Her gezinin bir öncesi, bir sonrası vardır…Yaşanmışlığı, farklılığı vardır.. Yani her gezi bir hikayeye sahiptir. Bu hikayelerden “yurt dışına olan geziler”in anlatıldığı gezi yazılarım…
Ege Denizi’nde Yunanistan’a ait olan bir grup adaya, On İki Adalar (Dodecanese İslands), ismi veriliyor. “Dodeca” Yunanca “On iki” anlamına geliyor. “Nisi” ise “ada” anlamında. Aslında On iki Adalar ile 15 tanesi büyük, 150 tanesi ise küçük olan adalar topluluğunu anlamak gerekiyor. Yani sadece 12 ada varlığını düşünmek yanlış olacaktır. Bu adalar topluluğundan sadece 26 tanesinde yerleşim var.
12-19 Haziran tarihleri arasında, gönüllü doğaseverlerin bir araya gelip dernekleştiği YUDOSK’un bir aktivitesi olarak, On iki Adaların Kuzey bölümüne mavi yolculuk yaptık. Bodrum çıkışlı ve sırası ile Kos, Leros, Patmos, Lipsi ve Kalimnos Adalarını, 30 kadar güzel insanla ziyaret ettik.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Bir teknede ortak bir yaşamı paylaşmak kolay değildir. Hele de 30 kişi iseniz. Büyük çoğunluğunu YUDOSK’un yürüyüş ve diğer aktivilerinden tanısam da, kalabalık bir grupla, bir tekne içinde mavi yolculuk fikri başlangıçta beni ürkütmedi değil. Ancak hem eski ve hem de grupta yeni tanıdığım arkadaşlarla mükemmel bir hafta geçirdik. Bol bol yüzdük, ada insanları ile temasta bulunduk, güzel yemeklerinden tattık ve fırsat buldukça da tavernalarında dans ettik.
Geziyi gerçekleştirdiğimiz tekne, gemi sınıfında sayılacak kadar büyüktü. Barbaros Yatçılık’a ait B&B adlı 40 metre boyunda ve 16 kabinli gulet sınıfı tekne ile gezimizi yaptık. 2015 yılında modernize edilmiş tekne, her türlü ihtiyacımızı karşılayabildi. Grup liderimiz Yasemin Barış daha önceki Yunan Adaları gezilerinden tecrübeleri ile güzel bir program hazırlamış. Tekne kaptanımız İsmail Özgül ve 7 kişilik tekne ekibi grubu sabırla gezi grubuna hizmet verdiler, kendilerinden herkes memnun kaldı.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Gezinin benim açımdan eksikliklikleri yok değildi. Örneğin Bodrum limandan geç çıkınca, bir de gümrük işleri uzun sürünce Kos Adası’nı tam olarak gezemedik. Ertesi gün fırtına yüzünden Kos Adası’nı erken terk etmek zorunda kalınca Kos Adası’nın hakkını veremedik. Gezi amacı deniz tatili olunca, aslında beklentiyi düşük tutmam gerektiğini biliyordum. Bu yazı dizisi bundan sonra bu adalara yapacağım geziler için bir ön araştırma yazısı olacak. Yani adaların görmediğim yerlerine de bu yazıda değineceğim. Takip ederken bu yönü ile okursanız sevinirim. Sizin anlayacağınız bu adaların bazılarına birkaç gün sürecek yeni gezilerim olacak.
Japonya’nın UNESCO Dünya Mirası Listesinde toplam olarak 19 eseri bulunmakta. Biz gezimizde bu eserlerden 7 tanesini gezdik.
Aşağıda Japonya’nın UNESCO Dünya Mirası Listesi içindeki eser ve yerleri toplu halde bulunuyor. Bunlar hakkında internetten bulduğum, küçük tanıtım videoları da ekledim. Böylece seyahat planlamanız öncesi fikir sahibi olabilirsiniz. Altı çizili mavi yazılar ise benim ziyaret edip de, daha önce yazısını ayrıntılı olarak yazdığım yerlere olan bağlantıyı gösteriyor. Parantez içinde rakamlar ise o eserin listeye alınma zamanını gösteriyor.
Japonya’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası Eserleri
Bu liste içinde Japonya’nın 14 eseri var;
Horyu-ji Bölgesinde Budist Anıtları (1993)
Japonya’nın listeye alınan ilk Dünya Kültür Mirası eseridir. Nara Prefaktöryal bölgesi içinde yaklaşık 48 Budist anıtı var. Bunlardan birkaçı 7.-8. yüzyıldan kalma ve bu onları dünyada hala ayakta olan en eski tahta binalar yapıyor. Bu yapıların tarihsel önemi sadece eski olmaları değil. Aynı zamanda Kore yoluyla Japonya’ya gelen Budizmin ve beraberinde Budist Tapınaklarının, Çin tarzı yapı şekillerinin Japon kültürüne adapte edilmelerini göstermeleri yönünden de önemi var.
Fujisan; Kutsal ve Sanata ilham Veren Yer (2013)
Fujisan yakın sayılabilecek tarihte listeye girmiş bir yer. Fuji Dağı, hem yüzyıllardır Japon sanatçıların ilham kaynağı olan her zaman karlı, konik tepesi ve çevresindeki doğal güzelliklerinden kaynaklanan estetik görünümü ile ve hem de çok eski zamanlardan gelen ve Japon halkınca kabul görmüş dini kutsiyet taşıyan özelliği ile UNESCO listesinde yer almış. Fujisan’ı ziyaret ettik ve daha önceki bir yazımda Fujisan’ı anlatmıştım.
Gusuku Kaleleri ve Ryukyu Krallığı’na ait Eserler (2000)
Ryukyu Krallığı Japonya’ya ait Doğu Çin Denizi ile Büyük Okyanus arasında sınır oluşturan takımadalarda, 12-17. yüzyıllar arasında hüküm sürmüş bağımsız bir krallık. Bu krallığa ait kale (Gsuku şato anlamına geliyor) ve beraberindeki yapılar UNESCO Dünya Kültür Mirası içindeler.
Himeji-jo (1993)
Himeji-jo, 17. yüzyıl Japon kaleleri için ayakta kalan çok iyi bir örnek eser. Zamanına göre çok yüksek düzeyde bir savunma ve korunma yöntemleri/silahları ile donatılmış, 83 binalık bir kompleks. Beyaz renkli kale, ahşabın, estetik ve zamanına göre ileri bir teknoloji ile harmanlanmış bir baş yapıtı.
Hiraizumi – Budist Saf Toprakları temsil eden tapınak, bahçe ve arkeololojik alanlar. (2011)
Hiraizumi, Japonya’nın Kuzey Doğusunda, Tohoku bölgesinde, Iwate vilayetinde küçük bir kasaba. Budist Saf toprakları temsil edenHiraizumi, tapınaklar, bahçelerve arkeolojikbeşsiteyikapsar. Hiraizumi, Japonya’nın Kuzeyinin merkez yönetimine ev sahipliği yaptığından burada 11-12. yüzyıllardan kalma yönetim binaları da bulunuyor. Krallık, Budizmin Saf Toprakları kavramı üzerine kurulmuş. Bu nedenle de Budistlerin, ölüm sonrası Buddha’nın Saf Toprakları anlayaşından hareketle düzenlenmiş bahçe ve tapınaklar bölgesidir.
