• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.719 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Porto

IMG_7464.JPG

Güneşli bir Porto sabahına uyandık. Kahvaltı sonrası hemen şehir turuna başladık. Bugün yine yoğun bir gün olacak. Tüm günümüz 1996 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınan bu şehirde geçecek. Şaka filan derken Portekiz gezimizde, hemen her gün, bir UNESCO Listesi eseri ziyareti yaptık.

Tam ekran yakalama 2.06.2017 005610.jpg

Porto Şehri de, aynen Lizbon gibi, bir nehrin denize kavuştuğu alana kurulmuş. İspanya’nın içlerinden doğan ve hasreti denize kavuşana kadar 897 km yol kateden Douro Nehri şehri ikiye bölüyor. Şehrin bir tarafı Porto, diğer yanı ise Vila Nova de Gaia, yani kısaca Gaia Bölgesi. Gaia Bölgesi; Douro Vadisinde üretilen üzümlerin şarap yapımı ve depolanması için toplandığı bölge. Burası şarap saklamak için daha uygun iklime sahip. Rabelo denen geleneksel teknelere yüklenen Douro Vadisi üzümleri, nehir yoluyla buraya getiriliyor. 

IMG_6981-001

Porto çok eski bir şehir. Keltlerden beri yaşam var. Bir ara Romalı, bir ara da Emeviler gelmiş hüküm sürmüş. Sonrasında ise bugünkü Portekiz’i kuranlar almış bölgeyi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Porto gezimizin ilk durağı Atlantik kıyısında, nehir ile denizin buluştuğu yer ve bu alana yakın deniz kıyısına kurulu bir kale oldu: São Francisco do Queijo Kalesi. Kale daha eski zamanlardan beri var olsa da, bu hali 1640’lar yapımı. Küçük ama çok estetik görünümde. Kale önünde hopladık, denize ayak soktuk ve bol bol da fotoğraf aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Araçla sahili takip ederek Porto’nun merkezine geldik. Burada ilk ziyareti Igreja dos Carmelitas ve Igreja do Carmo adlı yan yana duran iki kiliseye yaptık. Bu kiliselerden bir tanesi rahibelere, bir tanesi ise rahiplere ait. Bir zamanlar bu iki kiliseyi birbirinden perdeler ayırırmış. Ama rahip ve rahibeler rahat durmayınca çareyi iki kilise arasına 1 metre genişliği bile bulmayan bir ev yapmakta bulmuşlar. Aradaki yapıya ev de denmez ya, sonuçta yaramazlıklar son bulmuş. Bunlardan sağdaki kilise rahiplere ait. Bunun yan duvarında çok güzel duvar seramikleri var. Haydi bakalım sevgili Gezekalın takipçileri! Hatırlıyor musunuz bu üzerine resim, desen çizilmiş seramiklere ne deniyordu? (Yanıt veriyorum: Azulejo 🙂 )

P5180036.JPG

Bu kilisenin bulunduğu ana caddeyi ve çapraz karşısında içinde çok güzel bir heykel bulunan havuzu geçtik. Livraria Lello yani Lello Kitap Dükkanı gezimiz için dükkan önüne geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burayı gezmek 2015 yılından beri ücretli. İçeride bulunan merdivenler tam bir sanat eseri. Sadece merdivenler değil tabii ki, tavanda desenli cam ve diğer objeler de çok estetik ve güzeller. Burası bazı gezi kitaplarında dünyanın en güzel 3 kitap dükkanı arasında gösteriliyor. 1869 yılından beri faaliyette olan bu kitapçı Harry Potter serisinin yazarı  JK Rowling’in de çok sık uğradığı ve kitapları için esinlendiği bir mekan.

IMG_7113

İçeri girince bir kitapçı değil de, sanki bir? Bakın! Şimdi, şu satırları yazarken tam tarif edemedim ben de yarattığı duyguyu. Ama içimi çok ısıttığını, yüzümü gülümsettiğini iyi hatırlıyorum. Bugün fotoğraflara bakarken bile aynı duyguyu yaşadım. Tavan kaplamasında Latince “Decus in Labore” yazılı. Türkçeye çevirisini “Alın teri namustur” diye yapabiliriz. Yıllardır ve istikrarla kitapçı olarak çalışmayı sürdürmeleri erdemlerin en büyüğü bence. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası iki katlı bir dükkan. Üst kata çıkan merdivenler bölünmüş döner merdiven şeklinde. Bu merdivenin sadece işlemeli korkuluk kısımları tahtadan diğer kısımların oymaları ise alçı. Burada, bu küçük mekanda neredeyse bir saat geçirdim. Porto’ya gelen gezginler: Burayı kaçırmayın sakın!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürümeye devam ettik. Caddeler, ara sokaklar insanı buralarda kaybolmaya davet eder gibi. São Bento Tren İstasyonuna kadar o güzel yollarda yürüdük. Biz keyifte, insanlar işlerine koşturuyor. Tatilin bende yarattığı bu bencil duyguyu seviyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

São Bento Tren İstasyonuna ilk kara trenin varışı 1896 yılında olmuş. İstasyonun yapımında Fransız mimarisinden etkilenilmiş. Bu istasyonun en çarpıcı yeri seramikleri. Burada tam 20000 seramik var. O zamanın meşhur bir Azulejo sanatçısının eseri bunlar ve ilk seramik 1905 yılında konmuş. 1905-1916 yılları arasında bu seramik tablolar çalışılmış. Gerçekten her biri, bir tablo sanki. Bu duvarlardaki seramiklerde Portekiz’in başarılı olduğu savaşlar, fetihler anlatılıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rua das Flores’den yürüyerek, Porto’nun ziyaret yerlerinin başında gelen eski borsa binasına, Palácio da Bolsa‘ya ulaştık. Aslında hemen önünde bulunan  St Francis Kilisesi kompleksi içindeyken daha sonra yangınla harap olan bu kısma bir ticaret merkezi yapılması kararı alınmış ve 1842 yılında başlayan inşaat 1850’de bitirilmiş.

IMG_7270.JPG

Ancak iç kısımda olan ve burasını UNESCO listesine girmeye hak ettiren eserlerin yapımı 1910 yılına kadar sürmüş. Mahkeme Odası, Arap Odası, Toplantı Odası, İç Avlunun metalik çatısı görülesi yerler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şimdi bu mekanda borsa işlemleri yapılmıyor tabii ki. Sadece turistik ziyaretlere ve özel toplantılara açık bir yer. O anda düşünmemiştim ama şimdi aklıma takıldı; Bir zamanlar sömürgelerden gelen öz varlıklar sayesinde yapılan bu yerler ne kadar ahlaki? Neyse! Yine de güzel bir yapı. Zevk fışkırıyor her odadan, duvardan, sütundan…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra aracımızla Gaia Bölgesine geçtik. Buradan karşı sahili fotoğrafladık. Karşıda eskiden sakin bir balıkçı köyü olan Cais da Ribeira Caddesi var. Nehir kenarları eskiden üzüm taşıyan ama günümüzde sadece turistlere hizmet veren geleneksel tekneler yani rabelolarla dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sıra geldi yazımın en hain bölümüne; yani öğle yemeğimizi anlatarak iştahınızı kabartmak bölümüne. Daha önceden de anlattığım gibi bu gezide en çok dikkatimi çeken bölüm yemeklerdi. Yemekler sadece dikkatimizi çekmedi, bir de kemerlerimizi bir çıt ileri almamıza neden oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu seferki yemek yerimiz Gaia Bölgesinde, yani sabah beri gezdiğimiz bölümün karşı tarafında nehir kenarında olan bir yer. Burası bir tür Brezilya usulu barbekü sunan restoran. Masanızda bir tarafı sarı, bir tarafı kırmızı bir tokmak var. Sarı tarafı çevrili olması servise devam demek. Sınır yok..Tokmak kırmızıya dönene kadar et servisine devam. İnat ettik, bakalım ne kadar dayanacağız dedik. Etler de bir güzel kardeşim! “Tokmağı çevireni vururum!” dedim. Ama bu işin de bir sınırı var be kardeşim! Sonunda tokmağı kırmızıya çevirip pes ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gaia Bölgesinde şarap üreticilerinden bir tanesi olan Ferreira mahzenini gezdik. Ferreira, Portekiz’in en önemli şarap üreticilerinden bir tanesi. Tüm olay Antónia Adelaide Ferreira adlı bir Portekiz’li kadına aileden kalma zenginlik ve asma bağları ile başlıyor. Evinin kadını olması istenen Ferreira, 33 yaşında iki çocukla dul kalınca  Duoro Vadisinde bağlarının yönetimine geçmiş.

