Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-3

Rahat bir yatakta güzel bir uyku, doyurucu bir kahvaltı ve üzerine içilen keyif kahvesinin o son yudumu … Gafur Gulom metrosunun hemen yanındaki otelimizde bu sabahı bu şekilde yaşayınca, Taşkent’teki ikinci gezi günümüze hazır olduğumu hissettim.

Aslında gezi programımızı yaparken bugüne niyetimiz Taşkent Ulusal Tarih Müzesi’ni gezmekti. Planlarımızı neredeyse bir yıl öncesinden yaptığımızdan, restorasyon haberlerine rağmen ‘nasıl olsa biz gidene kadar ziyarete açılır‘ diye umut etmiştim. Ancak öğrendik ki mesele basit bir onarım değilmiş; ünlü mimar Tadao Ando’nun imzasını taşıyacak ultra modern bir kompleks için kollar sıvanmış. Kağıt üzerinde 2028’de açılacağı yazılı olsa da Orta Asya’nın o kendine has yavaş akan zaman dilimi içinde bu projenin ne zaman biteceği sanki biraz muamma. Müzede taş Devri’nden modern döneme uzanan 250 binden fazla antik eser ve Özbekistan’ın dört bir yanından gelen arkeolojik buluntular sergileniyordu. Turumuzun başında bu müzeyi gezmek, ülkenin derin tarihini anlamak için harika bir ‘önsöz’ olacaktı. Kısmet değilmiş..

Müzeyi sadece içindeki eserler için değil, binanın kendisi için de görmek istiyorduk. Yapı, Brütalist mimarinin bölgedeki en estetik örneklerinden biri kabul ediliyor. Mevcut brütalist binanın ileride korunup korunmayacağı henüz belirsiz ancak müze içi koleksiyonun Ando’nun tasarladığı modern binaya aktarılacağı kesin. Güneşin sert açısını bir tül gibi süzen bu beton kafesler (pandzhara), Sovyet modernizmi ile Doğu’nun geleneksel estetiğinin en mağrur buluşması kabul ediliyor. Bu nedenle binanın eski bir fotoğrafını yukarıda sizlerle paylaşıyorum.

ZANGİ-ATA KOMPLEKSİ

Günlük gezimize Taşkent’ten yaklaşık 15 kilometre güneybatıda bulunan Zangi-Ata Kompleksi ziyareti ile başladık. Burası Zangi-Ata’nın türbesi etrafında şekillenmiş geniş bir avlu, medrese ve camiden oluşuyor. Arka tarafta ise uçsuz bucaksız bir mezarlık bulunuyor.

AMBAR BİBİ TÜRBESİ

Külliyeye ismini veren Zangi Ata, aslında 13. yüzyılda bu topraklarda derin izler bırakmış olan Sufi evliya Şeyh Ay Hoca’dır. “Zangi” kelimesi, muhtemelen koyu ten renginden dolayı “karanlık” veya “zenci” anlamına geliyor. Ancak asıl hikaye onun manevi köklerinde saklı. Zangi Ata, Türk dünyasının büyük şairi ve mistiği Ahmed Yesevi’nin manevi soyundan geliyor. Hatta bu görkemli türbenin yine o meşhur isme, Emir Timur’a dayanan bir hikayesi de var.

Anlatılanlara göre Timur, aslında ilk olarak Türkistan’daki Ahmed Yesevi Hazretleri için bir türbe yaptırmak istemiş. Ancak inşa edilen duvarlar her gece gizemli bir şekilde yıkılmış. Timur, rüyasında Ahmed Yesevi’yi görmüş ve Yesevi ona; önce kendi müridi olan Zangi Ata’nın kabrini onurlandırması gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Timur Zangi-Ata türbesini inşa ettirme işini başlatmış. İşin hikaye kısmı böyle ama 14. yüzyılda başlanan inşaatın, 15. yüzyılda Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından tamamlandığı bir gerçek. Yapının ana gövdesi 600 yılı aşkın bir tarihe sahip olsa da, dış görünüşü ve çevre düzenlemesi Özbekistan’ın bağımsızlık sonrası dönemde gerçekleştirdiği büyük restorasyon hamleleri sayesinde oldukça bakımlı ve “yeni” görünüyor.

Sufi geleneklerinde genellikle büyük zatların eşlerine ait müstakil türbeler görmenin pek olağan olmadığı yazılıyor ama burada durum biraz farklı!

Zangi-Ata Türbesi’nin ve camisinin arkasında bulunan mezarlığa doğru giderseniz hala kullanılan bir müslüman mezarlığı ile karşılaşıyorsunuz. Mezarlığın ortasında da Zangi Ata’nın eşi olan Ambar Bibi‘nin sade türbesi bulunuyor.

Ambar-Bibi için kocasının türbesinin hemen güneydoğusunda ona özel bir türbe inşa edilmiş olması, halkın ona duyduğu derin sevgi ve saygının en somut işareti. Bölge kadınları, Ambar-Bibi’yi bir ‘koruyucu azize’ gibi görüyor ve asırlık gelenekleri burada yaşatmaya devam ediyorlarmış. Öyle ki; mutlu bir evlilik düşleyen genç kızlar türbenin etrafını yedi kez süpürüyor, çocuk özlemi çeken anneler ise türbe çevresinde saat yönünde üç kez dönerek dualarını ediyorlarmış.

Türbesinde Zangi-Ata’nın mermerden mezarını ancak kafesler ardında görebiliyorsunuz. Türbeler içinde bir kenara dizili halde sandalyeler konulmuş ve din alimini ziyarete gelen inananlar bu sandalyelere oturarak rahatça dualarını yapabiliyorlar. Sadece bu türbede değil ama ziyaret ettiğim çok sayıdaki türbede de benzer durum söz konusuydu.

Bu alanda bir başka dikkatimi çeken olay ise türbenin etrafında bulunan çok sayıda odanın her birinde birer imamın bulunması ve bazı insanların bu odalarda imamlardan kendileri adına hayır duaları okumalarını istemeleriydi. Türbe çevresindeki bu odaların, o mekanın manevi enerjisinden faydalanmak için ayrılmış sakin alanlar olduğu söylendi.

Bu gezi sonrası otobüsümüze atlayıp Taşkent’e geri döndük. Dün gruptan bazı arkadaşlarımız yorgunluğa yenik düşüp otelin yolunu tutunca, Taşkent metrosunun o meşhur sanat galerisini andıran durakları onlar için eksik kalmıştı. Hem bu güzelliği ilk kez görecek arkadaşlarımızın heyecanına ortak olmak hem de dün metro gezisi yapanlarımızın keşiflerini bir adım öteye taşımak istedik. Bu niyetle yeraltına bu kez farklı bir rotadan; estetiği ve modern dokusuyla ayrışan Yeşil Hat’tan (Yunusabad Hattı) giriş yaptık.

Yeşil Hat, şehrin kuzeyini merkeze bağlıyor. 2001 yılında hizmete giren bu hat, diğerlerine göre daha “genç” olduğu için geleneksel Özbek zarafetiyle modernizmin en taze buluşmalarına ev sahipliği yapıyor. Grupça Mavi Hat ile kesişen Oybek aktarma istasyonundan yola çıkarak, son durak Turkistan‘a doğru bir yeraltı safarisine başladık. Yine 4 metro istasyonu seçtik.

OYBEK AKTARMA İSTASYONUNDA YEŞİL METRO HATTINA GİRİŞ

MİNG URİK METRO İSTASYONU
YUNUS RAJABİY METRO İSTASYONU
MİNOR METRO DURAĞI
BODOMZOR METRO İSTASYONU

Dün yaptığımız gibi her durakta inerek her istasyonun temasını inceledik ve fotoğrafladık. Yunus Rajabiy, Minor ve Bodomzor duraklarını fotoğrafladık. Bu duraklardan Bodomzor istasyonundaki dairesel tavan ışıklandırmalarını ve Yunus Rajabiy‘deki klasik sütunlu yapıyı pek beğendik.

Bugünün en heyecanla beklediğim gezisi Uygulamalı Sanatlar Müzesi (Museum of Applied Arts) ziyaretiydi. Taşkent’te gezeceğimiz tek müze de buydu. Bina, 19. yüzyılın sonunda Çarlık Rusyası diplomatı II. Aleksandr Aleksandroviç Polovtsov (1867–1944) için özel bir konut olarak inşa edilmiş. Binanın kendisi bile tek başına bir müze sayılır. Hikayesinden başlayarak bu müzeyi anlatmaya başlayalım.

Taşkent 1865 yılında General Çernyayev komutasındaki birliklerle Rusya tarafından ele geçirilmişti. Polovtsov’un diplomatik ve idari görevler üstlendiği dönemde Taşkent, Rusya’nın Orta Asya’daki yönetim merkezi olan Türkistan Genel Valiliği’nin başkentiydi. Yani o dönemlerde Özbekistan toprakları siyasi bağımsızlığını tamamen yitirmişti. Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı kağıt üzerinde “vasal” (bağımlı) devletler olarak kalsa da, tüm stratejik kararlar St. Petersburg’dan atanan Rus genel valiler tarafından alınıyordu. Alexander Polovtsov gibi yüksek düzey diplomatların ve aristokratların bölgedeki varlığı, Rusya’nın burayı “ehlileştirme” ve “modernleştirme” iddiasını yansıtıyordu.

İşte bu ortamda Polovtsov, Rusya İçişleri Bakanlığı tarafından Orta Asya ve Kafkasya’daki yerleşim meselelerini ve demografik süreçleri incelemek üzere görevlendirilerek 1896 yılında Taşkent’e gelmiş. Taşkent’te yaklaşık 4 yıl (bazı kaynaklara göre 1896-1900 arası) aktif olarak bulunmuş. Bugün “Özbekistan Uygulamalı Sanatlar Müzesi” olarak kullanılan meşhur konağı 1896 yılında satın almış ve yerel ustalarla birlikte orayı oryantal bir saraya dönüştürmüş. 1900’lerin başında bölgeden ayrılsa da, mülkiyeti bir süre daha elinde tutmuş ve en nihayetinde 1909 yılında evi şehire bağışlamış.