Hiroshima Barış Anıtı (Genbaku Dome) (1996)
Hiroşima’ya 6 Ağustos 1945 yılında atılan atom bombasının yıkıcı gücünü hatırlatması ve insanlığın barış içinde yaşaması umudunun bir sembolü olarak, bombanın atılması sonrasındaki hali ile korunan bir anıt. Bu konudan daha önceki bir yazımdaHiroşimabaşlığı bahsetmiştim.
Eski Kyoto’nun Tarihi Binaları (Kyoto, Uji ve Otsu Şehirleri) (1994)
Çin eski başkentleri model alınarak inşa edilen Kyoto, 19. yüzyılın ortalarına kadar Japonya İmparatorluk başkentiydi. 1000 yıllık bir birikimi ile Kyoto, Japonya’nın, özellikle dini yapıları olmak üzere, ahşap mimarinin gelişiminin ve tüm dünyadan örnekleri ile bahçe düzenlemesinin önemli bir örneği olması ile listeye girmiş bir kent.Kyoto başlığı altında konuyu daha önce yazmıştım.
Eski Nara Tarihi Kalıntıları (1998)
710-784 yılları arasında başkentlik yapmış olan Nara, bu dönem içinde yönetimin şehire kazandırdığı eserlerden dolayı zenginleşmiş. Şehir 8. yüzyıla ait imparatorluk saray kalıntıları, Şinto mabetleri ve Budist tapınaklarına ev sahipliği yapıyor. Konu hakkında geniş yazımNara başlığı altında bulunuyor.
Shirakawa-go ve Gokayama’nın tarihi evleri (1995)
Gassho-stili dedikleri evlerde, dağlık bir bölgede ve uzun zaman dünyanın geri kalanından izole bir şekilde yaşayan ve dut ağacı ve ipek böcekçiliği yetiştiriciliğinden geçimini kazanan insanların köyleridir Shirakawa-go ve Gokayama. Dua eder pozisyonda damlı evleri Japonya’da türünün tek örneğidir. Bu güzel köyü de gezimizde görme şansımız oldu ve bu konuyuShirakawa-gobaşlıklı yazımda anlatmıştım.
Itsukushima Şinto Mabedi (1996)
Seto İç Denizindeki Itsukushima Adası, çok erken zamanlardan beri Şintoizmin kutsal yeri sayılmıştır. Buradaki ilk Şinto mabedi 6. yüzyılda yapılmış. Şimdiki mabet ise 12. yüzyıldan kalma ve sonradan ilave edilen binalar birbirleri ile büyük uyum içindeler. Bunların yapımı teknik beceri gerektiriyor. Deniz ve dağ arasındaki mabetler renk ve şekil olarak kontrastlar gösterirlerken doğanın güzelliği ile insan yaratıcılığı birbirlerini tamamlamış. Bu güzel yeri de gezimizde ziyaret etme şansımız oldu veMyajima Adasıbaşlık yazımda konuyu anlatmıştım.
Iwami Ginzan Gümüş Madeni ve onun Kültürel alanı (2007)
Honshu Adası’nın Güney-Batısında nehrin açtığı derin vadilerle kesilmiş dağlık alanda 16-20. yüzyıllar arasında işletilmiş gümüş madenleri de UNESCO Kültür Mirası Listesine girmiştir. Burada maden ocakları, eritme ve arıtma bölümleri ile madeni limana ulaştırma yolları bulunuyor. Maden buradaki limanlardan Kore ve Çin’e yollanıyormuş. Bu madenler Japonya’nın ekonomisi için çok önemli rol oynamışlar. Şimdi maden alanı yoğun bir ormanlık alan haline gelmiş. Bu alanda kaleler, mabetler, sahile ulaşım yolları ve işlenmiş madenin gemilere yüklendiği 3 adet liman kenti var..
Kii Sıradağları Kutsal Alan ve Hacı Yolları (2004)
Pasifik Okyanusuna bakan Kii Dağlarının yoğun ormanları içinden geçen 3 kutsal alan-Yoshino ve Omine, Kumano Sanzan, Koyasan- haç yolları ile eski başkentler Nara ve Kyoto’ya bağlanıyordu. Bu alan ve ormanlık yollar çok iyi belirlenmiş ve 1200 yıldır kullanılan hacı yolları. Yılda 15 milyon civarı turist alan bu bölge hem doğa harikası ve hem de yol üstü mabetleri barındırıyor.
Nikko Mabet ve Tapınakları (1999)
Nikko ve beraberindeki doğa yüzyıllardır kutsal bir alan kabul ediliyor ve buradaki yapı ve ahşap işçiliğindeki incelik sanat şaheseri. Bu yapılar Tokugawa Şogunları tarihi ile yakından ilgili. Biz gezimizde bu alanı gezme ayrıcalığını yaşadık veNikkobaşlığında bu konu ile ilgili ayrıntılı bir yazı yazmıştım.
Japonya’nın Meiji Dönemi Endüstriel devrim alanları: Demir-Çelik, gemi yapımı ve kömür madenciliği (2015)
Çok zorlama bir UNESCO Kültür Mirası Listesi başlığı benim için ama Feodal dönemin Japonyası’nın yıkılıp, Meiji döneminde batı endüstrisinin ülkeye adaptasyonunu göstermesi nedeni ile listeye alınmış.
Tomioka İpek Fabrikası ve ilgili alanları (2014)
Yine Meiji Dönemi endüstrileşme çabalarını ve arzularını gösteren bir yer olması nedeni ile listeye alınmış bir yer. Tokyo’nun Kuzey-Batısında Gunma Prefaktoryal bölgesinde geç 19-erken 20. yüzyıl başlarında kurulmuş bir ipek fabrikası. Bu fabrika ürünleri özellikle Avrupa ve Amerika olmak üzere ihraç edilmiş.
Japonya’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası Eserleri
İ (4)
Ogasawara Adaları (2011)
Ogasawara Adaları denince, 3 grup halinde toplamda 7939 hektar alanı kaplayan otuzdan fazla adayı anlamak gerekiyor. Adalar, sundukları doğal güzellikler yanında bir yarasa türü olan ve yok olma tehlikesi altındaki Bonin Flying Fox ve 195 tehlike altındaki kuş türüne de ev sahipliği yapması ile önemliler. Ogasawara Adaları, bunun dışında da birçok endemik bitki türüne de evsahipliği yapmaları yönünden Dünya Doğa Mirası Listesi içinde bulunuyor.
Shirakami-Sanchi (1993)
Burası ormanlık bir alan. Eskiden Kuzey Japonya’nın tüm dağ sırtları ve tepelerinde özel bir tür Japon Kayın ağacı (Siebold’s beech trees) bulunurmuş. Şimdilerde ise sadece Kuzey Honshu’nun dağları,bu Japon Kayın ağacının doğal ortamı kalmış ve bu nedenle bu orman listeye girmiş.
