• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.849 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Sibirya’dan, Moğolistan Steplerine Yolculuk-Trans Sibirya Ekspresinde

IMG_4797

Sabah saat 05:30‘da otobüse doluşup Novosibirsk  Tren İstasyonuna ulaştık. Trenimiz saat 06:00 de kalkacak. Yolculuğumuzun bu kısmını ben dahil hepimiz heyecanla bekliyoruz.

Trans-Siberian-Railway

Bu arada sırası gelmişken önemli bir not tren saatleri, trene nereden binerseniz binin Moskova saatine göre ayarlanmış. Yani biletinizde yazan tren hareket saati aslında Moskova saatine göre belirtilmiş. Trans Sibirya hattının batıdan doğuya 7 farklı saat dilimini ve Avrupa-Asya gibi iki farklı kıtayı geçtiğini düşünecek olursanız bunun önemini anlayabilirsiniz. Rusya’nın en doğusu ile en batısı arasında saat farkı 10 saate kadar çıkabiliyor. Yani trene biniş saati olarak bilet üstünde yazanın Moskova saati olduğunu unutmayalım.

Her bir vagonun başında iki adet görevli var ve biletlerin ilk kontrolü daha kapıda yapılıyor. 20-25 yaşlarında ve daha sonradan isminin Artyom olduğunu öğrendiğim zıpır bir delikanlı bizim vagon görevlimiz. Tren tam saatinde hareket etti. Bizim kısa Trans Sibirya Ekspresi turumuz teoride 30 saat sürecek. “Trenler saatinde hareket eder ama saatinde varamaz” derler ama umarım bizimki zamanında varır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Trans Sibirya trenleri hem devlet tarafından ve hem de özel şirketler tarafından işletiliyormuş. Bizim bindiğimiz devlete ait ve sanırım orta hallice fiyatlı bir tren. Öyle videolarını filan izlediğimiz lüks trenlerle pek alakası yok. Ama grup muhteşem. Genelde 4 kişilik kompartımanda 2’şer kişi kaldık. Kompartıman içinde bir şilte, yastık ve yorgan bulunuyor. İlk görüntü pek hoş değil. Benim hanım dahil ekibin kızları kompartımanda ilk temizliği kendileri yaptılar. Tren hareket edince bizim zıpır görevli her yatak için birer tane olmak üzere paket içinde yastık kılıfı, çarşaf ve nevresim takımı dağıttı. Şilteler üzerine beyaz çarşafları ve yastıklara da kılıfı geçirince işin rengi değişti. Doğrusu bu ya aynı güzergah üzerinde gidip, aynı ormanı ve ortamı göreceksek 30 saat lüks içinde olmadan da  yaşanabiliyor ve o kadar çok parayı vermenin bir anlamı da bana göre pek yok. Büyük istasyonlardan bir tanesine gelip mola verdiğimiz zaman kompartıman görevlileri hem kaldığımız yeri ve hem de tuvaletleri tekrar tekrar temizlediler. Yani fazla paraya daha lüks ya da kabul edilebilir paraya makul standartlarda yolculuk seçimini size bırakıyorum.  Benim için tek üzüntü verici kısım adam akıllı fotoğraf çekebilmek için yeteri kadar açılabilen pencerelerin olmamasıydı. Pahalı  trenlerde bu iş nasıl oluyor bilmiyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Trene kendinize göre yiyecek içecekle beraber girebiliyorsunuz. Ya da trenin restorana dönüştürülmüş kısmında yemek yiyebiliyorsunuz. Ama kokusu rahatsız ediyor beni. Bu nedenle kuru yemiş, peynir, ekmek, Türkiye’den götürdüğümüz zeytin ve Novosibirsk’den aldığımız Votka ve tabii ki arkadaşlarımın güzel muhabbeti en güzel restoran ortamını yarattı bize. Bir de grubun yemek içme konusunda “Allah ne verdiyse” tarzı paylaşımı olunca sofralarımız hem şenlendi ve hem de çeşitlendi.

Bir ara restorana gittik ve orada bizim zıpır görevli Arytom elinde akordeonla şarkı söylerken çıktı karşımıza. Sizin anlayacağınız her Trans Sibirya turuna bir Arytom gerekiyor. Trenin bazı vagonlarının, kişiler için bölünmüş ayrı odacıklar olmadan sadece koğuş sistemi şeklinde yatılan yataklardan oluştuğunu gördüm. Muhtemelen bu kısımlarda biletler daha da ucuzdur. En çok korktuğum gece uyuyamama ve ortak tuvalet kullanma zorunluluğu kısmıydı. Trenin raylar üzerinde çıkardığı ninni gibi gelen seslerden ve sallantıdan mıdır yoksa gece boyu içtiğimiz votkadan mıdır anlamadım ama sabaha kadar pek güzel uyumuşum. Grup halinde seyahat etmek en çok bu tür etkinliklerde iyi oluyor. Tabii ki iyi anlaşan bir grup olması şartı ile. Tuvaletlere gelince tuvalet temizliği düzenliği olarak yapıldı demiştim. Siz yanınızda yine de tuvalet kağıdı ve belki de klozet üzerine serilen tek kullanımlık kağıtlardan götürseniz iyi olur bence. Vagonların bir ucunda devamlı sıcak su alabileceğiniz büyük termoslar da mevcut. Çay, kahve ve bardak yanınızda olduğu müddetçe sıcak suyunuz elinizin altında olacaktır.

IMG_4794

Şimdi biraz Trans Sibirya tren yolculuğu hakkında genel bilgi verelim;

Eskiden Sibirya’dan Moskova’ya gidecek olan ticari mal ve çıkartılan madenler yılın beş ayı boyunca nehirler üzerinden, yılın diğer aylarında ise yine aynı nehirler üzerinden ancak bu sefer buz tutmuş su yolları üzerinden atların çektiği kızaklarla yapılırmış. İşte bu zaman kaybı ve ulaşım zorluğunu aşmak için düşünülen çareler arasında akla ilk gelen Rusya’yı baştan başa geçecek olan bir tren hattı olmuş. Ancak yolun yapımını zorlaştıran doğa koşulları ve gereken paranın miktarının büyüklüğü bu projenin hayata geçmesini bir süre engellemiş. Çevresindekilerin tüm itirazlarına karşın Çar 3. Alexander ve oğlu 2. Nikolas demiryolunu tamamlatmışlar. Tren hattında Rus Askerleri, mahkumlar ve yurt dışı ve içinden gelen işçiler çalıştırılmış.1891 Yılında hattın iki ucundan başlanan çalışmalar 1904’de orta hatta buluşma ile sonlanmış.

