• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.752 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde 2. Gün Kosova Gezisi

SONY DSC

Kosovo_kartÖnce biraz Kosova hakkında bilgi verelim; 17 Şubat 2008 tarihinde tek taraflı olarak ilan ettiği bağımsızlıkla, Kosova dünyanın en yeni ülkesi unvanını Karadağ’dan almış durumda (Not: 2011 Yılında Sudan’dan ayrılan Güney Sudan dünyanın en yeni ülkesi ünvanını almış durumda). Kıbrıs Rum Devleti, Yunanistan, Rusya, Sırbistan gibi bazı ülkeler bu bağımsızlığı tanımasalar da, bugün 54 tane ülke bu bağımsızlığı onaylamış durumda (Not: 2014 Yılında Kosova’yı tanıyan ülke sayısı 110’u bulmuş durumda) Kosova da özel bir yönetim var, geçici olarak Avrupa Birliği denetim görevini yürütüyor. Kosova 10912 km²’lik bir yüz ölçüme ve 2 milyonun üstünde bir nüfusa sahip.   Türk kökenli topluluklar bu topraklara Osmanlı olmadan çok önce Hunlar, Avarlar ve Peçenekler gibi Müslüman olmayan Türkler vasıtasıyla erken dönemde gelmişlerdir. Osmanlı Türkleri ise 1389 yılında buraya geliyor ama kalıcı hale gelmesi 1455 yılından sonra oluyor ve 1912 yılına kadar da burayı yönetiyor. Birinci Kosova savaşı Sırplara karşı, 1. Murat zamanında yapılmıştır. Bu savaşta Hıristiyan ittifakının liderliğini Lazar Hrebelyanoviç yapmış ve o da bu savaşta öldürülmüştür. Sultan 1. Murat’ın (tartışmalı olsa da) Miloş Kobiloviç (Obiliç) adlı bir Sırp tarafından yine bu meydanda öldürüldüğü bilinmektedir. Yani 1. Kosova savaşı her iki tarafın liderlerinin de öldürüldüğü şiddetli geçmiş bir savaştır. Sırplar bu savaşta mağlup olduklarını kabul etmezler ve bu savaşın yapıldığı 28 Haziranı da en kutsal günlerinden sayarlar ve bu günü Vidovdan adı altında dini bir gün olarak kutlarlar.  Sırplar Kosova’yı her zaman ilahi bir yer olarak kabul etmişlerdir ve 1. Kosova savaşını Sırbistan ve Karadağ’ın bölünmesine yol açan ve Sırpları köleleştiren bir savaş olarak algılamaktadırlar.

İkinci Dünya savaşı sonrasında Yugoslavya adı altında bulunan ülkeler, 1992’den sonra SSCB’nin dağılma süreci sırasında tek tek bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar. Kosova bu süreçte bağımsızlığını ilan etse de, Sırpların askeri müdahaleleri ve yaptıkları sistematik öldürmeler sonunda (medeni Avrupa’nın ortasında, hepimizin şahit olduğu bir soy kırım yaşandı ve  maalesef dünya bu soy kırımı bir süre seyretti) 1999 da NATO’nun müdahalesi sonucunda Sırbistan yönetiminden koparıldı. Bir süre Birleşmiş Milletler burayı idare etti. Daha sonra da, yukarıda bahsedildiği gibi 2008 yılında Avrupa Birliği tarafından yönetilmeye başlandı. İşte ziyaret edeceğimiz Kosova, yakın zamanda büyük acıları yaşamış bir ülke. Burada hala sorunlar var ve biz de gezimiz sırasında etrafta olan huzursuzluğu fark etmedik değil. Sırpların Kosova ovasının ortasına diktikleri kule anıtı görünce ve her yıl 28 Haziranda, 1389 yılında Osmanlıya karşı yenilgiyi kutlamalarını duyunca bu topraklarla ilgili olarak biraz kaygılanmadım değil.  Umuyorum ki bu güzel mozaik bozulmaz ve insanlar kardeş kardeş yaşamaya devam ederler (daha önceden başardıkları gibi).

Kosova nüfusunun %90’ı Arnavut, %4 kadarı da Sırp kökenli ve Türkler de 60000 civarında diye düşünülüyor. Arnavutça ve Sırpça gibi Türkçe’de yakın zamana kadar resmi diller arasında sayılmasına rağmen, Türkçe 1999 yılında Birleşmiş Milletler idaresinde bu statüden kaldırılmıştır. Neden yapıldığı konusunda Türk rehberimiz bir şey söyleyemedi. Avrupalıların vardır bir bildiği herhalde!

Kosova’nın şu andaki para birimi Euro. Evet, Kosova’nın hala bir resmi para birimi yok.

Sabah kahvaltı sonrası Stefan, arabamızla birlikte geldi. Grubun sayıca az olmasının avantajını yaşıyoruz, hemen araca yerleştik ve araç yola koyuldu. Kosova’ya gitmeden önce, dünden kalan bir eksiği tamamlamamız lazım. Vodno dağına çıkıp, buradan Üsküp panoraması seyredeceğiz. Vodno Dağı, en yüksek tepesi 1066 mt olan bir dağ ve Krstovar tepesi adını alan bu en yüksek tepesine, 2002 yılında dünyanın en büyük hacı dikilmiş.

SONY DSC

Stefan bir ilave yapıp, Pantaleymon Kilisesine kadar gidebileceğimizi söyledi. Neden olmasın dedik, düştük yola. Yeşil, sanki Makedonya’ya yeni gelmiş, kıvrıla kıvrıla Vodno dağını tırmanıyoruz. İlk gözlem yerinde durduk, Üsküp ayaklarımızın altında, hava açık ve fonda sadece bülbül sesleri var.

Yola devam ediyoruz sabah sabah bu manzara çok iyi geldi. Sonunda Pantaleymon kilisesine geldik. Burası Makedonya’nın en eski kiliselerinden ve içindeki freskoları (kabaca duvarlara ve tavana çizilen din konulu resimler) ile meşhurmuş. Burası da depremden nasibini almış. Kilisenin bir kısmı yıkıldığından, duvardaki belli bir yüksekliğe kadar olan freskolar yüzlerce yıllık, üsttekiler ise daha yakın tarihliymiş. Ben bunu nasıl atladım diye hayıflandım, çünkü Makedonya’da kilise ve müzeler saat 10’dan önce ziyarete açılmıyor.   İçeri giremedik, çevresini gezmekle yetindik. Makedonya’ya gideceklere burayı da, hem manzarası ve hem de kilise içi önemli freskoları ile geziye dahil etmelerini tavsiye ederim. Hemen yakında bir lokantada var, akşam veya öğlen yemekte denk getirilebilir.

