• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 385.064 ziyaretçi
  • Mart 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  

Ortaya Karışık Orta Amerika-Giriş

09-24 Mart 2023 tarihleri arasında Kosta Rika, Nikaragua ve Panama‘yı içine alan bir tur yaptık. Aslında denizi, gölü, yanardağı, ormanı, benzersiz florası ve faunası, farklı demografik yapılarının getirdiği kültürleri yüzünden sadece bir ülke için bile yetmeyebilecek kadar bir süreye 3 ülke sığdırmaya çalıştık. Yani ortaya karışık küçük bir Orta Amerika turu yaşadık. Ülkelerin doğasına ve tarihine küçük bir bakış attık, insanlarının yaşamına, kültürüne ve mutfağına kısa süre ortak olduk.

Döndüm memlekete… Fotoğrafları sınıfladım, sevgili rehberimiz Ayşe Aktunalı’nın anlatımlarından notları gözden geçirdim. Gezi öncesi notlarım ile gezide iken “Şuna da bakmalıyım” dediğim konuları bir araya getirdim. Sonunda irmik, su, şeker ve yağ hazır. Helva yapmanın, yani gezi yazımızı yazmanın zamanı geldi.

Zaman içinde gezi yazısı yazmanın en zor tarafının ilk yazıyı yazmak olduğunu öğrendim. “Orta Amerika’nın bu üç ülkesi için ortak olarak ne söylenebilir, konuya nereden başlanabilir?” diye epey bir düşündüm. Sonunda Kristof Kolomb ile başlamanın ve onun açtığı yolu takiben yeni kıtaya akın edenlerin kıtaya ve yerleşik insanlarına, günümüze uzanan etkilerini kısaca irdelemenin uygun olacağına karar verdim.

Başlangıcı, Cenovalı Kristof Kolomb ya da İspanyol adı ile Cristóbal Colon adlı kaşif ile yapmamın amacı onun Orta Amerika gezimizdeki her üç ülkeye de geçmişte bir şekilde dokunmuş olmasındandır. Bu kaşifin sadece bu üç ülkenin değil ama tüm Latin ve Kuzey Amerika’nın kaderinin belirlemesinde katkısı olduğu tartışılmaz gerçektir. Onunla başlayan Yeni Kıta hikayesini bilmeden günümüz Latin Amerikası‘nı anlamak, gezinin tadına varmak pek mümkün değil.

Avrupa ülkeleri için karayolundan baharat ve ipeğe ulaşmak, Fatih Sultan Mehmet’in Konstantinopolis‘i alması sonrası pahalı ve sorunlu hale geldi. İspanya ve Portekiz gibi denizci ülkeler Doğu Hindistan’a deniz yolu ile ulaşmanın yollarını aramaya başladılar. Biraz bilinmeze olan meraklarından, çoğunlukla da hızla zengin olmanın hayali ile bir kısım maceracı insan uzaklara deniz yolu ile seyahat etmeye başladılar. Bunlara “Fatih” anlamında “Konkistador” (İspanyolca “Conquistador) denildi.

Kendine eski kıta Avrupa’nın düzeni içinde yer bulamayan, gelecek görmeyen, kısa zamanda zengin olma hayali taşıyan maceracı çoktu. Bunları bulmak kolay olsa da yolculuk için gereken gemileri hazırlamak, personeli finanse etmek pahalı ve riskli bir işti. Bu nedenle risk almadan ve para harcamadan bu zenginliklere ulaşmak isteyen ortaçağın liderleri bazı sistemleri ve kavramları ortaya attılar. Adelantado, kralın izni ile ve onun adına bu keşiflere katılma ve her türlü ganimetten, belli bir yüzdeyi krala verme şartı ile, faydalanma işine ve fayda görene verilen ad oldu. Konkistadorların bir kısmı kralın verdiği bu izinle keşif ya da yağma gezisini kendileri finanse ederken, bir kısmı da kralın desteğini aldı. Aslında tarihte Amerika’ya gidenlerden ilki olmayan Kristof Kolomb (Kızıl Erik tam 500 yıl öncesinden Amerika’ya ayak basmıştı) Doğu Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmanın kestirme yolunun batıya doğru yelken açmak ve efsanevi Kuzey Batı Geçidinden geçmek olduğuna inanıyordu. Bu inancını ilk olarak İngiliz, Fransız ve Portekiz Krallarına açsa da, onlar bu fikri pek bir hayalperest buldular. Aragonlu Kral Ferdinand ve Kastilyalı İsabella bu keşfe sponsor olunca Kolomb vakit kaybetmeden 3 Ağustos 1492’de 3 gemi ile Doğu Hindistan keşfine doğru yola çıktı. 12 Ekim 1492’de Doğu Hint Adaları’na değil ama Bahama Adalarından birine, muhtemelen San Salvador’a ayak bastı.

Aragonlu Kral Ferdinand ve Kastilyalı Kraliçe İsabella

Kolomb, İspanyol patronlarına vaat ettiği incileri, altını, gümüşü, baharatları ve ticari malları aramak için aylarca Karayipler’de adadan adaya yelken açtı. Pek bir şey bulamadı. Ocak 1493’te, birkaç düzine adamı Hispaniola‘da (bugünkü Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) derme çatma bir yerleşim yerinde bırakarak yanında birkaç yerli, gözlemlerine ait tuttuğu günlük ve az sayılabilecek ganimetle İspanya’ya geri döndü. Kolomb daha sonra 1493, 1498 ve 1502 yıllarında Atlantik üzerinden Amerika’ya 3 sefer daha yaptı. Hindistan’a kısa yolu hiç keşfedemedi, Hindistan’a hiç ulaşamadı. Düşündüğü kadar altın ve gümüşü o bulamadı ama hem eski ve hem de yeni dünyada çok şeyi değiştirdi. Kendi ne kadar anladı bilinmez ama dönemin dünya liderlerinin iştahları bu yeni dünyanın olası nimetleri için iyice kabardı. Krallar birbirlerine düştüler ama dönemin Papası imdada yetişti ve yeni dünya nimetlerini sadece İspanya ve Portekiz arasında olacak şekilde bölüştürdü. 1494 Tordisalles Sözleşmesi ile Cabo Verde Adalarının 370 fersah batısından, kutuptan kutba çizilen çizginin solu İspanya’ya (Kuzey ve Güney Amerika’nın çoğu) sağı Portekiz’e bırakıldı (Brezilya ve Afrika batı sahilleri).