IMG_7436-001.jpg

Zaman içinde Portekiz’de şarap yetiştiriciliğine yenilikleri, İngiltere’de uygulanan teknikleri yerinde öğrenip getirmiş. Bir dönem tüm Avrupa ve Portekiz’in asma bağlarını vuran asma biti ile mücadelede katkılar sağlamış. 1896 ‘da 85 yaşında ölene kadar arkada 30 büyük bağ ve iyi bilinen bir marka bırakmış. Ne kadın ama!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada yine mahzen gezisi yapıldı. Şaraplar tadıldı ve satın alındı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası karşı kıyayı geçişimizi tekne ile yaptık. Hem nehrin iki yakasını ve hem de köprüyü bir güzel fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

385 metre uzunluğunda 44 metre yüksekliğindeki Dom Luís I Köprüsü,  Porto’nun en önemli simgesi. Porto ile Gaia Bölgesini birbirine bağlıyor. 1886 yılında açılan köprünün iki geçiş katı bulunuyor. En üst katından tramvay geçişi yapılırken alt katından ise araç geçişi sağlanıyor. Her iki kattan yayaların geçişine izin veriliyor. Porto’ya gidenlerin mutlaka yapması gereken şeylerden biri de bu köprüyü yürüyerek geçmek. “Sen yaptın mı dostum?” diye sorarsanız, maalesef hayır derim. Ama siz yapın, yapabiliyorsanız…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karşı yakaya geçişimiz sonrasında Cais da Ribeira Caddesi ve meydanında serbest zamanımız oldu. Burası eski balıkçı köyü. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Igreja de São Francisco  (Saint Francis Kilisesi) Porto’da bulunan kiliseler içinde en çok gotik unsur içeren kilise. İç kısım ise Barok tarzının çok iyi bir örneği. Çok boğucu ama UNESCO Kültür Mirası içindeki tarihi eski şehir kısmında. Gezmesen adama “ayıp ettin” derler dedik ve gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiliselerin, katedrallerin insanda sadece heybet hissi uyandıranlarını hiç sevmiyorum. Mistik hava, daha az şatafat, beni daha çok cezbediyor. 

Buradan funikülere bindik ve bizi yukarıda bekleyen aracımıza çıktık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_7682.jpg

Porto Katedrali (Portekizce: Sé do Porto) Roman Katolik kilise. Şehrin tarihi merkezindeki en eski eserlerden. Katedralde ayrıca gotik ve barok unsurlarda var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Katedral, kilise gezmekten artık hepimize biraz daral geldi ve yürüyüş yapmak istedik. Porto’nun cadde ve sokakları da ayrı güzellikte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha önceden de anlattığım gibi bu gezi hiç hesapta yoktu ve Amazonlar gezimiz iptal olunca Portekiz’e geziye katıldık. Benim bir gezi öncesi, hiç adetim olmadığı şekilde, hiç çalışmadan ve kendimi gezinin olumlu-olumsuz sürprizlerine bırakarak gelmem nedeni ile Majestic Cafe hakkında bir fikrim yoktu.

IMG_7702-001.JPG

Ama gerek atmosferi, gerekse de yiyecek içecek kısmı ile burası Porto’da ıskalanacak bir yer değil bence. 1921’den beri hizmet veren kafe, dekorasyonuyla insanı büyülüyor. Her daim kalabalık. Sıra bekliyorsunuz. Burada Francesinha adlı bir yiyeceği tavsiye ediyorlar. Ama kardeşim, yeni mangaldan çıkmışız! Tokuz! Siz açken deneyebilirsiniz. İçinde çeşit çeşit salamların olduğu bir tost diye anlatılıyor Üzerinde de bir sos. Sosun tarifi? Belem Turtası içi gibi bir sır! Bu ülkenin sırları yemeklerinde saklı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek için karnımız toksa da tatlı için açız.. Burada rabanadas adlı bir tatlı yedim. Nefisti. Bu kafenin Sangria’sı da içecek olarak tavsiye ediliyor.

P5180262-001.JPG

Günün sonunda otele dönmeye bile fırsat kalmayacak şekilde zamanı tükettik. Porto bir gezgin için o kadar zengin bir şehir ki, herhalde bir gün daha kalsak iyi olurdu. Sokaklarında aylak aylak dolaşmak, Douro Nehri kıyısında bir kafede zamansız şekilde oturmak, Majestic Cafede, yukarıda yazdığım tostu (artık adı her neyse!) denemek isterdim doğrusu.

P5180394-001.jpg

Akşam yemeğine Porto’nun biraz dışında deniz kenarında bir yere gittik ama ben daha araçta iken sahilde rüzgar sörfü yapan iki kişi gördüm. Ekip restorana çıkarken, ben koştur koştur sahile indim. Başladım deklanşöre basmaya. Onlarca fotoğraf arasında iyi birkaç tane sörfçü pozu çıktı tabii ki. Fotoğrafladığımı gören gençler de  en güzel pozlarını vermeye çalıştılar bana. 

IMG_7716.jpg

Hayatımızdaki anlar sanki bir fotoğraf karesi. İyi fotoğrafın ne zaman karşınıza çıkacağını bilemiyorsunuz. Bir bakmışsınız yaşamınıza renk katan bir kare çıkmış. Yakalamaya çalışıyorsunuz anı. Puf! O güzel kare bir anda elinizden uçup gidiveriyor. Size sadece anısı ve izleri kalıyor. O da hafızanıza kaydedebildiğiniz kadarı..

Gezekalın ve anı yakalayın. 

Dr Ümit Kuru

03.06.2017 Saat 01:10

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Fatima-Porto

Sevgili babam anısına…

01.06.2012

IMG_6896-001.JPG Haydi, bugün bir değişiklik yapalım ve bir öyküyle yazıya başlayalım..

Burası çok gerçek; Emeviler bir dönem İber yarımadasında, bugünkü Portekizi de içine alan topraklarda hakimiyet kurmuşlar. O zamanlar bu topraklarda yaşayan bir soylunun, Fatma (Fadima) adlı bir kızı varmış. Haydi! Fatma’ya Arap Prensesi diyelim… Bir gün Gonçalo Hermigues adlı bir şövalye, bir saldırı sonrasında bu Arap Prensesini kaçırmış. Şövalye, prensesi Serra de Aire tepelerinde bir köye götürmüş. Gel zaman, git zaman prenses kendini kaçırana aşık olmuş ve onunla evlenmek için de Hristiyanlığa geçmiş. Eh! Adı da Fatma kalacak değil ya? Adını da Oureana’ya değiştirmişler. Şövalye hırslı mı hırslı.. Topraklarını, sağa sola saldıra saldıra büyütmüş de büyütmüş ve kendi topraklarının Kralı olmuş. Bu krallık adına da Portekiz denmiş. 