Vodno Dağı sonrası Kosova sınırına geldik. Kosova’da da TC pasaportlulara vize yok. Burada işlemleri ışık hızı ile yaptılar diyebilirim. Yeşil pasaporta damga da vurmuyorlar. Hiçbir sınır kapısında bu sürati görmedim. Artık yeni bir ülkedeyiz. SONY DSC
Üsküp ile Prizren arası 97 km ve 1.5 saatlik bir yol. Şar dağlarını takip ederek, yeşillikler arasında ilerliyoruz. Ben önde, Stefan’ın yanında oturuyorum. Stefan bir ara içlerinden geçtiğimiz köylerin tabelalarına dikkati etmemi istedi. Tabelalarda beldelerin veya köylerin isimleri hem Sırpça ve hem de Arnavutça yazılı. Ama ismin bir tanesi mutlaka çizik oluyor. Meğerse eğer o yerleşim yerinde Sırpların ağırlığı varsa Sırplarca, Arnavut yerleşim ismi çiziliyormuş, yerleşim yerinde Arnavut nüfus ağırlığı varsa tersi oluyormuş. Yanımızdan bolca geçen Barış Gücü (KFOR) askerlerine ait zırhlı araçların sıklığı daha da bir anlam kazandı şimdi. Buralarda her şey daha çok taze. Kötü olaylar tekrarlamaz inşallah.

 Sonunda Kosova’nın güneyinde bulunan ve Şar Dağları eteklerindeki vadiye kurulu 220000 nüfuslu  Prizren şehrine geldik. Burası Osmanlının izlerinin çokça bulunduğu bir şehir. Aynı hissi bir de Arnavutluk’ta Berat şehrinde yaşadım. Prizren 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet’in ünlü kumandanlarından Ahmet Bey Evrenoszade tarafından fethedilmiştir. Prizren çok eski bir yerleşim yeri, adının “uzaktan görülen kale” anlamında Sırpçadan geldiği yazılıyor. Osmanlıca Pür zerrin den değişim geçirerek Prizren olduğunu yazan (ziynet dolu anlamında) kaynaklar da var. Prizren içinden Bistrica adlı  bir nehir geçiyor. Şehir bu nehrin iki yanında yer alıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce buradaki Türk rehberimizi yanımıza aldık. Stefan iyi bir rehber ayarlamış; Pristina’da yaşayan ve kökenleri buralı olan Ercan bey. Ercan Bey, ayrıca bir haber ajansımızın buradaki temsilcisi.  Onunla buluşup, gezimize başladık.

SONY DSCNehir boyunca yürüyüp şehir içine ilerlerken kapısında Arnavut Ligi Binası yazan bir bina gördüm. Bu binanın önemi Arnavut Aydınların burada Osmanlıya karşı ayaklanmaya karar verdikleri bina olması. Ercan bey şöyle bir geçecekti ama ben içeri girmekte ısrar edince girdik. Önce kararların alındığı evi gezdik. Eskimiş fotoğraflarda bulunan insanların hepsi Türk isimli, bazılarında Paşa unvanı var. Bu nasıl iştir?  Osmanlı arkadan vurulmuş fikri oturmaya başlarken, çat pat Türkçe konuşan bir Arnavut vatandaş yanımıza geldi. Hoş beşten sonra Etnografya müzesini de gezmeye davet etti. Burası programda yoktu, bu nedenle orasının ücretini yatırmadık desek de bizi buyur etti. İçeri de, Türkiye’de Safranbolu evlerinde gezdiğimiz etnografya müzelerinde ne varsa hepsi vardı, her şey tanıdık.  SONY DSC

Üst katta resimleri gezince iş biraz değişti. Arnavut müze rehberi (belki de değil) gösterdiği her resimde sözün sonunu, “kalleş Osmanlının Arnavutları nasıl kullandığına, özgürlük sözü verip de nasıl tutmadığına” getiriyor. Ercan bey ve ben savunmadayız. Tarihi sonradan değerlendirmek kolay da o zamanın koşulları içinde değerlendirmek çok zor olsa gerek. Ülkedeki huzursuzluk hakkında biraz daha bilgi sahibi olarak oradan ayrılıyoruz.

Sonrasında Gazi Mehmet Paşa Camisi, Hamamı (16. Yüzyıl), Sinan Paşa Camisi (1608), Şadırvan,  Maraş Camisi ve Köprüyü gezdik. Sinan Paşa camisi Türkiye Cumhuriyeti’nce restore ediliyor. Zaten bölgenin tamamında Türkiye’nin büyük yardımları var, bunu hiç inkar etmiyorlar ve minnettarlar. Meydanda bir folklor gösterisi vardı, ilgiyle izledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu arada ben dahil, herkes acıktı. Daha Türkiye’de iken yemek yenecek yeri tespit etmiştim; Besimi Et Lokantası. Burası aslında köftesi ile meşhur. Çok kalabalık. Etler biraz pişmemiş geldi ama açlıktan hepsi gitti.

Burada 11. Yüzyıldan kalma bir Kale var. Buraya yürüyerek gitmek gerekiyor.  Çok güzel panoramik görüntü almak mümkün ama grup pek istekli olmayınca ben de ısrar etmedim.,

Halveti Tekkesi burada mutlaka gezilmesi gereken bir yer. İçeriyi gezdik ve Tekke hakkında bilgilendik.  Prizren’i çok sevdim.  Bir Osmanlı şehrinin o günkü haliyle  bugün gezmek çok güzel oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCDaha sonra Kosova’nın en kalabalık ve başkenti olan Priştina şehrine doğru yola çıktık. Priştina-Prizren arası 80 km ve 1 saat tutuyor. Önce Priştina’ya gelmek istememiştim. Onun yerine Prizren’de daha çok vakit geçireyim demiştim. Ama iyi ki Priştina’ya da gelmişiz.
Doğrudan Sultan Murad Hüdavendigar Türbesine gittik. Priştina’nın 10 km dışında olan türbede insan garip duygulara kapılıyor. Bu türbede Sultan Murad’ın iç organlarının bulunduğu bir sanduka var. Bu türbeyi Özbek asıllı bir aile koruyor. Türbedar ailesinin ilk üyesi Hacı Ali Buhari, Özbekistan’ın Buhara şehrinden 1660 senesinde buraya geliyor ve türbedarlığa başlıyor. Sonrasında nesilden nesile bu iş naklediliyor. Türbedar ailesi halen göreve devam ediyor. SONY DSC

Görevi şu anda Hacı Ali Buhari’nin torunlarından bir bayan sürdürüyor. Burayı da Türk devleti restore ettirmiş. Türbe bahçesinde belki de 1. Murad’ın defnedilmesi ile birlikte dikilen asırlara meydan okumuş bir dut ağacı var.Türbenin hemen dışında ineklerin otladığı alanda bir zamanların en kanlı ve her iki tarafında liderinin öldüğü bir savaşın geçtiğini düşünmek ne de zor.

