• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.844 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Sakura Zamanı Japonya:Tokyo-2

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Aslında programımızda bugün Fuji Dağı gezisi vardı. Gezimizi organize eden arkadaşlar, Tokyo’daki son günümüz programında yer alan meşhur Tsukiji Balık Marketi gezimizi riske etmemek ve sabahın erken saatlerinde yapılan tuna balığı mezadına bir gün girmeyi başaramazsak, ertesi gün yeniden deneme şansımız olsun diye programda değişiklik yaptılar. Tokyo Tsukiji Balık Marketi ve tuna balığı mezadı gezimizle, Fuji Dağı gezimizin günlerini değiştirdiler. Hatta bu da yetmedi. Kitapların tavsiye ettiği sabaha karşı 04:00’de kuyruğa girme saatini de saat 02:00’ye aldılar. İyi ki öyle yapmışlar! Yoksa tavsiye edilen saatte gitsek, markete girme şansımız olmayacaktı. Geç gelen herkesi kapıdan döndürdüler.

IMG_2955.JPG

Tsukiji Balık Marketini çok büyük bir balık, sebze ve meyve hali olarak düşünmelisiniz. Tokyo’da bulunan ve et, balık, çiçek gibi 10’nun üstünde meşhur marketin en büyük ve en iyi bilineni Tsukiji Balık Marketi. Burası aslında dünyanın da en büyük balık marketi. Bu markette günde 2000 tonun üstünde deniz ürünü satışı yapılmakta. Bu market küçük geldiğinden balık marketi Kasım 2016’da Tokyo’nun Toyosu adlı bölümüne taşınacakmış. Yani sizin anlayacağınız Kasım ayına kadar Tokyo’ya gitmezseniz burayı ziyaret edemeyeceksiniz.

20091006-Tsukiji site  story graph2.gifNehir yanı balık marketinin -Uogashi-, yani Tsukiji Balık Marketinin tarihi çok eskilere dayanıyor. Edo döneminin başlangıç yıllarına, 16. yüzyıla kadar gittiği söyleniyor. Tokugawa Ieyasu, Tsukudajima, Osaka gibi kentlerden yeni kurduğu ve o zamanın Edo’su, günümüzün Tokyo’suna balıkçıları davet etmiş. Amacı Edo Kalesinin balık ihtiyacını onlardan temin etmekmiş. Balıkçılar kalenin balık ihtiyacını karşılarken, kalan balıkları ise Nihonbashi Köprüsü kenarında halka satmaya başlamış. Zamanla talep de artınca pazar büyümüş. Civar limanlardan getirilen balık, Şogun tarafından atanmış bir yönetici nezaretinde, toptan şekilde yerel tüccarlara satılıyormuş ve onlarda balığı halka satıyorlarmış. Bu satış o zamanda, günümüzde olduğu gibi açık arttırma usulü ile olurmuş. Fiyatlar satıcı ve alıcı arasında pazarlıklarla ortaya çıkarmış. Aynı şekilde sebze satışı da toptan olurmuş. İşte buranın, Tsukiji Balık Marketinin çıkış noktası olduğu düşünülüyor.

1923 yılındaki büyük Tokyo depreminde burası ve 20’ye yakın büyük market yıkılınca yeniden tüm marketleri içine alacak bugünkü market inşa edilmiş. Buranın hikayesi de bu.

Sabah 02:00 bizim için kiralanan taksilerle Tsukiji Balık Marketine doğru yola çıktık. Taksilerle Ginza yakınlarındaki markete ulaştık. Gecenin 02:20’sinde orada olmasına rağmen ilk gelenler bizler değildik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Mezada günde ancak 120 kişi alıyorlar. Yaklaşık 30 dakika sonra bizleri içeri aldılar. İçeri aldıkları yer Tsukiji Balık Marketin bilgilendirme merkezi. İçeri giren bizlere sarı bir yelek verdiler. Üzerimizdeki bu yelekler bizim ziyaretçi olduğumuzun bir göstergesi oluyor. İlk 60 kişiye sarı, sonraki ikinci 60 kişiye ise yeşil yelek verdiler. İlk grubu saat 05:25’de içeri alacaklarmış. Biz ilk 60 kişi arasına girebildik. Bizim grubun saat 05:50’de market ziyaretini bitirmesi gerekiyor. Sonraki grup ise saat 05:50’de girip saat 06:15’de çıkacaklar. Tüm bu bekleme toplamda 25 dakika seyredebileceğimiz tuna balığı mezadı için.

IMG_2966

O dar oda içinde 120’den biraz fazla kişi saatlerce bekledik. Oturacak yer filan yok. Yerlere sıkış tepiş oturuyorsunuz. Aslında tüm bu Japon eziyeti Tsukiji Balık Marketinde iş yapanların turistleri istememesinden kaynaklanıyor. Haklı tarafları da var aslında. Adamlar, alıcısı-satıcısı sabah körü, en iyi Tuna Balığını en ucuza kapmanın peşindeler, biz turistlerin ayak altında dolaşmasını istemiyorlar. Bunu da bu şekilde küçük bir eziyetle belli ediyorlar. Merkezin hemen yanında kahve makinesi olduğunu epey zaman sonra fark ettik. Bizim için kurtarıcı oldu. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonunda beklenen saat geldi ve 05:15 gibi ilk grupta yer alan biz sarı yelekli 60 kişi bir görevli tarafından odadan alınıp tuna mezat salonuna doğu yola düştük. Balık marketinde o saate olan hareketlilik inanılır gibi değildi. Deniz ürünü ve balık taşıyan araçlar, garip görünümde forklift süren insanlar ve taşıyıcılar arasından geçip mezat salonuna ulaştık. Burada kendi başımıza dolaşmamız gerçekten büyük beceri isterdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Salona girince iki taraflı yerlere dizilmiş onlarca, belki de birkaç yüz dondurulmuş ton balığı gördük. Sol yanımız iri ton balıklarını sağ tarafımız ise daha küçük olanlarını barındırıyordu. Bu kadar balık her gün nasıl tutulur ve nasıl tükenmeden kalır? anlamakta zorlanıyorum.

IMG_3062

Balık mezadına katılacak olan alıcılar balıkları neredeyse tek tek inceliyorlar. Balığın içi temizlenmiş, kuyruk kısmında bir bölüm kesilmiş durumda yerde yatıyor ve alıcıların bir kısmı bu kesik kuyruk kısmına fener tutup bakarak ve hatta bir küçük parçayı ağızlarına alıp tadarak yağlanma durumunu değerlendiriyorlardı. Balık ne kadar iri ve yağlı ise o kadar kıymetli oluyor ve alıcılar da mezatta o kadar  birbirleri ile kapışıyorlardı. Çok değerli bir tuna balığı mezatta ise ve alıcılar büyük restoranlarsa son fiyat çok abartılı rakamları bulabiliyormuş. Bugüne kadar bir tuna balığı verilen en yüksek fiyat 3 milyon Japon Yeni olmuş. Bir süre balıkları ve alıcılarını fotoğrafladık. 

IMG_3135.JPG

20 dakika kadar sonra beklenen an geldi. Bir tabure üstüne çıkan bir adam sırası ile balıkları anons ederek alıcılarından fiyat gelmesini bekledi. Önce küçük ton balıklarının mezadı yapıldığından alıcıların sayısı azdı. Anladığım kadarı ile esas kapışma sol taraftaki büyük ton balıkları için olacak. Bu arada gestapo kılıklı görevli gelip, bizim grubun zamanının dolduğunu ve alanı boşaltmamız gerektiğini söyledi. Aklım büyük ton balıkları mezadında kalarak alanı terk ettik. İlk grupta olunca balıkları alıcıların inceleme ritüeline şahit oluyorsunuz. İkinci grupta olunca da büyük ton balıklarının mezadını izleme şansınız oluyor. Aslında yüzyıllardır temelde aynı şekilde yürüyen mezadın iki bölümünü de izlemek gerekiyor. Ama Japonların kuralı kural. İstisna yok. Bu ilginç deneyimin, izleyebildiğim kadarını bile izlediğime memnunum. Aşağıdaki linkte Tsukiji Balık Marketi gezimizin video çekimlerini de yayınladım. Belki bir göz atmak isteyebilirsiniz…

Japonya’da ilk metroya binişimiz Tsukiji Balık Marketinden otele dönerken gerçekleşti. Sabahın erken saatlerinde metroya yetişmeye çalışan Japonların karşıdan üzerinize doğru hep birden  koşuşturmaları hem gülünç ve hem de ürkütücü geliyor bana. Sonradan alıştık tabii.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otelde kısa bir dinlenme ve kahvaltı sonrası Tokyo’nun kalan kısmını gezmek için yollara düştük. Bundan sonraki hedefimiz Asakusa semti olacak.

