• Arşivler

  • Diğer 530 takipçiye katılın

  • Mart 2013 den beri

    • 262.863 ziyaretçi
  • Temmuz 2022
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Zencan’dan, Hemedan/Kirmanşah’a

Gezi boyunca kaldığımız oteller gayet güzeldi. İran genelinde wi-fi den faydalanıp Twitter ya da Facebook’a girebilme şansımız hiç olmadı. İran’da girdiğiniz her otelde mutlaka pasaportlarınızı alıkoyuyorlar ve sabah otelden ayrılacağınızı beyan ettiğinizde, önce bir görevli gidip odanızı kontrol ediyor. Ondan sonra pasaportlarınızı teslim ediyorlar. Otellerin kahvaltıları genelde çok iyiydi. Ekmek olarak genelde lavaş sunuluyor.

Zencan, adını verdiği eyaletin başkenti konumunda olan bir şehir. Sasanilerin ilk imparatoru 1. Erdeşir’in kurduğu düşünülen Zencan, bir zamanlar kervan yolu üzerinde olan canlı bir ticaret merkeziymiş. 13. yüzyılda Moğollar şehri yıkmışlar. İlhanlılar 14. yüzyıl başlarında Zencan’ın 32 km güney doğusunda Sultaniye’yi kendilerine başkent yapmışlar. İlhanlıların 8. hükümdarı olan Olcaytu, Sultaniye’yi zamanın sanat merkezi ve mimari olarak da önemli bir şehri haline getirmiş. Sabah erkenden yollara düşerek, dünkü programdan kalma Olcaytu’nun Türbesini (Sultaniye Kubbesi olarak da bulabilirsiniz) gezmeye gittik.

M.S 1302-1312 tarihleri arasında yapılmış olan bu türbenin en önemli özelliği İran’da bulunan en eski çift katman şeklinde kubbeye sahip olması. Dünyada tuğla kubbeye sahip olan en büyük yapılar sıralamasında üçüncü durumda (diğerleri Ayasofya ve Floransa Katedrali kubbeleri). Dış dekorasyonunun çoğu maalesef kaybolmuş. Ancak iç mekanda az sayıda da olsa muhteşem mozaikler, fayanslar ve duvar resimleri kalmış. Zamanında buranın iç mekanının güzelliğini tahmin bile edemiyorum. Taşları ince ince nakış gibi işlemişler. Sultaniye Kubbesi, Hoca Ahmed Yesevi’nin Mozolesi ve Tac Mahal gibi daha görkemli kubbe yapılarına da ilham kaynağı olmuş. İçeride restorasyon var ve tahminimce bu kadar ince işçiliğin restorasyonu yıllar sürecektir. Olcaytu’nun Türbesinin üst katını da gezmeyi sakın ihmal etmeyin derim.

Olcaytu Türbesi 2005 yılı itibariyle UNESCO tarafından Dünya Kültür Miras Listesinde yer almış. Bu türbe sekizgen şeklinde tasarlanmış olup türbenin iç mekanı 24 metre genişliğinde ve kubbesi ise yerden 51 metre yükseklikte bulunuyor. Sekizgen yapının her kenarından teğet geçen sivri kemerli bir kapı, ayrıca üst kısmından teğet geçen sivri kemerli 3 adet pencereyi andıran nitelikte boşluk bırakılmış. Sütunların üst kısmında bir çeşit yazı kuşağı kullanılmış. Kubbenin iç kısmında ise mavi çini kaplamalarının izleri var.

Tabii ki Sultaniye Kubbesi’ni hakkı ile gezmek, her bir ayrıntıya hakim olabilmek pek mümkün olamadı. Ancak yolumuz bugün uzun. Zencan’dan Hemedan ve Kirmanşah’a ulaşmamız gerekiyor.