Türbeden sonra Priştina’ya doğru yola çıktık. Yolda Sırpların mağlubiyetlerini, zafer kabul edip anısına diktikleri meşhur kulesini gördük. Priştina’ya varınca ve kısa bir şehir turu attık ve Saat Kulesi, Fatih Camii ve Yıldırım Beyazıt Camisini gördük. Priştina’da Prizren’deki kadar eski Türk evi yok ama sadece 1. Murad’ın Türbesi için bile gidilmeli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra Üsküp’e doğru yola çıktık. Pristina-Üsküp arası 85 km, 1 saat 10 dakika tuttu. Herkes geziden memnun. Aklıma geldi birden, Stefan’ı eşi ile birlikte, bizimle yemeğe davet ettim. Lokantayı seçmesini ama mutlaka otantik olması gerektiğini söyledim. Oda bizi akşam otelimizden alıp, Makedon Evi diye tercüme ettiği bir lokantaya götürdü. Harika yemekleri vardı. Makedon rakısı içtik, rakısı biraz sert, ama çok güzel şarapları var. Makedon müzikleri eşliğinde, Makedonlarla birlikte oynadık. Bu kadar kaliteli bir lokantada, bu kadar güzel yemekler ve içki ile, bu kadar az ücret ödemek ne kadar şaşırtıcı…

Güzel bir gün ve güzel bir akşam yemeği. Daha ne isteriz.. Yarın Makedonya’da üçüncü gün. Makedonya doğası ile sarhoş olmaya gidiyoruz.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi 2009

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi 18.10.2014 Saat 00:28

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde-Makedonya-1. Gün

SONY DSC

Türk Hava Yollarının tarifeli uçağı ile Üsküp’e 1 saat 15 dakika süren yolculuk sonrası indik. Makedonya’ya vize yok, her türlü pasaport ile vize almadan ülkeye girebiliyorsunuz. Gümrükte işlemler çabuk yapıldı ve bavul başına gittik. Havaalanı dışında Visit Macedonia firmasından görevlinin, üzerinde ismimin yazılı olduğu pankartla beklediğini görünce rahatladım. Üç ay boyunca kendisi ile yazıştığım Stefan’la tanışmak şansına sahip olmuştum. Bir de tüm turu birlikte yapacağımız öğrenince iyice sevindim. Tatlı, cana yakın, hoş sohbet bir insan çıktı sevgili Stefan.

Aracımızda yeni ve rahat bir araç çıkınca, en azından başlangıçta arkadaşlara karşı mahcup olmadığıma sevinmiştim. Bavulları hemen otele yerleştirdik. Otel şehir merkezinde bir otel olan Hotel Ambasador. Eski Türk Çarşısına yürüme mesafesinde, rahat ve temiz bir otel ve otel personeli cana yakın.

Üsküp de 2 gece kalacağız ama sadece yarım gün gezeceğiz. Yarın Kosova’ya geçip, Prizren ve Pristina gezilecek. Akşama ise Üsküp e geri döneceğiz çünkü Kosova da oteller daha pahalı.

Makedonya Haritası2Üsküp’e geçmeden Makedonya hakkında bazı bilgileri versem iyi olacak. Küçücük bir ülke olan Makedonya ile gönül bağlarımız var. Atalarımız burayı yaklaşık 550 yıl boyunca yönetmiş ve halklar kardeş kardeş yaşamayı bilmiş. Makedonya yaklaşık 27000 km² yüzölçümü ile bizim Erzurum ilimiz kadar bir ülke. Nüfusu 2.200.000 civarında (Not: 2012 yılında da nüfus sayısında belirgin bir artış yok. %0.08 gibi bir artış olmuş). Aslında tur şirketleri buraya en fazla 3 gün veriyorlar. Ama Makedonya tarihi yanında doğal güzellikleri ile de keşfedilmeyi bekleyen bir ülke olduğundan biz biraz fazla gün ayırdık. Makedonya da bir zamanlar önemli sayıda Türk varmış ancak artık Türklerin nüfus içindeki oranı ancak %4 ler civarı ve belli yerlere yığılmış durumdalar (Not:1953 yılında tüm nüfus içinde %15.6 olan Türk nüfus oranı 2002’de %3.85 e düşmüş.) Nüfusun %66 civarı Slav kökenli Makedon, %22 kadarı Arnavut, %2,2 si Çingene, %2 kadarı Sırp dan oluşuyor. Resmi dili Makedonca ve Arnavutça. Para birimi Makedonya Denarı (MKD), ve 1MKD=21,25 TÜRK LİRASI, 1 USD=48,17 MKD (Not 2014 oranlarıdır). Makedonya’da yemek içmek ucuz. Adam akıllı bir lokantada, iyi bir menü ile yemek yemek 10-12 EUR’ya mal oluyor. Ayrıca karşılaştırma için Makedonya da şişe su yaklaşık 30 MKD, bira 100 MKD, hamburger 50 MKD (2009 fiyatları). 200px-Muradhudavendigar

Makedonya tarihi oldukça eskiye gidiyor ama en meşhur zamanları Büyük İskender ve babası 2. Philip dönemleri. Daha sonra Romalılar bu ülkeyi ele geçiriyorlar ve MS 4 yüzyıla kadar yönetiyorlar.  Bu tarihten sonra Roma ikiye bölününce burası Doğa Roma’ya yani Kostantinopol’e bağlanıyor. MS 7. yüzyıldan itibaren Slav halkı buralara gelmeye başlıyor. 9. Yüzyılda, Çar  Simion burayı ele geçiriyor ve yönetmeye başlıyor.  1014 yılından sonra bu ülke toprakları Bizans, Sırp ve Bulgarlar arasında el değiştirip duruyor. Daha sonra ise 14. yüzyılda Osmanlılar ortaya çıkıyor. Birinci Murat zamanında bu topraklar ele geçiriliyor ve tam 550 yıl yönetiliyor.  Kırım da Osmanlı ya yenilen Rusya, Balkanlardaki Slav kartını oynamaya karar veriyor. Rusya da, Moskova da yapılan toplantı ile Pan Slavizm politikası kabul edilerek, Balkanları huzursuzlaştırmaya başlıyorlar. Örgütlenmelerle ve para, silah yardımları ile yerelde olsa çeşitli küçük ayaklanmalar zamanla bir yangına dönüyor. Osmanlı bu isyanları bastırınca da “Vay sen misin benim soydaşlarımı ezen” deyip, Osmanlı-Rus savaşı çıkıyor.  1877-1878 yılları Osmanlı için tam bir felaket oluyor; hem Balkanlar ve hem de Doğu Anadolu da tam bir felaket yaşıyoruz. Rus ordusu Bulgar, Sırp ve Romen isyancılarla birlikte Yeşilköy önlerine kadar geliyor. Rusların daha fazla ilerleyip boğazları ele geçirmesi Avrupalıların işine gelmeyince Rusları durduruyorlar. Sonraları tam bir dram! Çok sayıda Türk, Balkanlardan göçe zorlanıyor, yollarda ölüm, soyulma, salgın hastalıktan ölüm derken önemli sayıda insan kaybı ile bu insanlar Anadolu’ya geçiyorlar.

