• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 380.057 ziyaretçi
  • Ocak 2026
    P S Ç P C C P
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Kanat Sistemi/Rüzgar Yakalayıcılar/Dolat Abad Bahçesi-Yezd

Yezd Şehri yazımın başlangıcında, bu şehrin doğa ile mükemmel uyumundan bahsetmiştim. Suyu olmayan şehre kanat denen sulama sistemi sayesinde nasıl su getirdiklerinden, rüzgar yakalayıcı sistem sayesinde doğal bir klima düzeneği kurduklarından söz etmiştim. Bugünkü yazıda sadece bu iki sistem üzerinden Yezd’i anlatacağım. Pers Kanat Sulama Sistemi UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi arasında yer alıyor.

Yezd Şehri iki büyük çölün kıyısında, su kaynakları kıt bir şehir. Zaten susuzluk Mezopotamya dışı Pers toplumlarının her daim sorunu olmuş. Mezopotamya’nın büyük nehirleri arasındaki verimli topraklarda yaşayan uygarlıklar tarımda sorun yaşamamışlar ama daha iç bölgelerde yaşayanlar susuzluk ve çöl sıcağından sıkıntılar yaşamışlar. Bir taraftan askeri olarak güçsüzlüğün verdiği çaresizlik ile verimli topraklardan pay alamama, bir taraftan da devam etmesi gereken yaşam koşulları, bu bölge insanını çareler aramaya yöneltmiş. İşte yer altı sularından faydalanma için yollar arama ve sonunda kanat sisteminin bulunması bu ihtiyaç sonucunda ortaya çıkan ve yer altı sularını kullanan bir sulama sistemi. Bazı yazılarda M.Ö. 3000’li yıllar dese de belgelere geçmiş kanat sisteminin kullanıma başlanma tarihi M.Ö. 1000’li yıllara kadar gidiyor. Yağışa bağımlı sulu tarım yapan Med’lerin sonunu getiren faktörlerden bir tanesinin kuraklığa hazırlıklı olmamaları olduğunu yazan kaynaklar var. Pers topraklarında bulunan kanat sisteminin uzunluğunun 350.000 km olduğu yazılıyor.

Gezdiğimiz yer, Zareç Kanat, Yezd’e su getiren kanat sistemlerinden bir tanesi. Kimi yerde 70, kimi yerde 80 km yazan uzunluğu ile İran’ın ve hatta dünyanın en uzun kanat (karez de deniyor) sistemi. Bu kanat sisteminde en derini 90 metre olan 2000 adet kuyu bulunuyor. Google haritalarda Yezd şehri civarı haritasını iyice yakına getirip bakarsanız (aşağıda benim yaptığım gibi) toprağın bir hat boyunca deliklere sahip olduğunu göreceksiniz. Bu delikler kanat sisteminin dikey kuyu ağızları.

Bu yazıya konu olan Zareç (Zarch) Kanatı, Yezd Şehrinin ortasında bulunan bir ziyaret yeri. Sizi orada bir rehber karşılıyor ve güzel bir bilgilendirme hizmeti alıyorsunuz. Zareç Kanat’a girişte verilen bilgilendirme sonrası geziniz başlıyor. Merdivenleri takip ederek sistemin başına kadar inmeniz gerekiyor.

Şimdi Zareç Kanatını anlatmadan, “kanat sistem nedir?” onu anlatmaya çalışalım. Yukarıdaki video görsel olarak “kanat nedir?” sorusunu güzel açıklıyor. Kısaca yer üstü su kaynağınız olmayınca, kullanmak için yeraltı su kaynaklarını arıyorsunuz. Yeraltı su kaynakları genellikle dağların eteklerinde su emen katmanlardan geçip, su geçirmez tabaka üzerinde hareket halindeler. Bu yeraltı suyu kayaç ortamın durumuna göre bir yerden, yer üstüne çıkıyorlar. Amaç katmanların doğasına göre akan suyu, insan eli ile yönlendirip, hedefledikleri yerden yer üstüne çıkmasını sağlamak.

Önce bu işin ustaları olan ve kendilerine mukanni denen kazıcılar suyun yerini tespit ediyorlar. Bazı ipuçlarından hareketle suyu bulmak için deneme kazıları yapıyorlar. Suyu buldukları kuyu, ana kuyu oluyor. Kanat açmaya hedef noktadan başlanarak, ana kuyuya doğru gidiliyor. Kanatlar, hafif eğimli tünellerle birbirine bağlanan, birbirine çok benzeyen bir dizi dikey şaft olarak inşa ediliyorlar. Birbirlerinden 20-35 metre aralıklarda bulunan kanatların arası, daha sonra yatay olarak kazılıyor ve birbirleri ile birleştiriliyor. Ustalar öyle bir eğim vermek zorundalar ki yeraltı yatağından alınan su istenen yere doğru verimli şekilde akabilsin. Her bir kuyuda 3-4 kişilik ekipler çalışırmış. 20 metrelerde olan bir kanatın yatay olarak günde 40 metre kazılabildiği, derinliğin 60 metre olduğu kanatlarda ise günde ancak 4-5 metre ilerlenebildiği yazılıyor. Yani Yezd Zareç Kanatı gibi bir kanatın kazılması yıllar sürmüş. kanat sistemine düzenli olarak bakım yaptığınız zaman ise yüzyıllar boyu çalışan bir sisteminiz olabiliyor. 1300’lerde yapıldığı söylenen Zareç Kanat’ının içinde hala su aktığının şahidiyim.

Kanatlar, suyun çok fazla buharlaşma yoluyla kaybolmadan, kirlenmeden, sıcak ve kuru iklimlerde uzun mesafelerde taşınmasına izin veriyor. Kanat açarak tünellerde havalanma sağlanıyor, kum ve kir temizliği yapılabiliyor ve tünellerin tehlikeli şekilde uzun olması engelleniyor. Zenginler kanat sistemini rüzgar tutucuların altına denk getirtip, ev içi havayı 15 dereceye kadar soğutabilen doğal klima sistemi de yaptırmış oluyorlar. Ne müthiş bir teknik? Ne kadar doğa ile uyumlu bir sistem değil mi? Bu sistemin doğduğu topraklar Pers toprakları. Bu sistemin tekniği buralardan suyu olmayan Afrika, Çin ve Güney Amerika çöl topraklarına da götürülmüş.

Zareç Kanat’ın merdivenlerinden epey bir indikten sonra bir su değirmenine ulaşacaksınız. Evet! Yanlış okumadınız. Yerin dibinde suyun gücü ile çevrilen taşlar arasında buğday öğütüp, un yapmışlar. Zamanında bu değirmenden, çuvallarla unu eşeklerle yukarıya taşımışlar.

Buradan sonra isteyenler uzun bir çizme giyip, tarihi yüzyıllarca geriye giden su kanallarında, rehber eşliğinde yürüyüş yapıyorlar. Bizim grubun tamamı bu aktiviteyi yapmadı ama sizlere kesinlikle bunu yapmanızı tavsiye ederim. Yaklaşık 20 dakika kadar dar kanallar içinde yürüyüp, şehrin çeşitli noktalarına açılan dikey şaftlara gözünüzle şahit oluyorsunuz. Sonunda ulaştığımız noktada hatıra fotoğrafı çektirip aynı yoldan geri döndük.

Yezd Şehrinde “Rüzgar yakalayıcı” denen ve çölün yakıcı sıcağından evleri korumak için kurulan bir başka sistem daha var ki onu da hayranlıkla dinledik ve gördük. Yezd Şehrinin kum rengi evlerinin üstünde uzun delikli bacalar dikkatinizi çekecek.

Çöl kıyısında sıcaktan kavrulan evlerin içlerini serinletmenin, en kolay ve en ekonomik yolunu bulmuşlar. Hala da kullanıyorlar. “Elektrik kesildi! Yüksek elektrik faturası geldi!” derdiniz yok. Tüm olay sadece bilimin ışığında, ki onlar bunu yüzyıllar öncesinden gözlemleyerek bulmuşlar, doğa ile uyum sağlamaktan geçiyor.

Rüzgar yakalayıcılara Farsça “Badgir” deniyor. Sistem çok basit aslında ve tam 3000 yıldır kullanıyor. Binlerce yıllık bilgi birikiminin ürünü olan rüzgâr yakalayıcılar, sıcak iklim koşullarına karşı mekansal havalandırma ve soğutma sağlıyorlar. Bir rüzgar yakalayıcının yapısı, o yörede hakim rüzgar yönüne bağlı olarak şekilleniyor. Bir rüzgar yakalayıcının kare veya dikdörtgen şekilli olması gerekiyor. Rüzgar yalnızca bir taraftan esiyorsa, yakalayıcının yalnızca bir açıklığı olup, iç bölmeleri olmayabiliyor. Daha değişken rüzgar yönleri olan alanlarda, rüzgar kulesini dikey bölümlere ayıran radyal iç duvarlar kullanılıyor. Böylece rüzgarla yakalanan hava bacadan içeriye giriyor. Basınç farkı etkisiyle sıcak hava yukarıya çıkıyor ve ters taraftaki baca kısmından atılıyor. Bir de zenginseniz ve eğer evinizin içine kadar kanat sisteminden soğuk yeraltı suyu getirmişseniz, rüzgar yakalayıcı sistemi kanat sistemi üstüne kurduruyorsunuz. Evinizin iç ısısını 15 dereceye kadar düşürebiliyorsunuz. Bu türden yüzyıllar öncesinden bulunan çözümler beni çok etkiliyor.