İran’da iki önemli dağ sırası var; Bir tanesi İran’ın kuzeyinde yer alıp, kuzeybatıda Azerbaycan sınırından başlayıp Hazar Denizi’nin güney kıyısı boyunca doğu batı istikametinde uzanan Elburz Dağları, diğeri ise Kuzeybatı İran’dan başlayarak ve kabaca İran’ın batı sınırını kuzeyden güneye takip ederek Hürmüz Boğazı’nda sonlanan Zağros Dağları. İşte biz bugün Zağros Dağlarını takip ederek İran’ın kuzeyinden güneyine doğru yaklaşık olarak 240 km yol yapacağız ve önce Hemedan’a, sonra da yaklaşık 190 km daha yol yaparak gece konaklama yapacağımız Kirmanşah’a gideceğiz.

Öğle yemeği saatlerinde Hemedan’a vardık. Öğle yemeği için Hemedan’da Na’l Eshkeneh adlı bir restoran seçilmişti ve gerçekten de iyi bir seçim olmuştu. Üç gündür İran kebaplarına doyamadık diyebilirim.

Elvend (Alvand) Dağı eteklerine kurulu Hemedan’ın tarihi çok eskilere kadar gidiyor. Şehri Medler kurmuş ve kendilerine de başkent olarak seçmişler. O zaman ki adı ise yazılı kaynaklarda Ekbatana olarak geçiyormuş. Medler’in, İrani kabilelerinden birisi olarak, Batı ve Kuzeybatı İran’da en azından MÖ 12. veya 11. yüzyıllardan beri mevcut olduğu düşünülüyor. Ancak bu bölgelerdeki etkinlikleri MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülmeye başlanmış.

Yemek sonrası ilk olarak Ganjname (Ganjnameh) adlı gezi yerine gittik. Ganjname dere üzerindeki granit bir kaya üzerine 20 satırda taşa oyulmuş, her biri 2 × 3 mt ölçülerinde iki yazıt paneli. Ahameniş Kralları Birinci Darius (sol üstteki) ve oğlu Kral Xerxes (Serhas) (sağ alttaki) adlarına yazılan yazıtlar üç dilde yazılmışlar; Eski Farsça , Neo-Babil ve Neo-Elam dilleri. Yazıtlarda kral isimleri değişse de ana konular olan Ahura Mazda’ya övgü, soylar ve fetihler aynı şekilde kalmış. Halk bu yazıtlarda hazinelerin yerinin gizli kodlarının saklı olduğuna inandığından buraya “Hazine Kitabı” adını takmış.

Ganjname Yazıtlarına giden yol boyunca kalabalık dikkatimizi çekti. İran’da bayram olması nedeni ile yerel halk alana akın etmiş. Bazı yerlerde çadırlar var. İran’da halk tatil zamanlarında şehir içlerinde çadırlarda konaklayarak da tatilini yapabiliyormuş. Parkları normal karşıladık ama bazen genişçe kaldırımların kenarlarında kurulu çadırlar bizi biraz şaşırttı doğrusu. Ama etrafta asla çöp göremiyorsunuz. Mangal olayına da rastlamadık. Evde yaptıkları yemekleri çıkartıp, örtülerini sererek pikniklerini, konaklamalarını yapıyorlar. Bu yönleri ile İran halkını çok takdir ettik. Ganjname yakınlarda akan dere boyunca insanlar pikniklerini yapıyorlar.

Hemedan, Yahudiler için önemli bir şehir. Bir grup Yahudi’nin, Medlerin toprakları içinde olan Hemedan ‘a Asur Kralı Salmaneser tarafından yerleştirilmesi MÖ 722 yılına tarihleniyor. Medler o zamanlar henüz Asurların boyunduruğu altında bulunuyor. Geçmiş ve gelecek yazılarda da dillendireceğim gibi kadim Pers topraklarında imparatorluk dini olan Zerdüştlük dini dışındaki dinlere karşı da hoşgörü söz konusu olmuş. Bir zamanlar Hemedan’da 50000 Yahudinin yaşadığı belirtiliyor. Sasani Hükümdarı 1. Yezdigird’in (ya da Yezdicerd) karısı Kraliçe Šušandoḵt, İran topraklarında en üst noktalara gelmiş olan bir Yahudi. Safeviler zamanına kadar da Yahudiler İran’da özgürce yaşamışlar. Ancak ondan sonra Yahudilere baskılar başlamış ve onlar da zaman içinde yavaş yavaş bu toprakları terk etmeye başlamışlar. Yine de tüm İran şehirleri içinde Yahudiler en rahat ve Yahudi Mahalleleri oluşturmadan, halkın içinde, onlarla karışık olarak Hemedan içinde yaşamaya devam etmişler. Bu konuya girmemin nedeni Hemedan’da Ester (Esther) ve amcası Mordekay‘ın (Mordechai) Türbesi ziyaretimizi anlatacak olmamdır.