9289 km uzunluğu ile Moskova’dan Vladivostok’a uzanan Trans-Sibirya tren yolu dünyanın en uzun olanı. Rusyayı batıdan doğuya geçiyor. Bu demiryolunun. yan yollarla Moğolistan, Çin ve Kuzey Kore ile de bağlantısı var Moskova’dan en doğudaki Vladivostok’a olan bağlantı 1916 yılından beri var ve bu demiryolu yeni eklenen hatlarla hala genişlemekte. 9289 km’lik hat boyunca tam 7 zaman dilimi geçilmesi ve tüm seyahati yapmak içinde 6-7 gün (hiç bir şehirde geceleme yapmadan) harcanması gerekiyor. Aslında Moskova-Vladivostok demiryolu tek hat boyunca yapılan en uzun 3 yol. Moskova–Pyongyang 10,267 km ve Kiev–Vladivostok 11,085 kilometre ile Moskova-Vladivostok hattından daha uzun tren hatları. Trans-Sibirya ana hattı Moskova’dan başlayıp Yaroslavl,Chelyabinsk, Omsk, Novosibirsk, Irkutsk, Ulan-Ude, Chita ve Khabarovsk üzerinden Vladivostok’a uzanıyor.

Klasik Trans Sibirya yolculuklarında Moskova’dan kalkan trenin Vladivostok’a varması için seçilen rotaya ve konaklamalara bağlı olarak 10-12 gün geçmesi gerekiyor. Eğer hiç durmadan yolculuk yapılacaksa 6 günden biraz fazla sürüyor.Trans Sibirya treni Moskova’dan hareket ediyor ama rotaya adını veren Sibirya Ural Dağlarından sonra başlar. Ural Dağları üzerindeki Ekaterinburg’da Avrupa Kıtası geçilip, Asya Kıtasına geçilmiş olunur. Trans Sibirya Ekspresinin Sibirya’daki ilk durağı Tyumen şehri. Tren buradan sonra Sibirya’yı Güneyden kat ederek Omsk, Novosibirsk, Krasnayosk, Irkutsk ve Ulan Ude şehirlerine uğruyor. Burada  hat ikiye ayrılıyor ve bir hat Ulan Bator üzerinden Pekin’e gidiyor ve Trans Mongolia hattı adını alıyor. Diğeri ise Vladivostok’da sonlanıyor ve Trans Sibirya hattı adını alıyor. Biz trene Novosibirsk’den binerek Trans Sibirya hattının Irkutsk’da sonlanan yaklaşık 2000 km’lik kısmını yapmış olduk. Bu hattın Chita adlı şehirden ayrılıp Çin topraklarında giden bölümü ise Trans Mançurya hattı oluyor.

Şimdi de biraz da şahit olduğumuz yol manzaralarından bahsedelim;

Trene sabahın erken saatlerinde binip, ertesi günde saat 15:00 civarı Irkutsk’a varınca trende geçirdiğimiz zamanın çoğu gündüz vakitlerine denk geldi. Bu nedenle yol boyunca Sibirya manzaralarına bol bol şahit olduk.

mappa-siberia

IMG_4767Sibirya denince Ural Dağlarının Doğusundan başlayan ve Pasifik Okyanusunda sonlanan 13 milyon km²’lik bir alandan bahsediyoruz. Coğrafik alan bakımından dünyanın en büyük ülkesi olan Rusya’nın tüm toprak hacminin 17 milyon km² olduğu düşünülünce Sibirya’nın büyüklüğü hakkında bir fikre sahip olabilirsiniz. Bu kadar geniş bir alanda yaşayan insan sayısı ise ancak 30 milyon civarında. Hep tarihsel olarak sürgün yeri ve çetin geçen soğuğu ile bildiğimiz Sibirya aslında doğal güzellik ve zenginlikleri ile önemli. Dünyanın kereste deposu olan Sibirya uçsuz bucaksız ormanlarla kaplı. İşte bizim tren hattı boyunca gördüğümüz ağaçlar bu ormanların bir parçası. Bizim gezdiğimiz bölümde Rusların Beriozka dedikleri ve bizim Huş ağacı diye bildiğimiz ağaçlar hakimdi. Bu ağaçlar arasında zaman zaman gördüğümüz sivri damlı, renkli pancurlu ahşap evler topluluğu ortama bir başka güzellik veriyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sibirya için gittiğimiz zaman çok uygundu. Yol boyu kümeler halinde gördüğümüz pembe renkli kır çiçeklerini uzun uzun seyrettik. Başta da söylediğim gibi en büyük sıkıntım açılmayan camlar veya açık alanı olmayan tren nedeni ile fotoğraf çekememekdi. . Zaman zaman Krasnayosk gibi şehirlerde ve büyük yerleşim yerlerinde tren durdu ve en uzunu 25 dakika olan molalar verdi. Bu zamanlarda çektiğim fotoğraflar da daha kaliteli oldu tabii ki ama daha fazla şansım olsun isterdim doğrusu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Trans Sibirya treni ile bizim yaptığımız gibi bir kısmını ya da tamamını içine alacak şekilde seyahat etmek her gezginin hedefi olmalı.

Bu günlük bu kadar..Yarın gezinin en güzel bölümleri başlıyor..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.07.2015 Saat 23:41

Not: Bu gezi yazılarını yazarken bazen internet dışından da kaynak kullanıyorum. Gezi sırasında bir gezgin arkadaşımızın hediye ettiği Timur Özkan’nın yazarı olduğu Rusya adlı kitabı beğendim ve bazı bölümlerini yazımda da kullandım. Sizlerle paylaşmak istedim.

Sibirya’dan, Moğolistan Steplerine Yolculuk-Novosibirsk

IMG_4661

İstanbul’dan yaklaşık 5 saatlik bir uçuş sonrasında Novosibirsk Havaalanına iniş yaptık. Sabahın 04:30’u olmasına rağmen hava aydınlanmıştı ama kötü sürpriz; Dışarıda felaket bir yağmur vardı. Pasaport kontrol, form doldurma, valiz alma derken yaklaşık 1.5 saat daha oradaydık. Bu arada hemen hatırlatayım havaalanında doldurduğunuz ve polisin onayladığı küçük belgeyi iyi saklamalısınız. Tüm otellerde o belgeyi istiyorlar.

Nihayet dışarı çıkıp otele gitmek üzere yerel tur şirketinin otobüsüne bindik. Yaklaşık 30 dakikalık bir seyahat sonrası Azimut Hotele giriş yaptık. Turumuz saat 10:30’da başlayacak. Yani yaklaşık 2-3 saatlik bir uyku zamanımız var.

Novosibirsk’de bize rehberlik edecek Olga ile tanıştık. Olga iyi bir rehberlik hizmeti verdi. Hem zaman iyi kullanıldı ve hem de iyi bilgilendik.

