I want to introduce to you Mr Basim Al-Habsi. He was our driver-tour guide during our trip to Sultanate of Oman. He is a guest writer of http://www.gezekalin.com with his own words and photos.If you want to make contact with him, his phone number is +968 91216916 (mail address: alhabsi_89@hotmail.com)
Hello,
I’m Basim Al-Habsi from Sultanate of Oman. I’m working as a tour guide licensed by the Ministry of Tourism for 9 years. I live in small village southeast of Oman called (Al-Rawdah). I like my job to show people my country and speical culture which is make us speical in Arabic Peninsula.
Oman is very special country for many reasons, the strong history we have since 5 thousands years ago. The hospitality is the most famous part in our culture.
My country have a lot of different kind of nature like, Wadis, mountains, canyons, oasis and sand dunes.
If you want to explore the real Arabic life style I really recommend to visit us.
Not: Tüm gezgin dostlarım, ülkemin güzel insanları başımız sağolsun. Yaşanan deprem ne ilk ne de son olduğuna göre, deprem sonrası yaşanan felaket ve acizlik son olsun. Umarım herkes, hiç olmazsa bu defa, yaşananlardan dersler çıkartabilmiş olsun. O bölgede gücü ile var olarak ya da ayni-nakdi yardımda bulunarak desteklerini esirgemeyen tüm insan ve kurumlardan Allah razı olsun. Umarım bölge ve insanı en kısa zamanda acılarını sarabilir.
Aşağıdaki yazı yaklaşık 10 gün önce yazılmış gezi yazımdır. Ancak bugün yayımlamanın uygun olacağını düşündüm.
Gezekalın
Geziden yeni dönmüş ve gezi anılarımı paylaşmak için sabırsızlanan ruh halimle merhaba diyerek yazıma başlamak isterim.Arap Yarımadası ülkelerine olan kafaca uzaklığım nedeni ile başta “Ne olabilir ki? Tipik Arap ülkesidir” şeklinde olan Umman hakkındaki düşüncem, okudukça ve fotoğrafları gördükçe değişti. Umman’ın, hayalimde olan Arap Yarımadası ülkelerinden farklı olduğu fikrine kapılarak programı geliştirmeye başladık. Sonunda zengin denizaltı dünyası, dağları, obrukları, vadileri, çölleri ile olağanüstü doğası ve zengin kültür ile tanışmış olarak gezimizi tamamladık. Şimdi gezi anılarımı sizlerle paylaşma zamanıdır.
29.01.2023-05.02.2023 tarihleri arasındaki Umman turumuzu sevgili eşim Naime ile birlikte iki kişi olarak tamamladık. Gezi programını masa başında ve ilk 2 günü Muscat şehir turu ve yakın çevresinde şnorkelle dalış yapmak, sonraki 5 günü ise 4*4 araçla, lokal rehber eşliğinde Umman sahil şeridini, çöllük kısmını ve dağlık iç kısmını gezmek üzere planladık. Toplam süremiz 7 gündü ama 2 gün daha ekleyerek Salalah Bölgesini de gezebilirmişiz. Özellikle şnorkel ve dalış yapmak isteyenlerin Musandam Adası ve Salalah’ı, Muscat yanında mutlaka programlarına almaları gerekiyor.
Gidiş için Pegasus Havayollarını tercih ettik. Gidiş zamanımız 21:35 idi ve saat 03:15 gibi (yerel saatle) Muscat Uluslararası Havaalanı’nda olduk. Dönüş ise gecenin 04:25’inde oluyor. Dönüş gidişe göre daha uzun sürüyor.
Aklımızda hiç olmayan bu ülkenin gezisinden bir trekking grubunun sitesinden gelen davetle haberdar olmuştuk. Her gezi öncesi olduğu gibi “Nereye gidiyoruz? Ülkenin nerelerini gezeceğiz? Ummanlılar kimlerdir, gelenekleri, görenekleri nelerdir? Tarihleri nedir?” gibi sorular için internet sayfaları arasında dolaşmaya ve gezi yazılarını okumaya başladım.
Gezimizi güzelleştiren bir diğer faktör ise Ummanlı rehber şoförümüz sevgili Basim Al-Habsi oldu. Masa başında yaptığımız programa büyük-küçük dokunuşlar yaparak gezimizi unutulmaz hale getirdi. Basim’den kısa bir yazı yazmasını rica ettim ve onun yazı ve fotoğraflarını sayfamda paylaşmaktan mutluluk duyacağımı söyledim. Yazısı çok kısa oldu ama fotoğrafları zaten bu güzel ülke hakkında çok şey anlatıyor.
Umman gezimizde rehber ve şoför olarak “ Benim eşim” dediği 4*4 Toyota Land Cruiser’ı ile bize ülkesini ve kültürünü tanıtmak için en iyi hizmeti verdi.
Muscat’da, bizim de yaptığımız gibi, kendi başınıza gezmeniz ve araç kiralamanız kolay olacaktır. Ancak iş Muscat dışına, dağlık bölge ve çöl bölgesine gitmek olunca, bir rehber şoför ve 4*4 araca mutlaka ihtiyacınız olacaktır. Kaybolma ve yolda kalma riski almaya hiç gerek yok. Masrafı bölüşebilecek birileri ile gezi kabul edilebilir bütçelere getirilebilir. Bir araca 4 kişi orta boy valizlerle rahatça sığabilir. Üç kişi ile konforlu şekilde gezi yapabilir. Ülkede dünyanın en kıymetli para birimlerinden biri olan Umman Riyali geçerli. Sorunlu olan onların kıymetli para birimleri değil bizim pul olan para birimimiz olduğu gerçeğini de kabul edelim.
“Umman neden gezilip, görülesi bir ülke?” diye bana sorarsanız size yanıtım “Bu ülkenin her şeyinin değişik ve özgün olması bile gezmek için nedendir” derim. Tarihleri ilginç notlarla dolu. Tarih boyu dış güçlerle özgürlük için savaşmışlar ama yine tarihleri boyunca kabileler kendi aralarında didişip durmuşlar. En büyük kayıpları dış düşmanlarına karşı değil ama kendi aralarında yaptıkları savaşlarla vermişler. Monarşik bir düzenleri var ama 50 yıl boyunca ülkeyi yönetmiş olan Kâbus bin Said bin Teymur(Sultan Kabus) ülkeyi neredeyse demokrasiye yanaştırmış. Bu yönden klasik Arap Yarımadası ülkeleri ile hiç alakaları yok. Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimci kişiliğini takip etmiş, bu ufak tefek Sultan’ın ülkesi Umman için yaptıklarını öğrenmek ve şahit olmak için bile gidilebilir.
Ülkenin coğrafyası bambaşka doğal güzelliklerle dolu. 3165 kilometre boyunca uzanan sahillerinde yüzebilir, su altının çeşit çeşit ve çok sayıda kaplumbağayla, bol renkli balıklarla dolu zenginliklerini izleyebilirsiniz.