IMG_3278.JPG

Shibuya Metro İstasyonundan Ginza hattı metrosunu kullanarak Asakusa’ya vardık. Önce Sumida Nehri boyunca sakura ağaçları içindeki parkta yürüyüş yaptık. Karşı kıyıda 634 mt yüksekliğinde Skytree Kulesi gözüküyor. Hava yine kapalı ve zaman zaman yine ahmak ıslatan tarzda yağmur var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Asakusa bölgesi Tokyo’nun eskiden beri var olan eğlence yeriymiş. Edo döneminde Kuramae Bölgesi, Feodal Hükumetin çalışanlara bir ödeme aracı olarak kullandıkları pirincin saklandığı depoların bulunduğu bölgenin adıymış. Bu depoların sahipleri (fudasashi) başlangıçta ufak ücretler karşılığı pirinçleri saklarken, zamanla olayı pirinç ticaretine dönüştürmüşler. Bu da bu depo sahiplerine hatırı sayılır zenginlikler getirmiş. Kazanılan para bol olunca harcanacak yer de gerekiyor. İşte Kuramae Bölgesi yakınındaki Asakusa bölgesinde Kabuki tiyatro ve geyşa evlerinin açılmasının öyküsü buymuş.

IMG_3371.JPG

Bu bölgede hala eskiye ait izler var. Asakusa’nın en çok ziyaret edilen yeri 7. yüzyılda inşa edilen Sensoji Tapınağı. Bu tapınak şehrin koruyucu Tanrılarının tapınağı. Tokyo’nun simgesi de bu tapınak. Bu tapınağın büyük, sağlı solu tanrı heykelleri ile süslü Kaminarimon (Fırtına) Kapısı insanı etkiliyor.Hemen ana tapınağın önündeki daha küçük kapı ise Hozomon Kapısı. Arkada 5 katlı pagoda göze çarpıyor. Tapınak ve çevresi çok kalabalık.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tapınaktan çıkıp Nakamise adlı ve sıra sıra hediyelik eşya ve gıda satan dükkanların bulunduğu bir sokağa girdik. Bizim Mahmutpaşa gibi hareketli ve ne ararsan var türünden bir sokak burası.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dükkanların hemen arka sokağında Fujita Cafe adlı şirin bir kafe bulduk ve çayımızı içtik. Bu kafenin hemen yanında bir tür tatlı ekmek satan küçük bir dükkan var. Kuyrukta buradan ekmek almayı bekleyen Japonları görünce ” vardır Japon’un bir bildiği” diyerek biz de kuyruğa girdik ve ekmek aldık. Melon Pan denen bu tatlı ekmeği çok beğendik. Bu ekmeğin içine dondurma konduğunu da gördük. Hem sadesi ve hem de dondurmalı hali çok güzel.

melonpan1.jpg

Asakusa gezisi sonrasında öğle yemeği için Tsukiji no Sushiko adlı suşi zincir restoranlarının ana merkezine gittik. Burası sabah ziyaret ettiğimiz Tsukiji Balık Marketin yakınlarında bir restoran. Bu bölge restoranları suşi yemekleri ile ünlü. Burada Tokyo’da bulunduğumuzdan beri ilk suşi yemeğimizi yedik. Bana sorarsanız, sonradan anlatacağım ve Osaka’da bir suşi bardaki suşi yemekleri daha güzeldi. Ancak sabah mezadını izlediğimiz balıkların yakınında bir yerde suşi yemek de Tokyo’da yapmanız gereken aktivitelerden bence.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Geç yediğimiz öğle yemeği sonrası Tokyo cadde ve sokaklarını arşınladık. Tokyo hands, Loft gibi büyük mağazaları gezdik. En son olarak da Shibuya İstasyonu karşısındaki Starbucks Kafede oturup hem kahvemizi içtik ve hem de metrodan iş dönüşü metrodan çıkan kalabalığı yukarıdan izledik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Benim sevgili Sanal Gezgin arkadaşlarım, bir gezi günü anlatımı daha bitti. Yazması benden, vaktiniz oldukça okuması sizden. Ne de olsa gezginlere masal bunlar…

Bu arada sevgili Atatürk’ümün çocuklara armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Ülkem üstündeki karabasanların dağılacağı, aydınlık yarınlar gelsin artık..

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

23.04.2016 Saat 01:50

 

 

 

 

Sakura Zamanı Japonya:Tokyo

P4030164.JPG

Gezi grubumuzla Atatürk Hava Limanında toplandıktan sonra İstanbul’dan 11 saat sürecek olan uçuşumuz için THY’na ait olan uçakta yerimizi aldık. Bu kadar uzun bir uçuş için son derece rahatsız bir uçaktı. Koltuk araları dar ve sunumlar eskiye göre çok kötüydü. Seyahatlerimizi genelde THY ile yapan birisi olarak, THY’nın zaman içinde konfor ve hizmet açısından geriye doğru gidişini gözlemlemek insanı üzüyor doğrusu. 

Japonya coğrafi açıdan tam 6852 adadan oluşan bir takımada ülkesi. Bu adaların en büyükleri olan Honshu, Hokkaido,Kyushu ve Shikoku adaları ülkenin %97’sini oluşturuyor. Biz gezimize Tokyo’dan başlayıp Osaka’da sonlandıracağız ve buradan ülkeye dönüş yapacağız. Tokyo ve çevresine 4 gün ayırdık. Burada geçen zaman daha az yorucu gibi duruyor. Sonraki kısımlar ise daha çok seyahat gerektiriyor. Yani aslında geziye yorucu bölümler olan ve Osaka’da biten Tokyo dışı kısımlardan başlayarak Tokyo’da sonlandırıp, oradan ülkeye dönüş yapmak mantıklı olan rotaydı. Ancak konu sakuraları görmek olunca ve geziye sakuraların açışlarının ilk günlerini kaçıracağımız bir zaman diliminden başlamak zorunda kaldığımızdan, geziyi sakuraların yeni açmaya başladığı Tokyo’dan başlamak daha mantıklı gelmişti.Çünkü sakuralar Mart ayı ortalarından itibaren Güney bölgelerinden açmaya başlıyor ve en son son Kuzey bölgelerinde açıp Nisan ayı ortalarından itibarende tüm ülkede bitiyor. Ama bazen uzayan soğuklar ya da erken gelen sıcaklar nedeni ile açma zamanı şaşabiliyor. Şansımıza bu sene sakuraların açışı biraz gecikmiş ve biz Tokyo’da yeni çiçeklenen sakuraları da gördük, Osaka’da dökülmeye başlayan sakuraları da. Aslında bölge bölge, şehir şehir sakura açma durumunu bildiren siteler de var .

IMG_2008.JPG

Japonya nüfusu 128 milyon kadar ve dünyanın en kalabalık 10. ülkesi. Bu kadar insan kalabalığını toplamda 377.000 km² olan ülke alanına sığdırmak zor olmuş tabii ki. Tokyo ülkenin başkenti ve Honshu Adası üstünde bulunuyor. Japonya idari yönetim bakımından 47 adet prefektörlük denen bölgeye ayrılmış. Tokyo hem şehirin ve hem de Büyük Tokyo Bölgesi denen bir yapıyla bölgenin adı. Şehir olarak Tokyo nüfusu 13.5 milyon civarında ama Büyük Tokyo Bölgesi nüfusu 38.5 milyonu aşıyor.

Tokyo-İstanbul arası saat farkı 6 saat olunca uçağımız 19:00 gibi ToIMG_5005-001kyo Hava Limanına indi ve gümrük işlemleri sonrasında bizi karşılayan yerel rehberimiz Kotomisan ile buluştuk. Doğruca otelimiz olan Tobu Hotel’e gittiğimiz halde, yol 1 saat kadar sürdü. Otel şehrin Shibuya adlı bir bölgesinde ve merkezde. Ortalık ışıl ışıl, cıvıl cıvıl. Otele girdikten sonra uykusuz geçen yolculuğun yorgunluğu kendini belli edince vurdum kafayı yattım.
Sabah erkenden de dikildik ayağa. Yaklaşık 15 dakikam tuvaletin klozetini keşfetmekle geçti diyebilirim. Bu Japonlar ilginç adamlar doğrusu. Dokunmatik, sıcak sulu klozet yapmışlar.

IMG_1932Otel lobisine inince etrafta rengarenk kimonoları ile dolaşan genç-yaşlı bir sürü kadın görünce neye uğradığımızı şaşırdık. Sanki geldiğimizi duyan Japon kadınları bizim otele toplanmışlar ve bizi karşılamaya gelmişler. Meğerse, cumartesi olan o gün, bir gösteri varmış ve civardan gelen katılımcılardan bir kısmı bizim otelde konaklamışlar. Gösteriye katılmak için gitmeden önce lobide toplanıyorlarmış. İstesek, para versek böyle bir fırsat yaratamazdık. Tokyo olsun, diğer gezdiğimiz şehirlerde olsun etrafta bolca kimonolu kadın görüyorsunuz. Ancak bu kadınların çoğu Japon değillermiş. Bunlar çoğunlukla Japonya’yı ziyarete gelen Çinli turistlermiş. Bunların turlarında kadınlara isterlerse opsiyonel olarak kimono kiralanır ve onlara giydirilirmiş. Çinli turistler kimono ile şehirde gezmeyi pek seviyorlarmış. Bu nedenle en güzel ve doğru kimono giyinmiş halleri ile Japon kadınlarla aynı otelde kalmış olmak  ve gezinin daha ilk gününde onlara rastlamak iyi bir şanstı doğrusu . Gezi güzel başladı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Odanobunaga

Oda Nobunaga

Kahvaltı sonrası ilk gezi yerimiz olan Odaiba’ya doğru yola çıktık. Günümüz Tokyo’sunun önemli bir alışveriş ve eğlence merkezi olan ve insan eli ile yapılmış bir ada olan Odaiba’nın nasıl bir yer olduğunu anlayabilmek için biraz daha geçmişe gitmek gerekiyor.

