• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.720 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Lizbon

IMG_4909-001.jpg

İstanbul’dan Lizbon’a, THY’nın doğrudan uçuşu ile 5 saati bulan bir sürede gittik. Pasaport kontrolleri rahatça yapıldı ve grubu Portekiz gezimizde bize rehberlik edecek olan Nail Özkaplan karşıladı. Nail, yıllardır Portekiz’de yaşıyor, yaşamını orada kurmuş. Geziyi güzelleştirmede katkısı çok büyüktü. Aracımıza yerleştikten sonra hemen Lizbon gezimize başladık. Sizlerle önce Portekiz, arkasından da Lizbon hakkında temel bilgiler paylaşmalıyım.

portekız haritaAvrupa Kıtasının en batısındaki ülke olan Portekiz, İber Yarımadası üzerinde yer alıyor. Portekiz kuzeyden ve doğudan İspanya ile, güneyden ve batıdan da Atlas Okyanusu ile çevrili. Haritaya bakınca Avrupa’nın en batı ucundaki bu minicik ülkenin, bir zamanlar kaşiflerinin sömürgeleştirdiği topraklardan Portekiz’e aktardıkları altınlarla bir dünya imparatorluğu olduğuna inanmak zor gözüküyor. Nüfusu 10 milyon civarında. Halkının demografik yapısı bir zamanlar sömürgeleştirdiği ülkelerden gelenler nedeni ile çok çeşitlilik gösteriyor.

Geçen 3.100 yıl boyunca Portekiz toprakları, ülkenin kültürünü, tarihini, dilini ve etnik yapısını etkileyen ve içlerinde Fenikeliler, Yunanlar, Romalılar, Cermenler ve Endülüs Emevileri’nin de bulunduğu çeşitli medeniyetlerin geçişine tanık olmuş. 

indir (1)

Macellan

Tarihte Portekiz’in, özellikle Gemici (Prens) Henrique gibi kraliyet ailesinden destekçiler sayesinde, başta Ferdinand Macellan, Vasco da Gama, Francisco de Almeida, Pedro Álvares Cabral, Juan Rodríguez Cabrillo olmak üzere 13 kaşifi olmuş. Bu kaşifler Hindistan’a ulaşan deniz yolunu, Afrika, Güney ve Kuzey Amerika sahillerinin daha önce Avrupalılarca ayak basılmamış yerlerini keşfetmişler. Buraları Portekiz’in sömürgesi konumuna sokmuşlar. 15. ve 16. yüzyıllarda Brezilya’dan, Filipinler’e uzanan Portekiz İmparatorluğu dünyanın önde gelen ekonomik, politik ve kültürel güçlerinden biriymiş. Din ve Dillerini buralara yaymışlar. Bu politikalar sayesinde gemilerle altın, değerli maden ve taşlar, baharat, Avrupa’da hiç bilinmeyen yiyecekler eski kıtaya taşınmış. Portekizce dünyada halen en çok konuşulan dilleri arasında yer alıyor. 20. yüzyılda imparatorluğun sona ermesiyle birlikte Portekiz sade bir Avrupa ülkesi konumuna düşmüş. 

António de Oliveira Salazar

5 Ekim 1910 tarihindeki cumhuriyetçi devrim, Portekiz monarşisini ortadan kaldırmış. Ancak 1926’da önce askeri darbe, ardından da askeri rejimin ekonomik problemleri düzeltmesi amacıyla António de Oliveira Salazar ülkenin başına yıllarca  sürecek olan bela olarak gelmiş. Salazar yıllar içinde Estado Novo (Yeni Devlet) denen yeni bir anayasayı kabul ettirip, ülke ve insanlarını  faşizmin ağır baskısı altında bırakmış. Salazar, Faşist ve diktatöryel rejimlerin halkı uyuşturmak adına kullandıkları 3 F (Futbol, Fado, Fiesta) olarak bilinen yöntemle ülkeyi idare etmiş. Tüm muhaliflerini ortadan kaldırtmış. Basına sansür getirmiş. 1968 yılında Salazar’ın ölümü sonrası Marcelo Caetano iş başına geçmiş ve 1974 yılında kansız ve halk desteğini de arkasına alan Karanfil Devrimi sonrası ülkede demokratik bir rejim kurulmuş. Uzun lafın kısası Hitler, Mussolini, Franco gibi nice faşist diktatörlerin ve diktaların sonuna benzer bir son yaşanmış. 

Azulejo

Portekiz’in en büyük şehri başkent Lizbon, Tejo Nehri’nin oluşturduğu haliç üzerine kurulu ve Atlantik Okyanusu kıyısında yer alıyor. Lizbon da, Roma ve İstanbul gibi, yedi tepe üstüne kurulmuş. Lizbon, “Güvenli Liman” anlamına geliyor. 711 yılında bölgede hakim olan Emeviler şehre önemli izler bırakmış. Bazı bölgelerin adları bile Arapçadan kaynaklanıyor. Şehirde oldukça sık rastlanan ve “azulejo” denen mozaikler Müslüman motifleri tarzında ve “azulejo” sözcüğü de Arapça’dan gelmekte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lizbon’un başı depremlerle belada. 1531 ve 1755 yılındaki depremler en çok hasar verenler olmuş. Hele 1755’deki depremde şehirdeki binaların neredeyse %85’i yıkılmış. Bugün ki binalar hep o tarih sonrasında yapılma ya da önceki dönemde az hasarlı olanların tamir görmesi ile günümüze kadar gelmiş.  Depremden korkan ve başkenti terk eden Kral Joseph, Marquês de Pombal‘e (Pompal Markisi) çok geniş yetkiler vermiş. Bu ülke için bir şans olmuş. Başarılı bir diplomat olan Marquês de Pombal, hem Lizbon şehrini zamanın modern mimari planlarına göre yeniden yapılandırılmış hem de köle ticaretinin sonlandırılması gibi siyaseten önemli işlere imza atmış. Bu nedenle şehrin baştan yapılandırılan aşağı bölümüne Baixa Pombalina deniyor.