Bu arada biraz Novosibirsk hakkında bilgi verelim; Novosibirsk, tarihi eski olan bir şehir değil. 120 yıllık bir geçmişi var. Kuruluşu Trans Sibirya demir yollarının inşa zamanına dayanıyor. Çar 2. Nikola’nın babası Alexander Alexandrovich Romanov (Alexander III) 1891 yılında Ob Nehrini geçmek zorunda olan demir yolu inşası için karar alıyor. Bu karar sonucunda 1893-1894 yıllarında köprünün yapımına başlanınca bugünkü Novosibirsk Şehrinin bulunduğu yerde şehrin çekirdeği de atılmış olmuş. Demir yolu 1897 yılında tamamlanınca köprünün civarındaki yerleşim yerinin nüfusu 7800 kişiye ulaşmış. Seneler içinde hızla büyüyen şehrin nüfusu günümüzde 1.5 milyona dayanmış. Bu sayı ile Rusya şehirleri içinde nüfusu en fazla olan üçüncü şehir olmuş ve büyüme hızının katlanan haliyle de bu şehre Sibirya’nın Chicago’su unvanı verilmiş.

http://gelio.livejournal.com/150377.html

Akademgorodok- fotoğraf kaynağı http://gelio.livejournal.com/150377.html

Novosibirsk’de öyle kıymetli eski eser aramayacaksınız. Moskova ya da St Petersburg’daki gibi Saraylar, soğan kubbeli kiliseler yok.  Bu nedenle Akademgorodok (Rusça:”Bilim Kenti” anlamına geliyor) gibi Sibirya ormanları içine kurulmuş merkezleri ziyaret etmek bu kentte turistik aktivite oluyor.Biz de bu kentteki ilk gezimizi adet olduğu üzere buraya yaptık. Akademgorodok 30 km şehir dışında bulunuyor.

Rusya Federasyonu’nun orta güneyindeki bilimsel araştırma merkezi Akademgorodok yemyeşil bir ortamda kurulmuş. Burada 35 kadar bilimsel merkez bulunuyor. Akademgorodok, 1957’de Sovyet Bilimler Akademisi Sibirya Bölümü Başkanı fizikçi ve matematikçi Mihail Lavrentyev önderliğinde Sergey Sobolev, Andrey Trofimuk ve Sergey Hristianoviç adlı akademisyenler tarafından kurulmuş. Kurulmasındaki amaç, Sibirya ile Sovyet Uzakdoğusu’nun üretim kaynaklarını saptayıp düzene koymak üzere doğa bilimleri, iktisat ve teknoloji alanlarında kuramsal ve deneysel araştırmalar örgütlemek ve gerçekleştirmek. Bunu da bir dönem çok sağlıklı şekilde yapmışlar. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bilim şehrinin sakinleri de dünyanın farklı ülkelerinde, kendi alanlarında çalışmak için şehri terk etmeye başlamışlar, Rusya’nın en büyük beyin göçlerinden biri o dönemler de burada yaşanmış. Yeni kurulan Rusya Federasyonu 1990’lı yılların ortalarından başlayarak şehri bir yatırım alanı olarak özel şirketlere bölüm bölüm kiralamış. Yerel rehberimiz Olga bize lojmanlarda bir dönem sadece bilim merkezlerinde çalışanlar otururken artık bu lojmanların dışarıdan sakinlere kiraya verildiğini anlattı.

IMG_4417-001

Sık ağaçlar ardında kalan Ob Nehrini sağımıza alarak ve dışarıda yağan yağmuru seyrederek Akademgorodok’a vardık. Yağmur yağmasa bu yemyeşil ortamda sadece yürüyüş yapmak bile çok güzel gelecekti. Orman büyük kısmı ile çok iyi şekilde korunmuş. Akademgorodok’da Jeoloji Müzesini gezdik. Jeoloji müzesinde bizi bir başka Olga karşıladı. Bu sefer ki Olga bu enstitüde çalışan bir bilim kadını. Bize müzede bulunan taşlar hakkında geniş sayılabilecek bilgiler verdi. Müze aslında cumartesileri kapalı dendi ama bizim grup için bu gezi ayarlanmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Jeoloji Müzesi ziyareti sonrası ihtiyacımız olan Rus parası olan Ruble almak için yakında bulunan bir bankaya uğrandı ve Dolar verip Ruble aldık. Rusya’ya Amerikan Doları ile gitmek daha doğru olacaktır, bilginiz olsun. Bir Amerikan Doları yaklaşık 53 Ruble tutacak şekilde paramızı bozdurduk.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bundan sonra da aynı bölgede House of Scientist adlı bir lokantada öğle yemeğine gittik. Burası aslında bölgede çalışan bilim insanlarının buluşup yemek yedikleri önemli bir mekan. Ancak değişim sonrasında lojmanlarda olduğu gibi lokantada özele açılmış ve bizim gibi dışarıdan grupları kabul ediyorlar. Geç yaptığımız kahvaltıdan 2 saat kadar önce kalkmamıza ve aslında çok acıkmamış olmamıza rağmen yemeklerin lezzeti karşısında direnemedik. Güzel bir sebze çorbası, mantarlı bir tavuk ve arkasından da cheese cake menüyü oluşturdu.Bir  ara yemekten salonundan çıkıp bahçeyi gezdim. Aslında bu bahçe muhteşem bir yürüyüş yolu. Yeni durmuş olan yağmurun ardından yaptığımı kısa yürüyüşten zevk aldım.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Yemek sonrası gezi durağımız tren müzesi oldu. Burası aslında 1939 yılında kurulan bir istasyon. Bu istasyon 2000 yılında açık hava müzesi haline getirilmiş İçeride 1800’lü yılların sonundan kalma tren ve onların vagonları sergileniyor. Sergilenen trenler ve vagonlar Bu müzeyi gezince Trans Sibirya hattı trenlerinin ilk halleri hakkında iyi bir fikir edinebiliyorsunuz. Hepimiz sevdik bu müzeyi. Özellikle bir zamanlar hastane ve hapishane olarak hizmet etmiş tren ve vagonları ilginçti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Sonrasında Novosibirsk Şehir merkezine dönüp şehir gezimize başladık. İlk durağımız aynı adlı azize adanmış, Novosibirsk’in ilk taş binası ve Çar 3. Alexander onuruna yapılma özelliklerini taşıyan  Alexander Nevsky Katedrali’ni ziyaret ettik. Yapım tarihi 1896-1899 yılları arasında.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_4551