surgun1903 yılında yeniden ayaklanmalar olsa da Osmanlı bunları bastırıyor (Milli Kahramanları Goce Dolcev bu ayaklanmaların lideri olduğundan, ulusal kahramanları olarak kabul edilir, Osmanlı bu adamı yakalayıp idam etmiştir) ama 1912 yılında 1. Balkan savaşı patlak veriyor ve Bulgarlar,Yunanlılar, Sırplar ve Karadağ tarafından Makedonya paylaşılıyor. 1913 de 2. Balkan harbi ile Bulgarların elindeki Makedonya toprakları Yunanlılar ve Sırplar arasında paylaşılıyor.  Yani aslında tüm oyunlar Makedonya toprakları üzerinde oynanmış ve Sırplar, Yunanlılar ve Bulgarlar arasında toprak paylaşımı olmuştur. Birinci Dünya savaşı sonrasında,  1929 yılında Yugoslavya  adı altında Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ topraklarını içine alacak şekilde yeni ülke kurulur ama bu ülke de Makedon halkı tanımaz ve Makedonca yasaklı bir dil haline gelir. Osmanlı ya karşı başkaldıran Makedonların tüm mücadele sonunda geldikleri yer, yeni yöneticilerdir. Tito 2. Dünya savaşı sonrasında Makedonya’ya Hırvatistan, Sırbistan gibi Cumhuriyet olma sözü verdiyse de bu durum savaş sonrası unutulmuştur.
Yugoslavya’nın parçalanması sonrasında 1991 de yapılan halk oylaması ile Makedonya tam bağımsızlığını ilan etti. Yunanistan diplomatik olarak Makedonya ismi ile tanınmasını geciktirdiyse de 1995’den beri Yunanistan dahil çok sayıda ülke Makedonya’yı bağımsız olarak tanıdı. 2001 yılında Makedonya’da ki Arnavutlar bazı terör olayları ile karışıklık yaratsalar da son zamanlarda Arnavut azınlığa bazı haklar verilmesi ile asayiş sağlanmış gibi gözüküyor.  İşte gezeceğimiz Makedonyanın, Osmanlı dan sonra huzuru pek bulamamış kısa tarihi bu.

Üsküp Makedonya’nın  başkenti. 550.000 kadar nüfusu var. Bugünkü Üsküp şehrinin yakınlarında, Skupi denen başka bir şehir varmış ama bu şehir depremle alt üst olunca, şimdiki yerinde gezeceğimiz Üsküp şehri kurulmuş. Üsküp’ün uluslararası adı olan Skopje de, Skupi antik şehrinden geliyor. 1963 yılında yaşanan büyük depremle şehir çok önemli oranda hasar görünce, bu sefer gelen yardımlarla Japon mimar Kenzo Tange’nin tasarladığı bugünkü Üsküp şehri kuruldu. Yani aslında bu depremde ve sonrasında gelen yeniden yapılanmada önemli sayıda Osmanlı eseri, maalesef ortadan kaldırıldı.

SONY DSC

Bu giriş bölümü biraz uzun olsa da, orada yaşadığımız duyguları anlamanız için gerekli diye yazmak zorunda hissettim. Ne de olsa Atalarımız Anadolu’da Trabzon’u veya Konya’yı  fethetmeden önce oralarda at koşturuyordu.

SONY DSCÜsküp gezimize Üsküp kalesi ile başladık. Üsküp kalesi şehrin en yüksek noktasında kurulu ve tarihi 4000 yıl öncesine kadar gidiyor. Bu kalenin bugünkü şekli Bizans dönemine kadar gidiyor ve 6. Yüzyılda yapılmış. 121 mt uzunluğunda kale duvarlarının yapımında kullanılan duvar taşları, yakındaki da harap edilmiş şehir Skupi den getirilmiş. Osmanlı zamanında tahkim edilmiş ama 1963 depremi ile hasar görmüş. Kaleden çok güzel Üsküp panoraması alınıyor. Aşağıda Vardar nehri süzüle süzüle akıyor. İleride ki dağın ismi Vodno dağı. Ne gereği varsa, bu dağın tepesine 40 km uzaktan görülebilen bir haç dikmişler. Bu mozaikler şehrine, bu simge yaraşmamış bence. Kale içinde çalışmalar vardı (2009 Yılı), bizim restorasyon  görmüş İstanbul Surlarımız gibi yeni bir Üsküp Kalesi inşa ediyorlar. Bir gün önce hava yağmış, o günde kapalı bir hava vardı. Fotoğraf için uygun bir hava olmasa da şehir panoramasını fotoğraflayıp, Stefan’ın anlatımı ile şehir hakkında bilgileniyoruz. Bu arada şehrin panoramik manzarası için bir diğer tavsiye edilen yerde Üsküp te Arka Hotel in çatısıymış, bize vakit kalmadı ama fırsatı olacak olanı bilgilendireyim.

SONY DSC

Kaleden aşağıya doğru inince karşınıza Sveti Spas kilisesi çıkıyor. Sveti kutsal demekmiş.  Osmanlı zamanında yapılan kiliselerin camilerden yüksek olmasına izin verilmezmiş. O nedenle bu kilisenin tabanı derine kazılmış. Sveti Spas kilisesi Osmanlı döneminde yapılan çoğu kiliseler gibi, dıştan gösterişsiz ama içten çok güzel işçiliği olan bir kilisedir. Üsküp’ün en önemli eserlerinden olan bu kilisenin önemi, içinde bulunan benzersiz tahta işi ikonalarından geliyor. SONY DSCSveti Spas kilisesinin tahta oyma (ceviz ağacından) ikonaları önemli. Philipovski kardeşler bu oymalarla 7 yıl uğraşmışlar. Bu kardeşlerin ikonlarını oymakla uğraştıkları bir diğer kiliseyi de sonraki günlerde gezdik. Kilise de görevliler çok güzel bilgiler verdiler. Türk olduğumuz söylenince Makedonların yüzlerinde samimi bir gülümseme oluyor. Bu insanlara kanımız kaynadı. Bu hissi Makedonya’nın her yerinde hissettik. İkonlar gerçekten çok güzeller. Fotoğraf çekmek yasaktı bu nedenle çekemedim. Ama hiçbir fotoğrafta o güzelliği yansıtamaz zaten, görmek lazım.

Kilisenin avlusunda Goce Dolcev adlı Türk’e başkaldıran bir Makedon’un mezarı var. Ayrıca bir de müzesi var. İnsan orada biraz burkuluyor ama ne yaparsınız? Goce Dolcev onların ulusal kahramanı, bizim için ise Osmanlı ya başkaldıran hain! Kişileri ve olayları tarih içindeki yerlerine gör değerlendirmek gerekiyor.

SONY DSCYürümeye devam ediyoruz. Sonraki ziyaret yeri Mustafa Paşa camisi. Yavuz Sultan Selim’in vezirlerinden Mustafa Paşa nın 1492 yaptırdığı cami, restorasyon nedeni ile kapalıydı. Makedonya ve Arnavutluk’ta hayatımda gördüğüm en güzel camileri gördüm. Bu caminin içi de onlar gibi miydi bilmiyorum?