Ester ve Mordekay Türbesinin bulunduğu Hemedān, İran’daki Yahudiler için kutsal bir yer. Kutsaliyetin nedeni ise İncil’de bahsi geçen Kraliçe Ester ve amcası Mordekay’ın kalıntılarına ev sahipliği yaptığına olan inanış. Bilimsel herhangi bir kazı ile desteklenmiş bir gerçeklik yok aslında ve hatta burada gömülü olanın Yezdigirt’in Yahudi olan karısı Kraliçe Šušandoḵt olduğunu ileri süren tarihçiler var. Bu mezarlar üzerine zamanla türbe yapılmış. Yahudilerin genellikle her hafta, özellikle de Purim’de ziyaret ettikleri bir hac yeri olmuş. Ester ve amcası Mordekay’ın Türbesi arkeolojik olarak olmasa da, tarihsel olarak şehrin en eski anıtları arasında bulunuyor. 1600’lü yıllarda yapılan türbenin kubbesi 15 metre yükseklikte.

Bizi türbe kapısında, oranın din görevlisi karşıladı. Büyük bir ciddiyetle türbe ve Purim Bayramı hakkında bilgi veren de o oldu. Lahitlerin önünde bulunduğu küçük odanın önündeki genişçe bir odada sandalyelere oturup bilgilendik. Sonra da daha küçük olan lahit odasını gezdik. Türbenin bence en ilginç kısmı epey bir eğilerek girmek zorunda olduğunuz taş kapısı ve demirden kilidi. İçeride bulunan abanoz ağacından lahitler orijinal değiller. Bir zamanlar burada çok eski basım kıymetli eserler varmış.

Abanoz ağacından yapılmış olan lahitler üzerinde ibranice yazıyla Purimden bahseden yazılar varmış. Ziyaretçilerin adak için lahit üzerine koydukları mumlar yangına ve orijinal lahitlerin yanmasına neden olmuş. Şu anda içeride bulunan lahitler sonradan yine abanoz ağacından yapılmış.

Son olarak Purim Bayramından da bahsedelim; Ahameniş Kralı 1. Serhas (İncil’de geçen ismiyle Kral Ahasuerus-Ahaşveroş), kraliçesinin kendisini saray eşrafı önünde küçük düşürmesi üzerine kendisine yeni bir kraliçe bulunması için emir verir. Mordekay, yeğeni Ester’i de kraliçe adayı olarak krala sunar. Kral diğer adaylar arasından Ester’i kendine kraliçe olarak seçer. Amca Mordekay ve Kraliçe Ester, krala Yahudi olduklarını söylemezler. Mordekay krala yapılacak olan bir suikastı öğrenir ve kral onun sayesinde kurtulur. Mordekay bu olay sayesinde kendine hem mevki ve hem de sarayda düşman kazanır. Bu düşmanlar içinde en nüfuslu olan kralın veziri olan Haman’dır. Haman, Mordekay’ın ve Kraliçe Ester’in Yahudi olduğunu öğrenir. Kraliçe Ester’e uzanamaz ama Amca Mordekay dahil tüm Yahudilerin öldürülmesi emrini verir. Kraliçe Ester durumu kralına anlatarak vezirin oyununu bozar. Vezir idam edilir, Yahudiler de ölümden son anda kurtulurlar. İranlı Yahudiler de o günden sonra bu ölümden kurtuldukları günü Purim Bayramı olarak kutlarlar.

Hemedan denince akla gelmesi gereken bir başka isim ise İbn Sina (Ebu Ali Sina ya da Batılıların söyleyişiyle Avicenna). İslamın altın çağ döneminin en önemli tıp doktoru, filozofu, astronomu ve bilimle ilgili başka bir çok şeyi yani tam bir polimatı (pek çok farklı disiplinde engin bilgiye sahip olan kişi). 980 yılında Özbekistan’da dünya gelip, 1037 yılında Hemedan’da veda etmiş.

