• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 380.045 ziyaretçi
  • Ocak 2026
    P S Ç P C C P
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Ortaya Karışık Orta Amerika: Tortuguero (Aktiviteler)-Kosta Rika

Google haritalara “Tortuguero Ulusal Parkı” yazarsanız, karşınıza yemyeşil ve dümdüz bir görüntü çıkar. Görüntüyü büyütmeye alırsanız kılcal damar gibi çizgi şeklinde nehirleri görürsünüz. Tortuguero geniş tropik yağmur ormanları ile kaplı bir alan. Ana kanallar yanında birer kılcal damar gibi her yere uzanan su kanalları mevcut.

Tortuguero sahillerinde hep dalgalı olan ve nehir suyu karıştığından rengi yeşile çalan Karayip Denizi, insanı içinde yüzmeye pek de davet eder cinsten değil. Ama buranın siyah kumlu sahilleri yine de turisti çekebiliyor. Tortuguero adını aldığı kaplumbağaları ile ünlenmiş bir park. Tortuguero plajı, nesli tükenmekte olan yeşil kaplumbağanın Batı Yarımküre’deki en önemli yumurtlama alanı. Yeşil deniz kaplumbağaları Temmuz-Ekim ayları arasında bu sahillere yumurtalarını bırakmak için geliyorlar.

Miskito Yerli Halkı (Nikaragua), Afrika kökenliler, İspanyol kökenliler ve melezler yörenin yerli halkını oluşturuyor. Bu yerli halk uzun yıllar ormandaki ağaçları kesip, onları kanallar boyunca limanlara taşımışlar ve gelir elde etmişler. Deniz kaplumbağasının bu yöredeki hikayesi ise biraz dramatik. Yeşil kaplumbağanın eti ve yumurtası ezelden beridir yörenin yerli halkı ve Kolomb sonrası ise dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insanlar için besin kaynağı olmuş. Yakalaması ya da yumurtasını elde etmesi kolay olan kaplumbağaları besin kaynağı olarak kullanmışlar. Öyle ki yeşil deniz kaplumbağalarının soyları tükenecek düzeylere gelmiş. Sonuçta yöre yerlileri çevrelerini, ekosistemlerini tüketmişler.

1955 yılında bir bilim adamı Dr Archie Carr deniz kaplumbağalarının kötü durumu hakkında Kosta Rika yetkililerini ve dünya bilimsel çevrelerini uyarıcı çalışmaları başlatmış ve Karayip Koruma Kurumu diye bir kurumu faaliyete geçirmiş. Yöre halkının kaplumbağalarla ilgili alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmış. Yasaklamaktan ziyade ekibi ile birlikte onları sürdürülebilir bir çevre yaratma ve korumanın daha karlı bir eylem olduğuna ikna etme yönünde çalışmalar yapmış. Onlara kaplumbağanın etini yemektense, onların yumurtlamalarını izlemenin, çoğalmalarını sağlamanın ve onları korumanın daha karlı olacağını gösteren bilgilendirmeler yapmış. Onlara bulduğu kaynaklarla bu konuda iş vermiş ve yerlileri yumurtaları sahillerde koruyan bekçiler haline getirmiş. Bir yandan da devrin Kosta Rika hükumetini Tortuguero Parkını, Ulusal Park olarak ilan etmeye ve koruma altına almaya ikna etmiş. Bu önlemlerle yeşil kaplumbağa sayısı artmış. Bölgeye onları izlemek için turistler gelir olmuş. Tortuguero hacimce genişlemeden, ekonomik ve sosyal yaşam olarak gelişmiş. Yöre halkı bir zamanlar yedikleri kaplumbağalardan, kesilmesine son verilen ormanlarda canlanan ekosistemden para kazanır olmuşlar. Bir bilim insanı, Dr Archie Carr, sadece kaplumbağaları değil ama tüm yöreyi değiştirmeyi başarmış.

Onun adına bir Dr. Archie Carr Yaban Hayatı Sığınağı kurulmuş. Bizim Tortuguero’da ilk gezimiz bu sığınağa oldu. Otelden tekne ile doğrudan buraya gittik.

Sığınakta genç ve gönüllü bir bilim insanı Tortuguero deniz kaplumbağaları hakkında bilgi verdi. Bu sahillere yeşil başlı, deri sırtlı, şahin gagalı ve caretta türü olmak üzere 4 farklı kaplumbağa yumurtlamaya gelirmiş. Bu genç bize yaptıkları işleri kısaca anlattı. Sığınak öyle ahım şahım bir şey değil ama hala devam eden çalışmaları başlatan Dr Archie Carr’ın anısı için bile gidip gezebilir ve satılan hediyeliklerden alarak yapılan çalışmalara katkı sunabilirsiniz.

Daha sonra Tortuguero Köyüne doğru karadan yürüyüş yaptık. Burada Tortuguero ve San Francisco adında iki tane köy var. Bu köylerde küçük topluluklar halinde yerliler geleneklerini koruyarak yaşamlarına devam ediyorlar.

Biz bu köylerden Tortuguero Köyünü gezerek yerli topluluklarla temas edip, Karayip kültürüyle tanışmanın keyfini sürdük.

Yaklaşık 2000 kişinin yaşadığı, ana caddesinin uzunluğunun sadece 400 metre ve tek aracın bisiklet olduğu bir köy burası. Bazı restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, pansiyonlar, park, kilise ve küçük oteller var. Var olanın üstüne tek bir çivi çakılmasına izin yok bu köyde.

Çok şirin ve keyifli bir köy gezisi oldu. Bu köyde “pura vida” felsefesi ile yaşayan yerlileri gözlemlemek, sahile bakan restoran, bar ya da kafelerden bir tanesine oturup, rom katkılı taze sıkılmış tropikal meyve suyu yudumlamak büyük keyif.

Biz El Patio de Tortuguero adlı bir mekanı çok sevdik. Tavsiye ederim. Yalnız size tavsiyem asla hemen bir mekana girmeyin. Önce kısacık olan köyün sokaklarını adımlayın, gördüğüm en ilginç çöp kutularının farkına varın. Bir köşede, bir çatıda ya da bir ağaçta size bakıyor olabilecek bir renkli kuş arayın. Mutlaka bulacaksınız.

Tortuguero Ulusal Parkı içinde en önemli aktivite kanallar arasında tekne gezisi yapmak. Bu aktivite, bir yerden diğerine her gidiş ve geliş için tekne kullanıldığından, aslında her zaman yapılıyor. Ama sabah kahvaltı öncesinde erkenden yapılan tekne gezisi asıl gezi kabul ediliyor.

Çünkü sabah 11:00 ile öğle sonrası saatlerinde otellere gelen ve gidenlerin tekne trafiği yüzünden bu kanallar bayağı kalabalık oluyor. Sabah ortalık sakinken ağaçlarda daha fazla kuş ve maymun görme şansına sahipsiniz.

Bunun için saat 05:30 gibi tekne gezisi için hazır hale geldik. Uyanma hikayelerimiz ise çok ilginç. Kaldığımız otelde uyandığımız ilk sabah çok erken saatlerde odalarımızın çatılarından gelen korkunç bir gürültü ile yataklardan fırladık. İlk gün korktuk ama sonraki günlerde pek umursamadık. Ağaç tepelerinde olan Gürleyen Maymunlar (Roaring Monkey) Hindistan cevizlerini kopartıp yukarıdan aşağıya doğru bırakıyorlar. Çatılara denk gelen Hindistan cevizi bomba patlamış gibi bir sese neden oluyor ve uyanıyorsunuz. Bir nevi çalar saat gibi sabahları bu sesle uyandık. Kim bilir? Belki de maymunların, maymunluk yapmaları bize denk gelmiştir.

Sabah tekne turunda gerçekten çok fazla sayıda kuş gördük. Tukan, Anhinga, İbis ve balıkçıllar gördüğümüz kuşlar oldu. Memelilerden ise boyundan büyük ve korkunç bir ses çıkartan gürleyen maymunlar ve sevimli yüzleri ile örümcek maymunları en fazla rastladığımız türler oldu. Meşhur tembel hayvanı (Sloth) ise Tortuguero Ulusal Parkında sadece San Francisco Köyü’nde, bir ağacın en tepesinde, o da poposundan görebildik. Tekne sürücüsü “tembel hayvan” diye bağırıp, işaret etmese ne olduğunu anlamazdık bile.