Bu bölümde yaratılan sulama sistemlerinden, doğal klimalardan bahsettik. Bölümü ikisi ile de ilgili Yezd’deki en önemli bahçe olan Dolat Abad Bahçesi ile bitirelim. 1750 yılı tarihli bu bahçe UNESCO Kültür Mirası Listesinde olan 9 Pers bahçesinden bir tanesidir. Afşar ve Zend Hanedanlığı dönemlerinin günümüze bir mirasıdır.

Uzun bir havuzun çevresinde dizili çam ve nar ağaçları mevcut. Bahçe, klasik Pers bahçesinin tüm özelliklerini taşıyor. Bu bahçenin bir diğer özelliği ise 33 metre uzunluğu ile Yezd’in en uzun rüzgar yakalayanının burada bulunması.

Sekizgen köşeli badgir altında kanat sistemi de var. Yukarıda anlattığım sistemlerin ikisini de en üst düzeyde bu binada kullanmışlar. Bina içinde ayrıca bir küçük havuz da bulunuyor. İçeri de camlarda renkli vitraylar kullanılmış.

Bahçe diğer gezdiklerim arasında en iyisi olarak gözüktü bana. Gezdiğimiz diğer bahçelere göre Dolat Abad Bahçesi’nin daha az kalabalık olması bu düşüncemin nedeni olabilir. Aslında Fin Bahçesi en güzel gözüküyordu ama gezdiğimiz zaman tatile denk geldi ve inanılmaz sayıda yerli turist vardı. İranlılar gezmeyi seviyorlar. Tatile, bayrama denk geldiniz mi fena kalabalık oluyor. Olsun! Gezecekler tabii ki. Gezmeyi bilen, gezdiği yeri bozmayan gezginden zarar gelmez.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

13.07.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Yezd Ateş Tapınağı ve Sessizlik Kuleleri

Şimdiye kadar ki geçmiş İran yazılarıma dikkat ettim. Hemen hepsine, “Onu da paylaşayım”, “Bunu da anlatmalıyım” diye başlamış, “En güzel gündü, “En beğendiğim yerdi” türünden son notlarla da yazıları bitirmişim. Eminim bundan sonra da anlatacağım İran için bunları yazacağım. Çünkü İran gezimizin tamamı çok güzeldi. Ama Yezd (Yazd) öne çıkan gezi yerlerimizden oldu.

Yezd Şehri’nde 2 gece geçirip 1 tam gün de şehri gezmişiz. Yezd yazısını yazmak için fotoğrafları seçip, konular için araştırma yaparken, neredeyse yarım gün geçirdim. Yezd yazısını yazmak zor olacak. Yazıyı birkaç kısma böleceğim ama yine de bu şehir için bir şeyler eksik kalacaktır.

Yezd, sanki İran tarihinin kitabı gibi. Şehrin yeni bölümleri hariç, tamamen ağır killi topraktan yapılmış ve sahip olduğu tarihi değeri yanında, doğa ile uyumlu olunması halinde ondan nasıl faydalanılabileceğinin de en güzel, en canlı örneği Yezd. Kanat denen su taşıma sistemi ile suyun olmadığı yere su getirilmiş, “badgir” denen rüzgar kapanları ile evlerdeki sıcak hava soğutulmuş, çöl kenarında yerleşik şehre klima düzeni kurulmuş. İran’da en fazla Zerdüşt popülasyonuna sahip şehir olması, en önemli Zerdüşt Ateş Tapınağı’nın bu şehirde olması, sarsıcı Sessizlik Kuleleri, nefis tatlıları bu şehir için hemen bir çırpıda aklıma gelen notlar. Yani sizin anlayacağınız Yezd Şehri’nin tamamına 2017 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası unvanı verilmesi boşuna değil.

Tüm İran’da en çok bisiklet kullanımının olduğu şehir Yezd. Bu nedenle bu şehre bisiklet şehri de deniyor.

Yezd’de Parsian Safaiyeh adlı otel’de kaldık. İran’da kaldığımız her otelin kahvaltısı güzeldi. Ama bu otelin kahvaltıları mükemmeldi. İran’da bizim alıştığımız tarzda ekmek bulamayacaksınız ya da nadiren denk geleceksiniz. Otellerde ve restoranlarda genelde lavaş tipi ekmek veriyorlar. Berberi dedikleri en kalın lavaş ekmeği, sangak dedikleri tam buğday unundan ve fırınlarda küçük taşlardan bir yatak üstünde pişirilen lavaştan kalınca ekmek, taftun denen ve kil fırında pişirilen mayalı ekmek en yaygın olan diğer ekmek çeşitleri. Bu otelde taftun yapıyorlardı. Fırından sıcacık çıkan ekmek üzerine kaymak ve petek balı koyduk koyduk yedik. Müthişti! Umarım siz de denk gelirsiniz.

Yezd’de M.Ö. 700’lü yıllardan beri yerleşim var. Şehrin ismi, Sasani kralı Yezdgerd’den geliyor. İpek ve Baharat Yolları üzerinde olması ile her zaman bir ticaret şehri olmuş, iki çölün ortasında olması ile yıkıcı Moğol saldırılarından, Timur’un ordularının istilasından uzak kalmış. Marco Polo bu şehri ziyaret etmiş, güzelliği hakkında yazmış.

Yezd’de kahvaltı sonrası gezdiğimiz ilk yer Zerdüşt Ateş tapınağı oldu.

Bir zamanlar bu topraklardaki ana din Zerdüştçülükmüş. Yezd Şehri’nin bugünkü halinin şekillenmesinde, İran’ın Müslüman Araplar tarafından ele geçirilmesinin önemi var. Müslümanların toprakların hakimi olmasından sonra Pers topraklarında yaşayan Zerdüştler’in büyük bölümü, Hindistan’a doğru göç yolculuğuna başlamışlar. İran topraklarından, Hindistan’a göç eden Zerdüştlere Parsi deniyor. Zerdüşt inanışının doğum yeri olan İran topraklarında bugün sadece 30000 inanan varken, Zerdüştlerin büyük kısmı Hindistan topraklarında yaşıyor. İran’da yaşayan Zerdüştlerin büyük bir bölümü ise Yezd’de yaşıyorlar. Zerdüşt dininin tüm dünyada 167 tane ateş tapınağı var. Bunlardan en büyük dereceden 9 ateş tapınağından 8 tanesi Hindistan’da, diğeri ise İran’ın Yezd Şehri’nde bulunuyor. İşte sabahın erken saatlerinde gezdiğimiz Ateş Tapınağı, İran’lı Zerdüştler için bu kadar önemli bir yer.

Binanın kendisi 1936 yılında bitirilmiş. Parsi Zerdüşt Dernekleri tarafından toplanan paralarla ve Bombay’lı mimarlar tarafından Ahameniş mimarisi göz önüne alınarak inşa edilmiş. Yani yeni bir bina sayılır. Tapınağa girişte üst tarafta büyük bir Faravahar göze çarpıyor. Faravahar’ın bir eli sadakati simgeleyen bir yüzüğü tutarken, diğer eli saygıyı belirtmek için havaya kalkmış. Kanatların üç kat tüyü var. Bunlar Zerdüştlerin düzgün düşünmeniz, konuşmanız ve davranmanız gerektiğine dair inancını yansıtıyor. Daha önceden sıkça gördüğümüz ama hep boyasız ve soluk haldeki bu simge, bu haliyle bir başka etkiliyor insanı. Daha önce bahsettiğim gibi Faravahar, Tanrı Ahura Mazda’nın tezahürü.

İçeride ancak kehribar bir cam arkasından görebileceğiniz kutsal ateş, M.S. 470 yılından beri yanıyor. Bu tapınağa 1939 yılında getirilmiş. Zerdüşt inancında saflığı ve gerçeği temsil eden ateş kutsaldır. Her törende bulunur ve Tanrı’nın ışığı Ahura Mazda’yı sembolize eder. Burada yanan ateşin buraya gelmeden önceki serüveni ise hayli ilginç. Başlangıçta Larestan’da Sasani Kralının yaktığı ateş 700 yıl sonra bugünkü Yezd Eyaleti sınırları içindeki Akda’ya, sonrada 300 yıl kalacağı Ardakan’a getirilmiş. Bu yeni bina yapılınca da, hiç sönmemiş ateş, buradaki yerine yerleştirilmiş. Zerdüşt tapınakları eskiden dere ya da göl gibi su kenarı yanında kurulurmuş. İki kutsalın, ateş ve suyun, yan yana bulunmasına dikkat edilirmiş. Yezd’de bunların ikisi de olmayınca meyve ağaçları arasındaki bahçeye bir havuz kondurmuşlar.

