesinin bulunduğu Hemedān, İran’daki Yahudiler için kutsal bir yer. Kutsaliyetin nedeni ise İncil’de bahsi geçen Kraliçe Ester ve amcası Mordekay’ın kalıntılarına ev sahipliği yaptığına olan inanış. Bilimsel herhangi bir kazı ile desteklenmiş bir gerçeklik yok aslında ve hatta burada gömülü olanın Yezdigirt’in Yahudi olan karısı Kraliçe Šušandoḵt olduğunu ileri süren tarihçiler var. Bu mezarlar üzerine zamanla türbe yapılmış. Yahudilerin genellikle her hafta, özellikle de Purim’de ziyaret ettikleri bir hac yeri olmuş. Ester ve amcası Mordekay’ın Türbesi arkeolojik olarak olmasa da, tarihsel olarak şehrin en eski anıtları arasında bulunuyor. 1600’lü yıllarda yapılan türbenin kubbesi 15 metre yükseklikte.

Bizi türbe kapısında, oranın din görevlisi karşıladı. Büyük bir ciddiyetle türbe ve Purim Bayramı hakkında bilgi veren de o oldu. Lahitlerin önünde bulunduğu küçük odanın önündeki genişçe bir odada sandalyelere oturup bilgilendik. Sonra da daha küçük olan lahit odasını gezdik. Türbenin bence en ilginç kısmı epey bir eğilerek girmek zorunda olduğunuz taş kapısı ve demirden kilidi. İçeride bulunan abanoz ağacından lahitler orijinal değiller. Bir zamanlar burada çok eski basım kıymetli eserler varmış.

Abanoz ağacından yapılmış olan lahitler üzerinde ibranice yazıyla Purimden bahseden yazılar varmış. Ziyaretçilerin adak için lahit üzerine koydukları mumlar yangına ve orijinal lahitlerin yanmasına neden olmuş. Şu anda içeride bulunan lahitler sonradan yine abanoz ağacından yapılmış.

Son olarak Purim Bayramından da bahsedelim; Ahameniş Kralı 1. Serhas (İncil’de geçen ismiyle Kral Ahasuerus-Ahaşveroş), kraliçesinin kendisini saray eşrafı önünde küçük düşürmesi üzerine kendisine yeni bir kraliçe bulunması için emir verir. Mordekay, yeğeni Ester’i de kraliçe adayı olarak krala sunar. Kral diğer adaylar arasından Ester’i kendine kraliçe olarak seçer. Amca Mordekay ve Kraliçe Ester, krala Yahudi olduklarını söylemezler. Mordekay krala yapılacak olan bir suikastı öğrenir ve kral onun sayesinde kurtulur. Mordekay bu olay sayesinde kendine hem mevki ve hem de sarayda düşman kazanır. Bu düşmanlar içinde en nüfuslu olan kralın veziri olan Haman’dır. Haman, Mordekay’ın ve Kraliçe Ester’in Yahudi olduğunu öğrenir. Kraliçe Ester’e uzanamaz ama Amca Mordekay dahil tüm Yahudilerin öldürülmesi emrini verir. Kraliçe Ester durumu kralına anlatarak vezirin oyununu bozar. Vezir idam edilir, Yahudiler de ölümden son anda kurtulurlar. İranlı Yahudiler de o günden sonra bu ölümden kurtuldukları günü Purim Bayramı olarak kutlarlar.

Hemedan denince akla gelmesi gereken bir başka isim ise İbn Sina (Ebu Ali Sina ya da Batılıların söyleyişiyle Avicenna). İslamın altın çağ döneminin en önemli tıp doktoru, filozofu, astronomu ve bilimle ilgili başka bir çok şeyi yani tam bir polimatı (pek çok farklı disiplinde engin bilgiye sahip olan kişi). 980 yılında Özbekistan’da dünya gelip, 1037 yılında Hemedan’da veda etmiş.

Özellikle tıp ve felsefe alanında çok sayıda kitap yazmış. Batılılarca modern Orta Çağ biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinmiş olan bir “Büyük Üstat”. Tıp alanında yedi yüzyıl boyunca temel kaynak eser olarak süregelen “El-Kanun fi’t-Tıb” (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş. Hemedan’da İbn Sina adına 1952 yılında tamamlanan bir müze ve mozole var.

Pehlevi döneminde, İran Ulusalcılığının zirve yaptığı zamanlarda bu yapıt bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış. İslam Devrimi sonrasında, Humeyni’nin kendisi de İbn Sina hayranı olmasaydı, burası da devrimin sıcaklığında değişime uğratılacaktı.

İbn Sina’nın ölü bedeninin bulunduğu mezar,  İran’ın bir başka UNESCO Kültür Miras eseri olan Gonbad-e Qabus denilen (Kavus’un Künbeti) mezarından ilham alınarak yapılmış bir kulenin altında bulunuyor. Müze içinde İbn Sina’nın yazılı eserlerinden örnekler, onun zamanında kullanılan tıp aletleri ve kavanozlar içinde saklanan şifa malzemeleri bulunuyor. Müzenin hemen yanında çok güzel bir park var. Parka, başta İbn Sina olmak üzere İran’ın meşhur bilim insanlarının büstleri ile konmuş.