Evet sevgili Sanal Gezginler, bugün gezeceğimiz bölüm Fatima Şehri ile başlıyor. Hikaye abartılı anlatılsa da kaynakların yazdığı bunlar. Fatima adı, şövalyenin kaçırdığı bu Arap Prensesinden geliyor. 

Bu yerleşim yeri 1568 yılından beri kurulu ve bu alanda geniş otlaklarda koyun sürüleri her zaman beslenir.

4771880923_1605815959_b-002.jpg

Portekiz’de Lizbon’un 170 kilometre kuzeyindeki Estremadura Bölgesindeki Fatima, küçük bir kasaba ve kendi halinde iken 1917 yılında yaşanan bir olay nedeni ile ünleniyor.

3 T UMAX     PowerLook 3000   V1.8 [4]Bugün hep hikaye yazasım var; Çobanlık görevi verilen Lúcia dos Santos, kuzenleri Francisco ve Jacinta Marto adlı 3 çocuk 13 Mayıs 1917’de Cova da Iria adlı bir yerde koyunlarını otlatırlar. Birden bire gökyüzü kararır ve beyazlar içinde ışıkla parlayan bir kadın belirir. Çocuklardan bir tanesi kadını görür, bir tanesi duyar, diğeri ise hem duyar ve hem de görür. Çocuklara göründüğü yere bir kilise yapılması isteğini belirtir, 1 ay sonra tekrar geleceğini söyler ve sonra ortadan kaybolur. İlk göründüğü 13 Mayıstan, son göründüğü 13 Ekime kadar her ayın 13’ünde aynı yerde çocuklara görünür ve isteğini tekrarlar. Çocuklar başlangıçta korkudan ailelerine konudan bahsetmeme kararı alır. Ama çocuk bu! Durur mu? Bir tanesi ailesine durumu anlatır. Aileler Meryem Ana’nın çocuklara göründüğü fikrine kapılır. Bir daha ki ay aileler çocuklarla birlikte aynı yerde olurlar. Meryem Ana aynı yerde çocuklara görünür ama aileler onu göremezler. Çocukların trans halinde olduklarını fark eden aileler Meryem Ana’nın çocuklara göründüğü fikrine iyice inanırlar. Konu dini yetkililere iletilir. Olay dallanır, budaklanır. Her buluşmada kalabalıklar artar. 13 Ekim 1917’de son buluşmada bu meydanda 70000 kişi toplanır. Hikaye bu ya! O gün bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağar, kapkaranlık, bulutlarla kaplı bir hava varken birden bulutlar ayrılır, güneş çıkar. Toplananlar güneşin hareketlerine, renk renk ışık saçmasına şahit olurlar. Bu olay sonrası orası artık kutsal yer kabul edilir. Oraya bir haç dikilir. 1918’de de Cova da Iria’ya küçük bir şapel yapılır, içine Meryem Ana heykeli konur.

IMG_6520-001.jpg

Hikaye devam ediyor; Son görünmede Meryem Ana 3 kehaneti çocuklara fısıldar. Çocuklardan Francisco 1919’da, Jacinta ise 1920’de grip salgını sırasında hala çocuk yaşında iken ölürler. Lucia ise manastıra kapanır ve 2005 yılına kadar yaşar. Çocuklardan Lucia anılarını yazıya döker ve Meryem Ana’nın kehanetleri ile birlikte bunları Vatikan’a iletir. Kehanetlerden bir tanesi İkinci Dünya Savaşı, ikincisi komünist Rusya’nın yıkılması. Üçüncüsü için Papanın (Ağça’nın marifeti olan) vurulmasını söylüyorlar. Sonuncu kehanet bu hikayeye pek uymadı bence ve buna inanmayıp, üçüncü kehanetin daha açıklanmadığına ve tam bir felaket olduğundan açıklanmaya korkulduğuna inananlar var. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse dönelim günümüze; Alana geldiğinizde mekandaki mistik kokuyu hissediyorsunuz. İlk girişte kocaman bir haç ve üzerinde çarmıha gerili Hz İsa görünüyor. Arkada ise girişinde kocaman bir tespihin asılı olduğu bir oditoryum var. Burada 6000 kişi toplanabiliyormuş. Önce buraya ziyaret ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Arkasından Vatikan benzeri ama küçük bir modeli olarak yapılan bir yapının olduğu yere doğru yürüdük. Buraya giderken solda 1 mt genişliğinde beyaz bir yolun olduğunu gördük. İnsanlar buradan kiliseye doğru dizleri üzerinde yürüyerek gidiyorlar ya da kiliseden alanın başlangıcına kadar aynı işi yapıyorlar. Böylece hacı olunuyor. Gelmişken 2-3 diz atıp yürüdük biz de..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_6602-001.jpg

Sonra da Cova da Iria’da bulunan küçük şapeli gördük. Küçük Vatikan benzeri girişi olan kilise içini gezdik. Üç küçük çocuğun mezarları da burada. Onların başında dua eden insanlar vardı. 2017 yılında Papa bu üç küçük çocuğu aziz mertebesinde olduğunu ilan etmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her yıl bu alana yaklaşık 5 milyon kişi hacı olmaya geliyor ve 13 Mayıs ile 13 Ekim tarihlerinde yüz binlerce kişi alanı dolduruyor. Bu kadar yoğun ziyaret karşısında Fatima Kasabası 1997 yılında şehir statüsüne alınmış. 

Bugün Fatima sonrası hedefimiz önce Coimbra şehrini ziyaret ve sonra da 2 gece kalacağımız Porto’ya devam etmek. Fatima’dan Coimbra’ya yol çok güzel. Bu kadar mı yeşil olur her yer?

P5170101.jpg

Coimbra, Lizbon’dan 200, Porto’dan 100 km uzaklıkta ve bir üniversite şehri. 1290’da kurulan ve halen Portekiz ve hatta tüm Avrupa’nın en eski üniversitesi olma özelliğini taşıyan Coimbra Üniversitesi UNESCO Dünya Mirası Listesi içinde. Sırf bu yüzden bile bu şehir görülmeli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Coimbra’ya varınca rehberimiz önce Santa Clara-a-Nova Manastırı’na gideceğimizi söylediğinde ” Bir günde bu kadar kilise mi gezilir?” diye içimden sormadım değil hani! Ama kilise bahane, yukarıdan müthiş bir şehir manzarası var. Burayı sakın es geçmeyin! Şehir içinden akan Rio Mondego Nehri ve ayaklarımızın altında Coimbra Şehri müthiş gözüküyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu manzara için gidilen yer sonrasında midelerimiz zil çalmaya başladı. Yine nefis bir mekanda, yine nefis bir yemek yedik. Bol bol da şarap içildi tabii ki..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugünün en önemli gezi yerlerinden birisi Coimbra Üniversitesi gezisiydi. Kuruluşu 1290’lara dayanan üniversitenin ilk yeri Lizbon. Bir süre Portekiz’in başkentliğini yapan Coimbra Şehri ile Lizbon arasında taşınıp duran Üniversite, 1537 yılında şimdiki yerine gelmiş. Dünyanın en uzun süredir işlev gören üniversitesi unvanına da sahip.