Japonya tarihi çok sayıda savaşa sahne olmuş. Bir zamanlar “Daimyo”lar (Daimyo 12-19 yüzyıllar arasında Japonya’da hüküm sürmüş feodal hükümdarlara-derebeylere verilen ad) arasında sürekli hükümranlık mücadeleleri oluyormuş. Bunlara son vermeye ve tüm ülkeyi tek çatı altında toplamaya çalışan Oda Nobunaga adlı Şogun olmuş. Büyük bir başarı sağlasa da tüm derebeylere kendi hükümdarlığını kabul ettirememiş. Bir savaşta ihanete uğrayan Nobunaga intihar edince onun yerini Toyotomi Hideyoshi almış. Nobunaga’nın “tek hükümranlık ve ülke birliği” hayalini “Maymun” lakaplı Hideyoshi sağlamış. Kore’yi istilaya bile kalkmış ve 2 defa denemiş. Ancak bu savaşlarda ölünce yerine Tokugawa İeyasu adlı Şogun geçmiş. 1603’de Tokugawa Şogunluğu kurucusu Tokugawa İeyasu Japonya tarihinde iki önemli olaya imza atmış; Bunlardan bir tanesi önemli bir samuray klanı olan Edo ailesinin 12. yüzyılda Edo adı ile kurduğu ve bugünkü adı Tokyo olan şehri yönetiminin başkenti yapması olmuş.  Şogunluk rejimi altında Edo, kültürel, ekonomik ve politik alanda Japonya’nın merkezi olmuş. Bir diğer yaptığı iş ise Japonya’yı dış dünyaya kapatması olmuş. Tokugawa İeyasu, Nobunaga’nın Budist rahiplerin kendisine karşı tavır almalarına karşı önlem olarak misyonerlik yapmalarına izin verdiği Hristiyanları, yayılan etkisinden korkusu nedeni ile, Japonya’dan gitmeleri için zorlamış ve yeniden ülkeye girmelerine de izin vermemiş. 

IMG_1996.JPG

İşte buraya kadar uzunca anlattığım dışa kapalı olan dönemde (1603-1868 yılları arasında) batılıların gemilerinin Tokyo’ya (o zamanların Edo’su) girişlerine önlem olarak Odaiba’da yapay adacıklar yapılmış ve buralara bataryalar yerleştirilmiş. Adanın inşaatına 1853 yılında başlanmış.Aslında 11 adet yapay adacık planlansa da ancak 5 tanesi bitirilebilmiş. Aynı yıl Amerika, Japonya’yı dış dünya ile ticarete zorlamak için bir donanma göndermiş. Matthew Perry komutasındaki donanmaya adacıklar üzerine konan toplar pek fayda etmemiş. Bunun sonucunda Tokugawa Şogunluğu sona ermiş ve İmparator Meiji dönemi başlamış. Günümüz Odaiba’sı ise 1941’lerden itibaren yeniden şekillenmiş. Eski yapay adacıkların  2 tanesi hariç hepsi gemilerin girişine engel oldukları için kaldırılmış ve 1990’lı yıllara kadar da yeni adacıklar oluşturulmuş. Oluşturulan yeni adacıkları, işlenmiş çöpleri değerlendirerek yapmışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tokyo Körfezi ile Shibaura İskelesini birbirine bağlayan Gökkuşağı Köprüsü’de (Rainbow Bridge)  burada. Köprü 798 mt uzunluğunda ve 1993’de bitirilmiş. Burada bulunan diğer ziyaret yeri ise Özgürlük Heykelinin bulunduğu yer. Bunun da ilginç bir hikayesi var. 1998 yılında, Japonya’da Fransız Günleri aktiviteleri kapsamında, Paris’teki 14 tonluk heykel buraya geçici olarak getirilmiş. Orjinal heykel sergi sonrası Paris’e, ait olduğu yere götürülünce buraya bu heykelin çok yakıştığı düşünüldüğünden 2000 yılında özgürlük heykelinin benzeri yapılıp bugünkü yerine dikilmiş. Odaiba’da yeni açmış sakuralar içinde 1 saat kadar süren bir gezi yaptık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Odaiba gezisi sonrasında Ginza semtini gezdik. Burası Tokyo’nun bir diğer önemli alışveriş merkezi. Dünyadan tüm önemli markaların mağazaları var. Chuo Dori Caddesi bu semtin en gözde yeri. Çok kalabalık bir cadde.

IMG_2227.JPG

Benim bugünkü Tokyo şehir gezisinden esas heyecanla beklediğim Ueno Parkı gezisiydi. Bu park aslında bir zamanlar burada bulunan Kaneiji Tapınağının bir bölümüydü. Bu tapınak Edo döneminde Tokyo’nun en ünlü ve zengin tapınağıymış. Şehri şeytandan koruma gibi de bir görevi varmış. Ancak 1868 Meiji Restorasyonu sırasındaki Boshin Sivil Savaşında tamama yakın yıkılmış. Burası 1873’de Japonya’nın batı tarzı ilk parkına dönüştürülmüş ve halka açılmış. Parkın Güney giriş kapısına yakın bir yerde savaşta önemli rol oynamış generallerden biri olan Saigo Takamori’nin heykeli var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Parkın içinde Tokyo Ulusal Müzesi, Batı Sanatı Müzesi, Metropolitan Sanat Müzesi ve Ulusal Bilim Müzesi gibi müzeler var. Biz bunlardan Tokyo Ulusal  Müzesini gezdik. Çok zengin bir müze. Özellikle tahtaya baskı resimler, porselenler, oyuncakların ve samuray eşyalarının bulunduğu bölümler çok güzeldi. Müzeden çıkıp parkın içine girdik.

IMG_2198Bu parkın benim için önemi içinde 1000’den fazla Vahşi Kiraz Ağacının (bu kiraz ağaçları meyve vermiyorlar) bulunması. Buraya özellikle sakura görmek için geldik. Burada hemen girişte otelde gördüğümüzden daha da fazla kimonolar içinde Japon kadınlarını gördük. Bir güne bu kadar kimonolu kadın sığdırmak! Ne şanslı bir gündeyiz..

Kiraz ağaçlarının altında insanlar öbek öbek oturmuşlar, yeyip, içip, sohbet ediyorlar. Bana önce çok garip gelen bu kalabalık sonradan öğrendiğim kadarı ile aslında bir Japon geleneğiymiş. Ağaçlar altında oturup Sakura izleme ve piknik yapma geleneğine Hanami deniyor. Bu işi geceleri de yapılırken gördüm. Buna ise Yozakura diyorlar. İnsanlar yere serdikleri örtüler üzerine bağdaş kurmuşlar ama hepsi de ayakkabılarını çıkartmış pozisyondalar. Etrafta yüzlerce çiçek açmış kiraz ağacı var. Bir saate yakın bu parkı geziyoruz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ueno parkı gezisi sonrasında öğle yemeğine gittik. Daha yazımın başında söyleyeyim ki Japonya’da aç kalmadık. Nefis yemekler yedik, en iyi örneklerini yedik ve en iyi sunum yapılan yerlerde yedik. Onun için yazımda mümkün oldukça isim vereceğim.

P4030114.JPG

Biz bugün öğle yemeğini Ueno Parkına yakın Tokori Restorantta yedik. Burası Yakiniku (Yakiniku-Japon Barbeküsü; masanın ortasındaki gazlı mangalda pişirilen et ve sebze) usulü et yiyeceğiniz bir mekan. Masaların ortasında bir mangal var. Masaya et, sebze, pilav, soslar ve turşu getiriyorlar. Siz de mangalda eti isteğinize göre pişiriyorsunuz. Aslında Kore mutfağına ait bir pişirme biçimiymiş. Etler çok lezzetliydi. Bunun üstüne sindirimi kolaylaştırsın diye Tomorokoshi (mısır) Çayı içtik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2430
Bir sonraki durağımız ise İmparatorluk Sarayı ve Bahçesi gezileri oldu. Şimdiki Saray eski Edo Kalesinin bulunduğu yerde. Saray çevresi su dolu bir hendekle çevrili. Edo Kalesinde Japonya’yı 1603-1867 yılları arasında yöneten Tokugawa Şogunu otururmuş. Kale 1888’de büyütülerek saraya çevrilmiş ama İkinci Dünya Savaşında saray yerle bir edilmiş. IMG_2351Şimdiki hali eski saraya benzer şekilde yeniden yapılmış ve hala İmparator oturuyor. Yeni yıl kutlamalarında (2 Ocak) ve İmparatorun doğum gününde  (23 Aralık) sadece halka açılıyor, diğer günlerde ise sarayı gezmek yasak. Saraya girerken gözlük biçiminde gözüken taş köprüyü görüyorsunuz ( Nijubashi Köprüsü). 