Aslında Kolomb’dan önce de Yeni Dünya üzerinde milyonlarca yerli insan zaten vardı ve yaşıyorlardı. Topraklarına ayak basan zırhlar içindeki adamlar yerli halkın elinden kıymetli neleri varsa aldı. Bu da yetmedi onları kendi işlerinde çalıştırmayı ve köleleştirmeyi hak gördü. Bu sistemin adına “Encomienda” dendi. Yerli halk işkence ve eziyet gördü. Büyük kaşif Kolomb bile, valisi olduğu Bahamalar’ın yerli halkı olan ve sayılarının başlangıçta 250000 civarında olduğu tahmin edilen Taino yerlilerinin sayısını birkaç yüze kadar indirebilmişti. Bu yüzden suçlanan Kolomb zincirlenerek yargılanmak üzere İspanya’ya götürüldü. Eski kıtada köleliği yasaklayan Ferdinand ve Kastilyalı İsabella, Kolomb’un yeni kıtada yaptıklarını affetti. Zamanla yeni kıtanın içlerine keşif gezileri arttıkça altın için işkence ve soykırım da arttı. Meksika yerlileri olan Aztekleri 1521’de tarihten silen Hernan Cortez ve Peru’da yerleşik İnkaları 1532’de katleden Francisco Pizarro günümüzde sadece kaşif olarak anılmıyor, aynı zamanda soykırımcı olarak da biliniyor.

15. ve 16. yüzyılların konkistadorları dünyanın Avrupalılar tarafından bilinmeyen bölgelerini keşfeden, yerli orduları yenerek, ganimet ve toprak gasp eden İspanyol askeri maceraperestleriydi. 16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, fatihlerin yerini kurumsal yerel yönetim ve kalıcı yerleşimcilerden oluşan daha sistematik bir sömürgeleştirme sürecinin alması gerekti. Sistemli sömürü kıtaya yerleşti, yerli halktan anemist inançlarını terk edip kiliseye bağlanmaları, İsa’ya ve tek tanrıya inanmaları istendi. Yerli halkı kiliseye bağlamak ve tanrı ile korkutmak daha kolay ve daha sağlam bir yayılım aracıydı.

Gelenlerden bazıları yerlilerle evlendi ve ırklar karıştı. İspanya’dan gelerek yerli halktan birisi ile evlenenlerden doğan çocuklara mestizo dendi. Efsanevi şehirler, altın ve gümüş belki hayal edilen kadar bulunamadı ama kıtada yerel halkın iş ve emek gücüne Afrikalı kölelerin iş gücü eklendi. Afrika’dan köleler getirilmeye başlandı. Çünkü Avrupalıların getirdiği ama Amerika yerlilerinin bağışık olmadıkları çiçek, tifüs, influenza gibi hastalıklar ve işkenceler yüzünden geniş tarlaları ekecek, ürünleri biçecek kadar yerli halk kalmamıştı.

Yeni Dünya ile Eski Dünya arasındaki insan, bitki, hayvan, mikro canlıların ve kültürlerin değişimini anlatan Colomb Değişimi kavramında hastalık kısmı yerlilere düşerken, Avrupa’ya kıtada olmayan patates, domates, muz, şeker kamışı gibi tarım ürünleri düştü. Kıtaya ilk giden İspanya, Portekiz gibi ülkelere bir kaç yüzyıl refah içinde yaşamaya yetecek kadar gümüş ve altın götürülmüştü.

Yerleşen istilacılardan bazıları, yerli ırkla karışmamaya özen göstererek birkaç kuşak nesillerini saf halde devam ettirdiler. Artık Amerika kıtasında yerli İspanyollar vardı. Bunlara “Kreol” dendi. Kreoller diğer melez halklara göre kendilerini daha üstün gördüler. Zenginlikten daha fazla pay aldılar. Zaman içinde kıtanın içlerine en kuzeyinden en güneyine, en doğusundan en batısına gidildi. Yollar açıldı, şehirler kuruldu. İspanya’dan gelen İspanyollarla, Latin Amerika’da birkaç kuşaktır var olan kreoller arasında zenginliğin paylaşımı konusunda çekişmeler başladı. Kreoller zenginliğin ve yerlileri yönetmenin kendi hakları olduğunu düşünürken, anakaradan gelen İspanyollar, ırkları saf kalsa ve onlardan olsalar da, yeni kıtayı yerliler kadar sahiplenen kreollere hiç güvenmediler.

Miguel Hidalgo

19. yüzyıla gelindiğinde kreollerinı isyanlar baş gösterdi. İsyanlar başladı başlamasına ama kıtanın gerçek yerlisi ve Afrika’dan getirilmiş köle halk, bir papaz olan Miguel Hidalgo gibi isyancı kreollere destek vermediler. Onların yanında durmaktansa İspanyol Kralının yanında oldular. Yaşanan kreol isyanları etkili olmadı.

Simon Bolivar

Simon Bolivar’ın kendisi de bir kreol olmasına rağmen Latin Amerikalılık konusunu ön plana çıkartan, sınıfsal ayrımı inkar eden söylemleri yerli halk ve Afrikalılardan karşılık bulunca İspanyollara karşı verilen başkaldırı bu sefer sonuç verdi.