Yürümeye devam ederek Bit pazarı içinden geçtik. Burası bizim pazarlar gibi. Zaten pazarcılarda bizim Türk olduğumuzu anlayınca hemen Türkçe konuşmaya başlıyorlar. İlk alışverişlerimiz daha burada başladı. Bu arada da para bozdurup Makedon Denarı aldık.

Kurşunlu Han, Sulu Han beklediğim gibi çıkmadılar. Kötü olduklarından değil, bakımsız bırakıldıklarından. Makedonlar buraları ve hamamları sanat galerisi haline getirmişler ama kapıları kapalıydı, içeri giremedik. Yürümeye devam edince Türk Çarşısına geldik. Sağlı sollu dükkanlar, ne kadar da güzeller! Ekipte yorulmaya başladı, merkezdeki lokanta-kafe karışımı yerlerden birine oturduk. Türkçe bir hoş geldiniz ile karşılandık. Artık buralarda Stefan yabancı kaldı… Gruptaki insanlar memnun, onlarda rahatlamışlar belli. Güzel bir kahve söyledim kendime, bol köpüklü.. Üsküp’te çay içebileceğiniz tek yer burası. Çay derken bizim anladığımız anlamda çaydan bahsediyorum. Diğer yerlerde çay var mı dediğiniz zaman “Var” diyorlar ama getire getire kuş burnu getiriyorlar. “Siyah çay var mı ?” diye sormalısınız.

Davut Paşa hamamı bir zamanlar balkanlardaki en büyük hamamdır. 15. Yüzyılda yapılmış ve önceleri, Davut Paşa nın haremine hizmet etmiş, daha sonra halka açılmış. Bu hamamda iki büyük kubbe var, gerilerde ise daha küçük kubbeler var. Günümüzde şehir sanat galerisi olarak hizmet veriyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yola devam ederken bir kilise de nikah varmış. Cumartesi-Pazar günleri kilise nikahları oluyormuş. Bizim meraklı tazeler daldılar kiliseye, şeker neyin kaparız diye. Kös kös döndüler tabii ki..

Daha sonra Üsküp’ün bir diğer özgün tarihi eseri olan Taşköprü ye geldik. Taşköprü, Vardar nehri üzerinde bulunuyor ve bu köprü Fatih Sultan Mehmet tarafından 15. Yüzyıl ortalarında bitiriliyor. Eskiden bu köprü yerinde daha eski bir köprü daha varmış ancak bu günkü hali tamamen Türk yapımı. Köprü üzerinde aslında nöbetçi kulübeleri varmış ama bugün sadece bir tanesi ayakta. Köprünün gece görünüşü ışıklandırma altında harika ama ben köprüye gece fotoğraf almak için gidince hayal kırıklığı yaşadım çünkü o gece ışıklandırma yoktu, ne yazık!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köprüyü geçince Üsküp’ün yeni kısmına geliyorsunuz. Biz gittiğimizde orada festivalimsi bir şey vardı. Daha çok panayır gibi bir şeydi. Bu meydanı geçince ve eski tren istasyonuna doğru yürüyünce kendini yoksula ve hastalara hizmete adamış Rahibe Teresa’nın müzesine geliyorsunuz. Rahibe Teresa’ya Arnavutlar’da sahip çıksalar da bir gerçek var ki Rahibe Teresa Üsküp de 1910 yılında doğmuş. Kendisi adına, yaşadığı yerde düzenlenmiş müze evi var. Onu ziyaret edemedik. Çünkü cumartesi günü erken kapanıyormuş, dıştan gördük.  Eski tren istasyonuna doğru yürüdükçe yol kenarında heykeller, kafeler ve parklar arasından geçiyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üsküp’te şimdilerde şehir müzesi olan ama 1963 de geçirilen depremde büyük hasar gören tren istasyonu, bugün için son durak oldu. Burada duvarda duran büyük saat, depremin saatini göstermekte, depremin izleri ise duvarın bazı bölümlerinde hala durmakta.

SONY DSC

Avrupa’nın en fazla Çingenesinin yaşadığı Sutko Mahallesi Yeni Üsküp’te bulunuyor. Buralara pek yaklaşmadık. Üsküp genelde güvenli bir şehir ama gece bize yardım etmeye çalışan ve Üsküp’de bir araştırması nedeni ile bulunan bir Türk arkadaşımızın az daha soyulmasına şahit olacaktık. Bu nedenle gideceklerin dikkat etmesinde fayda var.

Gece ise tekrar yürüyüşe çıktık. Gece meydanda bazı gösteriler vardı. Bu arada artık açlık iyice başımıza vurdu. Bir köfteci tavsiye ettiler, artık köfteler mi çok güzeldi yoksa biz mi çok açtık bilmem ama bir güzel karnımızı doyurduk. Gece otele döndüğümüzde Vodno dağının gece halini göreyim dedim ama karşıma o kocaman haç çıktı.  Uykuya hemen daldık. Yarın yorucu bir gün, Kosova yollarında olacağız.

Şimdilik hoşça kalın, daha doğrusu sağlıkla

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

İlk yayım tarihi 29.06.2009 Saat 22:02

Gözden geçirilmiş yazı yayım tarihi 16.10.2014 Saat 21:46

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde-Giriş

SONY DSC

Okuyucunun dikkatine;

Bu gezi yazısı Mayıs 2009 tarihinde yapılmıştır. Gezi yazısı yeniden düzenleme ile yayınlanmaktadır. Gezi yazısında bazı bilgiler parantez içinde güncel hale sokulmuştur. Yazıyı bu bilgilenme ile takip etmenizi rica ediyorum.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

SONY DSC

Bir zamanlar her pazartesi gecesini iple çekiyordum. Buna neden olan usta sanatçı Erdal Özyağcılar yanında, Makedon sanatçıları dahil, çok sayıda iyi oyuncuların en üstün performanslarını sergiledikleri “Elveda Rumeli” adlı diziydi. Burada temel bazı tarihi olaylar zemini üzerinde, Sütçü Ramiz ve ailesi eksenli, traji-komik olaylar anlatılıyordu. Benim izlediğim diziler içinde en beğendiğimdi.