IMG_4906.jpg

Hava alanından çıktıktan sonra doğrudan Belém Kulesi’nin (Torre de Belém) bulunduğu Belém bölgesine doğru hareket ettik. Bu kule Kral I. Manuel tarafından Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmış ve Tejo Nehrinin giriş çıkışını kontrol için de kullanılmış. Gotik stilinin devamı olan Manuelin tarzında olan kule, 16. yüzyılın başlarında inşa edilmiş.  Günümüze kadar zarif mimarisini koruyabilen kule, şehrin sembollerinden biri olmuş. Belém Kulesi, 1983 yılında UNESCO tarafından daha sonra gezeceğimiz Jerónimos Manastırı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belem Kulesi keşiflerle gelen etkilenmenin, Gotik ve Rönesans tarzlarıyla karışmasından oluşan Manuelin dönemi mimarinin tipik bir örneği.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manuelin denen mimari tarz, Özellikle Lizbon’da olmak üzere, Portekiz’de 16. yüzyıldan kalma eserlerde göze çarpıyor. Geç Gotik tarzı diye tarif edilebilecek, halat gibi gemicilikte kullanılan ve Vasco de Gama başta olmak üzere onun keşiflerindeki bulgulardan hareketle çeşitli motiflerle işlenmiş mimari bir stil. 1495-1521 yılları arasında Portekiz kralı olan I. Manuel döneminde kullanıldığı için bu mimari stile sonradan Manuelin stili denmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belem Kulesi sonrasında yemek için Kaşifler Anıtı yakınında bir restorana gittik. Portekiz yemekleri ve şarabı ile ilk tanışmamız da burada oldu. Birbirinden güzel yemekleri Tejo Nehri kıyısında ve 25 Nisan Köprüsü’ne karşı yedik. 

P5140013.jpg

Belem Bölgesinde bulunan bir başka anıt Keşifler Anıtı. Restorandan çıkar çıkmaz yürüyerek anıta ulaştık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Padrão dos Descobrimentos (Keşifler Anıtı) Portekiz’in başkenti Lizbon’un Belém semtinde, Coğrafi Keşifler anısına yapılmış. Anıt gemilerin 15 ve 16. yüzyıllarda bilinmeyen yönlere sefere çıktığı Tejo Nehri kıyısına yapılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Anıt zeminden yukarı doğru, 52 metre yüksekliğinde yelkenleri açık bir karavele (iki ya da üç Latin yelkenine sahip olan yelkenli bir gemi türü) benzeyen beton blok şeklinde. Bu karavelin üzerinde her iki yanda 30 civarında, dönemin tarihe geçmiş kaşifleri, sanatçıları ve bilim insanlarının heykelleri var. En öndeki heykel ise Prens Henrique’i gösteriyor.  Keşifler anıtı, ilk olarak, 1940 yılında yapılan Portekiz Dünya Fuarı için tasarlanmıştır. İlki dayanıksız bir şekilde yapılan anıt, 1960 yılında Portekiz’in Coğrafi keşiflerdeki en önemli isimlerinden Prens Henrique’in ölümünün 500. yılı anısına betona tekrar yapılmış. Güneşli, güzel bir havada, Tejo Nehri ve 25 Nisan Köprüsü manzarası ile çok güzel bir gezi oldu.

IMG_5023.jpg

Karşıda görülen 25 Nisan Köprüsü, bizim Boğaz Köprüsüne benziyor. Şehir Tejo Nehri’nin karşı kıyısına iki önemli köprü ile bağlanıyor. 25 Nisan Köprüsü, 6 Ağustos 1966’da “Salazar Köprüsü” adıyla hizmete açılmış. Sonradan Karanfil Devrimi’ne ithafen adı değiştirilen köprü Avrupa’nın en uzun asma köprüsü. San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nü inşa eden mühendisler tarafından yapılmış. Diğer Köprü ise Vasco da Gama Köprüsü. Mayıs 1998’de, Vasco da Gama’nın deniz yoluyla Hindistan’a ulaşmasının 500. yılında hizmete açılmış ve 17,2 km’lik uzunluğuyla Avrupa’nın en uzun köprüsü durumunda. Bu köprü üzerinden daha sonradan geçtik.

P5140049.jpg

Yine Belem Bölgesinde bulunan bir diğer önemli eser ise  Jeronimos Manastırı. Keşifler Anıtı ziyareti sonrasında yolun karşısına geçince manastıra ulaşıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastır, inşası sırasında her yıl 70 kilo altına mal olmuş, yapımı baharat ticaretiyle finanse edilmiş. Manuelin dönemi mimarinin başka bir tipik örneği. 1501 yılında başlanan inşaat 70 yılda bitirilmiş. Bu manastır önündeki parkta bulunan jakaranda ağaçları mor çiçeklerini açmışlar. Manastırın heybetini sanki yumuşatmak istiyorlar. Burası da UNESCO Dünya Kültür Miras listesi içinde.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastıra girince hemen sağlı sollu iki tane lahit göreceksiniz. Bunlardan sağdaki Vasco de Gama’nın mezar lahiti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastır gezimiz sonrasında şehir merkezi olan Baixa’ya doğru hareket ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Baixa adı verilen şehir merkezi, 2004 yılında UNESCO Dünya Miras Listesinde yer almak üzere önerilmiş. Baixa, 1755 yılında şehrin büyük kısmını yıkan depremden sonra planlanarak inşa edilmiş. Meydanlar ile bezenmiş, dik kesişen bir cadde ve sokak ağına sahip.

P5140088.JPG

Praça do Comércio (Ticaret Meydanı) 1755 Lizbon Depremi ile yıkılan Ribeira Sarayının bulunduğu yere yapılmış. Bir sonraki gezi yerimiz bu bölge oldu. Burada yürüyüşümüze Kral I Joseph’in anıtı önünden başladık ve içerilere doğru sokak aralarından yürüdük. Anıtın arkasında geniş bir zafer takı bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada sağlı sollu alışveriş yapabileceğiniz mağazalar var. Caddeler mim sanatını sergileyen sanatçılarla dolu. Çok hareketli bir merkez burası. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yol üzerinde Elevador de Santa Justa (Aynı zamanda Carmo Lift olarak da biliniyor) adlı 1902 yılı yapımı ve 1900’lü yıllarda Baixa ve Bairro Alto’yu birbirine bağlamak için kurulan Neogotik tarzda bir asansörü de görmeden geçmeyin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada çok sayıda pastahane var. Vitrindeki hamur işleri insanı baştan çıkartıyor. İlk Belem Turtası ile de bu caddedeki gezimiz sırasında tanıştık.

P5140100.jpg

Orijinal Belem Turtasını ertesi gün yiyeceğiz. Bu ad bir marka olarak alındığından, Portekiz’de diğer yerlerde satılan Belem Turtasını Pastel de Nata adı ile görüyorsunuz. Orijinali gerçekten daha başka bir lezzette. Üzerine ya pudra şekeri ya da tarçın döküyorsunuz. Bu cadde üzerinde herhangi bir pastahanede yediğiniz turtalara da bayılacaksınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Caddenin sonunda Rossio Meydanı’na çıkılıyor. Rossio Meydanı ya da daha çok kullanılan adıyla Pedro IV Meydanı Orta Çağ’dan beri şehrin ana meydanlarından birisi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan aracımıza binip otelimize doğru yol aldık. Otele valizleri atıp tekrar yakın çevreye yürüyüşe çıktık. Bu şehri daha ilk günden çok sevdim. Yerlerde döşeli olan küçük taşlardan desenler beni mest etti. 