Katedral gezisi sonrasında Ob Nehri üzerindeki tarihi tren yolu köprüsünü ziyaret ettik. Bu köprü önünde Çar 3. Alexander’ın heykeli var. Hemen arkada ise köprünün tamirat gördüğü zamandan kalan eski bölümden bir parça gözüküyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günümüzde Ob Nehri üzerinde 6 adet köprü varmış. 1893-1897 Yılları arasında Krivoschekovo Köyü yakınlarında yapılan bu ilk köprü aynı zamanda Novosibirsk Şehrinin de ilk kurulduğu yer oluyor. Tek hatlı bu tren hattı, 1930’larda yeni yapılan çift hatlı köprü sonrasında önemini kaybetmiş. Daha sonra eski köprü parçalara ayrılıp yeniden inşa edilmiş.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bu arada ilk defa Ob Nehrini de bu kadar yakından gördük. Nehir  kıyısındaki demir parmaklıklarda asılı halde duran yüzlerce kilit var.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bu kısa ziyaret sonrasında otobüsle Opera ve Bale Tiyatro  Binasını görmeye Lenin Meydanına gittik. Bu bina sadece Novosibirsk’in değil, Rusya’nın da en önemli Opera ve Balo binası. Moskova’daki Bolshoi tiyatrosundan daha büyükmüş. 1944 yılında yapımı tamamlanan binada ilk performans 1945 de yapılmış. Büyüklük ve güzelliği nedeni ile “Sibirya’nın kollezyumu” olarak da adlandırılıyor. Binanın kubbesi 35 mt yüksekliğe ve 60 mt genişliğe sahip. Binanın önünde Lenin heykeli var. Bu bina içini ziyarete kapalı olduğundan gezemedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Novosibirsk’de kaçırmamanız gereken diğer bir ziyaret yeri ise hayvanat bahçesi olmalı. Kafesler ardında hayvan görmeyi pek sevmesem de bazen iyi bir örneği ziyaret etmeyi de kaçırmamak gerekir. Bu hayvanat bahçesi sadece Sibirya’da değil dünyanın da önemli hayvanat bahçeleri arasında. Oldukça büyük bir alana yayılması hayvanlar için nispeten daha rahat bir yaşam alanı veriyormuş. 150 tanesi tehlike altında olan 702 türden 11000’den fazla hayvan bu bahçede yaşıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu hayvanat bahçesinin en önemli özelliği içinde bulunan kedigillerin fazla sayıda olmaları. Bengal kaplanından, aslana, kar leoparına ve küçük vahşi kedigillere kadar ne ararsanız var. Ama bir hayvan var ki bu hayvanat bahçesini benzersiz kılıyor; Liger Zita.

Liger Zita, Afrika Aslanı bir baba ile dişi kaplanın birleşmesi sonucu ortaya çıkan bir hayvan. Üreme özellikleri de var. 8 yaşında Zita adındaki dişi liger ile Samson adındaki erkek Afrika aslanının 2012 yılında yavruları olmuş. Bu hayvanlar bize bir türlü yüzünü göstermedi. Kafes çevresinde dolaştık durduk ama boşuna. Yuvalarından bir türlü çıkmadılar. Ama bunun yerine Kutup Ayısı bize bir güzel pozlar verdi ki, Liger Zita’yı unuttuk gitti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hayvanat bahçesinden sonra Novosibirsk’de artık 3-5 adet kalmış olan eski evleri gezdik. Bu evlerin sonradan Irkutsk’da göreceklerimiz yanında çok sönük kalacağını o anda değerlendirmemiz mümkün değildi tabii ki..

Akşam yemeği için Kolyada adlı bir restoran seçilmişti ve yemekleri çok güzeldi.

IMG_4704

Yemek sonrasında yağmurun durmasını fırsat bilip yürüyüşe çıktık. Gezi sırasında otobüsten görüp de fotoğrafını çekme şansını elde edemediğimiz Aziz Nikola Şapelini gece fotoğraflayabildim. Lenin Meydanına yakın ve Krasny Avenue’da bulunan Aziz Nikola Şapeli 1915’lerde ilk yapıldığı zaman coğrafik olarak Rusya’nın tam ortasına yapılmış. Ancak Sosyalist Cumhuriyetten ayrılmalar olunca merkezde kalma özelliği de gitmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili sanal gezginler,

Gezimizin ilk gün hikayesi budur. Bir güne ilk günün yorgunluğuna rağmen epey bir aktivite sığdırmışız galiba. Ne dersiniz?

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.07.2015 Saat 07:32

Sibirya’dan, Moğolistan Steplerine Yolculuk

IMG_5479

Evet Sevgili Sanal Gezgin Arkadaşlarım,

kalkış Novosibirsk, Novosibirsk Oblastı, Rusya varış Listvyanka, İrkutsk Oblastı, Rusya - Google Haritalar - Google Chrome 18.07.2015 12195103-16 Temmuz 2015 tarihleri arasında Sibirya-Baykal-Moğolistan güzergahını içine alan bir turu başarılı bir şekilde tamamladık. Önce İstanbul’dan Sibirya’nın Novosibirsk şehrine doğrudan bir uçuş gerçekleştirdik. Sonrasında aslında Moskova’dan Validivostok’a 9289 km uzanan Trans-Sibirya Tren Yolu’nun  Novosibirsk’den başlayan ve Irkutsk’da biten yaklaşık 2000 km’lik kısmını Trans Sibirya Ekspresi ile tamamladık. Baykal Gölü kenarına kurulu Listvankaya’da konaklayıp güzelim gölü keşfe çıktık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tam ekran yakalama 18.07.2015 122319-001Gezinin bu kısmının tadı damağımızda kalmışken Irkutsk’dan Moğolistan’ın başkenti olan Ulan Bator’a uçup bu şehirde Naadam Festivaline şahit olduk. Etkinliklere katılan Moğol halkının renk renk hallerine doyamamışken Moğolistan bozkırlarına doğru yollara düştük. Dümdüz uzanan bozkırlarda yolculuk, bambaşka bir deneyimdi. Moğolların “Ger Camp” dedikleri, “yurt” diye çevirebileceğimiz çadır kamplarda 3 gece konakladık. Yağmur nereye gitsek bizi takip etti. Bizi engelleyebildi mi? Tabii ki hayır! Programı harfiyen uyguladık. Yağmura rağmen dünyadaki sayıları bir kaç yüzle bildirilen Taki Atlarını gördük, Ugi Gölü kenarında ata bindik, Kaçırdığımız, gökyüzünde gece kamp ateşi altında gökyüzündeki yıldızlar oldu. Ama uzansak hemen ele gelecek görüntüsü veren kara bulutları izledik. Onların da insanın üzerinde yarattığı etki bambaşkaydı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_5330