Sonrasında kurulan Latin Amerika ülkelerinin birlikteliği ve Büyük Kolombiya ideali kısa sürdü. Ülkeler tek tek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Sanayi devrimi ve onun primer ormanların katledilmesi pahasına kereste başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerinden ham madde talebi, yeni kıtada alt yapının geliştirilmesi ihtiyacını doğurdu. Haberleşme ağı gelişti, demir yolları genişledi. Avrupa’dan akın akın iş gücü geldi. Kıtanın en kısa yerine kanal açıldı. Gemiler en kısa yoldan, bir okyanustan diğerine ulaşır oldu. Yüzyıllar geçti belki ama sistemin adı değişse de sömürü hiç değişmedi. Emperyalist devletlerin adı değişti, İngiltere ve sonra Amerika oldu. Üretime o kadar odaklanıldı ki insanların emeği daha çok sömürülür oldu, sömürü daha çok baskıyı ve Latin Amerika ülkelerinin yönetimine diktatörleri getirdi. Amerika Birleşik Devletleri, arka bahçesi olarak gördüğü ülkelere gereğinde doğrudan ya da dolaylı yoldan askeri müdahalelerde bulundu. Özellikle Orta Amerika’nın zenginlikleri sadece yerli halka bırakılamayacak kadar önemliydi. Dünyanın en karlı yolu olan Panama Kanalının işletmesi 1999 yılında Panama hükumetine devredilene kadar Amerikalılardaydı.

Bir gringo’yu birkaç muz yemeye davet etmemiz yüzünden şu başımıza gelenlere bak!” Bu cümle Gabriel García Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı romanında geçen bir cümle. Ama tarihsel bir gerçeğe ışık tutuyor. Orta Amerika ülkelerinin 20. yüzyılda da sömürülmesinin devam ettiğini çok güzel anlatıyor.

Minor Keith adlı bir Amerikalı bir demiryolcunun muzun ticari potansiyelinin farkına varması ile 1899 yılında kurduğu United Fruit Company (UFCO) adlı şirket 1930’lara gelindiğinde tüm Orta Amerika’nın, başta muz olmak üzere, meyve ticaretini tekeline aldı. Bu şirket her ülkede verimli toprakların büyük kısmını satın aldı, yerel hükumetleri gücü ile parmağında oynattı. “Muz Cumhuriyetleri” terimi bu şirket sayesinde literatüre girdi. Muz plantasyonunda çalışmak çok zor bir işti. 20. yüzyılda işçiler, 16. yüzyıldaki köleler gibi kötü şartlarda çalıştırıldılar. 12 Kasım 1928 günü, çalışma şartlarını protesto için Kolombiya’da 30 bine yakın muz işçisi greve çıktı. Şirketin baskısıyla hükümet, grevcilerin üzerine orduyu gönderdi ve ordunun grevcilerin üzerine ateş açması sonucu onlarca işçi öldü. Şirketin adı hem 1928’deki grevdeki ölümler ve hem de Küba, Guetamala ve Honduras’da hükumetleri devirme işleri ile anılır olunca kötü şöhreti isim değiştirerek yok etmeye çalıştılar. United Fruit Company oldu size Chiquita (bildiğimiz çikita). Sistem ise değişmedi ve hala devam ediyor.

Kristof Kolomb 1506 yılında öldü. Öldükten sonra da uzun süre unutuldu. Kolomb’un kemikleri de onun gibi gezdi, durdu. En son bir kısım kemikleri İspanya’da Sevilla kentinde, bir kısım kemikleri ise Dominik Cumhuriyeti başkenti Santa Domingo‘da gömülü kaldı. Kolombun yeniden anılır olması ölümünden yaklaşık 350 sene sonrasına dayanıyor. Bir İngiliz dergisi 1793 yılında İngiltere’nin o dönem Amerika Kıtasında yönettiği 13 koloni için “Kolomb Ülkesi” anlamında “Columbia” adını kullanmıştı. Amerika’nın keşfinden 400 yıl sonra ise Kolomb adı bir efsaneye dönüştürüldü. Amerika Birleşik Devleti yönetimlerinin Kızılderililere yapılanları unutturmak için bir isme ve konuya ihtiyacı vardı. Kaşif Kolomb ve kıtayı keşfi yeniden hatırlandı. Sanki ondan önce kıtada kimse yoktu ve onunla gelenler sayesinde kıtada yerleşim ve medeniyet başlamış gibi konu işlendi. Her yere ismi verildi.

Bugün Kolomb’un kıtaya ayak basmasının üzerinden 531 yıl geçmiş. Son yüzyılda Kolomb’a bakış açısı değişti. O artık yerlilere işkenceleri ve soykırım ile anılıyor. Heykelleri yıkılıyor ve adının geçtiği yerlerden isimleri silinmeye çalışılıyor.

Biliyorum uzun bir yazı oldu. Ama gezdiğimiz ülkelerden Kosta Rika’nın para birimi Kolon. Kazayla Amerika Kıtasını keşfetmiş, insanına işkence etmiş, sömürmüş bir adamın isminin ülke para birimine verilmesi, Kolombiya adlı bir ülkenin bulunması gibi ironik durumlar yanında yüzyıllardır, şekil ve patron değişse de, devam eden sömürüyü bilmeden bu toprakların gezisini anlatmak çok eksik olurdu.

Acılar çekmiş bu bölgenin gezdiğimiz 3 ülkesinden de çok güzel anılarla döndük. Tadı damağımızda kalmadı dersem yalan olur. Her ülkeden en güzel ve seçkin örneklerin yan yana getirildiği ve tekrara yer vermeyen güzel bir programı takip ettik. Dünyanın Renklerine Yolculuk firmasını bu güzel program için kutlar, rehberimiz sevgili Ayşe Aktunalı’ya da bu yoğun programı firesiz tamamladığı ve doyurucu bilgiler verdiği için teşekkür ederim.

Gezinin tamamı için diyebileceğim tek şey mükemmel olduğuydu. Keşke daha fazla gezebilseydik. Bu cennet topraklarla ilgili asıl hikayeme beklerim hepinizi.

