Yunanistan Makedonyası’ndan Yol Üstü Duraklar: Pella-Veria-Vergina

P4200142.JPG

Kısa Yunanistan gezimiz sırasında bir karar vermiştim; Ülkeye döner dönmez ünlü yönetmen Oliver Stone’nun “Büyük İskender” adlı filmini yeniden izleyecektim. Bunun nedeni hem Büyük İskender’in doğum yeri olan ve milat öncesi 4. yüzyıllarda Makedon Krallığının bir dönem başkentliği yapmış Pella Antik Kentini gezmemiz ve hem de eski adı Aigai (Makedon İmparatorluğu’nun ilk başkenti) yeni adı Vergina  yerleşim yerinde bulunan Büyük İskender’in babası II. Philippe‘in tümülüs mezarını gezmemizdi. Büyük İskender ve babası II. Philippe’nin ruhlarını gezdiğim yerlerde hissedince filmi yeniden seyrettim…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İyon Denizi sahilinden, Türkiye sınırına uzanan Via Egnatia denen tarihsel önemi olan bir yol vardır. Bu tarihi yol hem Roma Ordularının hedeflerine hızlıca ulaşmalarını sağlamıştır ama daha da önemlisi Roma’yı zenginleştiren ve besleyen ticari bir yoldur.  Bugün artık otoban ya da üzeri asfalt yol  olsa da hala büyük kısmı kullanımda olan Via Egnatia tarihte her zaman önemli olmuştur. Bu yol üzerinde bulunan ve fethettikten sonra şehre kendi ismini veren Kral II. Philippe’nin şehri Philippi Antik Kenti UNESCO Kültür Mirası Listesinde bulunuyor. Kavala’da fazlaca oyalanıp, bir de Sfageia bölgesinde, deniz kıyısında Balaouro adlı restoranda o nefis sardalye ve ahtapot yemeğe kendimizi fazlaca kaptırınca gezi programımızda olan  antik kent kapısına vardığımızda saat 15:40’ı bulmuştu.

Bu antik kenti gezmeniz için saat 16:00’ya kadar zaman veriliyor. Biz ancak yalvar yakar içeri girip 20 dakikada koşarcasına bir kaç fotoğraf çekebildik. “Pişman mısın? O gün gezemediğin antik kent için yemekten vazgeçer miydin?” diye soranlara yanıtım: “Hayır!Kesinlikle vazgeçmezdim.” olur. Kavala’nın içinde yemek yerine, size önerdiğim yerde yemek yemenizi öneririm. Hem çok daha ucuz, hem de eminim daha leziz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pella Antik Kenti, Selanik’ten yaklaşık 45 km kuzey batıya doğru. Bir dönem başkentlik yapsa da benim için esas önemli olanı tarihin gelmiş geçmiş en büyük krallarından Büyük İskender’in doğduğu kent olması.

P4210225.JPG

Büyük İskender ve ardından gelenlerce zenginleşmiş olan kentin yalnızca küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilmiş. Bu hali bile çok ihtişamlı. Büyük Agora, gölgeli sütunlar, evler ve arasındaki yollarla çok düzenli ve zengin bir kentmiş. Afrodit, Demeter ve Kybele’ye adanmış tapınaklar ve İskender’in yaşadığı yıllara tarihlenen çakıl mozaikler bulunuyor.  Mozaiklerin 3 tanesi antik kentte, diğerleri ise müze içinde sergileniyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pella Antik Kenti’nde ortaya çıkartılan eserler köy içindeki modern müzede sergileniyor. Bu müzeyi mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

P4210287.JPG

Müze içerisinde Makedonların kullandıkları silahlar, zırhlar, altın taçlar, takılar, kullanılan eşyalar, kap, kaçak ve hatta oyuncak gibi çok çeşitli buluntular sergileniyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Müzede mozaiklerden bazıları da sergileniyor. Ayrıca üst katta, zamanında Pella’da yaşayan kadın ve erkeklerin giysilerinin nasıl olduğunu gösteren geçici bir sergiye de denk geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pella sonrası Veria (Karaferye) doğru yola düştük. Veria da, Via Egnatia üzerinde olan bir şehir. Philippi Antik Kentine Selanik’ten önce, Veria’ya ise Selanik gezinizden sonra gitmelisiniz.  Veria Yunanistan’ın Orta Makedonya bölgesinde,  Selanik’e yaklaşık 76 km uzaklıkta 40000 nüfuslu bir şehir.