IMG_2468.JPG

Sarayın geniş bahçesini ise gezmek serbest. Biz de bu içinde renk renk açmış çiçekler ve ağaçlarla dolu bahçeyi gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2509.JPG

Bugünün son gezi durağı ise Tokyo Kulesi oldu. Paris’teki Eyfel Kulesi baz alınarak yapılan bu kulenin yüksekliği 333 mt ve örnek alındığı Eyfel kulesinden 13 mt daha yüksek. Minato-ku Shiba Parkına yapılmış. Kuleye asansörle çıktığınızda ilk olarak 150 mt ye çıkılıyor. Sonra başka bir asansörler 250 mt’ye ulaşılıyor. Buradan Tokyo Şehrinin yapılarını ve Tokyo Şehrini kuş bakışı görebiliyorsunuz. Tokyo’ya yapılan yeni kule olan Skytree 634 mt yüksekliği ile en uzun kule olma unvanını Tokyo Tower’ın elinden almış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2511Gezi sonrası otele döndük ve biraz dinlenme sonrası otelimize yürüme mesafesindeki restorana gitmek için Shibuya Sokaklarına çıktık. Önce Seibu Mağazası önündeki Maneki Neko (Çağıran Kedi) büstü önünde fotoğraflar çektirdik. Maneki Neko,  Japon kültüründe çok önemli yeri olan ve özellikle tüccarların dükkânlarına bolluk ve bereket çağırdığına inanılan bir Japon halk sembolü kedi. Hemen her yerde bu kedi büstünü veya resmini görebiliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2535Restoranda bu sefer ocak üzerine konmuş iki taraflı ve her bir taraf üzerinde farklı sos (bir tanesi soya sosu, diğerinde içinde yosun olan bir başka sos) bulunan bir kap vardı. Önce çeşitli sebzeler geldi. Ocak ateşlendi ve bizden isteğimize göre sebzeleri bu soslarda pişirmemiz istendi. Isıtılmış bu sebzeleri yedikten sonra ince dilimlenmiş etler getirildi ve bu etleri kaynar soslar içinde pişirdik. Bu et dilimlerini tek hamlede ağzımıza götürdük.  Yumurtaları çiğ olarak bir kaba koyup, pişmiş etlere bulayarak da yiyebiliyorsunuz. Bu kısım pek içimize sinmedi. Bazı arkadaşlar yemekten hiç hoşlanmayıp sıcak soslar içinde yumurta haşladılar. Haşlanmış yumurtayı da biz onlara öğretmiş olduk. Bu stil Japon yemeğine Shabu Shabu deniyor. Japonlar Şabu şabu diye telafuz ediyorlar. “Japon Fondüsü” de denilen Shabu Shabuyu çok ince dilimlenmiş dana etlerin çok kısa bir süre, içerisinde çeşitli sebzeler bulunan ve kaynamakta olan suya batırılıp çıkarılması olarak düşünülmelisiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sakeyi ilk olarak o restoranda denedim. Sake Pirinç ve tahıl tozundan yapılan Japon ulusal içkisi. Rakıya benzetilse de bizim rakının yerini tutamaz bence. %18-20 oranında alkol içeriyor. Bardakları özel ve küçük. Bir dikişte bitirilmeli. Eğer iki kişi karşılıklı sake içiyorsa adet olarak biri diğerinin sakesini bardağına dolduruyor. işin raconu buymuş.

HachikoOtelimize dönerken bu sefer Shibuya Tren İstasyonu önündeki Hachiko Heykeline gittik ve fotoğraf çektirdik. Hachiko, Akita cinsi bir köpekmiş ve çok dramatik  de bir öyküsü var. Filme de konu olmuştu ve ağlayarak seyrettiğimi hatırlıyorum.

1924 yılında Ziraat Fakültesi’nde görev yapan Japon profesör Dr. Hidesaburo Ueno, küçük bir köpek yavrusu bulmuş ce sahiplenmiş. Profesör Ueno, köpeğin adını Japonca “sekizinci” anlamına gelen Hachiko koymuş.  Hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya kadar yürüyen sahibine eşlik ediyormuş. Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da eve dönüyormuş. Günlerce bu durum hiç değişmemiş. Ama bir akşam Profesör metrodan çıkmamış. Çünkü Profesör üniversitesinde çalışırken kalp krizinden ölmüş. Hachiko her akşam ”sahibim metrodan gelecek” diye inatla beklemiş. Haftalar, aylar boyunca her akşam Tokyo metrosunun Shibuya istasyonu’nun kapısına gitmiş ve sahibini beklemiş. Bu bekleme tam 9 yıl boyunca sürmüş ve Hachiko 11 yaşındayken metronun kapısında ölmüş (1935).

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte bu gece Shibuya Tren İstasyonunun kapısında bulunan ve fotoğraflarını çektiğimiz köpek heykeline konu olan  Hachiko’nun öyküsü bu. Japonlar, sadakat ve insan-hayvan ilişkisinin sembolü olarak ölümünden hemen sonra 9 yıl boyunca sahibini beklediği yere Hachiko’nun heykelini dikmişler.

Kedi heykelleri, köpek heykelleri. Japonlar hayvanları ne kadar seviyorlar diye düşünüyorsunuz değil mi? Gezdiğim kentlerin hiç bir tanesinde sokakta kedi köpek göremedim. Japon rehberimiz Kotomisan’a neden diye sorduğumda aldığım yanıt beni şok etti. “Biz sahipsiz sokak hayvanlarını katlederiz” dedi. Bu da işin bir başka boyutu diye bilin istedim.

Evet sevgili Sanal Gezginler…Japonya’daki ilk gezi günümüzün öyküsü budur. Farkındayım uzun oldu. Ben yazarken bile yoruldum, siz okurken inşallah sonuna kadar gelebilirsiniz. Ama arkadaşlar Tokyo’daki ilk günümüz dolu doluydu ve deneyimler ise daha önce hiç yaşanmamıştı. Uzun uzun yazılmayı hak etmiyor mu sizce?

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

19.04.2016 Saat 02:25

 

 

 

 

 

Sakura Zamanı Japonya

IMG_7538-001.JPG

IMG_8118Sakuralar açarken Japonya’da olmayı tam bir yıl öncesinden planlamıştık. Bu karara varmak benim açımdan öyle pek de kolay olmadı doğrusu. Gelişmiş ülkeleri gezmeyi, bir gezgin olarak hep ötelemişimdir. Sanayileşmiş, eski kültürünü ve doğasını yok etmiş ve bunları gezginlere sadece salonlarda veya müzelerde ya da doğal olmayan ortamlarında sunan ülkeleri, gezi sıramda arkalara koyarım. Bunun yerine hızla tükenmesi olası kültürel ortamların ve doğanın bulunduğu ülkeleri ön sıralara taşımaya ve gezmeye  çalışırım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezi grubumdan sevgili Gülendam Bozdayı arkadaşımın ısrarlı tavsiyelerine kayıtsız kalmayıp Japonya’yı incelediğimde okuduğum bir yazı beni çok etkiledi.Bu kitapta yazdığına göre;

1994 Yılında Nobel Edebiyat ödülünü alan Japon roman yazarı Kenzaburo Oe ödül töreni sırasında bir konuşma yapar ve Japon edebiyatını üç modele uygun olarak sınıflandırır:  “Birincisi Japonya’nın “sıra dışı “ kültürüne odaklanır; ikincisi “evrenselliği” amaçlar ve dünya edebiyatı üretir, esas olarak popüler edebiyattan oluşan üçüncüsü ise ulusal zihniyetin sınırlarını “aşar”. Bu üç edebi model yani -sıra dışılık, evrensellik ve ihlal- daha geniş anlamda Japonya’nın tarih boyunca değişen çehresine de uygulanabilir.” Bana göre bu önemli ödül törenindeki konuşmasında yazar, Japon insanının günümüzü yaşarken, geçmişle bağlarını sıkı sıkıya koruduğuna , ulusallığı ve evrenselliği bir arada götürdüğüne vurgu yapıyordu. Bu bana çok ilginç geldi ve Japonya hemen görülesi  ülke kategorisine yükseldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Bir gezginin bir ülkeyi ziyaret etmesi için bazen bir fotoğraf karesi yeterli olabilir ve “tamam burası görülecek mutlaka” dedirtir. Benim kararımı kesinleştiren ise bir sakura fotoğrafı oldu. Bu nedenle de  Sakuraların (kiraz ağacı çiçeği) pembe pembe açtıkları zamanda orada olmaya karar verdik.