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

30.3.2023

GUATEMALA: ANTİGUA GEZİSİ-SON YAZI

Gezi Tarihi: 30.10.2010

img_0900-002

Sabah günün ilk ışıkları ile uyanıp, alelacele giyinip, kaldığımız oteli keşfe çıktık. Kaldığımız otel, Hotel Villa Colonial, sanki hala İspanyollar zamanında yapılmış hali ile duruyor. Bahçesi muhteşemdi. Civarda sabah şarkılarını söyleyen kuşlarla, rengarenk açmış, bir kısmını ilk defa gördüğüm çiçekler birbirlerini tamamlayan bir güzellik içindeler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu küçük sabah gezimiz sonrası, valizlerimizi İstanbul’a kadar bir daha açmamak üzere kapattık. Kahvaltıyı takiben Antigua gezisi için otobüse doluştuk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Antigua, 3 volkanın arasında bulunan bir şehir; Agua (su), Fuego (ateş) ve Acatenango Volkanları. Izgara planlı, en fazla çift katı geçmeyen evleri ve İspanyollar döneminden kalma yapıları ile film platosu gibi bir şehir. Renk renk boyanmış evleri ne kadar da güzeldi! Bazı gezginler için, gördükten sonra biz de dahil, burası Guatemala gezisinin olmazsa olmaz bir yeri. Gerçek Guatemala neresi diye sorsalar, birçok şehir akla gelebilir ama burası asla gelmez. Çünkü trafik ışıkları ve düzenli akan bir trafik var, elektrik dağıtım yer altına indirilmiş, çöpler düzenli olarak alınıyor. Sonuçta biz bu şehri çok sevdik ve kaldığımız zaman bize yetmedi. Antigua bu güzel gezi için iyi bir final yeri oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Antigua, İspanyolların bu ülkede kendilerini ve sömürdükleri Guatemala öz kaynaklarını güvende hissederek seçtikleri ve kurdukları ilk tercih şehri değil. O zamanlar, bundan önce iki şehri başkent olarak seçmişler ve kurmuşlar. Ancak coğrafi koşullar ve doğa buna müsaade etmemiş ve bugünkü Antigua 1543 yılında kurulmuş. 1773 yılında şehir büyük bir depremle yıkılmış, bunun üzerine de başkent bugünkü başkent olan Guatemala City’e taşınmış. Şehirdeki resmi binalar azalmasına karşın, halk burayı tamamen asla terk etmemiş ve 1830’lardan sonra da şehir eski canlılığına tekrar kavuşmuş. 1979 Yılında da UNESCO bu şehri dünya kültürü mirası listesine almış.

IMG_0766.JPG

Şehir gezimize ilk olarak anıtsal şehir kapısını gezerek başladık. Bu kemerli kapıdan bakınca karşıda Aqua Volkanı gözüküyor. Çok hoş kareler aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ise La Merced Kilisesine gittik. Dış görünüşü sarı beyaz boyalı ve Barok tarzı inşa edilmiş olan kilisenin ilk yapımı 1548 yılına gidiyor. Ancak kilise büyük depremde ağır hasar görünce 1767’de yapılan yeni kilise bugünkü görünümünde yapılmış. Kilise içinde bulunan dini figürleri, Yortu zamanında (Santa Semana) bu kiliseden çıkartıyorlarmış. Yani Yortu kutlamaları bu kiliseden başlıyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra şehrin merkezine indik. Merkezde Parque Central (Merkez Park) var. Burası hem turistler ve hem de yerli halk için buluşma merkezi. Burada banklara oturun, Antigua çevrenizden aksın, siz de seyredin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkın ortasında bulunan çeşmenin bugünkü hali 1936 yılında yapılmış ve 1738 yılı yapımı orijinalinin reprodüksiyonuymuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu parkın karşısında bulunan Palacio de Los Capitanos (Kaptanlar Sarayı) İspanyolların, bir zamanlar Chiapas’dan, Kosta Rika’ya kadar alanı yönettikleri bir saraymış. 1760’lara kadar da bu böyle devam etmiş. Bugün ise artık kullanılmıyor. Turizme bile çok az bir bölümü açık ve yenileme çalışmaları var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Parkın doğu tarafında Katedral var. 1542 yılında yapılmış ve 1668 yılında tahrip olmuş. 1669 da yeniden yapılırken, 1680 de bu sefer depremle hasar görmüş. 1773 de ise yıkılmış ve 1780 ve 1820 yılları arasında ise sadece kısmi bir tamirat görmüş. Bugün gezdiğiniz alan orjinalinin çok az bir bölümü. Daha çok yıkımdan arta kalan kısımları geziyorsunuz. Ancak bizim için bu bile, buranın zamanında çok heybetli bir katedral olduğunun göstergesi oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ise Las Capuchinas Manastırını gezdik. Burasının açılış tarihi 1736 yılı ve İspanya’dan gelen rahibeler tarafından idare edilmiş. Avluda çok büyük bir çeşmesi var. Arka tarafa doğru ise içinde 18 adet küçük odanın bulunduğu kule tarzında bir yapısı ile benzersiz bir dini yer. Çok güzel bir bahçesi var ve burada ilk defa gördüğüm renkte bir kelebek peşinde epey bir zaman geçirdim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan sonra Katedralin arka tarafına kurulmuş olan yerel bir pazara girdik. Ama bugün öğlene kadar gezip, sonra İstanbul’a doğru yola çıkacağımızdan pek zamanımız yok. Hızlı geçtik. Bu arada öğle yemeği zamanı geldi ama biz birkaç kişi bu kentin sokaklarını arşınlamayı tercih edip öğle yemeğini atladık. Böylece 2 saat kadar daha bir zamanımız var. Çok doğru bir tercih yaptığımızı düşünüyorum. Bu kent gerçekten harika. Sokakların, evlerin her tarafında bir özellik, bir güzellik buluyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ana grupla iki saat sonra buluşup, bu sefer Kahve plantasyonunun nasıl yapıldığını gösteren bir müzeye doğru yöneldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Guatemala dünyanın en kaliteli Arabica cinsi kahve üreticisi ülke olma konumunda. Bu müze kahvenin ekiminden, meyve haline gelene ve daha sonra toplanıp işlendikten sonra fincanımıza doldurulana kadar olan tüm aşamaların sergilendiği bir müze.  Küba’da kahve bitkisini görmüştüm ama burada olaya iyice hakim oldum.