P4210344.JPG

Osmanlı Devleti döneminde de Selanik ve Manastır gibi iki önemli şehri birbirine bağlayan yol üzerinde olması nedeniyle Balkanlar’ın en önemli merkezlerinden biriymiş. 1924 Nüfus Mübadelesi öncesinde yoğun bir Türk nüfus, ayrıca II. Dünya Savaşı Yahudi Soykırımı öncesinde de kalabalık bir Yahudi nüfusu barındırmaktaymış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Benim size burayı gezerken önereceğim en önemli yer Barbouta Yahudi Meydanı. Plateia Antoniou civarında arabanızı bırakıp, Vasileos Konstandinou‘ya doğru aşağıya yürürseniz kendinizi çok güzel bir yerde bulacaksınız.  Yahudi muhiti, süslü ve görkemli evleri, sinagogları ve İbranice işlenmiş sade evleri ile özel karakterini koruyor.  Tripitamos Nehrinin suları, yemyeşil bir ortam ve bir dönemin zenginliğini yansıtan nefis evlere hayran kalmamak mümkün değil. 

P4210332.JPG

Burada bulunan sinagog çok önemli. Cimriliğimiz tuttu, içeri girip de gezmedik. Ama bugün bu yazıyı yazarken gördüğüm fotoğraflardan sonra içeri girip ziyaret etmediğime pişmanım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karaferye yakınındaki (13 km.) Aigai (Yeni adı Vergina) yakın geçmişte keşfedilen Makedon kral mezarları nedeniyle turistik önem kazanmış. Mezar alanı UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış. Kral II. Philippe milattan önce 356 yılında 23 yaşındaki iken kral olmuş. 23 yıl süren krallığı sırasında Yunanistan’ı tümden ele geçirip Helen Birliğini kurmuş ama 46 yaşında asiller tarafından bir suikastla öldürülmüş. Yerine de efsanevi Büyük İskender tahta geçmiş.

P4210395.JPG

Mezarların bulunduğu alan dışarıdan bakınca yukarıdaki fotoda olduğu gibi bir şeye benzemiyor. Sadece bir tepe, bir de bir tünel görüyorsunuz. Ama içerisi muhteşem bir hazine saklıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İçeride fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Yani içerideki o muhteşem mezar odalarına ait tek bir karem bile yok maalesef. İç mekan fotoları sosyal medyadan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası aynı zamanda Makedon Krallığının da başkenti olunca Antik Kent de çok önemli. Tiyatrosu, agorası, saray, yaşam alanları ve mezarlıkları ile antik kent alanı da çok zengin. Ama yine saate yakalanınca antik kenti gezemedik.

1

Aslında Aigai’de 300 den fazla tümülüs mezar varmış.  Bunların çoğu mezar soyguncularınca tahrip edilmiş. Tümülüs mezarlardan en önemli olanı tabii ki 1997’den beri müze haline dönüştürülmüş olan Kral Philippe ve torunu  IV. Alexander’a ait olanı. Bunlar soygunculardan kurtulabilmiş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tünelden sonra çok güzel düzenlenmiş bir müzeye geliyorsunuz. İçeride sütunlu kapılarla 3 tane mezar odası var. Bunlardan 2 numaralı mezar Kral Philippe’nin mezarı. Birisi torun IV. Alexander’a ait, bir tane mezar ise tahrip edilmiş. Mezardan çıkan ve krala ait savaş kıyafetleri ve silahlar, altın tacı, kralın kemikleri ayrı yerlerde sergileniyor.

Λάρνακα

Krallar tarih boyunca görkemli saraylar, şehirler yapmışlar. Yaşarken sürdükleri sefa yetmemiş, ölüm sonrasını da renkli hale getirmeye çalışmışlar. İnançlarına göre ölüm sonrası gidecekleri yere tüm servetleri, silahları, yaşam malzemeleri ve hizmetkarları, eşleri ile birlikte gitmişler. Kralın eşlerinden İskit kökenli kraliçesi, Kral Phillipe öldükten sonra onunla birlikte gömülmek istemiş ve yakılan bedeninden kalanları altın bir sandığa konulup, kralın mezarına konmuş. 

Bu tip görkemli sarayları, mezarları gezerken aklıma hep bir soru takılır; Acaba bu kadar muhteşem yerin yapılması kaç kölenin canına mal oldu? Acaba bu zenginliğin karşılanması için kaç ülke istila edildi?