Shiretoko (2005)
Shiretoko Yarımadası, Japonya’nın en kuzeydeki adası olan Hokkaido Adası’nın Kuzey-Doğusunda yer alıyor. Halk dilinde dünyanın sonu anlamındadır. Yarımadanın doğu tarafında Rusya’nın Kunaşir adası görülüyor. İyi korunmuş çevre (Siretoko milli parkı) sayesinde 2005 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edilmiştir. Yarımadanın uzunluğu 70 km, genişliği 25 km, alanı ise 1,230 km²’dir.
Yakushima (1993)
Japonya’nın Kagoşima ili sınırları içinde yer alan Kyūshū’nün güneyinde bulunan subtropikal bir adadır. Japonya’nın bilinen en yaşlı ağaçları buradadır. 1000 yıldan daha yaşlı olduğu düşünülen bu ağaçlara Yakushima Adası ve Japonca sedir ağacı anlamına gelen “sugi” kelimelerinin kombine edilmesinden “yakusagi” deniyor. En yaşlı ağacın 7000 yaşı üzerinde olduğu düşünülüyor. Eksik kaldığına, göremediğimize, en çok üzüldüğüm alanda burası oldu.
Gecelediğimiz Kobe şehri ile Osaka arası yaklaşık 35 km. Kobe’den Osaka’ya yolculuğumuzu otobüs ile yaptık.
2.5 milyon nüfusu ile Osaka, Japonya’nın 3 büyük ve önemli liman şehri. Uzun yıllardır ve hala ekonominin kalbi durumunda. Daha önce Naniwa ismi ile bilinen Osaka, bir dönem Japonya’nın başkentliğini yapmış. 16. yüzyılda Toyotomi Hideyoshi kalesini bu şehirde kurmuş. Tokugawa Ieyasu, Hideyoshi’nin ölümünden sonra onun egemenliğine son verince başkenti de bu kentten taşımış.
Osaka hakkında ilk izlenimlerim göz alabildiğine uzanan limanları oldu. Ticaretin canlılığının en önemli göstergesi olan limanlarda hareketlilik ve yük gemisinin sayısının fazlalığı göze çarpıyor. Japonya’nın çoğu marka şirketlerinin ana üretim yeri, fabrikalar, bu şehirdeymiş.
Osaka’da ilk ziyaret yerimiz Osaka Kalesi oldu. Otobüs parkı Osaka Kalesinin Güney tarafında. Bu kısımdan yürüyerek Osaka Uluslararası Barış Merkezi, Müzik Holü ve sakura ağacı dahil bol ağaçlık bir alanı geçip, kalenin birkaç kapısından birisi olan, Tamatsukuri-guchi Kapısından kaleye giriş yaptık.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
1496 yılında yüksek rütbeli bir rahip, bugünkü kalenin olduğu yer yakınlarında bir tapınak yaptırmış. Daha sonra bu tapınak çok büyütülmüş ve Ishiyama Honganji adı ile anılmış. 1580 yıllarında Oda Nobunaga adlı Şoguna teslim olana kadar, bu tapınak büyük bir siyasi güç kazanmış. Daha sonra yönetimi ele geçiren Toyotomi Hideyoshi 1583 yılında tapınağı kale haline dönüştürmüş ve ülke yönetimini buradan yapmış. O zamanlar bu kale tüm Japonya’nın en büyük kalesiymiş. Toyotomi’nin ölümünden sonra, 1615 yılında, Tokugawa birliklerinin saldırıları ile kale harap hale gelmiş. Sonradan bazı yeniden yapım çalışmaları yapılsa da kale eski ihtişamına bir daha dönememiş. Kale kulesinin bugünkü betonarme yapısı 1931 yılından sonra yapılmış. İkinci Dünya Savaşında kale hava saldırılarından büyük ölçüde korunmuş. 1997’de ise büyük bir tadilat yapılmış.
Osaka Kalesi’nin ana kulesi 1 km²’lik bir alana kurulu. Japonlara ait bir yapı tarzı ile (Burdock piling-Dulavrat otuna benzetilen şekilde yapım tarzı) doldurulmuş bir alana yapılan binalar, çevresinde kesme taşlardan surlar ve onların çevresinde de hendeklerle korunaklı hale getirilmiş. Merkezdeki kale dışarıdan 5, içeriden ise 8 katlı ve saldırılara karşı savunması kolay olsun diye uzun bir kaya üstüne inşa edilmiş.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Kalenin dışı eski hali ile gözükse de, içi çok modernize edilmiş. İçeride asansör bile var. Kule içinde, her katında ayrı bir tema olacak şekilde, kale tarihi ve Japonya’yı birleştiren Toyotomi Hideyoshi hakkında bilgilendirici sergi ve görseller var. Kale kulesinden Osaka Panoraması da çok güzel gözüküyor.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Tüm Osaka Kalesi Parkı yaklaşık 2 km²’lik bir alanı kaplıyor. Kale içi gezisi sonrasında kalenin Sakura Kapısından çıkarak Hokoku Mabedinin bulunduğa alana geldik.
Hokoku Mabedi, Toyotomi Hideyoshi adına yapılmış bir şinto mabedi. Bu mabet önünde shamisen çalan bir adamın performansını izledik.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Sonunda parkın içinden geçerek verilen buluşma saatinde otobüs parkına döndük ve Osaka Kalesi gezimizi bitirdik.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Osaka’da bir diğer gezi yerimiz olan Shitennoji Tapınağı 6. yüzyılda yapılmış ve Japonya’nın en eski tapınaklarından bir tanesi. 4 imparator veya 4 kral tanrı tapınağı anlamında. Budizmin Japonya’da gelişmesini destekleyen Prens Shotoku tarafından yaptırılmış. Tapınak tarihte birkaç kez yanmış olsa bile her defasında orijinal haline sadık kalınarak yeniden yapılmış. Bu tapınağın Gokuraku-jodo Bahçesi, Amida Budha’nın Batı Cenneti tanımlamasından hareketle düzenlenmiş. Biz bu tapınağın bahçesini gezmemişiz. Belki ziyarete kapalıydı. Nasıl atlamışım anlamadım! Fotoğrafları çok güzel gözüküyor. Siz bu satırları okuyup Shitennoji Tapınağına gidenler sakın bu bahçeyi kaçırmayın derim.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Artık Japonya gezimizin son günü ve Japonya’da son anlarımızı yaşıyoruz. Son olarak ziyaretimizi adet olduğu üzere alışveriş merkezine yaptık. Doutonbori (Dōtonbori) Caddesi, Osaka’nın Namba bölgesinde, Dōtonboribashi Köprüsünden, Nipponbashi Köprüsüne kadar Dōtonbori Kanalı boyunca uzanıyor. Yasui Dōton adlı bir girişimci 1612 yılında Doğu’dan Batı’ya doğru akan Umezu Nehri ile, Kuzey’den Güney’e akan Yokobori Nehri arasını bir kanalla birleştirip ticaret alanını genişletmek için girişimde bulunmuş. Ancak bu projenin tamamlanması ona değil kuzenlerine nasip olmuş. Osaka’nın yönetimi de bu kanala projenin ilk sahibinin ismini vermiş.