Sonrasında ise Madrid aktarmalı İstanbul dönüş uçağımıza binmek üzere yola düştük.

Evet, kocaman bir 17 gün geldi ve geçti. Hemen her gezi sonrası vücudumda bir yorgunluk ama ruhumda bir dinginlik hissederim. Daha dönüş yolunda gezinin muhasebesini yapar ve Allah sağlık verirse, imkanlarımız dahilinde bir sonraki rotayı kafamda kurmaya başlarım. Zaten bir gezgin de başka ne yapabilir ki?

Gezime ortak olan tüm sanal gezginlere teşekkür ederim.

Gezekalın ve aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi: 11.12.2010 Saat 14:34

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi: 25.11.2016 Saat 07:42

GUATEMALA: GUATEMALA CİTY-CHİCHİCASTANENGO-ATİTLAN GEZİLERİ

Gezi Tarihi 28.10.2010

IMG_0352.JPG

Guatemala City’de sabahın ilk ışıkları ile uyandık. Bana “Bu şehirden aklında ne kaldı?” diye sorsanız “kalabalık, kirlilik, gürültü” derim. Gerçekten bu şehirde sadece 2 saatlik bir (belki de daha az) tur yaptık ama yeterdi. Daha fazlası için zamanınıza yazık.  Bu şehrin tehlikeli bir şehir olduğundan da bahsediyorlar.

IMG_0208.JPG

Guatemala City gezisi için şehrin ana meydanına –Parque Central’e– gittik. Burada bir parkın çevresinde önemli olabilecek her şey bir arada bulunuyor. Diktatör Jorge Ubico tarafından 1936-1943 yılları arasında yaptırılan ve yapımında kullanılan mahkumlardan çok sayıda ölenin olması nedeni ile kötü anısı olan ve şimdilerde Ulusal Kültür Sarayı olarak hizmet veren Hükümet Sarayı bir köşede bulunuyor. Diğer bir köşede de Katedral var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ortada bulunan büyük fıskiyeli parkta o gün bir hareketlilik vardı. Burada bir eylem yapılıyordu ve insanlar ellerinde pankartlarla geziniyorlardı. Bizim ekibin eylemci tarafı tutunca, onlarda pankartın arkasına geçip pozlarını verdiler. Bu olaydan öncesine kadar “kim bunlar, hükumet ajanı mı acaba?” havasında bakışlar atan insanlarla bir kaynaşma oldu. Kaynaşma demek, bana fotoğraf demek.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

En ilginci de ortada bulunan birkaç adet keçiden sağılan sütlerin isteyenlere parası karşılığı,  taze taze servis edilmesiydi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradaki Katedrale de girdik ama benim için çok bir özelliği yoktu. Guatemala’da yapmadığımız bir şeye üzülüyorum; Ulusal Kültür Sarayını gezemediğimize. Burası için iyi şeyler yazılıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında Chichicastenango’ya gitmek için otobüsümüze bindik. Guatemala City ile Chichicastenango arası 150 km’ye yakın. Gideceğimiz yer Guatemala gezisi yapanlar için vazgeçilmez olan bir yer. Chichicastenango, Perşembe ve Pazar günleri kurulan ve civardan gelen yerli halkın ürünlerini satmaya çalıştığı renkli pazarı ve Saint Thomas Kilisesi ile meşhur olan yer. Burası 2000 mt’lere yakın olan rakımı ve Mayaların Guatemala’da yaşayan en büyük topluluğu olan Quiche’lerin varlığı ile de önemli. Quiche’lerin Popol Vuh adlı kutsal kitabı, 1800’li yıllarda Peder Francisco Ximenez tarafından bu kilisede bulunuyor ve İspanyolcaya tercüme ediliyor. Yani sizin anlayacağınız bu kilise çok önemli bir kilise.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Chichicastenango’ya varır varmaz, saat öğleyi de geçtiği için, hemen yemeğe geçtik. Otobüsün bizi bıraktığı yerden, restorana gidene kadar pazarın içinden geçerek yürüyünce pazarın cıvıl cıvıl olduğunu gördük. Tam benim yer, buradan ne kareler çıkar..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Küçük taşlarla döşeli dar yolları, kırmızı kiremitli ve rengarenk boyalı evleri, rengarenk yerel giysili yerli halkı ile burası tam bir tiyatro sahnesini andırıyor. Burası İspanyollardan önce de önemli bir Maya ticaret merkezi olmuş. Burada yerli halk, hala Mayaların Şaman dinine ait ritüellerini uyguluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pazar gezisi öncesi ise 400 yıllık Saint Thomas Kilisesine bir gezi yaptık. Bu kilise içerisinde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Meksika’da gezdiğimiz San Juan Chamula şehrinin kilisesi gibi özel bir kilise burası. Kilise gibi gözükse de, içeride Şamanizm ait tütsü yakmak, mum yakmak gibi ritüellerden izler bulabiliyorsunuz. Özel günlerde içeride tavuk yakmak gibi adaklarda oluyormuş. Burası eskiden bir tepede kurulu olan maya tapınağı yerine kurulmuş. Merdivenleri o tapınaktan kalma ve burada olan 18 adet merdiven basamağı, Maya takviminde bulunan bir yıl içindeki toplam 18 ayın her birini temsil ediyormuş. Bu merdivenlerden pazarın genel panoramik görüntüsünü alabilirsiniz. Kilise önünde bulunan merdivenlerde devamlı olarak bir ateş yakılıyordu, mutlak bir amacı olsa da, ben öğrenemedim. Kilise içinde öbekler halinde dua eden insanlar vardı, Tepeden gelen ışık ve mumların ışıkları, tütsü kokuları ve diğer kiliselerden aşina olmadığım dua mırıldanmaları ortama çok mistik bir hava katıyorlardı. Göbekten fotoğraf çekmeye denemeye kalkayım dediysem de duvarda yazılı olan uyarı levhaları bana mani oldu. Daha doğrusu yakalandığım zaman uygulanacak cezai işlemler korkuttu. Neyse hafızaya yazdık artık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pazara dalmadan önce iddialı bir alışveriş yapacağımızı düşünerek, paramızı bozdurduk. Bu arada Guatemala para birimi Guatemala Quetzal’i (GTQ) ve 1 USD=7.5 GTQ eşit (Kasım 2016 döviz kuru). Yol boyunca paranızı bozdurabileceğiniz banka ve ofisler var. Biz bankayı tercih ettik . Sağlı sollu tezgahlarda ne ararsanız var. Burada da yerli halk fotoğraf çektirmekten pek hoşlanmıyor, ya izin alacaksınız, ya tele kullanmak gerekiyor ya da göbekten çaktırmadan çekmek gerekiyor. Sonuncusunun sonuçları pek iyi değil. Bu nedenle izin almak ve öyle çekmekte fayda var. Biz burada bazı tekstil ürünleri satın aldık, bir de peşimizden hiç ayrılmadan sabırla bize bir şeyler satmak için gezen bir kız çocuğundan kitap ayıraçları aldık. Sonuncular hediye olarak pek kıymete bindi, gidenlere hediyelik düşünüyorlarsa kesinlikle tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu renkli şehirde gezimizi bitirip gecelemeyi yapacağımız Atitlan Gölü kenarında bulunan Panajachel şehrine doğru yola çıktık. Hava kararmaya başladı ama Atitlan gölünü ve yükseklikleri 3000-3500 metreler arasında değişen San Pedro, Toliman  Yanardağlarının heybetli görünümünü görebileceğimiz bir yerde otobüsümüz durdu. Ne güzel bir görüntü veriyorlar!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Atitlan Gölü önemli volkanik göllerden bir tanesi. Otele gitmeden önce akşam yemeğini yiyeceğimiz yerel restorana gidip burada yemeğimizi yedik. Gecenin sürprizi burada çok güzel müzik yapan iki müzisyenin varlığı oldu. Yemek sonrası bile uzun süre müzik ziyafetini kesemedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrada Atitlan Gölü kenarında bulunan otelimize yerleştik.