IMG_7699IMG_7706

Programımız Türkiye’den firmaların yaptıkları standart Japonya gezi programı değildi. Program Japonya’nın UNESCO Doğa ve Kültürel Mirası Listesi yerlerinin de bulunduğu kırsal sayılacak yerlerini de içeriyordu. Firmadan program üzerinde çalışmasını ve ayrıntılandırmasını rica ettik. Gezimizin sonunda tüm grup arkadaşlarımızın ortak ifadesi ile her şey zamanında, hiç aksamadan yapıldığıydıydı. Bunun yanında gezi sırasında ufak sayılmayacak fazlalıklarımızın da gerçekleştiğini gördük. Japonlar Nuh deyip, peygamber demeyen insanlardan. Programda neyi taahhüt vermişlerse hepsini aksatmadan yapıyorlar. Ama fazladan isteklerinizi, karşılığını ödemeyi teklif etseniz de, yerine getirmeye pek hevesli değiller. Çok saygılılar ama bir o kadar katılar ve taviz vermiyorlar. Yani biz Japonları biraz Türkleştirdik gezimizde. En son gelirken Japon rehberimizle dans ediyorduk.

IMG_6111.JPG

Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim insanlar var; Bunlardan bir tanesi firmanın bizim grup için bulduğu rehberimiz Huriye Yılmaz. Huriye Türkiye’de Japonca’yı en iyi bilen ve yıllarını Japonya’da geçirmiş, yerinde dil eğitimini almış muhteşem bir insan. Bugüne kadar oldukça kıymetli rehber tanıdım ama tanıdıklarım arasında en iyi olanı o oldu diyebilirim.  Yerel rehberimiz Kotomisan ile birlikte ona ayrıca teşekkür etmeyi borç bilirim. Bir diğeri ise operasyonu firma ile ortak götüren Oğuz Erdal bey. Sürekli olarak Türkiye’den tur ile ilgili bilgi aldı. Japon yemekleri bize zor gelebiliyor ama katkıları sayesinde öyle kararında ve tadında yemekler yedik ki kilo bile aldık diyebilirim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rehberimiz Huriye Yılmaz bize Japonya’daki gezimizin  ilk günü otobüste Japonca bir atasözü söyledi. Sonradan bana yazılı olarak vermesini rica ettiğim bu cümlecik “Hyaku bun wa, ikken ni shıkazu”şeklindeydi. Türkçe meali“ Bin kere duymak mı, bir kere görmek mi?”  Bizdeki “Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı bilir? sorusuna yaklaşık olarak benzer anlamda bu Japon sözü gerçekten çok hoşuma gitti. Okumuş ya da duymuş olabilirsiniz ama size bir görenin kaleminden Japonya sunmaya niyetim var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezgin dostlarım; Bugün sabaha 04:40’da ülkeye geldim ve tazesi tazesine yazmaya başlıyorum. Emek benden, okuması sizden..

Buyurun bakalım; Sakura Zamanı Japonya…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2016 Saat 17:15

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kısacık Bir Kaçamak: Thassos Adası

IMG_0579-001

3-4 Ekim 2015 tarihlerinde yoğun çalışma temposuna bir ara verip, Yunanistan’ın Thassos Adası’na kısacık bir gezi yaptık. Bu geziyi Yudosk (Yeni Ufuklar Doğa Sporları Kulübü Derneği) ile gerçekleştirdik. Bu dernek, bünyesindeki gönüllüler ordusu ile çok keyifli doğa yürüyüşleri ve geziler düzenliyor. Sayfalarını ziyaret etmenizi ve üye olup aktivitelerinden size uyanlarına katılmanızı tavsiye ederim (http://www.yudosk.org/). Bu kadar kısa süreli bir geziye, bu kadar çok aktiviteyi sığdırabileceğimize ve bir o kadar da zevk alabileceğimize inanılması güç olsa da her şeyi ile mükemmel bir gezi oldu.

thasos_map_goatsteakplaces1Thassos (Taşoz) Adası orman yeşilini ve deniz mavisini çok güzel bir şekilde harmanlamış bir ada.  Son zamanlarda gezgin Türklerin keşfettiği ve İstanbul’dan karayolu ile ulaşabileceğiniz en yakın adalardan bir tanesi. Öyle ki yoğun zamanlarda adanın hemen her yerinde yoğun şekilde Türk turisti olabiliyormuş. Doğrusu bu ya ne yerli ne de yabancı turistin neden olduğu bu yoğunluğu yaşamayı ben hiç istemezdim. Bu nedenle okulların açıldığı, hem iç ve hem de dış turistin azaldığı bir zamanda, yani Ekim ayı başlarında orada olmak iyi bir fikirdi ve bu satırları okuyan siz gezginlere de bunu tavsiye ederim. Ancak zamanlamanız iyi olmazsa da adanın hem deniz kenarı tesislerinden ve hem de gece eğlencesinden faydalanmak için açık mekan bulmak sorun olabilir. Bu nedenle turistin yeni çekildiği ama mekanların hala açık olduğu Ekim ayı başları bundan sonra da benim favori ziyaret zamanım olacaktır.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERATekirdağ üzerinden İpsala sınır kapısına varmanız yaklaşık 3 saati buluyor. Bayramların veya yaz tatiline çıkanların yoğunluğu sınırlarda da olmayınca gümrük işlemleri için bir saati bulan bir zaman harcadık ve Yunanistan topraklarına girdik. Bu zamanı 35 kişilik bir tur otobüsü için düşününce sınır kapısındaki hızımızı anlayabilirsiniz. İpsala’dan çıktıktan sonra önce Alexandroupolis olarak bilinen Dedeağaç, arkasından Komotini (Gümülcine) ve Xhanti (İskeçe) sapaklarından geçiyorsunuz. Thasos’a bizi götürecek olan feribotun kalktığı Keramothi kasabasına vardığımızda saat 07:00’yi bulmuştu. İlk vapura binmek için limanda beklerken açık olan bir pastaneden Yunan simidi (Yunan simidi diyorum çünkü tadı güzel olmasına rağmen bizimkilerden farklı. Bizim odun ateşinde pişen simide asla değişmem. Yalnız börekleri çok güzel oluyor) ve kahvelerimizi yudumlamaya zamanımız da oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Feribotla yolculuk 45 dakika kadar sürüyor. Feribot, 380 km²’lik Thassos Adası’nın Kuzeyinde bulunan ve adanın merkezi olan Thassos/Limenas’a yanaştı ve bizim de bu adadaki yolculuğumuz başlamış oldu. Yönümüz adanın Güneyindeki konaklayacağımız Potos Köyü olacak.

IMG_0092

IMG_0090Adadaki ilk gezi durağımız Panagia Köyü oldu. Thassos merkeze yani Limenas’a 10 km uzaklıkta, adanın kuzey doğusunda yer alan Panagia Köyü dağ eteğinde kurulmuş. Köye sabahın erken saatlerinde gittiğimizden henüz ortalıkta kimsecikler yoktu. Köy meydanında sıra sıra restoranlar var. Her mekan önünde de mutlaka Türkçe menü. Köy meydanından kilise ve arkasındaki mezarlığa doğru yürüdüğünüzde dağlardan gelen kaynak sularının aktığı kanalları ve oluşturdukları küçük şelaleleri izleyebiliyorsunuz. Taş evlerin damları da kayrak denen özel bir taştan. Bu adanın mermeri, zeytinyağı, beyaz şarabı ve balı meşhur. Mermer bol olunca sokakların kaldırım taşlarını bile mermerden yapmışlar. Köy içinde eski bir zeytinyağı işleme tesisi var. Burası hem bir müze ve hem de halen çalışan bir tesis. Köy gezisi sonunda ancak açılan bu yerden zeytin yağı aldık. Bu köyde ilk dikkatimi çeken etrafta bol miktarda olan kedilerin varlığı oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_0230-001

IMG_0206-001Bu köyden sonra Aliki Plajına doğru yola çıktık. Potamia ve Kinyra köylerini geçen yemyeşil bir yolu takip ederek, Thassos’un (Limenas) 32 km uzağında, adanın da kuzeyinde bir yarımadanın iki tarafında sahili olan Aliki Plajına vardık. Bu yarımadanın batısı tavernalarla dolu bir sahil iken doğu tarafında olan plaj daha sakin. Her iki taraf plajlarını ortak özelliği denizin pırıl pırıl ve tertemiz olması. Bu yarımada üzerinde bir de arkeolojik alan var. Biz önce bu alanı gezip güzel bir yürüyüş yaptık. Bu yarımadanın tamamını yürüyerek doğu plajından batı plajına yürüdük. Sonrasında Beatiful Alice adlı restorana konuşlandık.Burada hem yemek yendi (çok güzel ahtapot yapıyorlar) hem de birkaç saat süren deniz sefamız oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aliki Plajında deniz o kadar berrak ki, deniz içindeki canlılığı izleme şansınız oluyor. Aşağıda su altı hayattan bazı kareler bulacaksınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

IMG_0273-001Burada geçirdiğimiz saatler sonrasında Archangel Micheal Manastırını ziyarete gittik. Burası sadece manzarası için bile gidilmesi gereken bir ziyaret yeri. Manastır Limenas’ın 25 km Güneyinde bulunuyor ve tarihi 18. yüzyıla kadar gidiyor. Manastırın içindeki en önemli dini obje Kutsal Hz İsa’nın çarmığa gerildiği zamandan kalan kutsal çivi parçası. Manastır için kızlar manastırı denebilir. İçeriye giriş tam bir seremoni gerektiriyor. Kadınlar uzun entari ve omuzları örten şallar giymek zorundalar. Erkekler de şortla giremiyorlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Manastır gezisi sonrası gece konaklama yapacağımız Potos Köyüne doğru yola devam ettik. Bu süre boyunca yeşil hiç kaybolmadı. Potos küçük bir balıkçı köyü iken şimdilerde ada turizminin önemli bir yeri olmuş. Konaklama için seçilen otelin ismi Hotel Potos. Burada odalarımıza yerleşme sonrasında bir saat kadar dinlendik.