IMG_6789.jpg

Üniversite bölgesi başlangıçta insanı etkiliyor. Üniversitenin ana kapısı çok heybetli. Her taraf öğrenci dolu. Öğrencilerin bazıları telaşta. Onların, o gün mezuniyet töreni varmış. Bu üniversite öğrencilerinin eskiden beri var olan bir özelliği var. Her yerde siyah cübbe ve kravatlı olmaları yakın tarihlere kadar zorunlu imiş. Şehirde de hep öyle gezerlermiş. Yakın zamanda bu zorunluluk kalkmış. Yine de bazı öğrenciler o kıyafetle geziyorlar. Ben olsam o kıyafetle gezerdim. Çok karizmatik bir hava veriyor doğrusu. Bahçenin ortasında üniversiteyi kalıcı olarak Combria Şehrine taşıyan  Kral João III’ün heykeli var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce üniversitenin şapelini gezdik. Minicik bir şapele bu kadar süslemeyi nasıl sığdırabildiler ki? Anlamak mümkün değil ama hayran kalmamak da elde değil.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kütüphane ise üniversitenin en önemli yerlerinden. Buradaki tahta oymaları görmenizi isterdim. Burada bulunan kitaplardan çok eski olanlar var. İçeriye girerken kuyruk oluyor. Gruplar halinde alıyorlar. Fotoğraf çekmek? Zinhar yasak! Çaktırmadan bile çekemedim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversitede sınav salonları da var. Bunlardan birisi büyük salon. Burada yazılı sınavlar olurmuş, bilmiyorum belki de hala oluyor. Ama ben o salonda sınava girsem, tavandaki işlemelere bakacağım diye sınavda kesin çakardım!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir de sözlü sınavların olduğu küçük bir salon var. Bu üniversite de okumak da, yan sınıfın kızlarına aşık olmak da, bahçesinde şehrin panoramasına baka baka gıybet yapmak da ne zevkli olurdu benim için.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite şehrin tepesinde kurulu olduğundan hem şehir ayaklarınızın altında ve hem de nehir manzaranız var. Buralardan manzara fotoğrafları almayı ihmal etmeyin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversiteyi gezerken zaman zaman dışarıdan gençlerin bağırışları geliyordu. Camdan baktığımda, turistlere poz verip keplerini ve cübbelerini havalara fırlatan gençler gördüm. “Ulen! Şanssızlığa bak! Orada olamadım ve fotoğraflayamadım” diye hayıflanıp durdum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ama gençler mezun olmanın sevinci ile her isteyene 10-15’li gruplar halinde aynı pozları verip duruyorlar. Biz de bu anlardan bir tanesi yakalayıp, “Keyfini sürün bu anın gençler, ileride bu anın sıcaklığını her anımsadığınızda yaşayacaksınız” diyerek bol bol fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite gezisi sonrasında yürüyerek aşağılara indik. Eski şehrin dar sokaklarında dolaştık.

Bir süre nehre bakan kafelerde oturup keyif yaptık. Sonra da aracımıza doluşup, 100 km yol yapıp, Porto Şehrine ulaştık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Porto’da otele yerleşip kısa bir dinlenme sonrasında akşam yemeği için otel yakınında bulunan Casa Agricola’ya gittik. Yine özel bir yer, yine güzel yemekler..Kilo alacağız arkadaş ya!!

Gezekalın ve aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

01.06.2017 Saat 20:58

 

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Evora

P5160063-001.jpg

Portekiz halkının gurur duyduğu Vasco de Gama’nın adını taşıyan ve viyadükler, destek yolları ile toplam 17,7 kilometrelik uzunluğa ulaşınca, Avrupa’nın en uzun köprüsü unvanını taşıyan Vasco de Gama Köprüsünü, sabahın erken saatlerinde geçtik.  1000 km’lik Teju Nehri üzerinde kurulu köprü, 1998 yılında, Portekizli kaşif Vasco da Gama’nın Hindistan’a deniz yoluyla gitmesinin 500. yılı anısına açıldı. Git babam git! Bitmiyor köprüden geçiş..

Yaklaşık 18 km’lik köprüden geçiş ücretini mi merak ettiniz? Lizbon’dan karşı kıyıya geçiş ücretsiz, Lizbon’a dönüş sadece 2.35 Eur. 25 Nisan Köprüsü ise 1,35 Eur. Yani 4 Tl’yi 1 Eur karşılığı sayarsak sırasıyla 9.4 Tl ve 5,4 Tl köprü ücreti var. Yeni yapılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü geçişi tek yön 11.95 Tl ! Uzunluğu ile kıyaslanamasa bile Osmangazi Köprü fiyatını siz bulun ve karşılaştırın artık.. Bu ülkede biraz kazık mı yiyoruz nedir?

Bugünkü hedefimiz 140 km ötede bulunan ve içinde barındırdığı mimari ve kültürel özellikler nedeni ile UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan Evora şehri. Bir güzel şehir ki! Her türlü övgüyü kabul ediyor baştan diyeyim…

IMG_6100

Lizbon’dan  önce güneye, sonra doğuya doğru yol aldık. Yolda bir mola verdik. Mola verdiğimiz yerde civarda rengarenk açmış kır çiçeklerini fotoğraflarken, kabuğu soyulmuş ağaçlar gördüm. Birileri, sanki portakalın kabuğunu soyarmış gibi, ağaçların belli bölümlerinin kabuklarını soymuştu. Bana o an ağaçlar, elbisesi çıkartılmış, iç çamaşırı ile ortada kalmış insanı düşündürttü. Sonradan bu ağaçların Mantar Meşesi olduğunu öğrendik. Mantar Meşesi, Portekiz’in çok önemli bir gelir kaynağı. “Mantar” deyip geçmeyin sakın! Portekiz dünyada mantar üretiminde lider bir ülke konumunda. İspanya ve Cezayir’de de yetişen kayıngillerden bu meşe türü ağacın ülke ve hane halkı ekonomisine katkısı fark edilince ülkenin özellikle bu bölgelerine, dağa-taşa bolca bu ağaçtan dikilmiş. Bu ağaç 200 yıldan fazla yaşayabiliyor. 25 yıllık olmadan bir ağaçtan ürün alınamıyor. Mantar olarak işlenecek kabuk kısmının ağaçtan ilk soyulmasından sonra 9-12 yıllık bir süre geçmesi gerekiyor. Bir meşe mantarından yaşamı boyunca 12 kez ürün alınabiliyor. Bu yazıyı hazırlarken bizde de bu ağacın yetiştirilmesi için çeşitli girişimler olduğunu öğrendim. Bu ağacın yetişmesi için ülkemiz toprakları uygun olabilir. Ama bu kadar süre beklemek, ülke girişimcisine kat’iyen  uygun değil diye düşünüyorum. İnşallah yanılıyorumdur!

Kabuk soyulması özel küçük baltalarla ve sadece insan eliyle yapılabiliyor. 5 santim kalınlığında bir kabuk tabakası alınıp, bunlar mantar işleme atölyelerine götürülüyor. Burada sıcak suya atılıp kabuğun  düzleşmesi sağlanıyor. Sonra mantarı işliyorlar. Yani siz siz olun mantara, en azından bundan sonra, daha bir sevgi ve saygı dolu gözlerle bakın. Ne de olsa bir ülkenin ve insanlarının ekonomisine katkısı büyük…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İyi korunmuş, kısmen de olsa halen ayakta duran şehri çevreleyen surları, Roma Tapınağı ve çeşitli tarihsel dönemlerden kalma çok sayıda eski eseri ile Evora şehri, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınmış. Ayrıca Evora, Portekiz’de yaşanabilir şehirler listesi içinde ikinci sırada olan bir şehir. Yani hem yurt dışından turist alan ve hem de Portekiz halkının gözdesi olan bir şehir.