Bu seferlik de bu kadar. Artık sona yaklaşıyoruz. Yarın Atitlan Gölü gezisi var. Beklerim efendim…

Gezekalın ve Aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi: 07.12.2010 Saat 16:24

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi: 23:11.2016 Saat 21:38

GUATEMALA: RİO DULCE-QUİRİGUA ANTİK KENTİ GEZİLERİ

 Gezi Tarihi: 27.10.2010

IMG_9983.JPG

Sabahleyin kararlaştırdığımız gibi erkenden kalktık. Bu güzel otelin bahçesinde bir tur atıp, deniz kenarına geldik. Ama deniz, Karaipler olmasına rağmen, ne beklediğim berraklığa, ne de maviliğe sahip. Sözümüz söz diyerek suya girdik ama herkes girmiş olmak için denize girdi diyebilirim. Alternatif olarak otelin havuzu çağırınca, denizden çıkan ekip doğruca havuza daldı. Arkasından güzel bir kahvaltı ve yeniden otobüse biniş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugün programda Rio Dulce Nehri’nde 1-1,5 saat kadar sürecek olan bir tekne gezisi var. Rio Dulce, Guatemala’nın en büyük gölü olan Izabal Gölü’nü, denize boşaltan bir nehir. İspanyollar bu nehre, sularının tatlı olması nedeni ile “tatlı nehir” anlamında Rio Dulce demişler. Bugün çoğu yerde gözlenen ekolojik kirlilik buralarda halen gözükmüyor ve inşallah gözükmez.

IMG_9819.JPG

Kaldığımız otel Puerto Barrios bölgesinde. Hemen otelin yanındaki küçük limana yanaşan 2 adet tekneye bölündük ve nehir gezimize doğru hareket ettik. Önce Livingston’a vardık, sonra da Rio Dulce Nehri’ne girip asıl seyahatimize başlamış olduk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nehir çok temiz gözüküyor ve etrafta balıkçıllar, pelikanlar, karabataklar ve daha bir çok kuş türü gözleniyor. Nehirden yukarıya gittikçe etrafın yeşili de artıyor. Nilüferlerle kaplı bir bölümü geçince teknelerimiz durdu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_9984.JPG

Çevremiz bir anda, küçük ellerine uygun küçük kürekleri ile çektikleri küçük tekneleri içinde satış yapan çocuklarla sarıldı. Sattıkları objeler arasında deniz kabukları, küçük kabuklardan kolye ve bileklikler, kurutulmuş deniz yıldızları vardı. Kendileri ve küçük tekneleri o kadar güzel gözüküyorlardı ki, buralara kadar gelen tüm gezginlerin bu deneyimi yaşamalarını isterim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Nehir gezisine devam ederek Castillo San Felipe de Lara (San Felipe de Lara Kalesi) nın surlarının önünden geçtik. Burası 1652 yılında yapılmış olan bir kale. Kalenin yapım amacı bölgeyi sömüren İspanyolların, İspanya’ya malları yollamak için kullandıkları bu limana saldıran korsanlara karşı koymakmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ise ince uzun bir köprü altından geçtik ve gezimizin sonlandığı limana yanaştık. Burada bulunan bir kafede soluklanıp yola devam etmek amacı ile otobüsümüze bindik. Sonraki hedefimiz 79 km ötede bulunan Quirigua Antik Kenti.

IMG_0058.JPG

Quirigua Antik Kenti’nin tarihi, diğer yakındaki bir Maya kenti olan Copan ile çok yakından ilgili.  Bir zamanlar burası Copan kentinin hükümranlığı altında yaşarmış. Ancak günün birinde Kral Cauac Sky kendisini yöneten Copan Kralı 18 Rabbit’i savaşta yeniyor ve esir ediyor. Daha sonra ise kafasını kestiriyor ve zaferini cümle aleme ve sonraki yıllara aktarmak içinde burada bulunan dev dikilitaşlara yazdırıp, diktiriyor. Bu dikilitaşlar yüzünden de bu antik kent 1980 yılından beri, Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu bölgede bu kadar çok dikilitaş olması da sebepsiz değil. Bu bölgede çıkan kahverengi kumtaşını çıkartması kolay ve hava ile temas sonrasında ise daha da sertleşiyor. Ayrıca burada bolca yeşim taşı da çıkartılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu alanı 1900’lü yıllarda United Fruit Company adlı Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı bir şirket satın alıp muz ağacı ekiyor. Uzun yıllarda buna devam ediyor ve dünyanın en büyük muz üreticisi oluyor. Gezimiz sırasında da fark ettik ki, aslında bu antik kentte daha çok çıkartılacak eser olmalı ama yandaki muz tarlası buna engel gibi duruyor. Gezi sonrasında otobüsle geri dönerken, otobüsümüzün durdurulup yürüyen çengellere asılı haldeki muz dallarının önümüzden geçişini seyretmek çok ilginçti.

IMG_0144.JPG

Gelelim antik kente. Bu kentin en önemli özelliği dikilitaşları. Alan yemyeşil durumda. Küçük ve düz bir piramidi tırmanınca, arkada kutsal top oyunu (pelotte) sahasını fark ediyorsunuz. Bu düzlükte oturan bir grup bayan gördük. Yanlarında palalar, ellerinde bulunan defterlere bir şeyler çiziyorlar. Meğerse bu bayanlar öğrenci olup, oraya da ödevleri için gelmişler. Yanlarındaki palalar ne işi için pek anlamadım ama onlarla da bol bol fotoğraf çektirdim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında otobüsle Guatemala’nın başkenti olan Guatemala City’e doğru yola koyulduk. Yol epey uzun, 196 km’yi bulacak. Yolda bir öğle yemeği yedik.Sonra da gecenin bir vakti Guatemala City’deki otelimize vardık. Artık hoşaf gibiyiz hepimiz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu yolculuklar bizi epey hırpalıyor. Ama geziyoruz, ne demişler “ önemli olan varmak değil, yollarda olmak”. Yani şeytan azapta gerek..

Gezekalın ve Aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi: 06.12.2010 Saat 00:23

Gözden geçirilmiş son basım tarihi: 21.11.2016 Saat 23:53

GUATEMALA: FLORES-TİKAL-RİO DULCE GEZİLERİ

 Gezi Tarihi 26.10.2010

IMG_9493.JPG

Sabah erkenden uyandık. Hanımla birlikte etrafı keşfe çıktık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burasını gündüz gözü ile görünce ne kadar güzel bir yerde kaldığımızı bir kez daha anlayıp, bu cennet köşede şöyle keyifli bir kahvaltı yapamamanın ve sonrasında doya doya gezememenin üzüntüsünü yaşadım.

IMG_9373.JPG

Etraf tarif edilecek gibi değil; Ne taraftan geldiğini anlayamadığım kuş cıvıltıları, göl kenarında avlanmaya çıkmış bir balıkçıl, adının ne olduğunu bilmediğim çiçekler ve ağaçlar var. Gölün üstüne sabah sisi çökmeye başladı. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvaltımızı bile paket yaptılar ve hemen otobüse atlayıp yola düştük. Gideceğimiz yer Dünya Kültürü Mirası Listesinde yer alan bir yer ve bu gezinin en önemli ayaklarından olan Tikal Antik Kenti. Biz de erkenden yola düşüp bu kenti iyice bir gezmenin doğru olacağını düşünüyoruz. Flores-Tikal arası 71 km ve erkenden orada olup, turist kalabalığına yakalanmak istemiyoruz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tikal, Guatemala’daki yağmur ormanları içinde Peten ilinin kuzeybatısında bulunan, en büyük Maya kenti ve tören merkezidir. Güney düzlüklerindeki öteki Maya merkezleri gibi Tikal da orta oluşum döneminde (M.Ö. 900-300) küçük bir köydü. Geç oluşum döneminde (M.Ö. 300-M.S. 100) büyük piramit ve tapınakların yapılmasıyla önemli bir tören merkezi haline geldi. Klasik dönemde büyük saraylar, piramitler, alanlar yapıldı. Maya hiyeroglif yazısı ve karmaşık takvim sistemi ortaya çıktı, anıtsal heykeller ve vazo resimleriyle üstün bir Maya sanatı gelişti.

img_9407

Q Kompleksi

Tikal’in,  Chichen Itza, Copan, Uxmal gibi diğer Maya kentlerinden ayrılmasını sağlayan en önemli özellik orman içinde olması. Tikal Antik Kenti, Vietnam’da Angkor Thom’da olduğu gibi orman içinde ve ormanın insafına kalmış bir kent. Tikal’de tapınakların çoğu açığa çıksa, meydanlar temizlense de, bir yerden diğerine giderken orman içinden geçmek zorundasınız. Etrafta yüksek ağaçların dalları arasında akrobasi yapan Howler (uluyan) Maymunları, rengarenk papağanlar ve tavus kuşlarına, biraz da benim gibi şanslı iseniz, ulusal kuşları olan Toucan (tukan) kuşuna rastlayıp fotoğraflayabilirsiniz. Sabahın erken saatleri veya geç saatlere doğru el ayak çekilmişken burada olursanız ormanın gerçek sahiplerinin günlük yaşamlarına şahitlik etmeniz daha olasılıklı.

Q kompleksi2.JPG

Q Kompleksi

MS 250’li yıllarda Tikal bugünkü şeklini almış ve önemli bir dini, siyasi ve ekonomik şehir olmuş. MS 230 yılında tahtı ele geçiren Kral Yax Moch Xac yönetimi ele geçiriyor ve sonrasında da krallık sülalesi tarafından yönetiliyor.

Tikal 1979 yılından beri de UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alıyor.