Hemedan’daki son durağımız Üryan Baba Tahir’in mezarını ziyaret etmek oldu. Hayatı hakkında bilinen fazla bir şey yok. Hemedan’da (bazı kaynaklarda ise Luristan’da) doğduğu kabul ediliyor. Baba Tâhir’in, şiirlerinde sık sık yersiz yurtsuz bir serseri hayatı sürdüğünden, tuğlayı yastık yapıp uyuduğundan, sürekli olarak sıkıntı içinde bulunduğundan söz etmesi onun bir kalender hayatı yaşadığını gösteriyor. “Üryan” lakabının da bu sebeple verilmiş olduğu söyleniyor. Selçuklu Hanedanı’ndan Tuğrul Bey’in saltanatı sırasında, Firdevsi’nin ve İbn Sina’nın döneminde yaşamış. Sonraki dönem şairlerinden Ömer Hayyam’ı etkilemiş. Ömer Hayyam şiirlerinde yaşama zevkini ön plana almış. Buna karşılık Baba Tâhir hayatın çilesini konu edinmiş ve kötümser bir şair olarak görünüyor. Şiirlerini Fars dilinin Hemedani lehçesiyle yazılmış. Kürt şairi olarak da kabul görülüyor.

1970 yılında Mohsen Foroughi tarafından tasarlanan Baba Tahir Mozolesi, çiçeklerle ve dolambaçlı yollarla çevrili bir parkta yer alıyor. Yapı, merkezi bir kuleyi çevreleyen on iki dış sütundan oluşuyor. Ortada Baba Tahir’in mezarı var. Kubbe içi ise renkli ve süslemeli mozaiklerle kaplanmış. Burada da mezarı başında Baba Tahir’in şiirleri hala okunuyor. Baba Tahir’in mezarı başında yaşlı bir İran’lının Farsça şiir okuduğunu görünce kaçırmadım anı.

Aşağıda Baba Tahir’in bir şiiri ile bu bölümü bitirelim;

“Sen gittin: gök kubbeye yaş doldururum.

Toprakta bir kısır ağaç olmuş, kururum..

Sensiz, gece gündüz kanayan bir köşede

Ömrüm sona ersin diye bekler, dururum..”

Gezekalın

13.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Taht-ı Süleyman / Zencan

Tebriz’de geçirdiğimiz bir tam gezi gününden sonra, İran’da girdileri ile çıktıları ile, yaklaşık 4500 km sürecek olan karayolu yolculuğumuza başladık. Gezinin özellikle Tebriz’den Şiraz’a olan ilk beş günü, erken kalkmalar ve yola düşmeler, soğuktan sıcağa doğru olan iklim değişmeleri, uzun otobüs yolculukları ile bizi yordu. Eğer siz de Tebriz’den Tahran’a bu rotayı takip edecekseniz bu yorucu, zorlu ancak manzarası güzel yolculuklara hazır olun.

Bugün yolcuğumuz Tebriz’den Zencan taraflarına doğru olacak. Aslında programa göre aynı güne iki önemli eseri, iki önemli UNESCO Dünya Kültür Mirası eserini sığdırma amacımız vardı; Bir tanesi Taht-ı Süleyman (Takht-e Soleyman), diğeri ise Sultaniye’de Olcaytu Türbesi. Ama Tebriz’den Taht-ı Süleyman’a kadar 324 km’yi bulan ve yaklaşık 5,5 saat süren yol olunca ve oradan da Zencan’a 150 km yolumuz olunca rehberlerimiz doğru olarak Olcaytu Türbesi’ni ertesi gün sabaha bıraktılar.

Yolumuz kilometre olarak aslında az gözükse de İran’da, Tahran civarı dışında, yollar çok da düzgün değil. İran’da her bir eyalete giriş ve çıkışta turist otobüsleri mutlaka yol kenarında sadece bu işlere bakan polislere kayıt olmak zorundalar. Bu da dur-kalklarla gecikmelere neden olabiliyor. Yolumuz Batı Azerbaycan Eyaletinden, Zencan Eyaletine doğru olacak. Kürdistan Eyaletinin ise sınırlarında dolaşacağız. Bildiğimiz ve alıştığımız tarzda yol kenarı dinlenme tesisini İran’ın bu bölümünde bulmak zor. Kıssadan hisse İran’da otobüs yolculuklarında acil durumlar için yanınızda atıştırmalıklar hazır bulunsun derim.

Biz Taht-ı Süleyman’a doğru olan yolculuğumuzda öğle yemeğini, Taht-ı Süleyman’a yakın ve Süleyman Zindanı Dağını karşıdan gören, köy diyeceğimiz bir yerde, yer sofrasında yedik. İran’da nerede ve hangi şartlarda yemek yerseniz yiyin memnun kalacaksınız.