IMG_5225.JPG

Otel yakınında  Campo Pequeno adlı bir boğa güreşi arenası var. Burada sadece boğa güreşleri değil, başka aktiviteler de yapılıyormuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günün son faaliyeti ise Ramiro adlı bir restoranda yemek yemek oldu. Bu restoran deniz ürünleri ile meşhur. Yer ayırtmadan giderseniz dışarıda sıra beklersiniz. Çok güzel bir seçimdi. İlk geceden bizi hem şehir, hem de organizasyon mest etti.

Evet sevgili Sanal Gezginler, Lizbon’daki ilk günümüzün hikayesi budur. Dolu dolu bir gün geçirdik. Hem gözümüz, gönlümüz ve hem de midemiz memnun…

Gezekalın, aydınlık kalın.

Şair ne demiş;

Ömür dediğin üç gündür;

Dün geldi geçti, yarın meçhuldür.

O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.

24.05.2017 saat 02:10

P5140152.JPG

Kaynaklar

http://travellisboa.blogcu.com/portekiz-lizbon-gezi-oneri/9494337

http://sehirnotlari.com/seyahat/sokaksokaklizbon/

http://www.wikiwand.com/tr/Lizbon

http://www.cm-lisboa.pt/en

https://en.wikivoyage.org/wiki/Lisbon

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Giriş

IMG_7464.JPG

Tadına doyulmaz şaraplar,

Sadece deniz ürünleri değil, sebzesi, etiyle nefis yemekler,

Tarihi dokunun özenle korunduğu şehirler,

Daracık sokaklarında kaybolmaktan zevk alacağınız kasabalar,

Hüznü, aşkı ve hasreti içinizde hissettiren Fado müziği,

Göz alabildiğine yeşil vadiler, asma bağları, ülkeyi boydan boya kesen nehirler, sıra dağlar,

Ve tabii ki neşeli, canlı, pozitif enerjisini size yansıtan Portekiz halkı….

İşte size Portekiz gezimin ilk izlenimleri, bir anlamda Portekiz gezimin özeti…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bazen gezi planlarınız gerçekleşemiyor. Bir sene öncesinden planlanmış,  2017 yılı Mayıs ayında yapacağımız Brezilya-Amazonlar gezimizi yapamadık. Tatil için izinleri çok önceden alınca, elimizde izin günleri ile, ortada kalıverdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse ki eşim bir tur frmasının geniş Portekiz gezisi programını fark etti de son dakika ona kayıt olduk ve 7 günlük bir Portekiz gezisi gerçekleştirdik. Bu ülkeye zaten gitme planımız vardı, kısmet bu yıla oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her gezi öncesi mutlaka gidilecek ülkeyi çalışır giderim. Bu gezide bunu yapamadım. Kendimi olayların akışına bıraktım ve “ne çıkarsa” dedim. Geziden çok güzel anılarla ve sevgili rehberimiz Nail’in verdiği değerli bilgilerle döndük. Gezinin her aşaması çok güzel planlanmıştı ve çok memnun kaldık. Bu anlamda Koptur’a teşekkür etmem gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezginler! Portekiz’i benimle gün gün gezmeye hazır mısınız ?

Buyurun o zaman, 32 kısım tekmili birden Portekiz gezi yazısı…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezekalın, Aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

22.05.2017 Saat 23:51

P5190215.JPG

Atina’da Türk Zeybekleri

img_2535

http://www.gezekalin.com’un bir kısım takipçileri bilirler ki; bu yazıların sahibi olan bendeniz bir süredir Ege’nin iki kıyısının dans ve müziklerine ilgi duymaktayım. Fırsatını bulunca bu dansın ve müziğin kardeş topraklarına, yani Yunanistan’a gidiyoruz. Hem Grek müzik dinleyip ve hem de Sirtaki, Zeybetiko, Abdaliko ya da Hasapiko gibi dansları yapıyoruz. Ben bu konuda bir yazıyı https://gezekalin.com/2014/10/14/halklarin-ortak-dili-dans-ve-muzik/ adı ile daha önce bu blogda yazmış ve paylaşmıştım. 17-19 Şubat 2017 tarihleri arasında devam ettiğim FasaFisa adlı dans okulunun hocaları Nurşen ve Bahattin Bayburan ve okulun öğrencileri ile birlikte Atina’ya bir gezi yaptık. Bu gezi konusu yeme-içme ve dans etmekti. Tabii konu bu olunca da Gezekalın’ın bu yazısı gezdiğimiz taverna ve buzukialar hakkında edindiğimiz tecrübeler olacaktır. 

Haydi bakalım buyurun Atina gece hayatının yaşadığımız kısmına…

IMG_2178.JPG

İsmi, koruyucusu olan Savaş Tanrıçası Athena’dan gelen Başkent Atina, yaklaşık 4 milyon nüfusuyla Yunanistan’ın en büyük şehri durumunda. Atina eskiden de, bugün de Yunan medeniyetinin ve eğlence hayatının merkeziymiş. Bizim Atina ziyaretimizin amacı sadece eğlence kısmı olunca, medeniyet kısmının gezisini başka bir zamana bıraktık. Ama yine de şehri ve meşhur Akropolisi şöyle bir turlamadan geri kalmadık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Atina’nın tam merkezinde ve deniz düzeyinden 150 m yükseklikte yer alan Akropolis, eski dönemlerden beri kale ve tapınak olarak kullanılmış. Aslında Yunanistan’ın Dünya Kültür Mirası listesindeki bu alan ve buradaki yapıların en ünlüsü Parthenon, beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bizim Efes Antik Kenti yanında burası çok sönük bence ama Yunanlı pazarlamasını iyi biliyor.

Neyse! Kültür kısmını fazla uzatmayayım. Bu kadar kısacık gezi ile de Atina’nın hakkını yemeyelim.