Tapınağın yan tarafında bir de müze var. Ziyaretçilere Zerdüşt inanışı hakkında bilgi verilen müzeye uğramayı ihmal etmeyin derim.

Yezd’de Sessizlik Kuleleri gezimizi de Ateş Tapınağı’ndan sonra anlatarak bir bütünlük sağlamak istiyorum. Biz Sessizlik Kuleleri’ni akşam üstü saatlerinde yaptık. Hem fotoğrafik açıdan ve hem de sıcak açısından iyi bir tercih oldu. Sizlere de bu saatlerde ziyaret etmenizi tavsiye ederim. İran’da her arkeolojik alan, cami ve diğer ziyaret yerlerinde olduğu gibi burayı ziyaret de ücretli.

Bir insanın ölmüş olan yakının bir tepeye bırakılıp onun yırtıcılar tarafından yeneceği düşüncesi, günümüzde bildiğimiz her şeye ve her değere ters gelecektir. Ama biz gezginlerin esas görevi sadece şahit olmak, böyle bir olayın var olduğunu (en azından bir zamanlar) ve yaşandığını gözlemlemektir. Olayın kendisi ve nedenleri hakkında bilgilenmektir. Tabii ki olay eleştirilebilir, yargılanabilir ve bilimsel gerçeklere de ters olabilir. Ama göz önüne almamız gereken zaman ve inanış temelleri gibi kavramlardır. Bu nedenle aşağıda anlatacağım ritüeller okuyucuya ürkütücü ve sarsıcı gelebilecektir. Alanı gezerken bu bilgilerle gezmeniz, gezdiğiniz yerin gözünüzde daha farklı görünmesine neden olacaktır. Yezd’de gezdiğiniz Sessizlik Kulelerinin dünyada örneği çok azdır.

Zerdüşt inancında 4 ana eleman kutsaldır ve saf kalması, kirletilmemesi lazım. Zerdüşt geleneğinde, biri öldükten sonra vücuduna anında iblisler bulaşabilir ve murdar hale gelebilir. Zerdüşt dininin inançlarına göre, kötü ruhlar (veya nasu), ölünün etine ve ruhuna saldırmak için geldiğinde, ölü beden kirli hale gelir. Nasu, cesedi kirleterek canlıları da tehdit eder. Cesedi toprağa gömmek Zerdüşt inanışına göre toprağı kirletmek anlamına gelir. Bu nedenle de bir Zerdüşt’ün ölüm sonrası toprağa gömülmemesi gerekir. Bunun yerine cesedin Sessizlik Kuleleri-Dahme (Dakhma) denen kulelere, belirli bir ritüel içinde getirilip yırtıcı kuşlara bırakılması ve onlar tarafından kemikler kalana kadar yenmesinin beklenmesi gerekir. Böylece 4 ana element hiç kirletilmeden ölen kişinin ruhunun huzura kavuşması sağlanmış olur.

Ölüleri, Hindistan’da tercüman olarak çalışmış olan Robert Murphy’nin 1832’de taktığı isimle “Sessizlik Kuleleri” ne gömmek ya da diğer adlandırmayla “Gökyüzünde gömmek”, çürümeyi önlediği için temiz bir ölüm olarak kabul edilir. Bu ürkütücü cenaze töreni, gömme ve yakmanın doğayı ve toprak da dahil olmak üzere doğayı oluşturan unsurları kirletici olarak kabul edildiği inancından ortaya çıktı. Doğaya olan bu saygı, bazı bilim adamlarının Zerdüştlüğü “dünyadaki ilk ekolojik din” olarak tanımlamasına yol açmış. Yani olaya bu yönden bakan bir düşünce de mevcut.

“Dakhmenashini” olarak bilinen Zerdüştlerin ölüleri yırtıcılara terk etme uygulaması, ilk olarak M.Ö. 5. yüzyılın ortalarında Herodot tarafından yazılı belgelerde var. Ancak Sessizlik Kuleleri çok daha sonra, dokuzuncu yüzyılda Sasanilerin getirdiği bir yenilik.

Alana girdiğimizde iki yüksek tepeye kurulmuş olan, iki adet dahme görünüyor. Sessizlik kulelerinin mutlaka şehir dışında, yüksek bir alanda, silindirik yapıda ve duvarlarla çevrili olması gerekiyor. Solda bulunan kule Hintli Zerdüşt Maneckji öncülüğünde yapılmış. Diğerine göre daha büyük ancak yolu daha zorlu. Sağda bulunan Gülistan Kulesi ise daha küçük ve Kaçar döneminde yapılmış. Bu kuleye ulaşım daha kolay olduğundan ziyaretçilerin çoğu bu kuleye gidiyorlar ve biz de o kuleye yöneldik.

Kulelere çıkmak ve ölülere dince gereken ritüelleri uygulamak sadece o alanda yaşayan ve “salar” adı verilen görevlilerce yapılabilirmiş. Kulelere çıkmadan evvel alanda sağlı sollu binalar göreceksiniz. Bu binaların bir kısmı salarların yaşadıkları, bir kısmı ise uzaktan gelen ve ölülerini getiren kişilerin kalabilecekleri yerler. Burada her köyün kendisine ait yeri var. Ölüler kulelere çıkartılmadan önce bazı dini ritüellerin yerine getirilmesi lazım.


İlk etapta su ve boğa sidiği olan bir karışım ile yeni ölen kişinin cesedini, ardından elbiselerini ve cesedin yatacağı yeri yıkıyorlar. Ayrıca, cesedin huzuruna kutsal saydıkları köpek getirerek iblisleri durdurmaya çalışma süreci var. Bu süreç, köpeğin bakışı anlamına gelen Farsça “Sagdid” olarak biliniyor ve Zerdüşt cenaze töreninin önemli bir parçasını oluşturuyor. Daha sonra kumaşı kefen olarak kullanarak cesedi örtüp, onu bir taşın veya yerdeki sığ bir deliğin üzerine koyuyorlar. Ayrıca ziyaretçiler ile beden arasında bir mesafe oluşturmak ve kötü güçleri uzak tutmak için manevi bir engel olarak cesedin etrafına bazı daireler çiziyorlar. Bu ritüelle Zerdüştler ateşi kutsal bir unsur olarak kullanarak ve güzel kokulu odunları yakarak yeri hastalık ve kirlilikten uzak tutmayı amaçlıyorlar. Daha sonra ise cesedin sessizlik kulesine taşınma işlemi başlıyor.

Kulelere ölü yakınları dahil salarlar dışında kimsenin girmesine izin verilmiyor. Törenin bu kısmı sadece gündüz yapılıyor ve taşıyıcıların sayısının her zaman çift olması gerekiyor. Ayrıca yas tutan ölü yakınları da sadece kule girişine kadar cesedi takip ederken çiftler halinde hareket ediyorlar Üç gün boyunca ölen kişinin ruhu için dua ediliyor, cenazenin hazırlandığı evde et yemekten ve yemek pişirmekten kaçınıyorlar.

Kulelerin de belirli bir şekilde olması gerekiyor. Silindir şeklinde olan kulenin tabanı mutlaka geçirgenliği olmayacak şekilde taş kaplı olmalı. Cesetler halka şeklindeki bu alana dizilirken de belirli bir düzen içinde dizilmeli. Duvara en yakın yere erkekler, orta kısma kadınlar ve ortada bulunan çukura en yakın yere ise çocuk cesetler diziliyor. Cesetlerin bacakları çukura bakmalı. Cesetler çıplak olarak yere konuyor. Bir gözlem odasından görevliler olayı devamlı takip ediyorlar.


Bundan sonra insanı kötü hissettirebilecek kısım başlıyor Burada devreye akbabalar gibi yırtıcı kuşlar ve güneş giriyor. Yırtıcı kuşlar, sulu olduğundan, önce gözlerden cesedi yemeye başlıyorlarmış. Kuşların sağ gözden yemeye başlaması ölen yakınları için müjdeli bir haber. Çünkü ölenin günahsız olduğu anlamına geliyormuş. Sol gözden başlaması ise günahkarlık işareti ve bu haberi alan ölü yakınları affettirmek için sevap işleme zorundalar.