Bu arada Süleyman Zindanı Dağı, Taht-ı Süleyman’ın 3 km batısında yer alan, içi boş koni şeklindeki dağın adı. Burası Sasani döneminde Zerdüşt rahipler için kurban ve ibadet yeriymiş. Muhtemelen iki bin yıl önce, bugün boş olan ve tepenin ağzında yer alan külahın içi suyla doluymuş. Ancak zamanla çökelmeler sonucu gölde su kaybolmuş, kurumuş ama koni şekli korunmuş. MÖ 830-660 yılları arası Zerdüştlerin ibadet ettiği bu yer, Sasaniler zamanında Taht-ı Süleyman’a taşınmış. Yerel inanışa göre Süleyman’ın bu dağda emirlerine uymayan devleri hapsettiğine inanılıyor.

AHAMENİŞ BAYRAĞI

Tarihte Pers topraklarından 4 büyük imparatorluk çıkmış; Medler, Ahamenişler (ya da Ahameniler), Partlar (ya da Arşaklılar) ve Sasaniler. Bugün ziyaret edeceğimiz Taht-ı Süleyman özellikle Sasaniler ve sonrasında da İlhanlılar zamanında kutsiyet atfedilen çok önemli bir yerleşim yeri olmuş. Tek gezi yeri anlatılacağından araya Sasaniler ve Zerdüştlük ilgili kısa bir bilgilendirme yazısı sokmak iyi olacaktır. Böylece gezdiğimiz yerin önemini, bir zamanlar bu alanda yaşamış insanlar için anlamını iyice anlayabilme şansımız olacaktır

SASANİ BAYRAĞI

Partlar kendilerini hem Yunan ve hem de Ahamenişlerin soyundan görmüşler ve en güçlü zamanlarında günümüz İran’ın tamamı, Irak, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan, Tacikistan, Pakistan ve Afganistan’ı yönetmişler. Persis Eyaletinin Satrabı olan I. Erdeşir (Ardashir),  son gerçek Part Kralına karşı isyan bayrağını açıp onu öldürerek Partların sonunu getirmiş. Böylece tarih sahnesinde yaklaşık 500 yıl kalacak olan Sasaniler dönemi başlamış. Sasani dönemi, İran tarihinin en önemli ve etkili dönemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Birçok yönüyle Sasani dönemi, Pers medeniyetinin en önemli başarılarına tanıklık etmiş ve İran’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve İslamlaşmasından önceki son büyük İran İmparatorluğu olmuş.  Sasani ismi, birinci Erdeşir’in (Ardashir) baba tarafından dedesi olan Sasan (Zazan)’dan geliyor. Sasan, Anahita Tapınağı’nın baş rahibiymiş. Partları yenip başkentleri Tizpon’da taç giyerek kendini Şehinşah (Krallar Kralı-Şahlar Şahı) ilan eden Erdeşir de Tanrıça Anahita’yı takip eden rahipler soyundan geliyormuş. Sasanilerin, özellikle büyük kralları 1. Erdeşir ve 1. Şapur’la belirgin olarak ortaya çıkan, farklı dini inançlara karşı saygı duyma, tolerans gösterme gibi bir özellikleri var. Gerçi sonradan gelen Sasani Kralları zaman zaman bu davranıştan vazgeçseler de genelde 1979 devrimine kadar Pers topraklarında devam eden dini hoşgörünün kaynağı Ahamenişler, Sasaniler dönemine kadar gidiyor. Bu nedenle baskı gören Hristiyanlar, Yahudiler Sasani topraklarında özgürce yaşamışlar. Zerdüştlük inancının egemen olduğu Sasaniler arasında Maniheizm, Zurvanizm gibi Zerdüştcülüğün alt mezhepleri kabul edilebilecek yeni inanışlarda hayat bulabilmiş.

Faravahar

Günümüzden 3500 yıl önce Zerdüşt tarafından İran’da kurulan, yaklaşık MÖ 6. yüzyıldan, MS 7. yüzyıla kadar 3 büyük Pers İmparatorluğu’nun dini olan Zerdüştçülük, (Zerdüştilik ya da Mecusilik) dünyanın en eski tek tanrıcı vahiy dini olarak kabul ediliyor. İçinde iyi ve kötünün sürekli savaşım hali (dualist) ve dünyanın sonunun olduğuna (kıyamet günü) dair (eskatolojik) inanışların ilk örneklerini barındıran Zerdüştçülüğün kutsal kitabı Avesta, tanrısı Ahura Mazda, Peygamberi ise Zerdüşt Espantaman‘dır.

Eski çağlardan beri evrenin 4 elementten meydana geldiğine inanılır; Toprak, hava, su ve ateş. İnsanlar su ve ateşe olan saygılarını onların koruyucusu olarak tanrıça-tanrılar atfederek ya da tapınaklar inşa ederek göstermişler. Gezeceğimiz yer olan Taht-ı Süleyman’ın yeri Persler tarafından boşuna seçilmemiş. Persler, suya olan saygılarından dolayı volkanik aktivitelerin oluşturduğu bu höyük üzerine, kalsiyumdan zengin kaynak suların beslediği gölet çevresine yerleşmişler. Su, savaş ve bereket tanrıçası Anahita için tapınak yapmışlar. İran’daki en önemli üç Zerdüşt Tapınağından biri olan, kraliyet ve seçkin askerlerin kullandığı Azergushnasp (veya Adur Gushnasp) Tapınağı ateşe olan saygılarından yapılmış.

