Noroc Romanya: Corvin Kalesi-Alba Lulia-Cluj Napoca

IMG_5324

Bugünkü Romanya gezimize Corvin Kalesi ile başlıyoruz. Corvin Kalesi’nin tek adı da bu değil; Kaynaklarda Romanya’nın Yedi Harikasından birisi olarak bilinen Gotik mimarinin şaheseri bu kaleyi Hunyadi ya da  Hunedoara Kalesi diye de bulabilirsiniz. Romanya’ya turistik bir gezi yapanlar hemen Kont Drakula karakterinin kalesi olan Bran Kalesini ön plana çıkartırlar ama bence Romanya’daki ortaçağdan kalma en iyi kale örneği Corvin Kalesi’dir.  Masallardaki, filmlerdeki gibi bir kale burası. 

(Meraklısına Dip Not: Romanya’nın 7 Harikası olarak kabul edilen eserler; Bran kalesi, Corvin Kalesi, Spanta Neşeli Mezarlığı (Merry Cemetery of Sapanta), Peleş Kalesi, Transfagaraşan Yolu, Turda Tuz Madeni, Voronet Manastırı)

Hünyadi soyadını taşıyan tarihsel karakterler “Türkleri Avrupa yolunda engellemiş, geciktirmiş karakterler olarak kabul edilirler”; Hünyadi Yanoş’un babası Voyk Macarca Voicu), Hünyadi Yanoş ve onun oğlu Matthias Corvinus (Macarca Mátyás) bu ailenin babadan oğula artan iyi komutan ve yöneticileri sayılıyorlar. Bu yakadan Osmanlının belalısı, diğer yakadan büyük kahraman Mihai Viteazul (Büyük Michael) var ki o bu aileden değil. Onu da Alba Lulia şehrini gezerken anlatacağım. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Romenler önce soyadlarını sonra da adlarını kullanırlarmış. Bizim tarihimizde Hünyadi Yanoş (Macarca János, Romence Ioan) diye bildiğimiz karakterin babasına, yani Voyk’a, komutan olarak başarılarından ötürü Macar Kralının Hünyadi (Hunyad) Kalesini ve bölgenin yöneticiliğini bahşetmesi ile aileye Hünyadi  (Hunyad) soyadı geliyor. Soyadı başta, adı sonda olunca da Hünyadi Yanoş ortaya çıkıyor. Hünyadi Yanoş babasının yerine tahta geçince kale iyileştiriliyor ve onun oğlu Matthias Corvinus zamanındaki eklemelerle kale iyice genişletiliyor. Corvinus’dan sonra, 1725 yılında Habsburg Ailesinin eline geçmesine kadar, 22 tane Transilvanya Prensi kalenin sahibi oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaleye en son eklentileri 1618’de yapmışlar ve kale şu anki görünümüne kavuşmuş. Kale zamanında tüm Avrupa’nın en güzel ve en büyük kalesi olma özelliğini taşıyor. Şimdi artık bir müze olarak korunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaleye, tahta köprü geçilip ana kule kapıdan giriliyor. Girişten hemen sonra karşınıza ilk çıkan yer mahkumların kaldığı ve işkence yapılan bölüm oluyor. Corvin Kalesinin bir ilginç yanı da Kazıklı Voyvoda’nın bu kalede 7 yıl hapis edilmesi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hünyadi Yanoş’un ailesi için seçtiği flama, ağzında yüzük olan bir kuzgun. Şövalyeler Salonunda (Knight’s Hall) asılı olan flamalardan bir tanesinde ay yıldız olması ilginç geldi.

P6110031-001.JPG

Corvin Kalesinin en etkileyici bölümleri Şövalyeler Salonu (Knight’s Hall), Matei Salonu ve Rönesans Merdivenli Locası. Bizim için etkileyici bir başka bölüm ise kuyusu. Ama ortaçağ kalelerinin en çarpıcı tarafı dışarıdan görülen kısmı. Peleş Kalesinde gördüğümüz iç mekan zenginliği, haliyle bu kalede yok.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Matthias’ın olduğu söylenen oda da yatak ve çağın elbiseleri gibi bazı düzenlemeler yapılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim sarayın kuyusunun hikayesine; Hünyadi Yanoş esir alınan 3 Osmanlı askerine saray içinde bir kuyu açmalarını ve eğer su bulurlarsa onları azad edeceklerine dair söz verir. 

P6110045.jpg

Bu üç esir asker tam 15 yıl boyunca kendilerine gösterilen kale köşesinde kuyu kazarlar ve sonunda da suyu bulurlar. Ancak su bulunmadan Hünyadi Yanoş ölür. Karısı Erzsébet kocası Hünyadi Yanoş’un esirlere verdiği sözü yerine getirmez ve onları ölüme mahkum eder. Bu esirlere idamları öncesi son sözleri sorulduğunda ise söyledikleri söz; “Artık suyunuz var ama ruhunuz yok” olur. Bu sözü bizim yazılı kaynaklarda da buldum ama sözü rehberimiz George’un ağzından duymak bir nevi teyit oldu benim için.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P6110043.jpg

Kuyunun olduğu yerde, bir köşede Osmanlının kullandığı harflerle yazılı bir metin de var ve bu metinde kuyu yapanlardan birisinin adının Hasan olduğu yazıyormuş. Bu yazı hikayenin doğruluğunu destekler nitelikte. Kuyunun bulunduğu  yere yakın mahkumlar için kullanılan bir çukur var. Ölüm cezası alan mahkumlar aç ayı ya da kurtların bulunduğu bu çukura atılarak cezalandırılırlarmış. Bu gezi sonrası Transilvanya Voyvodalarının fazlaca zalim olduklarını kabul ettim.

P6110061.jpg

Corvin Kalesi gezisi sonrası Alba Lulia Sitadel’e doğru yola düştük. Yolda artık Maramures’e giriş kabul ettiğim saman yığınlarına rastlamaya başladık.

P6110073.JPG

Alba Lulia Sitadel Romanya tarihinde her daim önemli olmuş bir Transilvanya şehri. Bir dönem Transilvanya’nın başkentliğini de yapmış. Bu şehir Romanya çiftçilerinin özgürlük ve hakları için isyan ettikleri 1785 Köylü İsyanı ile adalet ve özgürlüğün, 1 Aralık 1918 yılında Transilvanya’nın, Wallachia ve Moldova ile birlikte tek ulus haline gelmesinin kararı alınıp, deklare edildiği şehir olarak ulusal birliğin sembolü kabul ediliyor.

P6110088.JPG

Daha önce gördüğümüz Braşov, Sibiu gibi renkli ve tipik Sakson şehri değil, hatta bana biraz soğuk bir şehir gibi geldi. Ana yol boyu dizilen heykellerle sıcak hale getirilmeye çalışılmış sanki.  Ancak yukarıdaki özellikleri için bile uğranıp geçilesi bir Romanya şehri ve biz de öyle yaptık zaten.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alba Lulia’da, Transilvanya’daki en eski ve en değerli Roman Katolik Katedrali bulunuyor. Meşhur Hünyadi Yanoş’un mezarı da bu kilise içinde bulunuyor.

