
Gezimizin bugününde Hakone ve Fuji Dağı ziyaretlerini gerçekleştireceğiz. Önce otobüsle Tokyo’nun yaklaşık 100 km (otobüsle 1.5 saat kadar) Güney Batısında yer alan Hakone’ye gideceğiz. Buradaki limandan tekneye binip Ashi (Ashinoko) Gölü’nde Fuji Dağı manzarası seyredeceğiz. Sonra Hakone-en limanında tekneden inip Komagate teleferik hattına geçeceğiz ve Komagate Dağı tepesine çıkacağız. Burada yaklaşık 1-1.5 saat geçirip Fuji Dağı’nı karşıdan seyredeceğiz. Daha sonrada Hakone’ye otobüsle dönüp öğle yemeği yiyeceğiz. Yemek sonrası Tokyo’ya’ya dönüş yapacağız.

Japon şöforümüz, bizi Japonca günaydın demek olan “Ohayoo gozaimasu” sözü ile karşıladı. Gezi ekibi otobüse tam zamanında yerini alınca Fujisan‘a doğru yolculuğumuz başladı. Japonca yazılışı 富士山olan Fujisan’ın japonca karakteri 3 tane. En sondaki karakter (山) tek başına yazıldıgında “YAMA” okunur ve “dağ” anlamına gelir. Ama 富士山 örneğinde olduğu gibi başka karakterlerle birlikte yazıldıgında “SAN” okunur. Yine de “dağ” anlamına gelir. Fuji Dağı’nın Japonca ismini yazacaksak, Fujisan’a Fujiyama demek yanlış oluyor. Fuji Dağını Japonca adı ile anlatmak istiyorsak Fujisan demeliyiz. Japonca’da san eki, cinsiyet ayrımı olmaksızın, mesafeli olduğumuz herkes (iş ortamı, patron, uzak akraba, az tanıdığımız birisi, hatta komşu) için kullanılır. Aynı zamanda bahse konu özneye saygı ve resmiyet katar. Fuji Dağı’nın Japonca adlandırılmasını ifade eden “Fujisan”daki -san ekinin hitapla alakası yoktur, dağ kanjisinin okunuşu ile alakalıdır. Yani FUJISAN’daki “SAN” nın efendi, hanımefendi, beyefendi, bay, bey anlamı yoktur. Bazı yazı ve rehber kitaplardaki yanlışlığa (Fuji Dağına, Fujisan yerine, Fujiyama demek ya da Fuji Bey, Fuji Hanım gibi yanlış adlandırmalara) rehberimiz Huriye özellikle dikkat çektiğinden ayrıntılı anlatmak gereği duydum.
Aslında biz bugün Japonya’daki ikinci Dünya Miras Listesi eserimizi görmeye gidiyoruz. Fujisan 2013 yılında Dünya Kültür Miras Listesine alınmıştır ve 3776 mt ile Japonya’nın en yüksek dağı konumundadır. Bu dağ halen aktif olan bir yanardağ olsa da en son faaliyetini 1707-08 yıllarında göstermiş. Fujisan çok güzel bir görünüme sahip. Fuji Dağı, uzun eğimli koni biçiminde bir yanardağ. Tepe kısımları her daim karlar altında. Utangaç bir dağ ve çok sık olarak bulutlar arkasında kalıyor. Aslında Fujisan ve Hakone’yi içine alan çevresi Fuji-Hakone-Izu Millî Parkı olarak adlandırılıyor.