IMG_0329

Akşam yemeği  öncesinde kısa bir gezi için Theologos adlı diğer bir köye gittik. Gece yemek yiyeceğimiz mekan da bu köy içinde olan Taverna Augoustos. Uzun geçen yolculuk ve gezi gününü burada noktalayacağız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Theologos, Thassos Adası’nın bir diğer dağ köyü.  Eski bir yerleşim yeri olarak güzel binaları, doğası ve özellikle de meşhur oğlak kebabı ile ilgi çekiyor. Köyün yazılı geçmişi 1287 yılına kadar gidiyor. Bir dönemTheologos adanın başkenti olmuş. 1479-1538 yılları arasında Osmanlı yönetimine girmiş. Buradaki eski evler, çeşmeler daha çok eski Türk evleri tarzında. Gün batımına yakın Theologos sokaklarını arşınladık. Evlerin damları kayrak taşı (arduvaz) ile kaplanmış. Bu tür taş damlar evlere bir başka güzellik veriyor. Burası mutlaka gezilmesi gereken bir yer.

IMG_0324-001

Hava iyice kararınca köy içinde bir kafeye geçtik ve burada bir şeyler içip taverna için saatimizin gelmesini bekledik. Malum! Yunanlılarda taverna kültürü geç başlıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Taverna kapısında bizi kaptan kıyafetli bir adam karşıladı. Sonradan adının Stefan ve tavernanın da sahibi olduğunu öğrendiğimiz bu arkadaş gece boyu kıyafetten kıyafete girip bizlere sirtaki, zeybetiko gibi danslardan örnekler sunarak neredeyse tek kişilik bir gösteri yaptı. Tavernada bizim dışımızda Bulgar, Sırp ve tabii ki Yunan gruplar da vardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde yakın coğrafyanın ve ortak zevklerin insanları olarak hepimiz pistte buzukia eşliğinde dans ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tavernadan kalkan en son grup bizdik. Doğruca otele dönüp güzel bir uyku çektik.

IMG_0556

IMG_0552Ertesi günün tek aktivitesi Giola Lagünü ziyareti ve burada yüzmek oldu. Giola Lagünü fotoğraflardan tam bir cennet görünümünde. Thassos Adasına geziye çıkmadan önce, bu adaya kim gelmişse Giola Lagünü’nde hayal kırıklığı yaşayabileceğimiz yönünde uyarıldık. Yaklaşık 1 km kadar zorlu bir iniş sonrasında ancak ulaşılabilen bu doğal havuz çoğu zaman bulanık ve mekan da çok kalabalık olurmuş. Bu zorlu inişin bir de çıkışını yaşayanlar içinden “Giola Lagünü’ne gitmeseniz de olur” diyenler bile çıktı. Size benim tavsiyem burayı asla ihmal etmemenizdir. Zamanlamayı dikkate alarak (mümkün oldukça erken saatlerde ve haziran ya da Eylül-Ekim aylarında) asla hayal kırıklığına uğramayacağınız bir yer burası. Burada yol, tesis filan yok. Bu nedenle su, yiyecek gibi ihtiyaçlarınızı yanınızda götürmeli ve biraz zahmetli yolu göze alarak uygun ayakkabı ile gitmelisiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada hiç bitmesini istemediğimiz 2 saati geçirdikten sonra dönüş yoluna geçtik. Feribot için saat 15:00’de buluşmak üzere Thassos’un merkezi Limenari’da vakit geçirdik. Burası artık sezonun sonunun geldiğini işaret edercesine sakindi. Sahilinde son yürüyüşlerimizi, çarşısında da son alışverişlerimizi yapıp yemek için bir restorana konuşlandık. Ah! Şu Yunanlıların yavaşlığı olmasa pek güzel olacak…Servisin ağırlığı yüzenden bir kısım arkadaşlarımız yemek yiyemeden feribota bindiler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Feribot zamanı geldiğinde de ülkeye dönüş için yola düşmüş olduk. Feribotun güvertesinden Thassos Adası’na gözden kaybolana kadar baktık. Martılar da bize eşlik ettiler..

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bu adaya bir kaç kez daha geleceğimiz ve yeni yeni keşiflerde bulunacağımız kesin gözüküyor…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

18.10.2015 Saat 23:00

MEKSİKA GEZİSİ-Giriş ve Mexico City

IMG_6910

Sevgili Sanal Gezginler,

15-31 Ekim 2010 tarihleri arasında Meksika-Guatemala gezisi yapmış ve çok güzel anılarla dönmüştük. O zamanlar Koptur firması ile yaptığımız bu geziyi, o dönemde yazılarımı yazdığım, www.gezekalinblogcu.com adresinde yayınlamıştım. Tüm gezi yazılarımı, kendime ait olan bu web sayfası  altında toplama isteğim nedeni ile bu gezi yazısını gözden geçirilmiş hali ile yeniden yazmak ve sizlerle paylaşmayı arzu etmiş ve bu ilk yazıyı da yollamıştım. Ama sonrası gelmedi. Meksika gibi güzel bir ülkeyi bu sayfalarımda sizlerle paylaşmamak olmaz. Bu nedenle eskileri güncelleştirmeye devam ediyoruz.

Neyse!  Lafı uzatmadan, masası başında gezmek isteyen sanal Gezginler:

Haydi bakalım, Vamos a Mexico (Meksika’ya)

Map_of_Mexico

Gezi Tarihi 16.10.2010

MEKSİKA GEZİSİ-MEXİCO CİTY

Meksika ve Guatemala bizim “Görmeden bu dünyadan gitmek olmaz” diyeceğimiz ülkeler arasındaydı. Bağımsızlıkları için yıllarca savaşmayı göze alacak kadar cesur ancak doğru zamanda, doğru yerde bulunan kızıl saçlı, parıl parıl parlayan çelik zırhları içinde, at sırtında bir İspanyol’a teslim olacak kadar da kaderci insanların var olduğu bu bölgeyi gezmek bizim için bir ayrıcalıktı. Epey zamandır yaptığımız araştırmayı pratiğe dökmenin zamanı gelmişti. Bu arada Meksika ile ilgili olarak yararlandığım kaynaklar arasında Meksika’ya gitmeyi düşünenlere hararetle tavsiye edeceğim en önemli kaynak Bülent Demirdurak’ın Meksika adlı kitabıdır. Yakın zamanlarda bir ülke hakkında yazılmış olan ve okuduğum en kapsamlı Türkçe gezi kitabı oldu. Bu gezi yazımda bazı genel bilgileri onun kitabından aldığımı söylemeliyim.

Meksika-Guatemala gezimiz için önce Madrid’e ardından da Mexico City’e uçmamız gerekti. 2010 Yılında THY’nın Mexico City’e doğrudan uçuşları başlayacak diye bir söylenti vardı ama yıl 2016 ve hala o noktaya THY uçuşu yok.

Uzun ve sıkıntılı bir yolculuk sonrası Mexico City havaalanına indik.

IMG_7038Çok da eziyetli olmayan bir bekleme sonrası gümrükten geçip havaalanı dışına çıktık. Bizi yerel acente rehberi Bayan Violetta karşıladı. Hakkındaki ilk izlenimimiz bilgili ve güven verici olduğu yönünde.

İlk gün doğruca otele gittik. Zaten rahatsız ve uzun bir yolculuktan sonra vardığımız şehrin gece hayatını yaşayacak halimiz yoktu. Hatta Türkiye ile 8 saatlik zaman farkı olunca iyice dağıldık diyebilirim. Otelimiz Alameda Parkı denen bir büyük parkın yakınında ve şehrin merkezine yakın. Ancak yeni geldiğimiz bu şehirde lokalizasyona hakim olmayınca ve bulunduğumuz şehrin adı da Mexico City olunca dışarı çıkmaktan korktum.

Meksika’nın başkenti olan Mexico City çok eski yıllardan beri yerleşim yeri olmuş. İki bin metre yükseklikte ve volkanik bir göl olan Texcoco Gölü üzerinde kurulmuş bir şehir. Tabii bu gün artık gölün üzerinde olduğunuzu pek anlamıyorsunuz. Çevresi ile birlikte yaklaşık 21.2 milyon nüfusu ile Mexico City koca bir metropol.