P6110119.JPG

Eski şehirde ulusal kahramanlardan, önemli tarihi kişiliklere kadar çok sayıda heykel bulunuyor. En görkemli olan heykel ise at sırtında tüm heybeti ile Romenlerin Mihai Viteazul’ü bizim Büyük Michael diye bildiğimiz efsanevi Wallachia Voyvodası’nın heykeli. Büyük Michael, Osmanlı Padişahından aldığı icazet ile Wallachia Voyvodası olduktan sonra Osmanlı’ya baş kaldırmış ve hem Osmanlı ve hem de diğer Romen Voyvodalarla savaşarak topraklarını genişletmiş. 1599 yılında Transilvanya, Wallachia ve Moldova topraklarını tekeline alarak tarihte ilk kez, kısa da sürse, Romanya’nın birliğini yine Alba Lulia’da ilan etmiş. 

P6110080-001.JPG

Alba Lulia Şehrine yukarıdan kuş bakışı bakacak olsak, eski şehri yıldız şeklinde bir sur sistemi içinde görürüz. Bugün bu surların tamamı yok. Eski şehrin aslında altı tane kapısı varmış ama bugün sadece 3 tanesi ayakta. Alba Lulia’nın tam göbeğine doğru çıkan yolun başındaki Barok tarzı ve 1700’lü yıllarda yapılmış 3 numaralı kapı en güzel kapıydı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her gün saatler tam 12’yi vurduğunda temsili bir grup asker bu kapılarda törenle nöbet değişimine gidiyorlar. Biz de bu güzel törene denk geldik ve bol bol fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alba Lulia’da yeni sayılabilecek bir Ortodoks Katedral’de bulunuyor. Bu katedralde Kral Ferdinand ve Kraliçe Mary‘nin taç giyme törenleri yapılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P6110192.JPG

Rimetea Köyü aslında programımızda olmayan bir köydü. George zamanla ne istediğimizi anladığından, Cluj Napoca yolu üzerinde bu köye uğrarsak çok seveceğimizi söyledi. Gerçekten de bu köyü çok sevdik. Alba Lulia’dan 50 km kadar sonra ulaşılan bu köy, günümüz bence en güzel olan ziyaret yeriydi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köyde yaşayanlarının çoğunluğu Macar olan ve beyaz renkte duvar, yeşil renkte pencereli tipik evleri ile çok sevdiğimiz bir yer oldu burası. 700-800 yıllık bir tarihe sahip köy 1870’de büyük bir yangın geçirmiş. Evlerin çoğu o tarih sonrası yeniden yapım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Transilvanya gezinize mutlaka eklemenizi tavsiye edeceğim, 2014 yılında Europa Nostra ödülüne sahip bu köyü sakın ihmal etmeyin. Köy içinde mutlaka küçük bir yürüyüş yapın. 

Köy içinden giden bir yol, biraz yürüyüşle, sizi tepelerden köye kuş bakışı görebileceğiniz bir alana götürecektir. Üşenmeyin yürüyün ve güzel manzaranın tadını çıkartın.

P6110171.JPG

Günümüzün bir başka durağı ise Turda Tuz Madeni (Salina Turda) gezisi oldu. Bu madenin tarihi çok eskilere kadar uzanıyor. Maden hakkında ilk kayıtlara 1271 yılında rastlanılıyor.IMG_20190611_153541

Maden 1932 yılına kadar işletilmiş. Sonradan peynir saklamak için bir depo ve savaş sırasında da bombalara karşı sığınak olarak kullanılmış. Günümüzde ise müze olarak geziliyor. Yalnız burada ilginç bir şey yapmışlar; Tuz madeninin 120 metreyi bulan dip kısmına bir lunapark inşa etmişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir anfi, kayıkla gezilebilen bir küçük gölet ve lunapark sanki bu madene başka bir görüntü vermiş. Asansörler ya da 13-14 kat olarak kıvrıla kıvrıla  dönen merdivenle inilebilen bu madenin dibine lunapark, mini golf, masa tenisi alanları gibi faaliyetler sanki yakışmamış. Kim bilir zamanında kaç maden işçisinin canına mal olan bu maden, kendine yakışır şekilde bir müze olabilirdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Zamanındaki işlevine uygun olarak korunmuş madencilik faaliyetlerini gösterir bölümler sayısı bence yetersiz. Yine de Romanya’nın yedi harikası içinde yer alan bu müzeyi yeterli zamanınız varsa gezmeniz gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Turda Tuz Madeni gezisi sonrasında yaklaşık bir saatlik bir yolculukla Kloşvar‘a ( Cluj Napoca) ulaştık. Romanya gezimiz boyunca konakladığımız yerler içinde sadece burada eski şehirde kalamadık. 

IMG_5645.JPG

Kloşvar’da bir büyük şehir havası var. Bu havası da Romanya’nın Bükreş’ten sonra ikinci büyük şehir olmasından kaynaklanıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sibiu, Sighisoara, Braşov’da bulduğumuz sıcak havayı bu şehri turlarken hissedemedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Eski şehrin büyük caddelerinden gezdik ve Matthias Corvinus’un 1443 yılında doğduğun evin bulunduğu sokaktaki meydanda Bistro Viena adlı bir mekanda apfel strudel ve sacher torte yeyip, Ursus (Romen Lokal Birası) içerek günü tamamladık.

Sonraki yazı Romanya’nın en güzel bölgesi, Maramures ile ilgili olacak..

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

18.07.2019 Saat 23:36

IMG_5662

 

Noroc Romanya: Transfăgărășan Yolu-Bâlea Gölü

P6100245.jpg

Sabah erken kalkıp, sakin Sibiu sokaklarını gezdik. Bir şehri, şehir yapan iki unsurdan birisi olan yapısal özelliklerini tanımanın en iyi yolu sabahın erken saatleridir. Sabahın erken saatleri diğer unsur olan ve hem ona renk katan, hem de şehrin dokusunu bozabilen unsurun, yani insanın, en az sokaklarda olduğu saatlerdir.

IMG_5046

Sibiu eski şehri Yukarı ve Aşağı Şehir olmak üzere iki bölümden oluşuyor. 1859 yılı yapımı olan ve Romanya’nın ilk demir köprüsü Yalanlar Köprüsü‘nden aşağısı Aşağı Şehir, sonrası ise Yukarı Şehir.