IMG_2252.JPG

Yeme içme kısmında size bahsedeceğim ilk yer Monastiraki Meydanı‘nda bulunan Bairaktaris adlı dönerci dükkanı. Bu meydan Cizderiye Camii (Tzistarakis Mosque), Hadrian Kütüphanesi Bit Pazarı, alışveriş dükkanları ve restoranları ile önemli bir meydan. Bairaktaris’in Atina içinde başka şubeleri de varmış ama biz hem Monastiraki Meydanı’nı tanımak ve hem de geç öğle yemeği için bu şubeyi tercih ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bairaktaris Atina’da en güzel çöp şiş ve döner yapan yerlerden bir tanesi. Dönerleri biz de olduğu gibi tavuktan, etten ve Yunanistan’da fazlası ile domuz etinden. Bizimkinden farklı olarak Yunanlı kalınca döner pidesi içine ne bulursa dolduruyor. Çok beğendim. Utanmasam ve daha da önemlisi akşama ziyafete gidecek olmasam ikinciyi sipariş edecektim. Buradaki şubede aynı zamanda canlı müzik oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

img_2278

Akşam saat 20:00 gibi meşhur Plaka bölgesine yakın olan Psiri Semtinde bir tavernaya gittik.  Plaka Bölgesine 5 dakika mesafede olan ve bir zamanlar iki katlı eski Atina evleri, hurdacılar, marangoz atölyeleri, hatta genelevlerin bulunduğu Psiri’de büyük bir restorasyon yaşanmış ve etrafta çok sayıda taverna açılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Psiri, son birkaç yıldır en popüler buluşma merkezlerinden biri olmuş. Atina’lılar kaliteli yemeği, müzik eşliğinde nispeten  ucuza yemek için Psiri’ye, buradaki mekanlara akmaya başlamışlar. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Psiri’nin dar sokaklarına daldığımızda henüz daha yeni dolmaya başlayan mekanlarda pek hareket yoktu. Ama gece yarısından sonra buzukiaya doğru yola düştüğümüzde Psiri’de her köşeden bir müzik sesi yükseliyordu. Buralarda hayat en erken saat 21:00’den sonra başlıyor. Yunanistan’da bulunduğumuz dönem, onlar için kutsal olan Paskalya öncesi 40 gün etten-sütten uzak kalmak anlamında Kathara Deftera/Apokries Karnavalı’na denk geldi. Bu nedenle insanlar perhis öncesi son kutlamaları için eğlence mekanlarını daha çok dolduruyorlar. Hemen hemen gittiğimiz tüm tavernalar çok kalabalıktı.

IMG_2480-006.JPG

Gecenin yarısından sonra ise başka bir mekana, bu sefer buzukiaya doğru yola düştük. Buzukialar gece yarısından sonra açılan eğlence mekanları. Burada genellikle sadece içki ve yanında çerez ve meyve servis ediliyor. Mekanın önemine göre önemli sanatçılar sahne alıyorlar. Bizim o gece gittiğimiz buzukia 3000 kişilik ve Atina’nın önemli buzukialarından bir tanesiydi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Apostolia Zoi, mekanın hem kendi hem de sesi güzel sanatçısı, Nikos Oikonomopulos genç kuşağın yeni gözde sanatçısı ve Stelios Rokkos ise eski tüfek önemli sanatçı olarak mekanda sahne alıyorlar. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim için bu mekanda yaşadığımız en önemli olay 3000 kişilik sahnede hem sirtaki ve hem de zeybetiko yapma şansını elde etmemizdi. Bu satırların yazarı olarak sahnede, 2000’e yakın kişi önünde  her ikisini yapabilmiş olmak çok büyük bir deneyimdi.

Mekandan mutlu mesut ve biraz da çakır keyif çıktığımızda saat sabahın 04:00’ünü bulmuştu. 

IMG_2832-001.JPG

Gezimizde yaşadığımız güzellikler arasında unutamayacağım bir başka olay ise Yunanistan’ın yaşayan en önemli Zeybetiko ustası olan Fotis Metaxopoulos’dan bir ders almaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezide gittiğimiz diğer bir taverna ise kanalın Adriyatik Denizi tarafına bakan ve Loutraki adlı kasabadaki sahil tavernasıydı. Buraya Korint Kanalı gezisi sonrası gittik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemekleri, özellikle de ciğeri ve eti, muhteşemdi. Canlı müzik eşliğinde, aynı mekanı paylaştığımız Yunanlılarla hem oynadık hem de müzik dinledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir başka taverna ise Sarantis’in Mansiyonu adlı yerdi. Burası tam bir rembetiko müziği yapılan yerdi. Tahta sandalyeler üstünde hem çalgıcıların ve hem de şarkıcıların dizili olduğu bir sahne düşünün! Rembet müziği icrası eskiden batakhanelerde yapılırmış. Burası o tür müzik için çok iyi bir mekan. Yemekleri güzel. Mezeler o kadar arka arkaya ve sık olarak geliyor ki yeni gelen mezeye yetişeceğim diye hızlı hızlı yemeğe çalışıyorsunuz. Keyif aldığım bir yer oldu. Ancak bu mekanda daha çok hasapiko türü müzik çalınıyor. 

IMG_3222.JPG

Son günkü gündüz tavernası ise Atina sadece bir gününüzü tavernaya ayırmışsanız tercih edeceğiniz mekan olmalı. Burası Türkçesi ile Gökyüzü Bahçesi adlı bir taverna. Tavernadan büyük, buzukiadan küçük, arada bir mekan. Buradaki sanatçılar çok bilinen sanatçılar. Buzukiacı Christos Nikolopoulos, şarkıcılar Pitsa Papadopoulous ve Stelios Dionisiou sahne alıyorlar. Çok güzeldi ve bol bol danslarımızı ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası gezdiğimiz yerler içinde en pahalı olanı. Ama bir pazar günü ve gündüz tavernası olduğu halde içerisi hınca hınç doluydu. Yemekleri de güzeldi. Uçuş saatimiz nedeni ile saat 19:00 gibi bu mekanı gözümüz arkada terk ettik.

Kısa zamana sığdırmaya çalıştığımız yoğun bir programı tamamlayıp ülkemize döndük. Ama itiraf etmeliyim ki gönlümüz Ege’nin karşı yakasında kaldı.

Zeybetikoya gönül vermiş bir arkadaşımın ifadeleri ile;

“Kendi çemberinde, kendi evreninde dönüştür zeybek..
Binlerce insanın içinde her şeyden kopmak, kendinle kalmaktır..”

Herkesin kendi çemberinde mutlu olması dileği ile;

Gezekalın, Aydınlık kalın ve bu yazıya özel;

DANS ve MÜZİKLE kalın..

Dr Ümit Kuru

25.02.2017 Saat 02:25

img_2546

Ateşin ve Buzulun Yurdu İzlanda: Reykjavik

IMG_4434

Geziyorken zaman koşturup duruyor. 23-31 Temmuz arasında Reykjavik’den başlayan gezimizde, İzlanda’nın otobanı Route-1′ takip edip Reykjavik’e yeniden dönerek daireyi tamamladık. Bugünü sabahtan öğlene kadar balina gözlemekle geçireceğiz, öğleden sonra ise başkenti gezip, gece ülkeye döneceğiz. 

IMG_4152

Balina gözlem turları, teknelerin Eski Limanda Ægisgarður iskelesinden kalkması ile başlıyor. Turlar 3 saat kadar sürüyor ve  Faxa Körfezi içinde balina ve yunus peşinde geziliyor. Denk geldi geldi, gelmedi okyanusa baka baka geri dönülüyor. Bu gezide aynen bizim başımıza geldiği gibi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Reykjavik açıklarında en sık Beyaz-yanlı yunuslar, Liman Yunussugiller (yunus desem değil, balina desem değil, yunusumsu balinalar), Minke Balinası, Kambur Balina (humpback whale)  görülüyormuş. 

https://vimeo.com/103004582

İzlanda içinde balina gözlemi başka şehirler ve kasabalarda da yapılıyor. Genelde kuzey bölgelerde daha sık olarak ve (özellikle Húsavík’den kalkan teknelerle) balinanın daha büyük olanları görülüyormuş. Biz aslında işe erken uyanıp, Húsavík’den balina gözlemi yapmak istedik ama hava bize muhalifti. Yukarıdaki video bu tür bir gözleme ait internetten bulduğum ve fikir vereceğini düşündüğüm bir videodur.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sabah otelimizden alınıp yeni bir araç ve yeni bir şoförle eski limana götürüldük. Dün Reykjavik’deki otelimize varınca, gezi boyunca bizle olan Arnie ile vedalaşmıştık. Sevmiştik bu güzel İzlanda’lıyı. Vedalaşmamız sarılmalarla ve öpüşmelerle olmuştu. Başka İzlandalıları bilmem ama bu İzlanda’lı bizi sevdi.

Tekne kalkış saatine kadar bekledik. Elding adlı tur şirketi ile balina arayacağız. Saati gelince (09:00 gibi) tekneye  alınıp, kendimizce balina gözlem ve fotoğraflama için iyi bir yer tuttuk. Teknenin üst kısmı açık, bir de altta kapalı bölüm var. Tekne limandan ayrıldı ve biz balina avına başladık. Teknede devamlı olarak bilgilendirme yapılıyor. Balina ve yunus peşinde olan, bizim gibi,  4-5 tane tekne daha var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hava güneşli olmasına rağmen teknede üşüdük. Yukarıdaki videoda olduğu gibi, eğer Zodyak tarzı küçük bir hızlı tekne ile balina ve puffin gözlemeye gidecekseniz sizlere mutlaka özel giysiler giydiriyorlar. Ama bizim tekne gibi büyük ve kapalı alanı olan bir teknedeyseniz yanınızda olanlarla idare ediyorsunuz. Belki istek üzerine veriyor olabilirler, tam da bilemiyorum. Biz sağlam gidince özel giysi talebimiz olmadı. Onun için eldiven, yün başlık, termal içlik ve polar gibi giysileriniz üstünüzde ya da yanınızda olmalı. Bir de tekne, bizim çıktığımız günde olduğu gibi çok dalgalı ve rüzgarlı bir günde açılmışsa mide bulantısı kaçınılmaz oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz, denizi saatlerce bir sağa bir sola, bir aşağı bir yukarı arşınladığımız halde ne balina ne de yunusa denk geldik. Bizden ileride olan 2 tekne yunusları görebilmiş ve bizim tekneye de haberi geldi. Ancak alçak yunuslar bizi beklememiş ve biz o bölgeye gittiğimizde gözden kaybolmuşlardı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yalnız denizin üstünde uçan çok sayıda puffin vardı. Puffin göreceğiz diye gittiğimiz Dyrhólaey gezisinde göremediğimiz (https://gezekalin.com/2016/08/07/atesin-yurdu-izlanda-skogafossdan-skaftafell-milli-parkina/) puffinleri, burada gördük diyebilirim. Yalnız o kadar hızlı uçuyorlar ki fotoğraflamak çok zor. Yukarıda çektiğim puffin fotoğrafları, çektiğim yüzlerce fotoğraf arasından en iyileri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Artık balina veya yunus görmekten tekne sahipleri de umudu kesince Reykjavik’e geri döndük. Yapılan anonsla bizden özür dilenerek, balina-yunus gösteremedikleri için üzgün olduklarını bildirdiler. İki yıl için geçerli olan ve yeniden balina turu için kullanılabilecek adımıza ücretsiz biletleri vermeyi de unutmadılar. Pazarlamanın güzeli budur işte! Bir daha ne zaman gideceğiz İzlanda’ya? Ama yarattıkları izlenim güzel değil mi?

P7300002.JPG

Bu arada Reykjavik’de şubat 2015’de açılan ve alanında dünyanın en iyilerinden olan bir balina müzesi de varmış . Ben maalesef bu satırları yazarken öğrendim. Gidilmesi iyi olabilirdi. 

Tekne limana yanaştı. Bizler de bizi bekleyen araçla otele döndük. Artık bundan sonrası uçuş saatimize kadar serbest zaman. Reykjavik’i gezeceğiz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otelden çıkıp Laugavegur Caddesi boyunca yürüdük. Amacımız Reykjavik’e geldiğimiz ilk akşam gruptaki arkadaşların tesadüfen buldukları Svarta Kaffið adlı restoranı bulabilmek.

IMG_4490-001.JPG

Burada yedikleri çorbayı anlata anlata bitiremiyorlardı. Yanlış yazmadım; Çorba yemek eylemini yapacağız. Burada çorbalar ekmek içinde geliyor. Önce çorbayı kaşıklıyorsunuz, sonrada ekmekle birlikte çorbayı yiyorsunuz. Ortalıkta ne çorba, ne de çorbayı koydukları ekmekten kase kalıyor. Bu mekanda, bu özel çorbayı mutlaka denemelisiniz. Çorbanın 2 türü var; Etli ve sebzeli. Biz etli olanı daha çok sevdik.