Polovtsov, tam bir Orta Asya ve Doğu sanatları tutkunuydu. Birçok Rus yetkili Avrupa mimarisini Taşkent’e taşımaya çalışırken, Polovtsov’un yerel sanatçıları (Buhara ve Hive ustalarını) onurlandırması, onun aslında bu kültüre duyduğu samimi hayranlığının da bir kanıtı olarak kabul ediliyor. Öyle ki, bu evi inşa ederken Buhara, Semerkant ve Hive’den en mahir ustaları, hattatları ve ahşap oymacılarını Taşkent’e getirmiş.

Sonuç duvarları nakış gibi işlenmiş, tavanları gökyüzü gibi boyanmış bir sanat eserinin ortaya çıkması olmuş. Müzenin küçük ama huzurlu bahçesinde yürürken, şehrin gürültüsü bir anda kesiliyor. Semerkant’ın çinisini, Buhara’nın altın işlemesini ve Hive’nin ahşap işçiliğini tek bir çatı altında, hem de bir “ev” sıcaklığında görebileceğiniz nadir yerlerden birisi bu müze. Ama heyecanla beklediğimiz bu müze ziyaretinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

Rehberimiz İlkhom telaşla yanımıza gelip devlet protokolünden birilerinin ziyarete geleceğini ve müzenin bu nedenle ziyarete kapalı olduğunu söyleyince başımdan kaynar sular döküldü. İçeride gezen bazı ziyaretçilerden de cesaret alarak biletimizin olduğunu ve hızlıca da olsa gezmemiz gerektiğini görevlilere anlatmaya başladık. İçerideki görevli de “biletiniz varsa gezebilirsiniz” deyince daldık hemen müzeye. Etrafta bolca “siyah giyen adamlar” dolaşmaya başlayınca her an gezimiz yarıda kesilecek korkusuyla müzede hangi eser varsa fotoğrafını çekmeye koyuldum. Gerçekten bizden sonra da kimseyi müzeye almamışlar. Bize “Özbekistan da bu türden sürprizlere alışık olmalısınız” dendi.

Müzenin her odası, Özbekistan’ın farklı bir bölgesinin ruhunu fısıldıyor. Müzenin ana salonuna girdiğinizde başınızı bir kez kaldırıp tavana baktığınızda bir daha kolay kolay aşağıya indiremiyorsunuz. Tavan santim santim, ince ince işlenmiş. Alçı oyma sanatı olan “ganch“ın en zarif örnekleri burada. O kadar ince işlenmiş ki, betonun veya alçının bu kadar yumuşak görünebileceğine inanmak güç.

Bu müzede Özbekistan’ın meşhur ipek dokumalarının en seçkin örneklerini görmek mümkün. Yüzde yüz saf ipek Atlas ve ipek-pamuk karışımıyla elde edilen Adras kumaşlara işlenen nakışlar birer tablo eserleri görünümündeler. Dokuma öncesi ipliklerin tek tek boyanmasıyla sabırla işlenen o efsanevi ‘ikat‘ desenleri, sergilenen her parçada ayrı bir ruha bürünüyor. Bu kumaşlarda her motif bir sembolü, her renk ise köklü bir geleneğin hikâyesini anlatıyor.

Özbekistan Fergana Vadisi‘nde Rishtan ve Gurumsaray adlı seramik sanatı ile meşhur yerleşim yerleri var. Bu müzede o yörelerin sanatçılarına ait ve sanki gökyüzünü bir tabağın desenine sığdırdıkları seramikleri de göreceksiniz.

Suzani, Orta Asya’ya (özellikle Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan) özgü, el emeğiyle yapılan muazzam bir nakış sanatı. İsmi, Farsça’da “iğne” anlamına gelen “suzan” kelimesinden türetilmiş. Bu müzede gördüğümüz ve odaların duvarlarını süsleyen devasa el işlemeleri (Suzani), Orta Asya kadınlarının sabrını ve estetik anlayışını gözler önüne seriyor.

Bu müze gezisi sonrasında Kukeldaş Medresesi gezimizi yaptık. Bu medreseyi aslında dünkü programda gezecektik. Vakit darlığı nedeni ile gezi bugüne kaldı. Bu medrese klasik Orta Asya medrese mimarisinin en güzel örneklerinden birisi sayılıyor.

Kukeldaş” kelimesi, Özbekçe’de “sütkardeş” anlamına geliyor. Medrese, 16. yüzyılda (yaklaşık 1570 civarı) Şeybani Hanedanı döneminde, dönemin güçlü veziri ve Han’ın sütkardeşi olan Derviş Han tarafından yaptırılmış ve bu yüzden halk arasında “Kukeldaş” adıyla anılagelmiş.

Medrese görkemli bir girişe (Piştak) sahip. Medresenin ana kapısı 20 metre yüksekliğinde ve turkuaz tonlarındaki çinilerle süslenmiş. Binanın içinde, öğrencilerin kaldığı küçük odaların (hücrelerin) açıldığı ferah bir avlu bulunuyor. Yapımında sarı tuğla kullanılmış ve duvarlarında geleneksel geometrik motifler işlenmiş. Bu yapı sadece bir eğitim merkezi olarak kullanılmamış, tarihin akışına göre farklı amaçlara hizmet etmiş: 18. yüzyılda tüccarların konakladığı bir kervansaray ve hatta bir kale olarak kullanılmış. Sovyet döneminde dinsizleşme politikaları gereği medrese kapatılmış, bir dönem sergi alanı ve müze olarak kullanılmış. Özbekistan bağımsızlığını kazandıktan sonra yapı aslına uygun şekilde restore edilmiş ve bugün tekrar aktif bir medrese olarak hizmet vermeye başlamış.

Rusların hüküm sürdüğü 19. yüzyıl sonları Taşkent’inde en az 30 gösterişli kilise bulunuyormuş. Ancak 1917 Devrimi’nin o durdurulamaz coşkusu ve ardından gelen yıllar, bu yapıların çoğunu maalesef tarihin tozlu sayfalarına gömmüş. Kiliselerin kimi bakımsızlıktan harabeye dönmüş kimi ise yeni ideolojinin kurbanı olmuş. İşte bu koca tarihten geriye, o eski ruhu taşıyan sadece iki yapı kalabilmiş; Biri Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali, diğeri ise zarif Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi. Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi, Botkin Mezarlığı içinde bulunuyor. Bilimden sanata kadar Taşkent’e değer katan pek çok isim de bu mezarlıkta ebedi uykularındalar.

Bizim asıl niyetimiz ve programımız Aziz Aleksandr Nevski Kilisesi ve Botkin Mezarlığı’naydı ama Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali’ne götürülmüş bulunduk. Orada iken de fark etmedik ve bu katedrali bir güzel gezmiş olduk. Kilise niyetine katedrali gezerken Botkin Mezarlığını da aramadım değil. Ama yine de mezarlığı bulamadığım halde Aleksandr Nevski Kilisesi‘nde olmadığım aklıma gelmemişti doğrusu. Neyse en azından Ruslara ait iki dini yapıdan birini gezmiş olduk. Özbekistan’da oluyor böyle şeyler…

MERYEM ANA’NIN GÖĞE KABULÜ KATEDRALİ

Taşkent’te bulunan Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Katedrali (Uspensky Katedrali), Özbekistan’daki Rus Ortodoks Kilisesi’nin ana katedrali. Katedralin temelleri 1871 yılında atılmış ve başlangıçta bir askeri hastane kilisesi olarak inşa edilmiş. Yerel halk arasında hala “Hastane Kilisesi” olarak da biliniyormuş. Sovyetler 1933 yılında burayı ibadete kapatmışlar ve bir dönem askeri depo olarak kullanılmış.

II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945’te tekrar ibadete açılmış ve Meryem Ana’nın Göğe Kabulü’ne (Uspensky) adanarak Taşkent Piskoposluk merkezi haline getirilmiş.

Daha önce 1966 depreminin Taşkent’in çehresini tamamen değiştirdiğinden bahsetmiştim. Kerpiç evlerden oluşan eski şehrin çoğu yıkılmış, ardından başlatılan büyük imar hareketiyle bugün gördüğünüz geniş caddeli, parklı ve modern binalı Taşkent inşa edilmişti. Ama Taşkent’liler bu yıkıcı olayı ve bu olayda hayatlarını kaybedenleri asla unutmak istemiyorlar. Bu nedenle Cesaret Anıtı” (Monument of Courage) olarak bilinen çok önemli ve etkileyici bir deprem anıtını Taşkent’e, depremin merkez üssü olduğu kabul edilen bölgeye, Anhor Kanalı kıyısına dikmişler. Anıt, sadece bir felaketi değil, aynı zamanda şehrin küllerinden doğuşunu ve modern kimliğini de simgeliyor.

Yerden çıkan siyah granitten yapılmış bir küpün üzerinde depremin gerçekleştiği tarih ve saat (26 Nisan 1966, sabah 05:22) yazılı. Küpün üzerindeki derin bir çatlak, topraktan başlayarak heykelin ayaklarına kadar uzanıyor; bu, yerin yarıldığı anı simgeliyor. Çatlağın önünde bir kadın ve çocuğu göğsüyle siper ederek koruyan bir erkek figürü bulunuyor. Bu kompozisyon, felaket karşısındaki insan iradesini, dayanışmayı ve cesareti temsil ediyor. Heykelin arkasında, kavisli bir duvar üzerinde Taşkent’in yeniden inşasını anlatan bronz kabartmalar yer alıyor. Burada, Sovyetler Birliği’nin her yerinden gelen yardımlar ve şehrin el birliğiyle nasıl modern bir görünüme kavuşturulduğu betimleniyor.

Bugün burası hem turistler hem de yerel halk için önemli bir ziyaret noktası. Yeni evlenen çiftler sık sık çiçek bırakmak için bu anıtı ziyaret ediyorlarmış.

Bu anıtın arkasında Anhor Kanalı ve güzel bir park bulunuyor. Kanalın su kaynağı Bozsu adlı bir çay. Kanalın çevresi çok güzel düzenlenmiş. Biz de bu kanal çevresinde kısa bir yürüyüş yaptık.

ŞEYHANTAUR ANIT KOMPLEKSİ

Günün son gezi yeri Taşkent’teki Şeyhantaur Anıt Kompleksi (Shayhantaur Memorial Complex) oldu. Burası Özbekistan’ın başkentindeki başlıca tarihi yapılardan birisi. Kompleks 1355 yılında ölen yerel Şeyh Khavendi Takhur’un mezarı etrafında şekillenmiş. Günümüzde Özbekistan İslam Enstitüsü’ne ait olan kompleks üç türbe ve bir cami içeriyor.