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

06.05.2019 Saat 09:00

 

 

 

 

Bulutların Üstünde: Meteora

P4220787.jpg

İnsanoğlu ne kadar şaşırtıcı, ne kadar da inanılmaz işler yapabiliyor değil mi? Gün geliyor dağların, tepelerin üstüne, gün geliyor yerin yedi kat altına tapınaklar, manastırlar, saraylar, yaşam alanları inşa ediyor. Bugünden geçmişin teknolojik imkanlarını düşündüğümüzde bunların yapımı insanı hayrete düşürüyor. Ulaşılmaz tepelerin, dağların üstüne tapınaklar, manastırlar inşa etmelerine kimi zaman inançlarına göre yaratana yakın olmak fikri, kimi zaman da insanın en büyük düşmanı olan insandan kaçmak eylemi neden olmuş.  İşte sizlerle bugün insanın yaratıcılığına, imkansızı başarmasına güzel örneklerden bir yer olan , adeta bulutların üstüne kurulu manastırların diyarı Meteora gezimi paylaşacağım.

IMG_2927.jpg

OLYMPUS DIGITAL CAMERASelanik’ten 3 saat süren 230 km’lik bir yol sonrası Yunanistan’ın Teselya Bölgesinde bulunan Kalambaka (Kalampaka) adlı küçük bir şehre ulaşıyorsunuz. Biz Meteora’ya Kastoria’dan hareketle ulaştık. Meteora’ya giden yol kıvrımlı ama çoğu yerde müthiş manzaralar karşınıza çıkıyor. Yani bu mevsimde yollarda bahar var. Yaklaşık 22000 nüfuslu bu şehrin önemi, UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil olan Meteora manastırlarına ev sahipliği yapmasından geliyor.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2852.jpg

Rüzgarın, suyun ve depremlerin etkisiyle milyonlar süren zaman diliminde ortaya çıkmış, düz vadiye dik olarak yükselen kayalar Kalambaka’nın kuzeyinde, Pindus Dağlarının güneyinde bulunuyor. Kayaların diğer tarafında ise Kastraki adlı bir başka yerleşim yeri var. Şehir olan Kalambaka yerine, daha samimi bulduğum Kastraki Kasabasında konakladık. Burada Kastraki Hotel, tur boyunca konakladığım en güzel yerdi. Meteora manzarasına karşı balkon sefamızı çok sevdim. Kahvaltısı ise müthişti. Yemek tercihleriniz için Kastraki Hotelin karşısında birkaç taverna mevcut. Burada mutlaka et yemelisiniz.

P4230849.JPG

Meteora’nın hakkını vermek için en az bir gece konaklamanız  gerekir. Biz gezmedik ama Kalambaka’da 6. yy’dan kalan Meryem Ana Bizans Kilisesi (The Byzantine Church of Virgin Mary) freskoları ile meşhurmuş.

P4230919.jpg

Meteora Yunanca “Boşlukta asılı kalan” anlamında bir kelime.  Keşişlerden öncesinde de mutlaka doğanın yarattığı doğal korunaklara, mağaralara, yerleşen insanlar vardır ama Meteora’ya bugünkü dini önemi anlamında ilk yerleşim, 985 yılında Barnabas isimli bir keşişin Meteora’ya inzivaya çekilmek için gelmesi ile başlamış. İlk zamanlar alçak mağaralarda bireysel olarak ibadet eden bu keşişler zamanla bir araya gelip ibadet eder olmuşlar ve bugün artık ya harabeleri olan ya da hiç bir iz kalmayan küçük kiliseler yapıp cemaatler oluşturmuşlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yunanistan’ın Halkidiki yarımadasından Ege denizi’ne doğru uzanan 3 dar ve uzun yarımadanın en doğuda olanı Aynoroz Yarımadası‘dır (Athos). Burada bulunan Athos Dağı Ortodokslar için kutsal kabul ediliyor. Meryem Ana’ya, Tanrı tarafından hediye edilmesiyle başlayan dağın kutsallığı, dağa 20 manastır yapılmasıyla devam etmiş.  10. yüzyılda dinsel bir topluluk olarak doğan Aynoroz, Bizans, Osmanlı ve Yunan egemenlikleri boyunca bağımsızlığını korumayı başarmış. Aynoroz nüfusunun tamamı erkek. Aynoroz’a kadınların girmesi yasak olduğundan Aynoroz’da hiç kadın yok. Dahası dünya ve Yunanistan’ın tek kadınsız bölgesi burası. “Athos Dağı Manastırları ile Meteora’nın ne ilgisi var?” diye sorduğunuzu hissediyorum. Ama Meteora Manastırlarının hikayesi oradan kaçan rahiplerle başlıyor zaten. Bizans Döneminde Türk akıncılardan kaçan Athos Dağındaki rahipler, Meteora’nın kum taşı kulelerin üstündeki korunaklı, ulaşımı zor manastırlara gizlenmişler. Tabii ki saldırılardan korunmak için de dağların daha ulaşılmaz olan tepelerine yerleşmeye başlamışlar.