Milyonlarca yıl önceki volkanik lavların soğumuş ve kayalara dönüşmüş hali suyu belirli noktaya kadar geçirirken, daha alttaki su geçirmez katman zamanla su dolu vahalara dönüşüyor. Bunun en güzel örnekleri Wadi Shab, Wadi Bin Kahlid. Kıyı kenarları boyunca hurma ağaçları ve berrak suları ile bu vadileri fotoğraflamaya, serin sularında yüzmeye doyamayacaksınız.
Zamanla çökmüş içi su dolu mağaraların yarattığı obruklar Umman’ın başka doğa güzellikleri arasında. En güzel örneğiBimmah Sinkhole. Yüzmek için ya da en basitinden bacaklarınızdaki soyulmuş derileri yiyen küçük balıkların tedavisi için ayaklarınızı suya sokabilirsiniz.
Her vadinin içinin illaki suyla dolu olması da gerekmiyor. Wadi Bani Awf gibi Hacer Dağları’nın vahşi manzaraları altında 4-4 aracınızla off-road yapmanın zevkini çıkartabilir, eforunuza güveniyor ve ekipmana da sahipseniz Yılan Kanyonu içinde yürüyüş yapmanın zevkini çıkartabilirsiniz.
Yaklaşık 62.000 km2’lik bir alana yayılan Umman Çöllerinden Al Sharqiya ya da daha çok bilinen adıyla Wahiba Kumulları’nda aracınızla kumullarda safari yapabilir, develer üstünde çöl gezintisi yapabilir, güneşin batışını kum tepelerinden izleyebilir ya da gecenin koyu karanlığında gökyüzündeki yıldızları tanımaya çalışabilirsiniz.
Tüm bunların hepsini bir arada ya da ayrı ayrı başka ülkelerde de görebilirsiniz. Ama Umman’ı bizim için cazip kılan en önemli faktör insan faktörü oldu. Burada kendinizi Mısır gibi bir Arap ülkesinde hissetmeyeceksiniz. Sizi süzen gözler de olmayacak. Bir kadın olarak bile rahatça ülkeyi gezebilirsiniz.
Samimi, içten ve her zaman güler yüzlüler. Sizden tek beklentileri Wadi Bani Khalid gibi kendilerinin de yoğunca gittikleri yerlerde yüzerken kıyafetinize dikkat etmeniz. Denizlerde veya otel havuzlarında mayo ile yüzmeniz pek sorun olmuyor. Bu hoşgörüleri geleneklerini terk etmelerine de neden olmamış. Cumaları Nizwa’da düzenlenen Sığır Pazarı şahit olduğum en ilginç yöresel aktivitelerden birisi oldu. Sabah çok erkenden ve sadece Cuma günleri olan bu ilginç pazarı ziyaret etmelisiniz.
Özetle Umman bizim için güzel bir gezi yeri oldu. Dolu dolu anılar ve anlatacak, paylaşacak çok malzeme ile geldik.
Sadabad Sarayı (Kompleksi) 180 hektarlık bir alana kurulmuş Kaçar ve Pehlevi Dönemleri hanedanlık iskan yeri, daha doğrusu sarayı olarak geçiyor. Tahran gezimizin, aynı zamanda İran gezimiz programının son günü içinde gezdiğimiz ilk yer bu saray kompleksi oldu.
Sadabad Sarayı 19. yüzyıl Kaçar Döneminden başlayan bir tarihe sahip. Alanda 10 tanesi halkın ziyaretine açık, toplam 18 tane bina mevcut. Halka açık olmayan binalardan dördü şimdiki cumhurbaşkanlığı teşkilatının tasarrufunda, üçü ise külliyenin yönetimine ev sahipliği yapıyor.
En dikkate değer iki bina Beyaz Saray (Millet Sarayı-Mellat Sarayı) ve Yeşil Saray (Şahvand Sarayı). Beyaz Saray ya da devrim sonrası adı ile Mellat (Millet) Sarayı kompleksin en büyük ve en lüks sarayı. Saraya, ZaferaniehKapısı‘ndan girerseniz yürüme mesafesinde. Sarayın beyaz cephesinden dolayı Beyaz Saray olarak adlandırılmış. Beyaz Saray 1930’ların başında Rıza Pehlevi tarafından yaptırılmış ve yazlık olarak hizmet vermiş. Muhammed Rıza Pehlevi ve ailesi 1970’lerde oraya taşınarak yaz kış yaşamışlar.
Girişin hemen dışında, yan tarafta, sanki daha büyük bir heykelin parçasıymış gibi yere yapıştırılmış bir çift çizme heykeli göreceksiniz. Bu konuda birçok hikaye var ama hepsi de bunların aslında Rıza Şah’ın çizmeleri olduğunu doğruluyor. Bazıları bunun tam bir heykel olduğunu ve devrim sırasında yıkıldığını söylerken, bazıları ise güç ve kuvvet sembolü olarak orijinalde de sadece çizme heykeli olduğunu söylüyor. Dikkat çeken bir başka heykel ise binanın karşısında bulunuyor. 5 metreden uzun bu heykelin ismi Okçu Arash. Arash, İran’ın zengin kültür ve edebiyatını da temsil eden mitolojik bir karakter.
Yaklaşık 10 farklı salonu bulunan Beyaz Saray’ın 54 odası bulunuyor. Pehlevi Hanedanının ilk kralı Rıza Şah, 1932’de bu sarayın yapılmasını emretmiş ve 1937’de saray tamamlanmış. Rıza Şah ancak üç yıl sonra etkin bir şekilde sarayı kullanabilmiş. Sonra Muhammed Rıza Şah ve kraliçesi Farah’ın yazlık inziva yeri olarak kullanılmış. Tören ve resmi işler de bu görkemli sarayda yapılırmış.
Giriş holünde ünlü İranlı ressam Behzad ve öğrencileri tarafından yapılmış ve Şehname’nin hikayelerinden esinlenilen tablolar ve duvar boyamaları var. Birinci katta iki bekleme odası, Rosenthal ve Moser kristallerinin bulunduğu küçük bir kabul odası, Muhammed Rıza Şah’ın ofisi bulunuyor. İkinci katta, Christian Dior’dan eşyalarla döşenmiş Farah Diba’nın dinlenme odası, özel oturma odaları, Muhammed Rıza Pehlevi’nin dinlenme odası gibi odalar var.
Binadaki en büyük oda, en büyük avizelerin ve halıların bulunduğu Büyük Resepsiyon Salonu. Sarayın tören salonları Fransız tarzında dekore edilmiş ve eşyaların çoğu Fransa’daki sanat müzayedelerinden ve antika mağazalarından satın alınmış.