Dōtonbori, turistlerin yoğun ilgisini çeken bir yer. Tarihsel olarak tiyatro bölgesi olan Dōtonbori’nin Tiyatroları, 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanmış. Günümüzde gece yaşamı ve eğlence merkezi olarak insanları çekiyor. Dev boyutlarda bol ışıklı tabelaları ve eksantrik atmosferi caddeyi cazip kılıyor.
Burada önce hep beraber cadde boyunca yürüdük ve ortamı bir tanıdık. Sonrada Shinsaibashi Alışveriş Çarşısında dükkanlara daldık. Yapanlar son alışverişlerini yaptılar.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Gyoza
Caddenin en önemli özelliklerinden bir tanesi cadde boyunca çok sayıda yiyecek içecek dükkan ve kafelerinin bulunması. Gezimizi güzelleştiren rehberimiz sevgili Huriye bize yol boyunca bu caddede bulunan ve daha önce denemediğimiz bazı Japon yiyeceklerini ve bunların en iyi örneklerinin bulunduğu dükkanları gösterdi. Biz de serbest zamanımızda bunları azar azar da olsa denemeye karar verdik. Bu dükkanlar daha çok, alıp beraberinizde götürebileceğiniz dükkanlardı. İsterseniz oturup yeme şansınız da var tabii ki. Bu dükkanlardan bir tanesi “Gyoza” satan bir dükkandı. Gyoza aslında bizim bildiğimiz mantı. Daha büyük ve üçgen şeklinde sarılmış olanı. Çok lezzetliydi. Adam başı bir tane derken 2-3 adet götürdük.
Bir başka denememizi ise bir suşi barda yaptık. Suşi’yi gezi boyunca çok yerde yedik ama en lezzetlisi burada , suşi barda, yediğimiz oldu. Burada oturarak yemelisiniz. Çok keyifli. Önünüzden kayıp akan bir bant üzerinde, tabaklar içinde suşiler var. Yani çeşit çeşit suşiler, önünüzden geçit yapıyorlar. Üzerlerinde ne olduğu ve fiyatları yazılı. Aynı fiyat için, aynı renk ve biçimde tabaklar var. Siz yemek sonunda hangi tabaktan kaç tane yemişseniz hesabınız ona göre çıkartılıyor. Yemek sonunda masanızda bulunan bir musluktan yeşil çay doldurup içebiliyorsunuz. Doutonbori’de bir suşi barda, suşi yemeyi bir gezi aktivitesi olarak görün ve mutlaka yapın derim.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Suşi barda aslında iyice doyduk ama sırf söylendi ve tatmak gerekir diye “Tako” denen içi kıymalı, dilimlenmiş ahtapot eti parçalı veya sebzeli olabilen hamur işini de tattık. Bu Japonların ayaküstü aldıkları ve sevdikleri türden bir yemekmiş ama bana pek de hoş gelmedi. Belki de biraz önce yediğimiz suşilerin lezzeti üzerine yavan gelmiştir, bilemiyorum.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Dōtonbori’de “artık bir kafeye oturmanın ve son saatlerin keyfini çıkartmanın zamanıdır” diyerek gözümüze kestirdiğimiz Honolulu Cafe adlı bir kafeye girdik. Buranın arka bölümü kanala bakıyor. Ön masalarda yer bulamasak da, boş bulduğumuz bir masaya oturduk ve keyfimizi yaptık. Kanaldan zaman zaman gezi tekneleri geçiyor. Bu kafe bulunduğumuz yerin havasını çok güzel hissetmenizi sağlıyor.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Dōtonbori’den ayrılma zamanımız yaklaştığından buluşma yerine kadar tekrar bir yürüyüşe geçtik. Son fotolarımızı da aldık. Yürürken bir de “Melon Pan” arası dondurma alıp otobüste grupla bir araya geldik.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Evet sevgili Sanal Gezgin Arkadaşlarım…
Bu aldığımız kareler ve yediğimiz son yemekler aslında Japonya gezimizin de sonuydu. Dolu dolu ve her anı bir başka güzel bir gezi oldu.
Benim eski yazılarımı takip edenler bilirler; ben sadece gezi yazımın girişinde ve eğer memnun kalmışsam, gezi yaptığımız firmaya teşekkür eder ve daha da bahsetmem. Okuyucunun bu konuda etki altında kalmasını ve yazımın tarafsızlığının bozulmasını istemem. Ancak bir ilki yapmak zorunda hissediyorum kendimi ve yazı sonunda da teşekkür etmek istiyorum.
İlk teşekkür bu gezimizi gerçekleştiren Nar Gezi’den sevgili Aykut Semerci’ye. Bu gezi programı bazı yönlerden bir grup için yapılanlara göre benzersizdi. Standart dışı bir Japonya programını gerçekleştirdiği ve hiç aksama olmadığı için kendisine ve firmasına teşekkür ederim.
Bir başka teşekkürü ise 2 kişi hak ediyor; Bunlardan bir tanesi rehberimiz sevgili Huriye Yılmaz. Hem yıllarca Japonya’da aldığı dil eğitimi ve hem de orada yaşamanın ona kazandırdığı tecrübeleri bize gezimiz boyunca aktardı ve yerel acente ile sorun yaşamadan geziyi tamamlattı. Sonuncu kişi ise perde arkasında olan ama gezinin bu kadar güzel ve aksamadan gerçekleşmesinin mimarlarından olan sevgili doktor meslektaşım, Turqiem Tours’dan Oğuz Erdal. Hem Huriye ve hem de Oğuz bu gezi yazısını her yayınlamamdan sonra didik didik etmişler ve yanlışlarımı ve eksiklerimi düzelttirmişlerdir. Övünerek söylemem lazım ki bu Japonya gezi yazısı siz okuyucuların rastlayabileceği en doğru ve doyurucu olan Japonya gezi yazısıdır. Bu böyle biline….
6 Ağustos 1945; Sabah 08:15… “Enola Gay” adlı B29 tipi Amerikan savaş uçağı, yarıçapı 0,7 metre, boyu 3 metre olan Little Boy (Küçük Çocuk) lakaplı tarihin ilk atom bombasını Hiroşima üzerine bıraktı. Bırakıldıktan yaklaşık 45 saniye sonra, yerden 600 metre yukarıda, lakabı yarattığı sonuca hiç uymayan, Japonya’ya ve hatta dünyaya travması çok büyük olacak olan atom bombası infilak etti. Çapı 230 metre, sıcaklığı 4000°C olan bir alev topu saniyede 440 metre hızla her yöne doğru genişlemeye başladı. 30 saniyede 12 kilometrelik bir alana yayılan bu şok dalgaları, patlamadan 8 dakika sonra 9000 metre yükseklikte o artık herkesin bildiği mantar bulutu oluşturdu. On binlerce Japonun hayatını kaybettiği bu saldırıdan sonra, Japonya’da hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
İşte biz bugün ilk atom bombasının atıldığı bu kenti, Hiroşimayı, gezeceğiz. 1996 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınan ve Hiroşima’ya atılan atom bombası sonrasında ayakta kalabilen tek bina olan Hiroşima Barış Anıtı (Genbaku Dome) bizim Japonya’daki 7. ve son Dünya Kültür Mirası eserimiz olacak. Ben hiç bir gezimde bir UNESCO Kültür Mirası Listesi eserini anlatırken bu kadar zorlanmamış, hüzünlenmemiştim. Genbaku Dome aslında insan eli ile insana bir anda verilebilecek olan zararların en çarpıcı, en sarsıcı anıtı. İnsanlığın günah çıkarması için verilen bir ödül gibi düşünsem de aslında kalıcı barış için bir umut anıtı kabul edilmeli.