IMG_8304Moğolistan kırsalında insanların kadın, erkek, çocuk her birinin her halini fotoğraflamak istiyorsunuz. Gezide tanıma şansını elde ettiğimiz Ruslar mesafeli, Moğollar ise çok sıcak ve samimi izlenimi verdi. Fark coğrafyasından mıdır, sistemden midir, iklimden midir yoksa eğitim düzeyinden midir bilemedim. Sibirya ormanları ne kadar yeşil ve Baykal Gölü ne kadar mavi  ise Moğolistan bozkırları da o kadar sarıydı. Hangi renk daha güzeldi diye sorarsanız ayırım yapamam. Her renk olması gereken yerde ve güzellikteydi..IMG_5933

Türklerin atalarının yaşadığı topraklarda olmak, ilk Türk yazıtlarını görmek ve o yazılardaki anlatılanları yerinde görmek ve öğrenmek ise hepimizi duygulandırdı, bir başka ruh haline soktu. Moğolistan’daki yurtlarda gecelemek apayrı bir deneyimdi. Oldum olası çadırda konaklamadan zevk almadım. Ancak halkının büyük çoğunluğunun göçebe yaşamını hala sürdürdüğü Moğolistan’da bu deneyimi yaşamak beni ve bizi mutlu etti. Bu insanların yaşamına kısmen de olsa şahit olmak gerekirdi ve gereğini yerine getirdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_8199

Genelde tur programları sadece Trans Sibirya veya sadece Moğolistan şeklinde oluyor. Biz günler süren tren yolculuğu yerine 30 saatlik bir Trans Sibirya Ekspresi deneyimi yaşamak ve Baykal Gölü’nde daha uzun süre geçirmek istedik. Aslına bakarsanız Baykal Gölü’nde öyle güzel bir mevsimde bulunduk ki biraz daha fazla  kalsaydık diye hayıflandık. Moğolistan’daki esas hedefimiz ise Moğolların kuruluş-kurtuluş günü kapsamında kutlanan Naadam Festivalini görmekti. Bu kısmı hakkıyla yaptık diyebilirim. Ugi Gölü ve ger kamplarda belki 1-2 daha fazla ama biraz daha iyi hava şartlarında bulunmamız iyi olurdu. Neyse şükretmek lazım, çok keyifli bir gezi oldu.

Evet Sevgili Sanal Gezginler,

Anlatmaktan zevk alacağım, paylaşmayı görev bileceğim bir gezi yazısına daha buyurun bakalım..

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

18.07.2015 Saat 10:19

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Baharı İtalya’da Tarihin İzlerinde Yaşamak-Sicilya Adası/Catania-Etna Yanardağı-Taormina

IMG_3502

Catania, İtalya gezimizin son durağı. Burada 2 gece kalmış olup ülkeye dönüş yapacağız. Sayılı günler su gibi aktı, gitti.

İtalya gezimizin tüm otelleri çok güzeldi. Catania’daki otelimizden ve sabah kahvaltısından memnun bir şekilde Catania şehir turumuzu yapmak üzere yollara düştük.

IMG_3284

Önce otobüsle Piazza Giovanni XXlll meydanında  Fontana di Proserpina adlı çeşmeyi görmeye gittik. Giulipo Moschetti tarafından 1904’de yapımı bitirilmiş. Mitolojik Tanrı Zeus’un (Jüpiter-göklerin Tanrısıdır) Tanrıça Demeter’den (tarımın, bereketin, mevsimlerin Tanrıçasıdır) doğmuş bir kızı vardır ve adı Persephone’dir. Yeraltı Tanrısı Hades (Pluton), Persephone’yi yeraltına kaçırıp eşi yapar. Demeter kızını bulamaz ve üzüntüsünden yeryüzünde çiçekler açmaz, kıtlık baş gösterir. Bunun üzerine Zeus devreye girip, Tanrı Hades ve Tanrıça Demeter arasında bir orta yol bulur. Buna göre Persephone yılın üçte birini yeryüzünde annesinin yanında ve üçte ikisini de kocası olmuş olan Hades’in yanında, yeraltında geçirecektir. Persephone yeryüzüne çıktığı zamanlarda dünya baharı yaşar ve yeraltına indiği zaman ise kışı yaşar. Persephone’nin yeryüzünde olduğu zamanlar bahar bayramı olarak o günlerden beri kutlanırmış. Bu hikaye Hıdırellezin bir başka versiyonu gibi duruyor. İşte önünde durduğumuz bu çeşmenin anlattığı hikaye bu.

IMG_3287

Catania’da ikinci durağımız ise Piazza Vincenzo Bellini Meydanındaki Teatro Massimo Bellini adlı opera binası oldu.

IMG_3299Catania’ya bir opera binası yapılması fikri 1693’deki büyük deprem sonrası ortaya atılsa da Teatro Massimo Bellini gibi bir binanın resmi açılışı ancak 31 Mayıs 1890 yılında yapılabilmiş. Binaya Catania’lı bestekar Vincenzo Bellini’nin ismi verilmiş ve ilk sahnelenen eser de ona ait olan Norma adlı eser olmuş. İtalya’da gezdiğimiz opera binalarının içini görmeye vaktimiz olmadı. Bunun için bazen randevu almak, bazen de uzun kuyruklar beklemek gerekiyordu. Ama bu opera binasının içinin fotoğraflarını görünce, binanın içini gezmediğimize çok üzüldüm doğrusu. Bence vakti olan bu binanın içini mutlaka gezsin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Catania gezimizin bundan sonrası yürüyerek yaptık. Vittorio Emanuele Caddesi boyunca yürüdük. Bu cadde Barok tarzı bina ve kiliselerle dolu. Bizim esas hedefimiz Piazza del Duomo Meydanına ulaşıp buradaki Katedrali ve şehrin sembolü olan Fontana dell’Elefante’yi (Fil Çeşmesi) ziyaret edebilmek.

IMG_3312

IMG_3315Catania yerel halkınca U Liotru’da olarak da bilinen fil heykeli 1239 yılından beri şehrin sembolü olmuş. Önünde durduğumuz heykeli 1736 yılında Giovanni Battista Vaccarini bir araya getirmiş. Eski lav taşından yontulmuş gülümseyen komik bir fil ve bu filin üstüne yerleştirilmiş Mısır’ın Aswan bölgesinden bir obelisk bu heykeli oluşturuyor. Söylentiye göre heykeltraşı bu fili hadım olarak betimlemiş ama Catania erkekleri bunu bir hakaret olarak algılayınca Vaccarini heykeline sonradan testis eklemiş. Bu minyatür heykelin çok erken çağlarda bu adada yaşayan kısa boylu bir fil türünü gösterdiği de düşünülüyor. Fil heykelinin Sicilya halkınca tanınan ismi Liotru’nun kaynak aldığı söylencesi de var. Bir zamanlar şehrin piskoposu olmak için çaba sarf eden ancak bunu başaramayan Heliodorus adlı bir soylunun isminin fonetik olarak değişmesinden kaynaklandığı yazılıyor. Bu hırslı ve kızgın soylu piskopos olamayınca büyü ile uğraşmaya başlamış ve yakılarak ölüme mahkum olmuş. Bu büyücünün bu fil heykeli ile bağlantısı neymiş diye sorarsanız Büyücü Heliodorus bu fili yaparak onu Catania’dan İstanbul’a seyahat etmek amacıyla kullanmış. Ne diyelim? Efsane bu!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3323