Pehlevi Ailesine ait şatafatı ve batılı yaşam tarzını gösteren Beyaz Sarayı gezmişken son olarak Pehlevi Ailesinden bahsedelim.
Kaçar Hanedanlığı son döneminde İran’da halk arasında büyük bir huzursuzluklar olduğundan bahsetmiştim. Emperyalist bir ülke başka bir ülkeye girerse, çıkarı ve var olmasının gereği, onun öz varlıklarını yönetmeye ve sömürmeye çabalar. Ayrıcalıklar elde ederse, yani sömürmenin dayanılmaz hafifliğini yaşarsa, o ülkeden bir daha kolay kolay çıkmaz. Hele bu işe çanak tutan iktidar sahiplerini de yanına çekmişse, değmeyin keyiflerine! Safevilerden Şah Abbas döneminde ham ipek ticareti ve Hürmüz limanlarında ticari ayrıcalıklar, Kaçar Hanedanı Nasüreddin Şah Kaçar döneminde tütün için verilen ayrıcalıklar İran’ı adım adım toplumsal fakirliğe ve hoşnutsuzluğa taşımış. Yönetenlerin hesapsız harcamaları sonunda ortaya çıkan ekonomik sorunlar, İran üzerinde büyük devletlerin emperyalist oyunları ve hemen yakındaki Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan gelişmeler İran halkında ve İran okumuş kesiminde büyük huzursuzluklar yaratmış.
Rusların kuruluşuna ön ayak olup, askerlerini eğittiği ve sonradan komutasını çekirdekten yetişme, eğitim hayatı olmayan ama iyi bir asker olan Rıza Han’a bıraktıkları İran Kazak Tugayı, İran’ın tarihinde özel bir yere sahip. Aristokrasiden olmayan ama iyi bir asker olması ile askerin başındaki Rıza Han (1919 yılında Pehlevi soyadını almış) toplumsal tepkinin verdiği ivme, diğer emperyalist güç olan Rusları aradan çıkartmak isteyen İngiltere’nin desteği ile son Kaçar Şahı olan Ahmed Şah Kaçar’a, 1921 yılında darbe yapmayı başarmış. Darbeyi yaparken yanında olan en önemli kişi ise daha önce Kaşan’da evini gezdiğimiz Tabatabayi. Başlangıçta Kaçar Hanedanından şikayet eden halk, bir süre sonra başka bir hanedan sülalesini, Rıza Pehlevi ile başlayan, Pehlevi Hanedanlarını başlarında bulmuş. 1925 yılında kendini İran Şahı ilan eden Rıza Pehlevi koyu bir Mustafa Kemal Atatürk hayranı. Onun yaptıklarını İran’da yapmaya, İran’da cumhuriyet ilan etmeye niyetlenmiş. Niyet güzel olmasına güzel de gelgelim Rıza Pehlevi’de, Mustafa Kemal Atatürk’de olan vizyon, savaş meydanlarında bile çok kitap okuyup, dünyada olan biteni iyi takip etmekle sentezlenmiş bilgi birikimi, halkını ikna kabiliyeti ve gerçekçilik olmayınca başarılı olamamış. Boşuna dememişler; “DÜNYA HER 100 YILDA BİR DAHİ YETİŞTİRİR, BU YÜZYILDA O DAHİYİ TÜRKLER YETİŞTİRMİŞTİR.”
Rıza Pehlevi örnek aldığı Atatürk Devrimlerinden tam bağımsızlık kısmında İngiltereyi, eğitim, kılık kıyafet gibi kısımlarda ise mollaları karşısında bulmuş. Bakmış ki sonu fena ve direnirse gidici, hem mollaları hem de İngiltere’yi ikna etmiş. Böylece kendini Şah ilan etmiş. Baba Rıza Şah yine de inandıklarını (ülkeyi modernleştirme, tam bağımsızlık gibi) zaman içinde uygulamaya da çalışmış ve bazı başarıları da olmuş. Ama İngiltere’nin İran’daki Petrol çıkarlarına zarar veren kararlar alması, İkinci Dünya Savaşında müttefiklere İran topraklarını kullanma izni vermemesi baba Rıza Pehlevi’nin sonunu getirmiş. 1941’de tahtı oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’ye terk etmesi istenerek ülkeden çıkarılmış. Hiç alışık olmadığı bir iklime sahip topraklarda hastalanmış ve Güney Afrika’da ölmüş. Mısır’da cesedi mumyalanmış, İran’a getirilmiş ve sonradan Humeyni Rejimi tarafından yıkılacak olan mozolesine gömülmüş. Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi babası kadar özgürlük ve bağımsızlık peşinde olan birisi değil. Şatafatı sevmesi ve iktidarı için SAVAK gibi gizli örgütleri siyasi karşıtları üzerinde baskı aracı olarak kullanması ve diğer bazı nedenler sonucu 1979’da İran İslam Devrimi gerçekleşmiş. Sonrası Pehleviler için sürgün hayatı.
Dönelim Sadabad Kompleksi’ne. Yeşil Saray, Kaçar döneminin son yıllarında inşa edilmiş ve Şah Rıza tarafından restore edilmiş. Bu sarayı gezmedik ve görmedik. 15 gündür İran’da gördüğümüz şatafatlı sarayların yettiğini ve İran Ulusal Müzesi’ne zaman ayırmayı uygun gördük. Ama uzaktan da olsa görebilirmişiz. Kompleksin diğer binaları çeşitli müzeler. Bunları ancak çok zamanınız varsa görün derim. Sarayın bahçesi çok güzel. Bizim yaptığımız gibi Beyaz Saray gezisi sonrasında saray bahçesini gezmek de size güzel gelecektir.
Daha sonra İran Ulusal Müze ziyaretimiz oldu. Bu müze sadece İran için değil, aynı zamanda dünyanın en önemli müzelerinden bir tanesi sayılıyor. İran Ulusal Müzesi, birbiri ardına inşa edilmiş iki binadan oluşuyor. Etkileyici kemer şeklindeki girişi olan Antik İran Müze (İslam Öncesi Eserler) binası, Fransız mimarlar André Godard ve Maxime Siroux’nun eseri. Proje, Sasani mimarisinden ilham almış ve kırmızı tuğla kullanılmış. 1935 yılında yapımına başlanan müze 1937 yılında faaliyete geçmiş. İslam Devri Müzesi binası ise girişi süsleyen beyaz traverten ve koyu renkli revaklarla modern bir tasarıma sahip. Bu sergi, 1979’daki İslam Devrimi’nden sonra çalışmaya başlamış.
İslam Öncesi Eserler binasında Suş, Rey, İsmailabad, Persepolis başta olmak üzere eski uygarlıkların yaşadığı yerlerden çıkartılan eserler sergileniyor. Ayrıca burada dünyanın ilk yasası olan Babil Hammurabi Yasası’nın bir kopyası da sergileniyor. Güzel ve zengin bir müze.