Tikal Antik Kentine yüksek Ceiba ağaçları ve sakız (Chico Zapote-Sapodilla) ağaçları arasından geçip giriyorsunuz. Etraf alışılmadık kadar tenhaymış. Burada her zaman çok sayıda turist olurmuş. Sabahın erken saatleri olunca etraf boş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce Q kompleksi denen bir yere geldik. Tikal antik kentinde M, N,  O, P, Q kompleksleri olarak adlandırılan yerler var. Arkeologlar bu şekilde adlandırmayı uygun görmüşler. Bu komplekslerde karşılıklı iki adet piramit oluyor ve doğu batı istikametinde yerleşimli. Bir de kuzey güney yerleşimli dikdörtgen binalar var. İşte Q kompleksi bu yapılardan bir tanesi. Burada 4 basamaklı küçük piramidin önünde 9 adet dikili taş var. Bunlar sunak yeri mi yoksa başka bir iş mi görüyor belli değil. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu alandan devamla Gran Plaza, 1 ve 2 no’lu tapınaklar ve Kuzey Akropolüne gittik. Bir numaralı tapınak (Temple of the Grand Jaguar) büyük Maya Kralı Moon Double Comb onuruna ve gömülmesi için inşa edilmiş olan bir tapınak. Kralın kendisi bu tapınağın planları üzerinde çalışmış ve 734 yılında onun yerine tahta geçen oğlu tarafından bu tapınak bitirilmiş. 44 metre yükseklikteki tapınağın karşısında, bu kralın karısı için yapılmış olan 2 no’lu tapınak (Maskeler Tapınağı) var ve 38 mt yükseklikteki tapınağa çıkış mümkün. 1 no’lu tapınağa ise çıkıp ta düşen ve ölen insanlar olduğundan çıkış yasaklanmış. 1 no’lu tapınağın yanında ise kutsal top oyunu sahası var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tapınakların yan tarafında ise Kuzey Akropolü denen ve görünüşte değersiz ancak aslında bu alandaki en eski yapılar olmaları nedeni ile değerli olan bir dizi eser var. Mayalar burada MÖ 400 yılına kadar giden eserler bırakmışlar. Mayalar eski tapınakları üstüne yenilerini inşa ederlermiş. Burada da aynı şeyi yapmışlar ve üstünü kapatarak dış ortamın olumsuz etkisinden korunmuş halde duvar maskelerinin daha önceden olan tapınaklardan kaldıklarını öğreniyoruz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu alanda gezerken herkes 2 no’lu tapınağa çıkıp, panoramik fotoğraf almaya çalıştı.  Ben genelde böyle bir aktivitede en önde tırmanırken, bu sefer bunu yapmak istemedim ve aşağıda kalıp tapınağın arkasından geçip hemen yakında bulunan ve dala konmuş renkli bir kuşu fotoğraflamaya çalıştım.  Bu sırada da yaşayabileceğim en önemli olaylardan birisini burada yaşadım; Guatemala’nın milli kuşu olan Toucan (Tukan) kuşu, hem de birkaç tanesi birden, o ağacın dalları üstüne kondular. Poz üstüne poz verip, ağacın meyvelerini bir güzel yiyorlardı. Ne kadar şanslıydım! Kaçar mı? Bu güzel kuşları fotoğraf makineme hapsettim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu alandan devamla, önce 55 metre yükseklikteki 3. Numaralı Piramidi sonra da 5 Numaralı Piramidi ziyaret ettik. 5 numaralı piramit 58 metre yükseklikte ve MS 600’lerde inşa edilmiş. Bu piramide yandan ve çok dik bir merdivenle çıkılıyor. Yukarıya kadar çıkıp ileride Gran Plaza ve 1 ve 2 numaralı tapınakların panoramik görüntüsünü aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yolu takip ettiğimiz zaman bir sıra halde dizilmiş olan 7 Tapınaklar Meydanına geliyorsunuz. Bu tapınaklarda hala kazı çalışması var ve burada ağaçlarla kaplı tapınakları en dramatik hali ile görebiliyorsunuz. Burada bir diğer dikkati çeken bölümde yan yana 3 adet top sahasının bulunması. Burada biraz soluklanmak hepimize iyi geldi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ise 4 numaralı tapınağa gittik. Bu tapınak 64 metre yükseklikle, Tikal’deki en yüksek tapınak unvanını taşıyor. Bu piramide tırmanıp tüm alanın panoramasını fotoğraflayacağız. Bu piramide de yandan merdivenlerle çıkılıyor. Merdivenlerden çıkarken hemen yakınımızdaki ağaçlarda, bir daldan bir diğer dala atlayan Howler Maymunları fotoğraflıyoruz. Bu maymunlar gerçekten bir köpeğin çıkarttığı seste uluma sesi çıkarıyor. Sonunda piramidin tepesine çıkıp merdivenlere oturduk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aşağıda manzara nefis. Ufukta ağaçların arasından sıyrılan 1, 2 ve 5 numaralı piramitler gözüküyor. Güzel bir kelebek, hemen ayaklarımın dibinde bir yaprakta, kanatlarını açmış güneşten faydalanıyor. Tikal gezisi yaklaşık 4 saat kadar sürdü ve sonunu Tikal parkı içinde bulunan bir lokantada yediğimiz yemekle getirdik. Burada da bir Arı Kuşunun peşinde yarım saatim geçti. Fotoğrafladım ama istediğim güzellikte olmadı. Başka zamana artık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası ise Guatemala’nın en büyük gölü olan İzabal Gölü’nün ağzında bulunan Rio Dulce nehri kenarındaki otelimize doğru yola çıktık. Önümüzde 254 kilometrelik bir yol var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rio Dulce’ye gecenin karanlığında vardık. Hiç otele uğramadan doğruca yemek yiyeceğimiz yere gittik. Bu otelinde çok iyi bir otel olduğu belli. Karayiplerin kenarında bir otel ama her zamanki gibi gündüzleri çok kısa bir süre gezip ayrılmak zorunda kalacağız. Ancak grup çılgın, sabah erkenden kalkıp denize girme kararı veren arkadaşlar var. Bir tanesi de benim hanım! Eh! Bizde bu karara uyacağız.

Ne demişler; Kadına itaat et, rahat et..

Gezekalın, Aydınlık kalın

Dr Ümit Kuru

İlk yazım tarihi: 05.12.2010 saat 00:39

Düzeltilmiş son basım tarihi: 20.11.2016 Saat 00:36