Çok sayıda yırtıcı kuşun bulunduğu bir ortamda bir vücudun sadece kemik haline gelmesi için birkaç saat yetebiliyormuş. Kuşlar, güneş ve rüzgar tarafından ağartılmış olan kemikler görevlilerce toplanır ve kulenin ortasındaki kemik çukurunda biriktirilir, ardından kireç eklenir ve yavaş yavaş parçalanmaya izin verilirmiş. Tüm süreç neredeyse bir yıl sürüyor. Parçalanmış ve erimiş olan kemikler çukurun dört tarafında bulunan kanallarla atılıyor. Bu kanallar filtre görevi görmesi için konan kömür gibi bazı maddelerden geçtikten sonra toprağa gidebiliyor ve böylece işlem tamamlanıyor.

1970’lerden sonra bu gelenek İran’da yasadışı hale gelmiş ve hükümet Zerdüşt cemaatini cenaze töreni gibi diğer yöntemlere, zorla da olsa, alıştırmış. Gerçi alışmasınlar da ne yapsınlar? Ne gökte bolca dolaşan akbaba kalmış ve ne de büyüyen nüfus ve yerleşim yeri nedeniyle şehre uzak olan mesafe.  Sonuç olarak, Zerdüştler tüm kirleticilerden kaçınmanın bir yolu olarak cesedi betonun altına gömme uygulamasına geçmişler. Zaten kuleden aşağıya doğru bakınca sol tarafta yeni Zerdüşt mezarlarını görebiliyorsunuz. Bugün alan sadece turistler için gezi amaçlı kullanılıyor. Sessizlik Kuleleri bugüne kadar gezdiğim yerler içinde en ilginç olan yerlerden birisiydi. Yezd gezisinde kesinlikle ihmal edilmeden gezilmeli.

Yarın Yezd gezimize devam ederiz. Anlatacak çok yer ve olay var.

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

11.07.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI: Nakş-i Rüstem / Pasargad

Persepolis gezisi sonrası öğle yemeğini yolumuz üzerinde, Persepolis ve Nakş-i Rüstem arasında, Laneh Tavoos Restoran diye bir yerde yedik. Burayı tavsiye ederim. Hem yemekleri ve hem de ortamı çok güzeldi.

Yemek sonrası hedefimiz Nakş-ı Rüstem Arkeolojik Sit Alanı oldu. Persepolis’in yaklaşık beş kilometre kuzeybatısında yer alan yerin antik isminin Nupistaš olduğu düşünülüyor. Nakş-i Rüstem adı ise daha sonradan yakıştırılmış. Anıt mezarların altlarındaki savaşan atlı süvarileri tasvir eden Sasani oymalarının Firdevsi’nin Şehnamesi’ndeki Fars mitoloji kahramanı Rüstem’in savaşlarının anlatıldığı düşünüldüğünden buraya Nakş-ı Rüstem (Rüstem’in Resmi) adı verilmiş. Ne yalan söyleyeyim! Fars takma adları en çok da buraya yakışmış. Nakş-ı Rüstem’de, Ahameniş ve Sasani krallarına ait yedi adet mezar var ama üzerindeki yazılardan sadece bir tanesinin I. Darius’a ait olduğu kesin. Diğer 3 mezar, olası Ahameniş kral mezarları. Ahameniş öncesi dönemden de eski kaya mezarlar bulunuyor.

Nakş-i Rüstem, İran gezimizde benim en sevdiğim yerlerden bir tanesi oldu. Ulaşılması imkansız gözüken yerlere, dik uçurumlara, yan yana kaya mezarları oymuşlar. Bu yapılara kaya mezarı demek aslında haksızlık oluyor; “Ölüm sonrası krallar için kayalara oyulmuş saraylar” demek daha doğru olacaktır. Karşı cepheden bakınca yan yana kazılmış kraliyet mezarları görüntüsünden etkileniyorsunuz.

Kralların defin işlemi sonrası mezarların kapılarını kapatmışlar. Ancak Büyük İskender, Ahameniş İmparatorluğunu devirdikten sonra kralları mezarlarında bile rahat bırakmamış ve kapıları kırdırıp mezarlar yağmalanmış. Büyük Darius mezarı hariç, mezarların hiçbirinde kralın isminin geçtiği kitabe yok. Ama hangi krala ait olabileceği konusunda bazı zorlama diyebileceğim ipuçları var. Arkeolojide kesinlik olmayınca da, bu alandaki kaya mezarları birden dört numaraya kadar “Ahameniş Kaya Mezarları” olarak adlandırılmış. Bugün kel gözüken alanda zamanında bahçe ve ağaçlık alan varmış. Mezarların altına sonradan Sasani Kralları kabartma rölyefler yaptırmışlar. Konu tabii ki aynı; Kazanılan zaferler ve düşman krallarına boyun eğdirme sahneleri.

Mezarlara geçmeden önce, alanda bir köşede pek de dikkat çekmeyen bir kule var; Ka’bah-e Zerduşt (Zerdüşt’ün Kabesi). Ondan bahsederek konuya geçelim. 12.5 metre yüksekliğindeki kare kulenin Zerdüştlerin kutsal ateşini yakmak için kullanıldığı söyleniyor. Ancak yapıda bir baca olmaması bu yorumu gerçekten desteklemiyor. Kule zeminden daha altta yapılmış. İçinde Zerdüşt dininin kutsal emanetlerinin ve Avesta’nın saklandığı da bir başka teori.

Alana girdikten sonra en sağda olan mezarın I. Darius’un oğlu I. Xerxes (Serhas)’a (Ahameniş Mezarı 4 numara diye geçiyor) ait olduğu düşünülüyor. Biz orada olduğumuzda iskeleler kurulu ve restorasyon altındaydı. Mezarda, I. Darius’un mezarında olduğu gibi, mezarın Kral Serhas’a ait olduğuna dair bir kitabe yok. Ancak mezar şekil olarak I. Darius mezarı ile üstteki kabartmasına kadar aynı şekilde.

Alanda 3 numaralı Ahameniş mezarı Büyük Dairus’a ait. Darius’un haç planlı mezarı, kendini takip eden krallara da ilham olmuş. Haç planlı mezarda üst kısımda Dairus, Ahura Mazda’ya dua ediyor ve kurban kesiyor. Darius’u, tebaası olan ulusları temsilen 28 kişi bir platform üstünde taşıyorlar. Orta kısımda Darius’un 4 sütunlu sarayı var. Bu alanda ayrıca Darius’un adının geçtiği bir yazıtta var.

I. Darius’un kaya mezarının hemen altında bir rölyef bulunuyor. Alanda Sasani Krallarına ait çok sayıda rölyef var. Bunlardan 3 tanesi Sasani kralları arasında en az başarılı olanlardan II Behram’a ait. İşte Darius’un kaya mezarının altında bulunan ve II Behram’ın 3 numaralı rölyefi adı verilen rölyef, bu Sasani kralına ait. Burada kral atı sırtında, elinde mızrak, atının ayakları altında yerde yatan düşman şeklinde tasvir edilmiş. Hem üstte ve hem de altta tekrarlanan şekilde at sırtında savaşçı kral var.

Büyük Darius’un mezarının yanındaki Narseh’in rölyefi bence bu alandaki en güzel olanı. Rölyefte sağdan ikinci tasvir Kral Narseh, kraliyet tacını (Cydaris) tanrı Ahura Mazda’nın değil, bir kadının (en sağda) elinden alırken tasvir edilmiş. Bu rölyefin bir hikayesi var tabii ki. Normalde yasal olarak tahta geçme hakkı olmadığı ve tahtı yasal varisin elinden darbe ile aldığı için Narseh, Tanrı Ahura Mazda’nın elinden tacı alamıyor.

Bizim alanı ziyaretimizde bir diğer restorasyonda olan eser de atı sırtında olan I Şapur’un Roma kralları olan Valerian ve Arap Phillip’e karşı zaferlerini tasvir ettikleri I Şapur rölyefiydi.

Alanda 2. Ahameniş Mezarı olarak adlandırılan, kitabesi olmadığı için hangi krala ait olduğu tartışmalı olan mezar, diğer 2 mezarla aynı karakterleri taşıyor. Bu mezarın büyük olasılıkla Artaxerxes’e ait olduğu düşünülüyor. Bu mezarın altında da Sasani Kralı 2. Hürmüz’ün Ermeni Kralına karşı atlı zaferini tasvir eden rölyef bulunuyor.

Alandaki son Ahameniş mezarının ise 2. Darius’a ait olduğu düşünülüyor. Altında ise yine yeteneksiz ama rölyefi bol 2. Behram, düşmanı ile at sırtında kapışırken tasvir edilmiş.