P4220707.JPG

14.yy’ın başında küçük bir kilise ile başlayan ilk yapılaşmayı, 1382’de keşiş Athanasios’un yaptırdığı Büyük Meteora Kutsal Manastırı (Megalou Meteorou) izlemiş. Zaman içinde Yunanistan’ın diğer köşelerinden gelen diğer keşişler ile birlikte toplamda bazı kaynaklarda 20, bazılarında 24 manastır oluşturulmuş.

P4220761.JPG

Meteora vadisi maalesef 1943’te Alman ordusu tarafından bombalanmış. Bu sebeple 16. yy’da sayısı 24’e çıkan manastırlardan bugün sadece 6 tanesi ayakta. Bu Manastırlar: Agios Nikolaos Anapafsa, Metamorphosis tou Sotiros veya Megalou Meteorou, Varlaam, Roussanos, Agia Triada ve Agios Stephanos. Manastırlardan Roussanou ve Agios Stefanos rahibelere ait, diğer 4 manastır ise rahiplerin. Her bir manastırın hafta içi kapalı olduğu en az bir gün var. Yani ziyaret edeceğiniz manastırın açık olduğu günü ve ziyaret saatlerini kontrol etmeniz gerekiyor.   Manastır girişlerinde küçük birer gişe var, giriş için her bir manastır 3 Euro ücret alıyor ve bilet veriyor. Manastırların bahçelerinde fotoğraf çekebiliyorsunuz ancak kapalı alanlarda, özellikle kilise ve şapellerde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.

P4220837-002.JPG

Meteora Manastırlarının en güzel fotoğraflarını seyir noktalarından alabiliyorsunuz. Biz Meteora’ya vardığımız ilk günün öğle sonrasını bu seyir noktalarında manastırların ve vadinin dışarıdan fotoğraflarını çekmekle geçirdik. Öğle sonrasında saat 4’den sonra çoğu manastır ziyarete de kapalı olunca seyir noktaları kalabalık değildi. Rahat rahat fotoğraf çekebildik. Sonraki gün sabahtan 3 tane manastırın içinin ziyaretini yaptık ve Varlaam, Roussanos, Agia Triada Manastırlarını gezdik. Gezdiklerim içinde en güzeli Varlaam, ulaşımı en zor olanı ise Agia Triada idi. Genelde turistleri ulaşımı en kolay olan Agios Stephanos’a ve zorluk derecesi daha az olan Varlaam, Roussanos Manastırlarına götürüyorlar. Bazı manastırlarda çelik halatlara takılı ve çekme sistemi ile çalışan sepetleri hala görmek mümkün. Bazen insanlar, bazen de ağır eşyalar bu sepetlerle uçurumun kenarında seyahat ediyorlarmış.