SONY DSCTarih her zaman ilgimi çekmiştir. Bu dizi hem tarih, hem üstün performans sergileyen sanatçılar ve hem de doğal güzellikleri yan yana getirince beni kendine bağlamıştı. Bağlamıştı bağlamasına ama bir süre sonra da içimde bir kıpırtı yaratmaya başlamıştı. Bu kıpırtı buraları görme isteğiydi. Başlangıçta, ruh hali olarak “Buraları yakın uzaklık sınıfına giriyor, nasılsa gidiveririm” havasına sahiptim. Ama dizi ilkbahara doğru ilerleyip, Makedonya’nın yeşilini göstermeye başlayınca bu sefer “Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz” ruh halini yaşamaya başladım. Yani Makedonya yolları gözükmüştü bize. SONY DSC

Makedonya ve Kosova’yı, 6 gün ve 5 gece Makedonya’da kalmak üzere Makedonyalı bir firma ile (VisitMacedonia, http://www.visitmacedonia.com.mk) ve Arnavutluk kısmını ise 2 gece 3 gün Arnavutluk’dan bir firma (Albania Express, http://alb-exp.com) ile yapmaya karar kıldım. Grubumuzun sayısı sadece 6 kişi olunca böylesi daha ucuza gelecekti.  Rehberlerimiz, 8+1 kişilik arabamız, merkezlerde otel konaklamalarımız oldu. Hepsinden önemlisi de standart tur programlarında olmayan programımızla Balkanlara yeni yeni gelen baharı yaşamak şansımız oldu. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; harika bir gezi oldu.
Sevgili Sanal Gezginler; Yediğim, içtiğim benim ama Makedonya-Kosova-Arnavutluk gezi anılarımı ve fotoğraflarımı paylaşıma açtım.

SONY DSC

Otuz altı kısım tekmili birden; 7 Gece-8 Gün de Makedonya-Kosova-Arnavutluk

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi 29 Haziran 2009, 00:16

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi 16.10.2014 Saat 01:17

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Halkların Ortak Dili; Dans ve Müzik

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Kısa bayram tatilinde Midilli Adasına, FasaFisa adlı Ege Dansları eğitimi veren dans okulu hoca ve öğrencileri ile bir gezi yaptım. Bu gezi programı benim gibi bir gezgin için uygun olan bir gezi programı olmasa da büyük bir merak içinde geziye gittim. Merakımın kaynağı, bir süredir ilgi duyduğum, kursuna devam etmeye çalıştığım Sirtaki, Zeybetiko, Hasapiko ve diğer Ege Halkları danslarının pratiğini yerinde görmek, yapmaya çalışmak ve bu kültürü gözlemlemekti. Kurs hocalarımız Nurşen Bayburan ve Bahattin Bayburan eşliğinde ve eskisi, yenisi yaklaşık 30 kişi kursiyerleri ile geziyi gerçekleştirdik. Müthiş bir deneyim oldu benim için. Bu yazıda sizlerle bu geziyi paylaşmak istedim.

zeybekefeEgenin iki kıyı halklarını birleştiren ortak özelliklerin en önemlilerinden bir tanesi herhalde müzik ve danstır. Duruşun, heybetin, ağırlığın ön plana çıktığı bizim bildiğimiz “zeybek” dansı, karşı kıyıda, Yunanistan’da duruşun çok da önemli olmadığı, eğlencenin ön planda olduğu hali ile “zeibekiko” adlı dansa ya da bizdeki “kasap” dansı karşı kıyıda “hasapiko” adlı dansa dönüşebiliyor.

Tüm dünya üzerinde olduğu gibi, Anadolu toprakları da çok sayıda trajediye sahne olmuştur. Bu trajedilerden bir tanesi de Yunan toprakları içinde kalan Türklerle, Anadolu topraklarında yüzyıllardır Türk ve diğer Anadolu halkları ile birlikte yaşamış olan Rum halkın mübadelesidir. Bu yazıyı hazırlarken okuduğum ciddi araştırmalardan çıkarttığım sonuç, trajediden bir tarafı suçlamanın doğru olmadığıdır  ve bu yazının konusu da mübadele değildir. Ancak sonuçta yaşadığı toprağını, evini ocağını bırakarak mübadeleye uğrayan insanların çektiği bir acı vardır. Bu sadece Rum için değil ama Türk mübadil içinde böyledir.

Kurtuluş Savaşı sonrasında, 30 Ocak 1923 yılında Yunanistan ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri arasında Lozan’da  imzalanan antlaşma ile Yunan topraklarında yaşayan Müslümanların (Batı Trakya’dakiler hariç) ve Türk topraklarında yaşayan Rumların (Bozcaada, Gökçeada ve İstanbul’daki Rumlar hariç) karşılıklı olarak yer değiştirmelerine karar verilmiştir. Kaynaklara göre bu mübadele sonucu Anadolu’dan yaklaşık 1.100.000 ile 1.300.000 arası kişi Yunanistan’a gitmiştir. Bu sayı Yunanistan nüfusunun yaklaşık %30-35 ‘ine tekabül etmekteydi. Türkiye’ye ise ağırlıklı olarak Selanik, Girit ve Yanya’dan 500.000-700.000 kişi göç etti ki bu sayı Türkiye nüfusunun %5-10 arası bir orana tekabül ediyordu.

Her iki tarafında insanları çoğunlukla kendi iradeleri dışında ve zorunlu olarak yeni yerlerine göç ettiklerinden hem kendileri büyük acılar ve sıkıntılar çekmişler ve hem de gittikleri ülkeye ekonomik sıkıntılar yaşatmışlar. Yeni yurtlarına gelen insanlar, göç ettikleri yerlerden beraberlerinde alıştıkları müzikleri ve danslarını da getirmişler. İşte Anadolu zeybeği, karşı kıyı topraklarındaki zeimbekiko ile karışıp ortaya yeni bir dans türü çıkmış; Zeybetiko. Yunan topraklarına, Egeden mübadele ile giden ve yoksul gettolarda yasayan Anadolu Rumlarının arasından çıkan , esrar tekkelerinde bir araya gelip esrar içip şarkı söyleyen, yoksulluklarını ve acılarını dile getiren insanların, Rembetlerin dansıdır, Zeybetiko. Yani eğlenen, bitirimlerin dansı. Biraz duruş, biraz eğlence yani bir sentez dansı. Rembetlerin yaptığı müziğe rembetiko denmiş. Rembetiko yapıldığı dönemde, ‘Biz rembetiko yapıyoruz’ gibi lanse edilmedi tabii ki. Yani daha sonraları araştırmacıların ve plak şirketlerinin koyduğu bir isim bu.

800px-Bouzouki_tetrachordoMidilli’de neredeyse sabah, öğle, akşam dans izledik, buzuki ustalarından müzik dinledik. “Buzukilerden çıkan müzik bir tanıdık geliyor insana, inanılır gibi değil!” diyeceğim ama bu cümle garip kaçacak. Bir zamanlar bu topraklara göç eden insanlar, o zamanlar Yunanistan nüfusunun 1/3’ü gibi korkunç bir oranda olunca müzik de, başka bir dilde olsa da, sözler de tanıdık geliyor insana. “Kadifeden kesesi”, “Üsküdar’a giderken” gibi ismini bildiğim şarkılar ilk aklıma gelenler oldu şu anda.

Midilli Adasında geçen sene kalmış ve adanın büyük bölümünü gezmiştim. Ancak adanın insanları ile bu kadar bir arada olamamış ve müzik ve danslarını görememiştim.  Hemen her gittiğimiz mekanı şenlendirdik ve yöre halkı ile beraber çok özel ve güzel anlar yaşadık diyebilirim. İlk gece Perama kasabasında Boluhanas Tavernasında, buzuki eşliğinde müzik dinledik, yedik, içtik ve sirtaki, zeybetiko danslarını kasaba halkı ile beraber yaptık. Tavernası yetmedi, sokaklara taştık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama benim için gezinin en favori günü, 2. gün oldu. ikinci gün geç bir kahvaltı sonrasında Ghera körfezinde Tarti Plajına gittik. Burada hem denize girdik ve hem de öğlen tavernası deneyimi yaşadık. Bu plaj ve denizi harikaydı ama tavernada yaşadıklarımız bir başka güzelleştirdi orayı. Tavernada leziz mezeler eşliğinde uzolarımızı yudumlar ve zeybek, sirtaki oynarken büyük bir grup geldi. Oldukça yaşlılardan oluşan grup o güne bir başka renk kattı. Mübadele sonrası adada kurulmuş bir derneğin üyeleri olan bu yaşlı kadınlar o gün mekana yemek yemeğe gelmişler. Buzuki ve dans eden bizleri görünce piste atladılar. Yaşları ile orantısız bir şekilde saatlerce oynadılar. Daha doğrusu biz ve onlar karşılıklı oynadık. Onlar bizim dediklerimizi, biz onların dediklerini hiç anlamadan ama evrensel bir dilin, müzik ve dansın dili ile saatlerce konuştuk birbirimizle.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERAAynı günün akşamında ise Skopelos Köyüne gittik. Burada Andonis adlı bir yerde sokağa dizilmiş masalarda yemek yedik. Yine sokağın bir köşesine yerleşmiş  buzuki, org, bateri çalan 3 kişilik mahalli sanatçılardan kurulu mini bir orkestra eşliğinde danslar ettik, şarkılar söyledik. Burası minicik bir köy. Salaş ama %100 özgün  diyebileceğimiz bir ortamda muhteşem bir gece geçirdik. Sokaktan geçenler zaman zaman bize eşlik etti. Hele bir yaşlı teyze vardı ki onu burada anlatmasam olmaz. Yaşlı teyze defalarca gelip, bize ve orkestraya doğru kızgın ifadelerle bir şeyler söyledi durdu. Herhalde bu gürültüden rahatsız oldu bize saydırıp duruyor dedim. Bu iş defalarca devam edince dayanamayıp adadaki rehberimiz Efy Lordanoglou’ya yaşlı teyzemin ne dediğini sordum. O da bana teyzenin kızdığını ama bize değil, istek yaptığı oyun havasını bir türlü çalmayan buzuki çalgıcısına kızdığını anlattı. Gerçekten de istediği parçası çalınan teyzemin şekli şemali birden değişti. Her bir köşesi pist olan sokakta bir güzel oynadı. Bir de yandaki meyhanede içen ama bize karşı kayıtsız olmayan bıçkın bir delikanlının piste çıkıp zeybek oynaması çok güzeldi. Yakası neredeyse göbeğine kadar açık, boynunda kocaman bir haç, ilginç saç kesimi ile, yüzünde yaşına uymayan ve feleğin çemberinden geçmiş olduğunu gösterir derin çizgiler ve uzun sivri burun ayakkabısı ile kabadayı görünümlü bu delikanlı tam da zeybetiko havasına yakışır oyun tarzı gösterdi. Bu tipten başka türlüsünü beklemek de yanlış olurdu zaten. En aşağıdaki videoda bu gencin oynunu görebilirsiniz. Beğeneceğinize eminim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu köyde yaşadığımız bir başka ilginç olay ise köyün belediye başkanının da orada olması ve bizimle dans etmesiydi. Söylemeseler başkan olduğunu anlamazsınız. Öylesine sade, doğal ve sıradan bir insan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Midilli Adasında yemesi, uzosu ve sirtakisi, zeybetikosu bol geçen gezimizin son günü ve gecesini adanın Petra Köyü ve Molivos şehrinde geçirdik. Gündüz şehri gezdik. Doğrusu bu ya Molivos ve Petra’ya ilk defa gelen grubun diğer arkadaşlarının, adanın bu bölümünü hakkıyla gezemediklerini düşünüyorum. Ancak bu gezi konsepti farklı. Bu gezide yemek, içmek, şarkı ve dans var. Onun için de ben dahil herkes mutlu.

Gece Petra’da sahilde bir restorana gittik. Her gittiğimiz yerde olduğu gibi köşede buzuki ve orgdan oluşan mini orkestra hazır. Buzuki çalan sanatçı aynı zamanda şarkıları da söylüyordu. Sesi dinlediklerimiz içinde en iyi olanıydı. İlk yarım saat içinde masamız meze bombardımanına uğradı. Uzoları içtikçe ve karınlarımız doydukça buzukiden çıkan ses ve şarkılar  grubu kıpırdatmaya başladı. Ondan sonra da grubu tutabilene aşk olsun. Sadece biz mi? Yoldan geçen ya da sabahtan haberi alan restorana doluşan yerel halk da başladı oynamaya. Yaşlısı genci saatlerce oynadık. Gecenin bir diğer sürprizi ise bu sefer aramızda bir başka yetkilinin, Midilli Adası Belediye Başkan Yardımcısının olmasıydı. Adının Taxiarhoula Pnaka olduğunu öğrendiğimiz hanımefendinin adanın en önemli yetkililerinden bir tanesi olduğunu iddia etmek bizim için mümkün değildi. Ne koruma, ne zabıta, ne de insanın gözünü alan ve devamlı dönen kırmızı mavi ışıldaklı makam arabası! Türkiye’de bizim haşmetlileri, ulaşılmazları, dokunulmazları düşündükçe insan kendini bir garip hissediyor. Bu güzel ve mütevazi insan arkadaşları ile birlikte bir masaya kurulmuş, tüm gece Türkiye’den gelen bizleri izlemiş ve sonunda o da aramıza katılıp kendi zeybetikosunu yapmıştı. Olması gereken yönetici şekli aslında bu olmalıydı tabii ki..

Gecenin sonunda  tüm restoranda bulunanlar Rumu, Türkü, yaşlısı genci, garsonu, restoran sahibi, belediye başkan yardımcısı hep beraber hatıra fotoğrafı çektirdik ve geceyi sonlandırdık.

10006292_10152490956444472_2958636298544953404_nBu gezinin yaşanması ve yazısının yazılması şu yaşadığımız günler nedeni ile bir yönden örnek oldu bana. Ülkemin Anadolu toprakları ve üzerinde yaşayan Türkü, Kürdü, Çerkezi, Lazı, Arnavutu, sayıları çok az olarak kalmış Ermeni, Rumu ve Musevisi ile Anadolu halkları, şu sıralar kötü günler yaşamakta. Şu ya da bu nedenle de olsa insanlar canlarını kaybetmekte. Kötü ve yanlış siyaset, politakacılar ve emperyalizmin hiç doymak bilmeyen sömürgecilik arzuları Anadolu toprakları üzerinde yeniden işbaşındalar. Aslında hiç uzaklaşmadılar da! Gelecek günlere insan umutla bakamıyor ve aklı selim, humanizmanın tüm duygularına sahip insanlarda karamsarlık hakim. Bir zamanlar yaşanan olaylarla birbirlerinden ayrı düşmüş, gittikleri yerde kendi dinlerinden ya da dillerinden insanlarla bir araya geldiği halde acılar çekmiş toplumlar, bizim gezide olduğu gibi yeniden yanyana geldiğinde o kaybolmayan, yaşayan ve özlem duyulan ortak dille, şarkı ve dansla hasretle kucaklaşabiliyorlar. Özlem, aynı topraklarda eskiden olduğu gibi, kardeş kardeş yaşanan günlere oluyor. Umarım birgün Anadolunun doğusu ve batısının insanları, ayrı sınırlarda yaşamak zorunda kalmazlar. Umarım insanca yaşanan, hakça paylaşılan, modern ve laik yaşam biçimi ortak çözüm yolumuz olur. Midilli’de olduğu gibi, ortak şarkılar ve danslar ile yeniden bir araya geldiğimiz de eski günlere özlem duymak zorunda kalmayız.

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

14.10.2014 Saat 10:59

Midilli Adasına 5-6 günlük örnek gezi rotası

Midilli Adasına gerçekleştirdiğimiz 6 gecelik gezinin rotasını örnek olarak veriyorum;

1.Gün: Ayvalık-Mytilini geçişi için feribota biniş (saat 09:00 kalkış-Jale Tur veya Turyol ile geçiliyor).

Yolculuk 1 saat 50 dakika kadar sürüyor. Varışınız saat 11:00 gibi olur. Gümrük işleri için yeşil pasaportunuz yoksa iş biraz uzun sürüyor. Araçınızla Midilli’ye geçmek isterseniz yeşil sigorta yaptırmanız gerekiyor. Bir de uluslararası ehliyet konusu var ama bu kısım Midilli’ye geçişte pek de önemli olmayabilir. Bizim tekne de kendi aracı ile geçenler ilk alışta 350 TL vermeniz gereken ve TURING den alınan ehliyeti almamışlardı ve sorunda yaşamadılar. Ama Yeşil sigortayı yaptırmanız şart. Biz kendi aracımızı Ayvalıkta iskelenin yanındaki belediyenin işlettiği otoparka bıraktık. Günlüğü 10 TL. Aracınızı götürmeseniz de sorun yok, oradan araç kiralamanızı öneririm. Koca adayı başka türlü gezmeniz zor. Midilli’de limandan çıkar çıkmaz bir sürü araç kiralama yeri var. Günlük ortalama 30-35 EUR/kira bedeli.

Biz Mytilini’de kalmadan Kalloni’ye gittik. Burası adanın ortası buradan civarı gezmek kolay. Burada size Imerti Resort Hotel’i öneririm. Biz burayı http://www.booking.com üzerinden bulduk, daha da ucuza geldi.

İlk gün için otele yerleşme, geç bir öğle yemeği ve Skala Kalloni sahilinde yüzme yeterli gelecektir. Akşama ise Mimis Restoran Taverna’da yemek tavsiye edilir. Menüde Kalloni sardalyesi, musakka, cacık, Yunan salatası, Saganaki ve varsa ilginiz Uzo masada olsun derim. Uzonun da çok markası var ama bir Barbayani’yi (mavi renkli olanı) beğendik.

https://gezekalin.com/2013/07/14/karsi-sahil-midilli/

2.Gün: Skala Kalloni-Skala Eressos-Sigri gezileri

Sabah erkenden alacağınız kahvaltı sonrası Skala Eressos’da deniz keyfi yapılabilir. Buranın gelişmiş bir sahili var. Hemen deniz kenarındaki kafe-restoran türü işletmelerden birine yerleşip hem günü geçirir ve hem de yemek yiyebilirsiniz. Börek ve karides burada deneyeceklerinizden olsun. Ahtapotu başka yerde yiyeceksiniz. Buranın denizi çok güzel. 

Arkasından Taşlaşmış Orman ve Doğa Tariihi Müzesi için Sigri’ye doğru yola çıkın derim. Yolun dar ve virajlı olduğunu söylemem lazım. Yol üzerinde bir ayırım sizi Taşlaşmış Orman Parkına yönlendiriyor. Bu yol 3 km kadar stabilize bir yol ama dünyanın en önemli parklarından birisi ve bu konudaki en büyük olanı. Daha sonra ise Sigri’ye  doğru yola devam edersiniz. Sigri’de Osmanlı döneminden kalma bir kale var. Burada denize girebilirsiniz. Daha sonra ise Skala Kalloni’ye dönüş.

Akşam Mimis Restorantta Kalloni Sardalyesini denemeyi unutmayın

https://gezekalin.com/2013/07/15/karsi-sahil-midilli-skala-eressos-sigri/

3.Gün:Vatera Plajı ve Polichnitos Gezileri

Bugün ise Kalloni Körfesini diğer tarafına, Vatera Plajına doğru gezi yapın derim. Kalloni’den çıktıktan hemen sonra sulak alanlarda filamingoları kaçırmayın. Vatera plajının hem denizi çok güzel ve hem de dönüşte Polichnitos Köyünün o güzelim daracık sokaklarında kaybolmanızı tavsiye ederim. Bu köyün taş evleri, taş ev örneklerinin en güzellerinden. Konaklama Skala Kallonide.

https://gezekalin.com/2013/07/16/karsi-sahilmidilli-vatera-plaji-polichnitos/

4-5. Günler:Petra Mithimna (Molivos) Eftalou Plajı, Skala Sykamineas  Gezileri

Size tavsiyem kalan günlerinizi adanın kuzey  sahillerinde geçirmeniz. Hem yoldan kazanır ve hem de civarda daha fazla vakit geçirebilirsiniz. Eftalou Plajı kenarında otelleri var. Orada kalıp hem denizden ve hem de otelin imkanlarından faydalanabilirsiniz.  Molivos’da sabah yürüyüş yapıp fotoğraflamak çok güzel olacaktır. Molivos Limanını kaçırmayın. Petra adanın en turistik bölgelerinden birisi. Burada Meryem Ana Kilisesini ziyaret edebilirsiniz.

Skala Sykamineas’a bir öğle ve öğle sonrasını mutlaka ayırın ve ahtapotu burada yemenizi tavsiye ederim. Kagia Plajında yüzmeyi ihmal etmiyorsunuz.

Gezekalın…

https://gezekalin.com/2013/07/17/karsi-sahil-midilli-petra-mithimna-molivos-eftalou-plaji/

https://gezekalin.com/2013/07/18/karsi-sahil-midilli-molivos-skala-sykamineas/