Alanın en sonunda ise iki tane rölyef daha var. Bunlardan bir tanesi 1. Ardeşir’in tören rölyefi, diğeri ise 2. Behram’ın 1. rölyefi. Ardeşir’in rölyefi, alandaki en eski rölyef. Tanrı Ahura Mazda’dan cydaris (kurdeleli kral tacı) alıyor. Hem tanrının ve hem de kralın ayaklarının altında mağlup edilmiş düşmanları var. 2. Behram, 1. rölyefinde aslında döneminde yaşadığı sıkıntıları, taşlara kazıttığı tasvirlerle aşmaya çalışmış gibi. Tahtı sallantıda olunca halkına ve tahtına göz dikenlere karşı “Ben kudretli bir soydan geliyorum, taht benim hakkım” der gibi bir rölyef yaptırmış. Bu rölyefte kendisi ortada ve kılıcı elinde, Sasani İmparatorluğunun kurucusu Ardeşir, diğer kudretli akrabaları krallar, Şapur ve 1. Behram onun kral olmasını onaylıyorlarken tasvir edilmiş.

Nakş-i Rüstem gezimiz sonrasında, Şiraz’dan 90 km ileride olan Pasargad’a gezimiz oldu. Bir gün içindeki ikinci UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi eserini gezme şansını yine yakalamış olduk. Pasargad çok geniş bir alana yayılmış olmasına rağmen, eskiye ait çok az eserin bulunduğu arkeolojik bir site. Bu anlamda bana orada iken “Kiros’un mezarı dışında burada ne önemli olabilir? diye düşündürtmedi değil. Zaten biz orada sadece Kiros’un mozolesini gezdik ve diğer bölümlere gitmedik (her zaman ki gibi zaman kısıtlılığı, gidilecek yerin uzun mesafesi nedenleri ile). 15 dakikada bir ring seferler yapan açık vagonlara sahip araçlarla arkeolojik alanı gezebiliyorsunuz. Doğrusu “yapayım” diye girişimim de olmadı değil ama sıraya girip araç beklemesi, alanın gezilmesi ve araç beklenip geri dönülmesi grupla birlikte olduğumuzdan pek mantıklı gelmedi ve yapmadım.

Pasargad için Büyük Kiros’u (Cyrus) biraz anlatmak lazım. Kiros bu alana bir törensel başkent kurmayı, Medlere karşı zaferinden sonra karar vermiş. Medleri de zaten buradaki alanda yenilgiye uğratmış. Burada Pasargad’ı inşa ettirmiş. Sonra da yüzünü batıya çevirmiş ve bizim Ege kıyılarına kadar da gelmiş. Kendisi ilginç bir kral. Babil’i ele geçirdikten sonra eziyete uğrayan halklara özgürlüklerini vermiş. Kendisinin Babil Kralı Hammurabi’den daha iyi bir kral olduğunu, esir halklara özgürlükler verdiğini, onların da özgür ve diledikleri gibi yaşamaya hakları olduğunu beyan eden silindirik bir yazıt bırakmış geride. Bu nedenle kendisinin dünyanın ilk insan hakları savunucusu ve bugün British Museum’da sergilenen silindir yazıtın da bunun ilk yazılı belgesi olduğu kabul ediliyor.

Pasargad’ın bir diğer önemi buranın Pers Bahçelerinin ilk örneği olmasından geliyor. Kiros, yakındaki Pulvar Nehri’nden sulama kanalları ile su getirmiş. Getirdiği geniş su şebekesinin suladığı bahçeler içinde saraylar yaptırmış. Kiros bir çok farklı uygarlığı imparatorluğuna kattığından bunların sanatsal farklılıklarını da kendi geleneksel sanatları ile birleştirip sentez edebilmiş. Pasargad şehri bu sentezin başlangıcı olmuş ama bunun doruğa ulaştığı yer Darius’un yapım emrini verdiği Persepolis olmuş. Bugün üzerinde sadece bir kaç sütun varmış gibi gözüken bu çorak arazinin, Kiros zamanında bahçelerden yaratılan cennet ortasına yapılmış saraylardan oluştuğunu gözünüzde canlandırmanız gerekir. Bunu yapmanızın biraz zor olduğunu bildiğimden de size internette rastladığım böyle bir canlandırmanın bağlantısını aşağıda veriyorum.

Kiros’dan sonra gelen Büyük Darius törensel başkentini Persepolis’e taşıyınca da Pasargad’ın değeri bir anda kaybolmuş. Bu alanda gezdiğimiz Kiros’un (Cyrus) Mozolesi Pasargad’ın tartışmasız en iyi korunmuş yeri.

Kiros öldüğü zaman küçük ama altından bir tabut içinde pelerini, mücevherleri ile birlikte bugünkü alana gömülmüş. Makedonlar geldiklerinde bu mezarı da yağmalamışlar. Cyrus’un cesedini atmışlar. Ama işin ilginç tarafı Kiros’un mozolesinin yeniden restore edilme ve cesedinin de bu mozoleye yerleştirilme emrini veren de Büyük İskender olmuş.

Kiros’un Mozolesinden sonra Yezd’e doğru uzun yolculuğumuz başladı. Yezd’e kadar 320 kilometrelik yolumuzun yarısında Aberkuh Şehrine uğradık. Buraya gelmemizin amacı 25 metre yükseklik ve 12 metre gövde çapına sahip olan bir selvi ağacı.

Zerdüşt inancında da kutsal sayılan bu ağacın en az 4000 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Yolculuğumuz bugün oldukça uzun ve zorluydu. Bu ağacın manzarası altında İran’lı kaptanımız Rıza’nın, öğlen yemek yediğimiz yerden alıp buraya kadar termosta taşıdığı çayı, İran’lı yerel rehberimiz Rıza’nın bisküvileri ile birlikte midemize indirdiğimizde yorgunluk biraz azaldı. Gecelemeyi Yezd Şehri’nde yaptık.

Gezekalın ve iyi bayramlarımız olsun…

Dr Ümit Kuru

09.07.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Persepolis

2004 yılı yapımı Oliver Stone’un yönetmenliğini yaptığı “Büyük İskender-Alexander” adlı filmi eminim hepiniz izlemişsinizdir. Filmin sonlarında bir sahneden çok etkilenmiştim. O sahneyi internetten buldum ve aşağıda paylaştım. Büyük İskender ölüm yatağındadır. Yatak çevresinde bulunan herkes, peşlerinden bildikleri dünyanın sonuna kadar gittikleri İskender’in öleceğini biliyordur. İskender’in yatağının üstünde, tavanda sallanan bir kumaşa nakşedilmiş büyük bir Faravahar, devamlı olarak hareket ettirilerek İskender’e serinlik vermektedir. İskender’in gözleri Faravahar’ın hareketlerine fikse olmuş durumdadır. Sadece babasının hayali olan Pers İmparatorluğunu değil ama neredeyse bilinen dünyayı ele geçirmeyi başarmıştır. Tüm yaptıkları bu son anlarında gözünün önünden akar gider. Pers İmparatorluğunu ele geçirmesine ve kinle dolu olmasına rağmen, bir yer hariç, ülkeyi tamamen yerle bir etmemiştir. Bunun yerine, kendi komutanlarını karşısına almak pahasına Pers Kültürü ile Makedon Kültürünü harmanlamak istemiştir. Son anlarında Faravahar’ın yavaş hareketlerini gözleri ile takip etmesi, belki de onun Pers Kültürüne olan hayranlığını ifade ediyordu. Sonunda parmağından sevgili arkadaşı Hephaistion’un hediye ettiği en kıymetli varlığı olan yüzüğünü çıkartıyor. İskender’in hayatının simgesi olan yüzük yere düşerken, Faravahar’dan ayrılan kuş İskender’in ruhunu teslim alıyor. Bu sahneyi, yönetmenin İskender’in Pers Kültürüne olan inanmışlığı ve hayranlığının güzel bir anlatımı olarak düşünürüm.

Ahameniş İmparatoru 1. Darius, M.Ö. 540-492 yılları arasında Makedonya topraklarını kendine bağlamış ve satraplıkla yönetmiş. Helen ve komşu şehir devletleri isyanlar çıkartmışlar. Makedonların, Pers İmparatorlarına kini o zamanlardan başlıyor. Pers Orduları ile devamlı savaşlar olmuş. M.Ö. 480’li yıllarda Dairus’un oğlu I. Xerxes’in (Serhas) yolladığı ordu Atina önlerine kadar yakıp yıkarak ilerlemiş. Makedon Kralı 2. Filip’in (Phillippos) hem kendisi Perslere karşı kinle dolmuş, hem de oğlu ve sonradan “Büyük” lakabını alacak olan İskender’i bu nefretle büyütmüş. Tüm bu uzun girişi yapmamın nedeni, İskender’in Pers topraklarında tarihten sildiği en önemli yeri, Persepolis’i, anlatacak olmamdır.