Zamanının güçlü lideri Mōri Terumoto tarafından 1589 yılında Seto İç Denizi nehir deltasının kıyı şeridi üzerinde kurulan Hiroşima, bugün 1150000 civarında nüfusa sahip bir şehir. İkinci Dünya Savaşında müttefik güçlere karşı teslim olması bir türlü kabul ettirilemeyen Japonya’nın, iktidardaki imparatoru ve Japon Faşizminin siyasi yöneticilerini teslim olmaya zorlamak için Japonya’ya atom bombası atılması uygun bir yol olarak görülmüş. Atom bombası atılmasına uygun şehir seçiminde, Amerikalıların uyguladığı seçim kriterleri insanı çok düşündürüyor; 5 km çaplı şehir merkezi olacak, askeri ve/veya sanayi tesisleri ve çevresinde yoğun sivil yerleşim olacak. Bu kriterlere uygun 17 şehir arasında yer alması Hiroşima’nın tarihsel şansızlığı. Bu 17 şehir arasından ilk atom bombasının atılmasının uygun olacağı ilk 4 şehir arasına Hiroşima’da seçilmiş. Hiroşima’nın son talihsizliği ise finale kalan 4 şehir arasından, günün hava şartları uçuş ve görerek hedefe bombayı bırakmak için en uygunu olanı olması.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Bugün gezdiğimiz iki nehir arasındaki üçgen şeklinde, sakin, huzurlu ama bir o kadar da hüzün dolu Barış Alanı bir zamanlar şehrin cıvıl cıvıl, ticari ve kalabalık bir yerleşim merkeziymiş. Atom bombası buraya düşünce taş taş üstünde kalmayıncaya kadar şehri harap etmiş. Hiroşima’ya atılan atom bombası sonucunda 380000 kişilik şehirden, 1945 yılının sonuna kadar kimi kaynaklara göre 66 bin, kimi kaynaklara göre de 140000 kişi yaşamını yitirmiş. Faciayı yaşayıp hayatta kalabilmiş kişilere Japonya’da ‘Hibakusha‘ deniyor. Bunlardan bile yıllar sonra radyasyonun geç dönem etkileri ile ölenler, sonraki kuşaklardan etkilenenler olmuş.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Savaş sonrası şehir yeniden yapılırken, 1954 yılında Japon mimar Kenzo Tange bu gezdiğimiz alanda bir barış parkı kurmayı tasarlamış. Böylece atom bombası gibi kitlesel imha silahlarının ama daha da önemlisi, savaşın kötülüğünün gelecek kuşaklarca unutulmaması istenmiş. Bu alanda her yıl 6 Ağustosta ölenler anısına törenler düzenleniyor ve barış için dilekte bulunuluyor.
Biz bu alanı gezmeye Hiroşima Barış Anıtını (Genbaku Dome) ziyaret ederek başladık. 1915 yılında Çek mimar Jan Letzel tarafından Motoyasu Nehri kenarına kurulu olan bu bina Hiroşima İli Ürün Sergi Salonu olarak kullanılmış. Binanın kubbesi bombadan dolayı yıkılmamış ve ayakta kalmayı başarmış. Patlamanın meydana geldiği yer kubbeye 150 metre uzaklıkta ve yerin 600 metre üstündeydi. Aslında Aioi Köprüsü üzeri hedeflenirken, sapma sonucu bir hastanenin tam üstünde patlamıştı. Zaman zaman gezi grubu olarak yaptığımız gibi, bu anıt önünde de “duran adam” pozisyonunda saygı duruşumuzu gerçekleştirdik. Bu alanda yaptığımız saygı duruşlarının ilki de burada olmuş oldu. Patlamanın olduğu günkü dehşet hakkında bir fikir verircesine yarısı ayakta duran ve yıkımın olduğu hali ile müze anıta çevrilmiş bu bina bizi çok etkiledi.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Daha sonra Aioi Köprüsünü geçip Barış Çanı‘na geldik. 1964’de bu alana dikilmiş Barış Çanı neredeyse 1 ton ağırlığa sahipmiş. Bu çanın üstünde bir dünya haritası var ve bu haritada tek dünyayı sembolize eder şekilde ülke sınırı yok.
Park içinde yürümeye devam edince Çocukların Barış Anıtı’na geliyorsunuz. Bu anıt bombalama sonucunda Hiroşima’da ölen çocuklara adanmış. Bu anıtın gerçek bir hikayesi var ve dinlediğimizde tüylerimiz diken diken oldu. Sasaki Sadako Hiroşima’ya atılan atom bombasının uzun süreli etkilerine maruz kalmış olan bir çocuk. Kan kanserine yakalanan Sadako, eğer origami yöntemi ile küçük kağıtlardan 1000 adet turna yapabilirse iyileşeceğine inandırılmış. Kendisini yaşama bağlayacak tedavi yönteminin minik elleri ile katladığı turnalara bağlı olduğuna inanan Sadako, yüzlerce turna yapmış. Sonu kaçınılmaz şekilde ölüm olmuş ama onun bu çabası çocuklarca desteklenmiş ve hala da tüm Japonya’dan ve hatta dünyadan, 6 Ağustos’da özellikle olmak üzere, origami turnalar buraya gönderilmeye devam ediyormuş. Heykel, Sadako ellerini iki yana açmış ve başında da origami turna olacak şekilde yapılmış.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Barış Ateşi, Barış Parkında bulunan bir diğer anıt. 1964 yılında yapılmış ve o zamandan beri ateşi devamlı olarak yanıyor.
Bunun sembolik bir anlamı da var; Bu ateş dünyadaki tüm nükleer bombalar imha edilene ve dünya artık bu tehlike altında olmayana kadar yanmaya devam edecekmiş.
Alandaki diğer ziyaret yerimiz Anıt Mezar (Memorial Cenotaph) oldu. Bu anıt mezar 1952 yılı 6 Ağustos’unda açılmış. Bu eyer şeklinde beton yapıda bombalamada ölen tüm Hiroşimalıların isimleri yazılı. Anıta “hata bir daha tekrarlanmasın diye barışa yaslan” mealinde bir yazı da var. Bu anıtın arkasına geçtiğinizde ortadaki açıklığın içinden hem Barış Ateşi ve hem de Hiroşima Barış Anıtının (Genbaku Dome) kubbesi görülüyor. Atom bombası sonuçlarının korkunçluğu, betonun soğukluğu ile daha ne kadar güzel anlatılabilir ki?