Taht-ı Süleyman’ı surlar içinde, küçük bir göl çevresinde kurulu, sıradan antik bir yerleşim alanı olarak görmemek lazım. Burası aslında bu topraklarda dini inanışların gelişimi-değişimini görmek için açık hava müzesi gibi.

Taht-ı Süleyman ismi bölgeye İslamı ilk taşıyan Araplar tarafından verilmiştir. Müslümanlar bu bölge yakınlarında Süleyman Peygamber’in tahtının bulunduğuna inanıyorlar. Tabii ki yapılan kazılarda buna ait herhangi bir bulgu yok. Taht-ı Süleyman adını almadan önce yörenin  tarihsel adı Shīz olarak biliniyor.

Oval surlarla çevrili olan alanın 3 kapısı var. Alana Güney kapısından giriş yapılıyor. Tabii ki burası ilk zamanlarda surlarla çevrili değilmiş. Önceleri tuğla ile çevrili olan iç surlara, taştan dış surlar eklenmiş. Taht-ı Süleyman’da ilk yerleşimin izleri MÖ 5. yüzyıla kadar tarihlendirilmiş. Yani burası Sasanilerden önce, en azından Ahamenişler için de kutsal bir alan ve yerleşim yeri olmuş. Gölet koyu yeşil renkte. 80 metreye, 120 metre boyutlarında olan gölet, zamanında tarımsal sulama için de kullanılmış. Göletin ortalama derinliği 79 metre ama en derin yeri 120 metreyi buluyor. Buradan çıkan suyun sıcaklığı 21 C ve yıl boyu sabit bir sıcaklıkta kalıyormuş.

Alanın büyük bir dini önem kazanması Sasanilerin erken dönemlerinde gerçekleşiyor. Alanın Kuzey kapısına yakın, merkezde bulunan çok odalı ve ortadaki ateşgedeye ev sahipliği yapan Azergushnasp Tapınağı kalıntıları bulunuyor.

Orijinali kerpiçten yapılmış tapınak, zamanla tuğladan duvarlarla örülmüş. Azergushnasp Tapınağının Doğu ve Batı tarafında iki tapınak daha var; Doğu tarafında olan Tanrıça Anahita için yapılmış olan tapınak ve Batı tarafında ise bir koridorla biten ve muhtemelen kraliyet ailesi için ayrılmış tapınak bulunuyor.

MS 623 yılında Bizans orduları tapınağı yağmalamışlar ve ağır zararlar vermişler. Sonra da İslam orduları alana gelmişler. Bu dönemde de Zerdüşt halkın bu alanda tapınmaları devam etmiş. 13. Yüzyılda İlhanlıların bölgede hakimiyeti başlamış ve adı bu sefer Soqurloq olarak anılmaya başlamış.

İlhanlılar, İslam öncesi yapıların birçoğunu yeniden kullanmalarına ve yenilemelerine rağmen, büyük ölçüde alanın Güney kısmını kaplayan gölün etrafına yeni binalar inşa etmişler. Burayı, göçebe Moğol kabile hayatından, yerleşik düzene geçmek ve Pers kültürü ile kendi kültürlerini harmanlamak için kullanmışlar. Yazlık saray, cami ve hamam yapmışlar.

Taht-ı Süleyman 2003 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Alanda bazı bölümler restorasyonda olduğundan gezemedik. Ancak gezdiğimiz alanlara bile doyamadık diyebilirim.

Taht-ı Süleyman gezisi sonrasında Zencan’a doğru yola çıktık. Yaklaşık 150 km yol yaparak Zencan’a ulaştığımızda hava kararmıştı. Ancak Zencan’da Rakhtshooy Khaneh adlı bir yeri gezmemiz gerekiyordu ve otele uğramadan doğrudan buraya gidildi.

Burası aslında tarihi bir çamaşırhane. Burayı Ekber ve İsmail adında iki kardeş, 20. yüzyıl başında inşa etmiş. Burayı kışları çok sert geçen Zencan kadınlarının rahatça çamaşır yıkamaları için yapmışlar. İlk bakışta burası bir hamam gibi gözükse de çamaşırhane dışında bir fonksiyonu olmamış. Kadınlar elbise, halı, mutfak eşyaları ve diğer benzer nesneleri yıkarlarmış. Burası artık bir çamaşırhane fonksiyonu görmüyor ve antropoloji müzesine dönüştürülmüş. Bu müzede Zencan geleneksel kıyafetleri ve takıları içinde kadınların balmumu heykellerini ve yıkama aletlerini görebilirsiniz.

Uzun bir gezi gününün akşamında İran’ın kebaplarını midemize indirdikten sonra otelimize yerleştik. İran gezimize Zencan-Kirmanşah hattında devam edeceğiz.