Özellikle tıp ve felsefe alanında çok sayıda kitap yazmış. Batılılarca modern Orta Çağ biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinmiş olan bir “Büyük Üstat”. Tıp alanında yedi yüzyıl boyunca temel kaynak eser olarak süregelen “El-Kanun fi’t-Tıb” (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş. Hemedan’da İbn Sina adına 1952 yılında tamamlanan bir müze ve mozole var.

Pehlevi döneminde, İran Ulusalcılığının zirve yaptığı zamanlarda bu yapıt bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış. İslam Devrimi sonrasında, Humeyni’nin kendisi de İbn Sina hayranı olmasaydı, burası da devrimin sıcaklığında değişime uğratılacaktı.

İbn Sina’nın ölü bedeninin bulunduğu mezar,  İran’ın bir başka UNESCO Kültür Miras eseri olan Gonbad-e Qabus denilen (Kavus’un Künbeti) mezarından ilham alınarak yapılmış bir kulenin altında bulunuyor. Müze içinde İbn Sina’nın yazılı eserlerinden örnekler, onun zamanında kullanılan tıp aletleri ve kavanozlar içinde saklanan şifa malzemeleri bulunuyor. Müzenin hemen yanında çok güzel bir park var. Parka, başta İbn Sina olmak üzere İran’ın meşhur bilim insanlarının büstleri ile konmuş.

Hemedan’daki son durağımız Üryan Baba Tahir’in mezarını ziyaret etmek oldu. Hayatı hakkında bilinen fazla bir şey yok. Hemedan’da (bazı kaynaklarda ise Luristan’da) doğduğu kabul ediliyor. Baba Tâhir’in, şiirlerinde sık sık yersiz yurtsuz bir serseri hayatı sürdüğünden, tuğlayı yastık yapıp uyuduğundan, sürekli olarak sıkıntı içinde bulunduğundan söz etmesi onun bir kalender hayatı yaşadığını gösteriyor. “Üryan” lakabının da bu sebeple verilmiş olduğu söyleniyor. Selçuklu Hanedanı’ndan Tuğrul Bey’in saltanatı sırasında, Firdevsi’nin ve İbn Sina’nın döneminde yaşamış. Sonraki dönem şairlerinden Ömer Hayyam’ı etkilemiş. Ömer Hayyam şiirlerinde yaşama zevkini ön plana almış. Buna karşılık Baba Tâhir hayatın çilesini konu edinmiş ve kötümser bir şair olarak görünüyor. Şiirlerini Fars dilinin Hemedani lehçesiyle yazılmış. Kürt şairi olarak da kabul görülüyor.

1970 yılında Mohsen Foroughi tarafından tasarlanan Baba Tahir Mozolesi, çiçeklerle ve dolambaçlı yollarla çevrili bir parkta yer alıyor. Yapı, merkezi bir kuleyi çevreleyen on iki dış sütundan oluşuyor. Ortada Baba Tahir’in mezarı var. Kubbe içi ise renkli ve süslemeli mozaiklerle kaplanmış. Burada da mezarı başında Baba Tahir’in şiirleri hala okunuyor. Baba Tahir’in mezarı başında yaşlı bir İran’lının Farsça şiir okuduğunu görünce kaçırmadım anı.

Aşağıda Baba Tahir’in bir şiiri ile bu bölümü bitirelim;

“Sen gittin: gök kubbeye yaş doldururum.

Toprakta bir kısır ağaç olmuş, kururum..

Sensiz, gece gündüz kanayan bir köşede

Ömrüm sona ersin diye bekler, dururum..”

Gezekalın

13.06.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Taht-ı Süleyman / Zencan

Tebriz’de geçirdiğimiz bir tam gezi gününden sonra, İran’da girdileri ile çıktıları ile, yaklaşık 4500 km sürecek olan karayolu yolculuğumuza başladık. Gezinin özellikle Tebriz’den Şiraz’a olan ilk beş günü, erken kalkmalar ve yola düşmeler, soğuktan sıcağa doğru olan iklim değişmeleri, uzun otobüs yolculukları ile bizi yordu. Eğer siz de Tebriz’den Tahran’a bu rotayı takip edecekseniz bu yorucu, zorlu ancak manzarası güzel yolculuklara hazır olun.