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
İslam Devri Müzesi’ni ben biraz ihmal ettim. İslam öncesi bölümüne daha fazla vakit ayırdım. Ama İslam sonrası bölümü beni daha fazla etkiledi. Koşa koşa katları gezmek zorunda kaldığıma çok üzüldüm. Müzede fotoğraf çekmek yasak ama çaktırmadan çekebildiklerimi sizlerle paylaştım. İran Ulusal Müzesine iki saatten fazla zaman ayırmalısınız.
Tahran Kapalıçarşısı gezdiğimiz çarşılar içerisinde en güzel olanı değil. Tarihi eskilere dayanmakla birlikte çarşıdaki çoğu kısım son 200 yıllık. Çarşının bazı bölümleri Muhammed Rıza Şah’ın Tahran’ı modernleştirme çalışmaları sırasında yok edilmiş.
Çarşı esnafının İslam Devriminin en büyük maddi ve manevi destekçileri arasında olduğunu öğrenmek beni biraz şaşırttı. Bu desteğin temeli Pehlevilerin İran’ın sanayileşmesini istemeleri ve bu yönde ciddi adımlar atmaları. Gelir kaynaklarının azalacağını düşünen esnaf, devrimle özgürlük geleceğini düşünen sosyalist ve komünistler, İslam Devriminde mollaların yanında saf tutmuşlar.
Çarşı alışverişleriniz için ideal bir yer. Hele de buradan ülkeye dönüş yapıyorsanız baharatları ve tatlılarınızı buradan alabilirsiniz. Biz fiyatları burada daha ucuz bulduk. Pazarın sebze bölümü kapısından giriş yaptık ve pazar boyunca yürüdük. Klasik kapalı çarşılardaki kemer tarzı yapılar, diğer çarşılara göre daha az.
Darbant (Derbent), “Dağın Kapısı” anlamına gelen bir kelime. Bir kayak merkezi olan Tochal Dağı, Tahran’ın kuzeyinde bulunan ve Elburz Sıradağlarının bir parçası. En yüksek zirvesi, 3.963 metre olan bu dağın eteklerinde Darbant adlı bir mesire yeri var. Tahran’da yaşayanların şehrin gürültüsünden kaçıp kısa tatillerini yaptıkları bir yer. Tahran’da öğle yemeğimizi burada yedik ve sonra da kısa bir yürüyüş yaptık.
Yol boyu kafeler, nargile salonları var. Tahran’da yaşayanların dinlenme ve yemek yemek için tercih ettikleri bir yer. Her taraftan sular akıyor, bazı kafeler akan bu küçük derecikler üstüne sedirler yapmışlar. Bu alanın biraz daha fazla korunması gerek bence. Tahran’da ziyaret edebileceğiniz yerlerden.
Tabiat Yaya Köprüsü Tahran’da gezdiğimiz son yer oldu. 2010-2014 yılları arasında yapılan ve tasarımı ile ödüller almış bir köprü. Tasarım sanatçısının adı Leila Araghian.
Köprü, otoyollarla bölünmüş ve halka açık iki park arasında yayaların erişimini iyileştirmek için tasarlanmış. 270 metre uzunluğundaki asma köprüyü yapanların temel amacı sadece iki noktayı birbirine bağlamak yerine, her parkta insanları köprüye götürecek birden fazla yol oluşturup, köprüye yönlendirmek olmuş. Böylece sadece geçmek için değil, oyalanmak için de bir yer olması amaçlanmış.
Köprünün her yerinde oturma alanları ve yeşil alanlar, ayrıca alt katın iki tarafında da restoranlar var. Köprüyü kullananların onun üzerinde daha fazla kalmasını sağlamak ve başka şekilde göremeyecekleri Tahran manzarasının keyfini sürmeleri istenmiş. Eğri bir yol oluşturularak köprüyü kullananların manzarada tek bir perspektife mahkum olmaları önlenmiş. Köprünün üstüne oturduğu taşıyıcı üç ana sütun üste doğru genişleyen bir ağaca benziyor. Büyük bir otoyolun yüzlerce metre yukarısına 2 bin ton çeliği yerleştirmek büyük bir başarı.
Burada yürümekten zevk alacak ve Tahran’ın en azından büyük kısmının başka yerde göremeyeceğiniz panoramik manzarasına şahit olacaksınız. Bence İran gezimizin finali olarak da bu köprü ziyareti çok güzel oldu.
Sevgili Gezgin Dostlarım…
Bu son yazı ile 24 kısımda İran gezimizi sizlerle paylaşmış oldum. Yazdığım en uzun gezi yazısı oldu sanırım. İran gibi uzun geçmişi, kozmopolit yaşam tarzı, her köşesinden sürpriz çıkabilen, renkli ve sevecen insanlara sahip ülkeleri hep sevdim. Özet geçecek olursam; “Tüm Çekincelerinizi Bir Kenara Bırakın! İran için gezi programınızı en kısa zamanda yapın” derim.
Son gezimizi yaptığımız Kaşan şehrinden, Tahran’a kadar ki mesafe 245 km. Yol üzerinde Kum Şehrini pas geçip akşamın ilerleyen saatlerinde otele yerleştik. Tahran’ın trafiği gerçekten çok kötü. Mesafeler kısa olmasına rağmen trafikte dakikalarca beklemek zorunda kalabiliyorsunuz.
İran’ın 18 milyonu bulan nüfusu ile en büyük kenti ve başkenti olan Tahran, Elburz Dağları’nın eteklerindeki yaylaya kurulu bir kent. Kaçar Hanedanlığının ilk üyesi olan Ağa Muhammed Şah başkenti 1788 yılında Tahran’a taşımış ve o gün bugündür de Tahran başkent kalmış. Hem Kaçar Hanedanları ve hem de Pehlevi Hanedanları şehri büyütmüşler ve modernleştirmişler.
Tahran’da ilk gezi durağımız Gülistan Sarayı oldu. Burası 2013 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde olan bir yer.
Gülistan Sarayı rahatlıkla yarım gününüzü geçirebileceğiniz, vaktinizin dar olduğu bir zamanda bile en az 3 saatinizi vermeniz gereken bir ziyaret yeri. Vakti ile burada 1500’lü yılların ortalarında Safeviler zamanından kalma, kilden sazdan yapılma, bir kale saray varmış. Sonra Zend Hanedanından Kerim Han bu kaleyi yenilemiş. Ama burayı şu anki görkemine kavuşturan Kaçar Hanedanları olmuş. İlk Kaçar Hanı olan Ağa Muhammed Han Tahran’ı başkent seçince hanedanlığına yakışır bir saray istemiş. Sonunda daha önceki Pers el sanatları ve mimarisinin, Batı etkileriyle başarılı bir şekilde bütünleşmesini bünyesinde barındıran Kaçar döneminin başyapıtı Gülistan Sarayı ortaya çıkmış. Burada şahlar taç giymişler, törenler yapmışlar.