Hakone’ye rahat bir seyahat sonrasında vardık. Fujisan’ın en güzel göründüğü yerlerden bir tanesi Hakone. UNESCO tarafından jeopark olarak kabul edilen Hakone yaklaşık 13500 nüfusa sahip küçük bir kasaba. Burasının en önemli özelliği Fujisan’ın en güzel göründüğü yerlerden bir tanesi olması. Hakone, Ashinoko (Ashi) Gölü kıyısında kurulmuş. Ashi Gölü 3000 yıl önce patlayan volkanik Hakone Dağı’nın kraterinde oluşmuş bir göl. Arkasında bulunan Fujisan ile birlikte Hakone’nin sembolü durumunda. Göl çevresi Doğu ve Kuzey kıyılarında kurulu birkaç otel dışında el değmeden kalmış bakir bir doğaya sahip. Burada en iyi Fujisan manzarası Moto-Hakone’den, genellikle ya sabah ya da öğle sonrası, görülebiliyor. Ashi Gölü toplamda yaklaşık 7 km²lik bir alanı kaplıyor. Güney kıyılarında bulunan Moto-Hakone ve Hakone-machi limanları ile Kuzey kıyılarındaki Togendai ve Kojiri limanları arasında seyir botları işliyor. Kuzey ve Güney limanları arasında gidiş yaklaşık 30 dakika sürüyor.
Biz Ashi Gölü’nde tekne turu yaptık. Hakone-machi limanından tekneye bindik. Aynı yerde birkaç farklı tekne tipi için limanlar var. Biz modern görünümlü tekneye bindik ama korsan gemisi görünümünde tekneler de var. Tekneye binmeyi beklerken hemen yan tarafta gözüme çarpan seyir terasından tepesi karlı Fujisan’nın fotoğrafını çekmek için gruptan ayrıldım. Burada eskiye benzetilmiş bir tesis gördüm. Sonradan öğrendim ki burası bir zamanlar burada bulunan ve Tokugawa Şogunluğu zamanında Edo’nun güvenliğini sağlamak için Edo’ya giden silahların denetlendiği ve saraydan kaçabilecek Şogun kadın ve çocuklarının engellendiği kontrol noktasıymış (Japonca “sekisho” deniyor). Buradan karlı tepesi net olarak gözüken Fujisan’ın birkaç fotoğrafını aldım. Kısa bir süre sonra da teknemiz hareket etti.
Tekne önce Moto-Hakone Limanına uğradı. Burada en dikkat çeken deniz kıyısndaki kırmızı Torii’ydi. Bu kapı Hakone Mabedinin kapısıydı. Hava çok güzel ve o saatte Fujisan’ı gölgede bırakacak bulut yoktu. Tekneden bazı güzel fotoğraflar alabildim.
Sonunda Hakone-en limanına yanaştık ve Komagatake Dağı’na çıkmak için teleferiğe bindik. Komagatake Dağı 1357 mt yüksekliğinde ve 40000 yıl önce Hakone Volkanının patlaması ile oluşmuş. 2400 yıl önce insanlar tarafından kutsal görülmüş ve dağın en yüksek noktası (Koyama Dağı) ile arkasındaki Fujisan tanrılaştırılmış. Göl kıyısında kurulan Hakone Mabedi bu tanrılara adanmış. İnsanlar özel günler dışında bu tepeye bile çıkmaya korkarlarmış. 1964 yılında Komagatake Dağı zirvesine bir mabet (Hakone Shrine Mototsumiya) kurulmuş.
Komagatake Dağına teleferik yaklaşık 10 dakikada çıkıyor. Tepede solda karlı zirvesi ile Fujisan, Hakone dağ zincirleri, sağda ise Odawara, Yokohama, Ohshima Adası ve Sagami Körfezini görüyorsunuz. Tam altınızda ise Ashinoko Gölü ve Suruga Körfezi büyüleyici şekilde duruyor.