Zamanında burada bulunan 16 türbeden sadece 3 tanesi günümüze ulaşmış. Kompleksteki ilk türbe, inancını yaymak için Taşkent’e gelen saygıdeğer bir Sufi dervişi olan Şeyh Khavendi Takhur (Şeyhantaur) için 14. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş. Rivayete göre türbeyi Emir Timur’un kendisi yaptırmış.

Bu türbe içinde neredeyse taşa dönüşmüş, Büyük İskender’in zamanından kalma olduğu rivayet edilen çok eski bir ağaç da bulunuyor.

Bir sonraki türbe 15. yüzyıldan kalma Kaldirgoch-Bi Türbesi. Şeyh Khavendi Takhur Türbesi’nin yakınında inşa edilen türbe, konik kubbesi ve o dönemde Taşkent’te oldukça sıra dışı bir tasarıma sahip sade tuğla dış cephesiyle dikkat çekiyor. İç mekan, türbe ve ziyarethane olarak bilinen bir ibadet ve anma odasından oluşuyor.

Üçüncü türbe 15. yüzyıla tarihleniyor. Şehri kısa bir süre yöneten Cengiz Han’ın soyundan gelen Yunus Han Türbesi olarak biliniyor.

Taşkent’teki ikinci günümüzde öğle yemeği mekanımız, somsasını denemek için sabırsızlandığımız Anjir Restoran oldu. Burası kalabalık gruplar için hem ferah hem de oldukça uygun bir mekan. Günün yorgunluğu üstüne keyifli akşam yemeğimizi ise Taşkent City Mall içerisinde yer alan Boboy Restoran’da yedik. Modern atmosferi ve gerçekten etkileyici zenginlikteki menüsüyle günün finaline çok yakışan bir akşam yemeği yedik. Özbekistan’da her güzel restoranda yapmanız gerektiği gibi önceden yer ayırtmanız iyi olur.

Böylece Taşkent defterini şimdilik keyifli anılar ve damağımızda kalan eşsiz tatlarla kapatıyoruz. Ancak Özbekistan hikayemiz burada bitmiyor; aksine daha mistik ve vahşi bir coğrafyaya doğru evriliyor. Yarın sabah erkenden, ülkenin bambaşka bir yüzüyle tanışmak üzere Nukus’a uçuyoruz. Bizi orada Savitski Müzesi’nin büyüleyici koleksiyonu ve Aral Gölü’nün hüzünlü hikayesini barındıran Muynak bekliyor. Sonrasında ise rotamız kadim Hive sokaklarına uzanacak.
Tüm bu yolculuğun detayları, kaçırılmaması gereken duraklar ve çektiğim en taze karelerle maceraya gezekalin.com’da devam edeceğiz.

Şimdilik Taşkent’e veda, çöle ve tarihe merhaba…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

07.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-2

Yemeğin ardından, Özbekistan’daki ilk günümüze Taşkent’in derinliklerine dalarak devam ediyoruz. Bugün gördüğümüz modern silüetin ardında, şehrin hafızasına kazınmış trajik bir milat gizli: 26 Nisan 1966, saat 05.22.

Şehrin tam kalbinde yeraltı kabuğunun çatladığı o sabah, kerpiç evlerle kaplı eski Taşkent haritadan silindi. Ancak bu yıkım, bir son değil; ‘kardeş cumhuriyetlerin’ el birliğiyle yükselen yeni bir kimliğin başlangıcı oldu. Geçmişten gelen labirentimsi dar sokaklar yerini geniş bulvarlara ve devasa meydanlara bırakırken, Taşkent küllerinden doğan örnek bir Sovyet şehri olarak yeniden tasarlandı. Bugün şahit olduğumuz o modern ve düzenli görünüm, aslında bu büyük enkazın üzerine inşa edilen o kararlı planlamanın mirasıdır.

Otobüsümüz bizi Bağımsızlık Meydanı’nda Özgürlük Parkı’na yakın bir noktada bıraktı. Mustaqillik Meydanı (Mustaqillik Maydoni) veya Bağımsızlık Meydanı, Taşkent’in ana meydanı ve Özbekistan’ın başkentinin tam kalbinde bulunuyor. Gezimiz boyunca sadece Taşkent’te değil ama Semerkant’ta da çok geniş ve büyük parklar gördüm. Ancak Taşkent’teki Bağımsızlık Meydanı bildiğimiz ‘boş’ meydanlardan değil; 12 hektara yayılan, içinde devletin gücüyle halkın huzurunun sarmaş dolaş olduğu devasa bir park-meydan kompleksi. Ne demek mi istiyorum? Anlatayım;

Özgürlük Parkı, Bağımsızlık Meydanı’nın kuzey ve batı kanatlarını saran yemyeşil bir doku. Bağımsızlık Meydanı’nın törensel ve resmi havası (çevredeki hükümet binaları ve büyük anıtlar), Özgürlük Parkı’nın huzurlu ve anıtsal dokusuyla (Şehitler Hıyabanı (Şehitler Yolu) ve fıskiyeler) iç içe bulunuyor. Yani meydan “devletin gücünü ve bağımsızlığını”, park ise “halkın hafızasını ve huzurunu” temsil ediyor.

Sizinle bizim gezide takip ettiğimiz rotayı paylaşacağım ama siz isterseniz Mustaqillik Meydanı Metrosu’ndan başlayıp rotayı tersten de takip edebilirsiniz. Bizim yürüyüşe başladığımız nokta olan Bağımsızlık Meydanı’nın kuzey tarafında Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında vatanlarını savunurken ölen 400.000 Özbek askerine adanmış Anı ve Onur Meydanı (Xotira va Qadrlash Maydoni) bulunuyor. Bu meydanın kalbinde 1999 yılında açılışı yapılan ve savaşta oğullarını kaybeden tüm Özbek anneleri simgeleyen Ebedi Alev ve Yaslı Anne anıtı bulunuyor.

Her yıl 9 Mayıs’ta, Taşkent sakinleri kahramanların kararlılığını ve cesaretini onurlandırmak için bu anıta çiçek getiriyorlarmış. Anıtın bulunduğu meydana giden yolun her iki yanında, geleneksel Özbek mimarisinin en zarif örneklerinden biri olan oymalı ahşap sütunlu galeriler yapılmış. Sanırım bu galerilerin amacı bizim gibi ziyaretçileri “Yaslı Anne” heykelinin ve “Ebedi Alev”in bulunduğu kutsal alana yavaş yavaş hazırlamak. Çünkü galerilerin duvarlarında, “Anı Kitapları” dedikleri sayfaları çevrilebilen devasa metal levhalar yerleştirilmiş. Bu levhaların üzerine II. Dünya Savaşı’nda şehit olan askerlerin isimleri altın harflerle kazınmış. Böylece anıta varana kadar savaşın korkunçluğunu bir kez daha anlarken, fedakarlıkla canlarına vatanları uğruna veren kahramanları da yad ediyorsunuz.


Bu meydanı ve anıtı geçerek yürümeye devam ettik. Parkta oturmuş ve muhabbette olan gençleri gördük. Her zamanki samimiyetleri ile bizleri selamlamayı ihmal etmediler. Özbek halkı hakkında ilk andan itibaren bizde yerleşen olumlu izlenim, son güne kadar değişmedi.

Meydanın merkezinde, yüzeyinde Özbekistan haritasının kazındığı büyük bir bronz küre bulunan Bağımsızlık ve Hümanizm Anıtı yer alıyor. Bu küre, ülkenin bağımsız bir devlet olarak gücünü ve istikrarını temsil eden devasa bir granit kaide üzerine oturtulmuş. Kaidenin tabanında, yeni doğmuş bir bebeği nazik ve şefkatli bir gülümsemeyle tutan “Mutlu Anne” heykeli bulunuyor. Bu anıt bir annenin sevgisine benzer şekilde ülkeye duyulan derin sevgiyi sembolize ediyor. Sanki tüm Özbekistan için barış ve sağlık, refah ve umut dolu bir gelecek istenmiş. Bu anıtın yakınına gitmeyi yasaklamışlar. Bu anıt Cumhurbaşkanlığı İdaresi, Senato ve Bakanlar Kurulu gibi ülkenin en kritik yönetim binalarının tam ortasında yer alıyor ve güvenlik nedeni ile giriş yasaklanmış. Fotoğraflarımızı parmaklıklar arkasından çekmek zorunda kaldık.

Bağımsızlık Meydanındaki parkın bir ucunda savaşta yitip giden evlatlarına ağlayan “Yaslı Anne” ve “Sönmeyen Ateş” diğer tarafta ise bağımsız Özbekistan’ın parlak geleceğini, kucağındaki bebeğiyle gülümseyerek selamlayan “Mutlu Anne” anıtlarını gördük. Taşkent, hem yasını tutmayı hem de umudunu taze tutmayı bilen bir şehir.

Meydanın başlıca ilgi çekici yerlerinden biri İyi ve Asil Arzular Kemeri veya Özbekçe adı ile Ezgulik Arkasi’dir. Mustaqillik Meydanı Metro İstasyonu çıkışı da bu kemere bakıyor. Bu anıtsal yapı 150 metre uzunluğunda ve 16 mermer sütundan oluşuyor. Bu sütunların başlıkları, güneşte gümüş gibi parlayan zarif, yontulmuş bir tonozla birbirine bağlanmış. Kemerin tepesinde, yüksek ahlaki ideallerin ve olağanüstü başarıların peşinde koşmayı sembolize eden üç uçan leylek heykeli bulunuyor. Kemerin altından Bağımsızlık ve Hümanizm Anıtı’na ve Mutlu Anne heykeline giden yeşil bir caddeyi görebilirsiniz.

Meydanda, yaz sıcağında serinlemek için mükemmel olan ve Taşkent’lilerce çok sevilen Cascade Çeşmesi de dahil olmak üzere birkaç çeşme bulunuyor. Meydanın çevresinde daha önce bahsettiğim gibi önemli hükümet binaları bulunuyor. Çevre boyunca uzanan yeşil çam sokaklar keyifli yürüyüşler için uygun gözüküyor. Bu yolda yürümek bizim bile yorgunluğumuzu azalttı.