IMG_5039-001.JPG

Yukarı Şehir’de ise şehrin en büyük meydanı olan ve şimdilerde önemli bir sanat merkezi olarak kullanılan Brukenthal Sarayı‘nın bulunduğu Büyük Meydan (Piata Mare), Konsey Kulesi altındaki tünelden geçilerek varılan Küçük Meydan (Piata Mica) ve Evanjelist Katedral‘in (Evangelical Cathedral) ve Alman Okulu Samuel von Brukenthal Gymnasium‘un bulunduğu  Huet Meydanı (Piata Huet) gibi önemli meydanlar bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sibiu, 2007 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildiğinden bu dönemde aldığı önemli mali yardımlarla çok iyi yenileme çalışmalarına sahne olmuş. Şehirdeki evlerin çoğunluğunu 600-700 yıllık iki katlı, sivri damlı, damda göz gibi pencereleri olan, iç avluya açılan ana kapısı ile klasik Sakson tipi evler oluştururken, diğerlerinden bazıları gotik, bazıları barok mimari özellikleri gösteriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aşağı ve Yukarı şehri birbirine bağlayan 13. yüzyıl Merdivenler Geçidi (Pasajul ScarilorThe Stairs Passage) görülmesi gereken bir bölüm. Bir zamanlar şehrin ikinci sıra surları içinde bulunan 13. yüzyıldan kalma Konsey Kulesi (Turnul Sfatului) bir dönem yangın kulesi, bir dönem de hapishane olarak kullanılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehrin kiliselerinden, Büyük Meydan’daki  Romen Katolik Kilisesi (Biserica Romano-Catolic), 1700’lü yıllardan kalma ve içi çok güzel. Büyük Meydan’dan çıktıktan sonraki ana cadde üzerinde bulunan Ortodoks Metropolitan Katedrali (Catedrala Ortodoxa Mitropolitana Sf. Treime) ise ise sizi şaşırtacak.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yapım tarihi 1900’lü yılların başı olan Romanya’daki ikinci büyük bu Ortodoks kilisenin içi aynen İstanbul’da bulunan Ayasofya temel alınarak yapılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sizin anlayacağınız Sibiu, kendisi ve çevresinin gezilmesi için,  en az 2 gece konaklamayı hak edecek güzellikte bir şehir.

Bazı takipçilerim yazılarımı uzun buluyor. Ama yazılarımı, kendimce gerektiği kadar uzun tutmamın bir nedeni var. Ben nereyi gezersem gezeyim, gezdiğim yerin mutlaka bir hikayesi olduğunu, o hikayenin iyi ya da kötü kahramanı/kahramanları olduğunu bilirim. Gezi amacım da bunu kendi gözlerimle görmek, orada yaşayanın ağzından hikayeleri dinlemek ve gezi öncesi bilgilerimle, döndükten sonra yaşadıklarımı yeniden okuduklarımla harmanlamak. İzlenimlerimi sayfalara dökmek ve benim gezi izlerimi takip edenlerle de bunları paylaşmak zevk aldığım başka bir bölüm. Bu girişi neden yaptığımı sorarsanız, bugünün gezi konusu olan Transfagaraşan Yolu hikayesini sizlere anlatmak istiyorum. Ama bunu, gezinin birinci günü gezdiğimiz ve geniş açı lens kullanmama rağmen tek kareye sığdıramadığım Diktatör Çavuşesku’nun Bükreş’teki mega projesi, Çavuşesku Sarayından bahsederek yapmak istiyorum.

P6050025-001.JPG

Diktatörün Faşisti olur da Komünisti olmaz mı? Nikolay Çavuşesku tipik bir diktatör. Her diktatörün, geçmişte ve günümüzde sevdiği gibi, yaptığı her şey “mega proje” olmalıdır. Bir diktatör için mega projelerinin ulusa maliyetin ne kadar olduğunun da bir önemi yoktur. İşte bu Komünist Diktatör Çavuşesku, 1971 yılında Kuzey Kore ziyaretinde gördüğü yönetim binasından çok etkilenmiş, dosta düşmana hem gücünü göstermek ve hem de tüm idari kadroyu tek çatı altında toplamak için Bükreş’in tek tepelik alanına bir saray inşa ettirmek istemiş. Plandı, projeydi derken inşaat 1984 yılında ancak başlamış. O zamanlar tüm Romanya ekonomisi bu saray inşası için kullanılmış ve 1100 odalı, 250*240 metre tabanlı, yerin üstü kadar, 4 kat altına da uzanan bir saray ortaya çıkmış. Maliyet tam üç milyar EURO! Yapılan saraylarda rahat yaşama şansını bazen diktatörler bulamazlar. Çavuşesku da 24 yıl iktidarda kaldıktan sonra, belki tek neden değil ama, saraya yapılan akılsız harcamaların ülke ekonomisini iyice bozması üzerine çıkan halk ayaklanması ile hem tahtından ve hem de canından olmuş. Sarayında bir gün bile oturamamış.

22832

Bu olayı Çavuşesku’nun başka bir mega projesine giriş olsun diye anlattım; Transfagaraşan Yolu (National Road DN 7C)

P6100104-001.JPG

Aslında bu mega projesi için Çavuşesku’nun kabul edilebilir bir gerekçesi mevcut. Şöyle ki; Rusların 1968 yılında Prag Baharı‘na son veren, bir zamanların Çekoslavakya’sına askeri müdahalesi Çavuşesku’yu korkutur. Askeri konvoylarını geçit vermez Karpat Dağlarından geçirmek ve hızlıca Bükreş’e intikalini sağlamak için Karpatların, Fagaraş Dağları bölümünü aşacak bir askeri yol inşası emrini verir.

P6100107.JPG

Yol 1970-1974 yılları arasında inşa edilmiş ve tam 6 milyon kilo dinamit kullanılmış. Yol inşasında kullanılan askerlerden, resmi rakamlarla 40 ama gayri resmi rakamlarla yüzlercesi inşa sırasında ölmüşler. Sonuçta hiç bir zaman askeri amaçla kullanılmamış ama bugün daha çok turistik amaçla kullanılan Transfagaraşan Yolu ortaya çıkmış.

P6100142.JPG

Yol ekim ayı sonundan, Haziran ayı ortalarına kardan kapalı kalıyor. Yolun tamamı aslında 150 km kadar ancak 90 km’lik kısım Transfagaraşan Yolunu efsane haline getiriyor. Yolun güzelliği döne kıvrıla çıkması ve Karpatların efsane görüntülerine sahip olması. Bu yol özellikle motorcular için “yapılmazsa olmaz” kabul ediliyor.

IMG_5153.JPG

Yola genellikle Kuzeyden, Cartişoara Köyünden başlıyorlar. Yani Kuzey-Güney Rotası daha çok tercih ediliyor. Yol araçla dur-kalk 6-7 saat sürermiş. Sizden gelen soruyu duyar gibiyim: “Arkadaş sen bu yolu araçla gitmedin mi de -miş’li – mış’lı konuşuyorsun?” Hayır! Maalesef programımız o kadar yoğundu ki, biz bu yolun Balea Gölü’ne kadarlık kısmını  teleferikle yukarıdan seyrettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Cartişoara Köyü’nden 35 km sonra Balea Gölü‘ne ulaşılıyor. Biz Balea Şelalesi Teleferik İstasyonundan (Staţia de Telecabina Bâlea Cascadă) teleferiğe binip, Balea Gölü’ne kadar 20-30 dakika süren bir yolculukla hem Transfagaraşan’ın Kuzeyden daha güzel manzaralara sahip olan bölümünü  ve hem de Balea Şelalesini yukarıdan kuş bakışı olarak gördük.