Konaklama yaptığımız Şiraz’dan, Yezd şehrine kadar 460 km kadar yolumuz var. Bu uzun yolda önce Persepolis, sonra Nakş-i Rüstem ve Pasargard gezileri yapılacak. En son Aberkuh şehrinde 5000 yıllık selvi ağacını ziyaret ederek Yezd’de konaklayacağız.

Persepolis, Şiraz’a 60 km uzaklıkta ve 1979’dan beri UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi içinde yer alıyor. Persepolis aslında çoğumuzun ilk anda aklımıza geldiği gibi Yunancadan gelen bir isim değil. Ahamenişler döneminde buranın adı “Parseh“. İran’lılar buraya Taht-ı Cemşid adını vermişler. İran gezinizde orijinal antik arkeolojik alan ismi yanında Taht-ı Cemşid, Nakş-i Rüstem, Taht-e Bostan gibi isimleri de duyacaksınız. Cemşid, İran kültürünün ve geleneğinin mitolojik bir figürü. Firdevsi’nin Şehname eserinin de karakterlerinden biridir. Pers mitolojisinde en büyük kral olarak tanımlanır. Eski İran’da, Ahamenişler tarih sahnesinden kaybolduktan sonra, Persepolis’in Cemşid’in başkenti olduğuna inanılıyordu. Persepolis, kurulduğu ilk andan itibaren 200 yıl boyunca şatafatlı bir dönem yaşamış ve M.Ö. 330 yılında Büyük İskender’in askerlerine “Yağmalayın ve yakın” emrini vermesi sonrasında da yüzyıllarca toprak altında unutulmuş. Ancak 1930’larda bilimsel arkeolojik kazılar yapılmaya başlanınca tekrar gün yüzüne çıkmış.

Ahameniş Kralları 3 tane başkente sahiplermiş; Kışları geçirdikleri Babil, baharı yaşadıkları Susa, yazları geçirdikleri daha serin bir yer olan Ekbatana. Bunların hepsi de siyasi başkentleri olmuş. Bununla birlikte Ahamenişlerin kendi vatanları olan Fars (Parsa/Persis) topraklarında iki önemli yeri daha vardı ki bunlar “törensel başkent” sayılıyordu. Bunlardan bir tanesi kralların taç giyme törenlerinin yapıldığı Pasargard, bir diğeri ise Perslerin boyunduruğu altında olan diğer uluslarla iletişim kurdukları, onları bir araya getirip güçlerini hatırlattıkları ve önemli dini günlerini (nevruz gibi) kutladıkları Persepolis. O zamanın Persepolis’ine, günümüzün Vatikan’ı, Kudüs’ü gözüyle bakabilirsiniz. İskender’in Persepolis’i yok etmesinin anlaşılabilir tek nedeni, onun Persler için bu simgesel önemi ve bir gün yeniden alevlenebilecek Pers ruhunu dünyadan silme arzusu olsa gerek.

Arkeolojik kanıtlar, Persepolis’in en eski kalıntılarının MÖ 515’e kadar uzandığını gösteriyormuş. Bu da demektir ki bu arkeolojik alanın yerini seçen Büyük Kiroş (Cyrus). Bununla birlikte Persepolis’i Persepolis yapan, teras ve sarayları inşa ettirenin 1. Darius olduğu biliniyor. Darius’dan sonra gelen Xerxes (Serhas) ve takip eden Artaxerxes alanı büyütmüşler. Persepolis, Mervdeşt Düzlüğünde bir büyük kaya üstüne inşa edilmiş. Tabii yapılan ilk iş bu kayanın üstüne yapılacak olan binalar için alanın düzlenmesi olmuş. Yukarıdaki videoda temsili Persepolis’i anlatan güzel bir kısa film var. İzlemenizi tavsiye ederim.

Alana girdikten sonra sol tarafınızda kafeterya, sağ tarafınızda ise tuvaletler bulunuyor. Arkeolojik alana doğru bir süre yürümeniz gerekiyor. Alana giriş için kuzey batı tarafında çift taraflı merdivenleri kullanıyorsunuz. 111 basamaklı olan bu merdiveni çıkınca karşınıza Tüm Uluslar Kapısı çıkıyor. Persepolis’e davet edilen Pers kabileleri soyluları sağ taraf, boyunduruk altındaki ulusların soyluları ise sol taraf merdivenlerini kullanırlarmış.

Tüm Uluslar Kapısı

Aslı dört ama günümüze ulaşan 3 sütunlu Tüm Uluslar Kapısı (ya da Xerxes Kapısı), davet edilen Pers ya da Pers olmayan ulusların temsilcilerinin birbirlerine karıştıkları, Apadana Sarayı ve 100 Sütunlu Salon gibi Konsey Salonlarına yönlendirildikleri kapı olmuş. Ahameniş İmparatorluğu çok sayıda ulustan meydana gelen bir federasyon gibi kabul ediliyor. Savaşlarda yenilen, fetih edilen ülkeler, İmparatorluğa vergilerini verdikleri sürece kendi bildikleri gibi yaşamakta, kukla da olsa kendi kralları tarafından yönetilmekte ve dinlerini özgürce yaşamakta serbesttiler. Bu nedenle imparatorluğun tüm uluslarının temsilcileri bu kapıdan girip bir araya geliyorlardı. Kapının bir duvarında Serhas’ın kazıttığı çivi yazısından eski Pers, Elam ve Babil dillerinden bir yazıt var. Yazıtın altında ise bu ortama hiç uymayan ve zamanında duvara ismini kazıtmış bir kısım gezgin isimleri var. Tam bir vandallık. Üstelik bunların bir kısmı İngiliz ve Fransız diplomat ve devrin ileri gelen insanları.

Şimdi sadece sütunları ayakta kalmış olan kapıyı, zamanında pişmiş tuğla kaplı ve üzerlerinde renkli süslemelerle hayal etmeniz gerekiyor. Kapıdan sonra karşıya devam ederseniz Ordu Caddesi‘ne ve zamanında var olan sağ taraftaki holden devam ederseniz konsey salonlarına yönlendiriliyorsunuz. Sütunların yüksekliği 16,5 metre ama zamanında var olan tavanla yerden yükseklik 18 metreyi buluyormuş. Merdivenlerden çıktıktan sonra karşınızdaki sütunlarda iki yanda insan yüzlü, sakallı bir boğa, kapının arka tarafındakilerde ise insan yüzlü ama bu sefer kanatlı birer boğa (Lamassu) kabartması bulunuyor. Mezopotamya Kültüründe önemli olan Lamassu , genellikle insan kafalı, boğa ya da aslan gövdeli ve kuş kanatlarına sahip Asur koruyucu tanrısı. Şehri korurken, imparatorluğun gücünün de bir simgesi. Bugün bile bu heybete şahit oluyorsunuz. Persepolis eskiden de, şimdi de görkemli bir şekilde karşılıyor ziyaretçilerini.

Lamassu-Tüm Uluslar Kapısı

Kapıdan girdikten sonra “Ordu Yolu” boyunca devam ederek Yüz Sütunlu Salona ulaşılıyor. Persepolis’te bazı işler yarım kalmış .Yarım yapılardan biri de Ordu Yolu üzerindeki ikinci bir kapı.

3.Artaxerxes döneminde başlanan bu kapı, o dönemlerdeki iç savaşlar ve Makedon tehlikesi nedeniyle bitirilememiş. Yapımı başlanmış kapının giriş heykelleri ve kızgın bakışlı bir kartalı temsil eden iki büyük başlık yol kenarında görülüyor.

Bazıları bu kuş kafası başlıkları orta çağ folkloruna ait olan Hüma Kuşunun erken temsilleri olarak kabul ediyor. Hüma kuşu (Farsça Homa) çoğu kez cennet kuşu olarak da adlandırılan, görünmeyecek şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli uçan, asla yere değmeyen efsanevi kuş. Sonradan Hüma Kuşu Iran Havayollarının sembolü olarak kabul edilmiş.

Bitmemiş Kapı ve Hüma Kuşu bölgelerini geçtikten sonra karşınıza 100 Sütunlu Salon gelecek. Yapımına Ahameniş kralı Serhas zamanında başlanmış ama bitmesi oğlu Artaxerxes zamanına denk gelmiş. Zamanında 68,50 x 68,50 metre ölçüleri ve kare planı ile Persepolis’in ikinci büyük binasıymış. Salona giren 8 adet kapı var. Kapıların iç yüzlerindeki kabartmalarda kral muhafızları veya taht taşıyıcıları ile gösterilmiş.

Burada alanın tüm sütunlarında gördüğümüz şekil, alta bakan çan şeklinde baza, üstünde diskoid torus, oluklu silindirik sütun, yukarıda çift yönlü boğa başlarından sütun başı.

Bu tarzda toplam 100 adet sütun bulunuyor. Eskiden alanda gezmek daha kolay ve engel yokken, şimdilerde bariyerler konmuş. Bu nedenle kabartmaların çoğunu ancak uzaktan görebiliyorsunuz. Bir de yer yer restorasyonlar var. Bu nedenle iskeleler kurulmuş. İskender’in yangınından en çok burası zarar görmüş.