Taşkent’te Bağımsızlık Meydanı’nda yürürken karşınıza zarif bir bina, masalsı bir köşk çıkarsa bilin ki orası Prens Romanov Sarayı‘dır. Burası 1891 yılında, Rusya İmparatorluğu’nun başkenti St. Petersburg’dan buralara sürgüne gönderilen Büyük Dük Nikolay Konstantinoviç için inşa edilmiş. Dük, saraydan uzaklaştırılmış olabilir ama ihtişamından asla ödün vermemiş.

PRENS ROMANOV SARAYI

Saray aslında iki ayrı dünya gibi tasarlanmış. Sol kanat Dük’ün kendi dünyasına, sağ kanat ise eşinin dairelerine ev sahipliği yapıyormuş. Bugün kapısından içeri girmek pek kolay değil. Çünkü bina artık Özbekistan Dışişleri Bakanlığı’nın özel konuklarını ağırladığı bir “kabul evi” olarak kullanılıyor.

Prens Romanov Sarayı’nın önünden geçip,”Broadway” olarak bilinen (resmî adı Sayilgoh Caddesi) trafiğe kapalı yoldan ilerledik. Burada bir kahve molası vermek zorunda kaldık. Çünkü aralarında benim de olduğum bir kısmımız neredeyse 36 saattir uykusuz bir şekilde geziyoruz. Artık dikkatimiz dağılmaya ve gezimiz biraz eziyetli olmaya başladı. Bir gezide ilk gün daima zordur. Motivasyonu yeniden sağlamak ve biraz dinlenmek iyi gelecektir.

Bir kahve içimi dinlenme sonrasında yolun sonunda devasa bir meydana ulaştık: Emir Timur Meydanı.

Özbeklerin kelimeleri ile Amir Temur Meydanı (Emir Timur Meydanı) uzun zamandır Taşkent’in merkezi konumunda olup, görülmesi gereken cazibe merkezleri arasında. Taşkent’in kalbi kabul edilen Amir Temur Meydanı, şehrin modern tarihinin en önemli tanığı. İlk olarak 1882 yılında mimar Nikolay Ulyanov tarafından tasarlanan bu meydan bölgedeki her siyasi değişimde yeni bir isim ve yeni bir anıtla karşılaşmış. Bir zamanlar “Devrim Meydanı” adını taşıyan ve o dönemde üzerinde Karl Marx büstünün bulunduğu meydana 31 Ağustos 1994’de Özbekistan’ın bağımsızlık yolculuğunun bir simgesi olarak büyük devlet adamı Amir Temur’un adı verilmiş. Bugün artık bu meydanda şahlanmış atı üstünde Emir Timur heykeli bulunuyor. Heykelin kaidesine yaklaştığımızda ‘Kuch Adolatdadir‘ yazısını görüyoruz. Çoğu zaman ‘Güçlü olan haklıdır’ gibi algılanan bu sözün aslı, Timur’un devlet felsefesini özetliyor: Güç ancak adalete dayandığında gerçektir. Yani; Güç Adalettedir. Bugüne de ışık tutan bir söz!

Meydanı bir gerdanlık gibi çevreleyen binalar arasında; özgün mimarisiyle dikkat çeken Amir Temur Müzesi ve şehrin en ikonik yapılarından biri olan, Sovyet brütalizminin görkemli örneği Özbekistan Oteli yer alıyor.

1970’lerde Sovyet mimari anlayışı brütalizmin etkisi altındaydı. Betonun ucuz, sağlam ve hızlı inşa edilebilir olması, deprem sonrası acil konut ve kamu binası ihtiyacıyla birleşince Taşkent bir “brütalizm laboratuvarı” haline geldi. Taşkent’in simgesel binası Özbekistan Oteli bunlardan en tipik olan örnektir.

Diğer önemli yapılar arasında Taşkent Çanları ve bir zamanlar kadın spor salonu olarak hizmet veren ve şimdi Taşkent Devlet Hukuk Üniversitesi‘ne ait olan tarihi tuğla binalar yer alıyor.


Taşkent Çanları, Emir Timur Meydanı yakınında bulunan iki saat kulesinden oluşan mimari bir komplekstir. Saat kulelerinden bir tanesinin tarihi 1947 yıllarına kadar gidiyor. Bir efsaneye göre kuledeki saat mekanizması, şimdi Polonya sınırları içerisinde olan bir şehirde yıkılmaya terk edilen bir saat kulesinden buraya getirilmiş. Bu saat kulesi II. Dünya Savaşı’ndaki zaferi anmak için dikilmiş. Taşkent çanları hassasiyetleriyle bilinirmiş ve şehrin birçok sakini kol saatlerini bunlara göre ayarlarmış. Emir Timur Meydanı yakınlarına ikinci bir saat kulesi eklenmiş ve açılışı Taşkent’in 2220. yıl dönümünü kutlamak için 2009 yılına zamanlanmış. İlkinin birebir kopyası olan bu yeni kule ile birleşik ve uyumlu bir kompleks yaratılmış.

Günün son gezisini Taşkent’te yer altındaki sanat galerisine, Taşkent Metrosu‘na yaptık. Kentin metro hatlarının planlaması da deprem sonrası başlamış. Yeniden inşa sürecinin bir parçası olarak 1977 yılında açılan Taşkent Metrosu, Orta Asya’nın ilk metrosu olmuş. İstasyonların her biri birer sanat galerisi gibi tasarlanmış, deprem gerçeği göz önüne alınarak çok sağlam inşa edilmiş. İlk hat istasyonları 1977’de faliyete başlayan Taşkent Metrosu, bugün 70,4 kilometrelik bir güzergahta faaliyet gösteren ve 50 istasyona hizmet veren dört hattan oluşuyor; Kırmızı Hat (Chilonzor Hattı), Mavi Hat (Özbekistan Hattı), Yeşil Hat (Yunusabad Hattı) ve Sarı Hat (Ring Hattı).

KOSMONAVTLAR METRO DURAĞI

Taşkent metro istasyonlarının mimarisi Moskova Metro İstasyon durakları ile yarışacak kadar dünyanın en güzellerinden biri kabul ediliyor. Geleneksel olarak şehir turları sırasında gezginlerin ve konukların uğrak noktaları arasında yer alıyorlar. Eskiden bu istasyonlarda fotoğraf çekimi yasakmış, sonradan serbet bırakılmış. Biz de bu güzel metro duraklarından görselliği en yüksek olanlardan bazılarını gezdik.

Bu hatlar içinde en güzel metro istasyonları Mavi Hat üzerinde bulunuyor. Özbekistan gezimize başlamadan önce 10’dan fazla istasyonu görmeliyim diye işaretlemiştim. Bugün için Mavi Hatta bulunan Gafur Gʻulom, Alisher Navoi, Ozbekiston, Kosmonavtlar metro duraklarını ziyaret etmeye karar verdik. 1984 yılında hizmete giren Özbekistan Hattı (O‘zbekiston yo‘li)-Mavi Hat- toplam 11 istasyondan oluşuyor. Bu hat, şehrin kuzeybatısı ile güneydoğusunu birbirine bağlar ve özellikle mimari açıdan en estetik istasyonlara ev sahipliği yapmasıyla bilinir.

GAFUR GULOM METRO İSTASYONU

Metro istasyonlarına ya bilet alınarak ya da kredi kartı kullanılarak giriliyor. Kredi kartı kullanmak daha ucuza geliyor. Kredi kartımdan 1725 SOM karşılığı olarak 6,74 TL çekildi. Biz Özbek şair Gafur Gulam’a adanmış olan Gafur Gʻulom metro istasyonundan başlayarak 4 durak gezdik. Metrolar çok sık olarak geliyor. Dolayısı ile bir durakta inip fotoğraf çekip diğer durağa devam etme vakit kaybettirmiyor. Vagonlara adım atar atmaz gençler hemen yerlerinden kalkıp yer vermeye çalışıyorlar. Müthiş bir saygı gösterme çabaları var.

GAFUR GULOM METRO İSTASYONU

Mavi hat üzerinde son durak olan Dustlik yönüne doğru Gafur Gulom’dan sonraki durak Alisher Navoiy Aktarma durağı (Kırmızı Hat – Pahtakor durağına bağlanıyor). Bu metro istasyonu hattın ve şehrin en görkemli, cami benzeri bir tavan yapısına sahip istasyonudur.

ALİSHER NAVOİY METRO İSTASYONU
ALİSHER NAVOİY METRO İSTASYONU

Ozbekiston Metro İstasyonu pamuk kozası motifli aydınlatmalarıyla dikkat çekiyor.

OZBEKİSTON METRO İSTASYONU

Uzay temalı Kosmonavtlar Metro İstasyonu’nda Yuri Gagarin ve diğer kozmonotların portreleri bulunuyor. Burası benim için Gafur Gulom Metro İstasyonu ile birlikte en ilgi çekici duraklardan birisi oldu.

KOSMONAVTLAR METRO DURAĞI

Evet sevgili gezgin dostlarım… Bir gece önce saat 01.15’te başlayan ve uykusuz geçen o uçak yolculuğunun üzerine, her anı dopdolu geçen yoğun bir ilk günü böylece geride bıraktık. Şimdi bu satırları yazarken fark ediyorum ki; bir güne aslında bayağı bir hikaye sığdırmışız.

Taşkent’te başka neleri mi yapmak isterdim? Taşkent’in o uçsuz bucaksız, insanın ruhunu dinlendiren parklarında saatlerce kaybolmayı kesinlikle isterdim. Vaktimiz yetmediği için kapısından dahi bakamadığımız Timurlular Tarihi Devlet Müzesi’ni ve o devasa kubbesiyle yükselen yeni İslam Medeniyetleri Merkezi’ni uzun uzun gezmeyi çok isterdim. Yarın da Taşkent’teyiz ancak programımız yine nefes kesici ve her dakikası planlı. Zaten tadilatta olduğu için gezemediğimiz Özbekistan Devlet Tarih Müzesi’ni de düşününce, içimde bir yerlerde Taşkent’e dair hep bir ‘eksik kalmışlık’ hissi olacak sanırım.

Belki de bu eksiklik güzeldir… İnsana yeniden yollara düşmek için bir bahane verir. Hive’nin masalsı kum sarısını ve Buhara’nın o kadim rüzgarını da düşününce, kim bilir? Nasip olur belki bir gün, bu eksikleri tamamlamak için rotayı yeniden buraya çeviririz.