Bir de geceleri uzun süredir görmediğim ateş böceklerini gördüm. Çok iri ve bildiğimden daha fazla ışık saçıyor gibiydiler.

Orman içi yürüyüşle gözümüzün önünde olan ama dikkatli olmadıktan ve özellikle aramadıktan sonra görmeyeceğimiz canlıları görür olduk. Kosta Rika’nın minicik ama zehirli kurbağaları burada en çok gördüklerimizden. Bir zamanlar yerliler oklarının uçlarını bu kurbağaların derilerine batırıp, okun ucunu zehirli hale getirirlermiş. Boyları 2-5 cm arasındaki bu minicik kurbağaların insanı da kolaylıkla felç edebilen kuvvetli bir zehri var.

Benim size tavsiye edeceğim bir başka aktivite ise Cerro Tortuguero yürüyüşü olacaktır. Buraya gruptan ayrı ve ekstra gezi isteyenler olarak gittik. Burası eski sönmüş bir volkan krateri. 1,8 milyar yıl önce oluşmuş, faaliyet göstermiş ve sonrasında sönmüş. Şimdiki hali bir tepe. Buraya tekne ile ulaşıyorsunuz.

Burası sabah saat 08:00’den akşam 16:00 ya kadar açık. Teknenin sizi bıraktığı yerden bir platform üstünde yürüyerek parkın gişesine geliyorsunuz. İçeriye giriş 2 USD kadar. Sonra yine gittikçe yükselen platform üzerinde yürüyerek merdivenlere geliyorsunuz. 450 basamak çıkınca bir seyir terasına ulaşıyorsunuz. Sonra da ayaklarınızın atında uzanan Tortuguero Ulusal Parkının ve Karayiplerin keyfini çıkartıyorsunuz. Yol boyu rastladığınız canlılar da işin bonus kısmı.

Eğer bilseydim ve vaktim de olsaydı, buraya sabahın köründe gelir ve keyfini çıkarta çıkarta gezer, etrafta keşif yapardım. Burada daha fazla vahşi yaşama şahit olacağıma eminim.

Bu yazıyı hazırlarken toprak bir yolu takip ederek San Francisco Köyüne gidilebileceğimizi de öğrendim. Vakitlice gidilip bu yürüyüş de yapılabilirmiş. Yalnız tekne saatlerini iyice öğrenmeniz ve ona göre zamanı ayarlamanız gerekiyor. Yoksa ormanda kalıverirsiniz.

Tortuguero Ulusal Parkı’nı iyi bilgilendirmiş ve yönlendirilmiş halkın akıllı seçim yapabileceğinin, bilimsel verilerin ve doğruların ışığında kalarak doğanın ve ekosistemin korunabileceğinin, kendisine saygı duyulan ve korunan doğanın da mutlaka insanoğluna pozitif yönde geri dönüşünün olacağının en güzel örneği olarak görüyorum. Tortuguero Ulusal Parkı iyi incelenmeli ve mutlaka insanlığın önüne örnek olarak sunulmalı. Tabii ki bunun için iyi niyetli yöneticiler, doğruları söylemekten çekinmeyen bilim insanları ve akıl kapısı doğrulara açık halk olması gerekiyor.

MUSTAFA KULA FOTOĞRAFIDIR

Doğa ile uğraşmanın, onunla zıtlaşmanın kötü sonuçlarını yeterince yaşamıyor muyuz?

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

06.04.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Tortuguero-Kosta Rika

Sabah kahvaltı sonrasında San Jose’yi terk ederek, Karayipler kıyısında bulunan Tortuguero Ulusal Parkına doğru yollara düştük. Kosta Rika’da 28 tane ulusal statü içine alınmış rezerv alanı ve park var. Tortuguero Ulusal Parkı, belki Kosta Rika Ulusal Parkları içinde en önemli olanı değil. Yazılarda “Kosta Rika’da bir tek ulusal park gezme şansınız olsaydı Manuel Antonio Ulusal Parkı‘nı veya Monteverde Bulut Ormanını seçin” diye yazıyor. Manuel Antonio Ulusal Parkı Kosta Rika’daki en küçük milli parklardan biri olmasına rağmen yağmur ormanları dışında, beyaz kumlu plajları, berrak mavi suları ile turistlerin ilk tercih ettiği ulusal park durumundaymış. Monterverde Ulusal Parkı ise bulut ormanları ile harika bir yer gibi duruyor ve tam (bana göre) kuş cenneti. Bana fikrimi sorarsanız Tortuguero’yu ihmal etmez ve yukarıdakilerden en az birisini (mümkünse ikisini de) daha gezebilmeyi isterdim! Keşke Kosta Rika gezi programı 2 gün daha fazla olsaydı da en azından bunlardan birini daha gezebilseydik.

Kendi programınızı yaparsanız Panama’da Bocas del Toro Adaları‘nda deniz keyfi sonrasında karayolu ile sınırdan Kosta Rika’ya geçip Limon tarafında konakladıktan sonra (buralarda şnorkel ile dalış için çok güzel yerler var) Tortuguero’da 2 gece geçirmenizi tavsiye ederim. Buradan Arenal Ulusal Parkı Monteverde Bulut Ormanı ve Manuel Antonio Ulusal Parkı programı yapabilirsiniz. Tabii ki buralarda konaklamalar yapmak şartı ile.

Kosta Rika’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde bulunan 1 adet arkeolojik alanı varken (Diquís’in taş kürelerinin bulunduğu Kolomb Öncesi Şeflik Yerleşim Yerleri), Guanacaste Koruma Alanı, Cocos Adası Ulusal Parkı ve Talamanca-La Almistad Ulusal Parkları olmak üzere 3 adet UNESCO Doğa Mirası Listesi içinde olan ulusal parkı var. Kosta Rika, ormanlarını korumanın ödülünü 3 parkını birden listeye sokarak almış.

San Jose’de konakladığımız otelden Tortuguero’da kalacağımız lodge için tekneye bineceğimiz La Pavona Limanına kadar toplam 120 km’lik bir yolumuz var. Allah’tan ki Kosta Rika’da yollar manzara bakımından çok güzeller ve illa ki bir ulusal park içinden, yani yeşillikler içinden, geçmeniz gerekiyor.

Çoğu yerde mevsimler ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış olarak yaşanırken, Kosta Rika’da mevsim iki döngüde çalışıyor: Kuru ve yağmurlu mevsimler. Yağmur mevsimi açık hava aktivitelerini engelleyebileceğinden, Kosta Rika’yı ziyaret etmek için en iyi zaman Kasım ile Mayıs başı arasındaki kurak aylar. Seyahatinizi planlarken Kosta Rika’nın mevsimlerini hesaba katmak çok önemli. Buraların yağmurları alışık olduğumuz gibi “kısa ve az süren” yağmurlardan olmuyor. Şiddetli fırtınalar yaşanabiliyor, en kötü ihtimalle yolların kapanmasına ve sele neden olabiliyor. Kosta Rika’yı ziyaret etmek için en ideal zaman, Nisan sonu veya Mayıs başı gibi. Bu da Kosta Rika’da bir turist için en pahalı zaman demek.

Puerto La Pavona‘ya vardığımızda ortalık turist doluydu. İsterseniz bireysel, isterseniz gruplar halinde buradan kalacağınız yere sizleri teknelerle naklediyorlar. Buradan bizim kalacağımız otele kadar 1,5-2 saate yakın tekne yolculuğu yapmamız gerekti. Bavullarımız ayrı, bizler ikişerli sıralarda oturmak üzere ayrı ayrı teknelere bindik. Suerte Nehri boyunca, sığ sular için uygun olan uzun motorlu ama altı düz teknelerle seyahat ettik.

Tekneleri büyük bir ustalıkla kullanan yerli tekne sürücülerimiz bizleri bir taraftan da çevrede bulunan timsah, iguana, maymunlar ve balıkçıllar için uyarıyorlar, bazen de durup onları fotoğraflamamıza izin veriyorlar.

Suerte Nehri’nin zaman zaman çok keskinleşen kıvrımlarında ve zaman zaman da mevsim gereği çok sığlaşan sularında bir süre seyahat ettik. Sonra Suerte Nehrinin Tortuguero Nehri’ne kavuştuğu yere ulaştık.

Bu noktadan sonra ise lagünlerde seyahat başlıyor. Tortuguero Ulusal Parkı, zamanında volkanik patlamalarla oluşmuş olan küçük adacıklar arasının, nehirlerin getirdiği alüvyonlarla dolması sonrasında oluşmuş. Buraları tam doğa harikası yerler. Bu 1,5 saatlik tekne seyahatini sadece otellere ulaşmak için seyahat olarak görmezseniz, sağda solda ağaç tepelerinde, kıyılarda sizi gözleyen Tortuguero canlılarını fark etmeye çalışırsanız vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Tortuguero Ulusal Parkında aktiviteler genellikle konakladığınız her yerde aynı. Tüm aktiviteler tur bedeli içerisinde oluyor. İlk gün otelinize yerleşiyorsunuz. Aynı gün öğleden sonrası için kanal turu, kaplumbağa araştırma merkezi ve Tortuguero Köyü turu yapılıp otele dönüyorsunuz. Ertesi gün sabahtan yine kanal turu var, öğle sonrasında karadan orman içi yürüyüş yapılıyor. Tabii ki eğer oteliniz Karayipler kıyısında ise denize girme şansınız da var. Kaplumbağa yumurtlama mevsiminde iseniz (Mayıs-Temmuz) bu aktivitelere kaplumbağa yumurtlamasını veya yumurtadan çıkan bebek kaplumbağaları gözlemeyi de ekleyebilirsiniz.

Ben Tortuguero gezisini birkaç bölümde yazacağım. Çünkü o kadar güzel fotoğraflar var ki bunlardan ne kadar çoğunu sizlerle paylaşırsam o kadar iyi olacağını düşünüyorum.

Tekne gezimiz sonrasında konaklama yapacağımız yere vardık. Otel personeli bizleri taze meyve suları ile karşıladılar. Hemen odalara yerleşip öğle yemeğimizi yemek için restoran bölümüne geçtik. Kosta Rika’da bu tip yerlerde yemekler çok sabit; Kahvaltı dahil mutlaka pilav ve siyah fasulye menüde oluyor. Gerisi tavuk, balık ya da et menüsünden birisi şeklinde. Bir süre sonra bıkkınlık gelse de öyle güzel ortamlarda kaldık ki yemek için vakit harcamak bile bazen anlamsız geldi.

Kaldığımız lodge odaları da temel şartlara sahip, doğa ile uyumlu şekilde yapılmış. Ama ortam size tam olarak “cennettesiniz” diyor. Ağaçlarda tukanlar dahil çoğunu ilk defa gördüğüm çok sayıda kuş var. Kükreyen maymunlar (Roaring Monkey) ağaç dallarının taze yapraklarını yemenin peşindeler.

Öğle sonrası aktivitesine kadar dinlenme süremizi otel bahçesini gezmek ve Karayip sahillerinde hanımın fotoğrafını çekmekle geçirdim. Hayatımız hep böyle olsa keşke!

Devamı yarına

Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

05.04.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Pura Vida Kosta Rika (2)

Kaldi adlı Etiyopyalı bir çoban, otlattığı keçilerinin kahve meyveleri yedikten sonra dans ettiklerini fark etmiş. Kahve bitkisinin meyvelerini deneyince kendisi de mutluluk duygusu içinde olmuş. Keçileriyle birlikte manastıra geri döndüğünde bu olaydan baş keşişe bahsetmiş. Baş keşiş, meyveleri Şeytan’ın işi olarak niteleyip onları ateşe atmış. Ancak çok geçmeden taze kavrulmuş kahve kokusu manastırın koridorlarını doldurmuş ve tüm keşişler bundan hoşlanmışlar. Kilisede bu zevk veren içeceğin şeytan işi olduğu fikri hakim olmuş. Ancak bir yandan da zevk veren bu içecekten insanları alıkoymak zormuş. Konu Vatikan’a kadar ulaşmış. Papa 8. Clement bu içeceği bir de kendisi denemeye karar vermiş. Kahveden büyük keyif alan Papa bu içeceğin “sadece kafirlere bırakılamayacak kadar zevkli” olduğuna kanaat getirince 1600 yılında bu içeceği vaftiz etmiş ve şeytani olmaktan çıkartmış. Kahvenin efsanevi öyküsü böyle. Doğru mudur? Bilemem! “Hikayeyi nereden duydun?” derseniz, gezisini yaptığımız Doka Kahve Plantasyon Çiftliğinin duvarlarında bu şekilde anlatılıyordu.

Hatta hikayenin devamı da var! Kahvenin Avrupa’dan Amerika Kıtasına gelişi ise daha da ilginç. Amsterdam Şehri Başkanı bir kahve fidesini 1713 yılında Fransa Kralı 14. Louis’ye hediye etmiş. O da bu fideyi Kraliyet Botanik Bahçesine ektirmiş. 1723 yılında Kralla birlikte botanik bahçesi gezilirken gezenler arasında bulunan Gabriel Mathieu de Clieu adlı Fransız deniz subayı artık gelişmiş bir ağaç olan kahve bitkisinden bir dalı kraldan istemiş. Kralın yanıtı “kesinlikle hayır” olmuş. Bu subay bir şekilde kahve bitkisinden bir dalı gizlice kopartıp onu beraberinde Karayiplere kadar getirmiş ve burada ekmiş. 20 yıl sonra bu fide gelişmiş ve meyvelerini vermiş. 50 yıl içinde de iklimini, toprağını seven kahve bitkisi tüm Güney ve Orta Amerika’da yetişir olmuş.

Kosta Rika’nın en önemli gelir kaynaklarından olan kahve yetiştiriciliğinin bölgeye geliş tarihi 1808. Toprak reformları ve ürün teşvikleri ile 1820’li yıllarda kahve çekirdeği en önemli ürün olmuş. Kosta Rika günümüzde de dünyanın en güçlü kahve çekirdeği üreticilerinden birisi. Kosta Rika’nın saf ve temiz havası, volkanik minerallerle güçlü toprağı, kahve yetiştirmek için harika bir atmosfer yaratıyor. Küçük bir ülke olan Kosta Rika, şu anda 60 kiloluk kahve çuvallarından yılda 1.490.000 üreterek dünya kahve üretiminin %1’inden azını sağlıyor. Dünyanın en büyük ve birinci sıradaki kahve üreticisi 44.000.000 çuvalla Brezilya. Kosta Rika ise dünya kahve piyasasında 15. sırada.

Kahve en iyi tropikal bölgelerde ve deniz seviyesinden 1200 metre yükseklerde yetişen bir bitki. Çeşitli türleri var ama en çok bilineni Arabica ve Robusta türü. Kahve, beyaz ve kokulu çiçeklerle sahip, kirazı andıran kırmızı meyvesinin içinde iki çekirdek bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl boyunca aralıksız meyve veren bir ağaç türü. Doğal haline bırakıldığında 8-10 metreye kadar uzayan ağaç, meyvelerin kolay toplanabilmesi için sürekli budanarak 4-5 metre uzunluğunda bir çalı boyutunda tutuluyor.

Bizim tur programında Vargas Ruiz ailesine ait olan Doka kahve Plantasyon Çiftliği gezisi vardı. Burası 70 yıllık olan bir işletme ve hala klasik yöntemlerle kahve işletmeciliği yapılıyor. Kahvenin fide halinden yetiştirilmesine ve çiçek-meyve verir hale gelmesine ve sepetlerle toplanması kadar ki hali bir yerel rehber eşliğinde sahada anlatıldı. Sonra toplanmış olan kahve çekirdeğinin ayrılması, yıkanması ve fermantasyon işlemi yapılması için kullanılan bölümleri gezdik.

Kahve meyvesi büyüklüğü, şekli ve rengindeki benzerlikler nedeniyle “kahve kirazı” olarak da adlandırılıyor. Bu meyveleri toplamak çok zahmetli. İşçiler genellikle Nikaragua’dan mevsimlik işçiler oluyormuş. Bir sepet kahve meyvesi toplamanın karşılığı 1,5 Amerikan Doları. Kahve kirazı içinde ince iki çekirdek bulunuyor. Çekirdeklerin birbirine bakan tarafı düz, dış tarafı yuvarlak. Tanenin düz yüzeyinde, içi sert bir besi dokusu ile dolu olan, derin bir çizgi yer alıyor. Besi dokusunun dış tabakası ince bir zarla kaplı. Bu zar kısmı tatlı. Zarın dışında ise daha sert bir kabuk var. Eğer kahve çekirdeği daha sonra tohum olarak kullanılacaksa çekirdek kabuktan ayrılmıyormuş.

Bazı kahve ağaçlarının meyvesinden iki yerine bir tane çekirdek çıkıyormuş. Tek çekirdekli kahve türüne peaberry deniyor. Tek olarak çıkan çekirdekler, diğerlerinden ayrılarak üretim sürecinden geçiriliyor. Genellikle fiyatları da normal kahveye göre çok daha pahalı oluyormuş.

Kahve çekirdekleri yıkandıktan sonra su içerisinde fermente olmaya bırakılıyor. Böylece kahve çekirdeğinin üstünde bulunan musilaj kısmı bakterilerle işleme girmiş oluyor ve bu da kahveye benzersiz tadını veriyor.

Sonrası kurutma işlemi. Tüm bu işlemleri sahada tek tek anlattılar ve arkasından da kahve satış bölümüne yönlendirildik. Kahvelerimizi aldık. Öğle yemeğini de bu çiftlikte yedik. Çiftlik içinde yürüyüş yapabileceğiniz alanlar ile pek de beklediğim kadar zengin olmayan bir kelebek çiftliği bölümleri de var.

Kahve plantasyonu gezimiz sonrasında Ulusal Müzeyi gezmek için San Jose’ye geri döndük. Kosta Rika Ulusal Müzesi (Museo Nacional de Costa Rica), binanın duvarlarında kurşun deliklerinin hala görülebildiği eski bir kale olan Bellavista Askeri Kışlası‘nda yer alıyor. Daha önceki bölümde size buranın öyküsünü anlatmıştım. Bu nedenle bu müzeyi gezerken yaşayan bir iç savaş tarihi parçasını gezdiğinizi de düşünmelisiniz.

Müze, Kosta Rika doğa tarihini, antropolojiyi, arkeolojiyi ve tarihi vurgulayan sergi alanlarına sahip. İyi düzenlenmiş bir müze. Kosta Rika tarihi, Kolomb öncesi zamanlardan günümüze bir zaman çizelgesinde sergilenen arkeolojik eserlerle anlatılıyor. Müzede en çok ilgimi çeken bahçede bulunan taştan kocaman bir küre olmuştu. Orada iken ne olduğunu anlamadım, belki de anlattılar ben kaçırdım.

Yazıyı hazırlarken öğrendim ki bunlar Diquis Taş Küreleri (Stone Spheres) olarak adlandırılıyor. Kürelerin çapları birkaç santimetreden 2 metreye kadar değişebiliyormuş. Ağırlıkları 15 tona kadar çıkıyormuş. 800-1500 yılları arasında ve Kosta Rika’nın güneyinde Isla Del Cano Adasında ve Diquis Deltasının kayıp bir uygarlığına ait olarak düşünülüyorlar. Bunlar yaklaşık 300 adet mükemmel bir şekilde yontulmuş, güneş sistemi yıldızlarını gösterdiği düşünülen gizemli küreler. Bu küreleri Kosta Rika’da sıkça gördük.

Ulusal Müzede özellikle Kolomb Öncesi sergilenen eserler çok güzeldi. Kosta Rika’da yapılan arkeolojik kazılarda 7000-10000 yıl öncesine giden buluntular var. Kolomb Sonrası döneme ait eserler arasında işkence tahtasını müzede görmek üzücü olsa da Kosta Rika’nın bir gerçeği.

San Jose’de son ziyaret ettiğimiz müze Kolomb Öncesi Altın Müzesi oldu. Bu müze Kosta Rika Merkez Bankasına bağlı olan ve Plaza de la Cultura‘nın altındaki bir yeraltı binasında yer alıyor. Müzede seramik parçalar yanında 1586 adet altın obje sergileniyor.

Altın objelerin yapımı milat öncesi 300-400 yıllarından milat sonrası 1500’lü yıllara kadar uzanıyor. İspanyolların elinden kurtulan ve bu nedenle de eritilmemiş sanat eserleri bunlar. 1503 ile 1660 yılları arasında Amerika’dan İspanya’ya 185.000 kilo altın ve 17 milyon kilo gümüşün kaçırıldığı tahmin ediliyor.

Müzede bulunan altın objelere Kosta Rika yerli kültüründe yaşama ve kutsala dair ne varsa işlenmiş. Kutsal kabul edilen kurbağa, yarasa, timsah, kartal gibi hayvanlar, şaman, Tanrı Sibu, şaman, müzik çalanlar, kolye, bilezik ve küpe gibi süs takıları müzede sergileniyor.

Bunun dışında müzede camlar arkasında bire bir insan boyutlarında balmumundan heykellerde sergileniyor. Kosta Rika yerli halkı günlük halleri içinde ama boyunlarında, pazılarında altın süsleri ile sergileniyorlar.

Müzede Kolomb öncesi dönemin dini inançları, bu insanların kozmovizyonları Kosta Rika’nın Bribri yerli halkı üzerinden görsellerde çok güzel anlatılıyor. Bu konuyu yazıya hazırlarken BriBri yerli halkından birisinin verdiği röportajı okudum ve düşüncelerine bayıldım. “Doğa bizi ayakta tutar. Doğa evimiz, kültürümüz, benlik duygumuz ve besin kaynağımızdır. Bribri insanlarının doğa ile olan ilişkisi budur. Biz Bribri Halkı, doğaya sahip çıkmak için önce onu gözlemliyoruz. Sonra, bize verildiği gibi saygı duyuyor ve koruyoruz. Çünkü doğa ancak o zaman bize ihtiyacımız olan her şeyi verecek. Doğadan geldik ve doğaya döneceğiz. Tarihimizin başlangıcından beri bu böyledir. Daha sonra Bribri olmayan toplumlar kendi yasalarını ve yaşam biçimlerini icat ettiler ve biz de her zaman kim olduğumuz, nereden geldiğimiz ve ne için geldiğimiz gerçeğinden yola çıkarak buna uyum sağlıyoruz.” Kosta Rika halkının doğaya olan saygısı asla lafta kalan bir düşünce değil. Altın arama faaliyetlerine tüm ülke topraklarında son vermeleri, ormansızlaştırma yüzdesinin sıfıra yakın olması, hayvanat bahçelerine hayvanları kapatmamaları bu düşüncenin vücut bulmuş hali.

Kosta Rika yerlilerine göre Tanrı Sibú evreni yarattı. Yerli halkın sazdan yapılma evleri inançları gereği 4 katmanlı olmak zorunda. Bu evler konik tarzında toprağın üstünde 4 katmanlı olarak yapılıyor. Toprağın altında da izdüşümü olarak 4 katman olduğu kabul ediliyor. Zemin kat topraktır ve yer altı ve yer üstü için de ortaktır. Yerin altında ikinci seviyede bitki ve hayvanların ruhları ve nehirlerin sahipleri yaşar. Sibú’nun yardımcılarının yaşadığı yer burası kabul ediliyor. Evrenin üçüncü seviyesinde, hastalığa ve ıstıraba neden olan ve periyodik olarak yeryüzüne acı vermek için inen ruhlar yaşar. Konik evin yer üstünde en son ve en yüksek katı, yardımcısı akbabalar kralıyla birlikte Sibú’nun yaşadığı yerdir. Yani katmanın en üstü göğü temsil eder ve orada Tanrı Sibu oturur. Toprağın altında aynı seviyede en habis ruhlar yaşar. Bir gardiyanın mahkumları hapishanede tutması gibi, Sibú’nun da onları orada kapalı tuttuğuna inanılır.

Altın Müzesinin bulunduğu alanda Kosta Rika Ulusal Tiyatrosu da bulunuyor. Tiyatro 1897 yılından beri faal durumda. Biz tiyatronun içine giremedik. Ancak dışarıdan görebildik. Daha sonrası San Jose sokaklarında başı boş yürüyüş.

Yarına esas Kosta Rika gezimiz başlıyor. Orman ve volkanlar….

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

04.04.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Pura Vida Kosta Rika (1)

Orta Amerika gezimizde ziyaret ettiğimiz ilk ülke Kosta Rika oldu. İstanbul’dan Kosta Rika’ya doğrudan uçuş yok. Biz THY ile uçtuğumuzdan önce Kolombiya’nın başkenti Bogota‘ya indik. Uçak Bogota’da yolcu indirdi ve Panama City için yeni yolcuları aldı. İndirme, bindirme, yeni mürettebatın uçağı devralması, kontroller ve temizlik derken uçak içinde gerekenden daha fazla bekledik. Programa göre Panama City’den de yeniden uçağa binerek Kosta Rika’nın başkenti olan San Jose‘ye uçuşumuz var.

İstanbul’dan zaten geç başlayan uçuşumuza, bir de Bogota’da gecikme eklenince bizim Panama City’den Kosta Rika’ya gidecek Copa Havayolları uçuşumuzu yakalamamız biraz mucizeye kaldı. Neyse ki sevgili Ayşe Aktunalı usta rehberliğini konuşturdu da bagajlarımızı hiç almakla uğraşmadan, hiç çıkış yapmadan ve biraz da koştur koştur yaparak uçağı yakaladık. Buradaki risk bavullarımızın kaybolması olabilirdi ama o sıkıntımız da olmadı. Benim tavsiyem; Hiç riske gerek yok, programınızı Panama’dan başlatın.

15,5 saat Sonunda Panama City’de ve oradan da 1,5 saatlik uçuşla San Jose Havalimanında olduk. Akşamın ilerleyen saatlerinde otelimize giriş yapabildik. Kosta Rika’nın başkenti San Jose gezimizi yazmadan önce Kosta Rika özelinde bilgi paylaşsam iyi olur. Çünkü bu ülke Orta Amerika’nın en ilginç ülkelerinden bir tanesi.

Eğer Kosta Rika gezisi planlıyorsanız, Kosta Rika ile ilgili bir kavramı gayet iyi bilmelisiniz; Pura Vida. Bu kelimeyi Kosta Rika’ya adım attığınız ilk andan itibaren her yerde göreceksiniz. Pura Vida’nın anlamı en kolayından “Basit yaşam” ya da “Saf yaşam” olarak açıklanabilir. Genellikle selamlaşma (hello gibi) ve vedalaşma (good bye gibi) anlamlarında kullanılan Pura Vida, Kosta Rika’lılar için bir sözden daha fazlası, bir yaşam biçimi. Ülkenin resmi olmayan sloganı ‘pura vida’, tasasız, yarına dair hiçbir karamsarlık içermeyen, sahip olduklarından tatminkar, sahip olmadıklarına ihtiyaç hissetmeyen bir yaşamı ima ediyor. Kosta Rika da uzun yaşam ömrünün en önemli nedenlerinden bir tanesinin halkın içselleştirdiği bu felsefe olduğuna inanılıyor. Kosta Rika’da doğan erkekler “Tiko”, kadınlar ise “Tika” olarak adlandırılıyor. Kosta Rika halkı ise gündelik dilde “Tikos” olarak çağrılıyor, birbirlerine her seslenmeleri “Mae” (Ahbap, dostum) diyerek başlıyor. Tikoslar yaşamı “pura vida” olarak algılıyorlar. Kosta Rika gezimi anlatmaya başlarken başlık için en doğru kelimenin pura vida olduğunu daha San Jose Havalanı içindeki gümrükten geçerken anlamıştım. Kosta Rika’da bulunduğunuz süre boyunca insanlarla her temasınızda insanların yaşamlarındaki bu yavaşlığı, dinginliği ve samimiyeti hissediyorsunuz.

Ülkenin doğusu-batısı iki ayrı deniz ile çevrili, kuzey kısmında Nikaragua, güney kısmında ise Panama ile komşuluk var. Yüzölçümü 51000 km2 (Konya ilimizin yüzölçümü 40800 km2). Ülke nüfusu ise 5.200.000 kadar. Para birimi başlarda Peso iken 1896 yılından beri Colon’a dönüştürülmüş. Bu ülke ile ilgili kabul edemediğim tek gerçek budur; Sen git 400000’lerde gezen yerli nüfusu 8000’lere kadar indiren yani yerli halkına soykırım yapan adamın, Kristobal Colon’un, ismini para birimine ver!!

Kolomb’un sandığının aksine Kosta Rika, altın ve gümüş bakımından çok zengin değil. Tüm İspanyol İmparatorluğunun en fakir kolonisi olarak bile gösteriliyor. Bu durum, İspanya’nın Kosta Rika’yı kendi kaderine terk etmesine neden olmuş ve merkezi idareden de uzaktaki konumu onu bölgenin bir zamanlar en fakir ülkesi yapmış. Orta Amerika ülkelerinin 1821 yılında İspanya’dan bağımsızlığını ilan ederek aralarında kurdukları federe cumhuriyete Kosta Rika da katılırken, seçilen ilk Kosta Rika Valisi ülkenin kaderini çizmiş. Güvenilir bir yargı sisteminin adımlarını atmış, ülkenin ilk gazetesini kurmuş ve ücretsiz eğitimi yaygınlaştırmış.

Ülke bir tarım ülkesi. Bugün bile gelirlerinin %55’i tarım ve hayvancılıktan geliyor. Kahve çekirdeği, tropikal meyve ve süt ihracatı en önemli kalemleri arasında. Son yıllarda (pandemiye kadar) turizm gelirleri patlama yapmış durumda.

Dünya ülkeleri arasında insanlarının “burada yaşamaktan mutluyum” dediği nadir ülkelerden bir tanesi de Kosta Rika. Ormansızlaştırma oranı ülkede sıfıra inmiş durumda. Avcılık yasak, hayvanat bahçesi yok. Milli gelirleri 19000 USD civarlarında. Dünyada 5 tane Mavi Bölge (Blue Zone) unvanına sahip ülke var. İnsanların ortalamanın çok üzerine yaşam ömrü olduğu yerler için kullanılan bu terime sahip olan ülkeler arasında Kosta Rika’da bulunuyor. “Yerleşmek için ne güzel bir ülke” diye düşündüğünüzü biliyorum. Ama çalışmalar göstermiş ki bir heves bu ülkeye yerleşen gurbetçilerden yaklaşık yarısı eninde sonunda geldikleri ülkeye geri dönüyorlarmış. Bunun en önemli sebebi Kosta Rika’nın dünyanın en pahalı ülkeleri arasında yer alması.

Konu yazısını hazırlarken karşılaştığım bir yazıda okuduğum bir cümle çok hoşuma gitti; “Annem geceleri uyuyabiliyor. Kosta Rika’da sıkça kullandığımız bir cümlede ifade edildiği gibi; Huzur, Kosta Rikalı annenin büyüttüğü bebeğinin bir gün asker olmayacağını bilmesidir’’. Bu cümle Kosta Rika’da ordu olmaması üzerine yapılan bir konuşmadan alındı. Bence tarih yazan liderler geleceğini, geçmişten çıkarttıkları derslere göre kurgulayan insanlardır. Kosta Rika’nın tarihinde 1917-1919 yılları arasında ve 1948 yılında 44 gün olmak üzere 2 kez iç çatışma yaşanmış. İktidar hırsı olan yöneticilerin, ordu darbecilerinin başlattığı iç savaşlarda yüzlerce insan kaybı olmuş. 1 Aralık 1948 günü, dönemin Kosta Rika devlet başkanı Jose Figueres, başkent San Jose’de bulunan ordu ana karargah binasının ünlü dış duvar kapısının önüne gelip elindeki balyoz ile kapıyı yıkmaya başlamış. Başkan bu kapı yıkma işi sonrasında Kosta Rika’nın ordusunu tamamen tasfiye ederek artık ordusuz bir ülke olmaya karar verdiklerini duyurmuş. Törenin sonunda ise bahçe kapısını yıktığı karargahın anahtarını eğitim bakanına vererek, bu binanın artık Ulusal Sanat Müzesi olarak kullanılacağını açıklamış. Silahlanma ve ordu için harcanacak paraları, eğitim ve sağlık harcamalarına ayırmışlar. Bu işi 1949 yılında Anayasa ile güvence altına almışlar ve Kosta Rika o günden beri ordusuz.

1987 yılında Nikaragua’daki olaylardan korkan Amerika Birleşik Devletlerinin Başkanı Reagan Kosta Rika’nın yeniden ordu kurması için baskı yapsa da Kosta Rika yönetimi buna şiddetle karşı çıkmış. Kosta Rika’nın bölgenin siyasi istikrarı en yüksek, ekonomisi en gelişmiş ve eğitim düzeyi en ileri ülkesi olmasının en önemli nedeni ordusunun olmamasına, silahlanma için para harcanmamasına bağlanıyor. Asayiş olayları için kentlerdeki polis gücü dışında silahlı birlikleri, tankı, topu bulunmayan bir ülke Kosta Rika.

Kosta Rika’nın İspanyolca’daki kelime anlamı “Zengin Sahil”. Rivayete göre Konkistador Kolomb 4. seferinde bu sahillere çıktığında “Buradaki iki günümde, Hispanola’da dört yılda gördüğümden daha fazla altın gördüm” demiş. Aslında bu toprakların asıl zenginliği doğası. İşin güzel tarafı Kosta Rika halkı da doğasını korumanın önemini anlamış ve 1970 yılında topraklarının doğal güzelliklerinin korunmasını istemiş. Ülke topraklarının %10,27’si Ulusal Park statüsünde ve %17 ilave bir kısım daha rezerv alanı olarak ayrılmış durumda. Yani ülke topraklarının 1/4’ü Ulusal Park statüsünde. Bu oranlar dünyanın diğer ülkelerine göre çok yüksek değerler. Bunun bir anlamı da ülkenin biyoçeşitliliğinin çok fazla olması demek. Kosta Rika tüm dünyadaki karasal toprakların % 0,03’üne sahip olmasına rağmen, doğal yaşamın yüzde 5’ine tek başına ev sahipliği yapıyor. Burada gördüğüm kadar farklı kuşu ben gezdiğim hiç bir ülkede görmedim.

Ülkenin ilk başkentliğini 350 yıl boyunca Cartago şehri yapmış. Meksika’ya bağlanmayı isteyen Cartago’ya karşın bağımsızlık isteyen San Jose halkları arasındaki iç çatışmalardan San Jose galip çıkınca başkent San Jose olmuş. San Jose ülkenin ortasındaki konumu ile stratejik ve ülkenin en kalabalık şehri. San Jose’den iki okyanus kıyısının arasında olan mesafe yani Karayip Denizinden, Pasifik Okyanusuna olan uzaklık 5 saat. Bu nedenle şehir yeni kurulsa ve kolonyal dönemden kalma eserleri olmasa da ülkenin önemli gezi noktalarına yakınlığı ile çok turist alıyor.

Buradan gidilebilecek en iyi destinasyon ülkenin en yüksek volkanı olan Irazu Volkanı olabilirdi. Ama en iyi şartlarda 5-6 saatlik bir program gerektiriyor. Aynı şekilde Poas Volkanı gezisi de 1 saatlik mesafede ama bunlar program olarak en az yarım günlük aktivite gerektiriyor. Bizim programda San Jose de 2 gece 1 gün konaklamamız var. Yarım gün Alajuela Bölgesi sınırlarında Doka Kahve Çiftliğinde, kalan yarım günü de Ulusal Müze, Altın Müzesi ve San Jose Şehir gezisine ayırınca vakit kalmadı. Konu başlığında seçtiğim gibi ortaya karışık Orta Amerika gezisinde her şey olamayacak tabii ki.

Yazının bu bölümünde San Jose şehir gezisini anlatarak bu bölümü kapatabiliriz. Ülkenin 5,2 milyon nüfusunun 1,6 milyonunun yaşadığı San Jose ülkenin aynı zamanda kültür başkenti. Şehir çok sayıda müzeye ve parka ev sahipliği yapıyor. Şehrin merkezinde olan otelimizin (Aurola Holiday İnn) karşısında bulunan Morazan Parkı hanımla benim ilk ziyaret ettiğimiz yer oldu. Sabahın erken saatinde yürüyüşe çıktığımız bu park 1830-1839 yılları arasında Orta Amerika Federal Cumhuriyeti Başkanlığı da yapan siyasetçi Francisco Morazan adını taşıyor. Parkın bir kapısında Simon Bolivar’ın, diğer kapısında ise Olger Villegas-Cruz tarafından yaratılan ve “El Beso” (Öpücük) adlı heykel bulunuyor. Parkın ortasında ise 1920 yılında kurulmuş Müzik Tapınağı bulunuyor. Burada zaman zaman konserler oluyormuş, bize denk gelmedi tabii ki. Çok güzel bir park.

Morazan Parkı karşısında bir başka park olan İspanya Parkı (Parque España) bulunuyor. Bu parkta 1903 yılında ilk defa Kosta Rika ulusal marşı okunmuş. Parque España’nın kuzeybatı köşesinde, mimar José María Barrantes tarafından tasarlanan, Virgen de los Ángeles veya Orosi Kilisesi’nin keşfi gibi Kosta Rika yaşamından sahneleri hatırlatan mozaikler ve çinilerle süslenmiş küçük bir kiosk var.

1947 yılında yapılmış olan bu kioskun asıl amacı bu bölgede devriye gezen polisler için yağmurdan korunma yeri olması. Parkın diğer köşesinde ise Kosta Rika’nın ilk fatihlerinden olan Juan Vázquez de Coronado’nun heykeli bulunuyor. Yine kendilerine eziyet edenlerin heykelini dikmişler diye düşündüm ama bu İspanyol, Kosta Rika elit tabakasının, ileri gelen politikacılarının genetik olarak atası kabul ediliyor. Zamanında da halkla ilişkiler iyi kurmuş. Yani Kristof Kolomb kadar beceriksiz ve kötü bir yönetici değil.

İki parkın karşısında da önemli binalar var. Bir tanesi Edificio Metálico (Metal Bina) ve 1892’de Belçika’da dövülmüş metal parçalardan inşa edilmiş. Bu demir parçalar San José’de monte edilerek bina 1894’te tamamlananmış. Bina bugün okul olarak hizmet veriyor.

Casa Amarilla (Sarı Ev) adını cephesinin koyu sarı renginden alıyor. Neobarok süslemelerle neokolonyal tarzda bir bina. 1916’da inşa edilmiş. Geçen yüzyılın (1920-1922), Yasama Meclisi ve Başkanlık Konutu olarak hizmet vermiş. 1976’da ulusal anıt ilan edilmiş ve şu anda Dış İşleri Bakanlığı’na ev sahipliği yapıyor.

İspanya Parkının Simon Bolivar heykeli olan kapısının karşısında Ulusal Sanat ve Kültür Merkezi bulunuyor. Bütün bir şehir bloğunu kaplayan bina bir zamanlar likör fabrikası olarak iş görüyormuş. Şimdi, birkaç sahne sanatları merkezi ve Çağdaş Sanat ve Tasarım Müzesi’ne ev sahipliği yapmanın yanı sıra, aynı zamanda ülkenin Kültür Bakanlığı’nın ofisi olarak da hizmet veriyor.

Parkların önünden, 3. Cadde denen caddeden yukarıya doğru eski Atlantik Tren İstasyon Binasına doğru yürümeye başlarsanız yol üzerinde bir başka parkı daha geçeceksiniz; Ulusal Park (Parque Nacional). Park içinde Ulusal Anıtı ve José Martí veya Don Andrés Bello‘ya adanmış çeşitli büstleri ve heykelleri görebilirsiniz.

Bu parktaki en ilginç olan heykel ise Edgar Zuniga’ya ait topraktan çıkan insan heykelleri. Bu çalışmalar çok gerçekçiler.

Bizim yürüyüş güzergahımızın en son noktası tren istasyonuydu. 1908 yılında açılmış ve Atlantik kıyısından kahveyi Avrupa’ya taşıyabilecek bir istasyon olan ihtiyaç nedeniyle yapılmış.

Yarına kahve plantasyonu ve Ulusal ve Altın Müzelerini anlatırız.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

01.04.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika-Giriş

09-24 Mart 2023 tarihleri arasında Kosta Rika, Nikaragua ve Panama‘yı içine alan bir tur yaptık. Aslında denizi, gölü, yanardağı, ormanı, benzersiz florası ve faunası, farklı demografik yapılarının getirdiği kültürleri yüzünden sadece bir ülke için bile yetmeyebilecek kadar bir süreye 3 ülke sığdırmaya çalıştık. Yani ortaya karışık küçük bir Orta Amerika turu yaşadık. Ülkelerin doğasına ve tarihine küçük bir bakış attık, insanlarının yaşamına, kültürüne ve mutfağına kısa süre ortak olduk.

Döndüm memlekete… Fotoğrafları sınıfladım, sevgili rehberimiz Ayşe Aktunalı’nın anlatımlarından notları gözden geçirdim. Gezi öncesi notlarım ile gezide iken “Şuna da bakmalıyım” dediğim konuları bir araya getirdim. Sonunda irmik, su, şeker ve yağ hazır. Helva yapmanın, yani gezi yazımızı yazmanın zamanı geldi.

Zaman içinde gezi yazısı yazmanın en zor tarafının ilk yazıyı yazmak olduğunu öğrendim. “Orta Amerika’nın bu üç ülkesi için ortak olarak ne söylenebilir, konuya nereden başlanabilir?” diye epey bir düşündüm. Sonunda Kristof Kolomb ile başlamanın ve onun açtığı yolu takiben yeni kıtaya akın edenlerin kıtaya ve yerleşik insanlarına, günümüze uzanan etkilerini kısaca irdelemenin uygun olacağına karar verdim.

Başlangıcı, Cenovalı Kristof Kolomb ya da İspanyol adı ile Cristóbal Colon adlı kaşif ile yapmamın amacı onun Orta Amerika gezimizdeki her üç ülkeye de geçmişte bir şekilde dokunmuş olmasındandır. Bu kaşifin sadece bu üç ülkenin değil ama tüm Latin ve Kuzey Amerika’nın kaderinin belirlemesinde katkısı olduğu tartışılmaz gerçektir. Onunla başlayan Yeni Kıta hikayesini bilmeden günümüz Latin Amerikası‘nı anlamak, gezinin tadına varmak pek mümkün değil.

Avrupa ülkeleri için karayolundan baharat ve ipeğe ulaşmak, Fatih Sultan Mehmet’in Konstantinopolis‘i alması sonrası pahalı ve sorunlu hale geldi. İspanya ve Portekiz gibi denizci ülkeler Doğu Hindistan’a deniz yolu ile ulaşmanın yollarını aramaya başladılar. Biraz bilinmeze olan meraklarından, çoğunlukla da hızla zengin olmanın hayali ile bir kısım maceracı insan uzaklara deniz yolu ile seyahat etmeye başladılar. Bunlara “Fatih” anlamında “Konkistador” (İspanyolca “Conquistador) denildi.

Kendine eski kıta Avrupa’nın düzeni içinde yer bulamayan, gelecek görmeyen, kısa zamanda zengin olma hayali taşıyan maceracı çoktu. Bunları bulmak kolay olsa da yolculuk için gereken gemileri hazırlamak, personeli finanse etmek pahalı ve riskli bir işti. Bu nedenle risk almadan ve para harcamadan bu zenginliklere ulaşmak isteyen ortaçağın liderleri bazı sistemleri ve kavramları ortaya attılar. Adelantado, kralın izni ile ve onun adına bu keşiflere katılma ve her türlü ganimetten, belli bir yüzdeyi krala verme şartı ile, faydalanma işine ve fayda görene verilen ad oldu. Konkistadorların bir kısmı kralın verdiği bu izinle keşif ya da yağma gezisini kendileri finanse ederken, bir kısmı da kralın desteğini aldı. Aslında tarihte Amerika’ya gidenlerden ilki olmayan Kristof Kolomb (Kızıl Erik tam 500 yıl öncesinden Amerika’ya ayak basmıştı) Doğu Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmanın kestirme yolunun batıya doğru yelken açmak ve efsanevi Kuzey Batı Geçidinden geçmek olduğuna inanıyordu. Bu inancını ilk olarak İngiliz, Fransız ve Portekiz Krallarına açsa da, onlar bu fikri pek bir hayalperest buldular. Aragonlu Kral Ferdinand ve Kastilyalı İsabella bu keşfe sponsor olunca Kolomb vakit kaybetmeden 3 Ağustos 1492’de 3 gemi ile Doğu Hindistan keşfine doğru yola çıktı. 12 Ekim 1492’de Doğu Hint Adaları’na değil ama Bahama Adalarından birine, muhtemelen San Salvador’a ayak bastı.

Aragonlu Kral Ferdinand ve Kastilyalı Kraliçe İsabella

Kolomb, İspanyol patronlarına vaat ettiği incileri, altını, gümüşü, baharatları ve ticari malları aramak için aylarca Karayipler’de adadan adaya yelken açtı. Pek bir şey bulamadı. Ocak 1493’te, birkaç düzine adamı Hispaniola‘da (bugünkü Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) derme çatma bir yerleşim yerinde bırakarak yanında birkaç yerli, gözlemlerine ait tuttuğu günlük ve az sayılabilecek ganimetle İspanya’ya geri döndü. Kolomb daha sonra 1493, 1498 ve 1502 yıllarında Atlantik üzerinden Amerika’ya 3 sefer daha yaptı. Hindistan’a kısa yolu hiç keşfedemedi, Hindistan’a hiç ulaşamadı. Düşündüğü kadar altın ve gümüşü o bulamadı ama hem eski ve hem de yeni dünyada çok şeyi değiştirdi. Kendi ne kadar anladı bilinmez ama dönemin dünya liderlerinin iştahları bu yeni dünyanın olası nimetleri için iyice kabardı. Krallar birbirlerine düştüler ama dönemin Papası imdada yetişti ve yeni dünya nimetlerini sadece İspanya ve Portekiz arasında olacak şekilde bölüştürdü. 1494 Tordisalles Sözleşmesi ile Cabo Verde Adalarının 370 fersah batısından, kutuptan kutba çizilen çizginin solu İspanya’ya (Kuzey ve Güney Amerika’nın çoğu) sağı Portekiz’e bırakıldı (Brezilya ve Afrika batı sahilleri).

Aslında Kolomb’dan önce de Yeni Dünya üzerinde milyonlarca yerli insan zaten vardı ve yaşıyorlardı. Topraklarına ayak basan zırhlar içindeki adamlar yerli halkın elinden kıymetli neleri varsa aldı. Bu da yetmedi onları kendi işlerinde çalıştırmayı ve köleleştirmeyi hak gördü. Bu sistemin adına “Encomienda” dendi. Yerli halk işkence ve eziyet gördü. Büyük kaşif Kolomb bile, valisi olduğu Bahamalar’ın yerli halkı olan ve sayılarının başlangıçta 250000 civarında olduğu tahmin edilen Taino yerlilerinin sayısını birkaç yüze kadar indirebilmişti. Bu yüzden suçlanan Kolomb zincirlenerek yargılanmak üzere İspanya’ya götürüldü. Eski kıtada köleliği yasaklayan Ferdinand ve Kastilyalı İsabella, Kolomb’un yeni kıtada yaptıklarını affetti. Zamanla yeni kıtanın içlerine keşif gezileri arttıkça altın için işkence ve soykırım da arttı. Meksika yerlileri olan Aztekleri 1521’de tarihten silen Hernan Cortez ve Peru’da yerleşik İnkaları 1532’de katleden Francisco Pizarro günümüzde sadece kaşif olarak anılmıyor, aynı zamanda soykırımcı olarak da biliniyor.

15. ve 16. yüzyılların konkistadorları dünyanın Avrupalılar tarafından bilinmeyen bölgelerini keşfeden, yerli orduları yenerek, ganimet ve toprak gasp eden İspanyol askeri maceraperestleriydi. 16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, fatihlerin yerini kurumsal yerel yönetim ve kalıcı yerleşimcilerden oluşan daha sistematik bir sömürgeleştirme sürecinin alması gerekti. Sistemli sömürü kıtaya yerleşti, yerli halktan anemist inançlarını terk edip kiliseye bağlanmaları, İsa’ya ve tek tanrıya inanmaları istendi. Yerli halkı kiliseye bağlamak ve tanrı ile korkutmak daha kolay ve daha sağlam bir yayılım aracıydı.

Gelenlerden bazıları yerlilerle evlendi ve ırklar karıştı. İspanya’dan gelerek yerli halktan birisi ile evlenenlerden doğan çocuklara mestizo dendi. Efsanevi şehirler, altın ve gümüş belki hayal edilen kadar bulunamadı ama kıtada yerel halkın iş ve emek gücüne Afrikalı kölelerin iş gücü eklendi. Afrika’dan köleler getirilmeye başlandı. Çünkü Avrupalıların getirdiği ama Amerika yerlilerinin bağışık olmadıkları çiçek, tifüs, influenza gibi hastalıklar ve işkenceler yüzünden geniş tarlaları ekecek, ürünleri biçecek kadar yerli halk kalmamıştı.

Yeni Dünya ile Eski Dünya arasındaki insan, bitki, hayvan, mikro canlıların ve kültürlerin değişimini anlatan Colomb Değişimi kavramında hastalık kısmı yerlilere düşerken, Avrupa’ya kıtada olmayan patates, domates, muz, şeker kamışı gibi tarım ürünleri düştü. Kıtaya ilk giden İspanya, Portekiz gibi ülkelere bir kaç yüzyıl refah içinde yaşamaya yetecek kadar gümüş ve altın götürülmüştü.

Yerleşen istilacılardan bazıları, yerli ırkla karışmamaya özen göstererek birkaç kuşak nesillerini saf halde devam ettirdiler. Artık Amerika kıtasında yerli İspanyollar vardı. Bunlara “Kreol” dendi. Kreoller diğer melez halklara göre kendilerini daha üstün gördüler. Zenginlikten daha fazla pay aldılar. Zaman içinde kıtanın içlerine en kuzeyinden en güneyine, en doğusundan en batısına gidildi. Yollar açıldı, şehirler kuruldu. İspanya’dan gelen İspanyollarla, Latin Amerika’da birkaç kuşaktır var olan kreoller arasında zenginliğin paylaşımı konusunda çekişmeler başladı. Kreoller zenginliğin ve yerlileri yönetmenin kendi hakları olduğunu düşünürken, anakaradan gelen İspanyollar, ırkları saf kalsa ve onlardan olsalar da, yeni kıtayı yerliler kadar sahiplenen kreollere hiç güvenmediler.

Miguel Hidalgo

19. yüzyıla gelindiğinde kreollerinı isyanlar baş gösterdi. İsyanlar başladı başlamasına ama kıtanın gerçek yerlisi ve Afrika’dan getirilmiş köle halk, bir papaz olan Miguel Hidalgo gibi isyancı kreollere destek vermediler. Onların yanında durmaktansa İspanyol Kralının yanında oldular. Yaşanan kreol isyanları etkili olmadı.

Simon Bolivar

Simon Bolivar’ın kendisi de bir kreol olmasına rağmen Latin Amerikalılık konusunu ön plana çıkartan, sınıfsal ayrımı inkar eden söylemleri yerli halk ve Afrikalılardan karşılık bulunca İspanyollara karşı verilen başkaldırı bu sefer sonuç verdi.

Sonrasında kurulan Latin Amerika ülkelerinin birlikteliği ve Büyük Kolombiya ideali kısa sürdü. Ülkeler tek tek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Sanayi devrimi ve onun primer ormanların katledilmesi pahasına kereste başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerinden ham madde talebi, yeni kıtada alt yapının geliştirilmesi ihtiyacını doğurdu. Haberleşme ağı gelişti, demir yolları genişledi. Avrupa’dan akın akın iş gücü geldi. Kıtanın en kısa yerine kanal açıldı. Gemiler en kısa yoldan, bir okyanustan diğerine ulaşır oldu. Yüzyıllar geçti belki ama sistemin adı değişse de sömürü hiç değişmedi. Emperyalist devletlerin adı değişti, İngiltere ve sonra Amerika oldu. Üretime o kadar odaklanıldı ki insanların emeği daha çok sömürülür oldu, sömürü daha çok baskıyı ve Latin Amerika ülkelerinin yönetimine diktatörleri getirdi. Amerika Birleşik Devletleri, arka bahçesi olarak gördüğü ülkelere gereğinde doğrudan ya da dolaylı yoldan askeri müdahalelerde bulundu. Özellikle Orta Amerika’nın zenginlikleri sadece yerli halka bırakılamayacak kadar önemliydi. Dünyanın en karlı yolu olan Panama Kanalının işletmesi 1999 yılında Panama hükumetine devredilene kadar Amerikalılardaydı.

Bir gringo’yu birkaç muz yemeye davet etmemiz yüzünden şu başımıza gelenlere bak!” Bu cümle Gabriel García Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı romanında geçen bir cümle. Ama tarihsel bir gerçeğe ışık tutuyor. Orta Amerika ülkelerinin 20. yüzyılda da sömürülmesinin devam ettiğini çok güzel anlatıyor.

Minor Keith adlı bir Amerikalı bir demiryolcunun muzun ticari potansiyelinin farkına varması ile 1899 yılında kurduğu United Fruit Company (UFCO) adlı şirket 1930’lara gelindiğinde tüm Orta Amerika’nın, başta muz olmak üzere, meyve ticaretini tekeline aldı. Bu şirket her ülkede verimli toprakların büyük kısmını satın aldı, yerel hükumetleri gücü ile parmağında oynattı. “Muz Cumhuriyetleri” terimi bu şirket sayesinde literatüre girdi. Muz plantasyonunda çalışmak çok zor bir işti. 20. yüzyılda işçiler, 16. yüzyıldaki köleler gibi kötü şartlarda çalıştırıldılar. 12 Kasım 1928 günü, çalışma şartlarını protesto için Kolombiya’da 30 bine yakın muz işçisi greve çıktı. Şirketin baskısıyla hükümet, grevcilerin üzerine orduyu gönderdi ve ordunun grevcilerin üzerine ateş açması sonucu onlarca işçi öldü. Şirketin adı hem 1928’deki grevdeki ölümler ve hem de Küba, Guetamala ve Honduras’da hükumetleri devirme işleri ile anılır olunca kötü şöhreti isim değiştirerek yok etmeye çalıştılar. United Fruit Company oldu size Chiquita (bildiğimiz çikita). Sistem ise değişmedi ve hala devam ediyor.

Kristof Kolomb 1506 yılında öldü. Öldükten sonra da uzun süre unutuldu. Kolomb’un kemikleri de onun gibi gezdi, durdu. En son bir kısım kemikleri İspanya’da Sevilla kentinde, bir kısım kemikleri ise Dominik Cumhuriyeti başkenti Santa Domingo‘da gömülü kaldı. Kolombun yeniden anılır olması ölümünden yaklaşık 350 sene sonrasına dayanıyor. Bir İngiliz dergisi 1793 yılında İngiltere’nin o dönem Amerika Kıtasında yönettiği 13 koloni için “Kolomb Ülkesi” anlamında “Columbia” adını kullanmıştı. Amerika’nın keşfinden 400 yıl sonra ise Kolomb adı bir efsaneye dönüştürüldü. Amerika Birleşik Devleti yönetimlerinin Kızılderililere yapılanları unutturmak için bir isme ve konuya ihtiyacı vardı. Kaşif Kolomb ve kıtayı keşfi yeniden hatırlandı. Sanki ondan önce kıtada kimse yoktu ve onunla gelenler sayesinde kıtada yerleşim ve medeniyet başlamış gibi konu işlendi. Her yere ismi verildi.

Bugün Kolomb’un kıtaya ayak basmasının üzerinden 531 yıl geçmiş. Son yüzyılda Kolomb’a bakış açısı değişti. O artık yerlilere işkenceleri ve soykırım ile anılıyor. Heykelleri yıkılıyor ve adının geçtiği yerlerden isimleri silinmeye çalışılıyor.

Biliyorum uzun bir yazı oldu. Ama gezdiğimiz ülkelerden Kosta Rika’nın para birimi Kolon. Kazayla Amerika Kıtasını keşfetmiş, insanına işkence etmiş, sömürmüş bir adamın isminin ülke para birimine verilmesi, Kolombiya adlı bir ülkenin bulunması gibi ironik durumlar yanında yüzyıllardır, şekil ve patron değişse de, devam eden sömürüyü bilmeden bu toprakların gezisini anlatmak çok eksik olurdu.

Acılar çekmiş bu bölgenin gezdiğimiz 3 ülkesinden de çok güzel anılarla döndük. Tadı damağımızda kalmadı dersem yalan olur. Her ülkeden en güzel ve seçkin örneklerin yan yana getirildiği ve tekrara yer vermeyen güzel bir programı takip ettik. Dünyanın Renklerine Yolculuk firmasını bu güzel program için kutlar, rehberimiz sevgili Ayşe Aktunalı’ya da bu yoğun programı firesiz tamamladığı ve doyurucu bilgiler verdiği için teşekkür ederim.

Gezinin tamamı için diyebileceğim tek şey mükemmel olduğuydu. Keşke daha fazla gezebilseydik. Bu cennet topraklarla ilgili asıl hikayeme beklerim hepinizi.

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

30.3.2023