IMG_5142.JPG

Teleferikten yolun bazı bölümlerinin hala karla kaplı olduğunu görürken, Balea Gölü istasyonuna vardığımızda da gölün çoğunluğu buzul haline de şahit olduk.  Teleferik Balea Gölü’ne kadar çıkartıyor ve oralarda istediğiniz kadar zaman geçirebiliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yukarılardan yolun bol bol fotoğraflarını çekme şansınız olabiliyor. Tabii ki havada sis olmazsa! Balea Gölü çevresinde 2 tane güzel tesis var. Güzel vakit geçirme şansınız olacaktır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim gibi programı yoğun ve zamanı dar olanlar için kısacık ama güzel bu Transfagaraşan etkinliğini tavsiye ederim. Teleferikte ön taraflardan yer kapmaya bakacaksınız. Teleferik sık aralıklarla yolcu taşıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Havadan Transfagaraşan etkinliği sonrasında Sibiu’ya geri döndük ve doğrudan Sibiu Astra Açık Hava Müzesine gittik. Sibiu’nun 4 km kadar dışında orman içinde yapılmış muhteşem bir müze burası. Devasa bir alanda, 1963 yılından beri gelişerek büyüyen bir müze ve açık hava müzesi olarak da Avrupa’nın en büyüğü.

IMG_5259.JPG

Burada Romanya’nın dört bir yanından getirilen orijinal eski evler ya da eskiye benzer inşa edilmiş evler mevcut. Üç yüzden fazla ev, kilise, çiftlik evi, yel değirmeni yüzer ev görebileceksiniz

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ortamda içinde ekim alanı ve hayvanlar bulunan çiftlikler bile kurmuşlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada uzun zaman geçirmenizi tavsiye ederim. Ziyaret sonrası müzenin yanında bulunan Jacobs Grill House adlı bir mekanda nefis yemekler yedik ve Sibiu’ya döndük. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yavaş yavaş Romanya’nın Transilvanya bölümü gezisini tamamlıyoruz. Bir başka güzelliğe, Maramures Bölgesi ve onun UNESCO Kültür Mirası Listesi eserlerine yolculuğumuz başlayacak.

Gezekalın

Dr Ümit KURU

16.07.2019 Saat 21:30

Noroc Romanya: Sighisoara’dan Sibiu’ya

IMG_4777.JPG

Selam sevgili sanal gezgin dostlarım…

Araya Çamlıhemşin Yaylaları gezisi girince benim Romanya gezisi yazım biraz aksadı. Kaldığımız yerden devam edelim…

P6090049.JPG

Geçen yazımda Sighisoara’ya kadar gelmiş ve konuyu orada kesmiştim. Çünkü Sighisoara kesinlikle uzun uzun yazılmayı hak eden güzellikte şirin bir şehir. Size önce Sighisoara’da konakladığımız yeri, yani Casa Richter‘i yazmam gerek. Sevgili George bize öyle bir yer bulmuş ki müthiş kelimesi az kalır. Burası 1716’dan kalma bir ev ve temel özellikleri bozulmadan restore edilmiş. Sayımız da uygun olunca, bu pansiyona dönüştürülmüş orta çağ evinde konakladık. Çok güzeldi. İmkanınız varsa  ve 6-8 kişilik bir küçük grupsanız Sighisoara’daki konaklama yeriniz burası olmalı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Saksonların kurduğu 7 kale şehir arasında en büyük olanı değil ama  ticari olarak en hareketli olanlarından birisi Sighisoara imiş. 12. yüzyıldan kalma bu Sakson şehri parke taşlı sokakları, şehri çevreleyen ve zamanında esnaf loncalarınca yaptırılan savunma kuleleri, Burgher tipi denen güzel evleri ile sizi mutlaka cezbedecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hem gün batımında ve hem de gün doğumunda güzel sokaklarını arşınladığımız bu kenti pek sevdim. Zaten eski şehir, birbirine paralel 3 caddeden oluşuyor. Bu sokakları mutlaka adımlayın. Türklerin belalısı Kazıklı Voyvada’nın (Vlad Tepeş) doğduğu söylenen evin ve en görkemli kulesinin, 14. yüzyıldan kalma saat kulesinin de, bulunduğu meydanda oturup bir şeyler içmenizi tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_4735.JPG

Size Sighisoara ile ilgili olarak bir başka tavsiyem ise tepedeki kiliseye giden kapalı merdivenleri (Scholar’s Stairs) ziyaret etmeniz. 1600’lü yıllarda tepedeki okula giden öğrencilerin ıslanmaması için yapılan, orjinali 300 basamak olan ama günümüz de 175 basamaklı, kapalı merdivenleri üşenmeyin ve çıkın. Ağaçlar yüzünden tepeden şehir manzarası pek yok.

IMG_4811.JPG

Sighisoara’dan ayrılıp Sibiu’ya doru yollara düştük. Sırasıyla Malancrav Sakson Köyü, Biertan Sakson Köyü, Valea Viilor Sakson Köyü ziyaretleri sonrasında Sibiu’da konaklayacağız. 

Tam ekran yakalama 10.07.2019 100428.jpg

P6090105.JPG

Malancrav Sakson Köyü, Sighisoara’ya 30 dakikalık bir mesafede. Burası 14. yüzyıldan kalma çok şirin bir köy. Transilvanya gezisi yapanların ziyaret etmezse eksik bir gezi yapacakları yerlerden bir tanesi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Malancrav halen Romanya’da en fazla Sakson nüfusun yaşadığı yer olma özelliğine de sahip. Burada da müstahkem kiliselerden bir tanesi var ve bu kilisenin özelliği duvarlarında 700 yıl öncesinden kalma freskoların bulunması. 20 metrelik bir duvar yüzeyinde İncil’den kutsal sayılan sahneler resmedilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tüm Transilvanya’da bulunan kiliseler içinde en fazla orijinal freskolar bu kilise duvarlarında bulunuyor. Köyde yaşayan yoğun Alman nüfus nedeniyle de burası halen işlev görev bir kilise. Biz oradayken de kilisenin papazının ayini yönetmek için kiliseye gelmesi bekleniyordu. 

P6090135.JPG

Bir sonraki durağımız ise Biertan Köyü oldu. Buradaki müstahkem kilise UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alıyor. Yaklaşık bir saatlik bir yol sonrası Biertan Köyüne vardık ve doğruca 15. yüzyıldan kalma kiliseye gittik. Kiliseye ulaştığımızda ise bir şok yaşadık. Aslında açık olması gereken kilise, sadece o gün için, kapalıydı. Bizim gibi bir sürü insan aynı hayal kırıklığını yaşadı. Kilise o gün özel bir aktiviteye tahsis edilmiş ve dışarıdan ziyarete kapalıymış. Bizde mecburen kiliseyi görebileceğimiz en uygun alana geçip dışarıdan fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üç sıra surla çevrili bu iyi korunmuş kiliseyi ziyaret edemediğimize çok üzüldüm. Bu kilise içinde bir de özel bölüm bulunuyormuş. “Evlilik hapishanesi” denen bir küçük odaya evliliklerinde problem olan ve boşanma aşamasındaki çiftler kapatılır ve 6 hafta boyunca dışarı çıkmalarına izin verilmeden, sorunlarını halletmeleri istenirmiş. Bu oda sayesinde evliliklerin devamı sağlanırmış. Daha sonra köyün içini gezip Valea Viilor Köyüne doğru yola düştük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Valea Viilor Sakson Köyü ve UNESCO Kültür Mirası Listesi içinde olan müstahkem kiliselerden. Buraya vardığımızda da kapılar kapalıydı. Önce moralimiz bozuldu ama kapıyı ısrarla çalınca içeriden görevliler çıktı ve ziyaret edebildik.

IMG_4897.jpg

Transilvanya’da Saksonlar döneminden kalan çoğu kilisenin cemaati olmadığından düzenli olarak ayin olmuyor ve bazen kapıları kapalı olarak bulabiliyorsunuz. Bu nedenle kiliseler kapalı gözükseler bile civardan görevliyi soruşturun. Onlar gelip açıyorlar. George gibi bir rehberin varlığı, özellikle Maramures bölgesindeki kapalı  kiliselerin gezilmesinde çok işimize yaradı. Kendi başımıza görevlileri biraz zor bulabilirdik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Valea Viilor Kilisesi de yüksek ve kalın surlar arkasında bulunuyor. Kilise 13. yüzyıldan kalma olsa bile surlarla çevrilmesi 15. yüzyılda gerçekleşmiş. Burada da kilise içindeki freskolar sıva ile kaplanmış. Kilisenin kulesine çıktığınızda civardaki köyün ve kırsal alanın çok güzel bir panoramik görüntüsüne şahit oluyorsunuz. Mutlaka bu kulenin basamaklarını çıkıp tepeden bu güzelliğe şahit olun. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P6090198.JPG

Valea Viilor Köyü gezisi sonrasında Sibiu’ya doğru bir saatlik bir yol yaptık. Sibiu ya da Almanca ismi ile Hermannstadt, UNESCO Kültür Mirası Listesindeki şehirlerden bir tanesi ve Saksonların Transilvanya’da kurduğu şehirlerden en büyüğü ve en hareketlisiymiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehir bir zamanlar 39 tane gözetleme kulesi ve yüksek surları ile ulaşılmaz, zapt edilemez şehirlerdenmiş. Osmanlı bile bu surları geçememiş ve hezimete uğramış. Osmanlı için tam bir bela olan efsanevi Macar komutan Hünyadi Yanoş’un Hristiyan aleminde yükselmeye başlaması, Sibiu önlerinde Osmanlıya karşı kazandığı zaferle olmuş. Yani Sibiu’yu gezerken bir zamanlar Osmanlı’nın da şehir surlarının önlerinde olduğunu hatırlayın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehre özelliğini kazandıran nüfusun çoğunluğunu oluşturan Saksonlar 1940’lara kadar bu şehirde yaşamışlar, sonra ise göç etmiş ya da sürülmüşler. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehre ulaşır ulaşmaz otelimize yerleştik ve önce güzel bir yemek yedik, sonra da şehri tanıma turuna çıktık. Otelimiz Yalancılar Köprüsü‘nün (Bridge of Lies) hemen dibinde ve tam 2 gece bu otelde kalacağız. Şehirde hemen her hafta sonu bir etkinlik oluyormuş ve o hafta sonuna da yemek festivali denk geldi. Şehrin iki ana meydanından bir tanesinde her tarafta yiyecek stantları vardı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şehrin tanıtımını sonraki yazıda daha ayrıntılandırırım.

Şimdilik Gezekalın….

Dr Ümit Kuru

10.07.2019 Saat 20:39

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Noroc Romanya: Braşov’dan Sighisoara’ya

IMG_4460-002.JPG

segesvar

Kale şehre (Citadel) örnek olarak Sighisoara

850 yıldır Transilvanya topraklarında yaşamış olan Saksonlar önceleri Kuman ve Tatarlar, ardından da Osmanlılardan korunmak için kaleler (Castle), Müstahkem Kiliseler (Fortified Church) ve kale şehirler (Citadel) inşa etmişler. Kale şehirler, kuleli  surların ardında kiliseler-evler ile askerlerin, idarecilerin ve halkın yaşadığı müstahkem yerler oluyor. Bir saldırı durumunda askerler “Kaçın Tatarlar” ya da “Türkler geliyor!” diye bağırırlarmış. Civarda yaşayan köylüler de surlar içine alınıp, kapılar kapatılır ve yüksek surlar ardından, mazgallardan saldırıya karşı durulurmuş.

prejmer

Müstahkem Kilise (Fortified Church) e örnek olarak Prejmer

Saksonlar sadece kendilerine verilen toprakları korumakla ve çiftçilik yapmakla kalmamışlar, zamanla sınırlarına dayanmış Osmanlı ile, yani Doğu ile, ticaret de geliştirmişler.  Avrupa’nın geri kalanı ile Osmanlı arasında bu ticarete aracılık etmişler. Transilvanya’da 300’den fazla müstahkem kilise’den (Fortified Church), 150’ye yakını hala iyi durumdalar ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesi içindeler. Bugün Romanya’da artık Saksonlar çok azalmışlar ancak Transilvanya demek Sakson köyleri, müstahkem kiliseler, kale şehirler demek. Bu Sakson köyleri ve şehirlerinin tabelalarında Romence, Almanca ve Macarca olmak üzere üç dilden birden isim yazıyor. Braşov, Saksonların Siebenbürgen dedikleri 7 önemli kale şehirlerin (Citadel) arasındaki en önemlilerden bir tanesi. Romence Braşov’un Almanca karşılığı KronstadtMacarcası ise Brasso