Şimdilik bu güzel yorgunluğun ve ilk günün heyecanıyla huzurlarınızdan ayrılıyorum. Yarın başka bir Taşkent’te görüşmek üzere…

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

06.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları: Taşkent/Küllerinden Doğan Şehir-1

İpek Yolu’nun kilit taşı, 2200 yılı aşan yaşıyla bölgenin en dirençli tanığı Taşkent‘e sabahın erken saatlerinde vardığımızda Özbekistan gezimiz de başlamış oldu. Dört buçuk saat süren uçuş sonrasında Taşkent İslam Kerimov Havalimanı’na indiğimizde zaman bizi Türkiye’de olduğundan iki saat ileriden selamlıyordu, biz de ona ayak uydurduk ve saatlerimizi Taşkent’e göre ayarladık. Valizler alınıp, pasaport işlemlerini hızla tamamladık. Havalimanı dışında bize gezi boyunca rehberlik edecek olan İlkhom ile buluştuk. Araca binip konaklayacağımız İnspira S Otele doğru hareket ettik.

Bu arada size küçük ama hayat kurtaran bir tavsiyede bulunayım: Yeme-içme gibi günlük harcamalarınız için Özbek parası Som’a ihtiyacınız olacak. Normalde havalimanlarında kur düşük olur ama burada durum tam tersi; havalimanındaki döviz büroları, alışık olunmadık bir şekilde şehir içine göre daha yüksek orandan Dolar bozuyor. Bu yüzden paranızı iner inmez havalimanında bozdurmanızı öneririm. Daha önceki genel bilgiler yazımda da belirttiğim gibi, yanınızda mutlaka Amerikan Doları bulundurun; Euro’ya göre çok daha avantajlı kurlar sunuluyor. Ancak dikkat: Yanınızdaki dolarların 2009 yılı ve sonrası basımlı olmasına özen gösterin, çünkü eski tarihli banknotları bozdururken zorluk yaşayabilirsiniz.

TAŞKENT’E VARIŞ. İSLAM KERİMOV HAVALİMANI

Otele vardığımızda odalarımız henüz hazır değildi. Bir yanda yolun verdiği uykusuzluk, diğer yanda şehri bir an önce görme heyecanı… Neyse ki bir bardak çay ve kahve eşliğinde yaptığımız o kısa kahvaltı molası, bizi Taşkent sokaklarını keşfetmek için hazırlamaya yetti.

Üç milyon nüfusu ile Orta Asya’nın en büyük şehri Taşkent’in temelleri, bugün şehrin güneyinde kalıntılarını görebileceğimiz Ming Örik (Ming Uruk) (Bin Kayısı) bölgesinde atıldı. O dönemdeki adı ile “Şaş“, bugün ki adı ile Taşkent İpek Yolu üzerinde Çin’den gelen kervanların dinlendiği, tarım ve ticaretin harmanlandığı stratejik bir duraktı. 8. yüzyılda Arap fetihleriyle birlikte şehir İslamla tanıştı. Taşkent, 9. ve 10. yüzyıllarda Samanoğulları döneminde Maveraünnehir’in geneline yayılan büyük ilmi uyanışın bir parçası oldu. Bu dönemde Taşkent, bilim insanlarının ve sufilerin uğrak noktası haline geldi. Şehir yüzyıllar boyu bozkırın ortasında bir ilim vahası olarak parladıktan sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında rotasını bambaşka bir yöne kırdı.

1865 yılında Rus İmparatorluğu’nun kontrolüne giren Taşkent, artık Orta Asya’nın kalbinde yükselen bir ‘Rus İdare Merkezi‘ oluvermişti. Bu dönemle birlikte kerpiç mahallelerin yanına geniş bulvarlar, Avrupa mimarisiyle inşa edilen kamu binaları ve parklar eklenmeye başladı. Ancak asıl büyük ve biraz da hüzünlü dönüşüm 1966 yılındaki o büyük depremle yaşandı. Şehir neredeyse tamamen yıkılınca, Sovyetler Birliği’nin dört bir yanından gelen mimarlar Taşkent’i adeta yeniden yarattı.

PRENS ROMANOV SARAYI-TAŞKENT

İşte bu yüzden bugün Taşkent sokaklarında yürürken bir yanda bir sufinin huzurlu türbesine rastlarken, az ötede Sovyet modernizminin devasa ve heybetli yapılarını görmeniz mümkün. Şehir, binlerce yıllık Doğu mirasıyla, 20. yüzyılın o rasyonel Rus etkisinin iç içe geçtiği, düzenli olduğu kadar sürprizlerle dolu bir sentez sunuyor bize.

Taşkent gezimize dönecek olursak gezi sıramızla sizlerle şunları paylaşabilirim;

KHAST İMAM KOMPLEKSİ

Bölgenin manevi mimarlarından Kuran uzmanı, şair ve zanaatkar (kilit ustası) olan Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi (Khast-İmam), 10. yüzyılda Samanoğulları döneminde yaşamış, şehre mührünü vurmuş bir figür. “Kutsal İmam” olarak bilinen Kaffal Şaşi, Buhara, Semerkant, Şam ve Bağdat’ta eğitim alarak birçok manevi merkeze seyahat etti ve Mekke’ye birçok hac ziyaretinde bulundu. Kuran ve Hadis uzmanıydı ve kapı kilitleri yapmakla tanınan yetenekli bir zanaatkardı. “Kaffal” ismi “çilingir” anlamına gelir ve ailesinin mesleğini yansıtır. Seyahatleri ve çalışmaları sayesinde engin bilgisi ve sayısız yeteneğiyle ün kazandı. Kaffal Şaşi, hayatı boyunca çeşitli teolojik eserler ve felsefe, mantık ve hukuk üzerine yazılar kaleme aldı. Onun kabri çevresinde filizlenen Khast-İmam (Hazreti İmam) Kompleksi, bizim de Özbekistan yolculuğumuzdaki ilk durağımız oldu.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ PANOROMİK GÖRÜNTÜSÜ

Burası sadece bir meydan değil, adeta yüzyılların iç içe geçtiği bir zaman tüneli. Meydanda yürürken 16. yüzyılın o vakur antik eserlerinden (Kaffal eş-Şaşi Türbesi, Barak Han ve Muyi Muborak Medreseleri), 19. yüzyılın estetiğine (Tilla Şeyh Cami) ve oradan da bu dokuyu bozmadan kucaklayan modern yapılara (2007 yapımı Hazreti İmam Cami, İslam Enstitüsü) uzanıyorsunuz. Bilet bulamadığımızdan içini gezemedik ama daha geçtiğimiz Mart ayında (2026) kapılarını açan o devasa, 65 metrelik kubbesiyle göz kamaştıran İslam Medeniyetleri Merkezi Müzesi de bu kompleksin yeni incisi olmuş. İslami mimariyle tanışmak ve Özbekistan’ın ruhunu hissetmek için Taşkent’teki Khast İmam Kompleksi’nden daha doğru bir başlangıç noktası düşünemiyorum.

KHAST İMAM KOMPLEKSİ, HAZRETİ (KHAST) İMAM CAMİSİ ÖNÜNDEN MEYDANA BAKIŞ

Kompleksin en yeni yapısı olan Hazreti İmam Cuma Camisi, Özbekistan Cumhuriyeti’nin 1. Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un girişimiyle 2007 yılında inşa edilmiş.

HAZRETİ İMAM CAMİSİ ÖNDEN GÖRÜNÜŞ

Minarelerin yüksekliği 52 metre ve avludaki sütunlar Hindistan’dan getirilen sandal ağacından yapılmış. Özbekistan’ın başka camilerinde de gördüğüm oymalarla süslenmiş ahşap sütunlara bayıldım. Cami içi de ayrı bir güzellikte.

HAZRETİ İMAM CUMA CAMİSİ ARKADAN GÖRÜNÜŞÜ

Caminin arka tarafına geçince kompleksin diğer yapıları karşınıza çıkıyor. Aşağıdaki fotoğrafımda en arkadaki yapı meydanın en yenisi olan Hazreti İmam Camisi. Onun önünde olan ise Muyi Muborak Medresesi ve daha önde olan da Tilla Şeyh Camisi.

HAZRETİ İMAM KOMPLEKSİ YAPILARI: EN ARKADA HAZRETİ İMAM CAMİSİ, ÖNÜNDE MUYİ MUBORAK MEDRESESİ VE SAĞDA DA TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Meydanın en sonunda gözüken ise Barak Han Medresesi. Benim en sevdiğim yapı da bu oldu. Meydanda dolaşırken karşımıza çıkan bir Özbek kadını ise bize canlı bir sanat eseri gibi göründü. Üzerindeki o eşsiz İkat desenleri ile süslü ipek-pamuk karışımı “Adras” kumaşından geniş kollu geleneksel ‘Özbek Kaftanı’, tarihi dokuyla öyle bir bütünleşmişti ki! Bu zarafeti daha sonra Semerkant’ta da Registan Meydanı’nda da görecektik.

Muyi Muborak Medresesi, kompleksteki en eski yapılardan birisidir. Yakın zamana kadar gerçek bir hazineye, 650’li yıllarda geyik derisi üzerine Kufi yazısıyla yazılmış olan Kuran-ı Kerim’e ev sahipliği yapıyordu.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Ama bu kıymetli eser artık yakındaki İslam Medeniyeti Merkezi Müze’sinde (Islamic Civilization Center) sergilenmeye alınmış. Bu müzeye bileti internet üzerinden alıyorsunuz ve yaklaşık 25 USD’ye denk gelen bir bilet ücreti var.

İSLAM MEDENİYETLERİ MERKEZİ MÜZESİ

Bu müze henüz çok taze ve sergi düzenlemeleri de halen devam ettiğinden Kuran’ın bulunduğu kısım ziyarete kapalıydı. Bahsetiğim ve yanda fotoğrafını gördüğünüz Kuran internet fotoğraflarından almış olduğum bir örnek. Bu Kuran’ın başlangıçta altı kopyası vardı, ancak yalnızca dördü günümüze kadar ulaşmış. Diğer kopyalar İngiltere, Kahire ve Türkiye’de bulunuyor. Türkiye’deki örnek Topkapı Sarayı Müzesi (Kutsal Emanetler Dairesi) içinde sergileniyor.

