• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.670 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Şiraz

İran halkına ve diline adını veren Fars (Pers) Eyaleti’nin başkenti, “Şairler”, “Güller” şehri olarak tanımlanan Şiraz kentindeyiz. Yüzyıllar boyunca kültür ve sanat şehri olmuş Şiraz, İran’ın en güzel şehirlerinin başında geliyor. Biz de bu güzel şehirde iki gece konaklayarak gezimizi yaptık.

Şiraz denince aklınıza şarap da geliyordur. Koyu kırmızı renkte, kendine has tadı ve kokusu olan Şiraz üzümlerinden yapılan şaraptan bahsediyorum. Şiraz ve çevresi İran Devrimi öncesi bağları ve şarapları ile de ünlüymüş. 1979 devrimi sonrasında şarap imalathanelerini kapatmışlar, ticari bağları sökmüşler ve binlerce yıllık şarap kültürünü tarihe gömmüşler. Bölgede 7000 yıl öncesinden şarap yapıldığına dair kanıtlar bulunmuş. Fransa’nın Rhone Vadisi şarap üreticileri Şiraz üzümlerini 500 yıldır sahiplenmişler. Aslında orada da iyi bilinen efsaneye göre Şiraz cinsi üzüm asması 13. yüzyılda bir şövalye tarafından Fransa’ya götürülmüş. Ama bir grup şarap üreticisi, isim benzerliği dışında Şiraz şarabının, Şiraz’la bir ilgisi olmadığını ve orijinal kaynağın Sicilya Adasında, Siraküza olduğunu ileri sürüyorlar. Konuyu sahiplenecek İranlı resmi yetkili de olmayınca Şiraz Şarabı tartışmalı ve herkesin sahiplenmeye çalıştığı konuya dönmüş. 1988 de yapılan DNA testi sonuçları ortaya çıkınca işler daha da karışmış. Şiraz üzümlerinin her iki iddia edilen bölge ile de ilgisi olmadığı ortaya çıkmış. Ama ne olursa olsun dünyada tek bir yerin adı Şiraz ve İran’ın Şiraz kentinin de 7000 yıla dayanan şarapçılık geçmişi var. Yazıya şarapla başlamak da biraz ilginç oldu doğrusu…

M.Ö. 2000 yıllarına tarihlenen Elamit kil tabletlerinde şehrin ismi Tiraziš (širājiš) olarak geçiyor. Zaman içinde širājiš’den Şiraz’a fonetik olarak dönüşüm olmuş. İran’da İslam öncesi ve İslamın erken dönemlerinde Şiraz’da yoğun olmayan bir yerleşim olmakla birlikte, esas gelişim ve şehirleşme 7. yüzyıldan sonra Emevilerin bölgeyi alması ile başlıyor. Emeviler, yerlerini aldıkları Sasani İmparatorluğunun başkenti İstahr (Estakhr) da hakim olan Zerdüştlüğün gölgesi altında yeni bir düzeni başlatmak, İslamiyet’e geçişi Zerdüştlüğün asırlardır yerleştiği bu eski başkentten sağlamak yerine Şiraz’da daha büyük ve yeni bir şehrin temellerini atmayı tercih etmişler. Emevi sonrası gelen Abbasi ve Şiraz’ı başkentleri yapan Seferiler döneminde ise şehir daha da gelişmiş. Din, Zerdüştlükten İslamiyet’e değiştikçe, eski başkent İstahr’dan, Şiraz’a doğru yerleşim artmış. Gelişimin doruğu ise Büveyhiler döneminde yaşanmış. Şiraz yöneticileri, baştan boyun eğmeyi seçtiklerinden, Moğolların hışmına hiç uğramamışlar. Sonrasında sırasıyla Türkmen boyları Safeviler, Afşarlar şehre eserler bırakmışlar. Şiraz esas olarak gelişimini ve görkemini yeni kurduğu Zend Devletine Şiraz’ı başkent olarak seçen Kerim Han döneminde yaşamış. O dönem Şiraz’a yeni idari binalar, camiler ve saray yapılmış. Takip eden Kaçar Hanedanı ise Şiraz’ın başkentliğini elinden almışsa da bahçelerle şehri süslemişler. Pehlevi döneminde Şiraz yeniden ilgi odağı olmuş. Şair Sa’di ve Hafız’a güzel mezarlar bu dönemde yapılmış. Kısaca Şiraz şehrinin gelişimi budur.

Nasır el-Mülk Cami sabahın erken saatlerinde gezilmesi gereken bir yer. Şiraz’ın bu güzel camisi, sabahın erken ışıklarının vitraylara değmesi ile ortaya çıkan renkli ışık oyunları ile meşhur. Burayı günün diğer saatlerinde daha az kalabalıkla gezersiniz. Ancak caminin özelliği sabah güneşinin vitraylardan süzülüp cami içinde yarattığı ışık oyunları. Bu saatler aşırı kalabalık olabiliyor ve insanlar camların kenarlarında üzerlerine düşen renkli ışıklar altında fotoğraf çekmek için orada oluyorlar. Cami içinde bir saat geçirmişizdir ama ışığın bol olduğu iyi bir yer ve fırsat bulup da, benim konu mankenim eşimin iyi bir fotoğrafını çekmem mümkün olamadı.

Vitray günümüzde daha çok kiliselerde popüler olmasına rağmen, en erken keşfedilen vitray 7. yüzyıl Suriye’sindeydi. İranlı kimyager Cabir ibn Hayyan‘ın 8. yüzyılda yayınlanan “Saklı İncinin Kitabı” (Kitab al-Durra al-maknuna) adlı kitabında renkli cam elde etmek için teknikler ve tarifler verilmiş.

Gereh-chini

İran’da iki tür vitray işi zamanla yaygınlaşmış; Gereh-chini (dekoratif ahşap kafes) ve Orosi-sazi (kanat tarzı). Gereh-chini, ince kesilmiş ahşap parçaları 5 temel geometride (ongen, papyon, eşkenar dörtgen, altıgen ve beşgen) belirli bir tasarıma göre bir yüzeye yerleştirme sanatıdır. İslami mimari de kutsal türbeleri veya zengin binaları süslemek için yaygın olarak kullanılmış. Daha çok zaman ve daha çok para gerektiren bir sanat.

Orosi İran’ın tipik bir mimari unsuru. Orosi, ahşap kafes ve renkli camlardan yapılmış bir çeşit pencere. Orosi pencerelerinin en iyi örnekleri özellikle Safevi ve Kaçar hanedanlıkları döneminde yapılmışlar. Biz de bu sanatın çok güzel örneklerine şahit olduk. Orosi pencerelerin, radyasyonun gücünü ve güneşin ısısını azaltıcı etkisi de var. Dış mekanın görülmesine izin verirken, binanın cephesine güzellik verip, özel alanların mahremiyetini koruyor. Cam renkleri daha çok kırmızı, mavi, sarı ve yeşil renkler oluyor.

Nasır el Mülk Cami, İç mimarisinde pembe renkli fayansların kullanılması nedeniyle “Pembe Cami” olarak da biliniyor. Kaçar Hanedanı döneminde Mirza Hassan Ali Nasir-el-Mülk’ün emri ile 1876-1888 yılları arasında inşa edilmiş. Kaçar ve Zend Hanedanları ayrıca bahsedilmeyi hak ediyorlar ve ben bu kısmı sonraki bölüme bırakıyorum.

Cami vitrayları ile ünlü. İçeride bulunan oyma sütunlar, tavanlarda bulunan geometrik desenler ve çeşitli motiflerle süslü çiniler ortama büyülü bir atmosfer, mistik bir hava veriyor. Genelde camiler içinde bu mistik havayı ve insana huzur veren ortamı gördüğümü söyleyemem. Ama bu cami size bu hisleri fazlasıyla veriyor.

Caminin avlu ortasında bir havuz görülüyor. Caminin kuzey ve güney taraflarında eyvanlı iki bölüm var. Bugüne kadar gördüğüm en güzel camilerden bir tanesini gezmiş olduk. Şiraz’a yolunuz düşerse mutlaka sabahın erken saatlerinde bu camiye vakit ayırın.

Şiraz’ı gezerken programınıza Narenjestan Ghavam Bahçe Kompleksi mutlaka koymalısınız. 1879-1886 yılları arasında yapılan Narenjestan Ghavam’ın hem bahçesi hem de köşkü, Kaçar döneminin etkili ailelerinden biri olan, aslen Kazvinli tüccar, Ghavam ailesine aitmiş. Kapıdan girdikten sonra karşınıza çıkan bahçe Pers Bahçelerinin tüm özelliklerini taşıyor. Yazının burasında Pers Bahçelerinden bahsetmek doğru olacaktır.

İran’ın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde Pers Bahçeleri de yer alıyor. Bu liste içinde çeşitli eyaletlere dağılmış durumda günümüze kadar ulaşan 9 adet bahçe mevcut. Köklerini M.Ö. 6 yüzyılda Ahameniş Kralı Büyük Kiros’dan alıyor. Onun zamanında tespit edilen ilkeler, tüm bahçelerde ve her zaman korunmuş. Pers bahçeleri daima  büyük kapalı duvarlar arkasında olmuş. Cennet anlamındaki “Paradise” kelimesinin etimolojik  olarak kökeni de İran’ın Pers Bahçelerinden geliyor. Bu kelimenin Latinceye İran dillerindeki kelime olan “Pairidaēza”dan (duvarlarla çevrili bahçe anlamında) geldiği ileri sürülüyor. İranlılar bu bahçelerde yeryüzündeki cenneti yaratmışlar.

Zerdüştlük inancının ana elementleri olan hava, toprak, su Pers bahçelerinde sembolize edilmiş. Sasani döneminde bahçelerde su daha ön plana çıkarılmış. Gezdiğim tüm bahçelerde benim esas dikkatimi çeken sofistike sulama sistemi, fıskiye ve havuzlar oldu. Pers bahçeleri cennetin 4 bahçesini sembolize edecek tarzda birbirini dik kesen yürüyüş yolları ve/veya su kanalları ile 4 bölüme ayrılmış. Buna Farsça 4 bahçe anlamına gelen “Chahar Bagh” deniyor. İran’da ortaya çıkan bu bahçe örneği Moğollarla Hindistan’a ve Araplarla da İspanya, Endülüs’e taşınmış. En önemli örnekleri Tac Mahal ve El Hamra Sarayı bahçeleri. Tabii ki orijinaller İran’da. Bugün İran’da UNESCO listesine girmiş Pers Bahçeleri şunlar; Pasargad Bahçesi , Şiraz’daki Eram Bahçesi, İsfahan’daki Chehel Sotoun, Kaşan’daki Fin Bahçesi, Abbasabad Bahçesi, Mahan’daki Shazdeh Bahçesi, Yezd’deki Dolatabad Bahçesi, Pahlevan Pur Bahçesi , Güney Horasan Eyaletindeki Ekberiye Bahçesi. Eram Bahçesi gezimizi sizlere sonraki yazımda anlatacağım. Şimdi dönelim tekrar Narenjestan Ghavam gezimize.

Bahçenin kuzeyinde yer alan ana konak, muhteşem süslemeleri ile Narenjestan Ghavam kompleksinin en özel kısımlarından birisi. Bu konağın önünde büyük ve kırık ayna parçaları ile dekore edilmiş bir sundurma bulunuyor.

Narenjestan Ghavam kompleksinin ana binası sanatsal bir şekilde dekore edilmiş. Ana bina odalarının duvarlarında, tavanlarında hiç boş ve düz bir alan yok. Tahta oyma, minyatür ve kalem boyama işleri, çini döşeme ve kırık aynalarla dekorasyon gibi aklınıza gelebilecek her türlü sanatsal faaliyet bulunuyor. Fantastik bir iç tasarımın zarafetine şahit oluyorsunuz. Hem bahçe ve hem de ana bina birbirlerini çok güzel tamamlıyorlar. İran’da gezdiğim en güzel yerlerdendi.

Ana binanın altında bir de müze var. Bu müzeyi ben başlangıçta fark edemedim. Gitmeye yakın haberim olunca çok hızlıca gezmek zorunda kaldım. Gördüğüm kadarı ile küçük ama ihmal edilmemesi gereken bir müze.

Bugünlük son olarak Şiraz Kalesini yazalım; Kerim Han Kalesi, 1697’de Zend Hanedanlığı ülkeyi yönetirken inşa edilmiş. Biz orada iken kale tadilattaydı. İçeri giremedik.  

Kerim Han Kalesi, farklı tarihsel dönemlerde çeşitli işlevlere sahip olmuş. Zend Hanedanlığında Kerim Han Zend’in yaşam yeri, Kaçar Hanedanlığı’nda yerel yöneticilerin yaşam yeri, Pehlevi Hanedanlığı’nda ise hapishane olmuş.

Şiraz önemli bir şehir. Uzun uzun bahsedilmeyi hak ediyor. Yakında Şiraz gezimizle ilgili başka paylaşımlarla buluşmak üzere

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

28.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Bişapur/Tang-e Chogan/Şiraz

İran gezimizin ortalarına doğru yaklaşıyoruz. Genellikle İran tur programları Tahran, İsfahan, Şiraz, Yezd ve Persopolis merkezli olarak yapılıyor. Bu ana kadar anlattığım kısımlar bütün tur programlarında bulunmuyor. Ahvaz’dan Şiraz’a doğru olan bugünümüzden sonra biz de standart İran programlarını takip ediyor olacağız. Ben sizlere bu ana kadar anlattığım İran bölümünün de programlarınız içinde olmasını tavsiye edeceğim. Bugün yine yolumuz uzun. Şiraz’a kadar yaklaşık 520 km’lik yolumuz var.

Huzistan ham petrol ve doğal gaz rezervleri açısından İran’ın en zengin bölgesi. Yolumuz üzerinde petrol rafinerileri görüyoruz. Petrol ve doğal gaz buradan borularla Umman Denizi’ne ulaştırılıyor.

Bişapur (Şapur’un Şehri anlamında Farsça Bay-Šāpūr‘dan geliyor), Pers ve Elam arasındaki antik yol üzerinde, diğer Sasani başkentleri Estakhr (Persepolis’e çok yakın) ve Ctesiphon arasındaydı.

1. Şapur

İkinci Sasani Kralı 1.Şapur müthiş bir yöneticiymiş. Sasani İmparatorluğunu 30 yıl boyunca yönetmiş. Yönetimde olduğu yıllar olarak M.S. 240-270 arası kabul ediliyor. Babası olan Ardeşir’in seferlerine katılmış ve babası ölene kadar da eş kral unvanı taşımış. Şapur iktidarı boyunca Roma İmparatorluğunun belalısı olmuş. Roma topraklarında olan Antakya’yı, Kapadokya’yı ele geçirmiş. Üç Roma imparatorunun sonunu getirmiş; Çocuk imparator Gordian III, Arabistanlı Philip ve en sonda da İmparator Valerian. Yani Şapur’un Roma İmparatorlarına karşı galibiyet üçlemesi var. Şapur, Zağros Dağlarının dik yamaçlarına yaptırdığı kabartmalarda bu üç imparatoru da aşağılarken gösterilmiş. Kendisine “İran ve İran olmayan kralların kralı” unvanını vermiş ve kullanmış.

Akıllı bir politika izlemiş ve savaşta ele geçirdiği yerleri yakıp yıkmaktansa yağmalamış ve kendilerine haraç öder hale getirmiş. Hazinesini güçlendirmiş. Esir aldıkları arasında, Valerian’ın Roma ordusu mühendisleri örneğinde olduğu gibi, işine yarayacak beyin ve kas gücü varsa kullanmış. Onlara Şuşter Su Sistemini ve Bişapur’u inşa ettirmiş. İşte Şapur’dan bu kadar bahsetmemin nedeni bugün gezeceğimiz Bişapur Antik Şehri ve Tang-e Chogan Kaya Kabartmalarının ana konusunun “İran ve İranlı Olmayan Kralların kralı 1 . Şapur” olmasıdır.

Bişapur bir nehir geçişinin yakınında inşa edilmiş. Aynı yerde ayrıca kayaya oyulmuş rezervuarlara sahip bir kale ve altı Sasani kaya kabartması olan bir nehir vadisi ve Şapur’un 7 metre boyunda heykelinin bulunduğu mağara bulunuyor. Sasani Fars Bölgesi Arkeolojik Peyzajları, 2018 yılında UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi içine alınmış. Bişapur Arkeolojik Site Alanı ve Tang-e Chogan Kaya Kabartmaları listede bulunan 8 Sasani dönemi eserleri arasında.

Antik şehrin çevresi 10 metreye ulaşan kalın surlarla çevrili. Bugün, sadece size söylendiği zaman kale olduğunu fark edeceğiniz antik kalesi dağların yamacında bulunuyor. Şehrin büyük kısmı hala toprak altında ve kazılmamış halde. Şapur’un yaptırdığı saray ve su tanrıçası Anahita’ya adanmış tapınak, arkeolojik alanın en iyi çalışılan bölümleri.

Bu şehirle ilgili en önemli nokta, Bişapur’dan önce görülmemiş, Pers-Roma sanatı ve mimarisinin birleşiminin bu antik şehirde uygulanmasıdır. Bişapur inşa edilmeden önce, İran/İran’daki hemen hemen tüm ana şehirler dairesel bir plana sahiptiler. Bişapur, Roma şehirlerinde olduğu gibi, dikey ve yatay sokak (ızgara biçimli) planına göre yapılmış ilk Pers şehri. Ayrıca şehirde özellikle iç mimaride Roma Sanatından uyarlanmış mozaik işçiliğini de görmekteyiz.

Anahita Tapınağı yer düzeyinin altında yapılmış. Merdivenlerle inilen tapınakta bir avluya açılan kapılar ve tüneller sistemi kurulmuş. Çok iyi durumda olan bu tapınak içine, su kanalları ile nehirden su taşınmış ve Su ve Bereket Tanrıçası Anahita’ya adanmış bir tapınak yapılmış. Daha önce gezdiğimiz Taht-ı Süleyman’da da böyle bir tüneller sistemi ile tapınağa giriş vardı ama buradaki kadar iyi korunmuş durumda değillerdi.

Anahita Tapınağı arkasında Ateş Tapınağı ve Saray Kompleksi var. Ateş Tapınağı içi 781 m2‘lik dev bir salona ve 61 adet nişe sahip.

Şehirde bir bölüm Valerian Sarayı olarak ayrılmış. Kazılarda çıkan bulgulara göre burası Şapur’un esir aldığı Roma İmparatoru Valerian için yaptırdığı bir yermiş. Harap halde ve pek saraylık görüntüsü yok doğrusu.

Şapur Sarayı, Ateş Tapınağına bitişik yerleşimli. Şapur kendi kurduğu şehirde ölmüş. Sasanilerin yıkılması sonrasında da şehir önemini yitirmiş.

Bişapuru gezdikten sonra hemen yakındaki Tang-e Chogan Kaya Kabartmalarının bulunduğu alana gittik. Şapur Nehri kuzeydoğudan güneybatıya, bir vadi içinden geçerek akıyor. Bu vadinin ismi olan Tang-e Chogan (Tang-e Chowgan) “Polo oyunu vadisi” anlamına geliyor. Tang-e Chogan, Sasani krallarının geleneksel polo oyunlarının yeriymiş. Burada iki yanlı Zağros Dağlarının dik kayaları büyük Sasani krallarının birkaç muhteşem kabartmasına ev sahipliği yapıyor. Zağros Dağlarının dik kayaları adeta imparatorların başarılarını kazıttıkları birer tuval gibi kullanılmış.

Bu vadide Şapur I ve Behram I ve II ile ilgili 6 kabartma var. Ayrıca nehir yatağından yaklaşık 700 metre yükseklikte Şapur Mağarası denen mağara içinde 6 metre yüksekliğinde büyük bir Şapur I heykeli de bulunuyormuş . Ancak ulaşımı zahmetli ve zaman alıcı bir mesafede olunca biz oraya gidemedik.

Tang-e Chogan Kabartmaları, diğer Sasani dönemi kabartmalarından daha büyük ve içeriği kalabalık kabartmalara sahip olması bakımından benzersiz. Yani bu geçit kabartmalarını görmezseniz olmaz. Hepimizi, Bişapur Arkeolojik Alanından daha fazla etkiledi. Hüsrev’in Kirmanşah’ta Taq-e Bostan’daki av sahnesinin antik kabartması ile karşılaştırılabilecek kadar güzeller.

Alanın sol tarafında bulunan rölyefleri, girişten itibaren bakarak takip ederseniz, karşınıza ilk olarak Şapur ‘un 3. rölyefi çıkacak. Bu rölyefte Romalılara karşı kazanılan zaferin ifadesi olarak Kral Şapur merkezde ve atı üstünde, tacı lüle saçlı kafasında. Şapur’un atının önünde yalvaran Roma İmparatoru Arabistanlı Philip, arka tarafında ise Şapurun bileğinden kavradığı esir Roma İmparator’u Valerian bulunuyor.

Rölyefte Şapur’un kumandanları da at sırtında olarak kazınmışlar. Burada tam 100 tane kazınmış insan figürü mevcut. Pers ordusu ve subayları atları üstünde Şapur’un arkasında ve Romalı subaylar ve soylular 5 sıra halinde Kral I. Şapur’un önünde hediyeler ve adaklar taşıyorlar olarak kazınmışlar.

Alana ana girişten sonra karşınıza çıkan ikinci kabartma, Kral II. Behram’ın Araplar üzerindeki zaferini temsil ediyor. Solda at sırtında Behram ve Araplar, krala atları ve develeri sunmak için İranlı komutanlar tarafından yönetiliyor. Burada Behram’ın tacı diğer rölyeflerdeki krallardan farklı olarak kanat şeklinde.

Sol yanı takip edersek karşımıza çıkan 2. rölyef benim en sevdiğim rölyef oldu, 1. Berham’ın zafer rölyefi. Diğer kabartmalarda görülen, doğanın zaman içinde yarattığı tahribat, bu rölyefte en az gözüküyor.

Behram, size göre soldaki Ahura Mazda’dan tacı kabul ediyor. Bu rölyefin işçiliği elbiselerde görülen kıvrımlar ve verilen hareketle mükemmel olarak kabul ediliyor. İmparatorun atının ayakları altındaki yerde yatan mağlup ettiği düşman ayrıntısına dikkatinizi çekerim.

Dördüncü kabartma, II. Behram’ın isyancılara karşı kazandığı zafer sahnesini tasvir ediyor.

Burada kral ortada tahtta otururken, sağ tarafında saygılı bir şekilde İranlı komutanlar ve askerler, solda ise isyancılar ve esirler yer alıyor. Esirler İran askerleri tarafından kralın huzuruna getiriliyorlar.

Geçidin sol tarafında bulunan 4 rölyefi gezerken, sağ yanında bulunan 2 rölyefi görmemişiz. Bunu, yazıyı hazırlarken fark ediyorum ve tabii ki üzülüyorum. “Neden atlamışız ve rehber bizi oraya neden götürmemiş?” diyeceğim ama tahmin edeceğiniz gibi geride kalan uzun otobüs yolculuğunu düşünmüştür veya biz alanı gezerken başlayan yağmurdandır diyerek kendimi avutuyorum.

2 rölyeften bir tanesinde hem Şapur ve hem de Ahura Mazda ata binmiş ve karşı karşıya gösteriliyorlarmış. Kral tacını Ahura Mazda’dan alıyor. Ahura Mazda’nın atının ayaklarının altında Ahriman (şeytan) ve Şapur’un atının ayaklarının altında ise Gordianus’un cesedi yatıyorken ifade edilen bir kabartma. Bu kabartma en çok hasar gören kabartmaymış. Bu nedenle bunu görmesem de olurmuş. Ama göremediğimiz diğer kabartma alanın en iyi korunanıymış. Şapur’un Roma İmparatorluğu’na karşı kazandığı zaferle ilgili olan kabartmayı göremediğime üzüldüm doğrusu.

Gezi yazısı yazarken insan geziyi bir defa daha yaşıyor. Eskiden geziye gitmeden önce mutlaka ama mutlaka elimde gezi öncesi çalışmalarımdan çıkarttığım notlar ve gittiğim yerle ilgili kitaplar olurdu. Kolay kolay gezilen yerle ilgili, çok önemli bir neden yoksa, görmeden geldiğimiz yer olmazdı. Gerekirse rehberi uyarır ve mutlaka oraya yönlendirirdim. Artık yaşlandım ve tembelleştim galiba. İhmal ettik ve yeteri kadar çalışmadan gittik. Sonunda 2 rölyef görmeden gelmişiz. “Gördüklerine say” diyenler çıkacaktır aranızdan ama adamlar 2000 sene önceden kayalara günlerce tarih kazımış durmuş, görmeden gelmek en azından emeğe saygısızlık olmaz mı? Ben uyarımı buradan yapayım da yazıyı okuyan gezginler aynı üzüntüyü sonradan yaşamasınlar..

Nurabad’da yemek molası verip Şiraz doğru yola çıktık. Yeni konu Şiraz olacak…

Gezekalın

23.06.2022



Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Susa Antik Kenti-Çoğa Zenbil

Şuşter’den sonra Çoğa Zenbil (Chogha Zanbil) adlı bir başka önemli bir arkeolojik alanın ziyaretine gittik. Şuşter’den 46 km’lik mesafede olan Çoğa Zenbil, Elam dilince Dur Untash (Untaş Şehri anlamında) olarak adlandırılmış. Çoğa Zenbil’in Farsça anlamı ise “Höyük Sepeti“. Alana vardığımızda giriş yerinden bakınca uzakta tuğla rengi bir yükselti dışında pek bir şey belli olmuyordu. Belirlenmiş yol boyunca surlarla çevrilmiş tapınağa yaklaştıkça olay değişiverdi. Bugünkü yüksekliği 24 metre olan (gerçekte olanın yarısı olarak yazılıyor) tapınak çok iyi durumda. sadece İran’da değil, günümüze ulaşan Mezopotamya zigguratları içerisinde de en iyi durumda olanlarından birisi olarak kabul ediliyor.

Zigguratlar bir platform üzerine kurulan, basamaklı piramidal tapınak kulesi ile karakteristik yapılar. M.Ö. 2200 ile M.Ö. 500 yılları arasında Mezopotamya’nın (ağırlıklı olarak Irak’ta) büyük şehirlerinde yapılmışlar. Tapınaklar içine dönemin, yörenin tanrılarının heykelleri konurmuş, tapınaklar onlara adanırmış. Bu dini yapılar her zaman kerpiçten bir çekirdek ile inşa edilmiş ve dışı pişmiş tuğla ile kaplanmış. İç bölmeleri yok ve genellikle kare veya dikdörtgen şeklinde yapılmış. Özellikle Sümer , Babil ve Asur bölgeleri arasında eşit olarak bölünmüş, yaklaşık 25 ziggurat biliniyor. Zigguratlarda çıkış, harici bir üçlü merdiven veya spiral bir rampa ile yapılırmış. Eğimli kenarlar ve teraslar genellikle ağaçlar ve çalılarla çevrelenirmiş. Bugün gezeceğimiz Çoğa Zenbil, Susa Antik Kentine 30 km mesafede ve Susa’nın boğa tanrısı Inshushinak’a (Insusinak) adanmış bir ziggurat.

Çoğa Zenbil özellikle orta Elam dönemine (M.Ö. 1500-1000) tarihlenen kalıntılarıyla ve Mezopotamya dışında ayakta kalan birkaç ziggurat arasından en büyüğü olması nedeniyle önemli bir yer.

Elamlılar binlerce yıl bölgede yaşamışlar ancak sürekli olarak tek elden ve dirayetle yönetilen bir halk olamamışlar (Bu yazıyı hazırlarken Elam tarihi hakkında güzel bir video izledim. Meraklısının ilgisini çekebilir diye adresini paylaşmak isterim; https://www.youtube.com/watch?v=TVKwzrdnOjA&t=1631s). Daha çok kabile devletlerinin bir araya geldiği ve güçlü kabile liderinin sözünün geçtiği kozmopolit bir toplum olmuşlar. Onları bir arada tutan ortak bir dil dışında çok farklı bir halk yapısına, kültüre ve çok sayıda tanrıya sahip olmuşlar. Elam tarihinin en parlak dönemi olan M.Ö. 1400-1100 yılları arasında bu farklılık bir sorun olarak görülmüş ve yöneticiler halkı “Elamlaştırma” politikası denemişler. Bu politika ile Elam topraklarında kültür ve din standardını teşvik etmeye çalışmışlar. Untash-Napirisha bu döneme ait önemli bir Elam kralı. Kendisi de bu politikaya inanarak, içinde Çoğa Zenbil’in de bulunduğu yeni ve geniş bir şehir inşa ettirmiş. Çoğa Zenbil’in bu anlamda hikayesi çok ilginç.

Kral Untash-Napirisha, gezdiğimiz alanda M.Ö. 1250’li yıllarda yaptırdığı ilk tapınağı, Susa’nın koruyucu tanrısı Insushinak’a adamış ve onu Susa’dan bu tapınağa taşımış. Burada yeni standartlarda, tek tip tanrıya tapılan yeni bir başkent yaratırsa, ortak bir Elam kültürü yaratacağını düşünmüş. Tasarladığı ve inşasına başladığı başkentin daha çok ilgi çekmesini beklerken, farklı tanrılara tapan insanlar arasında huzursuzluk yarattığını anlamış. Elam halkının yaşamlarında uyguladığı çok çeşitli tapınma geleneklerini ve çeşitli tanrılara tapmaya devam ettiklerini gördükten sonra fikrini değiştirmiş. Başlangıçta Susa’nın koruyucu tanrısı İnsushinak’a bir anıt olarak tasarlanan ziggurat, daha sonra daha da büyük bir vizyonu gerçekleştirmek için yıkılmış. Elam’ın tüm bölgelerinden ibadet edenleri ağırlayacak ve sadece boğa figürlü tanrı İnsushinak için değil, tüm tanrılar için bir tapınak kompleksi inşasını başlatmış. Daha büyük bir ziggurat, küçük tapınaklar ve rahipler için konutlar yaptırmış. Tapınak kompleksi kralın ölümü sırasında hala tamamlanamamış. Bölgedeki arkeolojik buluntular, Çoğa Zenbil’in M.Ö. 1000 yılına kadar bir haç yeri olarak kullanıldığını gösteriyor. Arkeolojik kazılarda görülen ve inşaatta kullanılmak üzere yığılmış kerpiç tuğlalar, alandaki bitmemiş tapınaklar, aslında kompleksin hiçbir zaman tamamlanamadığı düşündürüyor. Untash-Napirisha’nın tapınağı, aslında Elamlıların farklı dini inançlara, tapınmalara, tanrılara gösterdikleri hoşgörünün hikayesini anlatması bakımından da önemli.

Asur kralı Asurbanipal M.Ö. 647-646’da Elam’ı işgal ettiğinde tapınak işgalcilerce yağmalanmış ancak Asurbanipal siteyi tamamen de yok etmemiş. Sonra bilinmeyen nedenlerle terk edilen Çoğa Zenbil, M.S. 1935’te yeniden keşfedilene kadar unutulmuş.

Alanda merkezde bulunan ana tapınak, her ziguratta olduğu gibi yüksek bir platforma ve tepesine kurulu tapınak formunda yapıya sahip. İçi kerpiç, dışı ise pişmiş tuğla ile kaplı. Süslü cephesi bir zamanlar sırlı mavi ve yeşil pişmiş toprakla kaplıymış. M.Ö. 1250 yıllarında yapılan tapınağın dış duvarlarında bazı tuğlalara kazınmış, boydan boya giden çivi yazıları hala görülüyor.

Binanın tepesindeki tapınaktan, Inshushinak’ın her gece cennete yükseldiğine inanılırmış. Alanda ana tapınak çevresinde bugün sadece 4 tanesi görülen daha küçük tapınaklar bulunuyormuş.

Benim için gezi alanında en ilginç bulduğum bölümlerden bir tanesi yerdeki fayans üzerinde görülen insan ayak izi oldu. Bundan tam 3250 yıl öncesinden kalma, ıslakken üzerine basılması ile oluşan fayans üstündeki ayak izleri kim bilir kime aitti?

Susa Antik Kentine, gezimiz sırasında, Şuşter Tarihi Su Sistemi ziyaretinden sonra gittik. Aradaki mesafe 76 km kadar. Şuşter, “Susa’dan daha iyi” anlamına geliyormuş. Şuşter günümüzde bile çok etkileyici gözüküyor. Şuşter’den sonra Susa’yı gezerseniz size biraz sönük kalacaktır. Ancak aslında Susa’nın tarihi önemi çok fazla.

Susa Antik Kenti M.Ö. 4. bin yılı başlarında Elamlıların siyasi başkenti, Ahamenişlerin yazlık başkenti, Part ve Sasani dönemlerinde ise önemini koruyan bir kent olmuş. Karbon 14 analizleri ile burada 7000 yıl öncesinden yaşama dair ipuçları bulunmuş. Susa, Elamlılar zamanında Susan veya Susun diye adlandırılırmış. Susa, özellikle bölgedeki kültürlerin geniş bir zaman diliminde evrimine dair kanıtlar sağladığı için tarihi öneme sahip. Örneğin burada Elamlıların sarayı kerpiçten yapılırken, Ahamenişler saraylarını pişmiş tuğladan yapmışlar. Çoklu tarih katmanlarına ev sahipliği yapması yönü ile Susa 2015 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Miras Listesine alınmış. Şehir hem Babil’li Hammurabi ve hem de Asur’lu Asurbanipal tarafından yıkılmış. Ancak Susa her zaman küllerinden yeniden doğmuş diyebiliriz.

Susa’da Ahameniş kralı Büyük Darius ve sonrasında gelen takipçilerinin yaptırdıkları Apadana Sarayı alanın en önemli bölümü. Ne yazık ki günümüze sadece sütun kaideleri ve korunmuş kerpiç duvarlar kalmış. Alanda Akrepol ve eski saray ve evler diğer gezilecek bölümler. Ama Susa, Persepolis yanında daha az görünür kalıntıya sahip. Büyük İskender, Ahamenişlere nasıl bir kinle saldırdı ise şehir MÖ 331’de büyük ölçüde tahrip olmuş. Ortada saray filan kalmamış. Bu yazıyı hazırlarken edindiğim ilginç bir bilgi de Susa Düğünleri denen bir olayın varlığı. Büyük İskender ele geçirdiği Pers toprakları halkı ile kendi halkını karıştırmak ve ortak bir kültür yaratmak için 10000 Pers ve Makedon çifti Susa’da büyük bir düğünle evlendirmiş.

Aşağıdaki fotoğraflar Darius’un Apadana Sarayı’nın gezimizde çektiğim fotoğrafları. Böyle bakınca hiç bir anlam ve önem veremiyorsunuz.

Aşağıda soldaki illüstrasyon çizime ve sağdaki müzede çektiğim fotoğrafa bakarsanız sarayın ihtişamını tahmin edebiliyorsunuz. Bu tip yerlerde tabelalara asılmış çizimlerle aslında o alanda nasıl bir eser olduğunun gösterilmesi mutlaka yapılmalı. O gün bölgeyi gezerken bir sürü şeye daha çok dikkat edebilirdim. İran’da müze içi sergilemeler ve açıklamalar genelde iyi ama Çoğa Zenbil, Şuşter, Susa gibi arkeolojik alanlarda bu tip canlandırmalar ve açıklamalar bence yetersizdi.

Susa’da ilk ciddi ve bilimsel arkeolojik kazılar Fransız arkeolog Jacques de Morgan tarafından başlatılmış. Burada özellikle Darius’un Sarayı kazılarında önemli eserler çıkartılmış. Fransızların çıkarttıkları eserlerde Fransa’ya yollanmış. Başlarda kazı alanı yakınında çadırlarda kalan kazı ekibi kendilerini yerel halk tarafından sürekli tehdit altında hissetmiş. Koruma ve operasyon üssü olarak bir kale inşa etmeye zaman ve kaynak ayırmışlar. Antik Susa bölgesini korumak için kazı yapıyor ve çalışıyor olsalar da, aynı zamanda şu anda “Susa Kalesi” veya “Arkeolog Kalesi” olarak bilinen binayı inşa etmek için bölgeden gelen malzemeyi kullanmışlar. Şu anda gözüken kale aslında bu arkeologların yaptırdıkları1885 yılından kalma ve tek orijinalliği kazılardan çıkan malzeme ile kendilerine kale yapmaları. Yine de kale içinde sergilenen ve kazıda kullanılan malzemelerle ilginç bir yer.

Günün sonunu Susa Müzesini gezerek tamamladık. Müze Antik Susa Kalesi’nin yanında, Daniel’in Türbesi karşısında yer alıyor. Kendi küçük ama içindekiler önemli eserler. Gezi sonrası Ahwaz’a akşam yemeği ve konaklama için geri döndük.

Bu yazı ile İran’ın Ahwaz çevresi gezimizi tamamlamış oldum. Farkındayım, bazen çok ayrıntıya girmiş gibi oluyor ama söz konusu olan İran. Emin olun bu ülkeye olan gezimi yazıya dökmek için okudukça, bu halimle bir daha gitmem iyi olur diye düşünmüyor değilim.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

22.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Şuşter Tarihi Hidrolik Sistemi/Daniel’in Mezarı

Bugün İran gezimizde çok önemli bir gün olacak. İran gezi programı yaparken Ahvaz’da konaklama yapmanızı ve civarda olan Susa, Şuşter, Çoğa Zenbil ve Danyal Peygamber’in Türbesini gezmek için genişçe zaman ayırmanızı tavsiye ederim. Binlerce yıl öncesinden ayakta kalmış bir ziggurat olan Çoğa Zenbil 1979, Şuşter Tarihi Su (Hidrolik) Sistemi 2005 ve Susa Arkeolojik Sit Alanı 2015 yıllarında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınmışlar. Yani sizin anlayacağınız bir gezi günü içinde 3 tane önemli yeri ziyaret edeceğiz. Bir gezgin için bugün önemli bir gün olmasın da, hangi gün olsun? Bu gezi yazısını yazarken yazıya koyacağım fotoğraflar arasından, başlık fotoğrafı seçerken bile çok zorlandım. Bu bölümün yazıları uzun olacağından birkaç bölüm halinde sunmak uygun olacak diye düşündüm.

Dicle ve Fırat Nehirleri arasında kalan bölge, Mezopotamya, tarihte Babil, Sümer, Akad, Asur ve Elam gibi çok sayıda uygarlığa ev sahipliği yapmış. İran’ın güneybatısında M.Ö. 3000’li yıllarda var olmuş antik bir medeniyet olan Elamlılar bugünkü İran’ın güneybatısındaki Huzistan eyaleti ve civarındaki topraklarda hüküm sürmüşler. M.Ö. 646 yılında Asurlular tarafından son Elam Hanedanı ortadan kaldırılıncaya kadar da varlıklarını sürdürmüşler. Sümer, Akad, Babil gibi devletlerle etkileşmişler, dil ve kültürel etkilerini kendilerinden sonra gelen medeniyetlere aktarmışlar. Bugün yazıma bu binlerce yıl öncesinin kadim uygarlığını konu etmemin nedeni Elamlıların bir süre başkentliğini yapmış olan Susa Arkeolojik Sit Alanı, günümüze ulaşan en önemli zigguratın bulunduğu Çoğa Zenbil ve Şuşter Hidrolik Sistemi gibi antik Elam bölgelerine gezi yapacağımızdandır. Bölge için kesinlikle bir tam gün ayırmalısınız ve Susa Müzesini de programa almalısınız. Müze konusu açılmışken Kaçar Hanedenından Nāṣer-al-Din Şah 1895 yılında İran’da kazı yapma tekelini Fransızlara para karşılığı vermiş. Anlaşma gereği Fransızlar kazılarda çıkan tüm değerli metallerin ağırlıkça değerinde bir tazminatı da o dönem İran yönetimine ödemişler. Böylece kazılarda çıkan eserler Fransa’ya götürülmüş. Yani bölgeye ait kazılarda çıkan eserlerin en güzellerini Şusa ve Tahran müzelerinde değil ama Fransa’da Louvre Müzesinde görebilirsiniz.

Biz gezimize sabahın erken saatlerinde önce Ahvaz’dan 92 km ötede bulunan Şuşter Hidrolik Sistemini ziyaret ederek başladık. Gezi boyunca en çok etkilendiğim yerlerden bir tanesi olan Şuşter Tarihi Hidrolik Sistemi Akamenişler zamanında başlayan ve Sasani Döneminde biten, kıt olan suyun en efektif şekilde kullanılmasını amaçlayan karmaşık bir su dağıtım sistemi. Sistemde barajlar, köprüler ve kanallar var. Su akış debisi yüksek olan Karun Nehri‘nin suyundan ve gücünden en azami şekilde faydalanmak için tasarlanmış bir sistem. Büyük Darius’un M.Ö. 5 yüzyılda başlattığı çalışmalar, M.S. 3. yüzyılda tamamlanmış.

Şuşter Hidrolik Sistemi, antik çağlarda yarı çöl arazilerini yerleşime açmak için geliştirilen hidrolik tekniklerin benzersiz bir örneği. Dağlardan aşağı akan bir nehri kanallarla yönlendirmişler, büyük ölçekli inşaat mühendisliği yapılarını kullanarak ve kanallar oluşturarak, suyun geniş bir alanda (tarımsal, bireysel, ve değirmenlerde olduğu gibi) ve birden fazla amaçla kullanımını mümkün kılmışlar. Değirmenlerde buğday, susam öğütmüşler. Suyu tarım arazilerine yönlendirmişler ve su olmayan yerlere su götürmüşler.

Büyük Darius, inşa ettirdiği basit kanallarla Karun Nehri suyunu Şuştar’a yönlendirmiş. Sisteme esas mükemmelliğini veren ise aslında Romalı mühendisler olmuş. Burası Roma İmparatorluğunun doğudaki en uzak noktada inşa ettiği baraj ve köprü sistemi olarak kabul ediliyor. Romalılar aslında sisteme gönüllü olarak katkıda bulunmuş değiller. Sistemin ana bölümlerine onların verdikleri katkı zorunluluktan diyelim.

“Nasıl?” diye merak ederseniz anlatayım; Sasani Kralı 1. Şapur Edessa Savaşında (MS 260) Roma İmparatoru Valerian’ı yenerek, kalan tüm Roma Ordusu ile birlikte esir almış. Kaynakların bir kısmı Şapur’un, Valerian’ı aşağılayarak ve işkencelerle öldürttüğünü yazıyor. Başka bir kaynakta ise tarihçiler farklı bir iddiada bulunuyorlar. Şapur, esir Roma İmparatoru ve en azından işine yarayacak mühendislerine hayatları karşılığı, Roma mühendisliğini kendi ülkesinde uygulama şansını vermiş. İlerleyen günlerde anlatacağım Nakş-ı Rüstem’de var olan Şapur’un atı önünde ondan aman dileyen Valerian rölyefi biz orayı gezdiğimizde tadilattaydı.

Benim fotoğrafımın yanındaki daha önceden çekilmiş ve internetten bulduğum fotoğrafta tadilatsız halin fotoğrafındaki Valerian’ın aşağılanması sahnesi, Tak-ı Bostanda Hüsrev ve Ahura Mazda’nın ayakları altındaki Romalı’nın aşağılanması kabartmasında olduğuna göre daha naif sayılabilir. Şapur, savaştaki başarısı üzerine Bişapur’da kendine bir saray inşa ettirmiş. Bizim de gezdiğimiz bu alandaki bir bina, Valerian Sarayı olarak anlatıldı ve gezdirildi. Anladığım kadarı ile Şapur, işine yarayacağını düşündüğünden savaşta mağlup ettiği İmparator Valerian’ı rölyeflerde aşağılamış ama yaşamasına izin vermiş, saraycık denilecek bir yeri de esiri olan Valerian’a ayırmış. Ama Romalıların iş gücü ve mühendislik bilgileri karşılığı olarak yapmış bunu. Bişapur’daki saray yapısında, başka herhangi bir Pers şehrinde görülmeyen kadar Roma tarzı mimari ve şehir planı uygulanmış.

Aralarında Roma Mühendislik birlikleri de olan bu muazzam iş gücü Şuşter’de Dairus döneminde başlanan hidrolik sistemini daha işlevsel hale getirmek için çalışmışlar. Bu iş gücü ve Roma Mühendisleri eski Elam ve Mezopotamya geleneksel yapılarının üstüne Ab-i Gargar adlı bir kanal ve Karun Nehrinin su akışını yapay su yoluna yönlendiren Band-e Kaisar ve Band-e Mizan adlı iki baraj inşa etmişler. Band-e Kaisar “Sezar’ın Bendi” anlamına geliyor. Bu bile aslında Şapur’un, esiri Valerian’a, işine yaradığı için iyi davrandığı görüşünü destekler nitelikte. 1885 yılında bir depremde Sezar Bendi kısmen yıkılmış. Ancak Gargar Kanalı hala iş görüyor.

Aracımızdan indikten sonra alana gitmek için yürüdüğümüz Shari’ati Caddesi Köprüsünden Şuşter Hidrolik Sistemine tepeden bakıyorsunuz ve manzara harika görünüyor. Sistem sizi büyülüyor. O zamanların şartlarında böyle bir sistemin kurulması ve günümüzde bile hala çalışıyor olması insanı hayrete düşürüyor.

Alana kemerli bir kapıdan giriyorsunuz. Biz gezdiğimiz zaman orta alana giden yolu kapatmışlardı. Küçük su kanalları, suyu değirmenlere yönlendiriyor. Bir zamanlar 50 ye yakın su değirmeni varmış ama günümüzde sadece 8 tanesi çalışır vaziyette.

Burayı içeriden gezdikten sonra geldiğiniz girişten çıkarak caddeyi devam edin ve bu güzel esere bir de daha yukarıdan ve tam karşıdan bakın.

Bir başka tavsiye edilen ve Şuster Hidrolik Sistemi’nin en güzel panoramik manzarasını görebileceğiniz yer de Tarihi Marashi Evi imiş. Bizim oraya gitmemiz için zaman yoktu. Ama vakti olanlar o evin terasından çok güzel fotoğraflar çekecektir.

Aslında Şuşter gezisi sonrasında önce Çoğa Zenbil’e, Sonra da Susa Arkeolojik Sit Alanı ve Daniel’in Mezarına gittik. Ama ben yazıyı iki kısımda bitirebilmek için bu yazıda Daniel’in (Danyal) Mezarını da anlatacağım.

Daniel’in Türbesi, çam kozalağı şeklinde, 20 metre yükseklikte ve 5 metre çapında kubbesi ile Susa’da her yerden rahatlıkla fark edebileceğiniz bir yer. Böyle bir kişinin yaşadığı bile tartışmalı ama İncil’de adı geçiyor. Babil’de Nebukadnezar döneminde yaşamış. Bulunduğu yere bolluk, bereket ve sağlık getirdiğine inanılıyor.

İlk türbe Selçuklularca, son hali ise 1870 yıllarında yapılmış. Hıristiyanlarca ve Bahailerce peygamber kabul edilen Yahudi bir karakter. Kendisi tartışmalı ama mezar yerine Türkiye (Tarsus) ve Özbekistan (Semerkant) da sahip çıkıyor.

İçeri girdiğimizde duvarları ve tavanının kırık aynalarla kaplı olduğu salonda onlarca kişinin dualar ettiğini, süslü bir kafes şeklindeki mezar çevresinde dolanarak onu öptüklerini göreceksiniz. Bunun yanında dışarının sıcak ortamından kaçıp, klimaların serinliğinde yatarak dinlenenlere de şahit olabiliyorsunuz. Şuşter ve Çoğa Zenbil’den sonra burası bana biraz yavan geldi diyebilirim. Vaktiniz yeterli ise tabii ki kaçırmayın, sonuçta ortamda saatler geçirmeniz gerekmiyor.

Bu güzel günün diğer gezi yerleri olan Susa ve Çoğa Zenbil bir sonraki yazımın konusu olacak.

Gezekalın

21.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Kirmanşah’dan Ahvaz’a

İran gezimizin en uzun otobüs yolculuğunu yaptığımız günlerinden bir tanesini gerçekleştireceğiz. Geceleme yaptığımız Kirmanşah yakınlarında, Tak-ı Bostan (Taq-e Bostan) ve Dünya Kültür Miras Listesinde yer alan Bisütun gezi alanlarını ziyaret ederek, Hürremabad’da öğle yemeği molası verip sonrasında Ahvaz’a devam edeceğiz. İran’ın bu bölgesinde yollar çok iyi değil.

Büyük çoğunluğunu Kürt nüfusun oluşturduğu ve Irak sınırına yakın Kirmanşah, tarihin eski devirlerinden beri yerleşim yeri olmuş. Önemli bir merkez olması ise Sasaniler dönemine uzanıyor. Kirman Selçuklularının merkezi olmuş olan Kirmanşah, gördüğüm kadarı ile Selçuklu eserleri bakımından zengin bir bölge değil. Selçuklular ve Moğollar gibi İran topraklarında bir dönem hüküm süren devletler, beraberlerinde getirdikleri kendi kültürlerini hakim kılmak yerine, Fars Kültürüne ve idari yapısına kendi kültürlerini ve idari yapılarını adapte etmeyi seçmişler. Yüzyılların devlet yönetme geleneği ve yazılı edebiyatı olan Fars topraklarında başka türlüsü becerilemezdi herhalde. Sasani dönemi anıtlarının yoğunluğu açısından Kirmanşah dikkate değer bir bölge. Kirmanşah içini gezmekten ziyade çevresinde bulunan Taq-e Bostan ve Bisütun gibi yerlere vakit ayırmanız daha doğru olacaktır.

Tak-ı Bostan (Taq-e Bostan) denince MS 4. yüzyılda, Sasani İmparatorluğu döneminde büyük kayalara kabartmaların oyulduğu arkeolojik bir alandan bahsediyoruz. İran’da, Zağros Dağları kayalarına oyulmuş ve günümüze ulaşan Sasani Dönemine ait 30’a yakın kaya kabartma arkeolojik alanı bulunuyor. Bizim orada olduğumuz zaman hava kapalı, soğuk ve yağdım yağacak durumundaydı. Yaklaşık 10 km’lik bir sürüş sonrasında Kirmanşah’da kaldığımız otelden Tak-ı Bostan’a vardık. Alana ilk vardığınızda çevrenin güzelliğinden etkilenmemeniz mümkün değil. Kaynak suların meydana getirdiği bir havuz, hemen arkasında ise kayalara oyulmuş olan kabartmalar ve onların suya düşen akisleri. Sasani Kralları tarihi İpek Yolu’nun kervan geçiş noktası ve kamp alanı boyunca kaya kabartmaları için güzel bir ortam seçmişler. Bu krallar Tak-ı Bostan’da, önceden Bisütun’da yapılmış Ahameniş ve Part Krallarının kabartmalarına nispet yaparcasına daha güzel bir alan seçmişler, daha ince bir işçilik kullanmışlar.

Kabartmalarla aranızda olan su dolu hendek ve gün ışığının durumuna göre yetersiz ışık ortamı küçük kabartmaların ve aslında var olan başka ayrıntıların fark edilmesine engel olabiliyor. Alanda iki adet kemerli biri büyük, biri küçük mağara içinde, bir de mağara içinde olmayan ve düz kaya üzerine oyulmuş 3 adet kabartmalı alan var.

İki mağaradan daha büyük olanı (9 metre yüksekliğinde, 7,5 metre genişliğinde ve 6,5 metre derinliğinde), dikkat çekici şekilde zengin ve karmaşık tasvirlere sahip. Arka duvara bir taç giyme töreni hikaye edilmiş. Bu taç giyen kralın Sasani Kralı 2. Hüsrev olduğu düşünülüyor. Bu Hüsrev’den aşağıda bahsedeceğiz biraz. Kralın bir tarafında Tanrı Ahura Mazda, diğer tarafında ise Su Tanrıçası Anahita bulunuyor ve krala Zerdüşt Dini simgesi olan Faravahar’ı veriyorlar. Bu kabartmanın altında ise hem kendisi ve hem de en sevdiği atı olan Şebdiz’in üstünde zırhlar içerisinde ve elinde mızraklı hali ile Hüsrev tasvir edilmiş diye düşünülüyor. Sasaniler’in askeri güçleri içinde zırhlı atlar ve zırhlı süvarilerin ayrı bir önemi varmış.

Aynı yerde yan taraflardaki kayalara ise av sahneleri tasvir edilmiş. Avcılık İran Krallarının en gözde etkinliklerinden biri olduğundan av sahnelerini de genellikle taç giyme sahnelerinin yanında tasvir etmişler. Bu kemerli yapının sağ ve sol duvarlarında hem geyik ve hem de yaban domuzu avı sahnelenmiş. Rölyeflerde Hüsrev bir taraftan avlanırken, bir taraftan da kadın çalgıcılar ellerinde çalgıları ile ortamı şenlendiriyorlar. Bu sahneleri elinizde dürbün ya da fotoğraf makinesinin tele objektifi varsa açıkça görebiliyorsunuz.

Bu ortama uymayan tek kabartma Kaçar Hanedanı’ndan Muhammed Ali Kaçar’ın yaptırdığı kendisi ve oğullarını tasvir eden renkli kabartmalar. Ne gerek duymuşlarsa kendilerini Sasani Kralları arasına koymuşlar. Yukarıdaki fotoğrafımda sol duvarda renkli kabartmalardan ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Daha küçük mağara içinde ise MS 4. yüzyıl ortalarına tarihlenen Sasani Kralları baba 2. Şapur ve 3. Şapur’un oymaları var. Bir dönem gerileme devrine giren ve içerideki isyanları önleyemeyen Sasanilerin kaderi, anne karnında iken kral ilan edilen 2. Şapur’un yönetimi ele alması ile değişmiş. Yeniden şaşalı günlere geçilmiş, devletin sınırları eskiye yakın alanlara çekilmiş. 2. Şapur’dan sonra onun yerine üvey kardeşi 2. Ardeşir sonra da 3. Şapur tahta geçmiş. Bu konuya girmemin nedeni mağara içinde tasvir edilen sağdaki 2. Şapur konusunda tarihçilerin hiç bir tereddüdü yokken, solda bulunan 3. Şapur’un kabartmasının aslında 2. Ardeşir’e ait olduğu, sonradan tahta geçen 3. Şapur’un yazıtı ve tasviri kendi ismine ve şekline çevirttiği iddialarıdır. Bu davranış ile 3. Şapur tahtın aslında, babası 2. Şapur öldükten sonra tahta geçen amcası 2. Ardeşir’in değil, kendi hakkı olduğunu iddia etmiş diyenler var. 1700 yıl önce olanları tam olarak bilmek mümkün değil tabii ki.

Sadece kaya yüzeyine oyulmuş olan ve alandaki en eski kabartma, 2. Ardeşir’in taç giyme töreni kabartması. Burada ortada olan 2. Ardeşir, karşıdan bakılınca solda olan ve kendisine yüzüğü veren Ahura Mazda ve sağda olan ve elinde bir demetle anlaşmalara şahitlik eden Tanrı Mitra tasvir edilmiş. Burada en önemli ayrıntı Ardeşir ile Ahura Mazda’nın ayaklarının altında yatan ve savaşta yendiği Roma İmparatoru Julianus Apostata‘nın aşağılanarak kabartmaya oyulması.

Alanda son karelerimizi alıp, günün diğer gezi yeri olan 35 km ötedeki Bisütun Arkeolojik Alanına doğru yola çıktık. Biz otobüsle yol alırken size biraz Firdevsi’nin Şahnamesi’nden bahsedelim.

İran’ın millî destanı ve Fars edebiyatının en büyük eserlerinden biri kabul edilen Şahname (ya da Şehname), bütün dünya klasikleri arasında da eşsiz bir yere sahiptir. Bu mesnevinin yazarı olan Firdevsi eseri 980 (ya da 990) yılında yazmaya başlamış. İlk insanın yaratılışından başlayarak, İran’da Araplar’ın egemen olduğu döneme kadar geçen zaman sürecindeki İran’ın destansı tarihiyle, gerçek bilgileri harmanlayarak eserini bölümler halinde yazmış. Fars edebiyatında en çok taklit edilen eserlerden biri Firdevsi’nin Şahname’si olmuş. “Firdevsi ve Şahname’sinin burada ne işi var?” diye soracak olursanız size “Hüsrev (Ferhat) ile Şirin hikayelerinden ötürü” derim. Firdevsi Şahname’sinde sadece savaşları destanlaştırmamış ama aşk hikayelerini de az da olsa eserin içine katmış. Hüsrev ve Şirin konusu, edebiyatta ilk defa 10. yüzyılda Firdevsi’nin Şahname’sinde siyasî mücadeleler esas olmak üzere yer almışsa da ona asıl şeklini vererek başlı başına klasik bir konu haline gelmesini sağlayan Nizâmî-i Gencevî olmuş. Onun mesnevi tarzında ölümsüzleştirdiği bu macera kendisinden sonra yüzyıllar boyunca 50’den fazla şair tarafından işlenmiş. Hikaye Türkiye’de, Azerbaycan’da Ermenistan’da bazen kahramanı, bazen konumu ve hikaye edilişi farklı olarak anlatılmış. Orijinal hikayede, Ferhat’ın dağı delerek su yolu açma öyküsünün geçtiği yer Bisütun Dağı.

İşte biz bugün aynı adı taşıyan Bisütun (Behistun ya da Bisotun diye de bulabilirsiniz) Arkeolojik Sit Alanı‘nı gezeceğiz.

Burası aslında Medlerin Başkenti Ekbatana ile Babil arasında ticaret yolu üzerindeki önemli yerleşim yeri idi. Burayı sadece Büyük Darius’un Kabartma ve Yazıtının bulunduğu yer olarak görmemek lazım. Bölgeye giderken göreceğiniz Sasani temelleri üzerinde yapılan taş köprü, Ahamenişlerden sonra hüküm süren Seleukoslar (Selevkos), Partlar ve Sasanilere ait kalıntıların da bulunduğu geniş bir arkeolojik alan burası. Dahası bu alanda Paleolitik dönemden kalma mağara bile var. Alanı gezmek için 2-4 saat kadar zaman ayırmak ve önceden hazırlıklı olduğunuz bilgi ile ve neye baktığınızı bilerek gezmeniz gerekiyor. Bizim gibi sabahın en erken saatinde yola çıksanız bile, gün içinde gidilecek yol uzun olunca bazı yerleri görmeden alanı terk etmeniz gerekecektir. Belki Kirmanşah’da bir gece daha konaklamak iyi olabilirdi.

2006 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınan Bisütun Arkeolojik Alanı’nın ana parçası Büyük Darius’un Kabartması ve Yazıtı. Maalesef biz ziyaret ederken bu kabartma tadilat nedeni ile iskeleler arkasında kalmıştı. Bu kabartmayı görmek için epey geriden ve fotoğraf makinanızın en kuvvetli teleobjektifi ile çekim yapmak gerekiyor. Aşağıdaki fotoğraflardan soldaki, alanda bulunan bilgilendirme tabelasından aldığım çizim fotoğrafı, sağdaki ise benim çekmeye çalıştığım iskeleler arkasındaki kabartmanın fotoğrafı. Çizim üzerinden çektiğim fotoğrafa bakarsanız olayı daha iyi anlamlandırabilirsiniz.

Rölyefin en solunda Kral Darius, yay taşıyıcısı Intaphrenes ve mızrak taşıyıcısı Gobryas (Darius’un sadık yardımcıları, müttefikleri) tasvir ediliyor. Darius, boyunları bağlı, fethedilen halkların dokuz temsilcisine bakıyor. İlginç bir ayrıntı en sondaki 2 figürün sonradan eklenmesi. Metin yazıldığında 7 isyancı halk anlatılmış ama Darius sonradan 2 düşmanı daha ortadan kaldırmış. Bu 2 düşman figürlere sonradan eklenmiş. Ağır hasar görmüş onuncu figür, kralın ayaklarının altında uzanıyor. Bu kişi Ahameniş Hanedanına ait tahtı çalan büyücü Gaumata’yı temsil ediyor. Bu on üç kişinin üzerinde yüce tanrı Ahuramazda’nın sembolü Faravahar var. Anıt ve yazıt bittiğinde kimsenin yazıları kurcalamaması için yazıtın altındaki çıkıntı kaldırılmış. Bu da anıtın ve yazıtın (yazıların okunma imkanını ortadan kaldırsa da) günümüze kadar ulaşmasını sağlamış. Büyük İskender, İran’ı aldıktan sonra bölgeyi ziyaret etmiş.

Bu kabartma ve yazıtın yapım tarihi MÖ 520 yıllarına tarihleniyor. Ünlü Bisütun Yazıtı, yerden yaklaşık 100 metre yükseklikte bir uçurumun üzerine kazınmış. 15 metre yükseklikte, 25 metre genişlikte bu anıtta Büyük Darius bize yüce tanrı Ahuramazda’nın, Gaumata adlı bir gaspçıyı tahttan indirmek için onu nasıl seçtiğini , çeşitli isyanları bastırmak için nasıl yola çıktığını ve yabancı düşmanlarını nasıl yendiğini anlatıyor. Hem de bu anlatımı Elam, Babil ve Fars dillerinde olmak üzere 3 dilde yapıyor. İyi ki de böyle yapıyor.

19. yüzyılın ortalarında bir İngiliz subayı olan Sir Henry Rawlinson, yazıtı kopyalayıp tercüme edebilmiş. Rawlinson’un çalışması, bu dillerin gelecekteki çalışmalarında etkili olmuş. Mısır hiyerogliflerinin çözülmesi de 3 dilde yazılmış olan Rozetta Taşındaki dillerden birisi olan Antik Yunanca yazısı sayesinde olduğundan, birçok kişi Bisütun Yazıtı’nı, Rosetta Taşına benzetiyor.

Alandaki bir diğer kabartma ise Seleukoslar Döneminden kalma Herkül Kabartması. Herkül bir aslan postuna yaslanmış olarak tasvir ediliyor. Yanında oklarla dolu torbası ve bir zeytin ağacı var. Yazıta göre anıt MÖ 139 yılında 2. Demetrius Nikator’un, Part Kralı Mithradathes I’e karşı kazandığı zaferi anmak için oyulmuş. 1958’de bulunan heykelin başı çalınmış. Gördüğümüz baş, orijinal olmayan bir parça.

Darius Yazıtı ve Kabartmasının altında, sağ tarafta bir başka kabartma daha var; Part Kaya Kabartmaları. Bu kabartma, Darius Kabartması kadar iyi durumda değil ve hatta kabartmanın ortasında mihrab şeklinde oyulmuş ve içinde yazılar olan bir başka yazıt ve kabartma var. Bu kısım 12. yüzyılda Safeviler’den Kral Süleyman’ın veziri olan Şeyh Ali Han Zanganeh tarafından yapılmış. Yani yüzyıllarca önce yapılan Part Kabartmaları arasına bir tür korsan kabartma koydurmuş. Part kabartmaları ise MÖ 100 yıllar civarından. Solda 2. Mitradates, sağda ise II. Gotarzes Kabartmaları .

Roma askeri saldırıları ile zayıflayan Partlar, Sasaniler tarafından devrildiler. Bistun’a (Behistun) gelmeden gördüğümüz köprüyü Sasaniler inşa ettiler. Birkaç kez yeniden inşa edilen taş köprünün sadece temelleri için Sasani Dönemi’nden diyebiliriz. Bisütun’un yeni başa geçmiş hükümdarların kendilerini göstermek istediği önemli bir yer olduğu anlaşılıyor. Şirin ve Ferhat ile Şirin’in kocası Sasani kralı II . Hüsrev’in yaşadığı üzücü hikayenin Bisütun’da geçmesi de boşuna değil.


Tak-ı Bostan’da kaya kabartması ile yetinmeyen Hüsrev, Bisütun’da da kendisini ölümsüzleştirecek eserler yaptırmak istemiş. Alanda bulunan bitmemiş bir saray ve bitmemiş bir kabartma onun bu isteğinin izleri. Darius Yazıtı’nın batısında kalan 200 metre uzunluğunda düzleştirilmiş kaya, Tarāsh-e Farhād, eğer bitirilebilseydi belki de alanın en muhteşem kabartması olacaktı. Yazıyı yazarken “Acaba Firdevsi Şahname’sinde Ferhat’ın imkansız aşkı Şirin için dağları delerek yaptığı su yolu kazısını, Hüsrev’in gerçekleşmemiş ve bitmemiş kabartmasına gönderme olarak mı eserine aldı?” diye düşünmedim değil. Alanda bir de Part Kralı Vologases’in küçük bir rölyefi de var.

Alanın ilerisinde Safeviler döneminden kalma kervansaray var. Ama hem uzun yol nedeni ile kısıtlı zamanımız ve hem de tepeye çıkan güneşin sıcağı nedeni ile buraya gitmedik. Yolumuz üzerinde, günümüzde artık otele dönüştürülen kervansarayı uzaktan gördük.

Gezi sonrasında Kirmanşah Eyaletini terk edip Luristan Eyaleti sınırları içinde Hürremabad’da öğle yemeği molası verdik. Burada Aryo Barzan Restoran adlı bir yerde yemeğimizi yedik. Yerel halkında pek rağbet ettiği bir yerdi. Yola devamla Huzistan Eyaletine girdik. Uzun yol ve zamanla artık eski çekiciliğini yitiren Zağros Dağları manzarasının sıkkınlığını, otobüste seyrettiğimiz İranlı yönetmen Cafer Penahi’nin Taksi Tahran adlı filmini izleyerek üzerimizden attık. Üzülerek söyleyeyim ki İran sinemasını ben bu gezide tanıdım. Abbas Kiyarüstemi’nin Kirazın Tadı filmini dönünce izlemek için notlarıma almışım.

Huzistan Eyaletinin başkenti olan Ahvaz’da konaklama yapacağımız otele vardığımızda havayı karartmıştık. Ahvaz’da iki gece konaklama yaptık. Bu iki gece konaklama uzun yollar, gezi yerlerinde koşuşturmalar ve tek gecelik konaklamalardan sonra bizim için bir nefes almaca oldu.

Gezekalın

17.06.2022