Dünyanın Ortası Akşehir

P4060387.JPG

Temsili anlamda da olsa, 2007 den beri Türk Patent Enstitüsü’nden tescilli, Dünyanın Ortası Akşehir’e bir gezimiz oldu. Akşehir’e bu üçüncü gidişim. Ama her gidişimde beni şaşırtan, “Tüh! Yine eksik bir şeyler kaldı!” diyerek ayrıldığım bir ilçe burası. Aslında Tıp Fakültesinden doktor arkadaşım Hakan Semersatan ve gezgin arkadaşım Erdoğan Özden aileleri ve sonradan tanıştığım Akşehir’in değerli eski Belediye Başkanı Dr. Nuri Köksal’ın varlıkları bile Akşehir’e ziyaret gerçekleştirme nedenim olabilir. Eh! Bu ziyareti kiraz çiçeği zamanına ya da kiraz yeme zamanına denk getirdik mi, hem dostları görme, hem doğaya ve tarihe doyma olayı gerçekleşmiş demektir. Akşehir kiraz çiçeklerini yazdım ama Akşehir’i ayrı yazmam lazım diye düşündüm ve sayfayı tamamen Akşehir’e ayırdım.

IMG_4631

Akşehir’e girer girmez doğrudan Dr. Hakan’ın diş hekimi eşi, sevgili Bengü’nün muayenehanesine yöneldik. Arka bahçesinde önceden hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturduk. Ya hu biz İstanbul’da betonlar içinde kalmışız, Akşehir’de arkadaşımın muayenehanesinin bahçesinde çiçekler, ağaçlar ve hamak mevcut! Bizim İstanbul’da bırak yeşili, yüksek binalarla güneşimizi çalmışlar, arkadaşlar hasta arası 10 adım atıp çay kahve içmeye bahçeye çıkıyor! Şakası bir yana güzel bir ortamda, güzel dostlarla kahvaltımızı ettik.

Kahvaltı sonrası sevgili  Hakan’ın eşliğinde Akşehir sokaklarını dolaşmaya başladık. İlk durağımız Batı Cephesi Karargahı Müzesi oldu. Burası eski Belediye binası. 1904 yapım tarihi. 18 Kasım 1921′ de Karargaha dönüşen binada, 24 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz için cepheye hareket edilene kadar çalışılmış. Geçen dokuz buçuk aylık sürede, Büyük Taarruz hazırlıkları buradan yönetilmiş, planlar burada yapılmış ve son taarruz kararı burada verilmiş. Bu arada Mustafa Kemal birçok kez Akşehir’e gelerek çalışmaları bizzat denetlemiş, hazırlıkları yönlendirmiş.

P4060326.JPG

Daha sonradan ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Akşehir’de, içlerinde sevgili arkadaşlarımın da bulunduğu, Akşehir için eskiden beri gönülden çalışan ve bu uğurda birlikte hareket eden, öncü olan bir grup güzel insan var. Onlara göre Büyük Taarruzun kutlamalarına, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Akşehir’de Batı Cephesi Karargahında karar aldıkları  günden başlamak lazım.  Bu konuda girişimleri de olmuş ama olayı, kutlamaların başlangıcı olarak, kabul ettirememişler.

1965 yılında Belediyenin başka bir binaya taşınması üzerine, müze olması kaydıyla, bina Bakanlığa bağışlanmış. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü de müze olarak hizmete girmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen güney köşedeki büyük oda, Atatürk‘ün çalışma ve Büyük Taarruz’un kararının alındığı oda. Bu odanın her iki yanında yer alan odalar ise, Karargah Komutanı İsmet İnönü ile Kurmay Başkanı Asım Gündüz‘ün çalışma odaları. Bir oda da Ulu Önder’e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ile silahları sergileniyor. Ben en çok Atatürk’ün giysilerinin güzelliğinden etkilendim.

Müze gezisi sonrası Akşehir içini gezerken bir eski hana girdik. Burası yerli halkın daha çok kullandığı ismi ile Melek Girmez ( Rüştü Bey) İşhanı. Bu bitik, harap hali ile bile beni bir etkiledi ki, anlatamam.

P4060360.JPG

Zamanında Akşehir’in sosyal hayatında önemli bir yer oynayan bu işhanına adını Akşehir halkı uygun görmüş. Belli ki eskilerde bu handa içkili mekan da vardı ve adı olasılıkla buradan geliyor. Akşehir’in ilk matbaası da bu hanın içinde faaliyet göstermiş. Şimdilerde ise adından mıdır, mazisinden midir anlamadım, ölüme terk edilmiş sanki. Ortadaki fıskiyesi, dörtgen şeklinde alanda birbirine bakan ve şimdilerde terk edilmiş dükkanları, dört yönde bulunan kapıları ile güzel ve tarihine uygun bir restorasyonla aslında nasıl da cazip bir turist uğrak yeri olabilirdi!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bundan sonra Akşehir’in çarşısını yani Arasta‘sını ziyaret ettik. Akşehir’de yerleşim Neolitik Çağa kadar uzanıyor. Hititler, Frigler, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı hep bu alanda yaşamış. Akşehir, Krallar Yolu olarak adlandırılan ticaret yolu üzerinde bulunuyor. Bu nedenle sürekli bir gelişim ve zenginlik içinde olmuş. Bunun bedeli olarak da iştah kabartıp tarih içinde çok defa yağma ve yıkıma sahne olmuş. Arasta’da bir zamanlar çok canlı ticaret oluyormuş. Bugün de burada restore edilen 300’e yakın iş yeri ile Akşehir ticaretinin merkezi durumunda.

IMG_0527.JPG

Bu gezi sonrasında Akşehir Evi’ne gittik. Ben Akşehir Evi’ni hem mekan olarak hem de öyküsüyle çok severim. Bu öykünün tamamı https://eksisozluk.com/aksev–1965561 adresinde uzun uzun var. Okuyabilirsiniz. Öyküsü kısaca şöyle; Akşehir’den çıkıp büyük kentlere okumaya giden bir grup Akşehir’li genç (ki aralarında sevgili Dr. Hakan ve Dr. Nuri Köksal’da var), öğrencilik dönemlerindeyken eğitimleri sonrasında Akşehir’e dönmeye ve burada yaşamaya sözleşmişler. Burada kendileri için yaşam alanları yapmayı da kafalarına koymuş ve bunun içinde para biriktirmeye başlamışlar. Hepsi Akşehir’e dönmese de, dönen eğitimli idealist ve ütopik gençler,  sonradan kendilerine toplu olarak ev yapmak yerine Akşehir’de eski ve harap bir evi satın alıp onu restore etmeye karar vermişler. Yöre insanını güzel niyetlerine inandırmışlar ve katkılarını, emeklerini yanlarına almışlar. Bu ev öyle güzel ve aslına uygun restore edilmiş, halkın da katkıları ile öyle doğru objelerle döşenmiş ki bir ara ödül bile almış. Onaltı gençle başlayan gruba, içlerinde Erdoğan arkadaşım gibi Akşehir dışından da olabilen yeni gönüllü katılımlar olmuş. Sonuçta 41 kişilik mütevelli heyetli AKSEV (Akşehir Kültür Sağlık Eğitim Vakfı)  vakfı oluşturulmuş. Bu vakıf halen öğrenci okutuyor, fakire aş dağıtıyor, destek oluyor ve eski eserler için imkanlar ölçüsünde harcama yapıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte bu gezdiğimiz Akşehir Evi bu AKSEV Vakfının ilk eseri. Son olarak Gıcılı Bahçe (Akşehir ağzıyla Gıcılı  yani süslü, albenili) ve konuk evi olarak da Hasan Muallim Konukevi (Hasan Muallim cumhuriyet döneminin ilk öğretmenlerinden) restore edilerek açılmış. Bu konuk evini de gezdik. Akşehir’de otantik bir konakta kalmak isterseniz adresiniz bu mekan olmalı. Bizim sonraki hedefimiz burada konaklamak olacak.

IMG_0539.JPG

Bu arada diğer arkadaşlarımla Akşehir Evi’nde buluştuk. Tok olmamıza rağmen sunulan nefis börekleri bir güzel yeyip çay kahvelerimizi içtikten sonra Akşehir gezimize devam ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Akşehir’in, en çok da, eski evlerine hayranım. 18-19 yüzyıla tarihli evlerinin her birisinin ayrı bir öyküsü var. Yaklaşık olarak tescilli 300 üzerinde Akşehir evi mevcutmuş. Tescilli olmayanlarla bu sayı 600’e yakınmış.  Sevgili Dr. Nuri Köksal bu evlerin neredeyse tamamının hikayesini biliyor. Belediye Başkanlığı döneminde bu evlerin bir kısmının restorasyonunu, büyük bölümünün de restorasyon projesini hazırlatmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Akşehir’de bir zamanlar Ermeni ve Rum vatandaşlarımız da yaşarmış. Akşehir evleri hem Türk, hem Ermeni ve hem de Rum mimari özelliklerine sahipler. Bir dönem burada insanlar kardeş kardeş yaşamışlar. Onlar mübadelede gitseler de yaşam tarzlarına uygun evleri geride kalmış. Bir zamanlar ibadet edilen, ibadet edeni kalmayınca restore edildikten sonra içinde sergiler, tiyatro eserleri sahnelenen bir Ermeni Kilisesi mevcut. Şimdilerde bu kilise yeniden restorasyona alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Selçuklu eserlerine bayılırım. Çinileri, mezar taşları dahil Selçuklu eserlerinin hepsini şaheser bulmuşumdur. Akşehir’de irili ufaklı 154 adet tescilli Selçuklu eseri var; Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi, Ulu Cami benim maalesef uzaktan gördüklerim. Geride kalan Selçuklu eserlerini görmek için bile yeniden Akşehir’e gideceğime eminim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Seyyid Mahmut Hayrani’nin Sandukasının fotoğraflarını gördüm. Tahta oymacılığının şaheseri. Tarihi eser kaçakçılarınca yurt dışına çıkarılırken yakalanmış ve şimdi Türk İslam Eserleri müzesinde sergileniyor.

Akşehir gezisi sonrasında, bizim Akşehir sevdalısı arkadaşların bir başka projelerini görmek üzere bu sefer Sultandağı eteklerinden yukarılara doğru yola düştük.

IMG_0566.JPG

Yükseklere çıktıkça, beyaza bürünmüş kiraz bahçeleri ile Akşehir ve artık acınası halde Akşehir Gölü panoramik olarak ayaklarımızın altında gözüküyor. Bir zamanlar yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük 5. gölü olan Akşehir Gölü, bilinen alanının sadece onda biri kadar kalmış. Kaçınılmaz olan iklim değişiklikleri ve yanlış sulama politikaları ile bu sona hızla gidilmiş. Türkiye’nin coğrafyası o kadar hızlı değişiyor ki!

IMG_0551.JPG

Akşehir’in tarihte çeşitli isimleri mevcut. Bölgeye Frigler,  Phrygia Paroreia  (Dağlık Frigya) demişler. Akşehir’e ise o zamanlar Philomelion ( Bal veya elma sevenler anlamında) denmiş. Araplar Akşehir’i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı “Belde-i Beyza” (Beyaz Şehir) olarak anmışlar. Bir dönem ismi Akşar iken en son Akşehir olarak isimlendirilmiş ve öyle de kalmış. Bizim arkadaşlar yıllardır hayalini kurdukları Akşehir dışında, dağlık alanda doğal yaşamı ve doğası ile bir yaşam örneğini hayata geçirmeye ve bunu insanlarla paylaşmaya çalışıyorlar. Ben bu projeyi arkadaşlardan yıllardır dinlerdim ama artık bu projenin ilk örnekleri gözükür hale gelmiş ve kurmaya çalıştıkları tesisin adına da  Philomelion adını vermişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kurulan evler orijinal ve tesisin ortasındaki direkte asılı duran keçi kafatasının bile bir öyküsü, anısı var. Burasının yaşama geçirilmesi bir seneyi bulacak ve diğer bölümler aşama aşama gerçekleşecek diyorlar. Vallahi ne diyeyim? Dr Nuri Köksal ve arkadaşları diyorlarsa yaparlar. Daha önceki hayallerinin gerçekleşmiş halini gördüm. Biz doğa ve tarih sevdalısı gezginler de bir gün oralarda konaklarız inşallah..

Akşehir ve arkadaşlara doyamadan veda edip Sille’ye doğru yollara düştük. Akşehir bitmedi tabii ki. Gezilmedik çok yeri var, Nasreddin Hoca Türbesini ise daha önce gezmişliğimiz vardı. Dar zamanda burayı atladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gelelim konumun başlığına; Dünyanın Ortası sahiden Akşehir mi? Bunun yanıtı Nasreddin Hoca’nın fıkrasında saklı.  Fıkra şöyle; Çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca’yı çevirip ”Hocam size bir sorumuz var, dünyanın ortası neresi?” demişler. Hoca, 5-10 adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış; ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam?” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye cevap vermiş.

Evet sevgili Gezekalın Dostları, kıssadan hisse; Dünyanın ortası Akşehir. İnanmazsanız gidin Akşehir’e ölçün. Bu arada Akşehir’i gezin, güzel insanları ile temas edin. 

Gezekalın ve hep Gülekalın

14.04.2018 Saat 01:22 

 

Baharın Müjdecisi Çiçeklerin Peşinde

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Artık benim için baharın müjdecisi kiraz çiçekleri oldu.

Son üç sene Nisan ayını,  kiraz ağacı çiçeklenmesini izlemekle geçirdim. Önce 2016 yılında Japonların yeniden doğuşu ve baharı simgeleyen sakuralarını  görmek için Japonya’ya  gittim.

2017 yılı baharını Uluborlu’da, 2018 yılı baharını ise Akşehir’de kiraz ağaçları arasında gezinip, çiçeklerini fotoğraflamakla geçirdim (Uluborlu kiraz bahçeleri ile ilgili gezi yazımın adresi; : https://gezekalin.com/2017/05/10/hizirlar-ve-bilgeler-cografyasinda-uluborlu-sakuralari-egirdir-golu/ ).

Aslında bu seneki gezi amacım Konya ili sınırları içinde 400 dönümün üstünde tarlalara renk renk ekilmiş laleleri fotoğraflamaktı. Konu baharı karşılamak ve çiçekler olunca, Akşehir’in kiraz bahçelerinde, Japonya’dakilerin aksine zamanla meyveye dönüşecek yerli sakuraları, yani kiraz çiçeklerini fotoğraflamadan geçip gitmek olmazdı. Biz de Akşehir’in köylerinde kiraz bahçelerini ziyaret ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geçen sene Uluborlu’da kiraz çiçeklerinin dökülmeye yüz tutan zamanına denk gelirken, bu sene Akşehir’de kiraz ağaçlarının yeni çiçeklendiği zamana rastladık. Bizim gibi yörede yaşamayan ama dar zamanda hedeflediği olaya şahit olmaya çalışan gezginler için zamanlama her zaman tutmayabiliyor.

Anadolu toprakları medeniyetlerin olduğu kadar, pek çok meyve türü için de çıkış noktası. Ülkemiz kirazı en çok üreten olduğu halde, kirazını en çok ihraç eden ilk ülke değil. Üreticisine sorsan haklı şikayetlerini ardı ardına sıralayacak halde. Kazanan maalesef hep aracı oluyor. Betonlaşmadan nasibi alan kiraz ağaçları ekili alanlarının kaybı da işin ayrı tarafı.

Akşehir kiraz üretiminin önemli olduğu bir ilçemiz. Bu ilçenin en iyi kiraz cinsi Napolyon Kirazı. Bu kirazı geçen senelerde dalından yemiştim. Muhteşemdi. Akdeniz’e deniz tatiline giderken yanımıza aldığımız 9 kasa Napolyon kirazını karavana yüklediğimizde içimden “Abarttık arkadaş!” demiştim ama daha İstanbul’a dönmeden tek bir kiraz kalmamıştı geride…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Miharu Takizakura

Japonya’da Sakuramori dedikleri kiraz ağacı doktorları bile mevcutmuş. Hele  Miharu Takizakura adlı yaşlı bir kiraz ağacının özel bir doktoru varmış. Japonya’da insanların ve politika üretenlerin meyve vermeyen ama çiçekleri yüzünden kutsiyet atfettikleri kiraz ağacına ne kadar saygı duyduklarına bizzat şahit olmuş birisi olarak, ülkemizdeki bu önemli ağaca yeteri kadar değer verilmemesi ise ayrı bir konu. Zeytin ağacını yok eden zihniyetin kiraz ağacını koruması mümkün mü? Bu konuda gazeteci-yazar dostum sevgili Yusuf Yavuz’un linkini verdiğim yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim .

(https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/04/02/kiraz-agacinin-anlattigi-bu-masala-kulak-verin/ )

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiraz ağacı çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür.  Yani hızlı yaşarlar ve döküldüklerinde gençtirler. Bu nedenle Japonlara göre sakuralar,  baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle, ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade ediyorlar. Rüzgar estiğinde dökülen kiraz çiçekleri Japonya’da pembe, Uluborlu’da ise beyaz renkli kar tanecikleri hissini vermişti bana.

Hanami nedir bilir misiniz? Hanami, geleneksel Japon kiraz çiçeği seyretme festivalinin adı (aslında gündüz kiraz çiçeğini izlemeye deniyor, gece için bile farklı bir adlandırması var). Yani Japonlar kiraz çiçeği açtığı zaman bunu kutlar ve parklarda kiraz ağaçlarının altı gece gündüz insanla doludur. Yerli turistler dışında, tüm dünyadan 500000 üstünde insan sadece bu özel gün için Japonya’ya gidiyor. Akşehir’in Kiraz Festivali var ama kiraz çiçeği ile ilgili bir aktivitelerinin olduğuna dair bir bilgi edinemedim. Uluborlu bu konuda biraz daha aktifti. Uluborlu’da kiraz çiçeği döneminde fotoğraf gezilerine öncülük ediyorlardı. Ben yine de bu tür tanıtım ve faaliyetlerin çok az olduğunu düşünüyorum. Kiraz çiçeği günlerini ülkemin tüm insanları duymalı ve görmek için fırsat yaratmalı. Bu konuda tabii ki yörenin insan ve yönetimlerinin çaba göstermeleri gerekir. 

IMG_1983.JPG

Gelelim Lale tarlası gezimize…

Konya ilginç bir memleket! Sizlerle kısa Konya gezimizi de sonra paylaşacağım. Bir gezgin için çok önemli gezi noktaları ve hedefleri içeriyor. Gezdiğimiz lale çiftliği, Ali YETGİN Yapı Tarım Hayvancılık ve Ltd. Şti.  bünyesindeki Asya Lale firmasına ait. 1998 yılında lale yetiştiriciliğine başlamış. 400 dönüm dikili alanda, bir yılda 50 milyon adet lale soğanı üretiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale tarlaları eskiden Çatalhöyüğe yakınmış. Ama muhtemelen zamanla alan yetmediğinden, Konya’nın İsmil Kasabası’nın Çınaroba mevkine taşınmış ve Konya merkeze uzaklığı 76 km. Lale tarlalarını gezmenin bir zamanı ve süresi var. Yani çiçeklendiği zaman serbest gezi imkanınız yok. Bu sene 8 Nisan Pazar günü ve sonraki bir kaç gün için gezme imkanı vardı. Biz de gezimizi 8 Nisan’da yaptık. Bu günün tanıtımı güzel yapılmış. Çok sayıda firmaya ait tur otobüsü vardı ve alan da oldukça kalabalıktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lale çiftliği renk cümbüşü ve düzenlemesi ile çok güzeldi. Yeryüzünde, gök kuşağını hissettim.  Doğada (örneğin Tota Dağı’nda mevsiminde açan kırmızı lale), doğanın verdiği şekil ve dağılımla açan vahşi laleyi, hiç bir parktaki lale ile değişmem. Ama burada, bu yoğunlukta laleleri görmek de ayrı bir güzellik olsa gerek.

IMG_1933.JPG

1550 yılları civarında lale soğanları, Osmanlı topraklarından götürülmüş. 17. yüzyılda Hollanda’da lale çılgınlığı başlamış. İnsanlar nadir bulunan bir tek lale soğanı için servet ödemişler. Lale ülkemiz tarihinde bir döneme isim verecek kadar sevilmiş, önemsenmiş. Şiirlere konu, zarafetin, inceliğin ve masumiyetin sembolü olmuş lalelerin ülkemizdeki en büyük bu çiftliğini gezmek, laleleri ışığa-açıya göre fotoğraflamak neredeyse yarım gününüzü alabilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Beni gezi öncesi dedikleri,  “Ne yapacaksın lale çiftliğini? Konya’ya bu iş için gidilir mi? Emirgan Parkı’nda en kralı var lalenin!” sözleri yolumdan engellemedi. Sizi de sakın engellemesin ve zamanı gelince insan eli ile yaratılan bu görsel şölene şahit olun. Hem Konya’ya gitmek için başka sebepleriniz de var.

Neler mi? Arkası yarına…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

11.04.2018 Saat 16:21

IMG_1897 - Copy