Bu şehirde ilk ziyaret yerimiz şehrin üniversitesi. “Üniversiteden gezi mi başlarmış ?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.. Evora ziyareti yapıyorsanız başlamalı!

IMG_6179-001.jpg

Üniversiteyi 1559 yılında Cizvit Tarikatı kuruyor. Cizvit Tarikatının kuruluşu 1534 yılına kadar gidiyor. Başlıca yoğunlaştıkları alanlar misyonerlik ve eğitim kurumları açmak. Cizvitlerin benzer tarikatlardan en önemli farkı örgüt yapısında. Tarikat üyeleri her zaman göze batmadan her türlü toplum içerisinde, o toplumun insanları ile aynı düzeyde ve uyum içerisinde yaşarlardı. Aaa!! Sanki Gülen Cemaatını anlattım!!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tarikat, ilk gününden itibaren kısa vadeli hedefler yerine hep uzun vadeli hedeflere yönelmiş ve özellikle insana yatırım yapmış. Gerçekten de insana yapılan yatırımlar sayesinde Cizvit tarikatı çok kısa sürede Avrupa’nın en önemli siyasi ve ekonomik gücü haline gelmiş. Bu tarikatın yapısı geçmişte palazlandırılan, bir zamanlar birileri ile el ele kola kola ülkenin tüm stratejik siyasi-yönetimsel, askeri ve eğitimsel kurumlarını ele geçiren, ekonomik yapısı hala tam ortaya çıkartılamamış ülkemizde bulunan bir tarikatla ne kadar benzeşiyor değil mi? Hala da kafalar değişmedi, gitti bir cemaat, geldi diğerleri. Yazının burasında, ülkeyi tarikatlara kapatan ama ondan sonra gelenlerin gevşeklikleri ve çıkarları nedeni ile yeniden sahneye çıkan tarikatlara karşı düşünceleri ile, gel de Atatürk’ü anma!!! Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirlerini bir gün  bu ülkenin tüm insanları yeniden keşfedecektir ..

P5160064-001.jpg

18. yüzyıla gelindiğinde Cizvit tarikatı öyle bir hal alıyor ki hem Avrupa’da ve hem de özellikle Güney Amerika’da her önemli noktada Cizvitleri görmek mümkün oluyor.  Roma Kilisesi, azalan etkinliğini tekrar kazanmak ve yeniden güç odağı olabilmek için Cizvitlerden kurtulmak ve onları ortadan kaldırmak istiyor. Papa XIV. Clement, Roma’dan yapılan 21 Temmuz 1773 tarihli resmi bildiriyle Cizvit tarikatının feshedildiğini ve dünyanın her yerinde Roma Kilisesi tarafından Cizvitlere tanınmış olan tüm hak ve ayrıcalıkların kaldırıldığını ilan ediyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evora’da Cizvit Tarikatınca yönetilen üniversite, dönemine göre ileri düzeyde eğitim veriyor. Ancak Cizvit Tarikatının Portekiz’de de güçlenmesi ve yönetime müdahale edebilecek hale gelmesi yönetimi rahatsız etmeye başlıyor. Bu üniversitenin kapatılması ve tüm Portekiz’de Cizvit Tarikatının faaliyetlerine son verilmesi Papa’nın 1773 tarihli bildirisinden önce, 1759 yılında, Markis Pombal tarafından gerçekleştirildi. Üniversite 1973 yılında yeniden açılmış ve günümüzde halen faal.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite dediğin burası kadar sevimli olmalı. Öğrenciler hemen kapı dışında ayaklarını uzatmışlar, kakara kikirideler. Var mışız yok muşuz, umurlarında değil! İşin ilginci bir sınıfta, sonradan anladık, bir sınav yapılıyor. Bilemedik, kafayı uzattık! Hocası güldü, öğrencisi güldü bize..Çok sevimli bir yerdi.

Biz bu üniversitenin sınıflarından boş olanları gezdik. Her bir dersin sınıfı farklı. Bu sınıflar hangi konuda eğitim veriyorsa, duvarlarında o dersin konusu ile ilgili desen çizilmiş, karo taşlarından duvar panoları mevcut. Örneğin ders coğrafya ise dünya, yıldızlar, devrin ünlü astronomları konu edilmiş. Teoloji ile ilgili ise taşlarda dini olaylar anlatılmış. Boş sınıflardan birinde kendimi tutamadım. Ders anlatır gibi  poz bile verdim 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Üniversite gezisi sonrasında Evora şehrini yürüyerek gezmeye başladık. Evora’nın kuruluşu Roma’lılara dayanıyor. Haliyle bu şehirde bir Roma tapınağı var. Bu tapınağın sütunları gayet iyi durumdalar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Igreja de São Francisco Kilisesi şehrin önemli ziyaret yerlerinden. 1510 yılı civarında tamamlanmış, Manueline-Gotik tarzda bir kilise. Dışarıdan da içeriden de dini yapılarda verilmek istenen kasvete sahip.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu kilisenin kulelerine çıkılıp, buradan Evora şehri manzarası alınabilir. Bunu mutlaka yapın zaten. Yoksa kilisenin iç kasveti insanı boğuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Praça do Giraldo şehrin ana meydanı. Pek şirin bir meydan. Burası tarih boyunca önemli olaylara da sahne olmuş. Şirin gözüken bu meydanda bir zamanlar,  engizisyon mahkemelerinin dine karşı fikirlerle ve uygulamalarla suçlu bulduğu insanlar yakılmış. Bugünün bu güzel görünümlü meydanı, geçmişte ne dramlara sahne olmuştur kim bilir?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evora’nın dar sokaklarında yürümek ise başlı başına bir zevk. Sokaklar tertemiz. Alışverişi bu sokaklardaki dükkanlardan yapabilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Öğle yemeğini Fialho adlı restoranda yedik. Portekiz’de her yemeğimiz bir şölen, bir başka zevkte oldu. Burası et ağırlıklı bir mekandı. Önce mezeler geldi. Ara sıcak olarak kuşkonmazlı yumurta ve ardından da nefis bir kuzu eti geldi. Şarap? Muhteşemdi. Comenda Grande adlı kupaj bir şarabı beğendim. Satıldığı adresi de bulup İstanbul’a getirmek üzere aldım. Haydi hayırlısı! Şarap stoklarını başlattık…

IMG_6359.jpg

Yemek sonrasında gezmek mi iyi, “gezmesek de olur muydu?” bilemediğim bir yere gittik: Capela dos Ossos.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İnternette “Evora’da ziyaret edilecek yerler” yazıp Google amcaya sorgulama yaptırsanız, karşınıza çıkan ekranda, “Evora’da görülecek ilk 10 yer” başlığı altında çıkan yerlerin en başında  Capela dos Ossos geliyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu şapelin özelliği duvar ve sütunlarının 5000’e yakın ölünün kemikleri ve kafatasları ile kaplı olması. Şapele ilk girdiğinizde bu görüntü çok itici ve sarsıcı geliyor. Ancak ölülerin kemiklerini duvarlara koyma adeti 17. yüzyıl Fransisken rahiplerinin, aşırı dolan kilise mezarlığına karşı buldukları bir çözüm.  Duvarlara kafatasları ve kemikler öyle rastgele filan da dizilmemiş. Resmen kemik ve kafatasları ile duvar ve sütunlara desen, dekor yapılmış. Kim evinin duvarını bu şekilde dekore eder ki? Duvarda bir de yazı var;” Biz buradaki kemikler, sizinkileri bekliyoruz“. Fotoğraf çekerken “En azından benimkiler buraya gelmeyecek” dedim sesli olarak…

IMG_6368.jpg

Evora şehrindeki son aktivitemizi kemikleri dekor olarak kullanan bu yerde yaptıktan sonra Lizbon’a doğru yollara düştük. Yolda mantar işleme fabrikası diyebileceğim büyüklükte bir yere ziyaret gerçekleştirdik.