Teleferik istasyonunda indikten sonra belirli bir güzergahı izleyerek tepeye kadar çıkabiliyorsunuz. Biz önce tepedeki mabede yöneldik. Kırmızı kapı (Torii-Tanrılar Kapısı) buraya o kadar yakışmış ki. Tapınağın solundan yürüyüp kaya blokların arasından geçince karşınıza en güzel hali ile Fujisan çıkıyor. Fujisan kendisine ait tüm sıfatları hak eder şekilde duruyor. Yalnız bulunduğumuz saat bir fotoğraf sever için rezalet bir saat. Hava güneşli ama görüntü hiç net değil. Güneş tam tepeden geliyor. Yine de neredeyse her birkaç dakikada bir Fujisan fotoğrafı çekmeyi ihmal etmedim. Bu arada açık kalan kılıfından, tele lensim kaya üzerine düşünce tüm güzellik ve zevk bir anda kayboldu. Lensimin önündeki filtre kırıldı ama objektifin lensi ne alemde bilemiyorum. Günün sonuna kadar da bu keyifsizliğim sürdü diyebilirim.

Komagatake Dağında yaklaşık 2 saat kadar zaman geçirdik. Sonra aynı şekilde teleferikle aşağı istasyona indik. Otobüsle Hakone’ye geri döndük. Yolda bir yerde bulutsuz ve daha net hali ile Fujisan manzarası gördük. Ama kurallar konusunda katı Japon şöforümüzü durdurmak ne mümkün! Bu alana taksi ile geri dönmeye karar verdim. Ama Hakone’den taksi bulmak da mümkün olmadı. Otostop bile yaptıysam da Japon sürücülere kendimi beğendirip araçlarına binemedim. Gözünü seveyim ülkemin! Şimdiye 10 kişi dururdu…
Aslında programımızda, 3000 yıl önce patlamış Hakone Volkanı tarafından oluşturulmuş Owakudani adlı bir yer ziyareti vardı. Owakudani’de çıkmaya devam eden sülfür gazına, sıcak su kaplıca ve derelerine ve tabii ki Fujisan’ın buradan görüntülerine şahit olacaktık. Ama bu alan halen aktif bir volkanik alan ve zaman zaman açığa çıkan sülfür gazı sağlığa çok zararlı hale gelebiliyormuş. İşte biz o yoğun zararlı gaz çıkışı dönemine denk geldik. Gittiğimiz zaman da alan ziyarete kapatılmıştı. Göremedik. Burada doğal sıcak suda kaynatılan ve sülfür gazı nedeni ile kabuğu kararan yumurta yiyemedik. Bu yumurta yiyenin ömrü 7 yıl uzarmış diyorlar. Bu da işin yumurta satış reklamı olsa gerek. Aşağıdaki linkte göremediğimiz Owakudani Vadisine ait bir video var. Sizlere bir fikir verebilir.
https://www.youtube.com/watch?v=9U_RHD8PtEE
Hakone’de bir otelin restoranında öğle yemeği yiyeceğiz ama bize ayrılan saate daha vakit var. Bu yemek işlerinde de size ne zaman “gelin” demişlerse o zaman gelmek zorundasınız. Tabii ki bunun bir de “şu zaman gitmelisiniz” bölümü var ki buna da uymak zorundasınız. Adamlar dakika ile iş yapıyorlar. Japon rehberimiz Kotomisan’ın otobüste toplanma saati olarak 11:02 gibi dakikalık zaman dilimi verdiğine şahit olduk. Zamanlama çok önemli Japonlar için. Uymazsanız çok bozuluyorlar. Biz de zamanı Sekisho (Eski Güvenlik Merkezi) önündeki dükkanlarda alışveriş ederek değerlendirdik. Burada özellikle tahta oymalardan hediyelikleri, sake bardaklarını ve tahta üzerine baskı resimleri çok beğendik. Mekanın başındaki dükkanlar, sondakilere göre daha pahalı. Aynı hediyelikleri aşağıdaki dükkanlarda daha ucuza bulabiliyorsunuz.

Hakone kaplıcaları ile de meşhur. Onsen denen Japon kaplıcasına girmeye niyetim vardı. Ancak Japon adetlerine göre bu kaplıcalara çıplak girmek gerekiyormuş. Tabii isterseniz astronomik sayılacak rakamlara özel onsenlerde var. İşin çıplaklık kısmı biraz itici geldi, giremeden döndük Japonya’dan.

Öğle yemek sonrası Tokyo’ya geri döndük. Ben düşen lensimi bir an evvel göstermek istiyorum. Kotomisan bana hemen Canon Tokyo merkez şubesini buldu ve özel durumumuzu anlatıp randevu aldık. Canon merkezi Tokyo’nun Shinjuku semtinde. Burası Tokyo’nun iş merkezi. Canon merkezin bulunduğu gökdelen içinde kaybolmanız çok mümkün. Bazı gökdelenlerin altına metro durakları açmışlar. Çoğu gökdelen alt kısımları ise büyük alışveriş merkezi dolu. İnsanlar yoğun çalışma sonrası iş yerinden çıkıp, alt tarafta alışverişini yapıp evlerine gidiyorlarmış. Canon çalışanları lensi alıp ön incelemeyi yaptılar. Uzun uzun olabilecekleri anlatılar. En kötü olasılık lensin kırılması. Hem tamir parası yüklü ve hem de lensi ancak Osaka’da iken alabileceğiz. İçeride konu ile ilgili çalışanlara lens iletildi ve beklemeye geçtik. İçeriden lens, bankodaki Japon görevliye verildiğinde yüz ifadesinden haberler iyi mi kötü mü anlamadım önce. Sonra bana Kotomisan aracılığı ile lenste sorun olmadığı ve sadece kırılan filtreyi kesip çıkarttıklarını ilettiler. Ben sevinçten ne yapacağımı bilemedim tabii. “Arigato” (teşekkür ederim) dedim, “borcum ne?” dediğimde ise Kotomisan aracılığı ile “borcunuz yok” dediler. Bunun üzerine benden hem çok sayıda “arigato” ve hem de saygı işareti olarak yaptıkları belden eğilme ile selamlama işareti çıkmaya başladı. Bu sefer bankoda ne kadar Japon çalışan varsa onlarda saygı ile eğilme hareketi yapmay başladılar. Ben hem lensi kurtarmışım, hem de yüklü bir para ödemeyi bir kenara bıraktık, hiç para vermemişim! Eğil babam, eğilip kalkıyorum. Ben yaptıkça onlar da toptan eğilip kalkıyorlar. Sonra durumun komikliği üzerine başladım gülmeye. Ben güldükçe Japonlarda gülmeye başladı. Aman! Siz siz olun unutmayın! Japon’a selam verdikçe selam alıyorsunuz Japonya’da. Bir taraf pes edene kadar selamlaşma faslı devam ediyor.
Sonrasında kaldığımız Shibuya’ya dönüp alışverişe başladık. Biraz da fiyatlardan bahsedeyim. Japonya pahalı bir ülke. Ama bazı mallar Japonya’da, Türkiye’den ucuz. Mesela Uniqlo mağazasında ürünler hem Türkiye ve hem de ABD’den ucuzmuş. Bizimkiler kapış kapış aldılar. Bic Camera adlı elektronik mağazasında ise yok yok. Canon lensleri ABD fiyatına göre biraz daha pahalı ama Türkiye’ye göre ucuz. Ancak neredeyse bir yıldır peşinde koşup Olympus TG-4 model kamera ABD fiyatından da ucuzdu. Bir arkadaşa aldırdım. Yani Japonya genelde pahalı. Ancak fiyat bilip Japonya’ya gelirseniz, ucuza da alabilecekleriniz olacaktır.
Akşam yemeği sonrası otele yakın Yoyogi Parka yürüyüşe gittik. Burası Tokyo’nun göbeğinde kocaman bir park. İçinde geniş çimenlik alanlar, göletler ve havuzlar ve ormanlık alanların bulunduğu bir park burası. Burada Tokyo’nun diğer parklarına göre daha az kiraz ağacı var. Akşamın bu saatinde Japonlar sakuralar içinde piknik yapıyorlar. Bu park 1964 Tokyo Olimpiyatlarında Olimpiyat Köyü olarak hizmet etmiş. Daha önceleri ise Amerikan ordu birliklerinin toplanma yeriymiş.
Japonya’da bir gezi gününü daha doyasıya yaşadık. Gezi sonrası bu yazıları yazmaya bayılıyorum. Geçmişin bir gezi gününü, bugün sizlere aktarırken tekrar yaşamak müthiş bir duygu doğrusu.
Gezekalın….
Dr Ümit Kuru
26.04.2016 Saat 21:48




Nehir yanı balık marketinin -Uogashi-, yani Tsukiji Balık Marketinin tarihi çok eskilere dayanıyor. Edo döneminin başlangıç yıllarına, 16. yüzyıla kadar gittiği söyleniyor. Tokugawa Ieyasu, Tsukudajima, Osaka gibi kentlerden yeni kurduğu ve o zamanın Edo’su, günümüzün Tokyo’suna balıkçıları davet etmiş. Amacı Edo Kalesinin balık ihtiyacını onlardan temin etmekmiş. Balıkçılar kalenin balık ihtiyacını karşılarken, kalan balıkları ise Nihonbashi Köprüsü kenarında halka satmaya başlamış. Zamanla talep de artınca pazar büyümüş. Civar limanlardan getirilen balık, Şogun tarafından atanmış bir yönetici nezaretinde, toptan şekilde yerel tüccarlara satılıyormuş ve onlarda balığı halka satıyorlarmış. Bu satış o zamanda, günümüzde olduğu gibi açık arttırma usulü ile olurmuş. Fiyatlar satıcı ve alıcı arasında pazarlıklarla ortaya çıkarmış. Aynı şekilde sebze satışı da toptan olurmuş. İşte buranın, Tsukiji Balık Marketinin çıkış noktası olduğu düşünülüyor.








kyo Hava Limanına indi ve gümrük işlemleri sonrasında bizi karşılayan yerel rehberimiz Kotomisan ile buluştuk. Doğruca otelimiz olan Tobu Hotel’e gittiğimiz halde, yol 1 saat kadar sürdü. Otel şehrin Shibuya adlı bir bölgesinde ve merkezde. Ortalık ışıl ışıl, cıvıl cıvıl. Otele girdikten sonra uykusuz geçen yolculuğun yorgunluğu kendini belli edince vurdum kafayı yattım.
Otel lobisine inince etrafta rengarenk kimonoları ile dolaşan genç-yaşlı bir sürü kadın görünce neye uğradığımızı şaşırdık. Sanki geldiğimizi duyan Japon kadınları bizim otele toplanmışlar ve bizi karşılamaya gelmişler. Meğerse, cumartesi olan o gün, bir gösteri varmış ve civardan gelen katılımcılardan bir kısmı bizim otelde konaklamışlar. Gösteriye katılmak için gitmeden önce lobide toplanıyorlarmış. İstesek, para versek böyle bir fırsat yaratamazdık. Tokyo olsun, diğer gezdiğimiz şehirlerde olsun etrafta bolca kimonolu kadın görüyorsunuz. Ancak bu kadınların çoğu Japon değillermiş. Bunlar çoğunlukla Japonya’yı ziyarete gelen Çinli turistlermiş. Bunların turlarında kadınlara isterlerse opsiyonel olarak kimono kiralanır ve onlara giydirilirmiş. Çinli turistler kimono ile şehirde gezmeyi pek seviyorlarmış. Bu nedenle en güzel ve doğru kimono giyinmiş halleri ile Japon kadınlarla aynı otelde kalmış olmak ve gezinin daha ilk gününde onlara rastlamak iyi bir şanstı doğrusu . Gezi güzel başladı.


Bu parkın benim için önemi içinde 1000’den fazla Vahşi Kiraz Ağacının (bu kiraz ağaçları meyve vermiyorlar) bulunması. Buraya özellikle sakura görmek için geldik. Burada hemen girişte otelde gördüğümüzden daha da fazla kimonolar içinde Japon kadınlarını gördük. Bir güne bu kadar kimonolu kadın sığdırmak! Ne şanslı bir gündeyiz..

Şimdiki hali eski saraya benzer şekilde yeniden yapılmış ve hala İmparator oturuyor. Yeni yıl kutlamalarında (2 Ocak) ve İmparatorun doğum gününde (23 Aralık) sadece halka açılıyor, diğer günlerde ise sarayı gezmek yasak. Saraya girerken gözlük biçiminde gözüken taş köprüyü görüyorsunuz ( Nijubashi Köprüsü). 

Gezi sonrası otele döndük ve biraz dinlenme sonrası otelimize yürüme mesafesindeki restorana gitmek için Shibuya Sokaklarına çıktık. Önce Seibu Mağazası önündeki Maneki Neko (Çağıran Kedi) büstü önünde fotoğraflar çektirdik. Maneki Neko, Japon kültüründe çok önemli yeri olan ve özellikle tüccarların dükkânlarına bolluk ve bereket çağırdığına inanılan bir Japon halk sembolü kedi. Hemen her yerde bu kedi büstünü veya resmini görebiliyorsunuz.
Restoranda bu sefer ocak üzerine konmuş iki taraflı ve her bir taraf üzerinde farklı sos (bir tanesi soya sosu, diğerinde içinde yosun olan bir başka sos) bulunan bir kap vardı. Önce çeşitli sebzeler geldi. Ocak ateşlendi ve bizden isteğimize göre sebzeleri bu soslarda pişirmemiz istendi. Isıtılmış bu sebzeleri yedikten sonra ince dilimlenmiş etler getirildi ve bu etleri kaynar soslar içinde pişirdik. Bu et dilimlerini tek hamlede ağzımıza götürdük. Yumurtaları çiğ olarak bir kaba koyup, pişmiş etlere bulayarak da yiyebiliyorsunuz. Bu kısım pek içimize sinmedi. Bazı arkadaşlar yemekten hiç hoşlanmayıp sıcak soslar içinde yumurta haşladılar. Haşlanmış yumurtayı da biz onlara öğretmiş olduk. Bu stil Japon yemeğine Shabu Shabu deniyor. Japonlar Şabu şabu diye telafuz ediyorlar. “Japon Fondüsü” de denilen Shabu Shabuyu çok ince dilimlenmiş dana etlerin çok kısa bir süre, içerisinde çeşitli sebzeler bulunan ve kaynamakta olan suya batırılıp çıkarılması olarak düşünülmelisiniz.
Otelimize dönerken bu sefer Shibuya Tren İstasyonu önündeki Hachiko Heykeline gittik ve fotoğraf çektirdik. Hachiko, Akita cinsi bir köpekmiş ve çok dramatik de bir öyküsü var. Filme de konu olmuştu ve ağlayarak seyrettiğimi hatırlıyorum.
Sakuralar açarken Japonya’da olmayı tam bir yıl öncesinden planlamıştık. Bu karara varmak benim açımdan öyle pek de kolay olmadı doğrusu. Gelişmiş ülkeleri gezmeyi, bir gezgin olarak hep ötelemişimdir. Sanayileşmiş, eski kültürünü ve doğasını yok etmiş ve bunları gezginlere sadece salonlarda veya müzelerde ya da doğal olmayan ortamlarında sunan ülkeleri, gezi sıramda arkalara koyarım. Bunun yerine hızla tükenmesi olası kültürel ortamların ve doğanın bulunduğu ülkeleri ön sıralara taşımaya ve gezmeye çalışırım.

