Piazza Duomo’da bulunan ve aziz Agatha’ya adanmış Katedral’in (Cattedrale di Sant’Agata) tarihi çok eskilere, 1078’lere kadar gidiyor. Hem Etna Yanardağının yarattığı yıkımlar ve hem de depremlerle bir kaç kez yeniden yapılmış.1693’deki büyük deprem sonrasında Katedral’in yeniden inşasını üstlenen  Gian Battista Vaccarini 1711’de,  Katedral’e bugün var olan şeklini vermiş. Bu Katedral’in içinde bestekar Vincenzo Bellini’nin mezarı da var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3355

Piazza Duomo’da fil heykelini arkanıza ve Katedral’i de solunuza alıp, sağdaki yoldan yürürseniz Catania’nın ünlü balık marketine ulaşıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Balık pazarı sonrasında Catania’nın sokaklarında bir süre yürüdük. Şehir içinde kalmış amfitiyatro’ya girmedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yürüyüş sonrasında eylem yapan sol görüşlü Catania’lıların Belediye Binası önüne kadar yürüyüşlerini izledik. Merak ediyorsanız polis Tomaları filan yoktu. Çok güzel ve medeni bir şekilde eylem yapıldı. 2-3 polis arabası dışında da ortalarda pek resmi görevli yoktu.  Bir garip hissettik kendimizi!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3519-001Catania turumuz sonrasında bu gezinin en önemli yerlerinden bir tanesi olan Etna Yanardağı gezimize doğru yola çıktık. Catania Şehri ile Etna Yanardağı arası 45 km var. Etna Yanardağı  Avrupa kıtasındaki en yüksek yanardağdır. Şu anki yüksekliği 3.326 mt olmakla beraber, zirvedeki püskürmelerle bu yükseklik zaman zaman değişiyor. İtalya’nın en büyük üç aktif yanardağından birisi olan Etna Yanardağının yüksekliği, en yakın rakibi Vezüv’ün üç katı, Stromboli’nin 3.5 katı kadar. Etna Yanardağı 2013 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi arasına alınmış. “Etna” kelimesi Fenikelilerin dilindeki “Attuna” kelimesinden geliyor ve anlamı “baca”.Tarihsel olarak ilk faaliyet gösterdiği zaman 500.000 yıl önce (denizaltında) olarak tahmin ediliyor. Yunan Mitolojisinin en korkulan canavarı Typhon , Tanrılar Tanrısı Zeus tarafından Etna Yanardağına hapsedilmiş. Mitolojiye göre Etna’nın hırçınlığı, yakıcılığı ve şiddeti bu canavardan kaynaklanıyor.  En son patlama zamanı ise 2012 yılı olmuş. Aşağıda yakın zamanda patlayan Etna Yanardağı’nin görüntüleri var.

IMG_3452Yol boyunca patlamalar sonucu akan lavları görerek, otobüsle 1910 mt yükseklikte olan  Sapienza adlı bir merkeze geldik. Burası hem civardaki kraterlere koşayca ulaşmak için hem de daha yukarıdaki ve ulaşmanın daha zorlu olduğu kraterlere teleferikle ulaşmak için bir merkez durumunda. Teleferikle seyahat ederek başka bir merkeze ulaşıyorsunuz ve sizi buradan jeeplerle kratere ulaştırıyorlar. Bu aktivite için ne üstümüz, başımız (tepe daha da soğuk oluyor) müsait ne de o kadar zamanımız vardı. Yani sizin anlayacağınız Sapienza civarındaki iki krateri ziyaretle yetindik. Etna yanardağı üzerinde 400’den fazla krater var. Biz Silvestri ve La Capannina kraterlerini gezdik.

IMG_3446Silvestri Krateri 1892 yılındaki patlama sonucu ortaya çıkmış ve merkezin hemen yakınında olan bir krater. Hiç bir yere gidemeseniz bile buraya ulaşmak ve doğanın gücü karşısında kendinizin ne kadar güçsüz olduğunu hissetmek mümkün. Grubun tamamı burayı gezdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3489Ben ve 2 arkadaş ulaşımı daha zor olan  La Capannina Kraterini gözümüze kestirdik. Bu kraterin oluşumu daha yeni ve 2001 yılına dayanıyor. Buraya 25-30 dakikalık bir yürüyüşle ulaşıyorsunuz. Yürüyüş altınızda kayan lav taşları nedeni ile zorlu ve eğim ise oldukça yüksek. Yani tepeye ulaşıncaya kadar epey bir terliyorsunuz ama ulaşdıktan sonra şahit olacağınız manzara herşeye değer.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu gezi sonrasında Etna’ya veda ettik. Yeni rotamız Taormina..

Adını Tauro Dağından alan kasaba şirin mi şirin bir yer. Taormina’nın tarihi eskilere gidiyor. Tahmin edeceğiniz gibi kasaba eski tarihini mükemmel bir şekilde korumuş.

IMG_3532

IMG_3536Isola Bella adlı küçücük ama görsel olarak çok güzel bir adayı sağımızda bırakarak Taormina gezisi için otobüsümüzle otoparka girdik. Buradan sonra yokuş yukarı Pirandello Caddesini takip ederek kasabaya giriş yeri olan Porta Messina kapısına geldik. Aşağıdaki deniz manzarası güzeldi. Hedefimiz bir diğer tarihi kapı olan Porta Catania’ya kadar yürümek. Taormina çok popüler bir yer ve günün öğleden sonraki bu saatinde çok kalabalık. İnsana değmeden yürümek çok zor. Taormina içinde Yunan Tiyatrosu var ve gezen arkadaşlar çok beğendiler. Ben bu sefer şehir içinde daha fazla zaman geçirmek istedim ve gezmedim.