Apadana veya Seyirci Salonu Persepolis’in açık ara en önemli bölümü. Bu salonda Pers İmparatorluğunun dört bir tarafından ulus temsilcileri krala sunmak için hediyelerini, haraçlarını getirirler ve ona sunarlarmış. Kral da onlara hediyeler verirmiş. Bu tören yılın bahar zamanında yapılırmış. Günümüzde nevruz olarak kutlanan bayram o zamanlardan geliyor. Burası Persepolis’in en eski bölümü sayılıyor. Bizzat Büyük Darius’un tasarladığı geniş bir alan. Bu alanda 72 adet sütun mevcutmuş.

Pers İmparatorluğu tebaası olan ulusların temsilcileri krala hediyeleri sunmak için merdivenleri çıkarak alana ulaşırlarmış. Alanın doğu tarafında olan rölyeflerde her ulusun kendi özel kıyafetleri içerisinde hediyeleri sunarken ki halleri duvarlara kazınmış.

Alana giriş kuzey tarafına kaydırıldığında aynı anlatım kuzey duvarına da kazınmış. Böylece ulusların temsilcileri hediyelerini sunmak ve hediyelerini almak için beklerlerken kendi hallerini de rölyeflerde görebiliyorlarmış. Kralın yüceliğini ve gücünü, tebaasına ise durumunu hatırlatmanın sanatsal dışa vurumu.

Duvara kazınan ve Pers İmparatorunun tebaası olan uluslar; Trakyalılar, Sagartiyanlar, Baktriyalılar, Mısırlılar, Aryanlar, Partlar, Elamitler, Medler, Karyalılar, Araplar, Soğdlular, Gandaralılar, Sakalılar, Suriyeliler, Babilliler
Ermeniler, Nubyalılar, Libyalılar, Hintliler, Arakozyalılar, Yunanlılar, Kapadokyalılar, Lidyalılar. Tam 23 ulusu Pers İmparatorluğu sınırları içine katmayı başarmışlar. Bu ulusların koyun, boğa, at, deve, şarap, dokuma gibi kendilerine özel ne hediyeleri varsa, kendi özel kıyafetleri içinde sırasıyla krala sunum yapmaları duvarlara kazınmış. Burada dikkat çeken her kafilenin başında bir Pers askeri, ulusların temsilcilerini ellerinden tutup imparatora götürürken gösterilmiş.

Rölyefler içerisinde hem doğu ve hem de kuzey duvarlarında merkezde olan bir rölyef var. Burada Pers ve Med askerleri sağlı sollu dizilmişler. Ortada bulunan kısım ise kazınmış ve pek belli olmuyor.

Ortada Büyük Dairus, arkasında oğlu Serhas ve 2 tane tütsü yapan Pers hizmetçi bulunduğu düşünülüyor. Bir de krala tebaa olan ulus temsilcilerini sunan görevli var rölyefte.

Son olarak da aslan ve boğanın mücadelesi figüre edilen rölyeften bahsedeyim. Aslan ve boğa mücadelesi. alanda sıkça görülen ve Pers coğrafyasında çok eski çağlara ait olan bir İran motifidir. Tam olarak anlamadığımız bir şekilde sonsuzluğu temsil edebilir. Yoğun bir mücadelede yaşam ve ölümün temel güçlerinin, yaşamın devamlılığını sağlayan çatışmanın bir görüntüsü olarak düşünülüyor. Alandaki en güzel rölyef diyebilirim.

Hazine binası, Persepolis’te bulunan en eski yapıymış. Apadana’da uluslardan toplanan haraç bu salonda saklanırmış. Bir diğer bina ise Apadana ile 100 Sütun Salonu arasında bulunan ve iki yapıyı birbirine bağlayan Tripylon (Üçlü Kapı) adı verilen bina. Kimi bilim insanı Tripylon’un aslında kralın danışmanlarını kabul edebileceği bir buluşma yeri olduğunu (bu nedenle buraya Konsey Salonu diyorlar), kimisi de buranın sadece üç bina arasındaki anıtsal bir koridor olduğunu vurguluyor.

Alanın diğer anıtlarından bir tanesi de Darius’un Sarayı-Taçara. Burası Apadana, hazine ve Serhas’ın Sarayına göre daha iyi durumda. Yangından sanki sadece ahşap kısmı gitmiş gibi. Bu sarayı kendine yaptıran Darius, içinde kalamadan ölmüş. Sarayı oğlu Serhas bitirmiş.

Serhas’ın Sarayı Bağlantı Merdivenleri-Faravahar-Persepolis/İRAN 2022

Darius Sarayı’nın yanında Serhas’ın Sarayı (Hadish Sarayı) bulunuyor. Serhas, İskender’in ve Makedonların gözünde Atina’yı yağmalayan Pers İmparatoru kabul edildiğinden en çok zarar gören yer olmuş. Bir kaç kalıntı dışında bir şey de kalmamış.

Bu bölümde son olarak da “Kraliçe’nin Yeri” veya “harem”i anlatalım. Burası Persepolis terasının güneydoğu kesiminde bulunan birkaç yapıya verilen isim . Bu binalardan biri, aşağı yukarı yeniden inşa edilmiş ve şu anda müze ve Persepolis arkeolojik kompleksinin ofisi olarak kullanılıyor. Burayı mutlaka gezmelisiniz. İçeride kazılardan çıkan bazı eserler de sergileniyor.

Altı tane bitmiş Ahameniş kraliyet mezarı var. Bunlardan dördü Nakş-ı Rüstem’de ve ikisi Persepolis’te keşfedilmiş. Nakş-ı Rüstem’deki dört mezar Büyük Darius I, Xerxes , Artaxerxes I ve Darius II’ye ait . Daha genç görünen Persepolis mezarları, sonraki iki kral Artaxerxes II Mnemon ve Artaxerxes III Ochus adlı krallara ait olmalı diye düşünülüyor. Persepolis’te alandan uzakta görünen mezarın, ancak fotoğrafını çektim. Persepolis gezisi en az 3-4 saat isteyen bir gezi. Apadana’da ve Tüm Uluslar Kapısında gerektiği gibi vakit harcayınca oraya vakit kalmadı. Eğer sizin de vakit sorununuz varsa bence siz de esas kraliyet mezarları gezisini Nakş-i Rüstem’e saklayın derim

Persepolis uzun ve ayrıntılı bir yazı oldu ama İran gezimde benim için merkezde olan bir yerdi. Bu yazı alanı gezerken, gezdiğiniz yere daha farklı bir gözle bakmanızı sağlayacaktır.

Gezekalın

07.07.2022

Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İRAN GEZİ YAZISI:Şiraz-Son Bölüm

Şiraz çok güzel bir şehir. İnsana tarihin bir başka diliminde gezindiğiniz izlenimini veriyor. Bakmayın siz şehrin tek düze tuğla rengine! Aslında ortalık rengarenk! İnsanları ortalıkta cıvıl cıvıllar ve ortamı renklendiriyorlar.

Şiraz ile anılan bir diğer şairin, Hafız‘ın Türbesini de ziyaret ettik. Hafız, ölümünden sonra derlenen şiirlerinden oluşan bir koleksiyon olan Hafız Divanı ile tanınır. Kendisinin yazdığı şiirler İran’da pek sevilmiş. Hafız sadece halkın değil, sarayın da şairi olmuş. Şiraz’da doğmuş, Şiraz’ı hiç terk etmemiş ve Şiraz’da ölmüş. Şiirlerinde aşktan, şaraptan-meyhaneden ve sevgiden bahsetmiş. Bunların mistik anlamlarla mı yoksa kelime anlamları ile mi değerlendirilmesi gerektiği tartışma konusu olmuş. Kendisi ile ilgili efsaneler de pek çok. Bunlardan bir tanesini çok sevdim;

Hafız’ın şiirinde sevgilisinin yanağındaki siyah beni için Semerkant’ı, Buhara’yı satacağını ifade etmesine kızan Timur onu huzuruna Çağırır. Timur karşısında duran Hafız’a çıkışarak: “Parlak kılıcımın darbeleriyle, hükümetimin merkezi olan Semerkant ve Buhara’yı bayındır etmek için dünyanın çoğuna boyun eğdirdim; Sen onları bir kızın siyah beni için nasıl satarsın?” Hikayeye göre Hafız, saygılı bir şekilde eğilip cevabını vermiş;”Ey Hükümdarım, benim içinde bulunduğum sefaletin sebebi, benim bu savurganlığımdır”. Timur bu cevaba şaşırmış, akıllıca yanıta kızamamış ve hatta sevmiş. Söylence bu ya! Hafız’ı hediyelerle saraydan yollamış.