P4230867.JPG

Biz ertesi gün kaldığımız Kastraki’den yola çıkarak bazı manastırları gezdik. Kastraki’den başlarsanız önce Agios Nikolaos Manastırını göreceksiniz. Duvarlarda 16. yüzyılda çok ünlü olan bir sanatçının freskoları var. Freskoların en iyi örnekleri bu manastırdaymış ama biz bu manastırı gezmedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Meteora’da yapılan ilk ve en büyük manastır olan Megalo Meteoro, 623 metre yükseklikteki devasa kum taşı kulesine adeta bir kartal gibi konmuş. Manastırın girişindeki mağara, Athanasios’un 1382’de manastırını kurmadan önce yaşadığı yermiş. Katedraldeki freskoları Bizans sanatının en iyi örneklerinden ve kütüphanesi meşhur. Biz gittiğimiz gün ziyarete kapalıydı.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Meteora’nın ikinci en büyük manastırı 14. yy’da yapılan Varlaam. Hem konumu, hem de 16. yy Bizans sanatını yansıtan freskoların bulunduğu kilisesi ile Varlaam, Meteora’nın en etkileyici manastırlarından. İçinde, zamanında hastane olarak kullanılan bir bölüm var. Bu manastırda hala makara sistemi ile eşya çekiliyor. İçerideki freskoları çok güzel. Bu manastırı ziyaret programınıza mutlaka almalısınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rahibelerin yönettiği Roussanou Manastırını gezdik. Bu manastıra hem alttan merdivenlerle hem de üstten köprü ile ulaşıyorsunuz. Biz merdivenlerle çıktık. Bu manastırdan manzara müthiş ve civardaki manastırları fotoğraflamak için bile olsa burayı ziyaret edin bence.  Ağaçların ortasında yükselen dar bir kum taşı kulesinin üzerinde oluşuyla, diğer manastırlardan biraz daha farklı bir güzelliğe sahip. 16. yy’da tamamlanmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1362’de yapılan Agia Triada Manastırına ulaşmak oldukça zorlu. Önce bir patika inmek ve sonrasında çıkmak gerekiyor. Daha sonra ise 145 dik basamağı tırmanmak gerekiyor. İçi diğerlerine göre daha az çarpıcı ancak buradaki teleferik sistemini ve Kalambaka’yı tepeden görüntülemek zahmete değiyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dünya burayı James Bond’un 1981’de çekilen “Yalnız Senin Gözlerin İçin” filmiyle tanımış. Gücünüz varsa burayı da ziyaret programınıza alın derim. Ancak zahmetli, sonradan kulaklarım sizin tarafınızdan çınlatılmasın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezgin arkadaşlarım; Özetle Meteora masalsı, bulutların üstüne asılı bir dünya. İnsanın tanrısına yaklaşma çabaları ve insandan kaçma güdüsü ile inşa ettiği bir dini merkez. Gezmeden, gezgin olamayacağınız bir başka güzel yer….

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

02.05.2019 saat 01:48

 

Güzelliğinin Adı Kastoria, Hüznünün Adı Kesriye

P4220520-001.JPG

Ne zamandır planımdaydı bu küçük Yunanistan turu. Şimdiye kadar Yunanistan’a gidişlerim çoğunlukla dans ve deniz amaçlıydı. Fotoğrafını gördüğüm Meteora’yı ana hedefe koyup, yanına Kavala, Veria, Vergina ve Philippi Antik Kentleri ve Kastoriya’yı da ekleyince 5 gece 6 günlük bir Yunanistan Kültür ve Doğa turu ortaya çıktı ve müthiş de güzel oldu. İstanbul çıkışı sonrası ilk geceyi Xanthi (İskeçe)’de, geçirdik.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Ertesi gün Kavala ve Philippi Antik Kenti gezisi sonrası Selanik’te konakladık. Selanik gecelerini hep sevmişimdir. Akşam Ladadika‘da güzel bir yemeği takiben PRİGKİPESSA (ΠPIΓKHΠEΣΣA) adlı rembetiko müzik mekanında kendimize nefis bir müzik ziyafeti çektik.

Selanik’ten sonra Pella Antik Kenti gezisi yapıp Kozani üzerinden Kastoria ya da bir zamanların Kesriye kentine devam ettik. Yunanista’nın, Selanik’ten Kastori’ya ve buradan Meteora’ya devam eden yolu yılın Nisan ayında müthiş bir güzelliğe sahip. Yol boyu gelincikler, katır tırnakları açmış ve yeşil en canlı haline bürünmüş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kastoria’dan sonra gecelediğimiz Meteora ise ayrı bir yazı konusu. Meteora sonrası Larissa üzerinden sahili takip edip Selanik’te son konaklamamızı yaptık. Hayal gibi yaşadığımızı bu rotayı sizlere bölüm bölüm anlatacağım.

IMG_2637-001.jpg

Bu gezi yazıma önce Kastoria’dan başlamak istedim. Bunun nedeni ise Kastoria’nın doğal güzelliği yanında, sonradan öğrendiğim hüzünlü hikayesinin beni etkilemesi. Güzellik Kastoria’nın kendisine ait ama hüzün kısmı bir zamanlar bu topraklarda yaşayan insanlara ait. Yani güzelliğin adı Kastoria, hüznün adı Kesriye..

P4210432.jpg

Önce güzel Kastoria’yı anlatayım size..

P4210429.jpg

Selanik-Kastoria arası 200 km ve yaklaşık 2 saatlik bir sürüş gerektiriyor. Bir zamanlar gölde bolca bulunan kunduz nedeniyle kürk ticareti ile bilinen ve adının kaynağı da kunduz olan Kastoria’ya girişte panoramik fotoğraf alabileceğiniz bir alan var, orayı kaçırmayın derim. Biz vardığımızda akşam saatleriydi ve yerleşim yerlerinin gölün durgun sularına düşen görüntüleri ile birlikte müthiş bir manzara vardı.

P4210417.jpg

28 km²’lik yüzey alanı ile Yunanistan’ın 10. büyük gölü olan Orestiada Gölü, ana karaya ince bir kara yolu ile bağlanmış yarımada tarafından adeta ortadan ikiye bölünmüş durumda. Bulunduğumuz gözlem noktasından, yerleşimin bol olduğu,  yarımadanın güney  kısmı gözüküyor.  Yarımadanın kuzey bölümü ise daha sakin ve yerleşim bizim kaldığımız Kastoria Hotel’den sonra bitiyor. Eğer sakin bir ortamda ve göl kenarında, ulu çınarların yeşil yaprakları altında yürüyüş yapmak istiyorsanız yarımadanın kuzeyinde konaklayın derim. Yarımadayı arabanız ile tam tur gezmek isterseniz güney sahili boyunca ilerleyip gezmeniz gerekiyor. Yol hastane sonrasında tek yöne dönüyor ve kuzeye doğru sadece gidiş var, dönüş yok. Daracık yollarda problem yaşayabilirsiniz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim kaldığımız kuzey bölümünde çok güzel bir yürüyüş yolu var. Göl üzeri tembel tembel yüzen pelikanlar ve balık peşinde suya dalıp çıkan karabatak ve bahri gibi kuşlarla dolu. Bunlar tanıyabildiklerim tabii ki..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kuzeyden başlayan yürüyüşünüz sırasında Church of Prophet Elias yazan bir tabela var. Bu tabelayı takip ederek yukarılara doğru bir yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim. Merdivenler belki sizi yoracaktır ve hedefiniz de oradaki küçük kilise olmamalı. Ama çam ağaçları arasında giden yolu takip ederek yukarıya çıktığınızda, mevsiminde de orada olursanız, sizi mor renkli kır çiçekleri ormanı ve gölün kuzeyine bakan nefis bir manzara karşılayacaktır.

Bence bu kısmı da kaçırmayın derim. Yarımadanın kuzey kısmında yemek yemek, müzik dinlemek için mekan az, bunun için güney kısmına geçmeniz gerekecek.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yarımada 6 tane gezi amaçlı yürüyüş rotasına sahip. Ama bizim gibi dar zamanınız varsa benim size tavsiyem Ntoltso Bölgesinde yürüyüş yapmanızdır. Buradaki evler size sanki Safranbolu’da olduğunuzu hissettirecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada zamanında Makedonlar otururmuş. Kastoria, bu eski evlerin restorasyonu konusunda Avrupa Birliğinden geniş bir yardım almış. Meydanda güzel bir kafe bulup sabah kahvemizi burada içtik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim Hüzünlü Kesriye’ye…

Kastoria topraklarında tarih boyunca her zaman yerleşen, yaşayan birileri olmuş. Hatta Kastoria’ya yaklaşık 5 km ötede Dispilio adlı bir küçük yerleşim yerinde 7000 yıl öncesinden yaşama ait bir küçük müze bile var. Burada göl üstünde o döneme ait yerleşim ve yaşam tarzını gösterir bir küçük köy kurulmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sürekli el değiştirmelerle bu bölgeye bir zamanlar sarışın, renkli gözü Kuman-Kıpçak Türk boyları ve Makedonlar gelmiş ve yaşamışlar. 1385 yılında Gazi Evrenos Beyle bölge Osmanlı topraklarına katılmış. Bu bölge Türkler, Makedonlar, Arnavutlar, Yahudiler, Rumlar gibi çok etnik yapılı kimliğini, Osmanlı’nın elinden çıktığı 1913 yılına kadar da sürdürmüş. Balkanlardaki Osmanlı dönemi sivil mimarinin en güzel örneklerini oluşturan ve günümüze kadar ulaşan Kesriye konakları/evleri, iki tanesi ayakta kalsa da camileri, sinagog ve kiliseleri işte bu karma yaşam tarzını yansıtıyor.

Hüzün kısmı ise 1924 yılındaki mübadelede bu bölgede yaşayan ve Türkçe bilmeyen Makedonlarla, Türklerin Nevşehir-Kapadokya bölgesine, bir kaynağa göre Sinop kıyılarında yaşayan ve Grek harfleri ile yazan ve Türkçe konuşan, bir kaynağa göre de Bursa’da Uluabat (Apolyont) Gölü civarında yaşayan Rumların Kesriye’ye göç etmeye zorlanmalarından kaynaklanıyor. Ondan sonradır ki Kesriye oluyor Kastoria…

2wrkivo.jpg

Her iki tarafın insanlarının da yıllardır yaşadıkları yerlerden sürgün edilmelerinin, yaşamlarını, zenginliklerini geride bırakmalarının acılarını hissetmemek elde değil. Mübadiller sırtlarında iki damga taşırlar; İlki göç ettiği evi, arkasında bıraktığı yaşamı, adı ve kimliği… İkincisi zorla geldikleri yeni yerlerine vardıklarında bulamadıkları  yaşam, kimliksizlikleri ve isimsizlikleri.  Onların mutlaka bir lakapları olur; Yunan mübadil Yunanlı için Türko, Türk-Makedon-Arnavut mübadil ise Türkiyeli için muhacir olmuştur artık.  Nesiller geçmelidir ki bu izler silinsin ama yine de bir yerlerde kalır anıları…

Kesriye ya da Kastoria; Ben ikisini de sevdim. Hem güzelliği hem de hüznü gördüm onda. Yolunuz Yunanistan’a düşerse sakın ihmal etmeyin hüzünlü güzeli..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

29.04.2019 Saa 01:53

On iki Adaların Kuzeyine Mavi Tur: Kalymnos Adası

 

IMG_9791-001.JPG

Kalymnos Adası, Bodrum’a 26 km uzaklıkta yaklaşık 16000 kişinin yaşadığı, 110 km² büyüklüğünde bir ada. Dodecanese Adaları içinde büyüklük sıralamasında 3. sırada bulunuyor. Kalymnos Adası denince akla hemen sünger avcılığı geliyor. Evlerde kullanılan süngerlerin suni sünger olmadığı dönemlerde, temizlik malzemesi olarak denizden çıkartılan süngerler kullanılırdı. Bu adada çokça çıkartılan sünger, ada halkının önemli bir gelir kaynağıymış. 1986 yılında bu süngerleri etkileyen bir virüs sonucunda süngerler hastalanmışlar ve çok azalmışlar. Ada halkı o dönemde bu olaydan çok zarar görmüş.

Sünger deniz dibinden toplandıktan sonra tekneye yığılarak çiğnenirmiş. İskeletleri dışında kalan dokularının çürüyüp ayrışması için asılarak uzunca bir süre bekletilen süngerler, daha sonra dövülüp yıkanır ve iyice temizlenerek kurumaya bırakılırmış. Neyse ki doğal süngerlerin yerini büyük ölçüde yapay süngerler almış da bu hayvanlar yok olup gitmekten kurtulmuşlar. Deniz süngerleri omurgasız hayvanlar. Deniz süngerlerinin kas, sinir, ağız,sindirim boşluğu ve kalp gibi herhangi bir organı oluşmamış. Hayvan diyoruz ama süngerlerin deniz dibindeki görüntüsü aslında bir bitkiyi andırıyor. Deniz dibini fotoğraflarken, kayalara asılı olan siyah renkli ve şekli süngeri andıran parçalara sünger demiştim ama tüp gibi ve sarı renkli olanların sünger olduğunu ancak bu yazı için araştırma yaparken öğrendim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yine konuyu araştırırken bulduğum ve bana çok ilginç gelen aşağıda linki verilen videoyu izlemenizi öneririm. 