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Hiroşima Barış Müzesine yakın, korunmaya alınmış bir ağaç var. Bu ağaç patlamadan sonra ayakta kalan ağaçlardan bir tanesi. Bu bakımdan önemi var. Patlama merkezinden 1300 metre uzakta bulunan bu ağacın, patlamaya bakan tarafı yanmış ama diğer tarafı sağlam. Bu ağaç bugünkü yerine 1973 yılında dikilmiş ve büyümeye de başlamış. Bu ağaçlara “hayatta kalan ağaç- anlamında Hibakujumoku deniyor. Bombalamada bitkilerden yer üstünde olanlar çok etkilenmişken, yer altında olanların pek de etkilenmediği görülmüş. Zamanla bu bitkiler kendilerini yenilemişler. Hiroşima’da 2011 yılında yapılan bir çalışmada 170 kadar ağacın bombadan önce de şimdiki yerinde olduğu görülmüş.
En sonunda da Hiroşima Barış Müzesine gittik. Müzede sergilenen eserler insanı ürpertiyor. İnsanı en çok üzen de çocuklara ait olan eşyalar. Yanmış ve hatta üzerinde insan derisi kalmış elbise parçaları, parçalanmış ayakkabılar, okul çantaları gibi objeler, videolar ve mumyalarla görsel olarak da desteklenmiş.
Hiroşima’ya atılan atom bombası etkilerini patlamadan sonra ilk 1 dakika içerisinde meydana getirdiği ani etkiler (Işık, -Isı, -Ani Nükleer Radyasyon -Basınç (Blast) gibi) ve bomba patladıktan 30-60 dakika sonra kalıntı etkileri (Radyoaktif Serpinti) şeklinde göstermiş. Nükleer infilakın bütün etkilerini 100 kabul edersek, bu etkilerden: %35’i ısı (Işık ile birlikte geliyor), %5 ani nükleer radyasyon, %45 basınç (Blast) ve %15 radyoaktif serpinti etkisi olarak ortaya çıkıyormuş. 4000 C’leri bulan ani sıcaklıkta insanlar kavrulmuşlar.
Sadece insanlar mı? Metal dahil tüm eşyalar, demir köprüler bile erimiş ve yanmışlar. Ani yükselen anormal ısı karşısında insanların, eşyaların gölgeleri duvarlara, taşlara yansımış ve öylece izleri çıkmış. Atom bombası kararını verenler zararın ve kaybın büyük olması için çok çalışmışlar. Japonların işlerine, çocukların okullarına gidiş saatleri hesaplanmış ve bomba onun için sabahın 08:15’inde şehrin tam da göbeğine bırakılmış.
Radyoaktif serpinti etkisini yaratmak için bomba yerden yukarıda patlatılmış. Ben bu yazı için çalışırken şöyle bir fikre kapıldım; Amerikalılar atom bombasını buraya atmasalar ve bu savaşta kullanmasalar bile bir başka savaşta mutlaka kullanacaklardı. Atom bombası çalışmaları çok önceden başlamış ve üzerinde çok yoğun çalışılmış. Atom bombasını atan uçak yanında, iki B29 uçağı daha bombayı taşıyan Enola Gay’e eşlik ediyordu. Bunlardan birisi bombanın etkilerini fotoğraf ve filme alırken, diğeri de bomba etkilerini bilimsel olarak ölçen aletler taşıyordu.
Hiroşima’ya atılan -küçük çocuk-lakaplı bomba Uranyum 235, 3 gün sonra Nagazakiye atılan -şişman adam- lakaplı atom bombası ise Plütonyum-239 içeriyordu. Yani 3 gün ara ile iki farklı içerikte atom bombası denenmiş, patlamanın sonuçları kaydedilmiş ve ölçümleri yapılmıştı. Sonrasında da şehre ve insanlar üzerindeki etkileri gözlenmişti. Sanki Japonların, Amerikalılara büyük kayıplar verdiği Pearl Harbor saldırısının öcü Japonlardan alınırken, aynı zamanda insanlar üzerinde bir deney yapılmıştı. Deneklerde Japon siviller ve çocuklardı. Hiroşima ve Nagazaki’ye 3 gün ara ile atılan bombada ölen 200.000 üzerindeki insan ve atom bombasının sonuçları sonradan Amerikalıları bile korkutmuş olmalı. En azından öyle olmasını umuyorum.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
İkinci dünya savaşı stratejik bombardımanın en yoğun yaşandığı savaş oldu. Avrupa’da 60 bin İngiliz sivil, Alman bombardımanlarında öldü. 600 bin Alman sivil de müttefik bombardımanlarında öldü. Yani atom bombası belki ani gelen sonuçları itibari ile şok etkisi yarattı ama yıllar süren stratejik bombardımanlarda ölen insan sayısı asla küçümsenmemelidir.
Konuyu çalışırken edindiğim bir diğer konu ise Japonya tarihinin, Japon askeri faşist iktidarında, civar komşu ülkelere yapılan katliamlarla dolu olması. Çin’de Nanking Katliamı(Aralık 1937’den, Şubat 1938’e kadar süren, 300.000 kişinin öldürüldüğü, 200.000 kadına da tecavüz edilip, askeri genelevlere gönderildiği soykırımın adı), Changjiao Katliamı(1943 Mayıs ayında Çin’deki Japon işgal kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen ve 4 gün içinde 30.000 sivilin ölmesi, binlerce kadının tecavüze uğramasıyla sonuçlanan katliam), Manila Katliamı (Şubat 1945’de Filipinler Manila’da Japonların din adamları, kızılhaç personeli, hastanede yatan hastalar, sağlık personeli ve savaş esirlerini ayırt etmeden, herkesi öldürdüğü katliam. Sivil kaybının en az 100.000 olduğu sanılmaktadır) Sook Ching Katliamı (İkinci Dünya Savaşı sırasında,1942 yılında Japonlar’ın Singapur’da 25 bin kişiyi öldürdüğü katliam) gibi Japon askerlerinin yaptığı katliamlar tarihe kaydedilmiştir. Bu yazıyı yazarken öğrendiğim bir başka bilgi ise Japon İmparatorluk Ordusunun kurduğu “Birim 731 (Unit 731)” adlı bir birim hakkında. Bu birimde İkinci Dünya Savaşı sırasında kimyasal ve biyolojik silahlar üretmek amacıyla çalışmalar yapılmış ve binlerce sivil bu deneylerde öldürülmüş veya sakat bırakılmış. Özellikle Koreli esir insanlar üzerinde yapılan deneyler, Alman Nazilerin Yahudiler üzerinde yaptığı deneyleri gölgede bırakacak düzeyde. İşin kötü tarafı İkinci Dünya Savaşında bu birimin başındaki Japonların, deney sonuçlarını Amerikalılara vermeleri karşılığında ölüm cezası ve savaş suçlusu olmaktan kurtulmuş olmaları.
Son yazdıklarımla “Japonlarda atom bombası atılmasını hak etmişler” demek gibi bir kastım yok. Olayların neresinden bakarsanız bakın iğrenç ve utanç verici. Savaşta galip ya da mağlup olanı bilmem ama mutlaka kaybedenler siviller ve çocuklar oluyor. Bu kural tarihin hiç bir döneminde de değişmemiş, savaşlar hiç bir zaman güzel olmamış. Bana bu müze ve Hiroşima Barış Parkının düşündürdükleri, hatırlattıkları ve öğrettikleri bunlar.