IMG_6388.jpg

Burası devasa bir fabrika. Etrafta yeni toplanmış ve ham madde olarak kullanılacak meşe mantarı kabukları dolu. İçeride ise daha önce gelip de işlenmiş olan mantarlar var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tabii bir de hediyelik eşya satan bölüm. Mantardan sandalyeye, kolye, kemere, ayakkabıya kadar ne ararsan yapılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Son durağımız ise Lizbon yakınlarında bulunan Bacalhoa adlı şarap firmasının şarap tadım yeri oldu. Bize şarap sunumu yaptılar. En ucuzundan en pahalısına kadar birkaç örnek şarap tattırdılar. Kırmak olmaz, adama bedava da şarap tattırmazlar! Aldık oradan da şaraplarımızı..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu güzel günün sonlanması ise Lizbon’da Club de Fado’da oldu. Fadoyu ve fadonun en iyi örneklerinin sergilendiği Club de Fado’yu daha önceki bir bölümde anlatmıştım. Konu ile ilgilenenler https://gezekalin.com/2017/05/26/huznun-muzigifado/ linkinden yazıya ulaşabilirler.

Evet sanal gezgin arkadaşlarım.. Bu yazı ile Lizbon ve civarı tamamlanmış oldu. Yarın Portekiz’in gezdiğimiz diğer bölümlerini paylaşacağım sizlerle..

Gezekalın ve aydınlık kalın..

Sevgiyi kimseden sakınmayın..

Dr Ümit Kuru

31.05.2017 Saat 01:25

Hüznün Müziği:Fado

IMG_6490

A-475503-1482411143-3464.jpeg

Amália Rodrigues

Portekiz Fado müziğinin “Rainha do Fado”su, yani “Fado Kraliçesi”  Amália Rebordão Rodrigues’e ait bir sözle yazıma başlamak isterim;

 

Fado, sanatçı ve dinleyici arasında samimi bir diyalogdur. Sözleri anlamayabilirsiniz ama anlamı hissedersiniz.“ Bu söz siz bu satırları okuyanlar için belki bir anlam ifade etmemiştir. Ancak tek kelime Portekizce bilmeyen ve Fado dinlememiş birisi olarak, Lizbon’un iyi bilinen bir fado klubünde fado müziğini dinledikten sonra mekandan çıktığımda hissettiklerim aynen bu duygulardı.

IMG_6462.jpg

Fado, 19. yüzyıldan günümüze kadar uzanmış bir Portekiz halk müziği türü. Fado’nun yansıttığı duygu için Portekizliler Saudade kelimesini kullanıyorlar. Bu kelimenin hiç bir dilde tam bir karşılığı,  tam bir çevirisi olmamakla beraber, kelime anlamı kadere veya alın yazısına yakın kabul ediliyor. Aslında kaybedilen bir şey ya da sevgili için hissedilen derin bir nostaljik ya da melankolik ruhi durumu ifade ediyor. Kaybedilen her neyse fado’nun sözleri ve onu icra eden şarkıcı (Fadista), onun bir daha olasılıkla hiç dönmeyebileceğinin de farkında ve şarkılarında bunu seyirciye-dinleyiciye yansıtıyor. 

maria-severa

Maria severa

Fado, balıkçı, kaşif ya da denizci olan sevgililerini, eşlerini denize uğurlayan ve onların geri dönmesini umutla bekleyen 19. yüzyıl Portekiz kadınlarının, artık beklenen yakınlarının geri gelmemesi üzerine denize karşı yaktıkları ağıtlardan türemiş. Bu nedenle Fado, derin acıların, hüzünlerin, özlemin, nostaljinin, mutluluğun ve aşkın ifade edildiği bir müzik türü.

19. yüzyıl Fado icracıları kentsel kesimin işçileri ya da denizcileriymiş. Bunlar sadece şarkı söylemez ama aynı zamanda da dans da eder, ritm de tutarlarmış. 19. yüzyıl ortalarından sonra ise Afrika ritmleri daha az önemli hale gelip, fadistalar sadece şarkı söyler olmuşlar. O dönemin en önemli fadistası olarak Maria Severa kabul ediliyor.

Fado’nun, isimlerini Portekiz’in Lizbon ve Coimbra şehirlerinden alan iki türü var. Coimbra’nın sade bir tarzı olmakla beraber Lizbon fado’su, özellikle Amália Rodrigues sayesinde daha yaygınlaşmıştır.

IMG_6497-001.JPG

Klasik fado, bir Portekiz gitar (12 telli bir gitar. 12 telli olmasına karşın 6 tel gibi akortlanıyor) ve bir klasik gitar eşliğinde tek bir şarkıcının performansıyla icra edilmekte. Modern fadonun ise yaylı çalgılar dörtlüsünden, tüm bir orkestraya kadar çeşitli uygulamaları mevcut.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu müziğin en büyük ustaları arasında şu isimler sayılabiliyor: Amália Rodrigues (1920-1999)  Alfredo Marceneiro (1891-1992), Mariza Reis Nunes ve Ana Moura. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz Lizbon’da, Fado müziğinin en iyi icra edildiği yerlerden olan Clube de Fado’ya gittik. Burada Mário Pacheco adlı sanatçı Portekiz gitarını çalıyor. Babası  António Pacheco da önemli sanatçılarla müzik yapmış. 

IMG_6487.JPG

Clube de Fado’ya (http://www.clube-de-fado.com/) girdiğimizde grubumuza ayırtılmış olan yere oturduk. Garsonlar hemen masamızı donattılar. Her yemeğin olmazsa olmazı zeytin, tereyağı ve sıcak ekmek masalarımıza ilk gelenler. Burada yediğimiz zeytinlerin tadı bir başka güzel oluyor onu öncelikle ifade edeyim. Bir de sıcak ekmek ve tereyağı olunca daha baştan azcık doyuyorsunuz. Gerçi gelen birbirinden güzel yemekleri de hiç yarım bırakmadık. Çorbadan başlamak üzere arkası arkasına yemeklerimiz gelmeye başladı. Çorba faslından sonra mekanda ışıklar kırmızıya doğru dönmeye başladı. Bu ışığın rengi 5 dakika ara ile gittikçe koyulaştı. En sonunda sanatçılar sahneye gelmeye başladı. En önde Mario Pacheco adlı Portekiz gitarı çalan sanatçı, arkasında klasik gitar sanatçısı, kontrbas sanatçısı ve sahneye ilk çıkacak şarkıcı, yani 4 kişi, bir köşeye konmuş olan 2 sandalye ve 2 m² alana yerleştiler. Geleneksel Fado salonlarında öyle yüksekte sahne, geniş alan olmazmış. Bizim çiçek pazarında rakı masamızın kenarına ilişen çalgıcılar gibi bir hava var ortada. 