https://www.youtube.com/watch?v=m8a0oNsDEx8

Son zamanlarda Kalymnos Adasında turizm hareketliliği artmış. Ancak en yoğun dönemde bile adanın güzel sahilleri kalabalık olmuyormuş. Biz de gittiğimizde çok büyük turist kalabalıkları göremedik. Turizm hareketliliği az olduğu için Kalymnos adası hala çok otantik ve orada yaşayanlar hala çok dost canlısı gibiler. Ada dağlık olduğundan kaya tırmanışı gibi aktiviteler turist çekmede kullanılıyormuş. Tarihi bakımdan pek bir eser yok ama kumsallarının bazı fotoğraflarını gördüm ki, gezemediğimize ve bu sahillerde yüzemediğime çok üzüldüm. Gerçi bu benim için bu adaya yeniden gitmek ve daha uzun süre kalmak için bir neden olacaktır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lipsi Adasından demir alıp, 3 saat kadar sürecek olan Kalymnos Adası seyahatimize başladık. Bindiğimiz teknenin bir aktivitesi olduğunu düşündüğüm şekli ile herkes kaptan gömleği ve şapkası giyerek tekne dümenine geçip poz verdi. Denizde sıra sıra yelkenliler seyir halindeler. Leros Adası önünden geçtik ve Kalymnos Adasının bir ucunda yüzme molası verdik. Deniz harika, su altı ise yine müthiş…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Görünüşü güzel ama eti lezzetli olmayan çitari (sarpan) balıklarını fotoğraflamak için takip ederken su altında yassı ve ağır ağır hareket eden bir canlı gördüm. Önce ahtapota benzettim ama yine de tam olarak ne olduğunu anlayamadım ve itiraf edeyim biraz da korktum! Merakım ve fotoğraflama arzum, korkuma galip gelince takip etmeye başladım. Yakından bakınca da bunun bir mürekkep balığı olduğunu anladım. Ne şanslıyım! Doğal ortamında bir mürekkep balığını fotoğraflamayı başardım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Deniz molası ve öğle yemeği sonrasında teknemiz Kalymnos Adasının ana limanına doğru demir aldı ve bir süre sonra da, aynı zamanda adanın merkezi olan, Pothia Limanına girdi. Adalar Osmanlıların idaresi altındayken, ada isimlerine Türkçe karşılık bulma çabasına gidildiğinden, bu adaya Kilimli (Kelemez olarak da biliniyor) Adası denmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Vakit akşamüstü olunca Kalymnos’u gezecek çok az vaktimiz kaldı. Agios Savvas Manastırında gün batımını seyretmeye gitmek için taksiler kiralandı. Ancak manastıra gezi öncesinde şehri yürüyerek gezmek istedik. Bu nedenle grup yarım saat sonra, kiraladığımız taksilere binmek ve manastıra çıkmak amacıyla, tekne önünde buluşmak üzere  şehre dağıldı. 

1861 yapım tarihli Metamorfoseos Sotiros Christou Katedraline kadar sokak aralarında yürüdük. Bu adada binalarda, özellikle sahilde olanlarında, İtalyan tarzı  göze çarpıyor. İtalyanlar, yönetiminde oldukları dönemde adaları hiç terk etmeyecekmiş gibi kendi zevklerine göre binalarla donatmışlar. Kiklad tarzı evler, en azından gezdiğimiz Pothia’da az sayıda. Sahil boyu, alışık olduğumuz üzere restoran ve kafeler dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9929Koştur koştur şehir gezmesi sonrasında tekne önünde bekleyen taksilere, herbirinde 4’er kişi olacak şekilde bindik ve Agios Savvas Manastırına doğru yollara düştük. Manastıra adını veren Aziz Savvas yakın tarihli bir aziz ve adanın koruyucu azizi kabul ediliyor. Bu ada ile ilgili önemli bir not ise, ada kiliselerinin Yunan Ortodoks Patrikhanesine değil de, İstanbul Fener Rum Patrikhanesine bağlı olması. Doğrusu beni burada esas etkileyen terastan görülen şehir ve ada manzarası. Aşağıda Pothia ve geriye doğru uzanan vadi görüntüsü çok etkileyici. Gün batımında burada olmak size iyi gelecektir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gün ışıkları yerini, gece şehir ışıklarına bırakınca tekneye geri döndük. Aslında adanın pek bir yerini gezemedik. Örneğin Pothia’dan 11 km Kuzey Doğudaki Vathi’yi çok görmek isterdim. Fotoğrafları çok güzel gözüküyor. 

Adanın Masouri ve Vlichadia Köyleri ise çok güzel gözüken sahillere sahip. Myrties, Palionisos, Linaria, Emboria Plajlarının internette gördüğüm fotoğrafları çok cezbedici. Ada ile ilgili bir başka güzel kaynak aşağıdaki site linkinde. Size de, bana da bir dahaki sefer için hazır kaynak olsun.

http://www.mysteriousgreece.com/travel-guides/islands/dodecanese/kalymnos/

Neyse! Dedim ya! Bu eksik görmeler, yapamamalar ve tadamamalar tekrar bu adaya gelmek için nedenlerim olsun…

O akşam Türkiye-İspanya maçı vardı. Teknede acele ile akşam yemeğini yiyip, sahildeki cafelerden bir tanesine maç izlemek için gittik. Hezimete uğradık tabii ki. Gerçi bu bile adanın verdiği keyfi eksiltemedi…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

27.06.2016 Saat 11:03