Hiroşima’nın üzücü, düşündürücü havasına veda ederek saat 10:53 Shinkansen Sakura treni ile saat 12:10’da Kobe’de olmak üzere seyahat gerçekleştirdik. Bu bizim son Shinkansen’e binişimiz oldu. Sevdim bu trenlerin rahatlığını ve hızını.
Kobe, Japonya’nın Hyōgo prefektörlüğünün merkezi ve 1.5 milyon nüfuslu en büyük şehri. Şehir Kansai bölgesinde, Osaka Körfezi’nin kuzeyinde, Osaka’nın 30 km batısında yer alıyor. 1868 yılı itibariyle ticari anlamda batıya açılan ilk Japon şehirlerden birisi. Bizim ise gezdiğimiz en sevimsiz şehir oldu. Kobe’ye özellikle meşhur Kobe bifteğini tatmaya gittik. Eğer yeteri kadar gününüz yoksa programdan feda edebilirsiniz Kobe’yi.
Kobe’de Kobe bifteği (Wagyu) yediğimiz yerin ismi, Steak Land Kobe Beaf Restorant’dı. Wagyu (Kobe bifteği in de elde edildiği sığır türünün orijinal adıdır. Japonca “Japon sığırı” anlamına geliyor).
Restoranda ortaya doğru bakan U harfi şeklinde masalar ve ortada etin pişeceği ısıtma sistemi vardı. Bu masanın bir simetriği ise karşı tarafa yapılmış. Böylece etimizi pişirecek ahçımız masanın hem bizim taraf ve hem de karşı taraf ocaklarında et pişirme işlemini yapabiliyor. Eti pişirme stilleri tam bir ritüeldi. Etin tadı güzeldi gerçekten.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Öğle yemeğimiz sonrası Akashi Kaikyō Köprüsü ziyaretimizi yaptık.
Akashi Kaikyō Köprüsü, Japonya’da, Kobe şehri ile Awaji Adası’nı birbirine bağlayan, dünyanın en uzun asma köprüsü. 1991 metre uzunluğundadır, en yüksek noktası 282,8 metredir. Bu köprüyü geçip, köprüyü karşıdan gören adaya geçtik. Köprüyü en iyi gören bir tepeye, içinde büyük bir dönme dolap bulunan dinlenme tesisine gidip, hem köprüyü fotoğraflamaya çalıştık ve hem de çayımızı kahvemizi içtik. Hava hem yağmurlu ve hem de kapalıydı. Fotoğraf için kötü bir gündü.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Köprü ziyaretinden sonra Kobe’de kaldığımız otele gittik. Kobe’de kaldığımız otelin ismi Ana Crown Plaza Kobe. Akşam yemeğimizi de bu otelde yedikten sonra günü tamamladık.
Evet Sevgili Sanal Gezginler..
Hiroşima insanın insana verdiği acıların bir açık hava müzesi. Bir daha savaşlar olmasın, insanlar özellikle de çocuklar üzülmesinler diyeceğim ama yıl 2016 ve hala acılar devam ediyor. Atom bombası atılmıyor belki ama bugünün silahları da az yıkım yapmıyor. Siyaset yapanlar, yöneticiler değişse de, kötü sistem değişmiyor..
Bu konuyu bitirirken büyük ustanın, Nazım Hikmet’in Hiroşima üzerine yazdığı şiirin son bölümünü hatırlatmak istiyorum..
…………………………….
Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler
Nazım Hikmet Ran (Kız Çocuğu şiirinin bir bölümü-1956)
Geziye çıkmadan birkaç gün önce bir gezgin arkadaşın yolladığı fotoğraf beni çok etkilemişti. Gezi boyunca küçük örneklerini görsek de, orman halini görmediğimiz bambu ormanı fotoğrafıydı gördüğüm. Burasını son dakikaya kadar uğraşsam da programa koyduramadım. Grup olarak gezmeye zaman yetmiyor, teknik olarak da pek olanaklı değildi. Ancak programda olmasa da uykudan fedakarlık edip Kyoto’da bulunan Sagano Bambu Ormanına kendi imkanlarımızla gitmeyi kafaya koydum. Sabahın çok erken saatlerinde otelden ayarladığımız taksilerle bu ormana gittik ve yarım saatte olsa gezimizi yaptık.
Kyoto şehrinin 10 km batısında Arashiyama Bölgesinde, 16 km² alan içerisinde bulunan Sagano Bambu Ormanı insanı gerçekten büyülüyor. Taksi ile yaklaşık yarım saatlik bir yol sonrası gittiğimiz ormana giriş imkanı olmadı. Sabahın o saatinde kapalıydı.Ama yaklaşık 500 metrelik bambularla kaplı yol bize ormanın güzelliği hakkında bir fikir verdi. Arashiyama asıl sakura zamanı ve sonbaharda doğanın değişik renklerine bürünürmüş. .
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Sabahın bu erken saatlerinde orada ancak bir avuç fotoğraf meraklısı var. Üçayak sehpalarını kurmuş, sabırla fotoğraflarını çekiyorlardı. Bu yolda yürürken gördüklerim; Yukarıdan güneşin ancak dar aralıklardan geçen ışıkları, bambu ağaçlarından oluşmuş bir tünel, rüzgar ile bambu ağaçların nazlı nazlı sallanmasıydı. Hafif de olsa esen rüzgarla birbirlerine değen yaprakların çıkarttığı seslerin melodisi ise olayın bir başka büyüsüydü. Bambu ormanı gezisinin tadı damağımızda kaldı ama bugün bir başka önemli yer gezilecek ve kahvaltıyı, hareket saatini kaçırmamak gerekti. Aynı şekilde taksi ile otelimize geri döndük
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Kyoto’da geçirdiğimiz güzel günlerin ardından Hiroşima’ya gitmek için yollara düştük. Kyoto Tren İstasyonundan Sakura adlı hızlı trene (shinkansen) bindik ve 1.5 saatte Hiroşima tren istasyonunda olduk.
Miyajima, Hiroshima Şehrinin biraz dışında, 15 dakikalık feribot geçişi (Japan Rail Pass ile ücretsiz geçebilirsiniz) ile ulaşılabilen kutsal kabul edilen bir ada. Bu ada doğal güzellikleri, başıboş dolaşan geyikleri, adanın ortasında bulunan Misen dağına çıkan yürüyüş yolları, irili ufaklı tapınakları ve en önemlisi sizi adanın girişinde karşılayan Itsukushima Mabedi’nin denizin içindeki Torii’si ile Japonya’nın görülmesi gereken en önemli yerlerinden birisi kabul ediliyor. Itsukushima Mabedi, bu mabedin deniz içinde kalan toriisi ve Misen Ormanı UNESCO Dünya Kültürü Mirası listesi içinde yer alıyorlar. Yani biz bu gezi ile UNESCO listesi içinde olan 6. Japon eserini gezmiş olacağız.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Geçmişte kadınların bu adaya çıkmasına izin verilmez, adanın ritüel saflığının bozulmaması için de yaşlı insanlar ölmeleri için adadan gönderilirmiş. Aslında adanın gerçek ismi Itsukushima Adası. Ancak ada takma ismi olan Miyajima Adası (“Mabet Adası” anlamında) adı ile meşhur.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Hiroşima kıyılarından, Miyajimaguchi Feribot İskelesinden kalkan feribotumuz, Seto İç Denizi’nde bulunan Miyajima Adası’nın Feribot İskelesine yanaştı. İç denizi geçerken feribot güvertesinden Misen Dağı ve feribot ilerledikçe belirginleşen deniz içindeki torii yi gözlemliyorsunuz.