Hafız’ın mezarının bulunduğu yer, onun şiirlerinde de yazdığı (Golgast-e Mosalla) Musalla Bahçeleri diye bilinen bir yer. Ölümünden yirmi yıl sonra, Şiraz’daki Musalla Bahçeleri’nde Hafız’ı onurlandırmak için Hafezieh adlı bir mezar dikilmiş . Hafız’ın şiirindeki kehanetlerin kendilerine emredildiğine inanan İranlı I. Abbas ve Nadir Şah, Hafız’ın mezarına sonraki 300 yıl içinde, ayrı ayrı restorasyon projeleri gerçekleştirmişler. Kerim Han zamanında da başka bir restorasyon yapılmış. Şu anki mozole 1930’ların sonlarında Fransız arkeolog ve mimar André Godard tarafından tasarlanmış ve mezar gül bahçeleri, su kanalları ve portakal ağaçlarının ortasında bir kürsüye yükseltilmiş. Sütunlu bir kubbe altında Hafız’ın iki şiirinin yazılı olduğu kaymak taşı sandukası bulunuyor. Burası Sa’di’nin Türbesinin bulunduğu yerden çok daha güzel geldi.

Hafız’ın Divanı’nın içindeki şiirlerin bir kehaneti, gizli mesajı barındırdığına inanıldığından, Hafız’ın Divanı rastgele açılır ve açan kişiye denk gelen şiir onun falı olarak değerlendirilirmiş. Çıkan şiirin içeriğine göre de kişi kendisi hakkında çıkarımda bulunurmuş.

Bu gelenek hala devam ediyor. Biz de mezardan çıkarken elindeki muhabbet kuşuna Hafız’ın şiirlerini çektiren bir adamdan falımızı çektik. Falımızda ne çıktı? Pek anlamadık gerçi. Yazılar Farsça’ydı.

Sizlere önceki Şiraz yazılarımda Pers Bahçelerinden bahsetmiş ve bu bahçelerin UNESCO Dünya Kültür Miras Listesinde olduğunu yazmıştım. İşte listede bulunan 9 adet bahçeden bir tanesi de Şiraz’da bulunan Eram Bahçesi. Şiraz bahçeler bakımından zengin bir şehir. Jahan-nama Bahçesi, Delgosha Bahçesi, Afif-abad Bahçesi, Şiraz’da bulunan diğer bahçeler. Narenjastan Qhavam bahçesini ise daha önce anlatmıştım. Ancak Şiraz’daki bu bahçeler içinde sadece Eram Bahçesi, UNESCO listesine giren Pers Bahçeleri arasında bulunuyor.

Kaçar Hanedanı bahçelerin ortaya çıkmasında ya da var olanın yeniden düzenlenmesinde önemli rol oynamış bir hanedan. Ülkenin kötüye giden ekonomik durumuna rağmen, zevk ve sefa alemleri, bahçelerin, sarayların yapımları bu hanedan zamanında fazlaca olmuş. Bu nedenle araya Kaçar Hanedanı hakkında kısa bilgi veren bir bölüm soksak yeridir.

Muhammed Han Kaçar

Kaçarlar (Qajar) İran’daki Azerbaycan Türklerinin Kaçar boylarından olan Kovanlı kolu tarafından kurulmuş ve 1794 ile 1925 yılları arasında hüküm sürmüş bir hanedan. Zend Hanedanından sonra İran’ın yönetimini almışlar. Bu yönetimi devralma işini Muhammed Han Kaçar başarmış. İran toprakları, Kerim Han Zend’in ölümü sonrasında dağılmak, İngiltere ve Rusya gibi emperyalist devletler tarafından ele geçirilmek üzereyken Muhammed Han iktidar kavgasında olan kabileleri bir araya getirmeyi başarmış. Ancak kendi ölünce yerine geçen Feth Ali Şah 1804-13 ve 1826-28 yıllarında yapılan iki savaşla Rusya tarafından feci bir şekilde yenilmiş ve böylece Gürcistan, Ermenistan ve Kuzey Azerbaycan’ı, artık bir daha İran’a ait olmamak üzere, kaybetmiş. Yedi Kaçar Hanedanı şahı arasından en başarılı olanı Naser al-Din Şah Kaçar gibi gözüküyor. İktidarında İngiltere ile Rusya arasında denge siyaseti kurmayı başarmış, bu sayede 48 yıl gibi uzun bir süre yönetimde kalmış. Görece bir istikrar sağlamış. Döneminde İran’a Batılı bilim, teknoloji ve eğitim yöntemlerini getirmeye, ülkeyi modernleştirmeye çalışmış. Aslında buna zemin hazırlayan Amir Kabir adındaki veziri olmuş. Ama her yerde olduğu gibi gerek ülke için iyi bir şeyler yapana karşı ortaya çıkan haset, gerekse de modernleşmeye karşı statükonun direnci ile bu vezirin başı gitmiş. Bence bu olay İran’ın kötüye giden geleceğini hızlandırmış. Amir Kabir, İran’ın ilk reformisti. Osmanlı-İran sınırının çizilmesi için oluşturulan komisyonda da yer almış. Bu nedenle Erzurum’da 4 yıl geçirmiş. 1847’de İran’a dönmüş. Onun Osmanlı topraklarında kaldığı bu yıllar, onun Osmanlı’da o dönem gerçekleşen Tanzimat Reformları hakkında fikir sahibi olmasına neden olmuş. Bu hareketlere birinci elden şahit olması, bu düşüncelerin İran’a taşınmasını sağlamış.

Tabii bu arada şatafatlı yaşam, bahçeler-saraylar için harcanan deli paralar, alınan büyük borçlarla yapılan Avrupa seyahatleri, büyük paralar karşılığı özellikle İngiltere gibi yabancı ülkelere, ülkenin tütün alım-satım ve işleme gibi, sulama ve demir yolları gibi büyük gelir getirecek işlerinin devredilmesi ülkeyi aslında kaçınılmaz sona doğru da götürmüş. Ondan sonra gelen Kaçar Hanedanları ise daha beceriksiz çıkmışlar. Liyakat sahibi kişiler yerine bürokraside iş bilmezlerle ülke yönetmeye çalışan Kaçar Hanedanları halkın ve vatanseverlerin tepkilerine neden olmuşlar. Sonunda 1906 yılında Tanzimat ilan edilmiş, şahın yetkilerinin bir kısmı meclise devredilmiş. Emperyalist felsefede bir meclis dolusu insan yerine, monarşik düzenin başındaki bir kralı yönetmek daha kolay ve pratiktir. Dönemin emperyalist ülkesi Rusya, Şah ile birlikte 1907’de parlamentoyu silah zoru ile fesih etmiş. İran tarihi, son iki beceriksiz Kaçar Şahı yönetiminde, Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya, İngiltere ve Osmanlı’ya karşı toprak kayıplarını yazıyor. 1925’de de Kaçar Hanedanı’nın son üyesi Ahmed Şah Kaçar, kendisi yurt dışında iken, görevinden alınıyor ve geçici olarak yönetim, kurucu meclise devrediliyor. Sonrası ise Pehlevi Hanedanlığı dönemi. O da ayrı bir yazı konusu. İran tarihinin bu bölümü, kötü giden ekonomi, toprak kayıpları, yabancı devletlere verilen imtiyazlar, modernleşme çabaları ve Tanzimat ilanları gibi yönlerle Osmanlı tarihi ile çok benzer ve paralel bir yolda ilerlemiş.

Tekrar konumuz olan Eram Bahçesi’ne dönecek olursak, İran gezimizde Pers Bahçeleri içinde gördüklerimizden en güzeli Eram Bahçesi oldu diyebilirim. Bagh-e-Eram, “Cennet Bahçesi” anlamına geliyor ve kelimenin tam olarak karşılığına uyuyor. Kuruluş tarihi belli olmamakla birlikte, Selçuklular döneminde de bahçenin varlığı biliniyor. 18. yüzyılda Zend döneminde bahçe daha geliştirilmiş. Kaçar döneminde, Nasır-el-Mülk bahçeyi alıyor. Onun ölümünden sonra oğlu tarafından bitirilen bahçede mevcut bina yaptırılıyor.

Bahçe klasik Pers Bahçeleri gibi duvarlarla çevrili ve 4 bölüme ayrılmış bahçe, ortada havuz, tüm bahçeyi dolaşan sulama sistemi var. Botanik bahçesi diye geçen Eram Bahçesi, gül ve lale bahçeleri, nar ve portakal ağırlıklı meyve ağaçları, selvi ve çam ağaçları ile dolu. Ortada bulunan ev sütunlu geniş bir terasa sahip. Şiraz gezimizin son durağı da bu güzel bahçe oldu.

Şiraz hala çok güzel bir şehir ve hep öyle kalacak gibi..

Gezekalın

02.07.2022