Bugün yolcuğumuz Tebriz’den Zencan taraflarına doğru olacak. Aslında programa göre aynı güne iki önemli eseri, iki önemli UNESCO Dünya Kültür Mirası eserini sığdırma amacımız vardı; Bir tanesi Taht-ı Süleyman (Takht-e Soleyman), diğeri ise Sultaniye’de Olcaytu Türbesi. Ama Tebriz’den Taht-ı Süleyman’a kadar 324 km’yi bulan ve yaklaşık 5,5 saat süren yol olunca ve oradan da Zencan’a 150 km yolumuz olunca rehberlerimiz doğru olarak Olcaytu Türbesi’ni ertesi gün sabaha bıraktılar.

Yolumuz kilometre olarak aslında az gözükse de İran’da, Tahran civarı dışında, yollar çok da düzgün değil. İran’da her bir eyalete giriş ve çıkışta turist otobüsleri mutlaka yol kenarında sadece bu işlere bakan polislere kayıt olmak zorundalar. Bu da dur-kalklarla gecikmelere neden olabiliyor. Yolumuz Batı Azerbaycan Eyaletinden, Zencan Eyaletine doğru olacak. Kürdistan Eyaletinin ise sınırlarında dolaşacağız. Bildiğimiz ve alıştığımız tarzda yol kenarı dinlenme tesisini İran’ın bu bölümünde bulmak zor. Kıssadan hisse İran’da otobüs yolculuklarında acil durumlar için yanınızda atıştırmalıklar hazır bulunsun derim.

Biz Taht-ı Süleyman’a doğru olan yolculuğumuzda öğle yemeğini, Taht-ı Süleyman’a yakın ve Süleyman Zindanı Dağını karşıdan gören, köy diyeceğimiz bir yerde, yer sofrasında yedik. İran’da nerede ve hangi şartlarda yemek yerseniz yiyin memnun kalacaksınız.

Bu arada Süleyman Zindanı Dağı, Taht-ı Süleyman’ın 3 km batısında yer alan, içi boş koni şeklindeki dağın adı. Burası Sasani döneminde Zerdüşt rahipler için kurban ve ibadet yeriymiş. Muhtemelen iki bin yıl önce, bugün boş olan ve tepenin ağzında yer alan külahın içi suyla doluymuş. Ancak zamanla çökelmeler sonucu gölde su kaybolmuş, kurumuş ama koni şekli korunmuş. MÖ 830-660 yılları arası Zerdüştlerin ibadet ettiği bu yer, Sasaniler zamanında Taht-ı Süleyman’a taşınmış. Yerel inanışa göre Süleyman’ın bu dağda emirlerine uymayan devleri hapsettiğine inanılıyor.

AHAMENİŞ BAYRAĞI

Tarihte Pers topraklarından 4 büyük imparatorluk çıkmış; Medler, Ahamenişler (ya da Ahameniler), Partlar (ya da Arşaklılar) ve Sasaniler. Bugün ziyaret edeceğimiz Taht-ı Süleyman özellikle Sasaniler ve sonrasında da İlhanlılar zamanında kutsiyet atfedilen çok önemli bir yerleşim yeri olmuş. Tek gezi yeri anlatılacağından araya Sasaniler ve Zerdüştlük ilgili kısa bir bilgilendirme yazısı sokmak iyi olacaktır. Böylece gezdiğimiz yerin önemini, bir zamanlar bu alanda yaşamış insanlar için anlamını iyice anlayabilme şansımız olacaktır