IMG_6446.JPG

Club de Fado’da sanatçıların performans alanı

Bir anda garsonlar ortadan kayboldu ve salondaki herkes yemeğini nerede kaldıysa orada bıraktı. Arkasından da sanatçılar performanslarını sergilemeye başladılar. Sanatçı birbirinden güzel 4 parça söyledi ve arkasından sahneyi terk ettiler.

Işıklar yandı ve garsonlar kaldıkları yerden servislerine devam ettiler. Bu ritüel yarım saat yemek molası ve arkasından sanatçıların tekrar sahnede yerlerini alması ve 4 şarkılık performansları sonrasında sahneyi terk etmeleri şeklinde devam etti. En son sahneye çıkan sanatçıların sesleri, seslerini kullanmalarındaki ustalıkları görülmeye değerdi. 

Gecenin sonunda Club de Fado’dan ayrılırken, hem ilk defa dinlemek şansına sahip olduğumuz ve hem de iyi bir örneğini dinlediğimiz Fado müziği gösterisinden memnunduk. Portekiz’e, Lizbon’a geldiğinizde bu zevki yaşamanızı tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sizlere aşağıda bu müzik türünün unutulmaz efsane isimlerine ait 2 adet video linki de verdim. 

Kulağınızda güzel bir tını, yüreğinizde bir sıcaklık bırakmasını umarım. Ben de ikisini de yaptı…

Gezekalın, aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

27.05.2017 Saat 00:19

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Lizbon ve Yakın Çevresi

IMG_5857.JPG

Sabah aracımızla gezimize başladık. Bugün hem dünden eksik kalan Lizbon bölgelerini ve hem de Lizbon yakın çevresini gezeceğiz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otobüsümüz şehir merkezine doğru giderken, Nail’e Boğa Güreşi Arenasını sordum. Onun anlattığına göre, Portekiz ve İspanya’daki boğa güreşleri farklıymış. İspanya’da boğa, arenada kılıç ve mızrak darbeleri ile öldürülürmüş ama Portekiz’de boğa arenada öldürülmezmiş. Portekiz’de boğa güreşleri şu şekilde oluyormuş;

Portekiz’de atlı bir süvari (şövalye), boğanın önünde koşarak onu yoruyor. Yani aslında boğa ile at karşılıklı olarak birbirleri ile dövüşüyor. İlerleyen zaman diliminde süvari boğanın sırtına 4-5 mızrak saplıyor. Ama bu darbeler boğa için öldürücü olan darbeler değil. Portekiz’de boğanın boynuzlarının sivriliği alınarak süvarilere zarar vermesi engelleniyor. Müsabakanın sonuna doğru Forcado denen adamlar (kelime anlamı olarak idamı-ölümü göze alan demek) boğanın baş bölgesinden üstüne çıkmaya çalışıyor. Bunu yapabilirse de kesin zafer kazanılmış oluyor. Ancak asıl hüner gerektiren kısım da burası. Bunu öyle yapmak zorundalarmış ki boğanın boynuzları ile yaralanmasınlar. Nail’in anlatmak istediği Portekiz’de boğa güreşleri, İspanya’ya göre daha insani boyutta. Gerçi burada güreşen boğanın sonu da mezbahada bitiyor. Yani boğanın hayatı arenada değil de mezbahada sonlanıyor. Çok az hayvan yeniden arenada güreşebiliyormuş. Neyse! Bu tür gösterilere karşıyım ben.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geziye  Praça dos Restauradores’den başladık. Bu meydan çok güzel. Ortada bir obelisk var. Burada yerlere döşenmiş renkli ve desen verilmiş taşlara “Calçada Portuguesa” deniyor. Lizbon sokak ve meydanları çeşitli desenlerde siyah beyaz küçük taşlarla döşeli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürüyerek Rossio Tren İstasyonu’na (Estação de Caminhos de Ferro do Rossio) ulaştık. 1886-1887 tarihli bu yapı, Lizbon’dan Sintra’ya trenlerin kalkış istasyonu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yola devamla uğradığımız bir diğer ziyaret yeri olan Igreja de São Domingos, aslında bir zamanlar Lizbon’un en eski kilisesiymiş. İlk yapım tarihi 1241. 1910 yılında cumhuriyetin ilanına kadar kraliyet düğünleri burada olurmuş. Bir zamanlar engizisyon mahkemesine ev sahipliği de yapmış. Önce 1531 Lizbon depreminde hasar görmüş, 1755 depreminde ise tamamen yıkılmış. Tamir için hemen girişimde bulunulsa da 1807 yılına kadar bitirilememiş. 1959 yılında kilise bir yangında tamamen tahrip olmuş. Günümüzde komple bir onarım yapılmamış ama yangının dehşetini de gösterecek şekilde tavanları kırmızıya boyalı olarak, temel bir onarım görmüş. İlginç bir kilise, tarihi önemi ve içeride ki yangının dehşetini gösteren onarım şekli için gezilmesi gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Praça da Figueira kentin önemli meydanlarından. Burada eskiden bir hastane varmış. Ancak bu hastane 1755 yılı depreminde yıkılmış. Kentin bu bölümlerinin yeniden inşası sırasında bu bölge açık bir pazar halinde tasarlanmış. Meydanın ortasındaki kaide üstünde, at sırtında gösterilen Kral I. John.

IMG_5375.JPG

São Jorge Kalesi bölgesine asansörle çıktık. Tepeden çok güzel Lizbon panoraması fotoğrafları aldık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra da Alfama bölgesine yürüdük.  Alfama, São Jorge Kalesi ile Tejo Nehri arasındaki yokuşta kurulmuş en eski mahalle. Mahallenin adı Arapça’da hamam anlamına gelen Al-hamma ‘dan geliyor. Bu mahalleyi gezmek, bir anlamda, şehrin en eski bölümünü görmek demek. Oldukça fazla sayıda tarihi bina var.  Ayrıca bölgede, pek çok da Fado barları ve restoranlar var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İber Yarımadasındaki İslamiyet döneminde Alfama, şehrin tamamını oluşturuyordu. Daha sonra şehir batıya, Baixa bölgesine doğru genişlemiş. 1755 Lizbon Depreminde Alfama, şehrin diğer semtlerine göre daha az etkilenmiş. Bu sayede dar ve tarihi sokaklar günümüze kadar kalabilmiş. Gerçekten de buradaki daracık sokaklar, balkonlarına çamaşırlar asılmış rengarenk karşılıklı evler çok güzeldi. Bu bölge hummalı bir hazırlık içindeydi. 4-12 Haziran tarihleri arasında Ulusal Tarım Festivali olacakmış. Onun için hazırlıklar yapılıyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürüyerek  Praça do Comércio’ya (Ticaret Meydanı) geldik. Aracımıza ulaştık.