Porta Messina’dan sonra Piazza Badia adlı bir meydana geldik. Bu meydanın bir yanında Taormina’yı Araplar’ın  yönettiği dönemde yapılan Palazzo Corvaja adlı bir soylu evini görüyorsunuz. Bu evin pencerelerinde Arap mimarisi etkileri göze çarpıyor. IMG_3541

Umberto Caddesi boyunca yukarı doğru ortaçağdan kalma evler arasında yürüyerek  Piazza IX Aprile adlı bir meydana geliyorsunuz. Burası kasabanın en hareketli yeri. Buradan denizi ve aşağıdaki yerleşim yerlerini gören bir seyir terası var. Aynı meydana bakan 1448 tarihli gotik tarzda yapılmış Sant’Agostino Kilisesi var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra  Torre dell’Orologio (saat kulesi) altından geçip Duomo Meydanına doğru yürüdük. Bu saat kulesi 1678 yeniden inşa edilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Bundan sonra geldiğimiz meydan ise Duomo Meydanı ve burada bulunan Aziz Nicholas’a adanan Katedral oldu. Bu Katedral aslında 13. yüzyılda, daha önceden burada bulunan bir kilise üzerine inşa edilmiş. 15, 16 ve 18 yüzyıllarda restorasyonlar görmüş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her güzel gezi gibi Taormina gezisinin de bir sonu vardı. Duomo Meydanından biraz daha aşağılara yürüyüp Villa Comunale’nin dış duvarlarından manzara fotoğrafları alarak aynı yoldan buluşma yerimize doğru geri yürüdük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yorucu ama bir o kadar da zevkli bir günün ardından Catania’ya geri döndük. Bu akşam Sicilya ve İtalya’daki son gecemiz. Yarın eve dönüş var.Bu nedenle grupça dışarıda yiyelim istedik. Otelin arkasında bulunan Al Gabbiano 2 adlı ve deniz ürünleri ağırlıklı çalışan bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Gezinin kısa bir muhasebesini  yaptık. Bütünden oldukça memnunuz, ayrıntılarda bile pek bir sorun olmadığını düşünüyoruz.

Ertesi gün öğlene kadar serbest zamanımız var.Kahvaltı sonrasında Catania’nın güzelliklerini son kez yaşamak amacı ile hanımla kısa bir yürüyüşe çıktık. Son fotolarımızı çektik. Şansımıza otelimizin önüne kurulan halk pazarını gezdik. Alışveriş bile yaptık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu satırları günü gününe takip eden ya da bir gün buralara yolu düşüp de bir gezgin yazısı ararken tesadüfen bu gezi yazılarını bulan Sanal Gezgin arkadaşlarım.. Bir gezi yazısı daha sonlandı.

Sağlık, mutluluk ve bir kültürün insanlarına bir şeyler vermek ve almak amacıyla yollarda olabilmeniz dileklerimle..

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

09.06.2015 Saat 19:36

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Baharı İtalya’da Tarihin İzlerinde Yaşamak-Sicilya Adası/Agrigento-Noto-Siracusa

IMG_2886

Dün geceyi Agrigento’da geçirdik. Sabah erken saatte aldığımız kahvaltı sonrasında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alan Agrigento Antik Şehrinde Tapınaklar Vadisi ( Valle Dei Templi)  gezisi yapmak için yollara düştük.

“Hypsas” ve “Akragas” adlı akarsular arasında bulunan  ve antik bir Yunan şehri olan Agrigento MÖ 580 yılları civarında bir plato üzerinde kurulmuş. Bu şehrin ilk adı Akragas. En parlak zamanında şehrin nüfusu 200000’leri bulmuş. Bugün gezeceğimiz antik şehir kalıntısının çoğu arkeolojik olarak kazılmamakla beraber, gün yüzüne çıkarılan kısmı bile büyük bir alanı kaplamakta.  “Valle dei Templi (Tapınaklar Vadisi)”, antik şehrin güneyinde bulunan bir kutsal bölge. M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda yapılan 7 “Dorik” sütunlu anıtsal antik Grek-Roma tapınağına ev sahipliği yapıyor. Benim gördüğüm Roma-Yunan Tapınakları arasında en güzelleri bu vadideydi.

IMG_2805

Otobüsümüz bizi vadinin kuzey kısmında,  Porta di Gela kapısında bıraktı. Hedefimiz buradan aşağıya doğru yürüyüp tapınakları gezmek. Girişten sonra karşımıza çıkan ilk tapınak Tempio di Giunone (Juno Tapınağı) oldu. Juno bir Roma Tanrısı ve Yunan Mitolojik Tanrısı Hera’nın karşılığı oluyor. MÖ 450 yılları civarında yapılmış Dorik tarzda bir tapınak.

IMG_2822

Bu tapınaktan sonra aşağıya doğru yürüyünce karşımıza Nekropolis çıkıyor. Romalılar Pagan dininden Hıristiyanlığa geçerken bu tarz mezarlar yapmışlar. Bir ark içine yapılan girintilere mezarlarını yerleştirmişler. Bunlara Arcosolio adı veriliyor. Buradan hem Agrigento’nun panoromik manzarasını seyretmek çok güzeldi ve hem de baharın renk renk çiçekleri  hemen yanı başımızdaydı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2874

Bu alanı geçtikten sonra bugüne kadar gördüğüm en güzel tapınağa geldik; Concordia Tapınağı. Ön ve arkada 6 sütun , yanlarda ise 13 sütun bulunuyor. MÖ 430 yıllarında yapıldığı düşünülen ve Dorik tarzda yapılmış Yunan tapınakları arasında en iyi korunanı bu tapınak. UNESCO’nun amblemi de bu tapınaktan esinlenmiş. Muhteşemdi gerçekten. Dakikalarca bu tapınak önünden ayrılamadık. Önünde, yanında çocuklar gibi zıpladık durduk..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2904-001

Bu alandan da ayrılıp aşağıya doğru giderken yeşil alanda otlayan garip bir keçi türü gördük. Meğerse Helezonvari boynuzları ile Agrigento’ya özel bir keçi türü olan Capra girgentana ile karşılaşmışız .

IMG_2961

Daha sonra bu vadinin 6. yüzyılda yapılmış en eski tapınağı olan  Herkül (Tempio di Ercole) ve belki de hiç tamamlanamamış çatısı ile en büyük tapınağı olan Zeus Tapınaklarını (Tempio di Giove Olimpico) gezdik. Zeus Tapınağı Kartacalılara karşı elde edilen zafer sonrasında MÖ 480 yıllarında yapılmış. Depremde büyük zarar görmüş. Bu tapınağı benzersiz kılan ise orjinali müzede ama bir kopyası alanda olan Telamon denen kolon taşıyıcı dev heykellerin varlığı. Agrigento Tapınaklar Vadisi kaçırılmaması gereken bir yer.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Agrigento gezimiz sonrasında UNESCO Dünya Mirası Listesi içinde olan bir başka yere, 150 km ötedeki Noto’ya doğru yola çıktık. Bu yolculuk yaklaşık olarak 2.5 saat sürdü.