MUYİ MUBORAK MEDRESESİ

Bir rivayete göre, medrese kütüphanesinde Hz. Muhammed’in saçından bir örnek de muhafaza ediliyor. Bu nedenle medresenin “mübareğin (Peygamberin) saçı” anlamına gelen “Muyi Muborak” adını aldığına inanılmakta. Muyi Muborak Medresesi 16. yüzyılda inşa edilmiş ve yüzyıllar boyunca birçok kez yeniden inşa edilerek kullanım amacı değiştirilmiş. Başlangıçta Kuran okuyan öğrenciler tarafından kullanılmış. Daha sonra, dervişler, Sufi kardeşliği üyeleri için bir sığınak olarak hizmet vermiş ve 1857’de binlerce kitap ve antik el yazması içeren büyük bir kütüphaneye ev sahipliği yapmış. Modern zamanlarda, kitap koleksiyonunu barındırmak için medresenin yanına ayrı bir bina inşa edilmiş.

TİLLA ŞEYH CAMİSİ

Tilla Şeyh Cami, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş olup kompleksin tarihi ve mimari yapılarından biridir. Tilla-Şeyh Camisi’nin adının tam çevirisi “Altın Şeyh Camisi” dir. En büyük cami olmasa da şehrin başlıca dini mekanlarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca, eskiden Taşkent’in ana camisiydi ve şehrin “Cuma Cami” olarak da anılırdı. Cami, zamanın zenginlerinden Hokand Han Mirza Ahmed Kuşbegi adına inşa edilmiştir.


16. yüzyılda İslam okulu olarak inşa edilen Barak Han Medresesi, Mirzo Uluğ Bey’in torunu, halk arasında “Şanslı” anlamına gelen “Barak Han” olarak anılan Nevruz Ahmet Han’ın girişimiyle inşa edilmiş. Medresenin içinde birkaç türbe bulunuyor. Bunlardan biri, Taşkent’in Şeybanid hanedanının ilk hanı olan Suyunçi Hoca’ya ait, İkinci türbe de Barak Han’ın mezar yeri üzerine inşa edilmiş. Özbekistan’da en çok yadırgadığım kısım bu tip tarihi yerlere kurulan satış tezgahları ve küçük hediyelik eşya satan mağazaların varlığı oldu. Zamanında kervansaray olarak kullanılan yerlerde otel ve satış mağazaları açılmasını anlayabilirim ama medrese hücrelerinin ve hatta bazı camilerin içinde tezgahların ve mağazaların açılmasına anlam veremedim doğrusu. Barak Han Medresesi de bu tip mağazaların bolca var olduğu tarihi yerlerden bir tanesiydi.

Hazreti İmam (Khast İmam) kompleksinin önemli ve en etkileyici kısımlarından bir tanesi de Kaffal Şaşi Mozolesi. Kaffal Şaşi’nin 975’teki ölümünden sonra mezarı Taşkent’teki ana kutsal mekan oldu. Şeybanid Hanedanı, bu büyük İslam vaizinin onuruna, türbenin ve tüm Hazreti İmam dini topluluğunun inşasını emretti.

Khast İmam İslamiyetin Sünni inancının 4 alt mezhebinden biri olan Şafii fıkhında (hukukunda) o kadar derinleşmiş ki, bölgede bu ekolün en büyük temsilcisi kabul edilmiş. Bu konularda benim gibi bilgisi az olanlar için bazı bilgileri paylaşmanın tam da sırasıdır; Khast İmam döneminde (10. yüzyıl) İslam hukukunda sadece iki ana ekol vardı: Hicaz Ekolü (Ehl-i Hadis): Dini konu ve kararlarda sadece hadislere dayananlar. Irak Ekolü (Ehl-i Rey): Akıl yürütmeye ve mantığa ağırlık verenler (Hanefilik). Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi bu iki yolu birleştirerek “Usul-i Fıkıh” (Hukuk Metodolojisi) ilmini kurmuş. Ona göre İslam hukukunda karar verme aşamaları önce Kur’an, sonra Sünnet, sonra İcma (alimlerin ortak kararı) ve en son Kıyas (karşılaştırma) sırasıyla takip edilmelidir. Özbekistan toprakları bugün büyük oranda Hanefi olsa da, Kaffal eş-Şaşi’nin yaşadığı dönemde Maveraünnehir, farklı mezheplerin ve düşüncelerin harmanlandığı bir yerdi. İnsanlar inançta (Allah’ın sıfatları, kader vb.) Maturidiliği takip ederken; günlük yaşam ve hukuk kurallarında Şafii veya Hanefi mezhebini takip etmişler. Maveraünnehir’de, Hanefilik (hukukta) ve Maturidilik (inançta) iç içe geçmiş bir kimlik oluşturmuş. Bu iki ekolün isimleri de (Ebu Hanife ve İmam Maturidi) aklın ve mantığın dini anlamada kilit bir rolü olduğunu savunmuşlar. Bölgenin o meşhur “hoşgörü ve bilim iklimi“nin temelinde de bu iki akılcı yaklaşımın imzası vardır. Taşkent’teki “Hazreti İmam” mirası, işte bu hukuki derinliğin simgesidir.

KAFFAL ŞAŞİ TÜRBESİ

Kaffal Şaşi Türbesi, mavi majolika (renkli seramik anlamında) desenleriyle süslenmiş, güzelce dekore edilmiş bir portala sahip görkemli bir yapı. Tipik ortaçağ mezarlarından farklı olarak, hacılar ve gezginler için bir sığınak olan ve “hanaka” diye adlandırılan bir yapı gibi tasarlanmış. Müslüman geleneğinde, Kaffal Şaşi gibi manevi bir aydın yakınına gömülmek bir onur olarak kabul edilirdi. Çünkü onun ruhunun, yakınlarda gömülenlerin ruhlarına rehberlik edeceğine inanılırdı. Sonuç olarak, Taşkent’in birçok asil bireyi zamanla onun mezarının etrafına gömüldü. 1865 yılında inşa edilen Namazgoh Cami , Hazreti İmam kompleksinin bir diğer önemli parçasıdır.

ÇORSU PAZAR

İmam Khast Kompleksi gezimiz sonrasında, Taşkent’in en eski ve en renkli simgesi olan Çorsu Pazarı‘na doğru yola çıktık. Çorsu sadece bir alışveriş noktası değil; İpek Yolu’nun günümüze bıraktığı yaşayan bir miras. Adı Farsça kökenli olup ‘Dört Yol’ (ticaret yollarının kesişim noktası) anlamına gelen bu kadim pazar, geçmişin tozlu yazılı kaynaklarında sayısız kervansaray, hamam ve çay eviyle dolu bir vaha gibi anlatılır.

Ancak pazarın bu geleneksel dokusu, 1966’daki büyük Taşkent depremiyle yerle bir olmuş. Bugün hayranlıkla izlediğimiz o devasa turkuaz kubbe ise 1980 yılında tamamlanan modern bir mühendislik harikası. Hiçbir merkezi sütun desteği olmadan yükselen bu devasa yapı, akıllı tasarımı sayesinde içeride klimasız bile serin bir bahar havası estiriyor. Hemen yanı başındaki Kukeldaş Medresesi ve Cuma Cami ile birlikte Çorsu, ‘Eski Şehir‘ (Eski Shahar) dokusunun en görkemli parçasını oluşturuyor. Çarşı, en son 2010 yılında kapsamlı bir tadilattan geçmiş.

Kubbenin altına adım attığımız an, bizi bin yıllık bir duyu şöleni karşıladı. Çarşının ilk katı daha çok et ürünlerine ayrılmış. Biz doğrudan ikinci kata çıkıp hem aşağıyı fotoğrafladık hem de bu kattaki kuruyemiş, baharat, çay ve şekerleme tezgahları arasında kaybolduk. Amber rengiyle parıldayan Navat (kristal şeker), güneşte kurutulmuş meyveler ve baharatlarla dolu tezgahlar, biz fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen sunuyor. Kurutulmuş meyveler, çeşitli karışımlarda bitkisel çaylar, Macadamia fındığı ve Pekkan (Pecan) Cevizi gibi en azından benim adını ilk kez duyduğum kuruyemişlerle burası gezdiğim en ilginç ve renkli yerlerden.

Pazarın dışında sebze ve ekmek bölümü var. En büyüleyici bölümlerden birisi ekmek köşesi. Tandırlarda pişen o meşhur “Non” ekmeklerinin kokusu tüm pazarın ruhuna işlemiş. Süt ürünleri reyonunda göreceğiniz, beyaz mermer parçalarına benzeyen sert ve tuzlu toplar, Kurt (Kurutulmuş Yoğurt Topları), göçebe hayatının en eski protein kaynağıdır. Bozulmadan aylarca dayanabilen bu lezzet, gerçek bir İpek Yolu azığı olmuş.

Pazarın o devasa kubbesinden çıkıp açık havaya doğru süzülen dumanları takip ettiğinizde, kendinizi adeta bir lezzet panayırının içinde buluyorsunuz. Burası, Taşkent’in kalbinin attığı sokak lezzetleri bölümü ve açıkçası buraya bayıldım!

Özbekistan topraklarında adım başı karşınıza çıkacak, tabelaların ve menülerin baş tacı olan Somsa (bizim bildiğimiz adıyla Samsa) ile ilk büyük randevumuz burada gerçekleşti. Dev tandırların iç çeperlerine yapıştırılarak pişirilen, içi bol satır eti ve soğanla harmanlanmış, dışı ise çıtır çıtır olan bu hamur işiyle tanıştığımız an, geri dönüşü olmayan bir yola girdik: Sonrasında gittiğimiz her şehirde, her durakta gözümüz hep bir somsa tezgahı aradı.

Pazarın bu bölümü sadece somsa ile sınırlı değil; dev kazanlarda pişen ve kokusuyla sizi kendine çeken Özbek Pilavı (Plov), mis gibi kokan taze ekmekler ve hemen orada ayaküstü tadabileceğiniz onlarca yerel tat… Çorsu’nun yemek bölümü, sadece karnınızı doyurduğunuz değil, Özbek kültürünün misafirperverliğini ve mutfak zenginliğini en çıplak haliyle hissettiğiniz bir şölen alanı gibi. Burada yemek yiyebilirdik ama bizim grubun randevusu başka bir pilav merkezi ile olacak: Beş Kazan (Besh Qozon).