P5150106.JPG

En sonunda beklenen an geldi ve orijinal, patentli Pastéis de Belem (ya da diğer pastanelerdeki adı ile Pastéis de Nata) tatma zamanı. Sonunda o meşhur dükkanın önüne geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bellem Turtası milföy hamuruna, içeriği yıllardır sır gibi saklanan bir karışım konan turta çeşidi. 18. yüzyılda Jeronimos Manastırının,  Santa Maria de Belém kilisesinde çalışan rahipleri tarafından yapılırmış. Bu rahipler çoğunlukla bu tür turtaların bolca yapıldığı Fransa’dan gelen rahiplermiş.  O dönemler rahibeler elbiselerini kolalamak için bolca yumurta akı kullanırlarmış. Bu da ellerinde ziyan edemeyecekleri ve pasta yapmak için bolca hazır yumurta sarısı var olduğu anlamına geliyor. Böylece bu kilise rahipleri bu nefis turtayı yapmışlar ve çok da tutmuş. 1820’de özgürlük hareketi sonrasında bazı dini yapılar kapatılmış. Bu turtanın yapıldığı bölüm de kapatılınca, kiliseye gelire devam olması için turtanın tarifi, sonradan 1837 de Fábrica de Pastéis de Belém adı ile orijinal turtanın yapılacağı pastaneyi açacak olan kişilere satılmış. Günümüzde bu pastaneyi hala o kişilerin torunları yönetiyor.

Dışarıda korkunç kuyruk oluyor. Ama içeride yaklaşık 400 kişiye hizmet verecek kadar yer ve eleman mevcut. Günde ortalama 30000 adet turta satılıyormuş. Grup olarak bizi arka tarafta bulunan bir alana aldılar. Abartmıyorum, dükkan içinde yaklaşık 5 dakika yürümüşüzdür. Zaman içinde komşu olan tüm mekanları pastane içine katmışlar. Nefisti! Tek kelime ile nefisti. Lizbon’a gelmişseniz bu turtayı mutlaka burada yemelisiniz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Turta yeme sonrası pastaneden çıkıp, Jeronimo Manastırı önündeki parkta dizili Jakaranda ağaçlarının mor çiçeklerini son kez fotoğraflayıp, Sintra’ya gitmek üzere aracımıza bindik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sintra, Lizbon’a  yaklaşık 35 km uzaklıkta. Sintra 19. yüzyıl romantik yapısal anıtları nedeni ile UNESCO Dünya Kültür Miras Listesine alınmış olan bir yer. Buradaki doğa ve yapılar, Dünya Mirası Listesine giren görünen kısmı olsa da aslında Sintra, Portekiz’in tüm geçmiş kültürünü yansıtıyor. Sintra Dağları, Cascais Doğal Parkı ile birlikte  Sintra, Sintra’nın kutsal mekanları, evleri, villaları ve sarayları turistlerin gözde ziyaret yerlerinden. 

IMG_5586-001

Sintra’da üç önemli saray var; Pena Sarayı, Quinta da Regaleira ve Sintra Ulusal Sarayı. Kalesi ise  Castelo dos Mouros. Bunun dışında irili ufaklı saray yavrusu villalar ve çok güzel küçük evler var. Daracık sokaklarında yürümek ayrı zevk, ormanlarında kaybolmak ayrı bir zevk. Burası aslında bir tam günü hak ediyormuş. Biz ise sadece birkaç saat zaman ayırabildik. Aşağıya Pena ve Quinta da Regaleira Saraylarını gösteren videolar ekledim. Çok güzel. Bakmanızı tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Saraylardan Ulusal Sarayı gezdik. Çok güzeldi. Ama keşke hakkımızı Quinta da Regaleira’dan yana kullansaydık. Çünkü buranın ormanlık bir bölümü de var. Buranın bahçesini serbest zamanda kısmen gezebildik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce gezdiğimiz Ulusal Sarayı anlatayım. Bu saray neredeyse 15. yüzyıldan, 19. yüzyıla kadar hiç kesintisiz şekilde kraliyet aileleri tarafından kullanılmış ve Orta Çağa ait en iyi korunmuş saray kabul ediliyor. Bu bölgeyi Emevilerden 12. yüzyılda alan Kral Afonso Henriques, bugünkü Ulusal Sarayın olduğu yeri kendine ikamet yeri olarak seçmiş. Sarayda Gotik, Manuelin, Arap ve Mudejar (romanesk ve gotik üslupların Arap mimari tarzıyla karışmasını ifade eden İspanyolca terim) mimari stilleri iç içe bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Saray içinde Kuğulu Salon, İç bahçe, Saksağan Odası, Kral sebastian’ın yatak odası,  Julius Sezar Odası, Manuelin Odası ve muhteşem Büyük Kabul Salonu geziliyor. Teraslardan manzara çok güzel. En tepede Sintra’nın kalesi (Castelo dos Mouros) gözüküyor. Bahçede bulunan ve yaz aylarında sıcaktan kaçmak için yapılan çinilerle döşeli ve aralarından ince borularla su buharı veren bölüm ise çok ilginçti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra serbest zaman verildi ve Sintra’nın dar sokaklarında vakit yettiğince gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Öğle yemeği için nefis bir yer seçilmişti. Zaten gezi boyunca gerek öğle ve gerekse de akşam yemeklerinin seçilme yeri hep çok güzel oldu. Bu konuda bir defa daha Koptur ve Nail’e teşekkür etmeliyiz.

P5150240.JPG

 Yemeği Cabriz Köyünde çok güzel bir restoranda yedik.  Hem ortam çok güzel ve hem de yediğimiz yemekler mükemmeldi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası Coba da Roca‘ya doğru hareket ettik.

P5150253.JPG

Cabo da Roca (Roca Burnu) Portekiz’in dolayısı ile de Avrupa’nın en batı ucunda yer alıyor. Burası Lizbon’un 42 km batısında. Yarların yüksekliği 100 metreyi geçebiliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

En tepede bir fener var. Fener, derin yarlar, hırçın deniz ve açık-güneşli bir hava… Yani güzel fotoğraf için ne ararsanız mevcut. Ben de bolca bastım deklanşöre.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Cascais adlı kasabaya doğru yol alırken denizde sörf yapanları gördük ve hemen aracı durdurduk. Bir süre fotoğraf molası verdik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_5976.jpg

Cascais, erken tarihinde uzun yıllar küçük bir balıkçı kasabası olarak varlığını sürdürmüş küçük bir yerleşim yeri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

1807’de Fransızların istilasına uğramış. Kasabada bulunan 17. yüzyıldan kalma ”Citadela” adlı yapı, General Junot tarafından askeri merkez olarak kullanılmış. Aynı yapı (”Citadela”) 1870 yılında Kral I. Luis tarafından yaz konutu olarak kullanılmaya başlayınca Cascais diğer aristokratlar tarafından da tercih edilmeye başlanmış. Aristokrat, zengin gelir de küçük evde mi oturur? Saray, konak gibi yapıların yapımı birbirini izlemiş.

IMG_6000.jpg

1939-1946 yıllarında İkinci Dünya Savaşı nedeniyle kasabaya gelen aristokrat, politikacı, aktör ve yazarlar nedeniyle kasabanın nüfusu artmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu dönemde kasabaya gelenler arasında çok önemli isimler de varmış; Bunlar arasında İtalya Kralı Umberto, İtalya Prensesi Joana, Romanya Kralı II. Carol, İspanya Prensi Juan, Windsor Dükü sayılıyor. 

IMG_6063.jpg

Cascais gezisi sonrasında Lizbon’a geri döndük. Akşam yemeğimizi Praça do Comercio Meydanında bulunan Populi Restoranda yedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gözümüzü, ruhumuzu doyurduğumuz günün sonunda midemizi güzel yemekler ve şarapla doldurduk. 

Bugün çok yoğun ama bir o kadar da güzel bir gün oldu. Allah sağlık ve mutluluk versin hepimize, gezme kısmı sonradan geliyor nasılsa….

Gezekalın ve aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

26.05.2017 Saat 00:59

 

Kaynaklar: