• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.858 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Sakura Zamanı Japonya:Tokyo

P4030164.JPG

Gezi grubumuzla Atatürk Hava Limanında toplandıktan sonra İstanbul’dan 11 saat sürecek olan uçuşumuz için THY’na ait olan uçakta yerimizi aldık. Bu kadar uzun bir uçuş için son derece rahatsız bir uçaktı. Koltuk araları dar ve sunumlar eskiye göre çok kötüydü. Seyahatlerimizi genelde THY ile yapan birisi olarak, THY’nın zaman içinde konfor ve hizmet açısından geriye doğru gidişini gözlemlemek insanı üzüyor doğrusu. 

Japonya coğrafi açıdan tam 6852 adadan oluşan bir takımada ülkesi. Bu adaların en büyükleri olan Honshu, Hokkaido,Kyushu ve Shikoku adaları ülkenin %97’sini oluşturuyor. Biz gezimize Tokyo’dan başlayıp Osaka’da sonlandıracağız ve buradan ülkeye dönüş yapacağız. Tokyo ve çevresine 4 gün ayırdık. Burada geçen zaman daha az yorucu gibi duruyor. Sonraki kısımlar ise daha çok seyahat gerektiriyor. Yani aslında geziye yorucu bölümler olan ve Osaka’da biten Tokyo dışı kısımlardan başlayarak Tokyo’da sonlandırıp, oradan ülkeye dönüş yapmak mantıklı olan rotaydı. Ancak konu sakuraları görmek olunca ve geziye sakuraların açışlarının ilk günlerini kaçıracağımız bir zaman diliminden başlamak zorunda kaldığımızdan, geziyi sakuraların yeni açmaya başladığı Tokyo’dan başlamak daha mantıklı gelmişti.Çünkü sakuralar Mart ayı ortalarından itibaren Güney bölgelerinden açmaya başlıyor ve en son son Kuzey bölgelerinde açıp Nisan ayı ortalarından itibarende tüm ülkede bitiyor. Ama bazen uzayan soğuklar ya da erken gelen sıcaklar nedeni ile açma zamanı şaşabiliyor. Şansımıza bu sene sakuraların açışı biraz gecikmiş ve biz Tokyo’da yeni çiçeklenen sakuraları da gördük, Osaka’da dökülmeye başlayan sakuraları da. Aslında bölge bölge, şehir şehir sakura açma durumunu bildiren siteler de var .

IMG_2008.JPG

Japonya nüfusu 128 milyon kadar ve dünyanın en kalabalık 10. ülkesi. Bu kadar insan kalabalığını toplamda 377.000 km² olan ülke alanına sığdırmak zor olmuş tabii ki. Tokyo ülkenin başkenti ve Honshu Adası üstünde bulunuyor. Japonya idari yönetim bakımından 47 adet prefektörlük denen bölgeye ayrılmış. Tokyo hem şehirin ve hem de Büyük Tokyo Bölgesi denen bir yapıyla bölgenin adı. Şehir olarak Tokyo nüfusu 13.5 milyon civarında ama Büyük Tokyo Bölgesi nüfusu 38.5 milyonu aşıyor.

Tokyo-İstanbul arası saat farkı 6 saat olunca uçağımız 19:00 gibi ToIMG_5005-001kyo Hava Limanına indi ve gümrük işlemleri sonrasında bizi karşılayan yerel rehberimiz Kotomisan ile buluştuk. Doğruca otelimiz olan Tobu Hotel’e gittiğimiz halde, yol 1 saat kadar sürdü. Otel şehrin Shibuya adlı bir bölgesinde ve merkezde. Ortalık ışıl ışıl, cıvıl cıvıl. Otele girdikten sonra uykusuz geçen yolculuğun yorgunluğu kendini belli edince vurdum kafayı yattım.
Sabah erkenden de dikildik ayağa. Yaklaşık 15 dakikam tuvaletin klozetini keşfetmekle geçti diyebilirim. Bu Japonlar ilginç adamlar doğrusu. Dokunmatik, sıcak sulu klozet yapmışlar.

IMG_1932Otel lobisine inince etrafta rengarenk kimonoları ile dolaşan genç-yaşlı bir sürü kadın görünce neye uğradığımızı şaşırdık. Sanki geldiğimizi duyan Japon kadınları bizim otele toplanmışlar ve bizi karşılamaya gelmişler. Meğerse, cumartesi olan o gün, bir gösteri varmış ve civardan gelen katılımcılardan bir kısmı bizim otelde konaklamışlar. Gösteriye katılmak için gitmeden önce lobide toplanıyorlarmış. İstesek, para versek böyle bir fırsat yaratamazdık. Tokyo olsun, diğer gezdiğimiz şehirlerde olsun etrafta bolca kimonolu kadın görüyorsunuz. Ancak bu kadınların çoğu Japon değillermiş. Bunlar çoğunlukla Japonya’yı ziyarete gelen Çinli turistlermiş. Bunların turlarında kadınlara isterlerse opsiyonel olarak kimono kiralanır ve onlara giydirilirmiş. Çinli turistler kimono ile şehirde gezmeyi pek seviyorlarmış. Bu nedenle en güzel ve doğru kimono giyinmiş halleri ile Japon kadınlarla aynı otelde kalmış olmak  ve gezinin daha ilk gününde onlara rastlamak iyi bir şanstı doğrusu . Gezi güzel başladı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Odanobunaga

Oda Nobunaga

Kahvaltı sonrası ilk gezi yerimiz olan Odaiba’ya doğru yola çıktık. Günümüz Tokyo’sunun önemli bir alışveriş ve eğlence merkezi olan ve insan eli ile yapılmış bir ada olan Odaiba’nın nasıl bir yer olduğunu anlayabilmek için biraz daha geçmişe gitmek gerekiyor.

Japonya tarihi çok sayıda savaşa sahne olmuş. Bir zamanlar “Daimyo”lar (Daimyo 12-19 yüzyıllar arasında Japonya’da hüküm sürmüş feodal hükümdarlara-derebeylere verilen ad) arasında sürekli hükümranlık mücadeleleri oluyormuş. Bunlara son vermeye ve tüm ülkeyi tek çatı altında toplamaya çalışan Oda Nobunaga adlı Şogun olmuş. Büyük bir başarı sağlasa da tüm derebeylere kendi hükümdarlığını kabul ettirememiş. Bir savaşta ihanete uğrayan Nobunaga intihar edince onun yerini Toyotomi Hideyoshi almış. Nobunaga’nın “tek hükümranlık ve ülke birliği” hayalini “Maymun” lakaplı Hideyoshi sağlamış. Kore’yi istilaya bile kalkmış ve 2 defa denemiş. Ancak bu savaşlarda ölünce yerine Tokugawa İeyasu adlı Şogun geçmiş. 1603’de Tokugawa Şogunluğu kurucusu Tokugawa İeyasu Japonya tarihinde iki önemli olaya imza atmış; Bunlardan bir tanesi önemli bir samuray klanı olan Edo ailesinin 12. yüzyılda Edo adı ile kurduğu ve bugünkü adı Tokyo olan şehri yönetiminin başkenti yapması olmuş.  Şogunluk rejimi altında Edo, kültürel, ekonomik ve politik alanda Japonya’nın merkezi olmuş. Bir diğer yaptığı iş ise Japonya’yı dış dünyaya kapatması olmuş. Tokugawa İeyasu, Nobunaga’nın Budist rahiplerin kendisine karşı tavır almalarına karşı önlem olarak misyonerlik yapmalarına izin verdiği Hristiyanları, yayılan etkisinden korkusu nedeni ile, Japonya’dan gitmeleri için zorlamış ve yeniden ülkeye girmelerine de izin vermemiş. 

IMG_1996.JPG

İşte buraya kadar uzunca anlattığım dışa kapalı olan dönemde (1603-1868 yılları arasında) batılıların gemilerinin Tokyo’ya (o zamanların Edo’su) girişlerine önlem olarak Odaiba’da yapay adacıklar yapılmış ve buralara bataryalar yerleştirilmiş. Adanın inşaatına 1853 yılında başlanmış.Aslında 11 adet yapay adacık planlansa da ancak 5 tanesi bitirilebilmiş. Aynı yıl Amerika, Japonya’yı dış dünya ile ticarete zorlamak için bir donanma göndermiş. Matthew Perry komutasındaki donanmaya adacıklar üzerine konan toplar pek fayda etmemiş. Bunun sonucunda Tokugawa Şogunluğu sona ermiş ve İmparator Meiji dönemi başlamış. Günümüz Odaiba’sı ise 1941’lerden itibaren yeniden şekillenmiş. Eski yapay adacıkların  2 tanesi hariç hepsi gemilerin girişine engel oldukları için kaldırılmış ve 1990’lı yıllara kadar da yeni adacıklar oluşturulmuş. Oluşturulan yeni adacıkları, işlenmiş çöpleri değerlendirerek yapmışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tokyo Körfezi ile Shibaura İskelesini birbirine bağlayan Gökkuşağı Köprüsü’de (Rainbow Bridge)  burada. Köprü 798 mt uzunluğunda ve 1993’de bitirilmiş. Burada bulunan diğer ziyaret yeri ise Özgürlük Heykelinin bulunduğu yer. Bunun da ilginç bir hikayesi var. 1998 yılında, Japonya’da Fransız Günleri aktiviteleri kapsamında, Paris’teki 14 tonluk heykel buraya geçici olarak getirilmiş. Orjinal heykel sergi sonrası Paris’e, ait olduğu yere götürülünce buraya bu heykelin çok yakıştığı düşünüldüğünden 2000 yılında özgürlük heykelinin benzeri yapılıp bugünkü yerine dikilmiş. Odaiba’da yeni açmış sakuralar içinde 1 saat kadar süren bir gezi yaptık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Odaiba gezisi sonrasında Ginza semtini gezdik. Burası Tokyo’nun bir diğer önemli alışveriş merkezi. Dünyadan tüm önemli markaların mağazaları var. Chuo Dori Caddesi bu semtin en gözde yeri. Çok kalabalık bir cadde.

IMG_2227.JPG

Benim bugünkü Tokyo şehir gezisinden esas heyecanla beklediğim Ueno Parkı gezisiydi. Bu park aslında bir zamanlar burada bulunan Kaneiji Tapınağının bir bölümüydü. Bu tapınak Edo döneminde Tokyo’nun en ünlü ve zengin tapınağıymış. Şehri şeytandan koruma gibi de bir görevi varmış. Ancak 1868 Meiji Restorasyonu sırasındaki Boshin Sivil Savaşında tamama yakın yıkılmış. Burası 1873’de Japonya’nın batı tarzı ilk parkına dönüştürülmüş ve halka açılmış. Parkın Güney giriş kapısına yakın bir yerde savaşta önemli rol oynamış generallerden biri olan Saigo Takamori’nin heykeli var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Parkın içinde Tokyo Ulusal Müzesi, Batı Sanatı Müzesi, Metropolitan Sanat Müzesi ve Ulusal Bilim Müzesi gibi müzeler var. Biz bunlardan Tokyo Ulusal  Müzesini gezdik. Çok zengin bir müze. Özellikle tahtaya baskı resimler, porselenler, oyuncakların ve samuray eşyalarının bulunduğu bölümler çok güzeldi. Müzeden çıkıp parkın içine girdik.

IMG_2198Bu parkın benim için önemi içinde 1000’den fazla Vahşi Kiraz Ağacının (bu kiraz ağaçları meyve vermiyorlar) bulunması. Buraya özellikle sakura görmek için geldik. Burada hemen girişte otelde gördüğümüzden daha da fazla kimonolar içinde Japon kadınlarını gördük. Bir güne bu kadar kimonolu kadın sığdırmak! Ne şanslı bir gündeyiz..

Kiraz ağaçlarının altında insanlar öbek öbek oturmuşlar, yeyip, içip, sohbet ediyorlar. Bana önce çok garip gelen bu kalabalık sonradan öğrendiğim kadarı ile aslında bir Japon geleneğiymiş. Ağaçlar altında oturup Sakura izleme ve piknik yapma geleneğine Hanami deniyor. Bu işi geceleri de yapılırken gördüm. Buna ise Yozakura diyorlar. İnsanlar yere serdikleri örtüler üzerine bağdaş kurmuşlar ama hepsi de ayakkabılarını çıkartmış pozisyondalar. Etrafta yüzlerce çiçek açmış kiraz ağacı var. Bir saate yakın bu parkı geziyoruz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ueno parkı gezisi sonrasında öğle yemeğine gittik. Daha yazımın başında söyleyeyim ki Japonya’da aç kalmadık. Nefis yemekler yedik, en iyi örneklerini yedik ve en iyi sunum yapılan yerlerde yedik. Onun için yazımda mümkün oldukça isim vereceğim.

P4030114.JPG

Biz bugün öğle yemeğini Ueno Parkına yakın Tokori Restorantta yedik. Burası Yakiniku (Yakiniku-Japon Barbeküsü; masanın ortasındaki gazlı mangalda pişirilen et ve sebze) usulü et yiyeceğiniz bir mekan. Masaların ortasında bir mangal var. Masaya et, sebze, pilav, soslar ve turşu getiriyorlar. Siz de mangalda eti isteğinize göre pişiriyorsunuz. Aslında Kore mutfağına ait bir pişirme biçimiymiş. Etler çok lezzetliydi. Bunun üstüne sindirimi kolaylaştırsın diye Tomorokoshi (mısır) Çayı içtik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2430
Bir sonraki durağımız ise İmparatorluk Sarayı ve Bahçesi gezileri oldu. Şimdiki Saray eski Edo Kalesinin bulunduğu yerde. Saray çevresi su dolu bir hendekle çevrili. Edo Kalesinde Japonya’yı 1603-1867 yılları arasında yöneten Tokugawa Şogunu otururmuş. Kale 1888’de büyütülerek saraya çevrilmiş ama İkinci Dünya Savaşında saray yerle bir edilmiş. IMG_2351Şimdiki hali eski saraya benzer şekilde yeniden yapılmış ve hala İmparator oturuyor. Yeni yıl kutlamalarında (2 Ocak) ve İmparatorun doğum gününde  (23 Aralık) sadece halka açılıyor, diğer günlerde ise sarayı gezmek yasak. Saraya girerken gözlük biçiminde gözüken taş köprüyü görüyorsunuz ( Nijubashi Köprüsü). 

IMG_2468.JPG

Sarayın geniş bahçesini ise gezmek serbest. Biz de bu içinde renk renk açmış çiçekler ve ağaçlarla dolu bahçeyi gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2509.JPG

Bugünün son gezi durağı ise Tokyo Kulesi oldu. Paris’teki Eyfel Kulesi baz alınarak yapılan bu kulenin yüksekliği 333 mt ve örnek alındığı Eyfel kulesinden 13 mt daha yüksek. Minato-ku Shiba Parkına yapılmış. Kuleye asansörle çıktığınızda ilk olarak 150 mt ye çıkılıyor. Sonra başka bir asansörler 250 mt’ye ulaşılıyor. Buradan Tokyo Şehrinin yapılarını ve Tokyo Şehrini kuş bakışı görebiliyorsunuz. Tokyo’ya yapılan yeni kule olan Skytree 634 mt yüksekliği ile en uzun kule olma unvanını Tokyo Tower’ın elinden almış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2511Gezi sonrası otele döndük ve biraz dinlenme sonrası otelimize yürüme mesafesindeki restorana gitmek için Shibuya Sokaklarına çıktık. Önce Seibu Mağazası önündeki Maneki Neko (Çağıran Kedi) büstü önünde fotoğraflar çektirdik. Maneki Neko,  Japon kültüründe çok önemli yeri olan ve özellikle tüccarların dükkânlarına bolluk ve bereket çağırdığına inanılan bir Japon halk sembolü kedi. Hemen her yerde bu kedi büstünü veya resmini görebiliyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_2535Restoranda bu sefer ocak üzerine konmuş iki taraflı ve her bir taraf üzerinde farklı sos (bir tanesi soya sosu, diğerinde içinde yosun olan bir başka sos) bulunan bir kap vardı. Önce çeşitli sebzeler geldi. Ocak ateşlendi ve bizden isteğimize göre sebzeleri bu soslarda pişirmemiz istendi. Isıtılmış bu sebzeleri yedikten sonra ince dilimlenmiş etler getirildi ve bu etleri kaynar soslar içinde pişirdik. Bu et dilimlerini tek hamlede ağzımıza götürdük.  Yumurtaları çiğ olarak bir kaba koyup, pişmiş etlere bulayarak da yiyebiliyorsunuz. Bu kısım pek içimize sinmedi. Bazı arkadaşlar yemekten hiç hoşlanmayıp sıcak soslar içinde yumurta haşladılar. Haşlanmış yumurtayı da biz onlara öğretmiş olduk. Bu stil Japon yemeğine Shabu Shabu deniyor. Japonlar Şabu şabu diye telafuz ediyorlar. “Japon Fondüsü” de denilen Shabu Shabuyu çok ince dilimlenmiş dana etlerin çok kısa bir süre, içerisinde çeşitli sebzeler bulunan ve kaynamakta olan suya batırılıp çıkarılması olarak düşünülmelisiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sakeyi ilk olarak o restoranda denedim. Sake Pirinç ve tahıl tozundan yapılan Japon ulusal içkisi. Rakıya benzetilse de bizim rakının yerini tutamaz bence. %18-20 oranında alkol içeriyor. Bardakları özel ve küçük. Bir dikişte bitirilmeli. Eğer iki kişi karşılıklı sake içiyorsa adet olarak biri diğerinin sakesini bardağına dolduruyor. işin raconu buymuş.

HachikoOtelimize dönerken bu sefer Shibuya Tren İstasyonu önündeki Hachiko Heykeline gittik ve fotoğraf çektirdik. Hachiko, Akita cinsi bir köpekmiş ve çok dramatik  de bir öyküsü var. Filme de konu olmuştu ve ağlayarak seyrettiğimi hatırlıyorum.

1924 yılında Ziraat Fakültesi’nde görev yapan Japon profesör Dr. Hidesaburo Ueno, küçük bir köpek yavrusu bulmuş ce sahiplenmiş. Profesör Ueno, köpeğin adını Japonca “sekizinci” anlamına gelen Hachiko koymuş.  Hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya kadar yürüyen sahibine eşlik ediyormuş. Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da eve dönüyormuş. Günlerce bu durum hiç değişmemiş. Ama bir akşam Profesör metrodan çıkmamış. Çünkü Profesör üniversitesinde çalışırken kalp krizinden ölmüş. Hachiko her akşam ”sahibim metrodan gelecek” diye inatla beklemiş. Haftalar, aylar boyunca her akşam Tokyo metrosunun Shibuya istasyonu’nun kapısına gitmiş ve sahibini beklemiş. Bu bekleme tam 9 yıl boyunca sürmüş ve Hachiko 11 yaşındayken metronun kapısında ölmüş (1935).

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşte bu gece Shibuya Tren İstasyonunun kapısında bulunan ve fotoğraflarını çektiğimiz köpek heykeline konu olan  Hachiko’nun öyküsü bu. Japonlar, sadakat ve insan-hayvan ilişkisinin sembolü olarak ölümünden hemen sonra 9 yıl boyunca sahibini beklediği yere Hachiko’nun heykelini dikmişler.

Kedi heykelleri, köpek heykelleri. Japonlar hayvanları ne kadar seviyorlar diye düşünüyorsunuz değil mi? Gezdiğim kentlerin hiç bir tanesinde sokakta kedi köpek göremedim. Japon rehberimiz Kotomisan’a neden diye sorduğumda aldığım yanıt beni şok etti. “Biz sahipsiz sokak hayvanlarını katlederiz” dedi. Bu da işin bir başka boyutu diye bilin istedim.

Evet sevgili Sanal Gezginler…Japonya’daki ilk gezi günümüzün öyküsü budur. Farkındayım uzun oldu. Ben yazarken bile yoruldum, siz okurken inşallah sonuna kadar gelebilirsiniz. Ama arkadaşlar Tokyo’daki ilk günümüz dolu doluydu ve deneyimler ise daha önce hiç yaşanmamıştı. Uzun uzun yazılmayı hak etmiyor mu sizce?

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

19.04.2016 Saat 02:25

 

 

 

 

 

Sakura Zamanı Japonya

IMG_7538-001.JPG

IMG_8118Sakuralar açarken Japonya’da olmayı tam bir yıl öncesinden planlamıştık. Bu karara varmak benim açımdan öyle pek de kolay olmadı doğrusu. Gelişmiş ülkeleri gezmeyi, bir gezgin olarak hep ötelemişimdir. Sanayileşmiş, eski kültürünü ve doğasını yok etmiş ve bunları gezginlere sadece salonlarda veya müzelerde ya da doğal olmayan ortamlarında sunan ülkeleri, gezi sıramda arkalara koyarım. Bunun yerine hızla tükenmesi olası kültürel ortamların ve doğanın bulunduğu ülkeleri ön sıralara taşımaya ve gezmeye  çalışırım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezi grubumdan sevgili Gülendam Bozdayı arkadaşımın ısrarlı tavsiyelerine kayıtsız kalmayıp Japonya’yı incelediğimde okuduğum bir yazı beni çok etkiledi.Bu kitapta yazdığına göre;

1994 Yılında Nobel Edebiyat ödülünü alan Japon roman yazarı Kenzaburo Oe ödül töreni sırasında bir konuşma yapar ve Japon edebiyatını üç modele uygun olarak sınıflandırır:  “Birincisi Japonya’nın “sıra dışı “ kültürüne odaklanır; ikincisi “evrenselliği” amaçlar ve dünya edebiyatı üretir, esas olarak popüler edebiyattan oluşan üçüncüsü ise ulusal zihniyetin sınırlarını “aşar”. Bu üç edebi model yani -sıra dışılık, evrensellik ve ihlal- daha geniş anlamda Japonya’nın tarih boyunca değişen çehresine de uygulanabilir.” Bana göre bu önemli ödül törenindeki konuşmasında yazar, Japon insanının günümüzü yaşarken, geçmişle bağlarını sıkı sıkıya koruduğuna , ulusallığı ve evrenselliği bir arada götürdüğüne vurgu yapıyordu. Bu bana çok ilginç geldi ve Japonya hemen görülesi  ülke kategorisine yükseldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Bir gezginin bir ülkeyi ziyaret etmesi için bazen bir fotoğraf karesi yeterli olabilir ve “tamam burası görülecek mutlaka” dedirtir. Benim kararımı kesinleştiren ise bir sakura fotoğrafı oldu. Bu nedenle de  Sakuraların (kiraz ağacı çiçeği) pembe pembe açtıkları zamanda orada olmaya karar verdik.

IMG_7699IMG_7706

Programımız Türkiye’den firmaların yaptıkları standart Japonya gezi programı değildi. Program Japonya’nın UNESCO Doğa ve Kültürel Mirası Listesi yerlerinin de bulunduğu kırsal sayılacak yerlerini de içeriyordu. Firmadan program üzerinde çalışmasını ve ayrıntılandırmasını rica ettik. Gezimizin sonunda tüm grup arkadaşlarımızın ortak ifadesi ile her şey zamanında, hiç aksamadan yapıldığıydıydı. Bunun yanında gezi sırasında ufak sayılmayacak fazlalıklarımızın da gerçekleştiğini gördük. Japonlar Nuh deyip, peygamber demeyen insanlardan. Programda neyi taahhüt vermişlerse hepsini aksatmadan yapıyorlar. Ama fazladan isteklerinizi, karşılığını ödemeyi teklif etseniz de, yerine getirmeye pek hevesli değiller. Çok saygılılar ama bir o kadar katılar ve taviz vermiyorlar. Yani biz Japonları biraz Türkleştirdik gezimizde. En son gelirken Japon rehberimizle dans ediyorduk.

IMG_6111.JPG

Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim insanlar var; Bunlardan bir tanesi firmanın bizim grup için bulduğu rehberimiz Huriye Yılmaz. Huriye Türkiye’de Japonca’yı en iyi bilen ve yıllarını Japonya’da geçirmiş, yerinde dil eğitimini almış muhteşem bir insan. Bugüne kadar oldukça kıymetli rehber tanıdım ama tanıdıklarım arasında en iyi olanı o oldu diyebilirim.  Yerel rehberimiz Kotomisan ile birlikte ona ayrıca teşekkür etmeyi borç bilirim. Bir diğeri ise operasyonu firma ile ortak götüren Oğuz Erdal bey. Sürekli olarak Türkiye’den tur ile ilgili bilgi aldı. Japon yemekleri bize zor gelebiliyor ama katkıları sayesinde öyle kararında ve tadında yemekler yedik ki kilo bile aldık diyebilirim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rehberimiz Huriye Yılmaz bize Japonya’daki gezimizin  ilk günü otobüste Japonca bir atasözü söyledi. Sonradan bana yazılı olarak vermesini rica ettiğim bu cümlecik “Hyaku bun wa, ikken ni shıkazu”şeklindeydi. Türkçe meali“ Bin kere duymak mı, bir kere görmek mi?”  Bizdeki “Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı bilir? sorusuna yaklaşık olarak benzer anlamda bu Japon sözü gerçekten çok hoşuma gitti. Okumuş ya da duymuş olabilirsiniz ama size bir görenin kaleminden Japonya sunmaya niyetim var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezgin dostlarım; Bugün sabaha 04:40’da ülkeye geldim ve tazesi tazesine yazmaya başlıyorum. Emek benden, okuması sizden..

Buyurun bakalım; Sakura Zamanı Japonya…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2016 Saat 17:15

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İstanbul İçinde Kurtarılmış Cennet: Atatürk Arboretumu

IMG_1082

IMG_1079Bugün siz Sanal Gezginlere henüz keşfetmemiş olanlar için, İstanbul’un içinde kurtarılmış cennet bir köşe olan Atatürk Arboretumu’ndan bahsedeceğim ..

Burasını ilk ne zaman ziyaret ettim ve kaç kez gittim hatırlamıyorum. Bir ara hastaneden nöbet çıkışı buraya gitmeyi adet haline getirdiğimi ise gayet net hatırlıyorum. Hemen her mevsimde burayı ziyaret ettim. Her mevsimde bir başka güzel oluyor Atatürk Arboretumu.

Atatürk Arboretumu Belgrad Ormanı’nın güneydoğusunda 296 hektarlık bir orman parçası üzerinde kurulmuş.

Arboretumlar bilimsel araştırma ve gözlem amacıyla orijini ve yaşları belli, her biri doğru ve dikkatli bir şekilde bir araya getirilmiş olan çoğunluğu ağaç ve diğer odunsu bitki taksonlarının uygun seçilmiş alanlarda yetiştirilip sergilendiği tabiat parçaları. Yani aslında arboretumlar eğitim ve bilimsel yanları ağır basan bilgi, emek ve sabırla meydana getirilmiş birer canlı bitki müzeleri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Orman Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hayrettin KAYACIK’ ın 1949 yılında Orman Genel Müdürlügü’ne Bahçeköy’de bir arboretum kurma önerisinin uygun karşılanmasıyla, Orman Fakültesi ve Bahçeköy Orman İşletme Müdürlüğü’nün ortaklaşa çalışması sonucu Büyükdere-Bahçeköy-Kemerburgaz asfaltı kenarındaki 38 hektarlıklık bir alanda arboretum kurma çalışmalarına başlanmış. Daha sonra arboretumun projesini hazırlaması için Sorbon Üniversitesi Botanik Bahçesi enspektörlerinden Mösyö Camille Guınet İstanbul’a davet edilmiş ve onun çalışmaları da 1959-1961 yılları arasında aralıklı olarak devam etmiş. Guinet’in çalışmaları yarım kalmış ama 1982 yılına kadar alt yapı ve dikim çalışmaları yavaşta olsa  devam ettirilmiş ve Arboretum alanı 296 hektarı bulmuş. Bu tarihte Atatürk’ün 100. doğum yılı kutlamaları nedeniyle Atatürk Arboretumu adını almış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_1087Atatürk Arboretumu aslında meşe ve türleri ağırlıklı olarak ekilecek bir yer olarak planlanmış. Bugün burada 2000 den fazla bitki çeşidi var.

Alan 17 bölüme ayrılmış. Tabii en çok ilgi çeken kısımlar Göl ve Küçük Gölet çevresi. Girişten sonra Çamlı Yol karşınızda uzanıyor ve bu yol da her zaman ziyaretçi ile dolu oluyor. Göl ve göletteki ördek ve kazlar her zaman ziyaretçilerden yiyecek bekliyorlar. Ancak hemen belirtelim ki içeriye yiyecek sokmak yasak. Kapıda tespit ederlerse bırakmanızı isteyebiliyorlar. IMG_1170

Ben bugün klasik rota dışına da çıkıp iyice orman içlerine daldım. Buraya yakışmayan tek şey asfalt yol bence ama ben yine de buranın halinden çok memnunum. Burada seneler içinde gelişmeler olumlu yönde bence.

İçeriye giriş ücretli. Pazartesileri ziyaret yok. Bu her zaman da böyleydi. Eskiden hafta içi günlerde ziyaret herkese açıkken, hafta sonu sadece yıllık üyelik ücreti ödeyenlerin ziyaretine müsaade vardı. Bu kısıtlama artık kaldırılmış ve hafta sonları da herkese açık hale gelmiş. Giriş her zaman ücretliydi. Ancak sembolik bir ücret vardı. Bugün ise giriş için 5 TL ödedim. Öğrenci ücreti 2 TL. Hafta sonu ise ücretler 15 TL ve öğrenci için 5 TL haline dönüşüyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili dostlar bu güzel köşeyi ziyaret etmenin tam zamanıdır.Mangal kokuları altında kalmadan doğa ile baş başa kalıp yürüyüş yapabileceğiniz bu cenneti ziyaret edin bence…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

12.03.2016 Saat 00:51

Kısacık Bir Kaçamak: Thassos Adası

IMG_0579-001

3-4 Ekim 2015 tarihlerinde yoğun çalışma temposuna bir ara verip, Yunanistan’ın Thassos Adası’na kısacık bir gezi yaptık. Bu geziyi Yudosk (Yeni Ufuklar Doğa Sporları Kulübü Derneği) ile gerçekleştirdik. Bu dernek, bünyesindeki gönüllüler ordusu ile çok keyifli doğa yürüyüşleri ve geziler düzenliyor. Sayfalarını ziyaret etmenizi ve üye olup aktivitelerinden size uyanlarına katılmanızı tavsiye ederim (http://www.yudosk.org/). Bu kadar kısa süreli bir geziye, bu kadar çok aktiviteyi sığdırabileceğimize ve bir o kadar da zevk alabileceğimize inanılması güç olsa da her şeyi ile mükemmel bir gezi oldu.

thasos_map_goatsteakplaces1Thassos (Taşoz) Adası orman yeşilini ve deniz mavisini çok güzel bir şekilde harmanlamış bir ada.  Son zamanlarda gezgin Türklerin keşfettiği ve İstanbul’dan karayolu ile ulaşabileceğiniz en yakın adalardan bir tanesi. Öyle ki yoğun zamanlarda adanın hemen her yerinde yoğun şekilde Türk turisti olabiliyormuş. Doğrusu bu ya ne yerli ne de yabancı turistin neden olduğu bu yoğunluğu yaşamayı ben hiç istemezdim. Bu nedenle okulların açıldığı, hem iç ve hem de dış turistin azaldığı bir zamanda, yani Ekim ayı başlarında orada olmak iyi bir fikirdi ve bu satırları okuyan siz gezginlere de bunu tavsiye ederim. Ancak zamanlamanız iyi olmazsa da adanın hem deniz kenarı tesislerinden ve hem de gece eğlencesinden faydalanmak için açık mekan bulmak sorun olabilir. Bu nedenle turistin yeni çekildiği ama mekanların hala açık olduğu Ekim ayı başları bundan sonra da benim favori ziyaret zamanım olacaktır.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERATekirdağ üzerinden İpsala sınır kapısına varmanız yaklaşık 3 saati buluyor. Bayramların veya yaz tatiline çıkanların yoğunluğu sınırlarda da olmayınca gümrük işlemleri için bir saati bulan bir zaman harcadık ve Yunanistan topraklarına girdik. Bu zamanı 35 kişilik bir tur otobüsü için düşününce sınır kapısındaki hızımızı anlayabilirsiniz. İpsala’dan çıktıktan sonra önce Alexandroupolis olarak bilinen Dedeağaç, arkasından Komotini (Gümülcine) ve Xhanti (İskeçe) sapaklarından geçiyorsunuz. Thasos’a bizi götürecek olan feribotun kalktığı Keramothi kasabasına vardığımızda saat 07:00’yi bulmuştu. İlk vapura binmek için limanda beklerken açık olan bir pastaneden Yunan simidi (Yunan simidi diyorum çünkü tadı güzel olmasına rağmen bizimkilerden farklı. Bizim odun ateşinde pişen simide asla değişmem. Yalnız börekleri çok güzel oluyor) ve kahvelerimizi yudumlamaya zamanımız da oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Feribotla yolculuk 45 dakika kadar sürüyor. Feribot, 380 km²’lik Thassos Adası’nın Kuzeyinde bulunan ve adanın merkezi olan Thassos/Limenas’a yanaştı ve bizim de bu adadaki yolculuğumuz başlamış oldu. Yönümüz adanın Güneyindeki konaklayacağımız Potos Köyü olacak.

IMG_0092

IMG_0090Adadaki ilk gezi durağımız Panagia Köyü oldu. Thassos merkeze yani Limenas’a 10 km uzaklıkta, adanın kuzey doğusunda yer alan Panagia Köyü dağ eteğinde kurulmuş. Köye sabahın erken saatlerinde gittiğimizden henüz ortalıkta kimsecikler yoktu. Köy meydanında sıra sıra restoranlar var. Her mekan önünde de mutlaka Türkçe menü. Köy meydanından kilise ve arkasındaki mezarlığa doğru yürüdüğünüzde dağlardan gelen kaynak sularının aktığı kanalları ve oluşturdukları küçük şelaleleri izleyebiliyorsunuz. Taş evlerin damları da kayrak denen özel bir taştan. Bu adanın mermeri, zeytinyağı, beyaz şarabı ve balı meşhur. Mermer bol olunca sokakların kaldırım taşlarını bile mermerden yapmışlar. Köy içinde eski bir zeytinyağı işleme tesisi var. Burası hem bir müze ve hem de halen çalışan bir tesis. Köy gezisi sonunda ancak açılan bu yerden zeytin yağı aldık. Bu köyde ilk dikkatimi çeken etrafta bol miktarda olan kedilerin varlığı oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_0230-001

IMG_0206-001Bu köyden sonra Aliki Plajına doğru yola çıktık. Potamia ve Kinyra köylerini geçen yemyeşil bir yolu takip ederek, Thassos’un (Limenas) 32 km uzağında, adanın da kuzeyinde bir yarımadanın iki tarafında sahili olan Aliki Plajına vardık. Bu yarımadanın batısı tavernalarla dolu bir sahil iken doğu tarafında olan plaj daha sakin. Her iki taraf plajlarını ortak özelliği denizin pırıl pırıl ve tertemiz olması. Bu yarımada üzerinde bir de arkeolojik alan var. Biz önce bu alanı gezip güzel bir yürüyüş yaptık. Bu yarımadanın tamamını yürüyerek doğu plajından batı plajına yürüdük. Sonrasında Beatiful Alice adlı restorana konuşlandık.Burada hem yemek yendi (çok güzel ahtapot yapıyorlar) hem de birkaç saat süren deniz sefamız oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aliki Plajında deniz o kadar berrak ki, deniz içindeki canlılığı izleme şansınız oluyor. Aşağıda su altı hayattan bazı kareler bulacaksınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

IMG_0273-001Burada geçirdiğimiz saatler sonrasında Archangel Micheal Manastırını ziyarete gittik. Burası sadece manzarası için bile gidilmesi gereken bir ziyaret yeri. Manastır Limenas’ın 25 km Güneyinde bulunuyor ve tarihi 18. yüzyıla kadar gidiyor. Manastırın içindeki en önemli dini obje Kutsal Hz İsa’nın çarmığa gerildiği zamandan kalan kutsal çivi parçası. Manastır için kızlar manastırı denebilir. İçeriye giriş tam bir seremoni gerektiriyor. Kadınlar uzun entari ve omuzları örten şallar giymek zorundalar. Erkekler de şortla giremiyorlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Manastır gezisi sonrası gece konaklama yapacağımız Potos Köyüne doğru yola devam ettik. Bu süre boyunca yeşil hiç kaybolmadı. Potos küçük bir balıkçı köyü iken şimdilerde ada turizminin önemli bir yeri olmuş. Konaklama için seçilen otelin ismi Hotel Potos. Burada odalarımıza yerleşme sonrasında bir saat kadar dinlendik.

IMG_0329

Akşam yemeği  öncesinde kısa bir gezi için Theologos adlı diğer bir köye gittik. Gece yemek yiyeceğimiz mekan da bu köy içinde olan Taverna Augoustos. Uzun geçen yolculuk ve gezi gününü burada noktalayacağız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Theologos, Thassos Adası’nın bir diğer dağ köyü.  Eski bir yerleşim yeri olarak güzel binaları, doğası ve özellikle de meşhur oğlak kebabı ile ilgi çekiyor. Köyün yazılı geçmişi 1287 yılına kadar gidiyor. Bir dönemTheologos adanın başkenti olmuş. 1479-1538 yılları arasında Osmanlı yönetimine girmiş. Buradaki eski evler, çeşmeler daha çok eski Türk evleri tarzında. Gün batımına yakın Theologos sokaklarını arşınladık. Evlerin damları kayrak taşı (arduvaz) ile kaplanmış. Bu tür taş damlar evlere bir başka güzellik veriyor. Burası mutlaka gezilmesi gereken bir yer.

IMG_0324-001

Hava iyice kararınca köy içinde bir kafeye geçtik ve burada bir şeyler içip taverna için saatimizin gelmesini bekledik. Malum! Yunanlılarda taverna kültürü geç başlıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Taverna kapısında bizi kaptan kıyafetli bir adam karşıladı. Sonradan adının Stefan ve tavernanın da sahibi olduğunu öğrendiğimiz bu arkadaş gece boyu kıyafetten kıyafete girip bizlere sirtaki, zeybetiko gibi danslardan örnekler sunarak neredeyse tek kişilik bir gösteri yaptı. Tavernada bizim dışımızda Bulgar, Sırp ve tabii ki Yunan gruplar da vardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde yakın coğrafyanın ve ortak zevklerin insanları olarak hepimiz pistte buzukia eşliğinde dans ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tavernadan kalkan en son grup bizdik. Doğruca otele dönüp güzel bir uyku çektik.

IMG_0556

IMG_0552Ertesi günün tek aktivitesi Giola Lagünü ziyareti ve burada yüzmek oldu. Giola Lagünü fotoğraflardan tam bir cennet görünümünde. Thassos Adasına geziye çıkmadan önce, bu adaya kim gelmişse Giola Lagünü’nde hayal kırıklığı yaşayabileceğimiz yönünde uyarıldık. Yaklaşık 1 km kadar zorlu bir iniş sonrasında ancak ulaşılabilen bu doğal havuz çoğu zaman bulanık ve mekan da çok kalabalık olurmuş. Bu zorlu inişin bir de çıkışını yaşayanlar içinden “Giola Lagünü’ne gitmeseniz de olur” diyenler bile çıktı. Size benim tavsiyem burayı asla ihmal etmemenizdir. Zamanlamayı dikkate alarak (mümkün oldukça erken saatlerde ve haziran ya da Eylül-Ekim aylarında) asla hayal kırıklığına uğramayacağınız bir yer burası. Burada yol, tesis filan yok. Bu nedenle su, yiyecek gibi ihtiyaçlarınızı yanınızda götürmeli ve biraz zahmetli yolu göze alarak uygun ayakkabı ile gitmelisiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada hiç bitmesini istemediğimiz 2 saati geçirdikten sonra dönüş yoluna geçtik. Feribot için saat 15:00’de buluşmak üzere Thassos’un merkezi Limenari’da vakit geçirdik. Burası artık sezonun sonunun geldiğini işaret edercesine sakindi. Sahilinde son yürüyüşlerimizi, çarşısında da son alışverişlerimizi yapıp yemek için bir restorana konuşlandık. Ah! Şu Yunanlıların yavaşlığı olmasa pek güzel olacak…Servisin ağırlığı yüzenden bir kısım arkadaşlarımız yemek yiyemeden feribota bindiler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Feribot zamanı geldiğinde de ülkeye dönüş için yola düşmüş olduk. Feribotun güvertesinden Thassos Adası’na gözden kaybolana kadar baktık. Martılar da bize eşlik ettiler..

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bu adaya bir kaç kez daha geleceğimiz ve yeni yeni keşiflerde bulunacağımız kesin gözüküyor…

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

18.10.2015 Saat 23:00

Bozcaada’nın Su Altı Güzellikleri

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bazı zamanlarda, hele bir de iş yoğunluğu ve sıkıntıları sizi yormuşsa, küçük kaçamaklar insana nefes aldırıyor. Eylül 2015’de sadece ve sadece 3 günlüğüne de olsa  Bozcada’ya küçük bir gezi yaptık. Uzun yurt dışı gezileri ile yıllık tatili tüketince yüzmeye fırsat bulamayışımıza çok üzülürken bu mola çok iyi geldi doğrusu.

Bozcaada’da gün batımını karşılarken

Size bugün Bozcaada hakkında yazmaya niyetim pek yok. Türkiye’nin bence en güzel adası olan Bozcada’ya mutlaka gitmelisiniz. Bozcaada ayrı bir gezi yazısı konusu da olabilir tabii ki. Aslında sizinle paylaşmak istediğim Bozcada’da yeni fotoğraf makinemle çektiğim su altı yaşamına dair görüntüler. Lafı uzatmadan buyurun bakalım Bozcada gezimizde çektiğim su altı fotoğrafları..

Denizin hemen 1-2 metre altındaki yaşamın çeşitliliği insanı büyülüyor..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Görüntülediğim her balığın ismini bulup yazabilmeyi çok isterdim ama bunlar sadece bulabildiğim isimler..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bunlar da sizler için seçtiğim son fotoğraflar..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir de suyun altındaki güzelliğe uymayan objelerde var tabii ki…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bu şişenin yeri sadece ve sadece bu manzaraya karşı masa üstünde olmalıydı değil mi Sanal Gezginler?

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

16.09.2015 Saat 00:43

Meraklısına not: Su altı fotoğrafları Olympus TG-3 model fotoğraf makinesi ile çekilmiştir..