Bu bölgenin ilk halklarından olan Toltekler, Kolomb öncesi uygarlıklardan birini oluşturuyorlar ve Meksika’daki Aztek-öncesi üç kültürden (Mayalar, Toltekler, Olmekler) biri olarak kabul ediliyorlar. Meksika topraklarında ilk insan topluluklarına ait izler, tarihçilere göre, yaklaşık 20.000 yıl öncesine gidiyormuş

“Toltek” sözcüğü Nahuatl dilinde “İnşaatçı üstat” anlamına geliyormuş. Hakkında fazla bilgi sahibi olunmayan kadim Amerika uygarlıklarından biri olan Toltekler’in kökeni ve yaşadıkları dönem hakkında çeşitli varsayımlar bulunmakta. Şimdilik en kabul gören varsayım, nereden geldikleri bilinmeyen bu halkın günümüzden 3300 yıl önce mevcut olduğudur. İleri bir uygarlık oluşturdukları sanılıyor. Arkeologlara göre başkentleri , Mexico City’den yaklaşık 80 km. uzaklıkta bulunan, Teotihuacan yakınlarındaki, Tula adlı bir kent.

http://www.history.com/topics/aztecs

Daha sonra sahneye çıkan ve Meksika’nın kuzeyinden gelen bir halk olan Aztekler, terk edilmiş mükemmel Toltek yapıları ya da kalıntılarıyla karşılaşmışlar. Meksikalılar kendilerini, bu topraklara 1325 yıllarında gelen Azteklerin torunları sayıyorlar. Daha önceki kavimlerin olsun, Azteklerin olsun yani tüm Mezo-Amerikan halklarının kökenleri konusunda efsaneler var. Kimisi kayıp kıta Mu, kimisi Atlantis ve kimisi de Bering Boğazı’nı o zamanlar yürüyerek geçen Asya insanlarından bahsediyor.

Kaynak : http://www.mexicanisimo.com.mx/moctezuma-el-cobarde/#articulo
Kaynak : http://www.mexicanisimo.com.mx/moctezuma-el-cobarde/#articulo

Biz tekrar konumuz olan Mexico City’e dönersek; Burası zamanında büyük göl ile kaplı olan bir vadiymiş ve Aztekler de buraya gelip yerleşmişler. Bugünkü Mexico City Şehrinin çekirdek hali işte bu gölün üstünde var olan ada ve çekirdek halkı da bu adaya yerleşebilmiş olan Aztek halkı. Aztekler o zamanlar buraya, kahinleri olan Tenoch’un “kartalla yılanın birleştiği yere gitmeniz gerek” emrini aldığı rüyası üzerine gelmişler. Hikaye bu ya, Aztekler, bu adada ağzında yılan tutan bir kartalı görünce “Hah! İşte bizim yer burası” deyip yerleşmişler. Şehre de bu kahinin ismine izafen Tenochtitlan demişler. Bu berbat yeri de zamanla Venedik benzeri bir şehir haline getirmişler. Bugünkü Meksika bayrağının ortasında bulunan ağzında yılan tutan kartal ise o efsaneden kalma.

Biz işte ilk ve sonraki günde tarihi kalıntılar üstüne inşa edilmiş Mexico City’i gezeceğiz. Burası da, İstanbul’umuz gibi, tarihi şehrin tüm kalıntıları üstüne kurulmuş ve kazmayı vurdun mu tarih fışkıran bir şehir. 2200 metre rakımlı bu şehirde, 110 milyonluk Meksika nüfusunun 21.2 milyonu yaşıyor. Siz varın şehrin kalabalığını, trafiğini düşünün!

Rafael isimli bir Meksikalı şoförün kullandığı rahat bir otobüsle ilk gittiğimiz yer Zocalo olarak da bilinen Devrim (Reforma) Meydanı. Burası şehrin tam merkezi ve dünyanın en büyük üçüncü meydanıymış.

IMG_6833İlk olarak Palacio Nacional’i yani Hükümet Sarayını gezeceğiz. Sabah erkenden gidince kuyruğun başlarında olduk. İlerleyen saatlerdeki kuyruğu görünce, yerel rehberin bizi neden ilk olarak oraya götürdüğünü anladım. Binanın bulunduğu yerde Azteklerin aşırı dindar kralı olan, İspanyolları tükürükle boğup yok edecekleri yerde, “kaderimiz bu” deyip teslim olan 2. Moctezuma’nın Sarayı varmış. İspanyol General Cortez, Moctezuma’nın Sarayının yerine kendisine önceleri bir kale, sonra saray yaptırıyor (1521-1530). Sonradan bu bina 1562’de Cortez ailesinden İspanyol Kraliyetince satın alınıyor ve 1820’lerde Meksikalıların bağımsızlıkların kazanmasına kadar da İspanyol Kraliyetinin atadığı valilere hizmet ediyor.

Binanın ön cephesinin uzunluğu 200 metrelerde, düşünün büyüklüğünü. Ön cephede Hidalgo adlı papazın, İspanyollara karşı başlattığı isyanın, başlama işaretini verdiği orijinal çan gözüküyor.

IMG_6692Binaya girişte merdivenleri çıkınca sizi ilk karşılayan, Frida Kahlo ile çalkantılı yaşamları ile de bilinen, ressam Diego Rivera tarafından yapılan duvar resimleri oluyor. Duvar resimlerinde 1521’den 1930’lara kadar Azteklerden, İspanyollara, Fransızlara ve sonradan onlara başkaldırıya kadar tüm Meksika tarihi resmedilmiş. Hatta Meksika’nın geleceği bile resmedilmiş diyebilirim. Meksika tarihinin önemli şahsiyetleri olan kral Moctezuma, Zapatista, Hidalgo, Juares Benito gibiler yanında Meksika’yı sömürgeleştiren İspanyol Cortez, Karl Marx, Lev Troçki gibi dünya şahsiyetlerinin çoğu duvarlara resmedilmiş. Aztek efsanesi olan ağzında yılanla kartal da var bu resimlerde, Hidalgo’nun isyan başlatmak için çaldığı çan da. Gerçekten çok etkileyici resimler. Diego bu resimleri 1929-1935 yılları arasında yapmış. Uzun süre kendimizi bu resimleri seyretmekten alamadık. İşin ilginci, Diego Rivera bu resimlerde hiç beklemediğiniz bir yere sevgili karısı Frida’yı çizmiş. Bir bakıyorsunuz gelecek ile ilgili çizdiği resimlerde kalın kaşları, topuz saçları ile Frida gözükürken, bir başka duvarda bir Aztek Generali, Frida’ya kesilmiş bir kol sunabiliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra yakın zamanda ziyarete açılmış olan sarayın diğer odalarını da gezdik. En ilginç olan oda ise bağımsızlık ilanın yapıldığı balkonun bulunduğu oda. Orta avlu da bir fıskiye var. Burayı fotoğraflamaya çalışırken, bir anda elinde kamçısı ile kendine bir at muamelesi yaparak içeri koşarak giren bir adam ve arkasından koşturan çocuk ordusu avluda belirdi. “Sarayın delisi de herhalde bu adamdır” diye düşündüm. “Ama çocuklar neyin nesi” diye düşünürken olay anlaşıldı; Meğerse bir okul, öğrencileri olan çocukları saray ziyaretine getirmiş ve olayı çocukların ilgisini çekecek hale getirmek için de eski zamanların süvarisi mizanseni yaratılmış. Bu adamcağız çocukların tüm ilgisini üzerine çekerek, saray ve tarihleri hakkında bilgi veriyordu. Hayran oldum. Millet, geleceği olan çocuklara tarih bilincini böyle verebiliyor, biz de ise ”haydin çocuklar, toplu halde namaza”!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_6763Saraydan sonraki ziyaret yerimiz şehrin Katedrali oldu.  Mexico City’deki Katedral, Amerika Kıtası’nın en büyük ve en eski olanı. Tahmin edebileceğiniz gibi bu Katedral, eski bir Aztek tapınağı yerine inşa edilmiş. Eskiden burada (Templo Major) piramit şeklinde Aztek tapınağı varmış ve bu tapınağa ait olan taban kısım, Katedralin hemen arkasında yapılan bir kazıda tesadüfen bulunmuş. Mexico City içindeki tek Aztek kalıntısı da bu kalıntılar. Yani sizin anlayacağınız İspanyollar bölgeye geldikten sonra, tüm Aztek yapılarını yıkıp yerine kendi yapılarını yapmışlar. Hoş, adamların neyini eleştirebiliriz ki? Bizde de Osmanlı dışı ne varsa, ya toprak ya da suyla örtmüyor muyuz?