Gezekalın

08.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI-TEBRİZ-2

Tarihin her döneminde İran’ın Batıya açılan kapısı olmuş, İpek ve Baharat Yollarının kesiştiği alanda kurulu Tebriz. İran’ın en kalabalık dördüncü şehri. Kimisi şehrin adının Farsça Teb (ateş), Riz (döken) kelimelerinden, kimisi de Kıpçak Türkçesinde “Dağ Arası” anlamına gelen “Tavris” kelimesinden geldiğini ileri sürüyor. İran’ın tamamında kendinizi rahat hissediyorsunuz. Ancak en çok da Tebriz’i gezerken bu hisse sahip olacaksınız. İran’da hemen her yeniliğin ve ilkin başladığı şehir olarak tanımlanan Tebriz, tarih boyunca çok sayıda uygarlığa da başkentlik yapmış.

İran gezimizde, kar yağması hariç, her mevsimi yaşadık diyebilirim. İran’a Mayıs ayı içinde gidecekseniz polar, yağmurluk gibi giysileriniz, tişörtlerinizle birlikte bavulunuzun bir köşesinde olmalı derim. Tebriz gezimizi de karanlık, puslu ve yağdım-yağacak bir havada yaptık. Tebriz’de, kaynaklarda Arg-e Tebriz, Sitadel, Ali Şah Cami, Ali Şah Mescidi gibi farklı adlarla da bulabileceğiniz yeri ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Geçmişte yaşanan depremler, savaşlar gibi bazı nedenlerle, bugün sadece 30 mt genişlikte, 10 mt kalınlıkta, 25 mt yükseklikte duvarlarıyla abidevi eyvan şeklinde kapı ayakta kalmış. Küçük bir bölümü ayakta kalsa da, bu hali bile eserin zamanında müthiş bir yer olduğu hakkında fikir veriyor.

Bu yapı İlhanlılar zamanından kalmış. Cengiz Han’ın torunlarından Hülagü Han’ın kurduğu bir Moğol devleti olan İlhanlılar, aslında başlarda Budizm, Hıristiyanlık gibi dinleri kabul etmişler. Müslümanlık dinini seçen ilk İlhanlı hükümdarı Gazan Han olmuş Onun ölümünden sonra İran’ın başına geçen Olcaytu ise hemen her dini denemiş. Sonunda Müslümanlığın Şii mezhebinde karar kılmış. İşte Tebriz’deki Ali Şah Mescidi (Camisi), Olcaytu Han’ın Veziri Taceddin Ali Şah tarafından 1310 yıllarında yaptırılmış. Zamanında medrese, tekke gibi bir kompleks yapı şeklindeymiş. Tamamlandıktan kısa süre sonra çöken cami yerine kale yapılmış. İçinde bir zamanlar var olan cami nedeniyle de Ali Şah Camisi adı kalmış. Yüksek duvarlarında bir zamanlar idam edilen insanlar sallandırılmış. Ali Şah Cami hemen yanında ise Yeni Cuma Camisi ve külliyesi bulunuyor.

Tebriz gezimize Meşrutiyet Binası ile devam ediyoruz. Kapalı Çarşı ve Eski Cuma Camisine yakın bir alanda bulunan bu bina İran tarihinde önemli yerlerden sayılıyor.

19. yüzyılda İran, Avrupalı güçler karşısında güçsüzlük ve çaresizlik yaşamış. O dönemde İran’da yönetimde Kaçar Hanedanı bulunuyor. İran’ı yöneten bu son Türk hanedanından daha sonra ayrıntılı olarak bahsedeceğiz. Özellikle 19. yy. sonunda İran ve Rusya arasında yaşanan savaş bu çaresizliği bütün çıplaklığıyla ortaya koymuş. İran bu gelişmeler karşısında Rusya’nın rakipleri konumundaki İngiltere ve Fransa’ya yakınlaşmaya çalışmış ve bu yakınlaşmayla bir kez daha zayıflığını ve çaresizliğini derin bir şekilde görmüş. İran Meşrutiyet Hareketi, büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde gelişen Tanzimat ve Meşrutiyet hareketlerinin etkisi altında kalmış.19. yüzyılın sonlarında gerileyen ve toprak kaybeden İran’da dönemin aydınları ve ileri gelenleri duruma son vermek için çareler aramışlar ve yönetime karşı ayaklanmalar yapmışlar. Settar Han, Bağır Han, Hacı Mirza Ağa gibi İran Devrimi’nin önemli liderleri bu binada toplanmışlar ve dönemin despot yöneticisi Kaçar Hanedanı Muhammed Ali Şah’a karşı meşrutiyet ilan etmenin yollarını aramışlar. Sonunda İran’da ilk anayasa bu binada 1905 yılında yayınlanmış.

1868 yılında Tebriz kentinin zengin tüccarlarından biri olan Hacı Mehdi Koozekonani öncülüğünde Meşrutiyet Binası inşa çalışmalarına başlanmış ve binayı da dönemin ünlü mimarları arasında yer alan Hacı Vali Mimar Tebrizi inşa etmiş. Bu iki katlı binada Hacı Mehdi Koozekonani Meşrutiyet devriminin liderleri ve üyelerini bir araya getirmiş ve devrime finansal destek sağlamış.

.