IMG_4515.JPG

Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra Reykjavik’i adımlamaya hazırız artık. Aynı cadde üzerinde sağlı sollu dükkanlara ve damları teneke kaplı evlere baka baka Skolavördustigur Caddesi başına kadar geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada bir dondurmacı görüp, dondurma siparişi verdik. Dondurmacı bizim Türk olduğumuzu konuşmalarımızdan anladı. Şimdinin dondurmacısı, bir zamanlar mühendislik yapıyormuş ve bir proje için Türkiye’ye, Ankara’ya gelmiş. Orada bir süre kalmış ve ülkemizi gezmiş, insanlarımızı tanımış. Ülke hali ev ahvali üzerine konuştuk biraz. Onlar da darbe girişiminden haberdarlar ve merakla takip de ediyorlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köşede bulunan kafeterya önünde oturan 2 tane İzlanda’lı güneşleneceğiz diye üstlerini çıkartmışlar. “Biz hala içten titremelerdeyiz, adamlara bak” diye düşünmedim değil doğrusu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Skolavördustigur Caddesi, Hallgrímskirkja Kilisesine doğru çıkıyor. Biz Austurvöllur Caddesine doğru yürüdük ve kilise sokağını sonraya bıraktık. Bu arada Skolavördustigur Caddesi sonunda, ışıkları geçmeden sol kol üzerinde biraz içeride kalan bir turizm informasyon ofisi var. Bu ofis içinde var olan ve ücretsiz alabileceğiniz broşür, harita ve kitapcıkların bolluğuna inanamadım. Ülkenin dört yönüne ait kaynakları ayrı ayrı bölümlere koymuşlar. Sakın bu ofisi kaçırmayın derim. Burayı daha önce keşfedebilseydim çok iyi olacaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bankastræti üzerinde bulunan Hükümet Konağı 1765-1770 yılları arasında yapılmış. Bir dönem hapishane olarak kullanılmış. Ama sonradan hükümet konağı olmuş. Halen Başbakanlık ofisi. Evin önündeki heykeller heykeltraş Einar Jonsson tarafından yapılan ve biri Danimarkalı Kral’a ve diğeri ise 1904 yılındaki ilk İzlanda Başkanı olan Hannes Hafstein’a ait heykeller.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Austurvöllur Meydanı, Reykjavik halkının önemli bir buluşma mekanı. Meydana açılan Vallarstræti ve Pósthússtræti Sokaklarında bulunan kafeler pek revaçtalar. İzlanda Parlamentosuna yakın olması nedeni ile protestoların da bol olduğu bir yer. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alþingishúsið ya da İzlanda Parlamentosu 1881 yapımı. Bu bina eski parlamentoya ait. Bunun karşısında bulunan Domkirkjan (Reykjavik Katedrali) 1787-1796 tarihleri arasında yapılmış. Önce neoklasik yapıda olan bina, 1847 de restorasyonla post-klasik bir hale dönüştürülmüş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Meydanlar cıvıl cıvıl, insanlar kafeleri, parkları doldurmuşlar. Bir süre bu meydan çevresindeki sokaklara girdik çıktık. Şehrin eski kısmı çok hareketli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında İzlandacası Tjörnin,  İngilizcesi Pond olan büyük bir gölet kenarına geldik. Etrafta ördekler, martılar kaynıyor. Parlamento binası arkasındaki bu göleti çok sevdik ve bir süre oyalandık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Göletten sonra Fríkirkjuvegur Caddesi boyunca yürüdük. Hedefimizi Hallgrímskirkja Kilisesi seçip, harita elimizde, sokak ve caddeleri geçtik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dışardan bakınca bazalt bir lav akışını andıran yapısıyla Hallgrímskirkja Kilisesi’nin yapımı tam 41 yıl sürmüş. Kilise yapımının bitim yılı 1986. Kilisenin yüksekliği 73 metre. Kilisenin ismi şair ve papaz Hallgrímur Pétursson’dan geliyor. Bu papazı ise daha önce yazdığım ve bir dönem İzlanda’lıların Türklere karşı nefretinin kaynağı olan Küçük Murat Reis yazısından tanıyoruz. O yazıda da bahsettiğim gibi Hallgrímur Pétursson’un eşi daha önce İzlanda’nın Westman Adalarından kaçırılmış ve ancak yıllar sonra ülkesine dönebilmişti.   (https://gezekalin.com/2016/07/04/izlanda-dipnotlariizlandanin-turke-dusmanliginin-kaynagi/). Hallgrímur Pétursson’a ait bir heykel kilisenin önünde gözüküyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kilise meydanına vardığımız zaman, kilisenin açık olduğunu gördük ve içeriye girdik. Kilise içinin aslında bir özelliği yok. Kilisede 25 ton ağırlık ve 15 metre boyunda dev bir org bulunuyor. Bu elektronik org uzaktan kontrollü bir sistemle çalınıyor. Burada mini bir konser dinledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kilise sonrasında izlandalı rehber ve şoförümüz Arnie’nin “Benim parkım” dediği bir parka doğru yürüdük. Bu park aynı zamanda bir sanat müzesine de ev sahipliği yapıyor. Ama biz gittiğimiz zaman müze kapanmıştı.  Parkta bir banka oturunca yorulduğumuzu hissettik. Yorgunluk, tüm gezinin ve günün yorgunluğu olsa gerekti. Baktık oturmakla olmayacak, çıkarttık ayakkabıları, ayakları banka, sırtımızı çimenlere verip gezinin ve günün muhasebesini yaptık.

IMG_4803.JPG

Evet benim sevgili Sanal Gezgin Arkadaşlarım,

Gürültülü başlayan, ülkeden çıkışı sıkıntılı olan ama İzlanda’da kendimizi başka bir gezegende hissettiğimiz gezi yazısını, bu son satırlarla bitirmiş bulunuyorum. Havaalanına doğru giderken bile, İzlanda’nın gökyüzündeki renkler “Ben ateş ve buzulun ülkesiyim” der gibi kızıl ve maviydi. Doğrusun İzlanda! öylesin gerçekten…

P7310008.JPG

Gezekalın, aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

18.08.2016 Saat 17:45

Kaynaklar

http://www.reykjavik.com/hallgrimskirkja-church/
Reykjavik Tanıtım kitapcıkları

Ateşin ve Buzulun Yurdu İzlanda: Snæfellsnes Milli Parkı

 

IMG_3555

A_Journey_to_the_Centre_of_the_Earth-1874

Jules Verne’in “Dünyanın Merkezine Seyahat” adlı romanının 1874 tarihli İngilizce basımının kapağı

Hamburg’lu Profesör Otto Lindenbrock, volkanik kraterler yolu ile dünyanın merkezine gidilebileceğine inanmaktadır. Profesör, eskiye ait orijinal bir İzlanda saga kitabını incelerken, Arne Saknussemm adlı  16. yüzyılın ünlü İzlandalı bilginin, Snæfellsjökull Volkanı kraterinden  başlayan bir gizli yolla dünyanın merkezine gittiğini keşfeder. Profesör Lindenbrock, büyük bir heyecana kapılır ve yeğeni Axel ile birlikte İzlanda’ya gider. Rehberleri Hans Bjölk’ün eşliğinde, yanardağın gizemli derinliklerine, yani dünyanın merkezine yolculuk ederler.

Hayal gücüne her zaman hayran kaldığım ünlü Fransız yazar Jules Verne, ilk basımı 1864 yılında ve Fransızca olarak yapılan ve yukarıda konusundan bahsettiğim romanı “Dünyanın Merkezine Seyahat”‘i  Snæfellsjökull Volkanından başlatır. Romanın kahramanları, bugün gezeceğimiz Snæfellsnes Ulusal Parkı içinde ki Snæfellsjökull Volkanı kraterinden girerek, dünyanın merkezine olan seyahatlerine başlarlar ve çeşitli maceralar yaşadıktan sonra Güney İtalya’daki Stromboli Volkanı kraterinden çıkarak yolculuklarını tamamlarlar.

İşte biz bugün Batı İzlanda Fiyortlarına örnek olması için önemli bir ulusal parkı, Snæfellsnes Ulusal Parkı‘nı gezeceğiz.  Snæfellsnes Yarımadasında bulunan bu alan için “Mini İzlanda” tanımı kullanılıyor. Burası İzlanda’da bulunan 4 milli parktan bir tanesi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yarımadaya “Mini İzlanda” denmesinin nedeni, İzlanda’nın sembollerinden birisi olarak görülen ve 1446 metre yüksekliğe sahip Snæfellsjökull Volkanı dahil, tüm adada görebileceğiniz ve İzlanda’ya özgü doğal güzellik ve görüntülerin (fiyort, krater, şelale vb.)  170 km²’lik alanı kaplayan bu yarımadada görülebilme imkanı olması. Yani İzlanda’da kısacık bir gezi zamanınız var ve bir tercih yapıp ada yapısı hakkında fikir verebilecek bir örnek alan arıyorsanız, Snæfellsnes Yarımadasına gideceksiniz.

IMG_3981.JPG

Tepesi daima buzulla kaplı Snæfellsjökull Volkanı (tarihte sadece 2012 yılında tepesinde kar olmamış), bu yarımadanın ve ülkenin simgelerinden bir tanesi. 700000 yaşında olan volkan, en son MS 100-200 yılları arasında patlamış. Sonrasında ise derin bir sessizliğe gömülmüş. Berrak bir havada, 120 km ötedeki başkent Reykjavik’den bile görülebiliyormuş.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Snæfellnes Yarımadasına gezimize başlamadan önce kaldığımız otele çok yakın bir mesafede olan Hraunfossar Şelalelerine gittik. Bu şelale diğer gördüklerimizden farklı. Langjökull adlı buzulun altındaki volkanlardan bir tanesinin patlaması ile oluşan Hallmundarhraun adlı lav tarlası içinden akan dereciklerin oluşturduğu bir şelale burası. Geniş bir alana yayılan şelalenin, kayalar üstünden süzüle süzüle akışı çok güzel. Bu geniş alanda, toprak içinden çıkan türküaz renkli sular şelaleyi oluşturup, Hvítá Nehrine dökülüyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3567Hemen yakında bulunan diğer şelale ise Barnafoss Şelalesi. Bu şelalenin isminin anlamı “Çocuklar Şelalesi” Bu şelale hakkında bir İzlanda folklorik söylencesi var; Buna göre bu şelale üstünde sönmüş lavların yaptığı bir doğal köprü varmış. Yakınlarda bulunan bir çiftlikte yaşayan bir ailenin iki çocuğu bu köprüden düşüp ölmüşler. Bu ölüme çok üzülen anne “Bu köprü üstünden kim geçerse boğulsun” diye kehanette bulunmuş. Bu köprü bir süre sonra da depremle yıkılmış. Bu söylencenin bir diğer versiyonu ise üzüntülü annenin bir daha hiçbir kimse bu acıyı yaşamasın diye köprüyü kendisinin yıkmış olması. Ben ikinci versiyonu sevdim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu şelalenin diğer şelaleden farkı ise dar ve 100 metre derinliğe kadar ulaşan bir kanyon içinden akması.

IMG_3596.JPG

Yakındaki şelalelerin ziyaretleri tamamlanınca yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrası Deildartunguhver adlı bir kaplıcaya gittik.   Reykholtsdalur’da bulunan bu kaplıcanın 97° C sıcaklığındaki suyu,  saniyede 180 litre gibi çok yüksek hızda akıyor. Bu hız, Avrupa”nın en yüksek debili kaplıcası unvanını Deildartunguhver’e getiriyor. Bu kaplıcanın suyunun bir kısmı Borgarnes ve Akranes şehirlerine borularla yollanıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Deildartunguhver Kaplıcasından 70 km kadar sonra, Borgarnes adlı şehre gittik. Burası aslında yarımada ile ülkenin diğer bölümlerini birbirine bağlayan bir şehir. Bu şehir Route 1’e ve dolayısıyla 60 km ötedeki başkent Reykjavik’e, ülkenin en büyük ikinci köprüsü olan Borgarfjarðarbrú ile bağlanıyor. Bu şehre bugünün gezisi sonrasında tekrar dönüp, geceleyeceğimiz Reykjavik’e gideceğiz. Bu şehri sadece ihtiyaç molaları için kullandık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_3675.JPG

Mola sonrası yarımadanın güneyine doğru yola çıktık. İlk hedefimiz, 45 km ve 30 dakika araç yolculuğumuz sonrasında ulaşacağımız  Gerðuberg. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gerðuberg bir volkanik patlama sonrası ortaya çıkmış, yaklaşık 500 metre uzunluğunda, düzgün, uzun bazalt sütunlardan yarların bulunduğu bir gezi alanı. Bu sütunlar 12-14 metre uzunluğunda ve 1-1.5 metre genişliğindeler. Sanki bir el, eline çekiç ve keskiyi almış, oturmuş kayaları düzgünce yontmuş. Burası doğal miras sayılabilecek kadar özel bir yer.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu bazalt sütunlar, daha önce “Ateşin Yurdu İzlanda- Skogafoss’dan-Skaftafell Milli-Parkına” yazımda bahsettiğim, sahildeki piramit bazalt sütunlardan (Reynisdrangar) daha etkileyici gözüküyor. Bu alanı gezdiğimizde sütunlara tırmanış yapan dağcılar vardı. İleri de, sütunların sonunda kurulu köyde, tek başına ve bu mesafeden çok hoş gözüken bir kilise göze çarpıyor.

IMG_3671Snæfellsnes Yarımadasının güneyi boyunca ilerledik. Manzaralar yine çok güzel. Snæfellsjökull Volkanını iyi görebildiğimiz bir noktadan fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yaklaşık bir saat kadar (75 km) sonra  Arnarstapi adlı küçük bir balıkçı köyüne geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hem Arnarstapi ve hem de buradan yürüyüş yapacağımız Hellnar Köyü‘nün adlarının kökeni yarı insan yarı gülyabani (ogre) bir yaratık olan Bárður’un (bu Trol’un, Arnarstapi’de, üst üste dizili taşlardan bir heykeli var) konu edildiği sagalardan geliyor.

IMG_3740

Arnarstapi gemiler için doğal bir liman olduğu için geçmişten beri önemli bir balıkçılık ve deniz ticaret merkezi olmuş. Buralarda zamanında Danimarka Krallığının ticari imtiyazları varmış.

P7290075.JPG

Jules Verne’nin  Dünyanın Merkezine Seyahat adlı romanında kahramanların Snæfellsjökull Dağına tırmanıp, kraterdeki tünelden dünyanın merkezine inmeden önceki son dinlenme durakları, Arnarstapi (bu köye Stapi’de deniyor) olmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arnarstapi ve  Hellnar Köyleri arasında sahilde bulunan ve eski bir toprak yol, günümüzde de çok popüler bir yürüyüş yolu. Yaklaşık 1-1.5 saatlik bu lav tarlasından geçen yürüyüş yolunu bugün biz de yürüyeceğiz.

 IMG_3718

Köy içinden başladığımız yürüyüşte taştan Trol anıtı (Bárður adlı ucube yaratığın büstü) geçtik ve kıyıda yuvalanmış Arktik Kırlangıçları fotoğrafladık. Burada yürürken dikkat etmeniz gerekiyor. Bu kırlangıçlar yuva ve yavrularına tehlike yarattığınızı düşünürlerse başınızın üstünde hızlı hızlı uçarak saldırabiliyorlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Volkandan saçılan lavların kıyıda ve denizde yaptığı eserleri izleye izleye, yol boyu yürüdük. Denize dik inen kayalıklardaki oyuklara yuva yapmış çok sayıda Kittywake (Karaayaklı Martı) var. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arnastapi-Hellnar  arası 3-4 km kadar. Sonunda Hellnar adlı balıkçı köyüne vardık. Burası aynı zamanda lav tarlasının da denize ulaşan son kısmı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hellnar Köyü çok eski zamanlardan beri önemli bir balıkçı köyü ve deniz ticaret limanı olmuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bazalt lavlar denize ulaşırlarken anormal şekiller almışlar. Doğanın yarattığı sanat şahaseri diyeceğimiz şekiller oluşmuş. Buraya Valasnös deniliyor. Bunu geçince denize uzanan tünel ve bir mağara var. Bu mağara duvarlarında Kittywakeler yuvalar yapmış. Bazı yuvalarda yavrular da var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hellnar Köyünde sahilde bulunan kafede biraz soluklandık. Ben limanın bulunduğu taraftaki kıyıya gittim. Burada denizde bir fok gördüm ve bu sefer foku fotoğraflama şansını yakaladım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu güzellik içinde yürüyüş yapmak, mini İzlanda’yı sindire sindire gezmek iyi geldi doğrusu. Birkaç gündür yaşadıklarımızın bir özeti gibi oldu. Bundan sonraki durak ise 15 km ötedeki Djúpalónssandur Sahili.

IMG_4017.JPG

Djúpalónssandur Sahili’de Snæfellsnes  Yarımadasındaki diğer bir çok yer gibi harika bir doğa eseri. Lavdan oluşmuş harikalar diyarına adım atıyorsunuz sanki.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Araçların park ettiği yerden aşağıya sahile doğru, lav tarlaları aralarından siyah kumsala kadar yürünüyor. Sahilde koruma altında olan ve Djúpalón’un İncileri denen (İzlandaca Djúpalónsperluror) düz siyah çakıl taşları var.

IMG_4018

Sahil yanında iki tane tatlı su lagünü var. Bunlara “Derin Lagün” anlamına gelen Djúpulón deniyor. Sahile de, “Derin Lagünlerin Kumsalı” anlamına gelen”Djúpalónssandur” deniyor. Lagünlerden bir tanesi çok derinmiş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sahilde 1948 Mart ayında bu sahillerde kazaya uğramış ve 14 tane gemicisi ölmüş olan “The Epine GY7” adlı gemiye ait kalıntılar var. Demir kalıntılara dokunmanız istenmiyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sahilden denize girmeniz de ( bu soğukta denize girmek imkansız da ayaklarınızı bile sokmanız) istenmiyor. Akıntı çok kuvvetli ve sizi denize çekebiliyormuş. Hoş! Bizimkiler soktular ayaklarını denize…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sahilde 4 tane çeşitli büyüklükte yuvarlak taşa ait bir bilgi tabelası var. Bunlar bir zamanlar gemilere tayfa seçmede kullanılan ağırlık taşlarıymış. Taşların en ağırı 154 kiloluk, en hafifi ise 23 kiloluk (diğer bir tanesi 100 kg ve diğeri de 54 kg). Eğer bir kişi 54 kiloluk taşı kaldıramazsa, balıkçı teknelerine tayfa olarak alınmazmış. Bugünlerde bu taşlar sadece erkekler arası ağırlık kaldırma yarışmalarında kullanılıyormuş. Ben o günkü koşturmada bu taşları sahilde göremedim.

IMG_4054.JPG

Yarımadanın kuzeyinden yolumuza devam ediyoruz. 60 km kadar  sonra Kirkjufellsfoss (“Kilise Dağları Şelalesi”) adlı şelaleye ulaştık. Ancak şelale parkı o kadar araçla doluydu ki park edemedik. Arnie çeşitli numaralar yaptıysa da koca aracı emniyetli bir şekilde park edemedik. Mecburen yolun ilerisine park etmek zorunda kaldık ama yine de aracı terk edemedik. Bulunduğumuz yol tek şerit sayılacak kadar dar bir yol. Bu nedenle şelale yanına gidemeden uzaktan şelale fotoğrafları ile yetinmek zorunda kaldık. Bugüne kadar gördüğümüz diğer şelalelere sayacağız artık!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kirkjufellsfoss-Borgarness  arası 104 km ve bu yolu 1 saat 15 dakikada alıp Borgarness’de ihtiyaç molası verdik. Artık Reykjavik’e dönüyoruz. Büyük daireyi tamamlayacağız. Yolumuz aşağı yukarı 70 km kadar. Bu arada  Hvalfjordür altında bulunan bir tünelden geçtik. Bu tünel 1998’de açılmış. Route-1 adlı yolun bir parçası ve deniz seviyesinin 165 metre altında bir derinliğe ulaşan bu tünelin uzunluğu 5,770 metre. Bu tünel sayesinde 1 saatlik Reykjavik yolu 7 dakikaya inmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Reykjavik’de başlayan yolculuğumuz 6 günlük bir dolaşma sonrasında yine Reykjavik’de bitti. Gecelemeyi ilk otelimizde yapacağız. 

Reykjavik de otele yerleştikten sonra akşam dolaşması için sokaklara düştük. Reykjavik’i yarına sakladım. Tek başına bu küçük başkenti anlatacağım. Sona geldik sayılır. Ne çabuk bitiyor geziler değil mi?

Gezekalın, Aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

16.08.2016 Saat 16:00

IMG_4122.JPG

 

Kaynaklar

http://hiticeland.com/places_and_photos_from_iceland/ger%C3%B0uberg
https://en.wikipedia.org/wiki/Hraunfossar
https://en.wikipedia.org/wiki/Deildartunguhver
https://en.wikipedia.org/wiki/Barnafossar
https://en.wikipedia.org/wiki/Borgarnes
http://www.world-of-waterfalls.com/iceland-barnafoss.html
https://en.wikipedia.org/wiki/Hellnar
http://www.west.is/en/west-iceland-regions/hellnar
https://guidetoiceland.is/connect-with-locals/regina/djupalonssandur-beach—a-lava-wonderland