Taşkent denince akla gelen en ikonik mekanlardan biri kuşkusuz Beş Kazan. Burası sadece bir restoran değil, devasa kazanlarda pişen pilavların görsel bir şölene dönüştüğü bir “lezzet fabrikası”. Taşkent gezisinin olmazsa olmazı, pilavın ‘mabedi’ sayılan Beş Kazan (Besh Qozon) sonraki durağımız oldu. Televizyon kulesinin hemen gölgesinde yer alan bu devasa mekan, kapıdan girdiğiniz andan itibaren sizi büyüleyici bir koku ve hummalı bir çalışmayla karşılıyor.

İsminin hakkını verircesine, her biri binlerce kişiye yetecek büyüklükteki o meşhur beş dev kazanı yan yana gördüğünüzde, neden burada olduğunuzu anlıyorsunuz. Odun ateşinde ağır ağır pişen, sarı havuçların, etlerin ve özel baharatların dans ettiği o muazzam görsel şöleni izlemek, yemeğin kendisi kadar keyifli. Biz de o dev kazanların başındaki ustaların maharetli hareketlerini fotoğraflamadan edemedik.

Siparişlerimiz fiksti; Pilav, salata, ayran ve yeşil çay. Masamıza gelen o meşhur Özbek Pilavı (Plov) ise tam bir şaheserdi. Yanında taze ‘Açık-Çuk’ salatası (domates-soğan) ve demli bir yeşil çay ile bu lezzet yolculuğunu taçlandırdık. Porsiyonların cömertliği, etlerin yumuşaklığı ve pirincin her tanesinin ayrı bir lezzet taşımasıyla Beş Kazan, sadece karnımızı değil, bu toprakların mutfak kültürüne olan merakımızı da fazlasıyla doyurdu. Eğer yolunuz Taşkent’e düşerse, bu dev kazanların dumanı tüterken orada olmalısınız; zira burada pilav yemek sadece bir öğün değil, gerçek bir ritüel. Her şehrin farklı bir pilav kültürü olduğunu ve bunu da bizzat deneyimlediğimizi de burada aktarmış olayım.

Beş Kazan’daki bu muazzam pilav ziyafetiyle hem karnımızı hem de ruhumuzu doyurmuş olarak masadan kalktık. Ancak Taşkent sadece bu kadim meydanlardan ve dev kazanlardan ibaret değil. Şehrin derinliklerine indikçe bizi bekleyen başka sürprizler de var; yerin metrelerce altında birer sanat galerisini andıran o meşhur Taşkent metroları, Prens Romanov’un hüzünlü hikayesi ve modern Özbekistan’ın parlayan yüzü. Yani bu yazımla ben daha ilk gün yaptığımız gezilerin anlatımını bile bitiremedim!

Taşkent’in yer altı saraylarında kaybolmaya ve şehrin diğer yüzünü keşfetmeye hazırsanız, gezimizin ikinci kısmında buluşalım. Zira İpek Yolu’nun bu kalbi, bizlere daha anlatacak çok hikaye saklıyor.

Şimdilik Gezekalın!

Dr Ümit Kuru

05.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları-Gezi Sonrası Genel İzlenimler

Son yazılarımdan hatırlayacağınız üzere; tam bir yıl öncesinden ilmik ilmik dokumaya başladığımız, hayalini kurduğumuz o büyük Özbekistan yolculuğu için nihayet 21 Nisan sabahı ‘vakit tamam‘ dedik. Firma seçiminden rota detaylarına, ‘kimler geliyor?‘ listelerinden bavul hazırlıklarına kadar geçen o uzun bekleyiş, İstanbul Havalimanı’nda grubumuzla kucaklaştığımızda yerini tatlı bir heyecana bıraktı. Taşkent uçağı yerden teker kestiğinde, sadece biz değil hayallerimiz de havalanmıştı.

Ancak bilirsiniz; beklemek ne kadar uzun sürerse sürsün, güzel şeyler rüzgar gibi geçip gidiyor. Bir de baktık ki kendimizi Taşkent’ten İstanbul’a dönen uçakta, bulutların üzerinde anıları tazelerken buluvermişiz. Evet, dönüp dolaşıp yine ‘kürkçü dükkanına’ yani ülkemize döndük. Ama sanmayın ki bavulları sadece hediyelerle doldurup geldik; ruhumuzu Orta Asya’nın uçsuz buçsuz bozkırlarında, bir zamanlar kervanların yolculuk ettiği ipek yollarında dinlendirip, o masmavi çinili kubbelerin altında paha biçilemez hikayeler biriktirdik.

Üstelik bencil de değiliz! Bu güzellikleri sadece kendimize saklayacak kadar ‘gezgin cimrisi‘ hiç değiliz. Şimdi bavulları açma ve o hikayeleri saçma vakti… İzlenimlerimizi her zamanki gibi tam bir ‘gezekalın‘ tadında ve samimiyetinde sizlerle paylaşıyoruz. Hazırsanız, masal başlıyor!

Öncelikle şunu söylemeliyim: Özbekistan, sadece bir coğrafya değil, bir zaman makinesiymiş. Taşkent’in geniş caddelerinden Semerkant’ın ihtişamına, Buhara’nın o her köşesi tarih kokan sokaklarından çölün ortasındaki bir vaha gibi parlayan Hive’ye kadar her durak bize bambaşka birer kapı açtı.

Günübirlik detaylara dalıp asıl resmi kaçırmadan önce, şöyle bir durup genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Eğer bana ‘Özbekistan nasıldı?’ diye soracak olursanız, ilk cümlem şu olur: Lütfen Özbekistan’ı gezmek için daha fazla gecikmeyin!

Geziyi noktalayıp dönüş uçağına bindiğimde aklımdaki ilk düşünce şuydu: İyi ki bu ülkeyi bu kadar kapsamlı ve geniş bir programla gezmişim.” Doğru zamanda, aceleye getirilmemiş bir rotayla bu toprakları adımlamanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Özbekistan turizm açısından tam bir cevher, ancak henüz kitle turizminin o tek tipleştirici etkisine girmemiş, bakirliğini koruyan bir ülke. Tirmiz, Muynak gibi Özbekistan topraklarına giden Türk turist grupları sayısı çok az. Anladığım kadarı ile de Özbekistan’a Türkiye’den daha çok dini alanlara ziyaretler yapılıyor. Özellikle kuzeydeki Nukus ve Muynak’ın Ara Gölü’nün kuruması kaynaklı o hüzünlü hikayesi ile güneyde Tirmiz taraflarının antik ruhu henüz çok az gezgin tarafından keşfedilmiş durumda. Oysa bu bölgelerde insanı hayretler içinde bırakan, ‘burası gerçekten dünyada var mı?’ dedirten öyle benzersiz noktalar var ki!

Özbekistan’da gördüğüm candan dostluğu, misafire hürmet ve saygıyı uzun süredir hem kendi ülkemde ve hem de başka bir ülkede görmedim. Özellikle Türklere sevgi ve saygının ne demek olduğunu, insanların gözündeki o içten parıltıyı görünce anlıyorsunuz. Taşkent metrosuna bindiğimizde vagona adım atar atmaz tüm gençler bizlere yer vermek için çabaladılar. Hiç bir ülkede bizlerle bu kadar çok fotoğraf çektirmek isteyenle, fotoğrafının çekilmesini isteyenle karşılaşmamıştım.

Gelelim o meşhur Özbek sofralarına… Her şehrin kendine has bir sırrı olan o efsanevi Özbek pilavlarının ve fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde mis kokulu ‘nan’ ekmeklerinin, şaşlık denen et yemeklerinin tadı hala damağımızda.

Şunu açık yüreklilikle söylemeliyim ki: Paramızın kıymetli olduğu çok az ülke kaldı, işte Özbekistan onlardan biri! Şehirlerin en çok tavsiye edilen, en kaliteli restoranlarında ziyafet çekmemize rağmen, ödediğimiz hesaplar ülkemizle kıyasladığımızda ‘komik’ denecek seviyelerdeydi. Öyle zengin bir yemek çeşitliliği var ki, utanmasam ‘Sırf yemek yemek için bile Özbekistan’a gidilir!’ diyeceğim. Fiyat-performans dengesinin Türk gezgin lehine olduğu bu ender coğrafya, hem mideyi hem de cebi aynı anda mutlu ediyor. Turizm bu topraklarda geliştikçe fiyatlar asla bu seviyelerde kalmayacaktır.

Hayatınızda hiç bu kadar çok mavi tonunu, Özbekistan’da olduğu kadar, bir arada görmemiş olabilirsiniz. Gök ile yerin çinilerde birleştiği o anlar, fotoğraf makinelerimizin deklanşörünü yordu diyebilirim. Yol arkadaşlarımızla birlikte bazen binlerce yıl öncesinin kervansaraylarında, medreselerinde soluklandık, bazen de modern Özbekistan’ın ritmine ayak uydurduk.

Her günü ayrı bir macera, her kenti ayrı bir masal olan bu yolculuğu, şimdi gün gün, tüm detaylarıyla sizinle paylaşmaya başlıyorum.

Hazırsanız, ipek yolunun kalbine, atalarımızın izine doğru tekrar yola çıkıyoruz. İlk durağımız Taşkent….

Gezekalın, takipte kalın.. Ve bol bol paylaşmayı da ihmal etmeyin lütfen.. Çünkü paylaşmak güzeldir.

Dr Ümit Kuru

04.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-3

MAVERAÜNNEHİR’DE YETİŞEN VE TARİHİ DEĞİŞTİREN İSİMLER VE DÜŞÜNCELER

Bir zamanlar Maveraünnehir’in kadim toprakları, tarihin akışını değiştiren isimlerin ve düşüncelerin buluşma noktası ve medeniyetin beşiği konumundaydı. Bu bölge, özellikle “İslam’ın Altın Çağı” ve “Timurlu Rönesansı” dönemlerinde bilimden felsefeye, matematikten tıbba kadar her alanda dünyaya yön veriyordu. Özbekistan gezimiz öncesinde bu bölgenin yetiştirdiği tarihi şahsiyetlere ve buradan doğan fikirlere odaklanmak ziyaret edeceğimiz noktaların derinliğini kavramamıza ışık tutacaktır diye düşünüyorum.