Devrimin merkez üssü olan bu bina çok sayıda oda ve salona sahip. Devasa büyüklükte inşa edilmiş olan bu yapının en güzel ve en dikkat çekici nitelikte olan kısmı tavan penceresi ve rengârenk camlarla bezenmiş olan koridoru. Halen müze olan bu bina içinde döneme ait çok sayıda fotoğraf, belge ve objeler ve devrim liderlerinin büstleri sergileniyor. Bu bina toplamda iki kattan oluşmakta olup Kaçar Döneminin mimari yapısından esinlenerek inşa edilmiş.

Tebriz’de ziyaret ettiğimiz bir diğer önemli yer ise Eski Cuma Camisi oldu. Tebriz Kapalı Çarşısı arkasındaki bu tarihi caminin çarşıya ait olarak inşa edildiğini düşünenler de var. Son derece görkemli bir yapı. Ne zaman yapıldığı konusunda tartışmalar devam etse de, Selçuklu mimarisinden güçlü dokunuşlar taşıyor.

Tebriz’in en önemli gezi yeri şüphesiz ki Bazar e Tebriz ya da Tebriz Kapalı Çarşısı. Tebriz Kapalı Çarşısı dünyanın en büyük çarşılarından biri. İçinde 24 kervansarayın ve 7350 dükkanın olduğu çarşının yollarının uzunluğu 3,5 kilometreyi buluyor. Yaklaşık 1000 yaşında olduğu söylenen çarşı bugünkü görüntüsüne 15. yüzyılda kavuşmuş. Burası Temmuz 2010 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Böylece biz de İran’daki ilk Dünya Mirası Listesi yerlerinden birini, daha ilk günden ziyaret etmiş olduk.

Günümüzde Tebriz’de çok sayıda modern mağaza ve alışveriş merkezi kurulmuş olmasına rağmen, Tebriz Kapalı Çarşısı hala, sadece Tebriz’in değil, bütün İran Azerbaycan’ının ticari merkezi olmayı sürdürüyor.

O gün çarşıyı gezdiğimizde, İran’da gezdiğimiz diğer kapalı çarşılara göre daha az bir kalabalık vardı, Ramazanın son günü olmasındandır diye düşündük.

Çarşı içinde çok sayıda dükkan var ve nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Hele bir de turla ve grupla gittiğiniz zaman keyiflice gezilmesi mümkün değil. Yapı, Amir Çarşısı (altın ve mücevher kısmı), Muzafferiye (halı çarşısı), ayakkabı çarşısı ve çeşitli alt çarşılardan oluşan büyük bir ticaret merkezi. Biz halıcılar çarşısında daha uzun zaman geçirdik. Zaten halı pazarı, kapalı çarşının en zengin, en görkemli, en çok turist çeken bölümü ve İran’ın halı ticaretinin büyük bölümü burada yapılmaktaymış. Dokuma ile yaratılan halı tablolara ilk kez bu çarşıda vuruldum.

Yapım tarihi tam olarak bilinmeyen dünyanın en büyük tuğla bina yapılarından, en büyük kapalı çarşısı olan Tebriz Kapalı Çarşısının tarih boyunca en hareketli zamanı, Tebriz’in Safevi Devleti’nin başkenti olduğu 1500’lü yıllarmış.

Tebriz gezimizin son durağı El Gölü oldu. 1979 İran Devrimi’ne kadar gölün ismi Şah Gölü olarak biliniyor. Devrim sonrası ise gölün adı “Halkın Gölü” anlamına gelen “El Gölü” olarak değiştirilmiş.

Parkın ne zaman kurulduğu belli değil ama ilk olarak Akkoyunlu Döneminde tarımsal amaçlı bir su kaynağı olarak kullanıldığı yazılıyor. Safeviler Döneminde ise kraliyet için göl ve çevresindeki parkta düzenlemeler yapılmış. Göl çevresinde yürüyüş alanı ve zamanında Kaçar hanedanlığı tarafından yazlık saray olarak kullanılmış yapı var. Göl denen ama aslında 200 metre çaplı kocaman bir havuz olan El Gölü’nde derinlik 12 metreyi buluyor. Gölde bot turu yaptırıyorlar.

Tebriz de insanlar Ramazanın son orucu da tutulup, iftarını yaptığından burası oldukça kalabalık. Göl çevresinde turlayıp, iyice kararmış havada son fotoğraflarımızı alıp, civarda bulunan restoranlardan birine akşam yemeği için gittik. Tabii ki Tebriz’de ilk günden İran’ın güzel yemekleri ile tanıştık. Ama İran yemekleri ve lezzetleri ayrı bir bölüm olarak anlatılmayı kesinlikle hak ediyor. Bu nedenle bu kısmı en sona bıraktım.

Hem günü ve hem de Tebriz gezimizi, El Gölü’nü tepeden gören otelimizde geceleyerek sonlandırdık.  Sevgili Sanal Gezginler, bu bölüm ile Tebriz bölümünü bitirmiş olduk.