Pehleviler Döneminde sarayın bazı bölümleri, maalesef, modernleşme uğruna gözden çıkarılmış ve yıkılmış. Sarayın şu anda var olan bölümleri; Şems-ül İmare (Güneş Konağı), Takht e Marmar (Mermer Taht Salonu), Talar e Salam (Kabul-Karşılama Salonu), Negar Khaneh (Müze Salonu), Talar-e Ayaheh (Aynalı Salon), Havuz Odası (Howz Khaneh), Kerim Han Köşesi (Khalvat e Karim Khani), Fildişi Salonu (Talar e Adj), Berelyan Salon (Talar e Brelian), Badgir Binası (Emarat e Badgir), Elmas Salonu (Talar e Almas), Abyaz Saray (Ebyez Sarayı-Antropoloji Müzesi). Sarayın her bölümü için ayrı bilet almanız gerekiyor. Gezmeyeceğiniz yerler için gereksiz yere para vermeyin. Koyu renk karakterli olanlar içini de gezdiğim yerler. Diğer bölümlerin ise dışarıdan görüntüleri ile yetindik.
Saraya girişte büyükçe havuzun yanından geçerek ulaştığınız ilk yer Mermer Taht Teras’ı olacaktır. Alanda bulunan taht 1747’den 1751’e kadar inşa edilmiş. Taht Yezd’deki bir madenden çıkarılan 65 adet mermer taş parçasından oluşturulmuş ve dönemin en ünlü sanatçıları bu işte görev almışlar. Mermerden oyulan erkekler, kadınlar, periler ve şeytanlar tahtı alttan destekliyorlar. Teras, tablolar, mermer oymalar, çini işleri, aynalar, ahşap oymalar ve kafes pencerelerle süslenmiş. Yani İran mimarisinin en güzel örneklerini bir arada görebileceğiniz bir yer burası.
Bu bina Kaçar Şahlarının taç giyme, valileri kabul etme ve Nevruz selamlaşma yeri olarak kullanılmış. Bu yerde yapılan son taç giyme töreni Aralık 1925’te Rıza Pehlevi’nin taç giyme töreni olmuş.
Mermer Taht Terası yanında Kerim Han Köşesi bulunuyor. Mermer Taht Terası’na göre daha küçük ve daha mütevazi. Kerim Han Zend’in konutunun bir bölümü olan bu teras Nasr al-Din Şah için nargilesini içtiği gözlerden uzak ve yalnızlığı yaşadığı bir mekan olarak biliniyor.
Kerim Han Köşesi ile ilgili okuduğum en ilginç bilgi Ağa Muhammed Han Kaçar’ın, babasını öldüren, kendisini esir olarak tutan ve hadım eden Kerim Han’a olan nefretinin ifadesi olarak onun Şiraz’da bulunan mezarından kemiklerini çıkarttırıp, Kerim Han Köşesinin merdivenleri altına gömdürüp, her gün üstünden geçmesi oldu. Rıza Pehlevi iktidara geldiğinde buradan kemikleri çıkarttırıp Kum Kentine gömdürmüş. Bu terasın ortasında bir havuz var. Tavandaki süslemeler müthiş.
Mermer Taht Terasından sağa doğru yürüdüğünüzde karşınıza ana bina çıkacak. Binada ilk gireceğiniz yer Negar Khaneh (Müze Salonu). Nasr ed Din (Nâsırüddin) Şah Kaçar Avrupa’ya çıkan ilk İran Şahı. Avrupa kentlerini gezerken müzelerden ve tiyatro salonlarından çok etkilenmiş. Gülistan Sarayı içinde de bu şekilde bölümler yapılmasını istemiş. Müze salonunda çeşitli tablolar ve objeler sergileniyor.
Binanın aynalı merdivenlerinden yukarı salonlara çıkılıyor. Yukarılarda Kabul (Karşılama) Salonu, Aynalı Salon, Fildişi Salon gibi salonlar var. Bir salondan diğerine geçiş yapılabiliyor.
En görkemli salon Kabul Salonu. Bu salonda zamanında Güneş Tahtı (Tavus Kuşu Tahtı) denen taht varmış. 1980’lere kadar Gülistan Sarayında bulunan bu taht, üzerinde bulunan değerli taşlar yüzünden İran Merkez Bankası kasalarına kaldırılmış. Bu taht Feth Ali Şah Kaçar için yapılmış. Sonrasında da İran kralları bu tahtta taç giymişler.
Kabul salonunda kralın huzurunda törenler ve resepsiyonlar yapılmış. Hem zamanında bu sarayı ziyaret eden Avrupalı elçiler ve ziyaretçilerin, hem de bizim gibi bugün ziyaret edenlerin bu sarayın Kabul Salonu’ndan etkilenmemeleri mümkün değil. Avrupa’nın en ünlü sarayları bu saray yanında mütevazi kalır. Enfes ayna çalışmaları var. Tavan ve duvarlar alçı sıva ile süslü, zeminler mozaik kaplı.
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Duvarlarda Kaçar Hanedanlarına hediye edilen ya da onların yaptırdıkları tablolar var. Salonun bir köşesinde bal mumundan heykeli ile taht üzerinde oturan Şah var.
Aynalı Salon, Feth Ali Şah’ın emriyle inşa edilen ve rutubetten dolayı harap olan Kristal Salon yerine Nasr ed Din (Nâsırüddin) Şah döneminde yapılmış. İnşası 3 yıl ama ayna işleri 4 yıl sürmüş. Ayna ve kristal avizeleri ile ünlü bu salonun ismi de aynalardan geliyor.
Bu salonun tüm duvarları renkli ve el yapımı aynalarla süslenmiş. Salonda kullanılan tüm renkli aynalar İranlı sanatçılar tarafından tasarlanmış ve yapılmış.
İran’lı ressam Kamal-ol-Molk tarafından yapılan ve sarayın duvarına asılı “Aynalı Salon” resminde, Nasr ed Din Şah, Aynalı Salon’da ortadaki bir sandalyeye oturmuş ve pencerenin dışındaki Gülistan bahçesini seyrederken resmedilmiş.
Fildişi Salon yemek için kullanılan büyük bir oda. Kabul Salonu ve Aynalı Salon’dan önce yapılmış ve Nasr ed Din Şah dönemi yapılarından bir tanesi. Ancak daha sonra cephesi diğer iki salonla uyumlu olacak şekilde değiştirilmiş.
Salon, Avrupa hükümdarları tarafından Nasr ed Din Şah’a sunulan bazı hediyelerle süslenmiş. Pehlevi döneminde Fildişi salonu, kabul ve resmi partilerinin yeri olmuş. Bu nedenle, Pehleviler Döneminde salonun iç düzenlemesinde büyük değişiklikler yapılmış.
Bu binada Kaçar ve Pehlevi dönemlerinde kullanılan mutfak gereçlerinin sergilendiği bir salon da var; Talar-e Zoruf. Dünyanın her yerinden çok güzel porselen tabak çanak gibi mutfak eşyaları sergileniyor. Bu salonu Muhammed Rıza Şah düzenlettirmiş. Sonrasında bu binayı terk ediyorsunuz.
Kompleksin doğu tarafında Şems ül İmare (Güneşin Konağı) adlı bir başka güzel bina daha var. Burası Nasr ed Din (Nâsırüddin) Şah zamanında 1903-1905 yılları arasında yaptırılmış. Nâsırüddin Şah Avrupa mimarisini yakından takip edermiş. O zamanların Tahran’ı için gökdelen sayılabilecek yükseklikteki bina ile Tahran panoraması görülebiliyormuş. Bu binanın bir diğer özelliği ise yapımında metal kullanılan ilk bina olması.
Bina Moayer al-Mamalek olarak bilinen büyük bir mimar tarafından yapılmış. Tasarım olarak İsfahan’daki Ali Kapı Sarayına benziyor. Her biri iki katlı bir terasa sahip iki kule ve altı ince sütun var. Yapının öne çıkan özellikleri olarak ortada bir saat kulesi ve cepheyi süsleyen çok renkli çini işçiliği ilk bakışta dikkati çekiyor.
Birinci kat, yanlarda iki kanatlı pencere bulunan sütunlu bir teras ile ön plana çıkan zarif bir ayna salondan oluşuyor. Nâsırüddin Şah günlük hayatını ikinci katta geçirirmiş. Birinci kat daha çok törenlere ayrılmış.
Dış pencereler kısmında, Kaçar dönemi sembolü olan Güneş ve Aslan figürlü çiniler var. Yan odalarda da hatırı sayılır ayna işi, kafes işi ve fresk süslemeleri bulunuyor.
Bu bina ile komşu olan Badgir Kulesi (Emarat-e Badgir). Gülistan Sarayı’nın güney kanadının doğu köşesindeki son derece gösterişli bir yapı. Rüzgar Kulesi Salonu Feth Ali Şah Kaçar döneminde inşa edilmiş. Nâsırüddin Şah döneminde ise eklemeler yapılmış. Nâsırüddin Şah’ın oğlu Muzaffer al-din Şah’ın taç giyme töreni, 1896’da yaz sıcağına denk geldiği için bu yapının ana salonunda yapılmış.
Pehlevi döneminde bu bina Başbakanlık makamı olarak kullanılmış ve II. Pehlevi taç giyme töreninde tamamen yenilenmiş. Bodrum katında güzel bir antre var.
Beyaz Saray (Kakh-e Abyaz), Nâsırüddin Şah’ın saltanatının sonlarına doğru, kendisine gönderilen mobilya, halı, perde ve heykel gibi birçok değerli hediyeyi barındırmak için yapılmış. Buranın bir diğer adı Sultan Abdülhamid Salonu. Bizim Sultan Abdülhamid, nedense, Nâsırüddin Şah’a bir sarayı donatacak kadar eşya ve halı hediye etmiş. Şah da bu kadar hediye için kendisine küçük bir saray inşa etmek zorunda kalmış. Kompleksin diğer yapılarından çok daha basit bir bina.
Sarayın bazı bölümlerinin içini gezmeye vaktimiz olmadı. Son anlarımızı sarayın bahçesinde gezerek, Beyaz Saray (Kakh-e Abyaz) önünde oturarak ve sarayı ziyarete gelen okul çocukları ile poz vererek geçirdik.
Bence Tahran’da ihmal edilemeyecek en önemli gezi yeri Gülistan Sarayı’dır. Mutlaka ve mutlaka görmelisiniz.
Gülistan Sarayı sonrasında Rıza Abbasi Müzesi ziyaretimiz oldu. Rıza Abbasi, Safevi döneminin çok önemli bir ressamı ve bu müze de onun adına açılmış olan bir müze. Son İran Şahı olan Muhammed Rıza Pehlevi’nin 3. eşi olan Farah Diba’nın çabaları ile ortaya çıkarılmış bu müze içinde M.Ö 2000 yılından, Kaçarlar dönemi sonuna kadar çok sayıda eser sergileniyor.
Farah_Diba (1959)
Farah Diba, ilginç ve üzerinde konuşulmaya değer bir insan. Pehlevi Hanedanından bahsetmedim ama onları konuşmayı bence sonraya bırakalım. Benim izlenimim Pehlevi Hanedanın İran’a kazandırdığı en önemli katkı Farah Diba’nın kraliçe olarak seçilmesidir. Kaderin kraliçelikten, sürgüne yolladığı bu zarif insan, İran’da da hala çok seviliyor. İranlılar kendisine Farah Pehlevi değil de, Farah Diba demeyi tercih ediyor. Tahran’dakiler başta olmak üzere birçok müzede onun parmağı var.
Farah Diba, Muhammed Rıza Pehlevi ile evlendiği 1959 yılından, 1979 yılına kadar İran Kraliçeliği, yapmış, Şahbanu olmuş. Kendisinden önceki 2 güzel kraliçe (Fevziye ve Süreyya) Pehlevi Hanedanlığını sürdürecek erkek varis veremeyince Paris’te mimarlık eğitimi alan Farah Diba, Şah Muhammed Rıza’ya aday kraliçe olarak tanıştırılır. Hemen evlenirler ve ardında da bir erkek çocukları olur. Muhammed Rıza Pehlevi “hanedanlık kurtuldu” diye boşuna sevinir. 1978’de İran İslam Devrimi ayak seslerini duyurmaya başlar. Pehlevi çifti İran’da devrim olursa sonlarının idam olması olasılığı ile ülkeyi terk ederler. Sonrası sürgün hayatı.
Esas konu etmek istediğim kısım Farah Diba’nın sosyal faaliyetleri. Erkek çocuk doğurduktan sonra saraydaki ve Pehlevi’nin gözündeki konumu farklı bir yere oturan Farah Diba’nın politik konulara girmesine izin verilmemiş. Ancak bunun dışındaki her türlü faaliyete dahil olmasına da karışılmamış. Farah Diba eğitimden, sağlık sorunlarına, kültür ve sanat konularına kadar bir çok alanda İran için çok güzel işler başarmış. Bence en önemli işi ise tarihsel, kültürel açıdan zengin bir ülke olan İran’ın, 1960’larda gösterecek, sergileyecek çok az şeyinin olduğunu fark etmesi olmuş. 5000 yıllık tarihi boyunca üretilen büyük sanat hazinelerinin çoğu, o zamana kadar yabancı müzelerin ve özel koleksiyonerlerin eline geçmiş. Kendi tarihi eserlerinin çoğunu İran’a geri getirmek ve onları sergileyebilecek müzeler açmak İmparatoriçenin başlıca hedeflerinden biri haline gelmiş. Bu amaçla, yabancı ve yerli koleksiyonlardan çok çeşitli İran eserlerini geri satın almak için kocasının hükümetinden izin ve fon sağlamayı başarmış. İyi işlere harcanmış milyonlarca dolarlık fonlardan bahsediyorum. Farah Diba’nın bir dönem Fransa’da yaşaması onun avantajı olmuş ve Fransız devlet başkanı eşleri ile kurduğu iyi ilişkiler sayesinde de, özellikle Fransa’ya kaçırılmış eserlerden bir kısmını ülkeye geri getirtmeyi başarmış. Onun rehberliğinde oluşturulan müzeler ve kültür merkezleri arasında Negarestan Kültür Merkezi, Rıza Abbasi Müzesi, Hürremabad Müzesi, Ulusal Halı Galerisi ve İran Cam Eşya ve Seramik Müzesi bulunuyor.
OL
Tahran Rıza Abbasi Müzesi, İran sanat ve medeniyetinin tarihini izlemek isteyenler için İran’daki en iyi koleksiyonlardan birisi olarak gösteriliyor. Bu değerli müze, 1977 yılında Farah Diba’nın çabalarıyla ziyarete açılmış. Bu müze, İran’ın MÖ 2. bin yıldan, 20. yüzyılın başlarına kadar olan kültürel mirasını ortaya çıkaran paha biçilmez sanat eserlerinin sergilendiği bir müze. Müze birkaç kez kapatılıp yeniden açılmış, değişiklik, tadilat ve genişletmelerden geçmiş. Ancak 2000 yılından bu yana müze kesintisiz bir şekilde ziyarete açık. Pazartesi ve resmi tatillerde (dini yas günleri) kapalı.
Eserler kronolojik olarak düzenlenmiş. Ziyaretçiler bu zaman aralığında sanat, kültür ve teknolojinin gelişimini ve değişimlerini gözleyebiliyorlar. Beş katlı olan müzenin bir katı İslam öncesi döneme ait. Bu bölümde sergilenen eserler arasında prehistorik dönemlerden çömlek ve metal objelere kadar pişmiş kil, metal ve taş eserler var.
İslam sonrası dönem eserleri, resimler ve kaligrafik eserler diğer katlarda sergileniyor.
İran Cam ve Seramik Eserleri Müzesi gün içinde ziyaret ettiğimiz diğer müze oldu. Bu müzede de Farah Diba’nın emekleri var. Müzenin bilinen bir diğer ismi ise Abgineh Müzesi. Binanın gerçek sahibi 1921 ve 1952 yılları arasında beş kez İran Başbakanı olan İranlı bir politikacı Ahmad Qavam. Daha sonra bina el değiştirip Mısır Büyükelçiliği olarak hizmet vermiş.
1976 yılına gelindiğinde ise bina Farah Diba tarafından müzeye dönüştürülmek üzere satın alınmış. Bu müzenin mimarisi için İran, Fransız ve Avustralya’dan birçok ünlü mimar getirtilmiş. Fakat müzenin inşa aşamasında yaşanmış olan Devrim hareketleri nedeniyle inşa süreci uzamış ve ancak 1998 yılında açılışı gerçekleştirilebilmiş.
Müzede adından da anlaşılacağı gibi cam ve seramik eserleri çok güzel bir sergileme biçimi ile sergileniyor. Müzede toplamda 6 salon ve 2 adet koridor yer alıyor.
Günümüzün son aktivitesi ise Azadi Meydanı ve Kulesi ziyareti oldu. Burası Tahran’ın en geniş, İran’ın ise İsfahan’daki Nakş i Cihan’dan sonraki ikinci büyük meydanı. Muhammed Rıza Pehlevi’nin, İran İmparatorluğunun 2500. yıl kutlamaları sırasında 1971 yılında yaptırdığı bir meydan.
Meydanın ortasında 45 metre yüksekliği ile Özgürlük Kulesi yükseliyor. Kulenin ve çevresinin tasarımı, İran-İslam mimarisinin ve estetik geometrinin bir örneği. İran bahçelerinden esinlenmeler de dikkat çekici.
Günün sonunda burada bol bol fotoğraf çekip günü bitirdik.
Bugün İsfahan’dan Tahran’a doğru uzun bir yolculuğumuz olacak. Tahran’da 2 geceleme ve gezilerimiz sonrasında da İran gezimiz tamamlanacak. Sayılı günler çabuk geçiyor.
İsfahan’dan 180 km kadar yol yaparak önce Abyaneh Köyü denen bir yere uğrayacağız. Abyaneh, İran’ın en ilginç ve en fazla turist çeken yerlerinden bir tanesi. “Neden ?”diye sorarsanız, Abyaneh Köyü özgün kültürünü koruması ve kendine has mimariye sahip olması nedeni ile bolca turist çekiyor.
7. yüzyılda Araplar, Pers ülkesini ele geçirdiklerinde bir kısım Zerdüşt halk çevre dağlara ve çöllere kaçıp kendi köylerini kurmuşlar. Kaşan’ın 80 km güneydoğusundaki Karkas Dağlarının eteklerinde yer alan bir vadide varlığını sürdüren Abyaneh adlı köy de bunlardan bir tanesi. Köye vardığınızda özellikle büyük araçların köyün içine park etmesine müsaade edilmiyor. İranlılar tatil günlerinde gezmeyi gerçekten çok seviyorlar. Bizim Abyaneh ve Fin Bahçesi gezimiz cuma gününe denk geldi. Hem bu köyü ve hem de bahçeyi çok kalabalıkla gezmek zorunda kaldık. Daha sakin bir günde çok daha keyif alabilirdik.
Abyaneh Köyü sakinleri binlerce yıldır farklı hanedan ve krallıkların değişen kurallarına maruz kalmalarına rağmen kültürel miraslarını, geleneklerini ve benzersiz güzelliklerini muhafaza etmeyi başarmışlar. Bu köy adeta canlı bir müze gibi. Abyaneh adı “söğütlük” anlamına gelen “Viona” kelimesinden türetilmiş.
Araç park edilen yerle, köy arasında epey mesafe var. Yokuş aşağı inmesi kolaydı ama yokuş yukarı, bir de sıcağa kalmışsanız zorlanacaksınız. Yokuşun başında, toprak altında olan daracık bir girişe sahip mağara gibi yapılar gördüğünüzde garip bir yere geldiğinizi anlıyorsunuz. Bunlar aslında yer darlığı nedeniyle kendi evleri dışında ve uzağında köy sakinlerinin kışlık depo olarak kullandıkları yerler. Köyün başındaki evler daha yeni olanlar. Sonra genişçe bir köy meydanına geliyorsunuz. Burada üzerinde büyük çaydanlıklar bulunan sobalar tütüyor.
Bu bölümden itibaren de esas görmeniz gereken köy başlıyor. Bu köyün 1500 yıllık bir tarihi olduğu yazılıyor. Ev sayısı ise 500 civarında. Yakınlarda çıkartılan demir oksit mineralinden zengin toprak , kerpiç evlere kırmızı rengini veriyor. Ahşap kanatlardan yapılmış pencereler, daracık sokaklara bakan veranda ve teraslar dağın eteklerinden başlayıp daha yukarılara doğru uzanıyor. Bu köy halkı evlerini yabancılara satmazlarmış. Sokağın ortasından su akması için küçük bir kanal yapılmış. Evlerin kapı tokmakları, İran’da çoğu ahşap kapıda olduğu gibi kadın ve erkekler için farklı.
Abyaneh Köyünde 300 kadar yaşayan varmış. Bu insanların geçim kaynağı geleneksel yöntemlerle yapılan tarım, bahçecilik ve hayvancılık. Kadınların çoğu ekonomik işlerde erkeklerle birlikte çalışıyorlar. Normal bir günde geleneksel giysileri ile, bizim o gün gördüğümüz kadar çok köy halkını görmezmişiz. Ama köy özgün olunca hafta sonları ve tatil zamanlarında iç turizm çok hareketli ve köyün ziyaretçisi de çok oluyormuş. Haliyle de yerel ürünlerini, dokumalarını ve yiyeceklerini satmak için daha çok insan ortalıkta görünüyor.
Geleneksel olarak erkekler keçe şapka takıp, “Ghaba” adında uzun bir giysi, şalvar gibi bol pamuklu pantolon ve “Giveh” olarak adlandırılan özel yapım bir çift ayakkabı giyerlermiş. Kadınlar ise saçlarını ve omuzlarını tamamen kapatan uzun çiçek desenli, beyaz bir eşarbın altına renkli elbiselerle birlikte özel bir çift pantolon giyiyorlar. Bu renkli çiçek desenli başörtülerle dolaşan köylü kadınların görünümü, İran’ın herhangi bir köyünde giyilen tipik düz siyah örtünmeyle zıt. Bu köyün halkı Orta Pehlevice lehçesi ile konuşuyorlar.
Köyün 11 camisi arasından en eskisi, Selçuklular zamanından kalma Cuma Camisi. Kapısında cami yazmasa, cami olduğunu anlamanız mümkün değil. Bu köyün daracık sokakları arasında gezip kaybolmalısınız. Biz de öyle yaptık zaten.
Abyaneh Köyü’nden 80 km sonra Kaşan’a varacaksınız. Burada iki önemli yer ziyaretimiz olacak. Bunlardan bir tanesi Tabatabayi Tarihi Evi ve bir diğeri ise Fin Bahçesi.
Kaşan, İsfahan Eyaleti’nin bir şehri. Çok eski zamanlardan beri yerleşim yeri olmuş bir kent. Selçuklular zamanında Kaşan’a kale yapılmış. Şehir çanak, çömlek, çini ve halısı ile meşhur. Kaşan her daim devlet büyükleri için sayfiye yeri olmuş. Fin Bahçeleri, Şah Abbas için yapılmış. Bu şehirde Kaçar Döneminden de güzel evler var. İşte gezeceğimiz Tabatabayi Evi bu özel evlerden bir tanesi. Ameri Evi, Borujerdi Evi sadece Kaşan’ın değil, İran’ın önde gelen tarihi evleri arasında sayılıyorlar.
Tabatabayi Evi, İran’ın Kaşan kentinde tarihi bir ev müzesi. 1880’li yıllar civarında, Kaçar Hanedanlığı döneminde, varlıklı Tabatabayi ailesi için inşa edilmiş. Aslında bu evi gezerken şahidi olduğunuz olay, Kaşan’lı zengin ailelerin yaşam tarzı. Evi karısı için yaptıran Seyed Jafar Tabatabaei bir halı tüccarı. Evin mimarı, dönemin en ünlüsü Ustad Ali Maryam.
Ev beş dönüm arazi içine yapılmış. Dört avlulu evin bir bölümü dışarıdan gelenlerle temas edilen kısım, diğer bölüm ise ev halkına ayrılmış özel bölüm. 40 odası, 3 adet badgiri ve su taşıyan kanat sistemi mevcut. Ev içindeki şatafat hayret veren boyutlarda. Evin dış cephesi alçı süslemelere, çok güzel teraslara sahip. Kapılar ve pencereler oyma ahşaplarla dekore edilmiş. Evin içinde renkli mozaik pencereler var. Tüccarın karısının adı Homa olunca, adam eve dekorasyon olarak efsanevi kuş, Homa sfenksi yaptıracak kadar işi abartmış.
Daha Tahran’a kadar uzun yolumuz olunca civardaki Borujerdi Evi, Abbasi Evi, Ameri Evi , Sultan Amir Ahmed Hamamı, Ağa Bozorg Cami ve Kaşan Çarşısı gibi Kaşan’ın yürüme mesafesi içinde gezilecek yerlerine uğrayamadık. Ancak türbenin ve hamamın fotoğraflarını çekebildik.
Gezimiz için yeniden otobüse doluştuk. Tatil günü olunca Fin Bahçelerine araçla ulaşmak bile mümkün olmadı. Belirli bir yerden sonra ring sefer yapacak şekilde düzenlenmiş belediye otobüsü ile bahçenin kapısına kadar gidebildik.
Bahçenin kalabalığı anlatılacak gibi değil. Büyük hayalle beklediğim bahçe gezisi kalabalık yüzünden hüsran oldu. Bu nedenle Fin Bahçesi gezisinin zamanlaması mümkünse sabah ve mutlaka tatil günleri dışında olmalı.
Fin Bahçesi’nin geçmişi I. Şah Abbas dönemine, 1590’lı yıllara kadar uzanıyor. Şah Abbas’ın ardılları da bahçeyi genişletmişler. Kaçarlar Döneminde hanedanın 2. şahı Fath-Ali Şah Kaçar zamanında bahçe en güzel halini bulmuş. Bahçe sonraki dönemlerde ihmal edilmiş. Bahçe UNESCO Kültür Mirası Listesi içinde yer alan Pers Bahçeleri arasında en önemli olanı.
Klasik tüm Pers Bahçeleri düzeni bu bahçede de var. Yani yüksek duvarlar ardında, dört bahçe düzenli ve sulama kanal sistemlerinin ve havuzları en güzel şekilde kullanılmış. Tek kötü tarafı gezdiğimiz zamandaki kalabalık.
Fin Bahçesi gezisi sonrasında Tahran’a doğru yollara düştük.