SASANİ BAYRAĞI

Partlar kendilerini hem Yunan ve hem de Ahamenişlerin soyundan görmüşler ve en güçlü zamanlarında günümüz İran’ın tamamı, Irak, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan, Tacikistan, Pakistan ve Afganistan’ı yönetmişler. Persis Eyaletinin Satrabı olan I. Erdeşir (Ardashir),  son gerçek Part Kralına karşı isyan bayrağını açıp onu öldürerek Partların sonunu getirmiş. Böylece tarih sahnesinde yaklaşık 500 yıl kalacak olan Sasaniler dönemi başlamış. Sasani dönemi, İran tarihinin en önemli ve etkili dönemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Birçok yönüyle Sasani dönemi, Pers medeniyetinin en önemli başarılarına tanıklık etmiş ve İran’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve İslamlaşmasından önceki son büyük İran İmparatorluğu olmuş.  Sasani ismi, birinci Erdeşir’in (Ardashir) baba tarafından dedesi olan Sasan (Zazan)’dan geliyor. Sasan, Anahita Tapınağı’nın baş rahibiymiş. Partları yenip başkentleri Tizpon’da taç giyerek kendini Şehinşah (Krallar Kralı-Şahlar Şahı) ilan eden Erdeşir de Tanrıça Anahita’yı takip eden rahipler soyundan geliyormuş. Sasanilerin, özellikle büyük kralları 1. Erdeşir ve 1. Şapur’la belirgin olarak ortaya çıkan, farklı dini inançlara karşı saygı duyma, tolerans gösterme gibi bir özellikleri var. Gerçi sonradan gelen Sasani Kralları zaman zaman bu davranıştan vazgeçseler de genelde 1979 devrimine kadar Pers topraklarında devam eden dini hoşgörünün kaynağı Ahamenişler, Sasaniler dönemine kadar gidiyor. Bu nedenle baskı gören Hristiyanlar, Yahudiler Sasani topraklarında özgürce yaşamışlar. Zerdüştlük inancının egemen olduğu Sasaniler arasında Maniheizm, Zurvanizm gibi Zerdüştcülüğün alt mezhepleri kabul edilebilecek yeni inanışlarda hayat bulabilmiş.

Faravahar

Günümüzden 3500 yıl önce Zerdüşt tarafından İran’da kurulan, yaklaşık MÖ 6. yüzyıldan, MS 7. yüzyıla kadar 3 büyük Pers İmparatorluğu’nun dini olan Zerdüştçülük, (Zerdüştilik ya da Mecusilik) dünyanın en eski tek tanrıcı vahiy dini olarak kabul ediliyor. İçinde iyi ve kötünün sürekli savaşım hali (dualist) ve dünyanın sonunun olduğuna (kıyamet günü) dair (eskatolojik) inanışların ilk örneklerini barındıran Zerdüştçülüğün kutsal kitabı Avesta, tanrısı Ahura Mazda, Peygamberi ise Zerdüşt Espantaman‘dır.

Eski çağlardan beri evrenin 4 elementten meydana geldiğine inanılır; Toprak, hava, su ve ateş. İnsanlar su ve ateşe olan saygılarını onların koruyucusu olarak tanrıça-tanrılar atfederek ya da tapınaklar inşa ederek göstermişler. Gezeceğimiz yer olan Taht-ı Süleyman’ın yeri Persler tarafından boşuna seçilmemiş. Persler, suya olan saygılarından dolayı volkanik aktivitelerin oluşturduğu bu höyük üzerine, kalsiyumdan zengin kaynak suların beslediği gölet çevresine yerleşmişler. Su, savaş ve bereket tanrıçası Anahita için tapınak yapmışlar. İran’daki en önemli üç Zerdüşt Tapınağından biri olan, kraliyet ve seçkin askerlerin kullandığı Azergushnasp (veya Adur Gushnasp) Tapınağı ateşe olan saygılarından yapılmış.

Taht-ı Süleyman’ı surlar içinde, küçük bir göl çevresinde kurulu, sıradan antik bir yerleşim alanı olarak görmemek lazım. Burası aslında bu topraklarda dini inanışların gelişimi-değişimini görmek için açık hava müzesi gibi.

Taht-ı Süleyman ismi bölgeye İslamı ilk taşıyan Araplar tarafından verilmiştir. Müslümanlar bu bölge yakınlarında Süleyman Peygamber’in tahtının bulunduğuna inanıyorlar. Tabii ki yapılan kazılarda buna ait herhangi bir bulgu yok. Taht-ı Süleyman adını almadan önce yörenin  tarihsel adı Shīz olarak biliniyor.

Oval surlarla çevrili olan alanın 3 kapısı var. Alana Güney kapısından giriş yapılıyor. Tabii ki burası ilk zamanlarda surlarla çevrili değilmiş. Önceleri tuğla ile çevrili olan iç surlara, taştan dış surlar eklenmiş. Taht-ı Süleyman’da ilk yerleşimin izleri MÖ 5. yüzyıla kadar tarihlendirilmiş. Yani burası Sasanilerden önce, en azından Ahamenişler için de kutsal bir alan ve yerleşim yeri olmuş. Gölet koyu yeşil renkte. 80 metreye, 120 metre boyutlarında olan gölet, zamanında tarımsal sulama için de kullanılmış. Göletin ortalama derinliği 79 metre ama en derin yeri 120 metreyi buluyor. Buradan çıkan suyun sıcaklığı 21 C ve yıl boyu sabit bir sıcaklıkta kalıyormuş.

Alanın büyük bir dini önem kazanması Sasanilerin erken dönemlerinde gerçekleşiyor. Alanın Kuzey kapısına yakın, merkezde bulunan çok odalı ve ortadaki ateşgedeye ev sahipliği yapan Azergushnasp Tapınağı kalıntıları bulunuyor.

Orijinali kerpiçten yapılmış tapınak, zamanla tuğladan duvarlarla örülmüş. Azergushnasp Tapınağının Doğu ve Batı tarafında iki tapınak daha var; Doğu tarafında olan Tanrıça Anahita için yapılmış olan tapınak ve Batı tarafında ise bir koridorla biten ve muhtemelen kraliyet ailesi için ayrılmış tapınak bulunuyor.

MS 623 yılında Bizans orduları tapınağı yağmalamışlar ve ağır zararlar vermişler. Sonra da İslam orduları alana gelmişler. Bu dönemde de Zerdüşt halkın bu alanda tapınmaları devam etmiş. 13. Yüzyılda İlhanlıların bölgede hakimiyeti başlamış ve adı bu sefer Soqurloq olarak anılmaya başlamış.

İlhanlılar, İslam öncesi yapıların birçoğunu yeniden kullanmalarına ve yenilemelerine rağmen, büyük ölçüde alanın Güney kısmını kaplayan gölün etrafına yeni binalar inşa etmişler. Burayı, göçebe Moğol kabile hayatından, yerleşik düzene geçmek ve Pers kültürü ile kendi kültürlerini harmanlamak için kullanmışlar. Yazlık saray, cami ve hamam yapmışlar.

Taht-ı Süleyman 2003 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Alanda bazı bölümler restorasyonda olduğundan gezemedik. Ancak gezdiğimiz alanlara bile doyamadık diyebilirim.

Taht-ı Süleyman gezisi sonrasında Zencan’a doğru yola çıktık. Yaklaşık 150 km yol yaparak Zencan’a ulaştığımızda hava kararmıştı. Ancak Zencan’da Rakhtshooy Khaneh adlı bir yeri gezmemiz gerekiyordu ve otele uğramadan doğrudan buraya gidildi.

Burası aslında tarihi bir çamaşırhane. Burayı Ekber ve İsmail adında iki kardeş, 20. yüzyıl başında inşa etmiş. Burayı kışları çok sert geçen Zencan kadınlarının rahatça çamaşır yıkamaları için yapmışlar. İlk bakışta burası bir hamam gibi gözükse de çamaşırhane dışında bir fonksiyonu olmamış. Kadınlar elbise, halı, mutfak eşyaları ve diğer benzer nesneleri yıkarlarmış. Burası artık bir çamaşırhane fonksiyonu görmüyor ve antropoloji müzesine dönüştürülmüş. Bu müzede Zencan geleneksel kıyafetleri ve takıları içinde kadınların balmumu heykellerini ve yıkama aletlerini görebilirsiniz.

Uzun bir gezi gününün akşamında İran’ın kebaplarını midemize indirdikten sonra otelimize yerleştik. İran gezimize Zencan-Kirmanşah hattında devam edeceğiz.

Gezekalın

08.06.2022