Gezekalın

03.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI-TEBRİZ-1

Bugünkü İran yaklaşık 1.650.000 km2 yüzölçümü alanı ile dünyanın en büyük 18. ülkesi. Antik İran dediğimiz de ise kastedilen, merkeze İran Platosunu alırsak, İndus Nehri kıyılarından, Kuzey Afrika, Makedonya topraklarına, Orta Asya’ya uzanan çok geniş bir alandır. İran isminin etimolojik kaynağı “Aryan” kelimesi. Aryanlar, Kafkaslardan bölgeye göç eden ve Hint-Avrupa dil ailesinin bir alt grubunu konuşan göçmen kabile insanları. Tabii ki onlardan önce de buralarda birileri yerleşikmiş ve bu göçmen kabileler zamanla onlarla kaynaşmışlar. “İran Öncesi” de denen bu tarih dilimi milattan önce 3500-550 yıllarını kapsar. İran’ı araştırırken Pers, Pers Kültürü, Fars gibi kelimeleri ise sıkça duyacak ve okuyacaksınız. Pers kelimesi, geniş anlamı ile, Fars dilini konuşan ve Pers Kültürüne sahip olan insanların yaşadığı bölgeler anlamında kullanılabilse de aslında daha doğru olarak anlamamız gereken İran’ın güneyinde Pers (Pars, modern dilde de Fars) denen daha dar bir bölgeyi gösteriyor. Pers kelimesinin isim kaynağı ise milattan önce 1000 yıllarında bölgeye göç eden Hint-Avrupa kökenli göçebe bir kabile. Bölge Asur yazıtlarında “Parsa” olarak geçen bu kabilenin ismiyle anılmış. Şimdilik bu kadar genel bilgi yeter diyerek gezimizin ilk durağı olan Tebriz’e giriş yapalım.

Tebriz dahil, İran’ın 5 kentine (Tahran, Şiraz, Meşhed, İsfahan) Türkiye çıkışlı uçuşlar var. Biz 2,5 saatlik İstanbul-Tebriz uçuşunu yaparak İran’a giriş yaptık. Tebriz havalimanı küçük ve pek gösterişsiz bir havalimanı. İran’ın dördüncü kalabalık ve Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin başkenti olan bu kente daha güzel bir havalimanı yakışırdı. Havalimanında biraz eziyet yaşayacaksınız. Az sayıda görevli, bir uçak dolusu insana çok yavaş hizmet verebiliyor. Pasaportları sadece sisteme kayıt ediyorlar ama İran’a giriş-çıkış damgası vurmuyorlar. İstanbul-Tebriz arasında 1,5 saatlik bir saat farkı var. Geç saatteki uçuş ve saat farkı bizi biraz sersemletti doğrusu. Yerel rehberimiz Rıza ile havalimanında buluşup otobüse doluştuk. Bizim İran’daki ilk günümüz, Türkiye’de Ramazan Bayramının da ilk günü. Ama İran’daki o günümüzde, İran halkı hala oruç tutuyordu. İran’da Ramazan Bayramı ertesi güne denk geliyordu. İki Müslüman ülke arasındaki bu fark İran’da Şevval Hilalinin görevli imamlarca daha görülmemesi ile ilgiliydi. İran’da Ramazan ayı, gökyüzünde hilalin görülmesi ile tamamlanıyor ve Ramazan Bayramı başlıyor. Bunu gözlemlemek de Dini Lidere bağlı Hilal Gözlemleme Ofisi yetkililerinin görevi. Bu ofis Şevval Hilalinin ertesi gün görüleceği haberini verince İran halkı için Ramazan Bayramı başlangıcı, Türkiye’den bir sonraki güne denk geldi. Bundan mıdır? Yoksa sabahın erken saatleri olduğundan mıdır nedir? Tebriz sokakları boş sayılır.

İran’da araç sahipleri hakkında edindiğim izlenim kötü araba kullanmaları. Bu nedenle karşıdan karşıya geçerken dikkat etmelisiniz. Sokaklar ise tertemiz. Bunu İran’da gezdiğimiz tüm şehirlerde gözlemledik. Klasik Arap ülkeleri sokaklarındaki manzaraları buralarda göremeyeceksiniz. Bu arada Arap demişken, İran halkına yanlışlıkla sakın “Arap halkı” demeyin! Haklı olarak “Bizler Arap değiliz!” diyerek fena bozuluyorlar. Tüm İran gezimizde, İran halkından samimi ve güzel bir muhabbet gördük. Ama tabii ki en yoğun olanını da Tebriz’de yaşadık.

İran toprakları üzerinde Türk uygarlıklarının izlerini çokça göreceksiniz. Gazneliler, Büyük Selçuklu Devleti, İldenizliler, Harezmşahlar, Timur İmparatorluğu, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevi Devleti, Afşarlar ve Kaçarlar birbirlerini takip eden sırada hüküm sürmüşler. Tabii ki bu Türkmen devletleri tarih sahnesine “pat” diye girip, bir anda da ortadan kaybolmadılar. Zamanın şartlarına göre zayıflayan hanedanların yerini yenileri aldılar ve sonra da sıralarını bir sonraki hanedana devrettiler. Yönetimde kalmadılar ama birbirleri içinde kaldılar ve birlikte yaşadılar. Bu nedenle İran’da Büyük İskender ve ardıllarının Helen etkisini, Orta Asya’dan İran’a inen Türkmen boylarının etkilerini, Arap dünyasının etkisi mimaride ve kültürde sentez olarak göreceksiniz.