IMG_2997

Antik Noto Şehri MÖ 3. yüzyılda kurulmuş. 1693 Yılında büyük bir depremle şehir tamamen yıkılınca, bu şehrin 10 km ötesine yeniden bir şehir inşa edilmiş. Doğu Batı yönünde birbirlerine paralel ilerleyen 3 ana cadde üzerine planlanmış ve Barok tarzı kireç taşı birbirinden güzel binalar inşa edilmiş. Bu şehrin kendine has bir dokusu var. Sanki her bir bina üzerinde ince ince çalışılmış. Balkonlar, pencereler dantel gibi işlenmiş. Burada 18. yüzyılın erken dönemlerine ait Sicilya Barok tarzı mimarinin en güzel örnekleri var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3011Şehire Porta Ferdinande Kapısından girdik. Vittoria Emmanuele Caddesi boyunca yürüdük. 1776 yapımı Noto Kathedrali’nin (Catedrale di San Nicolò di Mira) iç güzelliği, dış güzelliğinin yanında çok sönük kalıyor. Bu Katedralin hemen karşısında ise bugün yönetim binası olarak kullanılan ve Noto Şehri yeniden inşa edilirken yapılan binaların bir kısmını yapan Sicilyalı mimar Vincenzo Sinatra yapımı Ducezio Palace bulunuyor. İsterseniz Katedralin merdivenlerinden bu binayı ya da Ducezio Palace merdivenlerinden katedrali seyredin. ikisi de bir başka keyif veriyor insana.

IMG_3023

Villa Dorata Sarayı’nın balkonlarının altındaki taşıyıcı atlasların herbirinde ayrı bir güzellik var. Yürüyerek Piazza XVi Maggio ve buradaki Herkül Çeşmesine kadar gittik. Arkada San Dominico Kilisesi vardı. Aynı yolu yürüyerek buluşma noktamıza döndük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Siracusa günün son ziyaret alanı ve Noto’dan 40 km kadar uzaklıkta.  Şehir Antik Grek çağlarında bile amfi tiyatrosu, kültürü ve mimarisi ile meşhurmuş. Ünlü bilim adamı ve mucit Arşimet’in yaşadığı yerde burası. 2005’te UNESCO Siracusa şehrinin tümünü ve şehir dışında ama Siracusa ili sınırları içinde bulunan “Pantalica Kayalık Mezarlığı”‘nı Dünya Mirası Listesi içine almıştır. Burası ile birlikte bir günde 3 Dünya Mirası Listesi eserini gezmiş oluyoruz. Var mı böyle bir güzellik?

IMG_3094

Siracusa’da önce şehrin Arkeolojik Park denen bölümüne gittik. Romalılar tarafından MÖ 212 yılında, 75 yaşında iken öldürülen matemikçi, astronom ve kaşif Arşimed’in mezarı da buralardaymış. Burada Yunan ve Roma Tiyatroları ile eski taş ocağı bulunuyor. Bizim gruptan bir kaç kişi ile hem tiyatro ve hem de Orecchio di Dionisio (Dionysius’un Kulağı) ile meşhur taş ocağı madenini gezmek için bilet aldık. Yunan tiyatrosu kısmı büyük bir hayal kırıklığı oldu. Konser için tiyatronun orjinalliğini bozmuşlar. Roma tiyatrosu ise kapalıydı ve vakit kaybı oldu. Latomia del Paradiso adlı taş ocaklarında gezdiğimiz Dionysius Kulağı denen büyük mağarayı da görmesek çok üzülecektim. Aslında su depolamak için yapılan bu suni mağara 65 metre derinliğe ve 23 metre yüksekliğe sahip. İnsan kulağına benzeyen şekli ve akustiği ile meşhur.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3140

Daha sonra Siracusa içine girdik. Köprülerden bir tanesinden geçip Siracusa’nın tarihi merkezi olan Ortigia Adasına geçtik. Artık binalar arasında boğulmuş olan Apollo Tapınağı’nı dışardan  gördük.IMG_3185

Piazza Archimede’de Diana Çeşmesi önünde fotoğraf molası verdik. Bu çeşmede mitolojik karakterlerden olan ve kendisine aşık olan AlphIMG_3180eus isimli bir göl tanrısından kaçan Arethusa heykele konu edilmiş. Ortada av tanrısı Diana var.

IMG_3209

adsız

Ortigia Adası

Daha sonra Katedral ve bazı küçük saray evlerin bulunduğu Piazza Duomo meydanına girdik. Katedral, MÖ 5. yüzyılda yapılmış olan Atena Tapınağı üzerine 7. yüzyılda Piskopos Zoşimo tarafından yaptırılmış. Tapınak iken dikdörtgen olan yapının kısa olan kısmında 6 tane ve uzun olan kısmında 14 Dorik usulde sütunlar bulunmaktaydı ve bu sütunlar şimdi katedralin duvarları içinde bulunmakta.  Kilisenin bir kısmının çatısı Norman yapımı. Katedralin cephesi ise 1725-1753 döneminde Korint usullu sütunlarla ve heykellerle yeniden yapılmış. Katedral içinde bulunan mermerden 12. veya 13. yüzyıldan kalma vaftiz kurnası; 1599’da heykeltraş Rizo tarafından yapılan gümüş “Azize Lucy” heykeli ve 1512’de Gagini tarafından yapılmış “Karlar İçinde Meryem” heykeli var. Piazza Duomo’nun sonunda Saint Lucia Kilisesi var. Bu kiliseyi solunuza alıp dar yoldan devam ederseniz deniz kıyısına varıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada içinde çeşitli türden ördeklerin yüzdüğü, papirusların yetiştiği Fonte Arethusa adlı bir havuz var.

Yunanistan’da bulunan Alpheus Nehri’nde banyo yapan su perisi Arethusa’ya, o nehrin tanrısı aşık olur ve ona sahip olmak için kovalar. Su Perisi (Nymph) bu saldırılardan kurtulmak için tanrılara yalvarır. Onun bu yalvarmalarına dayanamayan Tanrı Artemis su perisini bir su kaynağına dönüştürür ve onun toprak altına kaçmasını sağlar. Deniz altından giden su perisi Ortigia Adasında şimdi önünde bulunduğumuz bu havuzdan gün yüzüne çıkar. Kızgın Alpheus, su perisini takip eder ve aynı yerde, aynı kaynaktan yeryüzüne çıkıp su perisinin suları ile sonsuza kadar karışır. Bu kaynağın efsanesi böyle.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu alanda gün batımına şahit olup, geceleyeceğimiz Catania’ya doğru yola çıktık. 65 Km kadar daha yol yaptıktan sonra İtalya gezimizin son durağı olan Catania Şehrine vardık. Burada gecelemeyi Grand Hotel Excelsior’da yaptık.
Bir gün içine bu kadar çok sayıda güzelliği sığdırmak aslında üzücü. Daha fazla zaman olsun isterdim. Yine de kendimi çok mutlu ve ayrıcalıklı hissediyorum. Haksız mıyım dersiniz?
Gezekalın..
Dr Ümit Kuru
03.06.2015 Saat 20:38