P6080038-001.JPG

Kale Şehir (Citadel) olarak tarihi Braşov

P6080006.JPG

Braşov’un ve Braşov’un Orta Çağdan kalma evlerinin güzelliğini, dün geç saatlerde şehre gelmemiz nedeni ile  turist kalabalığı yüzünden, yeteri kadar yaşayamadığımızı düşünerek sabahın erken saatlerinde hanımla kendimizi Braşov sokaklarına vurduk.  Sokaklarda birkaç kedi köpek dışında kimsecikler yok. Işık güzel, sokaklar boş, evler ve meydan tüm güzelliği ile ortada. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce Kara Kiliseye doğru yürüdük. 14. yüzyıl sonlarında yapımına başlanan kilisenin tamamlanması neredeyse 100 yıl sürmüş. Kara Kilise adı ise 1689 yılında Braşov’da çıkan büyük yangın nedeni ile tamamen harap olan kilisenin, sadece ayakta kalan duvarlarının simsiyah renkte olmasından geliyormuş. 18. yüzyılda kilisenin restorasyonu başlamış ve hala da zaman zaman devam ediyormuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Braşov’un boş halini bol bol fotoğraflayıp, Meclis Meydanında (Council Square) bir zamanlar yapılan ticaretin ne kadar hareketli olduğunu hayal ettik. Meclis Meydanının paralel arka sokağında Avrupa’nın en dar sokağı mevcut (Strada Sforii-Rope Street). İtfaiyecilerin caddeler arasını çabuk geçip, yangına çabuk ulaşmaları için yapılan bu sokak 80 mt uzunluğunda, genişliği ise 1.1-1.35 mt arasında. Bu sokağa açılan 27 pencere altına sanatçılar grafiti çalışmaları yapmışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sabah gezisi sonrası otele dönüp kahvaltı yaptık. Sonrasında George’un rehberliğinde şehre yukarıdan bakan Siyah ve Beyaz Kulelerin bulunduğu tepelere doğru, yeşillikler arasından güzel bir yürüyüş yaptık. Braşov’un bu tepelerden manzarası harika.

IMG_4385-001

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

teutonic-knights-cape--104043-umhang-kreuzritter-teutonic-knight-capeBraşov’dan ayrılıp Prejmer Müstahkem Kilise’ye (Prejmer Fortified Church) doğru yola çıktık. Burası UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içindeki yerlerden bir tanesi. Bu müstahkem kiliseyi Töton Şövalyeleri, (Teutonic Knights)  1212-1213 yılları arasında kurmuşlar. Ortaya çıkışı İsrail’de Akka Limanı merkezli olan Töton Şövalyeleri Tarikatı 1211 yılında Transilvanya’ya gelmişler. Kumanlarla mücadelesinde Macar Kralına yardım ettiklerinden bu topraklarda yaşamalarına izin verilmiş. Saksonlar da onlarla bölgeye gelmişler. Ama sonradan Macar Kralı ile araları bozulunca bölgeden çıkarılmışlar. Macarlar, sadık gördükleri Saksonların ise buralarda kalmasına izin vermişler.

Biz bir kaç tane müstahkem kilise gezdik ama içlerinde en güzeli olan Prejmer‘di. Nereden baksanız 800 yıllık olan bu kilisenin içi, ne kadar korunaklı ve ele geçirilmesinin ne kadar zor olduğunu anlatıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kilisenin çevresi kalın surlarla çevrili ve içeride tek odalı çok sayıda ev bulunuyor. Bir savaş durumunda tüm köy bu kiliseye sığınıyor ve kuşatma geçene kadar da bu evlerde yaşıyorlarmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kilisenin içi sade gibi gözüküyor. Ama aslında zamanında kilisenin tüm iç duvarları fresklerle kaplıymış. 800 yıllık freskolar, Martin Luther‘in Protestanlık mezhebinin Transilvanya’da taraftar bulması sonrasında sıva ile kapatılmış. Romanya’da gezdiğimiz  tüm eski kiliselerde bunu gördük. Kilisenin bazı bölümlerinde altta olan freskoları göstermek için sıvalar sökülmüş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada kullanılan bazı evler müze olarak düzenlenmiş. Okul olarak kullanılan oda ilginç. Üst katta surların ardında savunma amacı ile kullanılan mazgalların olduğu bölümü mutlaka gezmelisiniz. Öyle bir düzenekle delikler açılmış ki içeriden savunanlarca dışarıdaki düşmanın vurulması kolay ama dışarıdan buraya  ok, mızrak veya mermi ulaşması imkansız denecek kadar zor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası tarih boyunca 60 kez kuşatılmış ancak sadece 1 kez zapt edilmiş.

Prejmer’den sonra Bran Kalesinin bulunduğu Bran’a doğru hareket ettik. Prejmer’den bir saat süren bir yol sonrasında, Vlad Tepeş’in kalesi olarak Romanya’da en çok bilinen ve ziyaret edilen bir yer olan Bran Kalesine ulaştık. 

P6080193-001.JPG

Kale dıştan güzel. Ama biz orada olduğumuz zaman içinde çok kalabalıktı. Sıra sıra tur otobüsleri bekliyordu. Zaten Romanya’da başka bir yerde de bu kadar tur otobüsünü bir arada görmedim. George kalabalığı görünce kaleye hiç uğramadan, 5 km ötede olan ve tepeden Karpat Dağlarına, Bran Şehrine ve kalesine doğru tepeden panoramik görüntüler alabileceğimiz bir tepeye götürdü. Karpat Dağları ve aradaki vadi, yeşilin en canlı olduğu haliyle nefis görünüyordu. Bran Kalesi içi ile ilgili olarak, “Kalenin dışarıdan o heybetli görüntüsü yanında, kalenin içi çok hayal kırıklığı yaratıyor ” yorumlarını okumuştum. O kadar sıra bekleyip de, “Peleş Kalesinin içinde gördüğümüz ihtişamı göremeyeceksek, en iyisi mi bu tepelerden manzaranın keyfini çıkartalım” diyerek Bran Kalesinin içini gezmeyi programdan iptal ettik. Doğrusu ben hiç pişman değilim ama siz giderseniz kendi tercihinizi yaparsınız. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Macar doğumlu Vlad Tepeş esir aldığı düşmanlarını, özellikle de Osmanlı askerlerini kazığa geçirtmek, derilerini süzmek gibi ağır işkencelerle öldürmesi ile nam kazanmış. Tepeş, Romence, “Kazıklı” anlamına geliyor. Fatih Sultan Mehmet ile Osmanlı Sarayında aynı eğitimden geçtiği biliniyor. Sonradan bir fırsatını bulur bulmaz Eflak Prensliğinin başına geçmiş. Kazıklı Voyvadanın hikayeleri, savaşları, kahramanlık ya da gaddarlıkları Romanya’da ve bizim ülkemizde farklı. Ama ortak olan tek şey Vlad Tepeş’in gaddar olması, Drakula filmine esin kaynağı olması. 

IMG_4485.JPG

Bran Tepelerinde zaman geçirmemiz sonrasında Bran Kalesine doğru gidip dışarıdan fotoğraflar çektik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugün sonraki hedefimiz Viscri Köyü. Bölgede çok sayıda Sakson Köyü mevcut ama bunlar içinde bazıları çok meşhur; Viscri, Malancrav, Biertan, Valea ViilorCopsa Mare bunlardan bazıları. Viscri tüm Sakson Köyleri içinde en meşhur olanı. Meşhur eden ise İngiltere Veliaht Prensi, Prens Charles. Prens Charles gezi sonrası sevdiği bu köyden ev satın almış. Ev sonra, evler olmuş. Beraberinde köyün restorasyonu için vakıflar aracılığı ile kaynaklar bulmuş. Dolayısı ile Romanya’da eğer vaktiniz kısıtlı ise ve sadece bir tane Sakson Köyü seçecekseniz, bu köyün ismi Viscri olmalı. 

P6080260.JPG

Viscri Köyü’ne 2 saati bulan bir yol sonrası vardık. Yol her zaman ki bol fotoğraflık.

IMG_4632.jpg

Köy içindeki müstahkem kilisenin bir özelliği Saksonlardan önce burada yaşayan Sekellerden (Szekler), 1100 yıllarından kalmış olması. Saksonların bu kiliseyi devralması ise yaklaşık 100 yıl sonra. Bu nedenle UNESCO Kültür Mirası içindeki bu müstahkem kilisenin damı, klasik Sakson müstahkem kiliselerinden farklı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kilisenin çan kulesine mutlaka çıkmanızı tavsiye ederim. Buradan tüm Viscri Köyü ve civarı ile müstahkem kiliseyi yukarıdan görme şansınız var. Üşenmeyin ve dik basamakları adımlayın derim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Viscri Kilisesinin içinde bazı odalarda geçmişten kalma giysi, alet ve eşyalar sergileniyor. O zaman ki yaşama dair ip uçlarını yakalıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiliseyi gezdikten sonra köy içinde öğle yemeği yiyeceğimiz bir ev restoran bulduk. Nefis bir tavuklu gulaş yedik. Yorgunluğun üstüne müthiş geldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında Viscri Köyü içindeki o güzelim evleri gezdik. Sakson evleri bol renkli, tek katlı, 2 pencereli, tavana yakın havalandırma için küçük boşluklar ve çatıları ise kendine has özellikli evler. Köyü baştan sona yürüdük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Prens Charles’ın mavi boyalı evi önünde fotoğraf çektirdik. Viscri Köyü masalardan gelme bir köy sanki.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Viscri Köyü gezisi sonrası konaklayacağımız Sighisoara Kasabasına doğru yola çıktık. Sighisoara, benim Transilvanya gezimde en favori yerim oldu. Müthiş bir yerde konakladık. George bize müthiş bir yer ayarlamış. Sighisoara ayrı bir yazı konusu olmayı mutlaka hak ediyor.

Sizlerden 1 haftalık kadar izin alayım. Romanya daha bitmedi. Daha da güzel bölümler bekliyor sizleri.

Gezekalın….

Dr Ümit Kuru

28.06.2019 Saat 22:09

P6080288.JPG

 

 

Noroc Romanya: Peleş Kalesi/Braşov

IMG_4227.jpg

Tuna Deltası gezisi sonrasında buradaki rehberimiz John ile Tulcea Limanında vedalaşıp, 10 gün boyunca bize rehberlik edecek olan George ile buluştuk. Transilvanya’daki ilk gezi yerimiz, aslında bir kayak merkezi olan Sinaia Kasabasında bulunan, Peleş Kalesi. Tulcea’dan Sinaia’ya kadar 350 km’lik yolumuz var. Romanya’da yol mesafeleri kısa olsa da çoğu zaman gidiş geliş şeklinde olan tek şeritli yollar nedeni ile yolculuk zamanınız uzun olabiliyor. Dolayısı ile masa başı Romanya gezi programı yaparken Romanya yollarının bu özelliğini gözönünde bulundurun. Otoyol ülkenin çoğu kısmında yok. Dolayısı ile bugünkü sıkıntımız, kapanmadan Peleş Sarayı’na ulaşmak ve içini gezebilmek. Saray saat 17:00’de kapanıyor ve saat 16:00’dan sonra içeri girmeniz, eğer turist grupları nedeni ile kuyruk da varsa, biraz sıkıntılı olabiliyor. 

Uzun sürse de, Sinaia’ya kadar yol  asla sıkıcı değil. Tüm Romanya’da köy, kasaba ya da şehirlerde olsun evler, hayranlıkla seyrettiğim şeylerden oldu. Bölgelere göre karakteristiği değişen birbirinden güzel evler gördüm. Yol boyu bu evleri seyrettim ve fotoğraflamaya çalıştım.

Sinaia ise nefis bir kasaba. Sinaia isminin kaynağı da ilginç. Bir zamanlar buralarda sadece,  ismini İncil’de geçen Sina Dağı‘ndan alan, bir manastır varmış. Zamanla bu manastırın çevresinde kasaba oluşmuş ve ismine de Sinaia denmiş. Kasaba yazlık olarak soyluların gözdesi haline gelince Romanya’nın ilk kralı olan I. Carol buraya bir yazlık saray yaptırmak istemiş. Prusya Prensi I. Carol’un Romanya’ya kral olmasına kadar olan süreci yazımın en altına aldım. İlgilisi okuyabilir. Osmanlı’dan Avrupa’nın emperyalist güçleri kendi aralarında kavga etmeselerdi çok daha önce bağımsızlığını elde edebilecek Romanya’nın başına, neden bir Prusya Prensinin kral olarak geçmiş olduğunu bir türlü anlamamıştım. Konunun özü büyük güçlerin zamanlaması ve çıkarları diyelim.

IMG_4226.jpg

İşte bu ilk kral olan I. Carol, kendisi ve Kraliçesi Elisabeth için Bucegi Dağları eteğinde bir yazlık saray yaptırmak istemiş. Yapımına 1873’de başlanmış, 1883’de ana kısım tamamlanıp içinde yaşam başlamış ancak tamamlanması 1914 yılına kadar sürmüş. Viyana’lı mimar ile başlanan saray inşaatı, Alman ve en son da Çek mimar ile sürdürülmüş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kral Carol, sarayı için hiç bir harcamadan kaçınmamış (120 milyon USD harcamadan bahsediliyor) ve Avrupa’nın o dönemdeki en önemli ve modern sarayı ortaya çıkmış. 170 odalı, 30 banyolu saray, zamanının ilk elektrik ile aydınlatılan sarayı unvanına sahip. Duvarlarında sarayı temizlemek için vakum prizleri var, kral ve kraliçe için asansör yapılmış.  Kralın heyetleri karşıladığı salonun  cam tavanqa mekanik bir sistemle iki yana açılır bir sistem uygulanmış. Bunlar dönemin önemli yenilikleri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Saraya güzel bir bahçeyi geçerek giriyorsunuz. Saray dıştan çok masalsı görünümde. Bahçesinde heykeller ve su fıskiyeleri mevcut. Saraya geç saatlerde vardığımızdan dışarıda pek vakit kaybetmeden hemen içeriye girdik.