Özbekistan deyince aklımıza gelen en önemli isim şüphesiz ki Emir Timur’dur. Antik çağlarda ve orta çağın başlarında “Keş” adıyla bilinen günümüzün Şehrisebz kentinin bir köyünde doğan Emir Timur dünya tarihinin gördüğü en büyük askeri dehalarından ve stratejistlerinden biri olarak kabul ediliyor. Orta Asya’da Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmış coğrafyası üstünde yükselerek, sınırları Hindistan’dan Anadolu’ya, Rusya steplerinden Basra Körfezi’ne kadar uzanan devasa Timurlu İmparatorluğu’nu kurmayı başarmıştır. Hükmettiği 1370-1405 yılları arasındaki topraklar Moğol İmparatorluğu’nun devasa sınırlarına ulaşamamış olsa da, Emir Timur tek bir hükümdarın hayatına sığabilecek en görkemli fetihleri gerçekleştirmiş askeri bir dehaydı.

Kadim astronomide Jüpiter ve Satürn’ün aynı burçta hizalanmasına “Kıran” (Kıran-ı Sa’deyn) denirmiş. Bu nadir doğa olayının gerçekleştiği dönemde doğan birinin, gökyüzünün özel bir lütfuyla dünyaya geldiğine, dünyayı değiştirecek bir güce ve adalete sahip olacağına inanılırmış. Dönemin tarihçileri, onun doğum haritasını bu astrolojik olaya (Kıran-ı Sa’deyn) dayandırarak Timur’un seçilmişliğini tescillemişlerdir. Bu nedenle Emir Timur için kullanılan “Sahipkıran” ünvanı “dünyanın hakimi” veya “yenilmez fatih” anlamına geliyor. Cengiz Han soyuna eklemlenmek adına hanedandan birisi ile evlilik yapan Emir Timur, bir yandan ‘Gürgen’ (Han Damadı) sıfatıyla bu bağı sağlarken, diğer yandan Cengiz Han’a hiç atfedilmemiş olan ‘Sahipkıran’ ünvanını bizzat sahiplenerek kendi fatihlik efsanesini bu kutlu sıfat üzerine inşa etmiştir.

Bugünkü Özbekistan için Emir Timur, modern devletin manevi temelini oluşturan en önemli figürdür. Özellikle bağımsızlık sonrası dönemde, ulusal birliği simgeleyen bir kahraman olarak yeniden keşfedilmiştir. Bir devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair idari ve askeri kuralları içeren Timur Yasaları arasında yer alan “Güç adalettedir” (Özbekçe Adolat kuchdadir) sözü, bugün hâlâ Özbekistan’daki devlet binalarının ve anıtlarının üzerinde bir rehber olarak bulunuyor. Tartışmalı “zalim hükümdar” imajı ile seferleri sırasında şehirleri yerle bir etse de, o şehirdeki sanatkarları, bilim insanlarını ve din adamlarını özel olarak korumuş ve onları Semerkant’a götürmüştür. Bu durum, Maveraünnehir’de büyük bir medeniyet patlamasına yol açmıştır. Yukarıdaki videoda görülen Şehrisebz’deki Ak Saray gibi imar ettiği şehirlerdeki devasa boyutlu eserler, onun imparatorluğunun muazzam gücünü temsil ediyor.

Timur sonrası tahta oğlu Şahruh çıkmıştır. Şahruh’un oğlu Uluğ Bey ise merkezi Semerkant olan Maveraünnehir bölgesini 1409 yılından itibaren yaklaşık 38 yıl boyunca vali olarak yönetmiştir. Dünya tarihinde ‘hükümdar-bilim insanı’ profilinin en seçkin örneklerinden biri olan Emir Timur’un torunu Uluğ Bey Semerkant’ı küresel bir bilim merkezine dönüştürerek döneminin en gelişmiş rasathanesini kurmuştur. Kadızade-i Rumi ve Ali Kuşçu gibi devrin en parlak alimlerini etrafında toplayan Uluğ Bey’in dünya bilimine bıraktığı en kıymetli miras, 1018 yıldızın konumunu ve parlaklığını titizlikle içeren yıldız kataloğudur (Zic-i Uluğ Bey). Bu kataloglar, teleskobun icadına kadar geçen yüzyıllar boyunca dünyadaki en güvenilir kaynak olarak kabul edilmiştir. Günümüzden yüzyıllar önce bu rasathanede yürütülen meridyen ve boylam hesapları üzerine çalışmalar sonucu bir yılın uzunluğu 365 gün, 6 saat, 10 dakika ve 8 saniye olarak hesaplanmıştır. Bugünün modern teknolojisiyle yapılan ölçümlerle Uluğ Bey’in hesaplamaları arasındaki farkın sadece 58 saniye olması, onun dehasının en somut kanıtıdır. Registan Meydanı’ndaki meşhur üç medreseden ilki ve en büyüğü, bizzat onun tarafından inşa ettirilen Uluğ Bey Medresesi’dir. Bu medresede din ilimlerinin yanı sıra matematik ve astronomi de zorunlu ders olarak okutulmuştur.

Ne yazık ki bu büyük bilim insanının sonunu, bilime olan sarsılmaz tutkusu getirmiştir. Babasının ölümü sonrası Timur İmparatorluğu’nun başına geçen Uluğ Bey başta kendi oğlu olmak üzere ‘devlet böyle bilimle yönetilmez’ diyen muhafazakar bir grup tarafından tahttan indirilmiştir. Ülke yönetmeye değil ama bilime aşık Uluğ Bey oğlu tarafından öldürülmüştür. Babasının ölümüne neden olan oğlu tahta çıksa da onu bügün hiç kimse hatırlamıyor ama Semerkant’ı 38 yılda dünya biliminin merkezi haline getiren Uluğ Bey’in anısı hala ayakta. Döneminden çok ileride olan meşhur rasathane Uluğ Bey’den hemen sonra yıktırılmış ama ölümü sonrasında onun meşalesi sönmemiş. öğrencisi Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet’in davetiyle İstanbul’a gelerek Semerkant’ın bilimsel birikimini Osmanlı topraklarına taşımıştır. Ali Kuşçu’nun mezarı da Eyüp Sultan Cami Haziresindedir.

Medeniyetlerin kavşağı Maveraünnehir; sadece ticaret yollarının değil, İslam düşüncesinin, tasavvufun ve hukuk felsefesinin sürekli harmanlandığı bir havza olmuştur. Buhara ve Semerkant gibi şehirlere tarihte ‘Kubbetü’l-İslam’ (İslam’ın Kubbesi) denilmesi tesadüf değildir. Bu sıfat; söz konusu şehirlerin sadece camileriyle değil, yetiştirdiği binlerce alim ve onların geride bıraktıkları eserlerle İslam medeniyetinin fikri koruyuculuğunu da üstlenmiş olmasından kaynaklanır.

Bu coğrafya, Türk-İslam dünyasının manevi mimarisini şekillendiren iki dev ekolün de ana yurdudur. Bugün Kazakistan sınırlarında kalan Sayram’da doğan Ahmed Yesevi (Pir-i Türkistan) tarafından kurulan Yeseviyye (Türkistan) Ekolü, İslamiyet’in Türk boyları arasında yayılmasında en kritik rolü oynamıştır. İslam’ı yorumlamadaki sade dili, öğretilerini özlü ve bilgece anlatan manzumeleri (hikmetleri) ve onları yayan dervişleri aracılığıyla; Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerin yetişeceği Anadolu’nun manevi iklimine zemin hazırlamıştır.

Emir Timur’un çağdaşı Şah-ı Nakşibend (Muhammed Bahauddin / 1318-1389) tarafından Buhara’da sistemleştirilen Nakşibendiyye (Buhara) Ekolü ise “Halk içinde Hak ile beraber olmak” (‘Halvet der encümen’) prensibini esas alır. İnzivaya çekilmek yerine sosyal ve ticari hayatın merkezinde kalarak maneviyatı korumayı amaçlayan bu yaklaşım; Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın toplumsal dokusunu etkilemiştir.

Bölgenin zihni yapısı sadece tasavvufla değil, muazzam bir ilmi derinlikle de örülüdür. İslam dünyasında Kur’an-ı Kerim’den sonra en güvenilir kaynak kabul edilen hadis külliyatını derleyen İmam Buhari (810-870) Buhara doğumludur. İslam inanç esaslarını akli delillerle açıklayan ve savunan “Maturidilik” ekolünün kurucusu Semerkantlı İmam Maturidi (852-944), bu toprakların yetiştirdiği en büyük rehberlerden olmuştur.

Bu ilmi derinlik, fen bilimlerinde de meyvelerini vermiş; dünya tarihini değiştiren dehalar bu havzada yetişmiştir. Yazdığı tıp kitabı Avrupa üniversitelerinde 600 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutulan ‘Tıbbın hükümdarı’ İbn-i Sina (Avicenna / 980-1037), Buhara yakınlarında dünyaya gelmiştir. Cebir ilminin kurucusu kabul edilen ve bugünkü dijital dünyanın temeli olan ‘algoritma’ terimine ismini veren El-Harezmi, Harezm topraklarının evladıdır. Gazneli Mahmud El Biruni (973-1048) için “Sarayımın en kıymetli hazinesi” diye boşuna dememiştir. El Biruni yerçekimi, dünyanın çapı ve güneş sistemine dair yaptığı çalışmalarla modern bilimin öncülerinden biri olarak anılmaktadır. Türk dilini bir sanat şahikasına dönüştüren devlet adamı, dönemin “Rönesans insanı”Ali Şir Nevai (Alisher Navoiy) de bu eşsiz mirasın birer parçasıdır. Ali Şir Nevai (1441-1501) Türkçeyi (Çağatayca) Farsça karşısında savunarak bir “dil bilinci” oluşturmuştur.

Neticede genelde Maveraünnehir, özelde de Özbekistan toprakları; ne sadece uçsuz bucaksız bozkırlardan ne de sadece görkemli mavi çinili binalardan ibarettir. Burası bir dönem aklın ışığı ile gönlün huzurunun iç içe geçtiği, insanlığın ortak hafızasına yön vermiş devasa bir coğrafyadır. Özbekistan’ın her köşesinde göreceğimiz o devasa kapılar (eyvanlar), aslında bizi sadece birer camiye ya da medreseye değil; matematiğin estetikle, imanın bilimle ve geçmişin gelecekle buluştuğu o büyük hakikate davet etmektedir. Gezerken bu bilincin ışığında yol almak, bu kadim toprakların ruhunu tam kalbinden hissetmemizi sağlayacaktır.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2026

  • Arşivler

  • Diğer 535 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 392.615 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız