• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 380.142 ziyaretçi
  • Ocak 2026
    P S Ç P C C P
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Hüznün Müziği:Fado

IMG_6490

A-475503-1482411143-3464.jpeg

Amália Rodrigues

Portekiz Fado müziğinin “Rainha do Fado”su, yani “Fado Kraliçesi”  Amália Rebordão Rodrigues’e ait bir sözle yazıma başlamak isterim;

 

Fado, sanatçı ve dinleyici arasında samimi bir diyalogdur. Sözleri anlamayabilirsiniz ama anlamı hissedersiniz.“ Bu söz siz bu satırları okuyanlar için belki bir anlam ifade etmemiştir. Ancak tek kelime Portekizce bilmeyen ve Fado dinlememiş birisi olarak, Lizbon’un iyi bilinen bir fado klubünde fado müziğini dinledikten sonra mekandan çıktığımda hissettiklerim aynen bu duygulardı.

IMG_6462.jpg

Fado, 19. yüzyıldan günümüze kadar uzanmış bir Portekiz halk müziği türü. Fado’nun yansıttığı duygu için Portekizliler Saudade kelimesini kullanıyorlar. Bu kelimenin hiç bir dilde tam bir karşılığı,  tam bir çevirisi olmamakla beraber, kelime anlamı kadere veya alın yazısına yakın kabul ediliyor. Aslında kaybedilen bir şey ya da sevgili için hissedilen derin bir nostaljik ya da melankolik ruhi durumu ifade ediyor. Kaybedilen her neyse fado’nun sözleri ve onu icra eden şarkıcı (Fadista), onun bir daha olasılıkla hiç dönmeyebileceğinin de farkında ve şarkılarında bunu seyirciye-dinleyiciye yansıtıyor. 

maria-severa

Maria severa

Fado, balıkçı, kaşif ya da denizci olan sevgililerini, eşlerini denize uğurlayan ve onların geri dönmesini umutla bekleyen 19. yüzyıl Portekiz kadınlarının, artık beklenen yakınlarının geri gelmemesi üzerine denize karşı yaktıkları ağıtlardan türemiş. Bu nedenle Fado, derin acıların, hüzünlerin, özlemin, nostaljinin, mutluluğun ve aşkın ifade edildiği bir müzik türü.

19. yüzyıl Fado icracıları kentsel kesimin işçileri ya da denizcileriymiş. Bunlar sadece şarkı söylemez ama aynı zamanda da dans da eder, ritm de tutarlarmış. 19. yüzyıl ortalarından sonra ise Afrika ritmleri daha az önemli hale gelip, fadistalar sadece şarkı söyler olmuşlar. O dönemin en önemli fadistası olarak Maria Severa kabul ediliyor.

Fado’nun, isimlerini Portekiz’in Lizbon ve Coimbra şehirlerinden alan iki türü var. Coimbra’nın sade bir tarzı olmakla beraber Lizbon fado’su, özellikle Amália Rodrigues sayesinde daha yaygınlaşmıştır.

IMG_6497-001.JPG

Klasik fado, bir Portekiz gitar (12 telli bir gitar. 12 telli olmasına karşın 6 tel gibi akortlanıyor) ve bir klasik gitar eşliğinde tek bir şarkıcının performansıyla icra edilmekte. Modern fadonun ise yaylı çalgılar dörtlüsünden, tüm bir orkestraya kadar çeşitli uygulamaları mevcut.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu müziğin en büyük ustaları arasında şu isimler sayılabiliyor: Amália Rodrigues (1920-1999)  Alfredo Marceneiro (1891-1992), Mariza Reis Nunes ve Ana Moura. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz Lizbon’da, Fado müziğinin en iyi icra edildiği yerlerden olan Clube de Fado’ya gittik. Burada Mário Pacheco adlı sanatçı Portekiz gitarını çalıyor. Babası  António Pacheco da önemli sanatçılarla müzik yapmış. 

IMG_6487.JPG

Clube de Fado’ya (http://www.clube-de-fado.com/) girdiğimizde grubumuza ayırtılmış olan yere oturduk. Garsonlar hemen masamızı donattılar. Her yemeğin olmazsa olmazı zeytin, tereyağı ve sıcak ekmek masalarımıza ilk gelenler. Burada yediğimiz zeytinlerin tadı bir başka güzel oluyor onu öncelikle ifade edeyim. Bir de sıcak ekmek ve tereyağı olunca daha baştan azcık doyuyorsunuz. Gerçi gelen birbirinden güzel yemekleri de hiç yarım bırakmadık. Çorbadan başlamak üzere arkası arkasına yemeklerimiz gelmeye başladı. Çorba faslından sonra mekanda ışıklar kırmızıya doğru dönmeye başladı. Bu ışığın rengi 5 dakika ara ile gittikçe koyulaştı. En sonunda sanatçılar sahneye gelmeye başladı. En önde Mario Pacheco adlı Portekiz gitarı çalan sanatçı, arkasında klasik gitar sanatçısı, kontrbas sanatçısı ve sahneye ilk çıkacak şarkıcı, yani 4 kişi, bir köşeye konmuş olan 2 sandalye ve 2 m² alana yerleştiler. Geleneksel Fado salonlarında öyle yüksekte sahne, geniş alan olmazmış. Bizim çiçek pazarında rakı masamızın kenarına ilişen çalgıcılar gibi bir hava var ortada. 

IMG_6446.JPG

Club de Fado’da sanatçıların performans alanı

Bir anda garsonlar ortadan kayboldu ve salondaki herkes yemeğini nerede kaldıysa orada bıraktı. Arkasından da sanatçılar performanslarını sergilemeye başladılar. Sanatçı birbirinden güzel 4 parça söyledi ve arkasından sahneyi terk ettiler.

Işıklar yandı ve garsonlar kaldıkları yerden servislerine devam ettiler. Bu ritüel yarım saat yemek molası ve arkasından sanatçıların tekrar sahnede yerlerini alması ve 4 şarkılık performansları sonrasında sahneyi terk etmeleri şeklinde devam etti. En son sahneye çıkan sanatçıların sesleri, seslerini kullanmalarındaki ustalıkları görülmeye değerdi. 

Gecenin sonunda Club de Fado’dan ayrılırken, hem ilk defa dinlemek şansına sahip olduğumuz ve hem de iyi bir örneğini dinlediğimiz Fado müziği gösterisinden memnunduk. Portekiz’e, Lizbon’a geldiğinizde bu zevki yaşamanızı tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sizlere aşağıda bu müzik türünün unutulmaz efsane isimlerine ait 2 adet video linki de verdim. 

Kulağınızda güzel bir tını, yüreğinizde bir sıcaklık bırakmasını umarım. Ben de ikisini de yaptı…

Gezekalın, aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

27.05.2017 Saat 00:19

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Lizbon ve Yakın Çevresi

IMG_5857.JPG

Sabah aracımızla gezimize başladık. Bugün hem dünden eksik kalan Lizbon bölgelerini ve hem de Lizbon yakın çevresini gezeceğiz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otobüsümüz şehir merkezine doğru giderken, Nail’e Boğa Güreşi Arenasını sordum. Onun anlattığına göre, Portekiz ve İspanya’daki boğa güreşleri farklıymış. İspanya’da boğa, arenada kılıç ve mızrak darbeleri ile öldürülürmüş ama Portekiz’de boğa arenada öldürülmezmiş. Portekiz’de boğa güreşleri şu şekilde oluyormuş;

Portekiz’de atlı bir süvari (şövalye), boğanın önünde koşarak onu yoruyor. Yani aslında boğa ile at karşılıklı olarak birbirleri ile dövüşüyor. İlerleyen zaman diliminde süvari boğanın sırtına 4-5 mızrak saplıyor. Ama bu darbeler boğa için öldürücü olan darbeler değil. Portekiz’de boğanın boynuzlarının sivriliği alınarak süvarilere zarar vermesi engelleniyor. Müsabakanın sonuna doğru Forcado denen adamlar (kelime anlamı olarak idamı-ölümü göze alan demek) boğanın baş bölgesinden üstüne çıkmaya çalışıyor. Bunu yapabilirse de kesin zafer kazanılmış oluyor. Ancak asıl hüner gerektiren kısım da burası. Bunu öyle yapmak zorundalarmış ki boğanın boynuzları ile yaralanmasınlar. Nail’in anlatmak istediği Portekiz’de boğa güreşleri, İspanya’ya göre daha insani boyutta. Gerçi burada güreşen boğanın sonu da mezbahada bitiyor. Yani boğanın hayatı arenada değil de mezbahada sonlanıyor. Çok az hayvan yeniden arenada güreşebiliyormuş. Neyse! Bu tür gösterilere karşıyım ben.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geziye  Praça dos Restauradores’den başladık. Bu meydan çok güzel. Ortada bir obelisk var. Burada yerlere döşenmiş renkli ve desen verilmiş taşlara “Calçada Portuguesa” deniyor. Lizbon sokak ve meydanları çeşitli desenlerde siyah beyaz küçük taşlarla döşeli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürüyerek Rossio Tren İstasyonu’na (Estação de Caminhos de Ferro do Rossio) ulaştık. 1886-1887 tarihli bu yapı, Lizbon’dan Sintra’ya trenlerin kalkış istasyonu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yola devamla uğradığımız bir diğer ziyaret yeri olan Igreja de São Domingos, aslında bir zamanlar Lizbon’un en eski kilisesiymiş. İlk yapım tarihi 1241. 1910 yılında cumhuriyetin ilanına kadar kraliyet düğünleri burada olurmuş. Bir zamanlar engizisyon mahkemesine ev sahipliği de yapmış. Önce 1531 Lizbon depreminde hasar görmüş, 1755 depreminde ise tamamen yıkılmış. Tamir için hemen girişimde bulunulsa da 1807 yılına kadar bitirilememiş. 1959 yılında kilise bir yangında tamamen tahrip olmuş. Günümüzde komple bir onarım yapılmamış ama yangının dehşetini de gösterecek şekilde tavanları kırmızıya boyalı olarak, temel bir onarım görmüş. İlginç bir kilise, tarihi önemi ve içeride ki yangının dehşetini gösteren onarım şekli için gezilmesi gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Praça da Figueira kentin önemli meydanlarından. Burada eskiden bir hastane varmış. Ancak bu hastane 1755 yılı depreminde yıkılmış. Kentin bu bölümlerinin yeniden inşası sırasında bu bölge açık bir pazar halinde tasarlanmış. Meydanın ortasındaki kaide üstünde, at sırtında gösterilen Kral I. John.

IMG_5375.JPG

São Jorge Kalesi bölgesine asansörle çıktık. Tepeden çok güzel Lizbon panoraması fotoğrafları aldık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra da Alfama bölgesine yürüdük.  Alfama, São Jorge Kalesi ile Tejo Nehri arasındaki yokuşta kurulmuş en eski mahalle. Mahallenin adı Arapça’da hamam anlamına gelen Al-hamma ‘dan geliyor. Bu mahalleyi gezmek, bir anlamda, şehrin en eski bölümünü görmek demek. Oldukça fazla sayıda tarihi bina var.  Ayrıca bölgede, pek çok da Fado barları ve restoranlar var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İber Yarımadasındaki İslamiyet döneminde Alfama, şehrin tamamını oluşturuyordu. Daha sonra şehir batıya, Baixa bölgesine doğru genişlemiş. 1755 Lizbon Depreminde Alfama, şehrin diğer semtlerine göre daha az etkilenmiş. Bu sayede dar ve tarihi sokaklar günümüze kadar kalabilmiş. Gerçekten de buradaki daracık sokaklar, balkonlarına çamaşırlar asılmış rengarenk karşılıklı evler çok güzeldi. Bu bölge hummalı bir hazırlık içindeydi. 4-12 Haziran tarihleri arasında Ulusal Tarım Festivali olacakmış. Onun için hazırlıklar yapılıyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürüyerek  Praça do Comércio’ya (Ticaret Meydanı) geldik. Aracımıza ulaştık.

P5150106.JPG

En sonunda beklenen an geldi ve orijinal, patentli Pastéis de Belem (ya da diğer pastanelerdeki adı ile Pastéis de Nata) tatma zamanı. Sonunda o meşhur dükkanın önüne geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bellem Turtası milföy hamuruna, içeriği yıllardır sır gibi saklanan bir karışım konan turta çeşidi. 18. yüzyılda Jeronimos Manastırının,  Santa Maria de Belém kilisesinde çalışan rahipleri tarafından yapılırmış. Bu rahipler çoğunlukla bu tür turtaların bolca yapıldığı Fransa’dan gelen rahiplermiş.  O dönemler rahibeler elbiselerini kolalamak için bolca yumurta akı kullanırlarmış. Bu da ellerinde ziyan edemeyecekleri ve pasta yapmak için bolca hazır yumurta sarısı var olduğu anlamına geliyor. Böylece bu kilise rahipleri bu nefis turtayı yapmışlar ve çok da tutmuş. 1820’de özgürlük hareketi sonrasında bazı dini yapılar kapatılmış. Bu turtanın yapıldığı bölüm de kapatılınca, kiliseye gelire devam olması için turtanın tarifi, sonradan 1837 de Fábrica de Pastéis de Belém adı ile orijinal turtanın yapılacağı pastaneyi açacak olan kişilere satılmış. Günümüzde bu pastaneyi hala o kişilerin torunları yönetiyor.

Dışarıda korkunç kuyruk oluyor. Ama içeride yaklaşık 400 kişiye hizmet verecek kadar yer ve eleman mevcut. Günde ortalama 30000 adet turta satılıyormuş. Grup olarak bizi arka tarafta bulunan bir alana aldılar. Abartmıyorum, dükkan içinde yaklaşık 5 dakika yürümüşüzdür. Zaman içinde komşu olan tüm mekanları pastane içine katmışlar. Nefisti! Tek kelime ile nefisti. Lizbon’a gelmişseniz bu turtayı mutlaka burada yemelisiniz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Turta yeme sonrası pastaneden çıkıp, Jeronimo Manastırı önündeki parkta dizili Jakaranda ağaçlarının mor çiçeklerini son kez fotoğraflayıp, Sintra’ya gitmek üzere aracımıza bindik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sintra, Lizbon’a  yaklaşık 35 km uzaklıkta. Sintra 19. yüzyıl romantik yapısal anıtları nedeni ile UNESCO Dünya Kültür Miras Listesine alınmış olan bir yer. Buradaki doğa ve yapılar, Dünya Mirası Listesine giren görünen kısmı olsa da aslında Sintra, Portekiz’in tüm geçmiş kültürünü yansıtıyor. Sintra Dağları, Cascais Doğal Parkı ile birlikte  Sintra, Sintra’nın kutsal mekanları, evleri, villaları ve sarayları turistlerin gözde ziyaret yerlerinden. 

IMG_5586-001

Sintra’da üç önemli saray var; Pena Sarayı, Quinta da Regaleira ve Sintra Ulusal Sarayı. Kalesi ise  Castelo dos Mouros. Bunun dışında irili ufaklı saray yavrusu villalar ve çok güzel küçük evler var. Daracık sokaklarında yürümek ayrı zevk, ormanlarında kaybolmak ayrı bir zevk. Burası aslında bir tam günü hak ediyormuş. Biz ise sadece birkaç saat zaman ayırabildik. Aşağıya Pena ve Quinta da Regaleira Saraylarını gösteren videolar ekledim. Çok güzel. Bakmanızı tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Saraylardan Ulusal Sarayı gezdik. Çok güzeldi. Ama keşke hakkımızı Quinta da Regaleira’dan yana kullansaydık. Çünkü buranın ormanlık bir bölümü de var. Buranın bahçesini serbest zamanda kısmen gezebildik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce gezdiğimiz Ulusal Sarayı anlatayım. Bu saray neredeyse 15. yüzyıldan, 19. yüzyıla kadar hiç kesintisiz şekilde kraliyet aileleri tarafından kullanılmış ve Orta Çağa ait en iyi korunmuş saray kabul ediliyor. Bu bölgeyi Emevilerden 12. yüzyılda alan Kral Afonso Henriques, bugünkü Ulusal Sarayın olduğu yeri kendine ikamet yeri olarak seçmiş. Sarayda Gotik, Manuelin, Arap ve Mudejar (romanesk ve gotik üslupların Arap mimari tarzıyla karışmasını ifade eden İspanyolca terim) mimari stilleri iç içe bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Saray içinde Kuğulu Salon, İç bahçe, Saksağan Odası, Kral sebastian’ın yatak odası,  Julius Sezar Odası, Manuelin Odası ve muhteşem Büyük Kabul Salonu geziliyor. Teraslardan manzara çok güzel. En tepede Sintra’nın kalesi (Castelo dos Mouros) gözüküyor. Bahçede bulunan ve yaz aylarında sıcaktan kaçmak için yapılan çinilerle döşeli ve aralarından ince borularla su buharı veren bölüm ise çok ilginçti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra serbest zaman verildi ve Sintra’nın dar sokaklarında vakit yettiğince gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Öğle yemeği için nefis bir yer seçilmişti. Zaten gezi boyunca gerek öğle ve gerekse de akşam yemeklerinin seçilme yeri hep çok güzel oldu. Bu konuda bir defa daha Koptur ve Nail’e teşekkür etmeliyiz.

P5150240.JPG

 Yemeği Cabriz Köyünde çok güzel bir restoranda yedik.  Hem ortam çok güzel ve hem de yediğimiz yemekler mükemmeldi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası Coba da Roca‘ya doğru hareket ettik.

P5150253.JPG

Cabo da Roca (Roca Burnu) Portekiz’in dolayısı ile de Avrupa’nın en batı ucunda yer alıyor. Burası Lizbon’un 42 km batısında. Yarların yüksekliği 100 metreyi geçebiliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

En tepede bir fener var. Fener, derin yarlar, hırçın deniz ve açık-güneşli bir hava… Yani güzel fotoğraf için ne ararsanız mevcut. Ben de bolca bastım deklanşöre.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Cascais adlı kasabaya doğru yol alırken denizde sörf yapanları gördük ve hemen aracı durdurduk. Bir süre fotoğraf molası verdik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_5976.jpg

Cascais, erken tarihinde uzun yıllar küçük bir balıkçı kasabası olarak varlığını sürdürmüş küçük bir yerleşim yeri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1807’de Fransızların istilasına uğramış. Kasabada bulunan 17. yüzyıldan kalma ”Citadela” adlı yapı, General Junot tarafından askeri merkez olarak kullanılmış. Aynı yapı (”Citadela”) 1870 yılında Kral I. Luis tarafından yaz konutu olarak kullanılmaya başlayınca Cascais diğer aristokratlar tarafından da tercih edilmeye başlanmış. Aristokrat, zengin gelir de küçük evde mi oturur? Saray, konak gibi yapıların yapımı birbirini izlemiş.

IMG_6000.jpg

1939-1946 yıllarında İkinci Dünya Savaşı nedeniyle kasabaya gelen aristokrat, politikacı, aktör ve yazarlar nedeniyle kasabanın nüfusu artmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu dönemde kasabaya gelenler arasında çok önemli isimler de varmış; Bunlar arasında İtalya Kralı Umberto, İtalya Prensesi Joana, Romanya Kralı II. Carol, İspanya Prensi Juan, Windsor Dükü sayılıyor. 

IMG_6063.jpg

Cascais gezisi sonrasında Lizbon’a geri döndük. Akşam yemeğimizi Praça do Comercio Meydanında bulunan Populi Restoranda yedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gözümüzü, ruhumuzu doyurduğumuz günün sonunda midemizi güzel yemekler ve şarapla doldurduk. 

Bugün çok yoğun ama bir o kadar da güzel bir gün oldu. Allah sağlık ve mutluluk versin hepimize, gezme kısmı sonradan geliyor nasılsa….

Gezekalın ve aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

26.05.2017 Saat 00:59

 

Kaynaklar:

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Lizbon

IMG_4909-001.jpg

İstanbul’dan Lizbon’a, THY’nın doğrudan uçuşu ile 5 saati bulan bir sürede gittik. Pasaport kontrolleri rahatça yapıldı ve grubu Portekiz gezimizde bize rehberlik edecek olan Nail Özkaplan karşıladı. Nail, yıllardır Portekiz’de yaşıyor, yaşamını orada kurmuş. Geziyi güzelleştirmede katkısı çok büyüktü. Aracımıza yerleştikten sonra hemen Lizbon gezimize başladık. Sizlerle önce Portekiz, arkasından da Lizbon hakkında temel bilgiler paylaşmalıyım.

portekız haritaAvrupa Kıtasının en batısındaki ülke olan Portekiz, İber Yarımadası üzerinde yer alıyor. Portekiz kuzeyden ve doğudan İspanya ile, güneyden ve batıdan da Atlas Okyanusu ile çevrili. Haritaya bakınca Avrupa’nın en batı ucundaki bu minicik ülkenin, bir zamanlar kaşiflerinin sömürgeleştirdiği topraklardan Portekiz’e aktardıkları altınlarla bir dünya imparatorluğu olduğuna inanmak zor gözüküyor. Nüfusu 10 milyon civarında. Halkının demografik yapısı bir zamanlar sömürgeleştirdiği ülkelerden gelenler nedeni ile çok çeşitlilik gösteriyor.

Geçen 3.100 yıl boyunca Portekiz toprakları, ülkenin kültürünü, tarihini, dilini ve etnik yapısını etkileyen ve içlerinde Fenikeliler, Yunanlar, Romalılar, Cermenler ve Endülüs Emevileri’nin de bulunduğu çeşitli medeniyetlerin geçişine tanık olmuş. 

indir (1)

Macellan

Tarihte Portekiz’in, özellikle Gemici (Prens) Henrique gibi kraliyet ailesinden destekçiler sayesinde, başta Ferdinand Macellan, Vasco da Gama, Francisco de Almeida, Pedro Álvares Cabral, Juan Rodríguez Cabrillo olmak üzere 13 kaşifi olmuş. Bu kaşifler Hindistan’a ulaşan deniz yolunu, Afrika, Güney ve Kuzey Amerika sahillerinin daha önce Avrupalılarca ayak basılmamış yerlerini keşfetmişler. Buraları Portekiz’in sömürgesi konumuna sokmuşlar. 15. ve 16. yüzyıllarda Brezilya’dan, Filipinler’e uzanan Portekiz İmparatorluğu dünyanın önde gelen ekonomik, politik ve kültürel güçlerinden biriymiş. Din ve Dillerini buralara yaymışlar. Bu politikalar sayesinde gemilerle altın, değerli maden ve taşlar, baharat, Avrupa’da hiç bilinmeyen yiyecekler eski kıtaya taşınmış. Portekizce dünyada halen en çok konuşulan dilleri arasında yer alıyor. 20. yüzyılda imparatorluğun sona ermesiyle birlikte Portekiz sade bir Avrupa ülkesi konumuna düşmüş. 

António de Oliveira Salazar

5 Ekim 1910 tarihindeki cumhuriyetçi devrim, Portekiz monarşisini ortadan kaldırmış. Ancak 1926’da önce askeri darbe, ardından da askeri rejimin ekonomik problemleri düzeltmesi amacıyla António de Oliveira Salazar ülkenin başına yıllarca  sürecek olan bela olarak gelmiş. Salazar yıllar içinde Estado Novo (Yeni Devlet) denen yeni bir anayasayı kabul ettirip, ülke ve insanlarını  faşizmin ağır baskısı altında bırakmış. Salazar, Faşist ve diktatöryel rejimlerin halkı uyuşturmak adına kullandıkları 3 F (Futbol, Fado, Fiesta) olarak bilinen yöntemle ülkeyi idare etmiş. Tüm muhaliflerini ortadan kaldırtmış. Basına sansür getirmiş. 1968 yılında Salazar’ın ölümü sonrası Marcelo Caetano iş başına geçmiş ve 1974 yılında kansız ve halk desteğini de arkasına alan Karanfil Devrimi sonrası ülkede demokratik bir rejim kurulmuş. Uzun lafın kısası Hitler, Mussolini, Franco gibi nice faşist diktatörlerin ve diktaların sonuna benzer bir son yaşanmış. 

Azulejo

Portekiz’in en büyük şehri başkent Lizbon, Tejo Nehri’nin oluşturduğu haliç üzerine kurulu ve Atlantik Okyanusu kıyısında yer alıyor. Lizbon da, Roma ve İstanbul gibi, yedi tepe üstüne kurulmuş. Lizbon, “Güvenli Liman” anlamına geliyor. 711 yılında bölgede hakim olan Emeviler şehre önemli izler bırakmış. Bazı bölgelerin adları bile Arapçadan kaynaklanıyor. Şehirde oldukça sık rastlanan ve “azulejo” denen mozaikler Müslüman motifleri tarzında ve “azulejo” sözcüğü de Arapça’dan gelmekte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lizbon’un başı depremlerle belada. 1531 ve 1755 yılındaki depremler en çok hasar verenler olmuş. Hele 1755’deki depremde şehirdeki binaların neredeyse %85’i yıkılmış. Bugün ki binalar hep o tarih sonrasında yapılma ya da önceki dönemde az hasarlı olanların tamir görmesi ile günümüze kadar gelmiş.  Depremden korkan ve başkenti terk eden Kral Joseph, Marquês de Pombal‘e (Pompal Markisi) çok geniş yetkiler vermiş. Bu ülke için bir şans olmuş. Başarılı bir diplomat olan Marquês de Pombal, hem Lizbon şehrini zamanın modern mimari planlarına göre yeniden yapılandırılmış hem de köle ticaretinin sonlandırılması gibi siyaseten önemli işlere imza atmış. Bu nedenle şehrin baştan yapılandırılan aşağı bölümüne Baixa Pombalina deniyor.

IMG_4906.jpg

Hava alanından çıktıktan sonra doğrudan Belém Kulesi’nin (Torre de Belém) bulunduğu Belém bölgesine doğru hareket ettik. Bu kule Kral I. Manuel tarafından Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmış ve Tejo Nehrinin giriş çıkışını kontrol için de kullanılmış. Gotik stilinin devamı olan Manuelin tarzında olan kule, 16. yüzyılın başlarında inşa edilmiş.  Günümüze kadar zarif mimarisini koruyabilen kule, şehrin sembollerinden biri olmuş. Belém Kulesi, 1983 yılında UNESCO tarafından daha sonra gezeceğimiz Jerónimos Manastırı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belem Kulesi keşiflerle gelen etkilenmenin, Gotik ve Rönesans tarzlarıyla karışmasından oluşan Manuelin dönemi mimarinin tipik bir örneği.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manuelin denen mimari tarz, Özellikle Lizbon’da olmak üzere, Portekiz’de 16. yüzyıldan kalma eserlerde göze çarpıyor. Geç Gotik tarzı diye tarif edilebilecek, halat gibi gemicilikte kullanılan ve Vasco de Gama başta olmak üzere onun keşiflerindeki bulgulardan hareketle çeşitli motiflerle işlenmiş mimari bir stil. 1495-1521 yılları arasında Portekiz kralı olan I. Manuel döneminde kullanıldığı için bu mimari stile sonradan Manuelin stili denmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belem Kulesi sonrasında yemek için Kaşifler Anıtı yakınında bir restorana gittik. Portekiz yemekleri ve şarabı ile ilk tanışmamız da burada oldu. Birbirinden güzel yemekleri Tejo Nehri kıyısında ve 25 Nisan Köprüsü’ne karşı yedik. 

P5140013.jpg

Belem Bölgesinde bulunan bir başka anıt Keşifler Anıtı. Restorandan çıkar çıkmaz yürüyerek anıta ulaştık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Padrão dos Descobrimentos (Keşifler Anıtı) Portekiz’in başkenti Lizbon’un Belém semtinde, Coğrafi Keşifler anısına yapılmış. Anıt gemilerin 15 ve 16. yüzyıllarda bilinmeyen yönlere sefere çıktığı Tejo Nehri kıyısına yapılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Anıt zeminden yukarı doğru, 52 metre yüksekliğinde yelkenleri açık bir karavele (iki ya da üç Latin yelkenine sahip olan yelkenli bir gemi türü) benzeyen beton blok şeklinde. Bu karavelin üzerinde her iki yanda 30 civarında, dönemin tarihe geçmiş kaşifleri, sanatçıları ve bilim insanlarının heykelleri var. En öndeki heykel ise Prens Henrique’i gösteriyor.  Keşifler anıtı, ilk olarak, 1940 yılında yapılan Portekiz Dünya Fuarı için tasarlanmıştır. İlki dayanıksız bir şekilde yapılan anıt, 1960 yılında Portekiz’in Coğrafi keşiflerdeki en önemli isimlerinden Prens Henrique’in ölümünün 500. yılı anısına betona tekrar yapılmış. Güneşli, güzel bir havada, Tejo Nehri ve 25 Nisan Köprüsü manzarası ile çok güzel bir gezi oldu.

IMG_5023.jpg

Karşıda görülen 25 Nisan Köprüsü, bizim Boğaz Köprüsüne benziyor. Şehir Tejo Nehri’nin karşı kıyısına iki önemli köprü ile bağlanıyor. 25 Nisan Köprüsü, 6 Ağustos 1966’da “Salazar Köprüsü” adıyla hizmete açılmış. Sonradan Karanfil Devrimi’ne ithafen adı değiştirilen köprü Avrupa’nın en uzun asma köprüsü. San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nü inşa eden mühendisler tarafından yapılmış. Diğer Köprü ise Vasco da Gama Köprüsü. Mayıs 1998’de, Vasco da Gama’nın deniz yoluyla Hindistan’a ulaşmasının 500. yılında hizmete açılmış ve 17,2 km’lik uzunluğuyla Avrupa’nın en uzun köprüsü durumunda. Bu köprü üzerinden daha sonradan geçtik.

P5140049.jpg

Yine Belem Bölgesinde bulunan bir diğer önemli eser ise  Jeronimos Manastırı. Keşifler Anıtı ziyareti sonrasında yolun karşısına geçince manastıra ulaşıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastır, inşası sırasında her yıl 70 kilo altına mal olmuş, yapımı baharat ticaretiyle finanse edilmiş. Manuelin dönemi mimarinin başka bir tipik örneği. 1501 yılında başlanan inşaat 70 yılda bitirilmiş. Bu manastır önündeki parkta bulunan jakaranda ağaçları mor çiçeklerini açmışlar. Manastırın heybetini sanki yumuşatmak istiyorlar. Burası da UNESCO Dünya Kültür Miras listesi içinde.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastıra girince hemen sağlı sollu iki tane lahit göreceksiniz. Bunlardan sağdaki Vasco de Gama’nın mezar lahiti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastır gezimiz sonrasında şehir merkezi olan Baixa’ya doğru hareket ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Baixa adı verilen şehir merkezi, 2004 yılında UNESCO Dünya Miras Listesinde yer almak üzere önerilmiş. Baixa, 1755 yılında şehrin büyük kısmını yıkan depremden sonra planlanarak inşa edilmiş. Meydanlar ile bezenmiş, dik kesişen bir cadde ve sokak ağına sahip.

P5140088.JPG

Praça do Comércio (Ticaret Meydanı) 1755 Lizbon Depremi ile yıkılan Ribeira Sarayının bulunduğu yere yapılmış. Bir sonraki gezi yerimiz bu bölge oldu. Burada yürüyüşümüze Kral I Joseph’in anıtı önünden başladık ve içerilere doğru sokak aralarından yürüdük. Anıtın arkasında geniş bir zafer takı bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada sağlı sollu alışveriş yapabileceğiniz mağazalar var. Caddeler mim sanatını sergileyen sanatçılarla dolu. Çok hareketli bir merkez burası. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yol üzerinde Elevador de Santa Justa (Aynı zamanda Carmo Lift olarak da biliniyor) adlı 1902 yılı yapımı ve 1900’lü yıllarda Baixa ve Bairro Alto’yu birbirine bağlamak için kurulan Neogotik tarzda bir asansörü de görmeden geçmeyin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada çok sayıda pastahane var. Vitrindeki hamur işleri insanı baştan çıkartıyor. İlk Belem Turtası ile de bu caddedeki gezimiz sırasında tanıştık.

P5140100.jpg

Orijinal Belem Turtasını ertesi gün yiyeceğiz. Bu ad bir marka olarak alındığından, Portekiz’de diğer yerlerde satılan Belem Turtasını Pastel de Nata adı ile görüyorsunuz. Orijinali gerçekten daha başka bir lezzette. Üzerine ya pudra şekeri ya da tarçın döküyorsunuz. Bu cadde üzerinde herhangi bir pastahanede yediğiniz turtalara da bayılacaksınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Caddenin sonunda Rossio Meydanı’na çıkılıyor. Rossio Meydanı ya da daha çok kullanılan adıyla Pedro IV Meydanı Orta Çağ’dan beri şehrin ana meydanlarından birisi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan aracımıza binip otelimize doğru yol aldık. Otele valizleri atıp tekrar yakın çevreye yürüyüşe çıktık. Bu şehri daha ilk günden çok sevdim. Yerlerde döşeli olan küçük taşlardan desenler beni mest etti. 

IMG_5225.JPG

Otel yakınında  Campo Pequeno adlı bir boğa güreşi arenası var. Burada sadece boğa güreşleri değil, başka aktiviteler de yapılıyormuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günün son faaliyeti ise Ramiro adlı bir restoranda yemek yemek oldu. Bu restoran deniz ürünleri ile meşhur. Yer ayırtmadan giderseniz dışarıda sıra beklersiniz. Çok güzel bir seçimdi. İlk geceden bizi hem şehir, hem de organizasyon mest etti.

Evet sevgili Sanal Gezginler, Lizbon’daki ilk günümüzün hikayesi budur. Dolu dolu bir gün geçirdik. Hem gözümüz, gönlümüz ve hem de midemiz memnun…

Gezekalın, aydınlık kalın.

Şair ne demiş;

Ömür dediğin üç gündür;

Dün geldi geçti, yarın meçhuldür.

O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.

24.05.2017 saat 02:10

P5140152.JPG

Kaynaklar

http://travellisboa.blogcu.com/portekiz-lizbon-gezi-oneri/9494337

http://sehirnotlari.com/seyahat/sokaksokaklizbon/

http://www.wikiwand.com/tr/Lizbon

http://www.cm-lisboa.pt/en

https://en.wikivoyage.org/wiki/Lisbon

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Giriş

IMG_7464.JPG

Tadına doyulmaz şaraplar,

Sadece deniz ürünleri değil, sebzesi, etiyle nefis yemekler,

Tarihi dokunun özenle korunduğu şehirler,

Daracık sokaklarında kaybolmaktan zevk alacağınız kasabalar,

Hüznü, aşkı ve hasreti içinizde hissettiren Fado müziği,

Göz alabildiğine yeşil vadiler, asma bağları, ülkeyi boydan boya kesen nehirler, sıra dağlar,

Ve tabii ki neşeli, canlı, pozitif enerjisini size yansıtan Portekiz halkı….

İşte size Portekiz gezimin ilk izlenimleri, bir anlamda Portekiz gezimin özeti…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bazen gezi planlarınız gerçekleşemiyor. Bir sene öncesinden planlanmış,  2017 yılı Mayıs ayında yapacağımız Brezilya-Amazonlar gezimizi yapamadık. Tatil için izinleri çok önceden alınca, elimizde izin günleri ile, ortada kalıverdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse ki eşim bir tur frmasının geniş Portekiz gezisi programını fark etti de son dakika ona kayıt olduk ve 7 günlük bir Portekiz gezisi gerçekleştirdik. Bu ülkeye zaten gitme planımız vardı, kısmet bu yıla oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her gezi öncesi mutlaka gidilecek ülkeyi çalışır giderim. Bu gezide bunu yapamadım. Kendimi olayların akışına bıraktım ve “ne çıkarsa” dedim. Geziden çok güzel anılarla ve sevgili rehberimiz Nail’in verdiği değerli bilgilerle döndük. Gezinin her aşaması çok güzel planlanmıştı ve çok memnun kaldık. Bu anlamda Koptur’a teşekkür etmem gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezginler! Portekiz’i benimle gün gün gezmeye hazır mısınız ?

Buyurun o zaman, 32 kısım tekmili birden Portekiz gezi yazısı…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezekalın, Aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

22.05.2017 Saat 23:51

P5190215.JPG

Hızırlar ve Bilgeler Coğrafyasında-Yazılı Kanyon’dan Kasımlar Köyü’ne

P4290097-001.JPG

Eğirdir’de kaldığımız motelde, Eğirdir gölüne karşı kahvaltımızı yaptıktan sonra Eğirdir içinde kısa bir yürüyüş yaptık. Eğirdir’in sonradan birbirine bağlanmış iki adasını araçla şöyle bir turladık. Sonra da Aksu’ya doğru yola düştük. Eğirdir, Aksu arası yaklaşık 30 km. Aksu’ya Zindan Mağarası için gidiyoruz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aksu yolu üzerinde, Eğirdir’den 7 km kadar sonra Bağarası denen bir mevkide tam 800 yıllık bir Türkmen geleneği yaşatılıyor. Burada bulunan mesire yerine tarihi bir pazar kuruluyor; Pınar Pazarı. Bu pazarda yüzlerce yıllık hasat bayramı geleneği devam ediyor. Yöredeki dağ köylerinde yaşayan Yörükler için bir nevi buluşma yeri olan pazarda, canlı hayvan ve diğer ihtiyaçların alışverişi yapılırmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aksu ilçesine 2 km uzaklıktaki Zindan Mağarası‘nın Toplam Uzunluğu 760 metre. Romalılardan bu yana bilinen ve kullanılan bir mağara.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

anamas32Bu mağara şu sıralar tadilat nedeni ile kapalıymış. Biz de Yusuf’un girişimleri ile girebileceğimizi düşünmemize rağmen aksilik sonucu ziyaret edemedik. Bunun yerine civarda epey bir vakit geçirdik.

Zindan Mağarasının önünde 2 metre yüksekliğe sahip Köprüçay Tanrısı Eurymedon heykeli bulunuyormuş. Şimdi bu heykel yerinde değil, müzede. Ama heykelin bulunduğu niş gözüküyor. Zindan Mağarası önünde Eurymedon Kutsal Alanı var.

Mağara önünden Aksu Çayı akıyor.

P4290024.JPG

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aslında Eğirdir’de yaptığımız sıkı kahvaltı nedeni ile pek acıkmasak da öğle yemeği için Pınargözü Alabalık Tesislerine gittik.  Bu ne menem iştir anlamadım! Acıkmadık diyoruz ama sonuna kadar yiyoruz, daha var mı diye sağa sola bakınıyoruz.. Burada tereyağlı çok güzel bir alabalık geldi. Aksu Çayının soğuk suları içinde alabalık daha bir lezzetli oluyor. Buralardaysanız öğle yemeğini burada yemek size güzel gelecektir. Tesis sahipleri çok tatlı insanlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Öğle yemeğimiz sonrası Yazılı Kanyona doğru gitmek üzere yollara düştük.

Tam ekran yakalama 11.05.2017 211130

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yazılı Kanyon’a benim üçüncü gidişim. Buraya her gelişim, ilk gelişim gibidir. Bu mevsimde, Göksu Irmağı kaynağı olan türkuaz renkli sulara paralel yürüyüşe doyamam.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3803.JPG

Burayı gezerken tek üzüntü kaynağım, İS 50-138 yılları arasında Hierapolis’te doğup Yunanistan’ın Epirus bölgesinde ölen ünlü filozof Epiktetos’un bir şiirinin bulunduğu ve kanyona adını veren yazıtın tahrip edilmiş görüntüsüdür.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

“Arkasında define vardır” diyerek tahrip edilen yazıtın bu halini her gördüğümde, yapan vandallara lanet okurum.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aziz Paul’un Perge’den Pisidia Antiokheia’ya giderken geçtiği bu kanyonda yürürken doğanın verdiği huzur vazgeçilmez bir duygu olduğundan, bu bölgeye ne zaman gelsem Yazılı Kanyon’a mutlaka uğrar, 1.5 km kadar olan bu yolu yürürüm. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası ile ilgili yazıyı daha önce uzun uzun yazdığımdan, tekrara girmemek adına, burada noktalamak istiyorum. Meraklısı (https://gezekalin.com/2014/05/27/toroslarda-baharyazili-kanyon/) linkinden ayrıntılı bilgiye ulaşabilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yazılı Kanyon ziyareti sonrasında konaklama yapacağımız Kasımlar Köyü’ne doğru yola çıktık. Bu yol üzerinde Adada Antik Kenti, yılkı atlarının serbestçe dolaştığı Yeniköy ve Kızılova bölgesi ve Tota Dağı Orman İşletme tesisi gibi yerlerin ziyaretleri de olacak. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Esas hedefimiz Yeniköy ve Kızılova’da yılkı atlarını bolca fotoğraflamak ve Tota Dağı, Dedegöl Dağı manzaralarını, ışığın en güzel olduğu saatlerde görebilmek olduğundan Adada Antik kentinde çok oyalanmadık. Burasını da daha önce uzun uzun yazmıştım https://gezekalin.com/2014/06/01/toroslarda-baharadada-antik-kenti-tota-dagi-kasimlar-koyu/).

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kasımlar Köyü’ne doğru giderken coğrafyanın değiştiğini hissediyorsunuz. Artık etrafta hakim olan ağaç türü ardıç ağacı. Ardıç Ağacı suya dayanıklı, geç büyüyor, uzun yaşıyor. “Ardıç Ağacı ormanı geç terk eder” diye bir söz varmış. Bu ağacın dayanıklılığı ifade eden bir söz. Ben bu bölgedeki ardıç ağaçlarını seviyorum. Arada gördüğümüz Ahlat Ağaçları da çiçeğe bezenmişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Genç ve sağlıklı iken hizmetini aldıkları atlar yaşlanınca, onları beslemenin maddi yükünden kurtulmak üzere sahipleri tarafından doğaya salınan ve kendi kendine yetmesi istenen atların, zaman içinde birbirleri ile çiftleşerek sürüler oluşturduğu yılkı atları, Yeniköy ve Kızılova mevkinde özgürce dolaşıyorlar. Daha evvelki senelerde de bolca fotoğrafladığım yılkı atlarına, bu sene daha da yaklaşma imkanım oldu. Zayıf, çelimsiz ve yaşlı olsalar da seviyorum ben yılkı atlarını. Arada dolaşan tayların da aslında albenisi yok. Ancak doğada ve özgür dolaşmalarının bir başka güzelliği var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kızılova’da bu sene yılkı atlarını az gördük. Ama bu ovanın doğal güzelliği yılkı atları olmadan bile bir başka oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kasımlar Köyü’nde sevgili Abdurrahman Kökdoğan’ın işlettiği St Paul Pansiyon, bu geceki konaklama yerimiz. Oraya varmadan önceki son aktivitemiz Tota Dağı Orman İşletmeye ait alanda biraz vakit geçirmek olacak. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası rotamız üzerindeki bir başka sevdiğim yer. Kasımlar Köyü’ne yakın, orman işletmeye ait bir tesis. Bahçesine bayılıyorum. Burada kısa bir mola verip, patika yoldan Tota Dağı tepelerine doğru yürümeniz mümkün. Benim için burası kırmızı laleler açısından önemli. Burada geçen sene gördüğüm laleleri tekrar görebilmek umuduyla hemen yürüyüşe başladım. Ama Uluborlu’da kiraz çiçekleri için geç, Tota Dağında kırmızı laleler için erken bulunmuşuz anlaşılan. Her yer çuha çiçeği dolu, ama boyu küçük, kırmızısı gördüğüm en can alıcı kırmızı olan lalelerden eser yok. Muhtemelen 15 güne her taraf bu çiçeklerle dolar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonunda konaklayacağımız pansiyona vardık. Sevgili Abdurrahman, eşi ve kızı bizi karşıladı. Burada daha önce iki kez kaldık. Kendinizi evinizde hissedebileceğiniz bir yer. Güzel yemekler eşliğinde günün muhasebesini yaptık. Yemek sonrası bir ufak bir yürüyüş bile yaptık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Evet sevgili sanal gezginler..Bu gezi yazısını da burada noktalamak istiyorum. Dördüncü gün Köprülü Kanyon ve Tazı Kanyonu gezileriydi. Ama doğrusu bu bölümü başka bir gezi sonrası yazmak istiyorum. Neden derseniz, hakkını veremedik. Ama bir daha ki gezimizin başlangıç yeri mutlaka Tazı Kanyonu olacaktır.

Bu gezide öğrendiğim bu yöre sözünü, bu yazı dizisinde bir yerde mutlaka kullanmak istiyordum . Bu son yazıda kullanmak en iyisi herhalde. “Keçinin meşeye ettiğini, külü derisinden çıkarır”. Bir zamanlar sumak yaprağı ve meşe külü deri tabaklamakta kullanılırmış. Yani keçi derisinin hırpalanmasıyla, canlı iken yaptıklarının cezasını görür. Daha da açıkçası doğaya verdiğin zarar bir gün mutlaka, zarar verene geri döner. 

Doğa ve tarih bizim değil. Onlar bize emanet. Gelecek kuşaklara en iyi şekilde emaneti iletmemiz lazım. Onları koruyalım…

Lütfen.

Gezekalın ve dostukla kalın..

Dr Ümit Kuru

12.05.2017 Saat 01:32

18221978_10154718054373981_6325424573058806904_n.jpg