Beni böyle şatafatlı sarayların içi genellikle boğar. İçeriye ne bulunmuşsa sokulmuş ve tıkış tıkış edilmiş hissini yaşarım. Peleş Sarayında ise asla bu hisse kapılmayacaksınız. Çok ince, çok zevkli döşenmiş. O tahtaların, mobilyaların ince işçiliğini seyretmeye doyamıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sarayın odalarını tek tek gezebiliyorsunuz. Sarayda tiyatro salonu, balo salonu, Türk, Arap ve Fransız stili tematik odalar çok güzeller.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Benim bu sarayda en çok etkilendiğim kısımlar arasında camlardaki vitrayları, tabloları murano avizelerini, sarayı olduğundan daha büyük göstermek amacı ile yapılan dev aynaları ve Carrara mermerinden yapılan heykelleri sayabilirim. Kral ve Kraliçenin sadece bir kız çocukları olmuş ve o da maalesef 4 yaşında iken ölmüş. Kraliçe Elizabeth’in kızını sırtına aldığı bir tablo bu bakımdan çok hüzünlü.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_4219.JPG

Sarayın 4000 parçalık bir silah müzesi de var. Buradaki silahlar çeşitli savaşlardan kalmış silahlar. Aslında bu sarayı başlangıçta bir av köşkü olarak kullanmışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sarayın karşılama salonunda sadece kral ve kraliçe için oturma yeri konmuş. Kral kendisine gelen görüşmecilerin işi çabuk bitsin diye onları ayakta tutarmış. Eğer konu derin ve önemli ise o zaman yan taraftaki masa çevresinde ağırlarmış konuklarını.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sarayın o gün en son terk edenler bizlerdik. Bizim arkamızdan o gün sarayı o günlük ziyarete kapattılar diyebilirim. Koştur koştır sarayın ön bahçesine çıkıp çekebildiğimiz kadar fotoğraf çekmeye çalıştık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Komünizm döneminde kraliyet ailesinin elinden sarayı alınmış. Bir dönem Komünist ileri gelenler buralarda konaklamış ama Peleş Sarayı Komünizm döneminde ihmal edilmiş. Sonradan saray tekrar eski sahipleri olan kraliyet ailesine iade edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Peleş Sarayı sonrasında konaklayacağımız ve gezeveğimiz Brasov‘a doğru yola çıktık. Yaklaşık 50 km’lik yolumuz var. Yol bildiğiniz gibi, yem yeşil ve muhteşem evler görüyorsunuz.

P6070217.JPG

Brasov’un tarih sahnesinde önemli yeri Saxonların bölgeye gelmesi sonrasında olmuş. Kuman ve Tatarlar’ın Macar topraklarına olan saldırılarına bir nevi tampon olsunlar ve engellesinler diye 1100’lü yıllarda, Macar Krallarınca, Alman ırkından Saksonlar Transilvanya Bölgesine davet edilip, yerleştirilmişler. Aynı koruma görevini tabiki bir süre sonra Osmanlı güçlerine karşı da göstermişler. Saksonlar, Sibenbürgen dedikleri 7 kale şehir inşa etmişler. İşte Braşov da bu şehirlerden bir tanesi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sinaia’da bulutların ardında kalan güneş, Braşov’a vardığımızda yüzünü gösteriyordu. Ama uzun süren yolculuk ve Peleş Sarayı gezisi sonrası şehre vardığımızdan gün ışıkları artık kaybolmaya yüz tutmuştu. Meclis (Council) Meydanı (Piata Sfatului),  eski merkezin tam göbeğinde ve gördüğüm en güzel meydanlardan bir tanesi. Şehrin simgesi olan Kara Kilise ile Meclis meydanı arasında kalan otelimize yerleştikten sonra şehir turuna çıktık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

George bize bilgi verirken, “Bu şehrin dondurması meşhurdur. Bunların içinde de  Emma La Dolce’nin dondurmaları bir başkadır.” diye bir cümle kurdu. Bulduk bu meşhur dondurmacıyı ama sanki bedava dağıtıyorlar! Bir kuyruk var ki, sormayın gitsin! Dondurma nasıl mı? Braşov’a giderseniz “yapmadan dönmeyin!” dediklerimden diyebilirim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dondurmacı sonrasında Strada Republicii’yi takip ederek eski evleri seyrede seyrede Belediye Binasına kadar yürüdük, buradan da Parcul Titulescu (Merkez Park) içinde bir yürüyüş yaptık. Akşam ise George’un tavsiyesi ile Sergiana Restorant adlı Romen mutfağından örneklerin sunulduğu ve et yemekleri ile ünlü bir restoranda yemeğimizi yedik ve günü karnımız tok bitirdik.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

26.06.2019 Saat 18:53

IMG_20190607_182636

Dip Not: Romanya Tarihinden Notlar-Osmanlı ile İlişkiler

Romanya tarihini okudukça karşıma sık sık Osmanlı tarihi çıkıyor. Osmanlı, 1300’lü yılların sonundan itibaren Romen Prenslikleri ile temas etmeye başlamış.  Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) gibi Romen Prenslerine karşı  bazı savaşlarda yenilse de, Osmanlı 1400’lü yılların ortalarından sonra bölgeyi hükmü altına almış. Osmanlı’ya yıllık haraç vermeleri karşılığında Eflak ve Boğdan Prenslikleri (Osmanlı döneminde buralara Memleketeyn denirmiş) yerel yöneticilerce yönetilmiş. 1530’lu yıllardan sonra Boğdan (Moldova) ve Eflak (Wallachia),  1541’den sonra ise Erdel (Transilvanya) hukuki açıdan “Korunmuş memleket”  sayılmaya başlanmış. Bu bölgelerde doğrudan Osmanlı idarecileri ve garnizon bulunmuyormuş. Eflak-Boğdan topraklarına girebilmek ve orada bir süre kalabilmek için özel fermanlar gerekiyormuş. Prensliklerin topraklarında hiçbir kısıtlaması ve engeli olmadan inançlar devam etmişler. indir.jpg

Osmanlı, ilgili idarecilere haraçlarını ödedikten sonra Eflak, Boğdan ve Transilvanya’nın iç işlerine karışmamış. Transilvanya Prensliği  1699 yılında Karlofça Anlaşması ardından Avusturya’ya dahil edilmiş. 1859 yılında Alexandru Ioan Cuza adlı bir soylu, bölgedeki Osmanlı-Rus çekişmelerinden faydalanarak her iki prensliği, Birleşik Prenslikler adı altında toplamayı başarmış. 

indir (1).jpg1866 yılında ise bu Birleşik Prensliğin adı Romanya olmuş.  Uluslar arası ilişkilerde ise Boğdan-Eflak Berlin Kongresi’nde kadar (1878) Osmanlılar’a bağlı kalmış.  Sonrasında ise Avusturya elindeki Transilvanya Bölgesi hariç, Romanya bağımsız bir krallık haline gelmiş ve krallığın başına da 1881 yılında, aslında Prusya Prensi olan  ve Hohenzollern Hanedanlığından gelen I. Carol geçmiş.  Osmanlı imparatorluğu için Osmanlı sülalesi ne anlama geliyorsa, Prusya ve ilk Alman İmparatorluğu için de Hohenzollern Ailesi odur. I. Carol aracılığı ile bu Sülalenin kurduğu bir diğer krallık da Romanya’dır.