Feribottan iner inmez sağ yöne doğru yürüyerek Itsukushima Mabedine yöneldik. Alanın UNESCO Listesi içinde olduğunu gösterir heykeli ve yazıyı geçip büyükçe granit sütunlu taştan bir toriinin bulunduğu alana geldik. Bu alandan hem denizdeki meşhur toriiyi ve hem de Itsukushima Mabedini yandan fotoğrafladık. Etrafta yine serbest halde gezen ve elinizdeki yiyeceklerle kağıtları kollayan geyikleri sevdik. Sonra da mabede girdik.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Adadaki en önemli yapı olan Itsukushima Mabedi, 1996’dan bu yana UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alıyor. Mabedin 6. yüzyılda yapıldığı biliniyor. 1168’de dönemin en güçlü klanının lideri olan Taira no Kiyomori, Miyajima Adasını ve üzerindeki mabedi ailesinin özel mabedi olarak ilan etmiş ve yeni binalar eklemiş. Bu binalar arasında müzik odaları, Japon Noh tiyatrosu sahnesi (müzik ve dans eşliğinde yapılan Japon Tiyatrosu) ve daha başka küçük mabet binaları var. Mabet kompleksi 56 ayrı yapıdan oluşuyor ve bu binaları birbirlerine toplamda uzunluğu 300 metreyi bulan koridorlar bağlıyor. 13. ve 14. yüzyıllarda hasar gören binalar, 1572’de orijinaline sadık kalarak yenilenmiş. Yapıların tamamı kırmızı renkte (kötü ruhları uzak tuttuğuna inanıldığından bu renk kullanıldığı düşünülüyor) ama farklı dönemlerde yapılmalarından dolayı kırmızı renkler farklı tonlarda gözüküyor.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Mabedin yapı şekline shinden-zukuri tipi yapı deniyor. Bu yapı tarzında iki taraflı simetrik binalar varken bunların tam ortasında boşluk bulunuyor. Yani bir nevi U şeklinde yapı tarzını düşünebilirsiniz.
Gelgite bağlı olarak, suyun üstünde yüzüyormuş gibi görünen Itsukushima Mabedinin Tanrı Kapısı (Torii), adadaki Misen Dağı’ndan görünümü ile Japonya’daki en güzel üç manzaradan birisi olarak kabul ediliyor. Bu yakıştırmanın tarihi 1643 yıllarına kadar gidiyor. Japonya’yı yaya olarak bir baştan diğer başa gezen Konfüçyüs öğretisini takip eden bir gezgin, 1643 yılında yazdığı kitabında, Japonya’nın 3 önemli manzarası olarak Matsushima, Amanohashidate ve Miyajima’dan bahsetmiş.
Itsukushima Torii’si 16 metre yükseklikte ve 1875 yılında yapılmış. Bu gördüğümüz yerde, kapının son halinden önce tam 7 defa kapı yapılmış. Bu kapının ağırlığı 60 ton ve ana sütunlar üzerinde duran damın uzunluğu ise 24 metre. Ana sütunlar doğal kafur ağacından (çevresi 9.9 metre), bu ana sütunları destekleyen 4 sütun ise sedir ağacından yapılmışlar. Kapı denizin ortasında sadece kendi ağırlığı ile duruyor.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Güneş ışıklarının toriiyi en iyi fotoğraflamaya izin verdiği saatler 15:00 civarında olan saatler. Ama bu sefer de sular çekilmeye başladığından kapı biraz suyun üstünde kalıyor. Zaman daha da ilerlediğinde karadan kapı yakınına kadar yürüme imkanınız olabiliyor.
Itsukushima Mabedinden çıktıktan sonra bir süre tapınak ve Torii civarından fotoğraf çekimi yaptık. Sonra buluşma saatine kadar civarı gezdik. Beş katlı pagodanın (Gojunoto) ve arkasında Toyokuni (Senjokaku) Mabedinin bulunduğu alana merdivenlerden çıktık.
Adanın ne yüksek tepesi deniz seviyesinden 535 mt. Buraya sıkı bir yürüyüşle 2.5-3 saatte çıkabilirsiniz. Bir diğer yol ise Itsukushima Mabedinden 6 dakika kadar Momijidani Parkına yürüyüp, buradan ücretsiz otobüslerle 3 dakika yol alıp, Momijidani Teleferik İstasyonundan teleferikle tepeye çıkmak. Bizim o kadar vaktimiz yoktu. Dolayısıyla tepeden manzarayı, adayı kutsal hale sokan rahip Kobo Daishi zamanından beri yanan kutsal ateşi (Kiezu-no-Reikado Salonunda) göremedik.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Toyokuni (Senjokaku) Mabedi 16. yüzyılda Japonya’nın 3 kurucusundan biri olan Toyotomi Hideyoshi için yapılmış olan bir yapı. Aslında yapılış amacı Budist metinlerin saklanması için bir kütüphane olması. Ancak Hideyoshi ölünce bina yapımı durmuş ve hiç de bitirilememiş. Bu mabedin özelliği hiç boyanmamış olması. Itsukushima Mabedinin turuncu-kırmızı boyalı halinden sonra burası çok sade kalıyor. Ama doğrusu ben bu eski halden çok etkilendim.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Beş katlı pagoda orijinal hali ile 1407 yılında inşa edilmiş ve 1533’de restore edilmiş. Japon ve Çin stillerinde izler var.
Feribot için verilen toplanma saati yaklaşırken adadan son fotoğraf karelerimizi aldık. Alışveriş mağazalarının bulunduğu ve feribot iskelesinden Itsukushima Mabedine giden ana yol Omotesando Caddesi olsa da asıl ilginç olan bir arkadaki Machiya Caddesi. Burada evler daha eskiye aitler. Bu caddede yürümeyi ihmal etmeyin derim.
Gönlüm buradan ayrılmayı hiç istemedi. Hele bu yazıyı yazarken daha yapılabilecekleri öğrenince üzüldüm doğrusu. Keşke bu adada konaklama imkanımız olsaydı.Bu adada 3, 4 ve 6 saatlik yürüyüş rotaları var. Bugünkü aklım olsa hiç olmazsa teleferikle yukarıya çıkıp oradan hızlıca yürüyüş yolunu takiple aşağıya inerdim. Ama bu kadarı için bile 2 saat gerekiyor.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Miyajima Adasından feribotla tekrar Hiroşima’ya döndük ve oradan da otelimize gittik. Hiroşima’da kaldığımız otel Hotel New Hiroden. Hiroşima bir sonraki yazıda daha geniş anlatacağım.
Umarım bir gün bu adaya tekrar yolum düşer. Tabii ki aynı dileklerim siz Sanal Gezginler içinde..