IMG_6754Neyse! Dönelim Katedral’e; Burası 1524-1532 yılları arasında, Aztek tapınak taşlarının kullanılarak yapıldığı kilise yerine, 1573 yılında yapımına başlanmış bir Katedral. Yapımı 1813 yılına kadar sürmüş. 1962 yılında çıkan yangında Katedralin içi harap olmuş. Gotik tarzda yapılmış Roma Katolik Katedrali. Hem dışı ve hem de içi heybetli gözüküyor. İki adet çan kulesi var ve hemen sağ tarafta daha yeni gözüken yer ise vaftizhane bölümü. Tesadüfen o gün içeride vaftiz töreni varmış. Ben dışarıyı fotoğraflamaya çalışırken, içerideki töreni kaçırdım. Ben gittiğimde bizim grubun diğer fotoğrafçıları işi bitirmiş, çektikleri karelerin zevkini çıkartıyorlardı. Bu kadar çok ve cicili bicili giydirilmiş çocuğu görünce uyanmalıydım ama ne yapalım!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_6798Katedralin tavan kısımları çok güzel işlemelerle dolu. Burada da, Orta ve Güney Amerika’da inançlarından uzaklaştırılıp, Hıristiyanlaştırılmak istenen yerli halkın işçi olarak kullanıldığı kiliselerde olduğu gibi, sağa sola sokuşturulan (zenci İsa, Meryem Ana’nın yarım ay içinde gösterilmesi gibi) kendi inanışlarından motifler veya Hıristiyanlığı kendince hicvetme yollarından bir tanesine rastladım. Kasvetli Katedralin tavanında dil çıkartan bir figür, aşağıda ibadet edenlere alaycı gözlerle bakıyor gibiydi. Belki de ben yanlış değerlendiriyordum ama yerel rehbere sorduğumda beni destekler şeyler söyleyince haklı olduğumu anladım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Katedral gezisi sonrasında otobüse binip hem öğle yemeğini yiyeceğimiz ve hem de tekne ile gezeceğimiz Xochimilco Kanallarına gittik. Burası merkezden 30 km dışarıda bulunuyor. Aztekler üzerinde yaşam inşa ettikleri gölde yaşanır alanları artırmak için, göle bıraktıkları bitkileri büyütmüşler ve yerleşim yerleri (hatta tapınaklar) yapmışlar. Bu bitkilere Chinampa deniyor. Buradaki yerleşim yerleri işte bu bitkilerin üzerine inşa edilmiş ve Aztek kenti Tenochtitlan’dan elde kalan son şey bu kanallar.

IMG_6872

IMG_6889Tekneler kıyı boyu dizilmişler. Biraz Venedik, biraz Tayland karışımı bir gezi olacak gibi. Venedik desem daha uygun kaçar herhalde. Arkada bir görevli, uzunca bir sopa ile hem tekneye yön veriyor ve hem de ilerletiyor. Ancak hem teknelerin yapısı ve hem de yanımıza gelen ve yüzen orkestralar gibi teknelerde ki sanatçılar, Venedik’in hem şarkı söyleyen ve hem de kürek çeken gondolcularına pek uymuyorlar. Doğrusu ben buradaki biçimi daha çok sevdim. Sağdan soldan geçen ve teknelerinde oyuncaktan, giysiye satış yapan, tekne içi mangallarda pişirdikleri yiyecekleri satan insanların varlığı ise Tayland’daki yüzer marketleri (Floating Market) andırıyor; Yani doğu ve batı sentezi mevcut burada. Çok renkli ve çok güzeldi. Kıyıda sapsarı çiçek tarlaları ise harika bir görüntü veriyordu. Burada geçirdiğimiz saatler, tüm gezinin en iyi anları oldu. Hele tipik bir Mariachi (düğün çalgıcısı demek) görünümde bir sanatçının söylediği şarkılara bayıldım. Meksika’ya, Mexico City’e yolunuz düşerse bu kanallardaki deneyimi mutlaka yaşamalısınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kanal gezisi sonrası ise gittiğimiz diğer bir yer ise Frida Kahlo’nun müze evi oldu. Frida Kahlo’nun evi şehrin dışında ama kanallara göre daha yakın sayılır. Coyoacan denen bir yer burası. Coyoacan, “Coyota denen bir hayvanın yaşadığı yer” anlamına gelen yerli dilinde bir kelime. Bu hayvan hindi ile köpek arası ve bol yağlı bir hayvanmış. Aztekler bu hayvanın etini yerlermiş. Bu kıtaya koyun, keçi ve at İspanyollarla gelmiş.

IMG_7017

IMG_7035Gelelim Frida’ya; bu bayan tam bir melez. Anne, Meksikalı yerlilerle karışmış İspanyol bir aileden ve baba ise bir Alman. Babası fotoğraf sanatçısı olarak zamanında oraya davet edilmiş, sonra da Meksika ya yerleşmiş birisi. Frida ise 1907-1954 yılları arasında yaşamış ve geçirdiği kaza sonrası ağır yaralanıp, ömür boyu da bu izleri taşımış. Yaşamının son yıllarında iyice yatağa mahkum olmuş. Bu uzun yatış günlerinde onu oyalayan aktivite ise resim yapmak olmuş. Frida’nın şöhreti daha çok çapkın eşi ve daha ünlü bir ressam olan Diego Rivera ile ve Troçki dahil, başka erkeklerle olan çalkantılı ilişkilerinden geliyor. Evi müze haline getiren kardeşinin çocukları burada iyi bir müzecilik anlayışı sergilemişler. Frida’nın aynalı özel yatağı dahil her şey aslı gibi duruyor. İçeride fotoğraf çekmek yasak, bu nedenle sadece yatağını, o da dışarıdan ve kısmen çekebildim. Önceleri “burası olmasaydı da Kanallarda biraz daha fazla vakit geçirseydik” demiştim ama çivit mavi boyalı evi daha dışarıdan görünce burasının özel bir yer olduğuna karar verdim. İçeride her köşede bir hüzün var. Yatağın ayak ucunda duran takma bacağı, koltuk değneği ve kırık omurgasına destek için giydiği korseyi görünce içiniz burkuluyor. Ama Frida’nın yaptığı resimlere ve fotoğraflarında gözüken yüz ifadesine bakınca bu kadının hayata sarılmasına hayranlık duyuyorsunuz. Yaşamla matrak geçmiş gibi gözükse de, yaşama asılmış birisi aslında Bayan Frida. Filmini seyretmediyseniz mutlaka seyredin derim.

IMG_7031

Sonraki durağımız ise Mariachi’lerin yeri olan Garibaldi Meydanı. Burası Mexico City’nin bir diğer ilginç ve özgün yeri. Yol kenarında müşteri bekleyen kadın görmüştüm ama müşteri bekleyen müzisyene hiç rastlamamıştım. Çok ama çok hoşuma gitti. Mariachiler, Fransızların Meksika’yı yönettikleri dönemde ortaya çıkan, düğünlerde, davetlerde çalan orkestralar. Büyük şapkaları (Sombrero), giysileri, uzun sivri burun ve topuklu ayakkabıları ile özgün bir görünüşleri var. Orkestranın büyüklüğü size bağlı. Bastırırsınız Peso’ları (Meksika para birimi 1 USD= 18.5 Meksika Peso su-2016 döviz oranıdır), çok kişili ve çalgılı bir orkestra kiralarsınız. Bir şefin bulunduğu orkestrada 2-3 gitar, 2-3 viyolonsel, flüt ve 2-3 kişilik bir trompet ekibi bulunuyor. Biz de bir orkestranın karşısına geçtik ve 3 şarkılık küçük konserimizi dinledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_7115Gruptan bazı gezginler Mexico City şehir turuna başlar başlamaz “bu şehirdeki Osmanlı saat kulesini de görecek miyiz?” diye sorup durdular. Doğrusu benim o ana kadar bu şehirde, böyle bir saatin varlığından haberim yoktu. Öyle ya! O zamanlar Meksika nere, Türkiye nere? 1810 yılında bağımsızlığını kazanmış olan Meksika, 1910 yılında bağımsızlığının 100. Yılını kutlayacakmış. Osmanlı Sultanı, Sultan Reşat (Beşinci Mehmed), bir jest yaparak, sarayın atıl durumdaki bir saatini tamir ettiriyor ve İznik Çinileri ile de kaplattırıyor. Bu hazırlıklara 1909 yılında başlanmış ve 1910 kutlamalarına yetiştirilip, bugün bulunduğu Bolivar Bulvarındaki yerine o zamandan yerleştirilmiş. Hala tıkır tıkır çalışıyor.

Bu saatin bulunduğu yerden yürüyerek Alameda Parkı ve Benito Juares Anıtı önünden geçtik. Her köşede bir aktivite ve bir ayrı renk var. Bir parkta Latin dansı yapan çiftler, bir başka köşede ellerindeki davullara olanca güçle vurup inanılmaz güzellikte bir ritim yakalayan gençler, Benito Juares anıtı önünden geçerken de ellerinde gitarları ile müzik yapan insanlara şahit oluyorduk.

Artık günün sonu yaklaştı. Tempo yüksekti ve epey gezdik ve daha da önemlisi bu şehirden büyük bir keyif aldık.

Yarına Mexico City’den ayrılacağız ve uzun otobüs yolculuğumuz başlayacak. Ama sabah erkenden bu şehirdeki son aktivitemizi gerçekleştireceğiz; Ulusal Antropoloji Müzesi’ni gezeceğiz.

Şimdilik Gezekalın..

Ümit Kuru

İlk yayın tarihi 06.11.2010;  Saat 01:00

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi 20.10.2016 Saat 01:26