Tebriz’de ilk ziyaret yerimiz Mavi Cami, Gök Mescit ya da Farsça Mescid-i Kebud dedikleri yer oldu. Tebriz’i başkent kabul etmiş Karakoyunluların ünlü hükümdarı Cihan Şah, mescidin yapımını 1465 yıllarında başlatmış. Yapımını başlattığı eseri, Cihan Şahı yenip canını alan Akkoyunluların ünlü hükümdarı Uzun Hasan’ın torunu bitirmiş. Tamamen tuğladan yapılmış olan Gök Mescidin dışı çini ve mozaiklerle kaplıymış. Ama zamanla ve depremlerle çok hasar görmüş. Bir tek giriş kapısı ve duvarlar ayakta kalmış ve muhteşem kubbesi çökmüş. Mescitin bu hali restorasyon sonrası ortaya çıkmış. Yarım kubbe biçimindeki yüksek cümle kapısından başlayan zengin çini süslemelerin büyük kısmı dökülmüş. Ama var olanlar bile zamanındaki ihtişamı gözler önüne seriyor. Giriş kapısından sonra karşınıza “Şebistan” denen ve cemaatin namaz kıldığı yer çıkıyor. Mozaik döşeme zarafeti ve çeşitli kullanılan hat sanatı ile işlenen nakışlar ve renklerin uyumu, özellikle muarrak fayans sanatıyla döşenen çinilerdeki lacivert renkler nedeniyle bu bina İslam firuzesi olarak tanınıyor.

Gök Mescit gezimiz sonrası Azerbaycan Müzesi ziyareti yaptık. İki aslan heykeli arasında büyük bir ahşap kapıdan giriş yaptığımız müze İslami dönem öncesi ve sonrası eserlere ait tarihi ve sanatsal eserleri ile ulusal müzeden sonra İran’ın ikinci arkeoloji müzesi kabul ediliyor. 1958 yılından beri faaliyette. Aslında 3 katlı olsa da bodrum katı değişen sergilere ayrılmış. Tebriz’e geldiğiniz zaman ziyareti ihmal etmemeniz gereken yerlerden.

İran’da müzecilik anlayışı çok iyi. Aşağı yukarı her müze girişi 1000000 Riyal (yaklaşık 4 Dolar). Ben İran’lıların para birimi ile çok zorlandım. İran ekonomisi maalesef ambargolar nedeni ile çok iyi değil. Bir Amerikan Doları ile 260000 Riyal alabiliyorsunuz. Bizdeki gibi kur sürekli değişiyor tabii ki. İran Tümen’i ya da Tomen’i İran’daki 10 Riyal karşılığına denk gelen para miktarı olarak halk arasında sıkça kullanılıyor. Türkçe köken olarak on bin anlamına gelen bu sözcük. Verilen fiyatlar Riyal mi? Tümen mi? iyice sormalısınız. Esnafın satılık ürünleri üstüne koyduğu Farsça etiket fiyatlarını gezinin sonuna kadar anlamak mümkün olmadı.

İran kadar şairine önem veren bir ülke görmedim. Tebriz içerisinde bulunan Şairler Mezarlığı (Maqbaratoshoara) dünyada eşine pek rastlamayacağınız bir mezarlık. Bu yapının ismi her ne kadar Şairler Mezarlığı olarak adlandırılsa da bu mezarlığa sadece dönemin şairleri defnedilmemiş, bunun yanı sıra bu mezarlığa dönemin ünlü yazarları, önde gelen bilim adamları ve döneminde oldukça etkili olan mutasavvıfların mezarları da bu bölgede yer almış. Tebrizli halk şairleri, Şairler Mezarlığı’nın bahçesinde her akşamüzeri toplanıp şiir ve şarkılarını okuyarak geçmişten beri var olmuş olan 410 şairin mezarının yanı başında onların hatırasını yaşatmaya ve yeni şiirler üretmeye devam ediyorlar. İlerleyen günlerde gezeceğimiz Said-i Şiraz gibi şairlerin anıt mezarlarının başında da şiir okuyan gençlere şahit olduk.

1721 yılında Tebriz’de meydana gelen 7,7 şiddetindeki büyük depremde tüm Tebriz ile birlikte o dönemde, yine bu noktada bulunan Şairler Mezarlığı da yerle bir olmuş. Bugün bulunan anıt 1970 yılında önemli ölçüde restore edilmiş ve yeniden yapılandırılmış bir yer. Biz oradayken de hala tadilatta olan anıtın içinde önemli şairlerin heykelleri ve ortada da İran’ın çok sevilen ve 1988 yılında vefat eden Şair Şehriyar’ın cansız bedeninin yattığı mezar bulunuyor. Etkileyici ve İran halkının sanata ve sanatçıya tarih boyunca verdiği değeri gösteren önemli bir ziyaret yeri.

Tebriz gezi yazısını bugünlük burada keserken bölümü Şehriyar’ın dizeleri ile bitirelim;

Şehriyar’ım gözüm yaşı sel kimin,
Garip sen mi vetanında el kimin,
Sevdan üreğimde kara yel kimin,
Heç elden özgeye gardaş olar mı?
Haramzadalardan yoldaş olar mı?

Gezekalın

25.05.2022